Kuzgun’da bir vaha

Kuzgun Sokak’ta bir apartmanın bahçesinde kış uykusuna yatan kaplumbağalar uykudan kalkalı çok oldu. Okçuluk branşında ülkemizi milli sporcu olarak temsil etmiş Tülin Cavlı’nın o güzel bahçesinde sizi 8 kaplumbağa, 3 bıldırcın, mama vakti gelen kediler, kaplumbağalara selam vermeden geçmeyen köpekler ve o çok özlediğimiz yüz yüze sohbete davet ediyoruz.

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Ocak sayısında size Kuzgun Sokak’ta bir apartmanın bahçesinde kış uykusuna yatan kaplumbağalardan bahsetmiştim. Onlar uykudan kalkalı çok oldu. Biz bir uyuduk bir uyandık. Durum böyle olunca kaplumbağaları Nisan başı gibi tam uyandıkları vakit görüp “dünya dönüyor” diyemedik belki ama er ya da geç Kuzgun Sokak’a Tülin hanımın kapısına gidip kaplumbağaları görme şansı yakaladım. Şimdi sıra kaplumbağaların hikayesini bu hikayenin baş kahramanı Tülin Cavlı’dan dinlemekte. Tülin hanım okçuluk branşında ülkemizi milli sporcu olarak temsil etmiş, seçmeler, antrenmanlar ve yarışmalar ile geçen tempolu hayatının hep bir köşesinde ise hayvanlar olmuş. Bu tempolu hayatın içinde kaplumbağalar ise zaman zaman durmayı hatırlatmış. Onunla güneşli bir pazartesi günü apartmanın o güzel bahçesinde buluştuk; 8 kaplumbağa bahçede dolaşıyordu. Apartman sakinlerinin ortaklaşa emek ederek güzelleştirdiği bahçede sadece kaplumbağalar yoktu, restorana satılmaktan son anda kurtarılan 3 bıldırcın, mama vakti gelen kediler, kaplumbağalara selam vermeden geçmeyen köpekler ve o çok özlediğimiz yüz yüze sohbet… Karşısına çıkan ve yardıma ihtiyaç duyan kaplumbağadan leyleğe, ayıdan bıldırcına tüm o canlılarla yollarının kesişmesini Kuzgun Sokak ve Ayrancı’nın eski yıllarını arka plana alarak anlatıyor:

Tülin Cavlı

Sizi tanıyarak başlayalım sohbetimize

Gazi Beden Eğitimi Bölümü mezunuyum. Emniyet Teşkilatı’ndan emekliyim. Milli sporcuyum. Okçuluk ve bisiklet sporları ile ilgilendim. Türkiye’ye okçuluk dalında ilk madalya getiren sporcuyum. 1984 Olimpiyatları’nda Türkiye’yi okçuluk branşında temsil ettim. Türkiye’nin ilk kadın bisikletçilerinden biriyim. Spor alanında çok tecrübem var. Hakemliğim var, antrenörlüğüm var. Görevim nedeniyle Güneydoğu dahil Türkiye’nin her yerinde çok dolaştım ve her dolaştığım yerde mutlaka hayatımda hep bunlar oldu.

Kaplumbağalar?

Sadece onlar değil leylekten martıya kadar… Bir ara Uludağ’a götürülmek üzere toplanan ayılar vardı. Yavruları ile İstanbul’da Yenikapı sahilinde günlerce onlara baktım. Aç susuz hayvanları oraya bağlamışlar, o koca koca ayıları inanamazsınız. Çok büyük ve yaşlı bir ayı vardı. Onun gözündeki yaşı hala unutamıyorum. Uludağ’a götürüleceklerdi ama öyle düzensiz bir toplama yapmışlar ki önlerinde yemek yok su yok. Manavları marketleri dolaşıp bir sürü yiyecekler vs toplayarak onları günlerce bekledik orada. Neyse sonra daha uygun şekilde hepsi Uludağ’a gönderildiler. Yolda gidiyorum işte bir martı buluyorum, kanadı kırık. Onlara balık alıyorum, çalışan dedi ki “Abla sen ne kadar balık yiyorsun?”, “Valla ben yemiyorum martıya alıyorum”. Bir leylek göç mevsiminde, o zaman Çatalca’daydım, vurmuşlar kanadından, uçamıyor. Diğerleri göç etti gitti, bu kaldı. Sonra bir veteriner kliniği tedavisini yaptı ama koca leylek, koyacak yerleri yok. Çatalca’ya götürdüm ben onu. Günlerce benimle yaşadı orada. Sonra kendini toparladıktan sonra, ta öbür göç mevsiminde uçup gitti. Kaplumbağalar da tesadüfen bir gün Antalya’dan gelirken yolumuza çıktı. Arabalar ezecekti. Oradan aldık, buraya getirdik. Artık belediye görevlileri de sağda solda buldukları kaplumbağaları getirip buraya bırakıyorlar. 

Numaralandırıyor musunuz her birini?

Numaralandırıyorum çünkü bir ara çocuklar bizim kaplumbağalarımız diye alıp götürmüşler buradan. Aradık günlerce sonra bir veteriner tahmin etmiş bizim olduğunu, geldi. Birini Cebeci Metro İstasyonu girişinde buldum. Cebeci Stadı’na götürdüm antrenmanda bizimle birlikte oradaydı ama orada olmaz diye onu da buraya getirdim. Sağ olsun binadaki komşularım da onlara bakıyorlar. Yiyecekleri bittiği zaman kıvırcık, domates, karpuz her şeyle besleniyorlar. Portakal Çiçeği’nde bir arkadaş, bir kaplumbağa bulmuş, “onu getirsem olur mu” dedi. “Getir” dedim. Bir tane de Mesnevi sokağa gönderdim. Mesnevi’den Cinnah’a çıkarken hemen solda çok büyük balkonları olan güzel bir bina vardır. Orada bahçe katında şimdi. Onlar da bir kaplumbağa bulmuşlar. Evlerinin bahçesinde geziyormuş. Yanına tek kalmasın diye gönderdim. Bir ara sayı daha fazla idi. Tedavileri bittikten sonra Eymir’e götürüp bıraktım onları. Daha sonra gittiğimde gördüm. Numaraları olduğu için tanıyorum. Şimdi buradakilerin de tedavileri bitti ama 2 yıldır pandemi nedeniyle gidemedik tabi. Eymir’de de o tepelere bırakıyoruz, araçlara yakın olmasın diye. Kırıkkale’ye giderken yine yolda bulduk, keneler basmıştı hayvanı, tedavi olmasa mümkün değil yaşaması. Birinin kabuğunu kırmışlar. Buraya gelenler hep öyle. 

Yani burada rahatsızlığı olan kaplumbağalar oluyor. Tedavileri bitince doğaya bırakıyorsunuz.

Tabi tabi. Özellikle gideyim de kaplumbağam olsun diye değil ama o kadar alıştım ki onlar da bana alıştılar. Beni tanıyorlar. Bir arada yaşamayı öğrendik. İnsandan kaçmaları saklanmaları gibi bir olay yok. 

Bu yıl bahar ayı soğuk geçti. Havalar nasıl etkiliyor onları?

Kaplumbağalar arka ayarlarını kullanıp toprağı kazıp baya derine yumurtalarını bırakıyorlar. Sonra kapatıyorlar üstünü. Geçen senenin sonunda biraz geç kaldı Kasım Aralık gibiydi. 5 tane yavrumuz oldu. Küçücük çok şekerdi ama çok geç çıktıkları için yaşama şansları olmadı. Eve aldım onları, sıcakta, Nisan ayına kadar yaşadılar ama tam toparlayamadılar kendilerini. Sonra birden vücutları yumuşadı, o gerekli besini alamadılar herhalde güneş olmayınca.

Genelde Kasım’a doğru yavaş yavaş yemeği azaltıyorlar, hareketleri ağırlaşıyor. Sonra sürekli yer arıyorlar, kalmak için. Gömülüyorlar. Kardan çok etkilenmesinler diye dallar koydum üstüne bu sene. Sonra Nisan’ın başında yavaş yavaş çıkmaya başlıyorlar. Öyle bir çıkıyorlar ki çamur içinde. Sonra onları yıkıyorum çünkü çamurdan yürüyemiyorlar artık. O zaman da öyle çok fazla yemiyorlar, yavaş yavaş. Artık havalar çok fazla ısındıkça önce güneşin vurduğu yere gidiyorlar, sonra dolaşmaya başlıyorlar. Bir müddet uyuyorlar. Bu sene iki tanesi çıktıktan sonra bir kar bastırdı, aldım eve getirdim.

Burası yoğun bir sokak, araç trafiği, insanlar. Rahatsız oluyorlar mı?

Yok yok alıştılar. Bir sıkıntıları yok. İnsanların da çok ilgisini çekiyor. Mesela çocuklar falan hayatlarında görmemişler, nerede görsünler? Aileler de çok mutlular, bahçe baya bir övgü alıyor. İnsanlar tanıyorlar artık onları. Bazen tırmanmaya çalışıyorlar, ters dönüyorlar, ayaklar havada. Birileri görüp beni arıyorlar, ters dönmüş diye. İnsanlar dokunamıyor, bazılarına ilginç, farklı geliyor herhalde.

Peki kaç yıl oldu kaplumbağalar ile burada?

2000 yılından beri burada kaplumbağalar var. Doğup büyüme Hamamönülüyüm ben. Daha sonra Tomurcuk sokağa taşındık. Sonra işte buralar yapılmaya başladığında da buraya geldik. 63 falandı herhalde. Yani çok eski, 50-60 yıldır falan buradayız. 1980’de tayin ile ayrıldım buradan. 1989’da Diyarbakır’a gittim. 3 yıl kaldım orada. Oradan İstanbul. 17 Ağustos’u falan orada yaşadım. Korkunç bir şeydi. 2000 yılında döndüm Ankara’ya. Benim bir komşum, o zaman çok sorun çıkardı. Her gün zabıta geliyordu. İnsanlar bir şeylerin farkına çok geç varıyorlar, herkesi yıprattıktan sonra. Benim bir görev köpeğim vardı, Hürkan. Hayvanı eve alamıyorum. Arabanın içinde kalıyor. Gece herkes uyuduktan sonra eve alıyorum. Bir gün arabamın içine bir not atmışlar, o notu hala saklıyorum. “Allah belanı versin pis herif, bu güzelim hayvanı buraya hapsetmişsin” diye. Bilmiyorlar ki neler yaşandığını. O hayvanıma rahat vermediler, o çocuğa. Ben de çektim gittim Çatalca’ya. Sonra 8 ay falan yine İstanbul’da. Burası vardı yine ama kimse bakmıyordu. Bahçe böyle değildi. Şimdi sağ olsunlar, şimdiki komşularım çok iyiler.

Buraya ilk geldiğiniz zamanlar nasıldı buralar?

Önceden tabi buralar bomboştu, o kadar güzeldi ki. Yukardan kızakla meclis duvarının olduğu yere kadar kayardık. Burası zaten Ayrancı Bağları diye geçiyor. O meyve ağaçları falan inanılmazdı. Bütün gün ağaçların tepesinde geçerdi ömrümüz, o kadar güzeldi ki. Turizm Sitesi diye geçiyor buralar. Şimdiki Turizm blokları ile Kuzgun Sokak’ın bu tarafı arası arsaydı. Biz top oynardık. Geceleri sokaklardaydık. Mustafa Sandal’ın annesi falan benim çocukluk arkadaşım. Burada oturuyorlardı. Onlar ikizdir Tülin ile Sema. Mustafa, Tülin’in oğludur. Tülin’in babası Hüseyin İleri, o darbuka falan çalardı, ünlülerle, o çok ünlü bir sanatçıdır. Mustafa Sağyaşar falan hep burada otururlardı. Mahallemizde çok ünlüler vardı. Ben de bunların arasına spordan katılmış birisiyim. 

Turizm sitesi ile burası arasında başka bina yoktu yani?

Toplam 228 daire idi. Bizim 3 bina bu tarafta. O zaman insanlar buraları kendileri değerlendiremediler. Üç beş kuruşa sattılar. Ondan sonra dünya kadar bina yapıldı buraya. Düşünün bomboştu. (Şimdiki Mesnevi’nin üst kısmında kalan Kuzgun Sokak ile Refik Belendir arası.) Diyorum ya Atakule’nin oradan merdivenlerle aşağıya kadar kayar, sonra bir de geri yukarı yürürdük, o merdivenleri taşıyarak. Kuzgun’un aşağısına doğru kordon boyu derlerdi ailenin yaşlıları o zaman. Oraya yürüyüşe giderlerdi. Hoşdere’nin alt kısmında da işte Dikmen deresi falan derlerdi oraya, yazlık sinema vardı. Yazlık sinemaya giderdik oraya. Ortaokulu bir yıl Cebeci’de okudum, Cebeci Ortaokulu’nda. Sonra Ayrancı Ortaokulu’nda, ama şimdi Ayrancı Ortaokulu değil adı. Sonra Çankaya Lisesi’nde okudum. Sonra Gazi. Ben hem çalışıyordum o zaman hem okuyordum. Antrenmanlara gidiyordum. Kuzenim vardı burada, onunla. Bir gün kalkıp “Hadi Bolu’ya gidelim” deyip atlayıp bisiklete Bolu’ya gittik, iki kız. Şimdi şurada bisiklete binemiyoruz…

Ücretsiz E-Bülten Abonesi Olun

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir