Hey Ankara!.. Sana sağlam bi’ logo lazım

Ankara’nın bir kurum tarafından resmi olarak kullanmakta olan logosu yok. Ankara'ya kurumsal kimliği ile özdeş bir logo tasarlamaya mecburuz.

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Öğrencilerimle ‘Görsel İletişim Tasarımı’nın temellerini irdelediğimiz derslerimden birinde şu kavramlar ve tanımlara yer vermiştik:

Şekil: Adlandırılmış biçimler. 

(Tüm doğal ve yapay varlıkların biçimleri birer şekildir. Bulut, kare, taş.) 

İşaret: Anlamlandırılmış şekiller.
(Alev adını verdiğimiz şekil, bir yangın tehlikesine işaret eder.)

Simge/Sembol: Anlamı yüceltilmiş işaretler.
(Aslan gücün, güvercin barışın, kalp sevginin, yıldız sonsuzluğun sembolüdür.) 

Logo/Amblem: Anlamı sahiplenilmiş semboller.
(Peugeot aslan sembolünü sahiplenmiştir, Mercedes yıldız, Konya Mevlana demektir.)

Görsel bir öge olarak, bir şehrin kurumsal kimliğini taşıyacak ve büyük çoğunluk tarafından sahiplenilecek, etkisi yıllarca değişmeyecek bir logo tasarlamak hiç kolay iş değil. 

Öyleyse biraz kurcalayalım şu işi:

Şehirler için tutarlı bir kurumsal kimlik stratejisi oluşturmak üzere genellikle üç temel çıkış noktasından hareket edilir; hikayesi (geçmişi), gerçekliği (bugünü) ve vizyonu (geleceği). 

Ankara Tabelası
Ankara’nın tabelası var, logosu yok.

Her kentin bir kimliği olmalı

İçinde yaşayan insanların kendi kimliği ile bir duygu ve anlam bağı oluşturan, bilinen, yakıştırılan, deneyimlenen, sahiplenilen ve sürdürülen algılar bütünü olarak, zihinlerde kendine yer edinmiş bir konumlanmadır kimlik; geçmişten gelen, şimdi hissedilen ve geleceğe aktarılacak değerler ile algılanan. “Ankara; bozkırın ortasında, kuru, çorak bir köydü(r)”, “Hayır Ankara çok düzenli ve modern bir dünya kentidir”, “Denizi yok”, “Ben Ankara’yı en çok İstanbul’a dönüşüm sırasında seviyorum”, “Hükümet şehri”, “Siyasetin göbeği”, “Ruhsuz grilikler”…

Bir şehrin ancak köken bağını önemseyen, aidiyet hissi yüksek insanları o şehrin geçmiş yaşam kültürlerinden kalan izlerini zihninde güncel tutuyor ve sahipleniyor. Elbette farklı kapsam ve kapasiteler ile. Büyük bir çoğunluğun farkında bile olmadığı olgusal bir bakış bu. Ankara’nın şu sıralı uygarlık tarihi içinde; Hitit, Frig, Lidya, Pers, Galat, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet kültüründen bu gününe ne kalmış? Çıkıp sokağa yüz kişiye sorsanız, eminim ki beş tane bile somut bilgi alamazsınız. Hangisinin bıraktığı sembolleşmiş izler daha belirgin? Siyasal bir yorumla milli köken bağımız olmayanları (Pers, Galat, Roma, Bizans) aradan çıkarınca geriye ne kalıyor? Hepsi Anadolu da acaba hangisi daha Ankara? Bu olgusal bakışta din merkezli gelenekçi yaşam kültürü, toplumsal bellekte daha yakın tarihleri doğal olarak öne getiriyor. (İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin logosuna bakın, önce cami görürsünüz.) Ankara’nın logosuna dair tartışmalardan biri buydu. Atakule’nin kulesi ve Kocatepe’nin minareleri. Sanki iki kentin varoluşu da İslamiyet’le başlamış. Tam bu noktada Ankara ile ilgili ortaklaşabilecek kurumsal kimlik unsurlarını kavramsal olarak şu 5 algı ekseninde değerlendirmek doğru olur ki böylelikle yapılacak saptamaları daha doğru çözümleyebileceğimiz kanısındayım:

Bilinirlik 

Yakıştırma 

Deneyimleme

Sahiplenme

Sürdürülebilirlik

Ankara’nın kültür varlığı olarak öne çıkarılacak hangi sembol ne kadar biliniyor ne kadar uygun bulunuyor, görüp dokunabiliyor muyuz, insanla duygusal bağ oluşturuyor mu, Ankara’yı temsilde sürdürülebilir nitelik taşıyor mu?

Biraz şimdilere bakarsak

Kentlerin zihinlerdeki güncel halleri, daha çok mimari göstergelerle öne çıkıyor. Anıtsal yapıları, siluetlerinde belirginleşen sıra dışı yapılar, ünlü meydanlar, parklar, kültür-sanat yapıları gibi. Biraz da yönetenlerin pazarlama becerisine bağlı olarak üretilen popüler/dinamik mesajlar ve yaşamda değişiklikler yaratmış projelerle algılanıyor. (Vay be bak nasıl da gelişiyor Ankara…) Veya hani, kedisiyle, keçisiyle, seğmeniyle, misketiyle, armuduyla, Ankara.  

Doğrusu yüz yıl geriden alın, bugüne kadar dünya şehirlerinin logolarına bakın. Büyük bir çoğunlukla, o şehre gelen yabancıların hemen gözüne çarpan yapıların belirgin öge olarak yerleştirildiği siluet/kombinasyon çözümler görürsünüz. Etki tasarımında değişen anlayışlarla 1977 yılında bir kampanya için Milton Glaser tarafından tasarlanan New York ve White Studio Tasarım Ofisi tarafından hazırlanmış Porto logoları hariç tabii.

(Okuyucu bu linkden Amsterdam, Melbourne, Montreal, Oslo, Helsinki ve Sao Paulo kentlerinin logolarına da göz atabilir.)

Yukarıdaki 5 algı eksenini burada da işletirsek şu soruların yanıtlarına ulaşmak gerekir:

Ankara’nın güncel kimlik ögesi olarak öne çıkarılacak hangi unsur ne kadar biliniyor ne kadar uygun bulunuyor, yaşantımıza dokunuyor mu, biz ona dokunabiliyor muyuz, bizimle duygusal bağ oluşturabiliyor mu, kentimi temsilde uzun süre kalıcı olabilir mi?

Biraz da gelecek desek

Burada tümüyle Ankara’yı yönetenlerin, kentin var olan ticari ve kültürel yaşam potansiyelini nereye taşıyacaklarına dair öngörülere bakmak gerekiyor. Bu, araştırma ile elde edilemeyecek, tasarımcının ‘brief’ olmadan fikrinin olamayacağı unsur. Bir vizyon ve ancak iki değerlendirme kriteri olabilir; ne kadar gerçekçi ve ne kadar uygulanabilir. “Marka kent” diye –kastı tam hazmedilerek yerine oturtulamamış– klişe bir söz var. Yöneticiler söylevlerinde pek severek kullanır da markalaşma stratejilerinden bir tekini bile bilerek ve hakkını vererek yaşama geçirmeyi başaramaz. Bu bölüm daha çok pazarlama iletişimi açısından irdelenecek olsa da kurum kimliğinin görsel taşıyıcısı olarak, tasarlanan logonun stratejiye desteği de çok önemli.

Doğrusu şu anda Ankara’nın bir kurum tarafından resmi olarak kullanmakta olan logosu yok. Büyükşehir Belediyesi’nin Kale’den, Hitit Güneşi’nden minareli Atakule’ye, oradan göz kırpan kediye geçiş serüvenini hepimiz biliyoruz. Biliyoruz ki her şeyi olduğu gibi, kültürel bilincin dengelerini de bozdular.

Ankara’ya kurumsal kimliği ile özdeş bir logo tasarlamaya mecburuz

Ankara bir kurumsal kimlik oluşturmaya ve görsel dilin güçlü bir göstergesi olarak tasarlanmış yeni logo ile kimliğini gelecek kuşaklara aktarmaya mecbur. Bu mecburiyetin ilk sorumlusu elbette kenti yönetenler. (Kim onlar dersek; ben bu polemiğe girmek istemiyorum. Kurumların birer görevli ile temsil edildiği bir ‘Kent Konseyi’ olabilir.) Çok tartışılan Atakule ve minareli tasarımla ilgili olarak şunları söylemek sanırım yaşım ve deneyimim itibarıyla haddim dışı bir durum olmaz:

Atakule’nin mimarı olan Üstad Ragıp Buluç’u yakından tanırdım. Ajansımda yaptığımız bir söyleşide şunu demişti, “Ben gelecekte Ankara’nın anıtsal değerleri arasında olmasını istediğim bir yapı tasarlamıştım. Böyle adına amblem denen karmaşa içinde kendini ve yaşadığım kentin algısını değersizleştireceğini düşünmemiştim.”  Bu amblemi girdiği yarışma için tasarlayan grafik tasarımcıyı da tanırım; “Ödül aldım evet ama o benim öğrencilik yıllarımın işi idi” der.  Şimdi Türkiye’nin önemli görsel iletişim tasarımcılarından biri. Ben de şunu söylüyorum; seçici kurul çok önemli. Ankara’nın logosunun bir daha değişmemek üzere değiştirilmesi gerekiyor. Kedi-medi konuşmayalım. Yeni bir Hitit Güneşi yorumu olabilir, Ankara Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde olabilir.

Yine hocalık damarıma basılmış gibi bir son sözle bitireyim, öğrencilerime ilk dersimde ve mezuniyet sergileri sırasında, tasarımcı niteliğe dair söylediğim bir söz var; “İnsan düşündüğü gibi biridir veya sonunda düşündüğü gibi biri olur. Bu uygunluk yasasıdır. Bilmediklerinizi düşünün. Öğrendikçe yenilerini düşünün. Evreni düşündüğünüz kadar iyi kavramış biri olana kadar kendinizi yorun çünkü kucağınızda hep evrensel kültür birikiminizle çözümleyebileceğiniz sorunlar olacak çünkü tasarım, bir fikriniz olduğunda başlayacak. İyi tasarımlar, güçlü fikirlerden doğacak.” Belki o zaman Ankara için tasarlanacak logolardan hangisi seçilirse seçilsin, sorun olmaz. Anlıyorsunuz değil mi, belki o zaman “seçici kurul” önemli olmaz. 

Ücretsiz E-Bülten Abonesi Olun

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir