33 yıllık Ayrancı hikayesi

Ayrancı bizim gibi değil, çok daha vefalı. Alidede Sokak, bıraktığım gibiydi. Bahçelerin bir bölümü otopark, arsaların bir bölümü apartmandı artık ama dik yokuşlar, berber, bakkal, kasap, şimdi olduğu gibi bıraktığım gibi duruyordu.

Ankara’ya ilk gelişim ve Ayrancı’yla tanışmam aynı güne denk geliyor. 1987 yılının o sıcak yaz günü, henüz 10 yaşımdayken taşındığımız Ankara, büyüdüğüm Bursa’dan çok farklı görünüyordu. 

Tek kanallı televizyon döneminde, Amerikan dizilerinde izlediğim büyük gökdelenleri, geniş bulvarları göreceğimi sandığım başkentte, ilgimi tüp geçitler çekmişti sadece. Bizden çok önce Ankara’ya taşınan ve burada çalışmaya başlayan babam, hayal kırıklığımı gördüğünde seslenmişti:

Gökdelen dediği İş Bankası binasıydı

“Biraz ileride gökdelen var, bekle, onu göreceğiz birazdan…”

Gökdelen dediği İş Bankası binasıydı. 

Gökdelen, hiç de Dallas’takiler gibi değildi. Ankara da Amerika gibi değildi zaten. Gökdelen ise benim için Ayrancı’nın başladığı o zamanlar ismi Nevzat Tandoğan Caddesi olan caddenin karşısındaki bir yer imiydi sadece. Hem geniş yeşillikler, büyük çınarlar da yoktu Bursa’daki gibi. Hem, sıcağı daha bir kuru gibiydi. 

Alidede Sokağı’na girip, oturacağımız apartmanın önünde durduğumuzda ise özlemenin ne demek olduğunu anlamıştım. Ya da geride bırakmanın ne hüzünlü olabileceğini… Bu semtin benim için bir kadere dönüşeceğini ise elbette bilmiyordum. 

*

İş Bankası’nı görüp de hemen karşısından Nevzat Tandoğan Caddesi’ne girdiğinde, sonradan Yargıtay Başsavcılığı olan TRT binası karşılardı sizi. Şaşırarak o binaya baktığımı, bütün yayınların o binadan yapıldığını düşünüp, içini görmeye çalıştığımı anımsıyorum.

Birkaç yıl sonra TRT’nin az ilerisine taşınan Milliyet Gazetesi’nin içini görme hevesim ise daha büyüktü. Okumayı, babamın 20 yaşından bu yana düzenli olarak aldığı Milliyet’te sökmüş bir çocuktum neticede. Gazetenin nasıl olup da burada basılıp dağıtıldığını anlamaya çalışıyordum matbaanın farklı bir binada olabileceğini düşünmeden.

Zaman geçtikçe, geniş yeşillikleri olmasa da Ayrancı’daki her apartmanın arkasında gizlenmiş, sonradan çoğu otoparka dönüşen bahçelerde, çocukları bekleyen büyük maceralar olduğunu keşfettim. O bahçelerdeki meyve ağaçlarına tırmanmak, iki ağaç arasına iplerden kale yapmak, henüz apartman dikilmemiş boş arsalarda yapılan mahalle maçları, Hoşdere’yi Aşağı Ayrancı’ya bağlayan dik yokuşlardan bisikletle bırakabilmek kendini, yeni ve büyülü bir dünya sunuyordu bana. Hemen her sokağını ve o sokaklarda hangi maceraların yaşanabileceğini biliyordum artık mahallenin. Artık üzüntüm, birkaç yıl sonra, yapılmaya başlanan uzaktaki yeni evimize taşınacak olduğumuzu bilmemdi. Ayrancı’dan nasıl kopabileceğimi düşünüyordum artık.

*

Gazetelerin kupon savaşlarının yaşandığı o dönemde, Milliyet’le ilgili merakımı da giderme imkanı bulmuştum. Annem, itinayla kestiği kuponları her ayın sonunda bana verir, gidip Milliyet binasının alt katında kurulan “kupon bölümünden”, tencere, tava, müzik seti, mikser, artık ne veriyorsa gazete, onu almamı isterdi. 

Yaz aylarında bahçe bölümünde bekler, oradan açılan camdan alırdık promosyonları. Kışın ise binanın içine girer, alt katta sıra beklerdik diğer Milliyet okurları gibi. Elbette matbaa makineleri yoktu binada. Ama fotoğraf makinesiyle koşuşturan adamlar, heyecanla, ellerinde telsiz binaya giren ve kalabalığı zerre önemsemeden merdivenleri tırmanan kadınlar vardı. Gazeteyi bu insanlar yapıyordu. Artık merakım, o haberleri nasıl yazdıklarıydı. Üst katları da görebilmeyi geçiriyordum içimden.

*

Artık 14 yaşındaydım ve mahalleden taşınma vakti gelmişti. Ergenliğin kendini o büyük sanma halleri, Ayrancı’dan ayrılacak olma hüznünü ve gitmeden bastıran özlemini gizlememe yol açıyordu. Öyle ya, artık büyümüştüm, istediğimde Gaziosmanpaşa’dan mahalleye yürür, istersem Kızılay’dan 427 numaraya binip gelebilirdim Ayrancı’ya… Taşındıktan sonra birkaç mevsim bunu yaptım elbette. Yeni mahalleye alışana kadar… Sonra Ayrancı, apartmanların arkasındaki gizli bahçeler, kaleler, bizim için rüzgarı anlamak anlamına gelen bisikletle indiğimiz yokuşlar uzaklaştı. İnsan hayatı böyledir. İnsan çok özlediğini ve sevdiğini bile geride bırakabilecek kadar edepsizdir.

*

Ama Ayrancı öyle değildi. Bırakmamıştı peşimi. Gazeteci olmak istiyordum ve iletişim fakültesini kazandıktan daha bir yıl sonra, henüz 18 yaşındayken, bir büyük gazetede staj yapma fikrini kafama koymuştum. Elbette ilk deneyeceğim yer de Milliyet’ti. Kupon için sıra beklediğim binanın önünde, artık yetkili biriyle görüşebilmek için bekliyordum. Lüzumlu bir inadın elinden kaçamıyor hiçbir şey. Üç günlük bekleyişten sonra, binanın en yetkili ismi, “gel bakalım” diye beni çağırdığında, o yaz, Milliyet’te 1 ay çalışabilmenin de kapısını açmıştım. Ayrancı’ya dönmek gibi gelmiyordu bana o heyecan. Gazeteciliğe başlayacaktım.

Ama dedim ya, Ayrancı bizim gibi değil, çok daha vefalı. Milliyet’teki 1 aylık stajdan sonra, devam etmem teklif edildiğinde, okul artık benim için sınavdan sınava gideceğim bir yer anlamı taşıyordu. Artık her sabah, küçükken sadece birkaç mevsim yürüdüğüm yolu yürüyor, Ayrancı’ya geliyor, merak ettiğim Milliyet’in üst katlarına çıkıyordum. 

Derken, zaman geçtikçe yeniden Ayrancı’da olduğumu fark ettim. Alidede Sokak, bıraktığım gibiydi. Bahçelerin bir bölümü otopark, arsaların bir bölümü apartmandı artık ama dik yokuşlar, berber, bakkal, kasap, şimdi olduğu gibi bıraktığım gibi duruyordu. Sokaklarını yürüdüm yine zamanla. Ayrancı’da yaşlanan insanlarla tanıştım, çocukluk arkadaşlarımla yeniden… 

Ve o binada tam 21 yıl çalıştım. Ayrancı’nın her dükkanı tanıdıktı. 33 yıl önce ilk geldiğimdeki yabancılık, yerini “buralı” hissetmeme bırakmıştı artık. Ayrancı’da birkaç mevsim geçiren herkesin hissettiği gibi. 

İnsan, çok özlediğini ve sevdiğini bile geride bırakabilecek ve yokluğuna alışabilecek kadar edepsizdir.

Yeniden ve çok iyi öğrendim.

Bazı coğrafyalar, bazı ağaçlar, bazı bulutlar, bazı semtler öyle değil…

Yazar Hakkında

Ücretsiz E-Bülten Abonesi Olun

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir