Ayrancı’nın yazarları: “Çember”in hikayesi

Mercan Alper, ilk kitabı “Çember”de birbirinden farklı ancak bir o kadar da birbirine yakın 13 öykü anlatıyor.

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Mercan Alper, ilk kitabı “Çember”de birbirinden farklı ancak bir o kadar da birbirine yakın 13 öykü anlatıyor. Biz de bu sayıda komşumuz Mercan Alper ile Ocak ayında yayınlanan bu ilk kitabı ve edebiyat üzerine bir söyleşi yaptık. Şu günlerde özlemini çektiğimiz kültür ve sanat etkinliklerini; söyleşileri, kitap fuarlarını, yüz yüze yapılamayan etkinliklerin yerini doldurmaya çalışan muhtelif alternatifleri konuştuk:

Mercan Alper ilk kitabı Çember’le…

Ayrancım Gazetesi olarak öncelikle kitabın için tebrik ederiz. Seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Merhabalar, ben Mercan Alper. 1989 yılında Kayseri’de doğdum. 2008 yılında üniversite için Ankara’ya geldim ve o zamandan beri de buradayım. Eşim ve tüylü oğlumuz Toz ile iki senedir Ayrancı’da oturuyoruz. 2012’de Gazi Üniversitesi Grafik Tasarım Öğretmenliği bölümünden mezun oldum. Şu sıralarda özel bir firmada dijital ürün tasarımcısı olarak çalışıyorum. İş dışında okuyorum, yazıyorum, resim yapıyorum. 

Geçtiğimiz Ocak ayında 13 öyküden oluşan “Çember” adındaki ilk kitabını yayınladın. Öykülerinde ilk bakışta fantastik bir hava göze çarpıyor. Bize biraz kitabından bahseder misin?

Çember” yıllar boyunca yazdığım öyküleri derlediğim bir kitap. Ocak ayında Epona Yayınları etiketi ile yayınlandı, 13 öyküden oluşuyor. Her öykü birbirinden bağımsız gibi görünse de derinde her biri aslında sürekli aynı çemberin içinde dönüp duran hayatları konu alıyor. Öyküler bizi dolaştırıp en sonunda başladıkları yere geri taşıyor. Kitap da adını buradan alıyor.

Öykülerdeki fantastik dokunuşlar benim de bu türe olan ilgimden kaynaklanıyor. Çoğunlukla fantastik edebiyat alanında okumalar yaptığım için yazdıklarım da ister istemez bu doğrultuda şekilleniyor. Ben içinde yaşadığımız dünyanın da tıpkı kitaplarda bahsedilen fantastik evrenler gibi bir sürü mucizeyi barındırdığına inanıyorum. Bu mucizeleri yazıya döktüğümüzde fantastik şeyler gibi geliyor kulağa. 

Okuyucuların çoğu, öyküleri biraz melankolik bulduklarını söylüyorlar ki haklılar. Ben genelde bittiğinde insanın içinde ufak bir sızı bırakan öyküleri seviyorum. Yıllar sonra öyküye dair bir şey hatırlamasanız bile o his, o sızı hep içinizde kalsın, hatırlansın istiyorum. Eşimle bu duruma kendi aramızda bir isim bile verdik; ‘kadife gibi’ diyoruz bu tür hikayeler için. Birbirimize kitap önerirken de “Sen çok seversin, tıpkı kadife gibi” diye özetliyoruz kitapları. Peki ne demek kadife gibi? Hani kadifenin yumuşak ve sıcak olduğunu bilirsiniz ama bazı insanlar kadifeye dokunamazlar ya, dokununca tüyleriniz diken diken olur ama kumaş öyle sıcaktır ki vazgeçemezsiniz de. Öykülerde bırakmak istediğim etki de tam böyle işte, kadife gibi; büyük ölçüde rahat ve sıcak ama bazen acıtan, huzursuz eden ve yine de okumaktan vazgeçemeyeceğiniz öyküler. “Çember”de bu hissi az da olsa yakalayabilmiş olmayı diliyorum.

Seni yazma sürecinde neler motive ediyor? Nelerden besleniyorsun, ilham alıyorsun?

İlham bazen bir rüyadan, bazen gün içindeki küçük bir andan, bazen annemin çocukken söylediği Çerkezce bir kelimenin yıllar sonra öğrendiğim anlamından hayat bulup geliyor. Bazen okuduğum bir kitaptan altını çizdiğim bir cümle bana yepyeni bir hikaye için ilham olabiliyor. 

Yazma için en büyük motivasyon kaynağım ise bir öyküyü bitirdikten sonra tamamen yabancı bir gözle okuduğum an hissettiğim heyecan sanırım. Her seferinde ‘ben bu hikayeyi yazar değil de okuyucu olarak bakınca sevecek miyim’ heyecanını yaşıyorum. Bu duygu beni hep bir sonraki öykü için motive ediyor. Sevmediysem okuyucu olarak sevebileceğim öyküler yazmak için daha da şevkle çalışıyorum.

Günlük rutinlerin sana ilham kaynağı olduğundan bahsetmişsin bir yazında. Bu açıdan baktığında mahallede böyle rutinlerin var mı?

Olmaz mı hiç. Pandemi öncesinde mahallede vakit geçirmek için çok zamanım olmuyordu. Ancak son bir senede yasaklar ve hastalık korkusuyla çok uzak mesafelere seyahat edemediğimiz için Ayrancı sokaklarında dolaşmak en büyük eğlencem oldu. Bir hikayede tıkandığım ya da ilham aradığım zamanlarda genelde evimin yakınlarındaki Cemal Süreyya Parkı’na inip yürüyüş yapıyorum. Yürüyüş sonrası parkın ortasındaki havuzun karşısındaki banklara oturup insanları izliyorum. O kadar çok insan ve o kadar çok hikaye var ki eve her zaman zihnimde bir yığın fikir ve büyük bir mutlulukla dönüyorum. 

Bazı günler Ayrancı sokaklarında evlere, sokak manzaralarına bakarak yürüyorum. Yürüyüş eğer çok zinde hissediyorsam Dikmen Vadisi’nde, daha sakin hissettiğim günlerde Güvenlik Caddesi, Nimet Fırın’da sonlanıyor. Her iki türlü de zihnimde onlarca fikir ve bazen de elimde mis gibi ekmeklerle eve dönüyorum. 

Pandemi öncesi dönemde sayıları çok olmasa da semtte bazı edebiyat söyleşileri düzenleniyordu. Örnek vermek gerekirse UMAG’ta yazarlarla zaman zaman söyleşiler oluyordu. Yine semtte bazı kafe ve kitap evlerinin düzenlediği benzer söyleşiler… Bunlardan bazıları kapandı, çoğu sessiz sedasız bekliyor. Sen, bir sanat dalı olarak edebiyat alanında sosyal ve kültürel etkinlikler açısından yapılanları yeterli görüyor musun? Edebiyat, resim, heykel, tiyatro, müzik, dans gibi bir dal değil. Yalnızlık daha çok yakışıyor sanki. 

Yazma dediğimiz eylem, içinde tek başınalık dışında bir şeye yer vermiyor. Diğer sanat dalları gibi izleyicilerin karşısında sergileyebileceğiniz bir performans değil. Bu yüzden etkinlikler daha çok soru-cevap halinde gerçekleşiyor. Günün sonunda elinizde şanslıysanız imzalı bir kitap ve geçirdiğiniz güzel saatlerin anısı kalıyor. Asıl performans, elinizde tuttuğunuz sayfaların içinde ve okuma eylemi ve en az yazma kadar tek başınalık ile ilgili. Bu yüzden aslında yazar, okunan her satırda kişilere özgü bir gösteri sergiliyor gibi. Her okuyucu için cümleler bambaşka anlamlarda şekilleniyor. Hiçbir okuma performansı diğerine benzemiyor. Bu yüzden ne yazma ne de okuma toplu halde yapılamayacak eylemler olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor. 

Ayrancı sokaklarında pek çok sahaf, kafe ve kitabevi var. Pandemi yüzünden gelinen durum pek iç açıcı değil ancak geçmişte bu mekanların bazılarının yazarları ağırladığını ve çeşitli etkinlikler düzenlediğini hatırlıyorum. Bu mahallede olmayı sevmemizin en büyük nedenlerinden biri de her zaman bu tür etkinlikler olmuştu. UMAG ve etrafımızdaki pek çok diğer etkinlik merkezi mümkün olduğunca online olarak bu deneyimleri bizlere sunmaya devam ediyor. Hiçbir online etkinlik canlı olan kadar etkili olmayacak gibi geliyor ama dünyanın değiştiğini, bazı şeylerin kalıcı olarak bu yöne evrileceğini de düşünmeden edemiyorum. 

Son olarak pandemi şartlarında mümkün olmayacak ancak sonrası için hayal ettiğin edebiyat özelinde etkinlikler var mı?

Türkiye’de yapıldığına pek denk gelmedim ama benim kişisel olarak en çok arzu ettiğim yazarların kendi eserlerini seslendirdiği etkinliklerde yer alabilmek. Hem dinleyici hem de yazar olarak. Yazdığı kelimeleri yazarın kendi sesinden duyabilmek sonrasında da kendisiyle sohbet edebilmek büyük bir keyif olurdu diye düşünüyorum. Tabii insanların dikkatinin çok çabuk dağıldığı şu günlerde onları bir kitabı oturup sakin sakin dinlemeleri için nasıl ikna edebiliriz bilemiyorum ama denemeye değer diye düşünüyorum.

Bir de kitap fuarlarının tekrar düzenleneceği günleri iple çekiyorum. Yayınevlerinin standları arasında koşturup, söyleşilere ve imza günlerine katılıp, eve yorgun ama yüzümüzde koca bir gülümseme ve kucağımızda bir yığın kitapla döndüğümüz o günlere geri dönmek istiyorum.

Ücretsiz E-Bülten Abonesi Olun

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir