Hey Ankara!.. Sana sağlam bi’ logo lazım

Öğrencilerimle ‘Görsel İletişim Tasarımı’nın temellerini irdelediğimiz derslerimden birinde şu kavramlar ve tanımlara yer vermiştik:

Şekil: Adlandırılmış biçimler. 

(Tüm doğal ve yapay varlıkların biçimleri birer şekildir. Bulut, kare, taş.) 

İşaret: Anlamlandırılmış şekiller.
(Alev adını verdiğimiz şekil, bir yangın tehlikesine işaret eder.)

Simge/Sembol: Anlamı yüceltilmiş işaretler.
(Aslan gücün, güvercin barışın, kalp sevginin, yıldız sonsuzluğun sembolüdür.) 

Logo/Amblem: Anlamı sahiplenilmiş semboller.
(Peugeot aslan sembolünü sahiplenmiştir, Mercedes yıldız, Konya Mevlana demektir.)

Görsel bir öge olarak, bir şehrin kurumsal kimliğini taşıyacak ve büyük çoğunluk tarafından sahiplenilecek, etkisi yıllarca değişmeyecek bir logo tasarlamak hiç kolay iş değil. 

Öyleyse biraz kurcalayalım şu işi:

Şehirler için tutarlı bir kurumsal kimlik stratejisi oluşturmak üzere genellikle üç temel çıkış noktasından hareket edilir; hikayesi (geçmişi), gerçekliği (bugünü) ve vizyonu (geleceği). 

Ankara Tabelası
Ankara’nın tabelası var, logosu yok.

Her kentin bir kimliği olmalı

İçinde yaşayan insanların kendi kimliği ile bir duygu ve anlam bağı oluşturan, bilinen, yakıştırılan, deneyimlenen, sahiplenilen ve sürdürülen algılar bütünü olarak, zihinlerde kendine yer edinmiş bir konumlanmadır kimlik; geçmişten gelen, şimdi hissedilen ve geleceğe aktarılacak değerler ile algılanan. “Ankara; bozkırın ortasında, kuru, çorak bir köydü(r)”, “Hayır Ankara çok düzenli ve modern bir dünya kentidir”, “Denizi yok”, “Ben Ankara’yı en çok İstanbul’a dönüşüm sırasında seviyorum”, “Hükümet şehri”, “Siyasetin göbeği”, “Ruhsuz grilikler”…

Bir şehrin ancak köken bağını önemseyen, aidiyet hissi yüksek insanları o şehrin geçmiş yaşam kültürlerinden kalan izlerini zihninde güncel tutuyor ve sahipleniyor. Elbette farklı kapsam ve kapasiteler ile. Büyük bir çoğunluğun farkında bile olmadığı olgusal bir bakış bu. Ankara’nın şu sıralı uygarlık tarihi içinde; Hitit, Frig, Lidya, Pers, Galat, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet kültüründen bu gününe ne kalmış? Çıkıp sokağa yüz kişiye sorsanız, eminim ki beş tane bile somut bilgi alamazsınız. Hangisinin bıraktığı sembolleşmiş izler daha belirgin? Siyasal bir yorumla milli köken bağımız olmayanları (Pers, Galat, Roma, Bizans) aradan çıkarınca geriye ne kalıyor? Hepsi Anadolu da acaba hangisi daha Ankara? Bu olgusal bakışta din merkezli gelenekçi yaşam kültürü, toplumsal bellekte daha yakın tarihleri doğal olarak öne getiriyor. (İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin logosuna bakın, önce cami görürsünüz.) Ankara’nın logosuna dair tartışmalardan biri buydu. Atakule’nin kulesi ve Kocatepe’nin minareleri. Sanki iki kentin varoluşu da İslamiyet’le başlamış. Tam bu noktada Ankara ile ilgili ortaklaşabilecek kurumsal kimlik unsurlarını kavramsal olarak şu 5 algı ekseninde değerlendirmek doğru olur ki böylelikle yapılacak saptamaları daha doğru çözümleyebileceğimiz kanısındayım:

Bilinirlik 

Yakıştırma 

Deneyimleme

Sahiplenme

Sürdürülebilirlik

Ankara’nın kültür varlığı olarak öne çıkarılacak hangi sembol ne kadar biliniyor ne kadar uygun bulunuyor, görüp dokunabiliyor muyuz, insanla duygusal bağ oluşturuyor mu, Ankara’yı temsilde sürdürülebilir nitelik taşıyor mu?

Biraz şimdilere bakarsak

Kentlerin zihinlerdeki güncel halleri, daha çok mimari göstergelerle öne çıkıyor. Anıtsal yapıları, siluetlerinde belirginleşen sıra dışı yapılar, ünlü meydanlar, parklar, kültür-sanat yapıları gibi. Biraz da yönetenlerin pazarlama becerisine bağlı olarak üretilen popüler/dinamik mesajlar ve yaşamda değişiklikler yaratmış projelerle algılanıyor. (Vay be bak nasıl da gelişiyor Ankara…) Veya hani, kedisiyle, keçisiyle, seğmeniyle, misketiyle, armuduyla, Ankara.  

Doğrusu yüz yıl geriden alın, bugüne kadar dünya şehirlerinin logolarına bakın. Büyük bir çoğunlukla, o şehre gelen yabancıların hemen gözüne çarpan yapıların belirgin öge olarak yerleştirildiği siluet/kombinasyon çözümler görürsünüz. Etki tasarımında değişen anlayışlarla 1977 yılında bir kampanya için Milton Glaser tarafından tasarlanan New York ve White Studio Tasarım Ofisi tarafından hazırlanmış Porto logoları hariç tabii.

(Okuyucu bu linkden Amsterdam, Melbourne, Montreal, Oslo, Helsinki ve Sao Paulo kentlerinin logolarına da göz atabilir.)

Yukarıdaki 5 algı eksenini burada da işletirsek şu soruların yanıtlarına ulaşmak gerekir:

Ankara’nın güncel kimlik ögesi olarak öne çıkarılacak hangi unsur ne kadar biliniyor ne kadar uygun bulunuyor, yaşantımıza dokunuyor mu, biz ona dokunabiliyor muyuz, bizimle duygusal bağ oluşturabiliyor mu, kentimi temsilde uzun süre kalıcı olabilir mi?

Biraz da gelecek desek

Burada tümüyle Ankara’yı yönetenlerin, kentin var olan ticari ve kültürel yaşam potansiyelini nereye taşıyacaklarına dair öngörülere bakmak gerekiyor. Bu, araştırma ile elde edilemeyecek, tasarımcının ‘brief’ olmadan fikrinin olamayacağı unsur. Bir vizyon ve ancak iki değerlendirme kriteri olabilir; ne kadar gerçekçi ve ne kadar uygulanabilir. “Marka kent” diye –kastı tam hazmedilerek yerine oturtulamamış– klişe bir söz var. Yöneticiler söylevlerinde pek severek kullanır da markalaşma stratejilerinden bir tekini bile bilerek ve hakkını vererek yaşama geçirmeyi başaramaz. Bu bölüm daha çok pazarlama iletişimi açısından irdelenecek olsa da kurum kimliğinin görsel taşıyıcısı olarak, tasarlanan logonun stratejiye desteği de çok önemli.

Doğrusu şu anda Ankara’nın bir kurum tarafından resmi olarak kullanmakta olan logosu yok. Büyükşehir Belediyesi’nin Kale’den, Hitit Güneşi’nden minareli Atakule’ye, oradan göz kırpan kediye geçiş serüvenini hepimiz biliyoruz. Biliyoruz ki her şeyi olduğu gibi, kültürel bilincin dengelerini de bozdular.

Ankara’ya kurumsal kimliği ile özdeş bir logo tasarlamaya mecburuz

Ankara bir kurumsal kimlik oluşturmaya ve görsel dilin güçlü bir göstergesi olarak tasarlanmış yeni logo ile kimliğini gelecek kuşaklara aktarmaya mecbur. Bu mecburiyetin ilk sorumlusu elbette kenti yönetenler. (Kim onlar dersek; ben bu polemiğe girmek istemiyorum. Kurumların birer görevli ile temsil edildiği bir ‘Kent Konseyi’ olabilir.) Çok tartışılan Atakule ve minareli tasarımla ilgili olarak şunları söylemek sanırım yaşım ve deneyimim itibarıyla haddim dışı bir durum olmaz:

Atakule’nin mimarı olan Üstad Ragıp Buluç’u yakından tanırdım. Ajansımda yaptığımız bir söyleşide şunu demişti, “Ben gelecekte Ankara’nın anıtsal değerleri arasında olmasını istediğim bir yapı tasarlamıştım. Böyle adına amblem denen karmaşa içinde kendini ve yaşadığım kentin algısını değersizleştireceğini düşünmemiştim.”  Bu amblemi girdiği yarışma için tasarlayan grafik tasarımcıyı da tanırım; “Ödül aldım evet ama o benim öğrencilik yıllarımın işi idi” der.  Şimdi Türkiye’nin önemli görsel iletişim tasarımcılarından biri. Ben de şunu söylüyorum; seçici kurul çok önemli. Ankara’nın logosunun bir daha değişmemek üzere değiştirilmesi gerekiyor. Kedi-medi konuşmayalım. Yeni bir Hitit Güneşi yorumu olabilir, Ankara Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde olabilir.

Yine hocalık damarıma basılmış gibi bir son sözle bitireyim, öğrencilerime ilk dersimde ve mezuniyet sergileri sırasında, tasarımcı niteliğe dair söylediğim bir söz var; “İnsan düşündüğü gibi biridir veya sonunda düşündüğü gibi biri olur. Bu uygunluk yasasıdır. Bilmediklerinizi düşünün. Öğrendikçe yenilerini düşünün. Evreni düşündüğünüz kadar iyi kavramış biri olana kadar kendinizi yorun çünkü kucağınızda hep evrensel kültür birikiminizle çözümleyebileceğiniz sorunlar olacak çünkü tasarım, bir fikriniz olduğunda başlayacak. İyi tasarımlar, güçlü fikirlerden doğacak.” Belki o zaman Ankara için tasarlanacak logolardan hangisi seçilirse seçilsin, sorun olmaz. Anlıyorsunuz değil mi, belki o zaman “seçici kurul” önemli olmaz. 

Kadim Hitit ambleminden yeni hanedan armasına

Ayrancım Gazetesi bu sayısında, Ankara’nın güneş kurslu amblemine yer veriyor. Amblemin “fırtınalı” serüveni 26. yılına girdi. Çeyrek asırdır unutulmayan bir amblem ve logo (TDK karşılıkları tercih edilirse, “belirtge” ve “imlek”), başkentin sembolü.. Bir hukuk savaşına dönen, Avukat Rahmi Kumaş’ın açtığı davalara ve kitaplara(1) konu olmuş, “Ankara’nın Kayıp Amblemi(2) olarak zaman zaman peşine düşülmüş. İki seçim (2004 ile 2009) arası düzenlenmiş anonim bir eylem(3) nedeniyle gazete ve televizyonların ilgisini çekmiş, dergi ve internet ortamlarında tartışılmış. Burada sadece sonuncusunu, “Hitit Güneşi Ankara’ya Yeniden Doğuyor” adıyla bilinen eylemli kampanyayı konu etmek istiyorum. 

2007 yılında geniş kitlelere yayılan eylemin etkinlik alanı, Ankara’da Gökçek dönemi ambleminin yer aldığı her çeşit yüzey idi: kent mobilyaları, tabelalar, belediye araçları, duraklar… Dağıtımı elden ele ve internet’ten yapılan Hitit Güneşi çıkartmaları, mevcut amblemlerin tam üstüne yapıştırılıyordu. Gökçek öncesi kullanılmış olan son Hitit güneşli amblem bu amaçla elden geçirilerek, bulabildiğim 5. versiyonu üretilmişti amblemin. Resimlerde görüleceği gibi, güneş kursu giderek soyutlanmış, sadeleşmiş. Gökçek döneminin amblemi ise insan zekâsının soyutlamaya yönelik gelişimine ve grafik tasarım anlayışının da bu yönündeki değişimine tamamen zıt olarak şekillenmiştir. Form olarak “arma” (coat of arms) anlayışındadır. Geçmişin hanedan armaları ve şehir sancakları günümüzde tarihi kent ve kurumların, klüplerinin amblemlerine temel olabiliyor. 

2007 eylemi sırasında Ankaralılar, bu sonradan imal edilmiş hanedan armasını gördüğü yerde örterek, kenti rengârenk çıkartmalarla donattı. Kumaş’ın açtığı davalar sonunda uygulaması defalarca durdurulmuş olmasına rağmen, çeşitli hülle marifetiyle uygulanmayan amblemlerine, Ankaralılar bu eylemle sahip çıktı. Hitit Güneşi eylemi üzerine tanıtım yazısından bir bölümü, aşağıda okuyucunun ilgisine sunuyorum.(4)

“Hitit Güneşi Ankara’ya Yeniden Doğuyor”

(…) “Kentsel sanat” kapsamında değerlendirilebilecek bu eylem, “ajitatif kolektif” olarak adlandırılan bir yapıda gerçekleştiriliyor. Başkanı, sekreteri, saymanı, üyesi, içtüzüğü, dış politikası, kenar süsü olmayan, herkesin dahil olduğu ama hiç kimseden bir şey beklenmeyen bu oluşum, sabit bir üretim ve dağıtım ağı olmadan katılımcıların kişisel olanaklarıyla faaliyet gösteriyor. Bu sayede çok daha geniş bir kitleye yayılabilen çıkartmalar, yaratıcı bir direniş-eleştiri-katılım kültürünün yaygınlaşıp zenginleşmesine de katkıda bulunuyor. Çağdaş katılımcı demokrasi anlayışını uygulamaya koyan bu oluşum, sivil toplum hareketlerinin merkezi örgütlenme eğilimine ciddi bir alternatif sunuyor. 

(…) 1995 yılında, Ankara’nın sembolü olan çağdaş, stilize Hitit Güneşi’ni “minareli-hilalli-kuleli”, kompozisyon fakiri ve anlam karmaşası içindeki mevcut amblemle değişmesi –kentin her köşesine işlediğinden olsa gerek– güncelliğini korumuş ve gündemi sıklıkla işgal etmiştir. Birçok kez yargı yoluyla geçersiz kılınan, Danıştay’ın hakkında iptal kararı bulunan bu logo değişimi, İ. Melih Gökçek yönetiminin tipik hukuk tanımaz politikalarından biri olarak ısrarla uygulanarak Ankara’nın teslim edildiği usulsüz belediyecilik anlayışıyla özdeşleşmiştir. Bu nedenle Hitit Güneşi eylemini başkentin maruz kaldığı tüm tasarımsız-plansız politikalara verilen sembolik bir yanıt olarak değerlendirmek gerekir. 

Amblem kent kimliğinin simgeleşmiş işaretidir. En temel anlamıyla “bir arada yaşanan yer” olan kenti, sınırlı görsel diller aracılığıyla temsil etmek için, başta kültürel ve ideolojik olmak üzere çeşitli göstergelere başvurulur. Tartışma konusu olan amblem, Ankara’nın başkent kimliğini ve dolayısıyla tüm Türkiye’yi temsil ettiğinden sembolik rolü daha da önemlidir. Kısacası Ankara ambleminin yerel yöneticilerin keyfi uygulamalarına ve kişisel çıkarlarına alet edilmemiş, grafik nitelikleriyle tematik ve estetik yeterlilikte, içerdiği anlamlarla da kapsayıcı ve bütünleştirici özelliklere sahip olmasını beklemek yanlış olmaz. Bu ölçütler ışığında değerlendirildiğinde Hitit Güneşi’yle Gökçek Arması arasındaki farklar daha da belirgin olmaktadır. 

Tarihte Haçlılar’ın da kullandığı arma formu içinde, mimari açıdan vasat Kocatepe Camii, “içkili restoranı caminin kubbesine denk getirilmiş” alışveriş merkezi Atakule ve oranı/konumu konjonktüre uydurulmuş Ay Yıldız’dan oluşan kolaj, tutarlı bir kent kimliği yaratamamış, en iyimser tanımla “sıradan” bir amblemden ibaret kalmıştır. Dahası, minare ve hilal gibi, cami ve bayrak üzerindeyken “kutsal” sayılan değerler çöp tenekelerine ve otobüs duraklarına işlenerek bayağılaştırılmıştır. Bugün Cumhuriyet’in başkenti modern Ankara’nın kimliği, Anadolu uygarlıklarına ayrımcılık yapmadan kapsayıcı bir biçimde kucak açan, aydınlık saçan bir Güneş yerine, dört bin yıllık bir soyutlama yeteneğinin yanına bile yaklaşamayan, gülünç ve çelişkili bir imgeler yığınıyla temsil edilmektedir. Bu şartlar altında kente amblemini geri kazandırmak tüm Ankaralılar’ın hakkıdır. 


NOTLAR

(1)  Eski CHP Trabzon Milletvekili Avukat Rahmi Kumaş’ın kitapları: Simgesel Direniş, Tekin Yayınevi, 2009; ve Ankara’da Simge Savaşımı, ODTÜ Mimarlık Fakültesi, 2014.

(2) Amblemin fasılalarla konu edilişine iki örnek. Birincisinde eski logonun peşine düşülüp kentin birkaç yerinde bulunmuş; ikincisinde logonun farklı versiyonları aranıp sorulmuş: Gün, Vedat, Emre Baturay, “Özlediğimiz ve Artık Göremediğimiz Ankara’nın Kayıp Ambleminin Peşine Düştük” Solfasol Ankara’nin Gayriresmi Gazetesi no. 35, (Mart 2014) s. 3; Akar, A. Özge, “Hitit Güneşi – Ankara‘nın Kayıp Amblemi” medium.com (2 Ocak 2017).

(3) 2007 yılındaki eylemin konu edildiği, erişebildiğim yayınlar:

Ajitatif Kolektif, “Hitit Güneşi Ankara’ya Yeniden Doğuyor” Arredamento Mimarlık (Mart 2007) s. 30-31. 

Ajitatif Kolektif, Hitit Güneşi Yeniden Doğuyor” Politus, no. 1 (Kış 2010) s. 48-50. 

Çınar, Erol «Hitit Gerillaları Ulusal MAG (2007).

Dişli, Oğuz, “Hititçilerin Amblem Savaşı”, Hürriyet-Ankara (13 Şubat 2007).

Kılınç, Kıvanç, “The Hittite Sun Is Rising Once Again: Contested Narratives of Identity, Place and Memory in Ankara” History & Memory, vol. 29, no. 2 (Fall/Winter 2017), p. 3-34. 

(4) Buraya sadece dört paragrafını aldığım yazı, yukarıda listelenen yayınlardan ilkidir (Arredamento Mimarlık). 

(Sol)  Kadim Hitit Güneşi Kursu, Alacahöyük kazısı

(Sağ) Vedat Dalokay’ın Belediye Başkanlığı (1973-77) sırasında tasarlanan ilk iki Ankara amblemi 

(Sol)  Hitit güneş kursunun soyutlanışı ve benimsenen turuncu renkli amblem

(Orta) 1990’ların başında kullanılan yazılı versiyon (Erhan Muratoğlu çizimi)

(Sağ)  2007’deki eylemli kampanya için üretilmiş versiyon (Ajitatif Kolektif çizimi)

Elden ele ve internette çoğalan Hitit Güneşi etiketleri (2007, Ajitatif Kolektif)

Hitit Güneşleri hanedan armalarını örterek, Ankara’ya yeniden doğuyor…

Ankara amblemi üzerine

Prof.Dr. Ali Cengizkan’la konuşmalar

Prof.Dr. Ali Cengizkan

Kentler için amblemi nedir, neyi ifade eder? 

Kentler için amblem, tarih boyunca önemli olagelmiştir. Adı üzerinde, o kenti temsil eden; onu ötekilerden, yüzlerce öteki kentten ayıran bir simgedir amblem. Kentin ismi yerine hızla geçebilen bir işaret, bir imge, bir resim, bir imdir amblem. Böyle olunca da hem birbirini izleyen dönemlerde değişmemesi, yani kalıcı olması; ama hem de doğru imajın, doğru işaretin bulunması için varolan arayışın sürgit devam etmesi nedeniyle de kendi içinde niteliğiyle ilgili arayışın varolması zorunludur. Amblem kalıcıdır, temsiliyeti güçlüdür; onu görünce kent aklımıza gelir.

Günümüzde ise kentlerin amblemleri, kente ait olan her etkinlikte, izlencede, aidiyet bildiren her durumda kullanılan işaretlerdir. Kurumun binası ve kapısından yazışmalarına, kurumun gazete ve yayınlarından medya-tv ortamlarına, verdiği ödüllerden ve ödül andaçlarından sokaktaki otobüs ve kıyısındaki vapur iskelelerine, artık orta boy kentlerde bile önemi ortaya çıkan ‘kent işletmeleri’nden elektrik direklerine-kanal kapaklarına varıncaya kadar belli bileşik kaplar disiplini içinde kullanım alanı bulur amblemler… Ancak ilginç biçimde, paradoksal olarak, amblem kullanım adaplarıyla kentler ergin olup olmadıklarını, sığ olup olmadıklarını, olgun ve erdemli olup olmadıklarını da, farketsinler farketmesinler, bütün dünya âleme kanıtlarlar. Burada ‘dünya âlem’  derken yalnızca bir deyimi kullanmadığımın farkındayım. Bugün ‘dünya alem’ çok küçülmüştür; yalnızca ‘kardeş şehirler’ değil, dünyanın bir köşesinde ne yaptığınızı dünyanın bütün kentlerindeki hemşehriler, bir anda görürler. Bu ‘yeryüzü vatandaşlığı’ kavramı, ‘modernite’nin fark etmeden üzerinde çalıştığı evrenselciliğin 2021 yılındaki zorunlu tezahürüdür, ortaya çıkışı-belirlenimidir.

Ankara’nın amblemi nasıl oluştu? Hitit Güneşi neden seçilmiştir? 

Bir mimarlık tarihçisi ve tasarım eğitimcisi olarak, bu tarihin ayrıntılarına sahip değilim; ancak 1970’li yıllarda, takriben 1973’ten başlayarak Belediye Başkanı Vedat Dalokay zamanında kullanılmaya başlayan Hitit Kursu, İç Anadolu’da hüküm süren bir büyük imparatorluk olduğu 20. yüzyılda yapılan erken Cumhuriyet kazılarıyla ortaya çıkan Hatti-Hitit-Eti İmparatorluğu’na yapılan bir aidiyet, bir sahiplik göndermesidir. Gerçekten de, başkenti Hattuşa olan bu İmparatorluk, İÖ 1800’den önce parlayan ve güneyde Mısır, doğuda Assur İmparatorluğu’na komşu bir büyük devlet ve kültürdür. Hitit İmparatorluğu, dünyada bilinen en uzun ömürlü Roma ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha uzun hüküm sürmüş bir devlet ve kültür bileşenidir. Bildiğiniz gibi, hala öğreniyoruz bu konuda, bilgilerimizi geliştiriyoruz. Başkent Ankara’da Frig izleri daha belirgin olmakla birlikte, Hitit izleri de az değildir ve bir süreklilik gösterir. 1938-1943 arasında Ankara Mahmut Paşa Bedesteni’nin onarımı yapılarak Eti Müzesi’ne dönüştürüldüğü ve yapılan güncel kazılarla birlikte geliştirilen müzenin bugünkü gözalıcı ve zengin Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne döndüğü bilinmektedir. Eti Müzesi’nin amblemi de Hitit Güneş Kursu’dur. Tıpkı o dönemde ortaya çıkan bisküvi markası ve devlet bankası ismi gibi, haklı bir genel kabule oturmaktadır. Devlet turizm büroları da uzun yıllar bu kursu kullanmışlar, Hitit güneş kursu gördüğümüzde, zihnimizde ‘turizm olgusu’ ve ‘Anadolu kültürü’ uyanmıştır. Demek ki Hitit kursunun, yalnızca yer değil, daha kapsamlı bir kültürel göndermesi bulunmaktadır.

Öte yandan Ankara Belediyesi’nce ilk önce Hitit Kursu’nun çok bilinen bir versiyonunun görünümü, doğrudan amblem olarak benimsenmiş, sonra zamanla üzerinde çalışılan çeşitleri ortaya çıkmıştır. 1978 yılında Sıhhiye trafik kavşağında heykeltraş Nusret Suman tarafından gerçekleştirilen Hitit Güneş Kursu Anıtı, bir başka versiyona ilişkindir.

İç Anadolu’nun ve Ankara’nın, dolayısıyla bu toprakların kültürünün önemli bir kültürel yaratısının Ankara şehri amblemi olarak seçilmesi kadar olağan bir durum olamaz. Bu kursun yeryüzündeki enerjinin kaynağı güneşe bir sunu, bir atıf olması da bir başka süreklilik ve amblemin anlamına gizlenmiş güzelliktir.

Amblem ve Politika ilişkisi nasıl kurulur? Gökçek dönemi özelinde amblem sorunu ve hukuki süreç nasıl gelişti?

29 Haziran 1995 günlü Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi kararıyla kaldırılan amblemin yerine, bugün de bir versiyonu kullanılmakta olan ABB amblemi kabul edildi. Bir versiyonu diyorum, çünkü eski milletvekili Rahmi Kumaş’ın açtığı davalar sonucunda, yeni amblemin uygulaması en az beş kez durduruldu. ABB, yeni amblemler kullanmak, icat etmek, Ankapark kedili logusunu amblem yapmak zorunda kaldı. En son durdurma kararı sonrası Meclis, aynı amblem üzerindeki 3 yıldızı 5 yıldıza dönüştüren bir ‘yeni amblem tasarımını’ (!) benimsedi. Rahmi Kumaş, 1995 yılında Ankara amblemi ve logosuna karşı başlattığı 2009 yılında Tekin Yayınevi’nde yayınlanan “Simgesel Direniş” kitabıyla hem perçinledi, hem de kamuoyuyla paylaştı. ODTÜ Mimarlık Fakültesi dekanlığım sırasında mücadelesinin bir özetini “Ankara’da Simge Savaşımı” başlığı ile bir Cep Kitabına dönüştürdük. 2020 yılında 26 yıllık savaşımının devamında Rahmi Kumaş çabalarını hala Danıştay dairelerindeki itirazlarıyla sürdürmektedir.  ABB’nin kullanmakta olduğu amblem de kerhen yürürlüktedir.

1977-1980 CHP Trabzon milletvekili olan matematikçi, eğitimci ve yazar Rahmi Kumaş’ın, gerçek Ankaralı olarak çabalarını desteklememiz ve hukukun arkasından dolanmayı bir iş kılan eski belediye yöneticilerini teşhir etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kısacası, kullanılmakta olan amblem hukuken geçersizdir: Bu bir.

İkincisi, kullanılmakta olan amblemin başarısız simgeselliğine ilişkin tartışmadır: Ankara gibi en az ikibin yıllık bir şehri ve güncel yerleşimi, 1987 yılında Kocatepe’sine yaptığımız caminin minareleri ve 1989 yılında en yüksek noktasına inşa edilen Atakule’nin kule kubbesi mi temsil edecektir? Bu denli sığ, yüzeysel ve figüratif bir görsel okumayla başlayan amblem değiştirme serüveni, şu anda gelinen noktayı minör eklemelerle çıkarmalara idare etmeye çalışmaktadır. İçinden çıkılamaz bir ilkellik ve yüzeysellik bu amblemin çehresinden akmaktadır. Üstelik bir Sinan taklidi caminin sıradan silüeti ile, bir yaratı ürünü olarak Atakule’nin silüetinden parça koparılarak elde edilen bu karışık kafa tezahürü, kültürden nasiplenilmediğini kanıtlayan bir tutumdan başka bir şey değildir. İkinci sorunuzda yanıtlamıştım: Bütün ‘dünya alem’, yani dünya vatandaşları da bizim 25 yıldır yaratıcılıktan ve parçası olduğumuz kültürden feyz almayan bir Ankaralı topluluk olduğumuzu düşünmektedir. Bu en hafifinden, bütün Ankaralılara yapılmış bir hakaret sayılmalıdır, bu hakaret 25 yıldır yapılmaktadır.