Dikmen Vadisi’nde işletmeler can suyu bekliyor

Ayrancı ve Dikmen semtlerinin arasında bakımlı gür bir orman, doğal bir oksijen çadırı olarak uzanıp giden Dikmen Vadisi’nde bir zamanlar gece yarısına kadar hizmet veren restoranlar, kafeler ve büfeler bulunuyordu.Farklı türlerdeki yüzlerce ağacı, çalısı, sarmaşıkları ve çiçekleriyle ruha esenlik ve huzur veren bu büyülü mekân geç vakitlere kadar ziyaretçilerle dolar taşardı. 

Havuzlar su kaçırıp öylece kupkuru bırakılınca Vadi’nin çekim cazibesi azalmaya başladı. Mansur Yavaş başkan seçilince tüm havuzların ve vadinin yeniden eski günlerine dönmesi için gereken çalışmaları başlattı. Havuzların kenarına tamiratların tamamlanacağına dair bilgi levhaları asıldı. Ancak tam bu sıralarda ortaya pandemi çıkınca Vadi de sessizliğe gömüldü. Vadideki lokantalar ve kafeler de kapanmak zorunda kaldı. 

Şimdi bu kafelerden ikisi direnerek hizmet vermeye çalışıyor diğerleri ise hâlâ kapalı. Boş kalan ve açık tutulabilen kafeler hayatta kalmak için çaba sarf ediyorlar. İsterseniz vadideki açık ve kapalı işletmelere birlikte göz atalım.

Faaliyetteki işletmeler

Dikmen Emekliler Lokali

Dikmen Emekliler Lokali

Aralık 2013’te Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından açılan Dikmen Emekliler Lokali yaklaşık 2000 üyesiyle emekliler cenneti olarak görülüyor. Salı günleri dışında kış mevsiminde 17.00, yaz günlerinde 19.00’a kadar 55 yaş üstüne uygun jimnastik, yüz ve sandalye yogası, kondisyon, nefes yogası, kahkaha terapisi ile çeşitli kültürel, sosyal ve sanatsal etkinlik, konser ve geziler düzenleniyor. 

Burada çay ve su belediyemizin ikramı olarak bedelsiz sunuluyor. Bu lokalin açık alanına açılır kapanır tente kurulması ve yetersiz sandalye sayısının artırılması gerekiyor.

Mandam Kafe&Bistro

Mandam Kafe&Bistro

Vadiye Şair Baki Sokağından inince, eski Yörük Çadırı’na varmadan piknik masalarıyla dolu bol ağaçlı bu geniş mekân önceleri Balıkçı restoranı, Şençam köftecisi ve Hasbahçe köftecisi olarak hizmet vermişti. Sonra kiralayan olmayınca açık mekan olarak bırakılmıştı. 

Şimdi Müge Hanım kır bahçesi huzuru veren bu yeri atıştırmalıklar ve kahvaltının da bulunduğu bir kafe olarak işletmeye açtı. Manda ürünleri de sattığı için MANDAM adı verilen bu mekân direnişini sabırla sürdürüyor ve müşterilerini bekliyor.

Eskiyen yapının üstüne düşüp hasar yaratan ağaçların budanması, vadinin otomatik sulama sisteminin bu bahçeyi de kapsaması, gece bahçedeki eşyaların vadi güvenliğinin gözetiminde bulunması gerekiyor. 

Vadi Park Kafe Restoran (Eski Yörük Çadırı)

Vadi Park Kafe Restoran (Eski Yörük Çadırı)

1.Etap sonunda bulunan, vadinin açılışı yıllarında işletmecisi tarafından otantik dekorlarıyla yaptırılan ve uzun yıllar hizmet veren Yörük Çadırı sonraki yıllarda imajını yenileyerek masa düzeni işletmeciliğine geçti.

Emekli lokalinden etkilenmiş olsa gerek, belediyenin ücretsiz çay yerine Emekli Kartı vererek hizmetin yürütebileceğini de ifade ediyorlar. Büyük alan kaplayan, bakımı ve onarımı masraflı olduğu için boş kalan havuzların yeşil alana dönüştürülmesini de öneriyorlar. Vadide etkinliklerin yeniden başlamasını 3000 kişilik Amfi Tiyatro’nun aktif hale getirilmesini istiyorlar.

Hukukçu Fenerbahçeliler Derneği Lokali

Vadide boş kalmayan yapılardan biri de hukukçu futbolseverlerin takımları için kurdukları derneğin mekânı olmuş. Hukukçu Fenerbahçeliler Derneği Ankara Şubesi olarak kullanılan vadideki bu mekanda derneğin üyeleri aralıklar halinde toplantılar yapıyor.

Söğütaltı Kafe

Dikmen Emekliler Lokali’nin karşısında, çağlayan yanında yer alan bu sevimli şirin yer şimdilerde kaderine boyun eğmiş durumda. Sıcak günlerin serin yaz akşamlarında dolup taşan Söğütaltı Kafe, yeniden canlanmayı bekliyor.

Dikmen Vadisi Cafe

3. Etap Dikmen Vadisi Cafe 

3. Etap, Çelik Asma Köprü alt yanında, havuzlar içinde bulunan, bir zamanlar albenili ışıltılar içinde davetlerin yapıldığı “Dikmen Vadisi Cafe” de metruk hale gelen işletmelerden biri oldu.

Amfi Tiyatro

Dikmen Vadisi’nin en güzel yerinde yer alan amfi tiyatro yaklaşık 3000 dolayında kişiye hizmet vermeye elverişli bir kültür mekânı olarak öylece sessizlik içinde bekliyor… Burada eski yıllarda çok az etkinlik düzenlenmiş. 

Vadi Kafe Restoran

Pandemi öncesinde bir sahil kenarı mekânı konseptinde popülerlik kazanan Yeni Vadi Kafe uzun süre boş kaldıktan Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından sanat galerisi yapılmak amacıyla restore ediliyor. Yakın zamanda çok amaçlı hizmet için açılacak mekan heyecanla bekleniyor. 

Mesnevi Sokak Çiçekçisi

Dikmen Vadisi başlangıcında Mesnevi Sokak üzerinde bulunan Vadi Çiçek Evi ayakta kalmaya çalışıyor. Eski yıllarda atıştırma büfesi olarak çalışırken, müşteri azalınca kapanmıştı. Vadi Çiçek Evi yaz mevsiminde bazı günler kapalı tutuluyor.

Ayrancı’dan doğaya dönüş çağrısı

Ayrancı’da Kentsel Isı Adası Çalıştayı tamamlandı: Isınan kentlere mahalleden çözüm: Doğaya dönün

Ayrancım Derneği, kentsel ısı adası etkisine dikkat çekmek amacıyla bir çalıştay düzenledi. 16 Kasım 2024 cumartesi günü Ankara Midi Hotel’de yapılan çalıştay akademisyenler, mahalle sakinleri, mahalle muhtarları ve yerel yönetim temsilcilerinden oluşan yaklaşık 40 katılımcı ile gerçekleşti. Etkinlik Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’nın katkılarıyla ve Kent-Lab-Kentsel Stratejiler ve Yerel Uygulamalar Derneği ile Doğa Koruma Merkezi’nin desteğiyle gerçekleştirildi.

Kentsel dönüşüm bahçeleri yok ediyor

Ayrancım Derneği Başkanı Ali Necati Koçak, açılış konuşmasında kentsel yenileme alanlarında yıkılan eski binaların arka bahçelerinde yer alan yetişkin ağaçların yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını belirtti. Koçak, “Konut bahçelerinin yerel iklimi düzenlemedeki rolünü güçlendirmek için bu alanlardaki ağaçların korunmasını temel bir ilke olarak kabul ediyoruz” dedi. Koçak ayrıca, Ayrancı ile Seyrantepe semtlerini karşılaştıran çalışmaya dikkat çekerek, benzer gelişim süreçlerine sahip bu iki semt arasındaki sıcaklık farkının, apartman bahçelerinin büyüklüğü ve ağaç varlığına dayandığını vurguladı. Doğa Koruma Merkezi’nin çalışmasından ilham aldıklarını belirten Koçak, kent içindeki yeşil alanların ihmal edilen değerine dikkat çekti.

Şehir Plancıları Ezgi Acar ve Hilal Öztürk, mahalle sakinlerinin kentsel ısı adası konusunda bilgi ve farkındalık düzeyini ölçen anket sonuçlarını sunumlarının ardından Siyaset Bilimci Irmak Dalgıç kentsel ısı adası projesinin önemine vurgu yaptı ve projenin içeriğinden bahsetti. Şehir Plancısı Sercan Sevgili, proje sürecinde modellenen “Ayrancı Isı Haritası“nın sürecini ve içeriğini katılımcılarla paylaştı.

Isı adasına ekolojik çözümler

Kent-Lab’dan E. Serdar Karaduman’ın moderatörlüğünde devam eden çalıştayda, uzmanlar ekolojik çözümler üzerine sunumlar gerçekleştirdi.

Gözde Güldal (Doğa Koruma Merkezi), “Şehir Planlama Aracı Olarak Ekosistem Hizmetleri – Çankaya İlçe Örneği” başlıklı konuşmasında, ekosistem hizmetlerinin kent planlamasında nasıl değerlendirilebileceğini anlattı.

Doç. Dr. Ayşe Kalaycı Önaç (İzmir Katip Çelebi Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü), İzmir’in Çiğli ilçesinden örnekler sunarak, “Kentlerde Yüzey Sıcaklıklarını Düşürmeye Yönelik Doğa Tabanlı Çözümler” konulu sunum yaptı.

Dr. Öğr. Gör. Ufuk Özkan (İzmir Katip Çelebi Üniversitesi, Orman Mühendisliği Bölümü), iklim değişikliğine hazırlıkta mavi/yeşil altyapının rolünü vurguladı.

Prof. Dr. Nilgül Karadeniz ve Doç. Dr. Zuhal Dilaver (Kent-Lab / Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Peyzaj Mimarlığı Bölümü), Ankara İmrahor Projesi çerçevesinde doğa tabanlı çözümleri ele aldı.

Mahallenin yaşam kalitesini arttırmalıyız

Çalıştayın kapanış tartışmalarında, Ankara’nın önemli bir su merkezi olduğu ve sulak alanlarının korunması gerektiği vurgulandı. Katılımcılar, dere ve vadilerin imara açılarak rant alanlarına dönüştürülmesinin ciddi bir sorun olduğunun altını çizdi.

Çalıştayda, merkezi yönetim ve yerel yönetimler arasında iletişimsizlik ve koordinasyon eksikliği olduğu da tartışıldı. Katılımcılar, kent konseyi ve sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek ortak bir akıl oluşturmaları gerektiğini vurguladı. Ayrancım Derneği Başkanı Ali Necati Koçak etkinliğin ardından, “Mahalle sakinlerimizin yaşam kalitesini artırmak ve iklim değişikliğine karşı duyarlılığı yükseltmek adına çalışmalarımıza devam edeceğiz” diyerek, sürdürülebilir çevre politikalarının önemine dikkat çekti.

Denizsiz kentin kendinden memnun sahil semti

Orası neresi?

Herkesin, yaşadığı yerle gönlü hoş olmayabiliyor. Peki halimden memnunum ya da burayı seviyorum diyenleri farklı yapan ne? Orası, oralılar için ne zaman güzelleşiyor? Sanıyoruz her şey, yaşanan yeri temsil edenlerle bağ kurarak başlıyor.

Bir insanla, ağaçlar ya da hayvanlarla… belki bir mekan, bir koku ya da deneyimle ilişkilendikçe sokaklar, semtler ve kentlerle de ilişkiler geliştiriyoruz. Bir öğlen güneşi, bir arkadaş sohbeti ya da kendi kendimize yürüyüşe çıktığımız yarım saatin sonunda eskisinden daha çok ora’lı gibi hissediyoruz.

İstanbul için bu işi genelde denizin yaptığını söyler ve Ankara’yı da denize uzaklığı yüzünden başka şehirlerle epey kıyas ederler. Bu, gülümseten bir klişedir. Hatta Ankaralıların deniz yerine birbirlerine baktıkları, bu yüzden de birbirlerini daha güzel anladıkları, daha güzel çalıştıkları ve dayanıştıklarını da anlatırlar. Buna da fazla romantize edilmiş bir düşünce, diyenler çıkabilir.

Biz de şiirli sözlerin ve genellemelerin ötesinde olanı merak ettik; başkentin, gençlerin okul yıllarından sonra taşınmayı en çok seçtiği semtlerden Ayrancı’ya gittik. Burası bir yandan şehrin pek çok noktasına yakın oluşuyla merkezde duran öte yandan da kendini metropol hengamesinden özenle saklamış, kendi ruhunu korumuş bir alan. 50 binlik nüfusa sahip olduğuna inanmak zor çünkü aslında terzisi, yufkacısı, tamircisi, sokak kedilerini kısırlaştırmak için dayanışan komşuları ve yaşlı ağaçların etrafında kurulmuş sokak kahveleriyle özlenen mahalle kültürünü yaşatan yerlerden Ayrancı. Hem yeni şeyleri kucaklayan hem de eski şeylere hürmet eden bir tarafı var.

Ayrancım Derneğinden Necati Koçak bunu, semtin nüfusunun yüzde 20’ye yakınının 60 yaş ve üstü, yine aynı aynı yüzdede bir kısmının da 30 yaş altında oluşuyla açıklıyor.

Bu da tesadüf değil, diyor Necati.

Ayrancı’da boş zaman etkinlikleri ya da sosyalleşmek için çok fırsat var. Seramik atölyeleri, kafeler, restoranlar… Ya da sanat galerileri örneğin. Belki de Ankara’nın en fazla antika ve eski eser dükkanına sahip yerleşkesi burası.

Bu canlılık bir yana dursun; TRT gibi, Yargıtay gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi çevresinde konumlanmış bürokrasinin ağır seyrini, mesafesini de yansıtıyor semt. Bu kurumların çalışanları için de yaşam alanı oluşu, bölgenin eğitim düzeyi ve okur yazarlık çizgisini epey yükseltmiş.

“Gençler bu iklime hem çekildi hem de bu iklimi daha da besledi aslında. Yani Ayrancılılar gündemi takip eden, kitap okuyan; yazan, çizen, tiyatrosuna giden, dolayısıyla kente karşı duyarlılığı çok yüksek bir profile sahip.”

Denizsiz olmak en çok Ayrancılılara yaramış diyebilir miyiz, diye soruyoruz. Gülüyor.

Orada ne değişti?

Her şey bu kadar yolundaysa Ayrancım Derneği neden var, diye sormak farz oluyor. Güzide semtlerin de dertleri var mıdır, diyoruz Necati’ye.

Derneği 2019’da kurmuşlar ve yola çıkarken üç dernekten ilham almışlar: Bunlardan ikisi Kavaklıderem ve Çiğdemim Derneği bugün 27, Bahçelievler Derneği ise 22 yaşında. Üçünün de ortak noktası somut bir soruna odaklanmak olmuş. Çiğdemim Derneği, mahalledeki ulaşım problemine; Kavaklıderem, Tunalı Hilmi Caddesindeki esnafın taleplerine bir cevap olabilmek ümidiyle doğmuş. Yine Bahçelievler, 7. Cadde ve etrafını bir çekim merkezi haline getirmek yolunda belediyeden daha çok hizmet alabilmeyi hedefleyerek açılmış.

Bu hedefler gerçekleştikçe derneklerin asıl kuruluş amaçları ortadan kalktı, o zaman da birer mahalle güzelleştirme derneği olarak hizmete döndüler. Ama gelin görün ki 1930’lardan 1970’lere kadar kapatılıp açılarak yola devam eden güzelleştirme dernekleri, siyaset için oy potansiyeli olarak görülmüşler. O zamanlar kentin en büyük meselelerinden biri kırdan kente göçmüş, dolayısıyla imar düzenlemelerine dair verilen vaatlerin aracısı olmuş bu dernekler. Ancak bugün hepimiz farkındayız; birden fazla krizle mücadele gerektiren bir çağdayız. Özellikle Gezi zamanında gördük bunu; dünyanın sorunları çetrefilli hale geldikçe kentlerin meseleleri de karmaşıklaştı, çeşitlendi. Ve artık kentin yaşayanı kentinde, mahallesinde yapılacak değişiklikler, alınacak kararlar için muhatap alınmak, kararlarda söz sahibi olmak istediğini dile getirmeye başladı.

İşte tüm bu noktaları birleştirince ortaya Ayrancım Derneğinin yol haritası çıkıyor.

Necati Koçak 2019’da belediye meclis üyesi olarak görev aldığı sırada yakın çalıştığı muhtarlar, neden bizim de bir araya gelebileceğimiz bir ortak yapımız yok, diyorlar. Onların itici gücüyle kuruluş gerçekleşirken tüzüğe Ayrancım’ı diğer semt oluşumlarından farklı yapan şu ifade giriyor:

Ayrancım Derneği Avrupa kentsel şartını kabul eder ve kent hakkı konusunda çalışmalar yapmak üzere kurulmuştur.

Ayrancım’ın bu açık beyanı bir ilk oluyor çünkü o yıllarda kent hakkı henüz mahalle-semt dernekleri ya da kent konseyleri düzeyinde kendisine çok fazla ifade alanı bulamadığı bir noktada. Bu yüzden ekip, kent hakkının hayata geçmesini sağlayacak mekanizmalar için çalışmadan evvel bu hakkın herkes tarafından iyice anlaşılması ve hayatın içinde somutlaşması yolunda çaba harcamakta anlaşıyor. Sözlerini ve işlerini daha görünür kılmak için de Sivil Düşün’ün kapısını çalıyorlar.

Nasıl değişti?

Ayrancım Derneğinin aylık olarak çıkardığı ve üç bin adet basıp ücretsiz dağıttığı bir gazeteleri var.

“Mahalleli sabah kalkıyor; fırına gidiyor, iki ekmek alıyor, çantasına Ayrancım Gazetesini de koyup evine öyle gidiyor. Kırtasiyeye fotokopi çektirmeye gittiğinde gazeteyi orada görüyor.

Kafede çayını, kahvesini içerken gazetesini orada görüyor. Kasaba, markete gittiğinde, hastaneye gittiğinde yine gazetelerimizle orada denk geliyor. Gazeteyi alarak, gazeteyi okuyarak, gazeteyi alıp evine götürerek tüm mahalleyle buluşmuş oluyor.” 

Bu yayın hem Ayrancı’nın kültürel iklimini daha da çiçeklendirmiş hem de Derneğin asli kuruluş unsuru olan kent hakkı meselesinin gündelik yaşamın parçası haline gelmesine aracı olmuş. Ekip her ay konuyu ele alan yazıların gazetede yer almasına titizlenmiş örneğin. Hemen hemen her sayıda sağlıklı bir çevrede bulunmaktan kültürel mirasın korunmasına şehirde yaşamaktan doğan ama hayatın içinde yeterince tanınmayan hakları başlıklara taşımış, bunları görselleştirip mahallenin farklı alanlarında afiş olarak sergilemişler.

Mahalleli sıkça karşılaştıkları ve artık hem gözlerinin hem zihinlerinin alıştığı kent hakkını zamanla söz dağarcıklarına, kendilerini ifade biçimlerine de taşımış. Belediyeden, muhtardan ya da kamu kurumlarından talepte bulunur ya da haklarını savunurken tavırları daha kendinden emin hale gelmiş. Hatta Çiğdemim, Bahçelievler ve Kavaklıderem Dernekleri de konuyu gündemlerine alıp konuşmaya başlamış. Çiğdemim Derneği kent hakkı başlığı altında uzmanları davet edip fikir paylaşımı için alan açtığı etkinlikler düzenlemiş. Çankaya Kent Konseyi içinde yer alan Ayrancılılar, bir dilekçeyle Konseye başvurmuş ve burada tamamen kent hakları üzerine faaliyet gösterecek bir çalışma grubu kurulmasına aracı olmuş.

Bu grup iki buçuk yıldır aktif olarak çalışıyor, diyor Necati Koçak. Bu ilk adımın başka iş birliklerine de vesile olduğunu söylüyor.

“Konseyle birlikte Çankaya Kent hakkı okulunu açtık. Altı derslik bir programdı. Eğitimler yüz yüze oldu. Her yaş grubuna, eğitim düzeyinden insana açıktı. Farklı belediyelerden ve kamu kurumlarından, örneğin Mahalli İdarelerden çalışanlar, uzmanlar, eski belediye başkanları, halen aktif olarak görev yapan kent konseyi başkanları gelip eğitimler verdiler. Katılımcılarımıza sertifika da verdik.”

Bu okuldan haberimiz yoktu açıkcası, epey güzel bir gelişme bu, şaşkınlığımızı gizleyemiyor ve Derneğin çabalarını kutluyoruz. Çünkü katılımcıların, sertifikaların ötesinde kent hakkını somut biçimde yaşamlarında var olan bir şeye dönüştürdüklerini öğreniyoruz.

Kent hakkı okuluna katılmadan evvel akıllarından belediyede görev almayı hiç geçirmeyen  üç mezun, 2023 Yerel Seçimlerinde aday olmuş ve Mamak ile Çankaya’da belediye meclis üyesi olarak görev almaya başlamış. Daha öncesinde hem bu işin neyi gerektirdiğini bilmiyor hem de adım atmaya cesaret edemiyorlarmış.

E bu güzel haberleri kutlamak lazım o zaman, diyoruz. Aslında kutlamalar da olmuş, biz kaçırmışız. Ekibin geçen sene Cumhuriyetin yüzünci yılı vesilesiyle Portakal Çiçeği Parkında düzelendikleri Ayrancı Festivalinden de haberdar oluyoruz. Stand-up gösterilerinden çocuk şenliklerine ne kadar renkli bir program olduğunu dinliyor, çekilen fotoğraflara bakıyoruz. Bu senenin festivaline katılmak için sözümüzü verip semtten ayrılıyoruz.

Klişelere ve fazla romantize edilmiş sözlere mesafeli bir ekibiz ama Ankara’yı da Ayrancı’yı da seviyoruz. Hem insanın canı arada bir deniz havası çekiyor. O zaman denizsiz kentlerin Ayrancı gibi sahil semtleri imdada işte böyle yetişiyor. 

İllüstrasyonlar: Ilgın Ataş 

Yazı Sivil Düşün sayfasında yayınlanmıştır.

Bir Ankara hayali: Şehrin eski yüzüne bakmak

Çoktandır hepimiz aynı kentte yaşıyor gibiyiz malum. Şehir planları, mimari üsluplar (ki bunlara üslup denemez bile), sosyalleşme ve alışveriş mekânları, rekreasyon alanları vb. birbirinin aynı neredeyse. AVM’lere teslim olmuş bir boş zaman kültürü peydah oldu. Kentsel dönüşümün bir rant kapısı olduğu, bu kapının da partileri siyasi ikbale taşıdığı düşünülürse bu gelişmeye şaşırmamak gerek.

Kentsel dönüşüm mahalle kültürünü yutuyor

Ankara için de benzer bir durum söz konusu. Kentsel dönüşüm acımasız, estetik kaygılardan yoksun ve kâr güdüsüyle önüne çıkanı deviren bir canavar gibi. Acı olan; bu tür bir dönüşümün toplumun kayda değer bir kesimince bir tür sınıf atlama, prestijli bir yaşam alanına sahip olma gibi algılanması ve bu konuda çok hevesli olunması. Ucuz ama gösterişli malzemeden yapılmış çok katlı binalar; yeşil alanları, küçük esnafı, mahalle kültürünü yutuveriyor.

Yerleşimlere kişiliğini kazandıran, geçmişe dair hikâyeler anlatan mimari ve doğal dokunun silinmesi yahut görünmez kılınması kent kimliğinin, özgünlüklerin yitirilmesi anlamına geliyor. Ankara için bir hayal kuracak olsam, bu yerleşimden gelip geçmiş tüm medeniyetlerin bıraktıkları mirasın görünür olduğu bir kentsel doku tasavvur ederdim. Bu mirasın zaman içinde ne kadar cılızlaştığını bilmeme rağmen, aylakça yürüyüşlerimde önüme çıkan tek tük ipuçlarının tarihsel sürekliliği ve şehrin kimliğindeki yerine referansla görünür hale getirilmesi çok göz alıcı ve maalesef şimdilik epey uzak bir ihtimal değil mi?

Ankara Yahudi Mahallesi

Şehir yoktan var edilmedi

Çok isabetli “Kim var imiş biz burada yoğ iken?” sorusuna cevap mahiyetindeki bu hayali mekânsal düzen, kadim uygarlıkların şehirde bıraktıkları izleri takip ederek, başkentin hikâyesinin yıllarca bize anlatılageldiği kadar sönük olmadığını gösterebilir. Kimsenin yolunu düşürmediği fakat şehrin merkezinde yer alan Roma Hamamı, yakında basamaklarına ilişmeyi hayal ettiğimiz Roma Tiyatrosu, Hacı Bayram Camii ve Türbesi’ne omuz vermiş Augustus Tapınağı, yüzyıllar öncesinden kalan ve ince işçilikleriyle dikkat çeken camiler, türbeler, Yahudi Sinagogu‘nun hâlâ ayakta kalabildiği eski Yahudi Mahallesi, Ankara Ermeni ve Rumlarının yaşadıkları diğer mahalleler, Kale’nin bedenine yerleşmiş kitabeler, heykeller farklı inançların, uygarlıkların bir arada yaşayabildiklerini göstermesi bakımından çok değerli. 

Benim kent hayalim, kentin kuş uçuşu beş dakika uzaklıktaki yerleşimlerine batı şehirlerinden daha yabancı Ankaralıların çok katmanlı kentsel dokunun izini sürebilecekleri ve şehrin “yoktan var edilmediğini” fark edebilecekleri bir çevre düzenlemesi üstüne. 

Ağacı, bahçesi ve kahvesiyle Caffe Nux

Serhat İman: Bahçe ve bu ağaç benim iş ortağım.

Pandemi öncesinde Kıbrıs caddesi ile Yeşilyurt sokağının köşesine sessiz sedasız yerleşen Caffe Nux beş yılın sonunda Ayrancı’nın nirengi noktalarından biri oldu. Hızla yayılan üçüncü nesil kahvecilerin dışında bir duruş sergileyerek mahallenin dikkatini çekti. Herkes dükkanın önündeki bahçelerini camlarla, duvarlarla kapatmaya girişirken onlar bahçesini korudu, büyüttü, sahiplendi. Bilinen tabelalardan, birbirinin kopyası dekorasyondan uzak durdular. Burada her şey satalım istemediler, herkes buraya gelsin demediler. Mekana değer verdiler, mekanı kıymetli bulanlara hizmet ettiler. 

Steampunk akımından esinlendiler, isimlerini, dekorasyonunu ve duruşunu temsil ettiler. Mahalleli onları, onlar mahalleyi çok sevdiler. Bayanlar, baylar karşınızda Serhat İman ve iş ortağı bahçedeki ağaç ile Caffe Nux…

Böyle bir girişten sonra biraz sizi tanıyabilir miyiz?

Ben aslında bankacılık yapıyordum. 27 yaşımda şube müdürü oldum. 33 yaşıma geldiğimde bu yaşama yeter dedim. Bir gün geçerken dükkanı gördüm ve o an “evet” dedim. Köşeli ve bahçeli lokasyon çok hoşuma gitti. Kahveye de ilgim vardı zaten. Ayrancı’yı da çok seviyorum. Hemen burayı kiraladım ve maceramız başladı.

Serhat İman

Ayrancı ve kahve birleşimini nasıl sağladınız?

Kahve dünyada petrolden sonra en çok ticareti yapılan ürün. Kahveye ilgi bir furya değil, böyle büyüyerek sürüp gidecek. Kahve ayrı bir kültür, Ayrancı da bu kültüre çok uygun bir semt. Buradaki insanlar çok kaliteli. Bu nedenlerle Ayrancı çok doğru bir tercih diye düşünüyorum.

Dükkanın açılışı biraz moral bozucu bir döneme denk geldi. Biz dükkanı açtık 10 gün sonra pandemi kapanması geldi. O dönem zorlanarak geçti ama 5 yıllık maceramız genel olarak keyifli denebilir.

Müşteri profiliniz nasıl?

Müşteri profilimiz çok çeşitli, çok keyifli. Profilimiz 30-35 yaş üzeri aktif çalışanlar. Pek çok sanatçı, tiyatrocu, yazar, akademisyen var buralarda oturup müşterimiz olan. Öğrenci müşterimiz daha az. 

Müşterilerimiz buraya şehrin karmaşasından uzaklaşmak için, bağımsız bir lokasyonda rahatlamaya geliyor. Çalışmaya gelen de oluyor ama müziğimiz onlar için yüksek olabiliyor. 

Bizim çekici noktamız bahçemiz, içeride yerimiz çok az. Böyle bahçeleri kapatanlar oluyor, çadırla çevirenler oluyor. Biz burayı kapatmayı, bahçeyi bozmayı hiç istemedik. Müşterilerimiz de bunu talep ediyor. Tamamen bahçe üzerine kurulmuş bir yapımız var. Bahçemizdeki bu büyük ağaç benim iş ortağım diyebilirim.

Cafe Nux, steampunk akımını temsil ediyor

İsminizin anlamı nedir, neden Nux?

Ben retro’yu severim. Steampunk diye bir akım var. Steampunk akımına ithafen yapılmış Mad Max filmindeki karakterin ismi Nux. Tasarımımızda kullandığımız grafitimiz de steampunk akımından gelmiştir.

Kafenin tasarımında mimar desteği aldık ama beni müşteriler yönlendiriyor genelde. Bunun hiçbir zararını görmedim. Bahçenin düzenlenmesinde, kullanımında hep beraber akıl yürüterek yaptık. Herkesin ortak yeri gibi oldu. Müşteriyi iyi veya kötü hep dinledik, şikayetçi olduğu şeyleri değiştirdik. Sonuçta biz de atomu parçalamıyoruz, kahve yapıyoruz. Bunu da müşterimize beğendirmek durumundayız.

Menünüzde neler var?

Her gün açığız, hafta içleri sabah 10.30’da hafta sonu 11.00’de açıyoruz, 23.00’e kadar açığız. 

Kahvenin yanında browni ve san sebastian kekimiz her zaman var. Bunun yanına dönüşümlü olarak hep yeni bir mamülümüz oluyor. Kahvaltı konseptimiz yok ama iki çeşit sandviçimiz var. Yazlık bir kokteyl menüsü hazırlıyoruz. Ürünlerimi olabildiğince kaliteli yapmaya çalışıyorum. Tatlılar tamamen bize özel yapılıyor. 

Müşterilerimiz için ortam ve kahve vazgeçilmez

Müşterileriniz daha çok buraya ne için geliyor?

Ortam ve kahvesi için kesinlikle. Kahvelerin kesinlikle lezzetli olduğunu düşünüyorum. Blend kahve de koymuyoruz. Blend kahve bütün çeşitlerin tadını birbirine benzetiyor, aromasını yok ediyor. 

Başka şubeler, başka girişimler düşünüyor musunuz?

Yurt dışında olabilir miyiz diye düşündük bir ara. Amsterdam ve İrlanda gibi düşüncelerimiz oldu, araştırıyoruz. 

Ayrancı’da başka noktalarda da olabiliriz. Birkaç farklı şube olabilir fakat Ayrancı dışında başka semt düşünmüyoruz. Ayrancı dışından çok müşterimiz var bazen onların da bu tür talepleri oluyor. Zincir kahve markası olma niyetimiz yok çünkü aynı kaliteyi her noktada sağlamak mümkün olmuyor. O daha büyük başka bir organizasyon işi biz mahalleye bakıyoruz. Orada da bahçesi olan açık lokasyonlarla ilgileniyoruz. Kapalı ortam bizim konseptimiz değil. 

Kahve sektörü doğru lokasyon ve sabır gerektiriyor

İnsanlar mekan sahibi olmak konusunda çok iştahlılar, kolay ikna oluyor ve kolay sonuç almak istiyorlar. Bizim sektörümüz doğru lokasyon, doğru ürün ve sabır gerektiriyor. Personelinizin uzun süreli çalışmasını bekliyorlar, aynı personelin kendisini karşılamasını istiyor. “Benim kahvem kaliteli, her yerde satarım bunu” diyen anlayışın karşılığı yok. Kolay sonuç almak isteyenlerin altı ayda bir el değiştirdiğini herkes görüyor. Yirmi günde kapanan mekanlar var.

Çalışanlar açısından bazı zorlukları oluyor, gençler sık iş değiştiriyorlar. Biz gene de çalışanlarımızı daha uzun yanımızda tutmaya çalışıyoruz. Kahve sektörünün bütünüyle ilgili umutluyum. Bu sektör büyüyerek devam edecek. 

Steampunk Nedir?

Steampunk, geçmişin teknolojisini modern çağın hayal gücüyle birleştiren bir tarz olarak tanımlanabilir. Genellikle 19. yüzyıl sanayi devrimi dönemi İngiltere’sinde geçen öykülerde ve tasarımlarda kullanılan bu tarz, günümüzde birçok farklı alanda karşımıza çıkıyor.

Tarihi

Steampunk’ın kökleri, 19. yüzyılın sonlarına dayanıyor. Bu dönemde, İngiltere’de sanayi devrimi sonrası teknolojik gelişmeler hız kazanmıştı. Bu gelişmeler, özellikle gemi, tren ve makine endüstrisinde büyük bir değişim yaratmıştı.

Steampunk tarzının oluşumu ise, 1960’larda ortaya çıkan “cyberpunk” hareketiyle başladı. Cyberpunk, gelecekteki distopik bir dünyada geçen öyküler ve tasarımlarla popüler hale gelmişti. Steampunk ise, bu tarzın bir adım ötesine geçerek, tarihi ve teknolojiyi birleştirdi.

Mad Max filminin karakteri Nux

Caffe Nux

Güvenevler Mahallesi
Kıbrıs Caddesi No: 74/C
A.Ayrancı – Çankaya / Ankara

Mimari bellek: Yonca Apartmanı

Eski ve zengin bir tarihe sahip olan Ankara, 1923 yılında başkent oluşunun ardından ilan edilen cumhuriyetle birlikte hızlı bir gelişim sürecine girdi. Buna bağlı olarak Ankara’nın kamusal ve devlet binalarının bir an önce planlanması ve diğer şehirlere örnek olması önemliydi. Ankara’da yapılan çoğu bina, apartman hem cumhuriyet tarihini yansıtır hem de tarihin izlerini, gelişimini taşır. 

Arkitera ve sözlü tarih bilgilerini özetleyecek olursak; cumhuriyetin ilk yıllarında kent planlaması ve düzenli yapılar için yarışmalar düzenleniyordu. ‘Yenişehir’in biçimlenmesinde 1924 tarihli Lörcher Planı belirleyici rol oynadı. Yenişehir’deki su, kanalizasyon ve elektrik gibi altyapı çalışmalarına başlanması, bugün Kızılay’a biçim veren Kızılay Meydanı, Sıhhiye Meydanı, Zafer, Millet, Ulus, Lozan, Tandoğan gibi meydan ve akslar Lörcher Planı ile tasarlanmıştı. 1927 yılında yapılan yarışmayı ise Alman şehir plancısı Herman Jansen’in hazırladığı plan kazandı. Jansen’in hazırladığı “Ankara İmar Planı” 1932 yılında onaylanarak yürürlüğe girdi. Ülkede planlama pratiği içerisinde de önemli bir yere sahip olan Jansen Planı’nın, kentin dokusunu biçimlendirdiği görülür. Bu plana göre, ticari merkez Ulus’ta, yönetim merkezi Yenişehir’de olacaktır.

50’li yıllardan sonra Küçükesat, Seyranbağları, Gaziosmanpaşa, Kavaklıdere, Ayrancı gibi semtlerin gelişmesi Çankaya’yı giderek önemli bir ilçe durumuna getirdi; Kızılay, Ankara’nın merkezi haline gelirken, Tunalı Hilmi Caddesi, Ziya Gökalp Bulvarı ve GMK Bulvarı merkezi nitelikleriyle önem kazandı.

Tüm bu planlamaların yanında dönemin önemli mimarları, modern ve geleneksel mimariyi yansıtan birçok apartmana Ankara’da imza atmıştır. Ara sokaklarda gezerken, özellikle Ayrancı civarlarında, kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılması an meselesi olan mimari açıdan değerli, farklı hikayeleri barındıran, bağımsız birçok bina görmemiz mümkün. 

Gerçekten de tarihin izlerini taşıyan bu binalardan bir tanesi de Gerede Sokağında bulunan, sürekli önünden geçtiğim ve hep dikkatimi çeken Yonca Apartmanı. İlginç bir şekilde her geçişimde bu binayı sorgulardım: Nasıl bir bina, neden ön cephesinde başka bir girişi var, taş duvarı neden yapmışlar? Meğer hiçbiri tesadüf değilmiş.

Mimarıyla komşu apartman

Kütle kompozisyonu mimari detayları ile önemli bir yapı olan Yonca Apartmanı, 1965 yılında Yüksek Mühendis Mimar Orhan Turaman tarafından tasarlandı. Bodrum kat, zemin kat ve üç normal kat olmak üzere toplam beş katlı. Apartmanın iç mekânları, tıpkı dış cephesi gibi ele alınıyor; sade, kullanışlı ve tekrar eden elemanlar. Apartman sakinleri, yapının onlar için de önemli, değerli ve olduğu gibi korunması gerektiği görüşündeler. Geçen aylarda vefat eden apartmanın mimarı Orhan Turaman’la yıllarca komşu olmaları da binanın ruhunun bunca zamandır korunmasına etkisi olmuş, tıpkı evinin önündeki bahçesi gibi. Yonca Apartmanı hakkında, ‘Sivil Mimari Bellek’ başta olmak üzere, çeşitli araştırma yazıları da var. Dilerim ki bu ve buna benzer yapılar tarihten silinmez ve her önünden geçtiğimizde değerlerini görüp şu anki yapay binalarla olan farkını anlarız. Şimdi apartmanı çektiğim fotoğraflarla birlikte bir de benden dinleyin:

Bina, girişi ile hemen dikkat çekiyor. Alışılmışın dışında mimar, posta kutularını dışarıda, otoparkı ayıran taş duvar içine gömme kutular olarak tasarlamış.
Bina zemin kat ve üst katlar ile olan ilişkisi. Zemin kat ön cephede devam ediyor. Ve üst katlar kolonlar ile taşıtılarak saçak görevi görüyor.
Binanın zemin kat dairesinin ön cepheden ayrı bir girişi var. Mimar burayı müstakil bahçeli bir ev olarak tasarlamış. Taş oturum üzerine ahşap pergola ile aidiyeti farklı bir bakış açısı ile yansıtmış.
Bina, o yıllarda sık rastladığımız kolon ile taşıtılan katın, hem otopark olarak kullanılarak yerden, bina oturumundan tasarruf edildiğini hem de kütle boşluk ilişkisini görüyoruz.
Yonca Apartmanı’nın dış cepheleri son derece sade ve yalındır. Cephelere hareketlilik katan en önemli unsurlar balkonlar ve balkonların korkuluk demirleridir. Mimar, zemin kat ön cephede bu demirleri yoğun kullanmıştır.
Ve binanın giriş cephesinde devam eden cam cephe; merdiven boşluğu boyunca devam ediyor ve apartmanın aydınlık kalmasını sağlıyor. İki farklı kütleden oluşan apartman birleşiminde de önemli bir rol oynuyor.
İçeriden görüntü

Otomobil bağımlılığını sonlandırmanın karşısındaki engeller nasıl aşılabilir?

Newman ve Kenworthy yayınlarında ulaşımının serüvenini 3 temel dönemde özetlemişlerdir: Yürüyen Kentler, Transit Kentler ve Otomobil Kentleri. Bu dönemsel ayrışmayı Türkiye’ye uyarlamak mümkündür. Sanayi Devrimi sonrasında buharlı makinelerin de yaygınlaşmasıyla Türkiye’de demiryolu ulaşımı yoğunlaşmıştır ardından Fordist Üretim Modeli’nin de katkılarıyla kentlerde otomobil önemli bir role sahip olmuştur. O günlerden bugüne kadar şüphesiz ki otomobil kullanımı ve sahipliği Türkiye özelinde ve dünya genelinde de artış göstermiştir.  Öyle ki kentler baskın olan ulaşım modelinin etrafında şekillenmiştir ancak bu durum gün geçtikçe olumsuzluklarını gözler önüne sermiştir.

Ulaşım sistemleri geleceğe yaşanabilir ve sürdürülebilir şehirler inşa etmek açısından önem teşkil etmektedir. Bugün kentlerde hava kirliliği, trafik, gürültü ve trafik kazaları gibi sorunlarda ulaşım sistemleri baş aktörlerden birisidir. Bunun da en büyük sorumlusu merkezi ve yerel yönetimlerin ulaşım politikalarıdır. Otomobil odaklı kentlerimizde her trafik yoğunluğu sorununa yeni yol ağları ekleyerek çözüm bulunmaktadır fakat bu çözüm gün geçtikçe yeni sorunlar doğurmaktadır.

Otomobillerin hayatımızı kolaylaştırdığını düşünürken aslında kentlerimizdeki hareketliliği içinden çıkılmaz hale getirdiğini fark edemiyoruz. Toplumumuzda otomobil sahipliği bir statü göstergesi olarak görülüyor, bu durumda reklamların bize lanse ettiği duyguların etkisi büyük. Durum böyle olunca otomobile gereksinim duyma durumuna bakılmaksızın herkes bir otomobil sahibi olmak istiyor. Otomobil bağımlılığı ile mücadele edebilmek için öncelikle lüks tüketim toplumu düşünce yapısından kurtulmamız sonrasında yerelden merkeze doğru kentlerde otomobil kullanımı konusunda caydırıcı politikalar oluşturmak ve kentsel alanları bu politikalara uyum sağlayacak şekilde yeniden üretmek gerekiyor.

Araç sahipliğini kısıtlamak, çocukluktan itibaren bisiklet kullanımını desteklemek amacıyla eğitici kampanyalar düzenlemek uygulaması kolay ve olumlu etkisini uzun vadede görebileceğimiz çözümler olabilir.

İnsanlar çoğu zaman otomobili sırf daha konforlu olduğu için tercih ediyor bu durum da toplu taşıma araçlarıyla bir kıyas yapıldığı ve otomobilin galip geldiği anlamına geliyor. Kentlerde Toplu Taşıma Odaklı Gelişim (TOD) ilkeleri benimsenerek bu doğrultuda toplu taşıma ağları konusunda geliştirmeler yapmak, fiyat tarifelerini indirimli hale getirmek toplu ulaşımının çekiciliğini artırabilir.  Toplu taşıma sistemlerini belirli bir kalite ve konfor seviyesine getirdikten sonra otomobil kullanımından caydırıcı önlemler de almak gerekir. Yönetimler öncelikle belirli cadde ve sokakları kademeli olarak araç trafiğine kapatarak bunu sağlayabilir. Böylelikle insanlar yasaklara başta tepkili yaklaşacak fakat sonrasında uyum sağlamak zorunda kalacaktır. Belirli otoyollardan geçişler için fahiş paralar kesmek de insanları alternatif ulaşım modlarına yöneltecektir.

Otomobil bağımlılığı ile mücadelede arazi kullanımı konusunda düzenlemelere gitmek uzun vadeli fakat etkili bir çözüm olabilir.  Çoğu kent trafiğe doymuş durumdadır buna rağmen yönetimler yeni yol ve köprülerle hem devlet bütçesine yük yaratmakta hem de otomobil kullanımını destekleyen bir politika uygulamaktadır. Buna alternatif olarak bisiklet ulaşım ağlarına yatırımlar yapılabilir. Bu yatırım hem otoyola göre düşük maliyetlidir hem de sürdürülebilir ve yürünebilir kentler oluşturmak için büyük bir adımdır. Kentlerimiz merkezden çepere doğru genişlemektedir fakat çeperlerdeki yerleşmelerde yeterli yoğunluğa ulaşılamadığı için alt merkezler oluşamamakta ve ulaşım ağları da buraları kapsayacak şekilde geliştirilememektedir. Bu konumlarda oturan insanlar merkeze ulaşmak için otomobil kullanmayı hem konforlu hem de mantıklı bulmaktadır. Konutlar inşa edilirken düşük yoğunluklu yaşam alanları tasarlamak, kent çeperine yayılmayı dolayısıyla otomobil kullanımını da artıracaktır. Ayrıca bu durum arazi israfına da yol açmaktadır çünkü çeperlere yayılma ihtiyacı tarımsal nitelikli arazilerimizi yapılaşmaya açmamıza sebep oluyor. Bu sebeple yüksek yoğunluklu konut alanları tasarlayarak, alanda alt merkezler oluşturmak insanların kentin merkezinden uzakta olmasının eksikliğini hissettirmeyecektir ve onları otomobil sahibi olmanın zorunlu olduğu fikrinden de uzaklaştırabilir. Özetle kentte yoğunluk, yürünebilirliği artıran önemli bir faktördür.

Dünya’da otomobil kullanımını azaltan politikaları başaralı bir biçimde uygulayan birçok kent örneği vardır.  Uyguladıkları benzer politikaların ötesinde her birinin ortak noktası cesur siyasi liderler ve diğer aktörlerin birlikte bu süreçte yer alarak toplumun her düzeyini kucaklamasıdır.

Otomobil esaretinden kurtarılmış kentler yaratmak mümkündür fakat bu kararlı ve sabırlı bir şekilde yol almamız gereken bir süreçtir. Süreç boyunca yönetimlerin, sivil toplum örgütlerinin ve diğer aktörlerin birlikte hareket etmesi etkin karar almayı ve uygulamayı kolaylaştıracaktır.

Yermekân: Eylem, Deneyim, Temas üçlemesi 

Ayrancı’nın sokaklarında yürürken düşünmeye üretmeye ve paylaşmaya dair mekanlar karşınıza çıkar. Sanki düşünen ve gerçekten bir şeyler üretmek isteyen insanların bir araya geldiği bir yerdir Ayrancı. Evinizden çıkıp nefes almak istediğinizde hiç düşünmediğiniz fikirlerle bile karşılaşabilirsiniz. İnsan ve çevre ilişkisinin diğer bir deyişle insanın mekanlarla var olduğu ve mekanı kendi yetkinleri ile tekrar tekrar dönüştürdüğü ve şaşırttığı mekanların içerisinde kaybolursunuz. 

İşte bu yerlerden birisi de Yermekân diyebiliriz. Hacettepe Üniversitesi Heykel ve Sosyoloji Bölümü’nden mezun üç arkadaşın Ekin, Hazel ve Zeynep’in bir araya gelip ortak akıl yarattıkları ve tasarladıkları bir mekan; Hoşdere Caddesi No:6/C. Hazel, Ekin ve Zeynep kendi uzmanlık alanlarına göre bir araya gelip hem üretebilecekleri hem de ortak kelimelere sahip olan arkadaşlarla bir araya gelip bulundukları mekanı derin bir yolculuğa çıkarmak istemişler. 

Akademik hayatta öğrendiklerini yaşama uyarlama ve deneyimleme

Yermekân kurucuları Hazel, Ekin ve Zeynep der ki: “Biz, yaratıcılığı ön planda tutarak ortaklaşmayı amaçladığımız, sınırları belirlenmiş bir mekânda herkes için sınırsız hareket alanı oluşturmak istiyoruz. Mekânın dönüştürülebilir, eksiltilebilir, çoğaltılabilir ve elbette paylaşılabilir olduğunu düşünmekle birlikte sanat yapmayı diğer eylemlerden ayrı bir edim olarak görmüyor, sadece yaşıyoruz.

… Öyle bir mekan ki Yermekân, düşünüm, üretim ve paylaşım için hem fiziksel hem de zihinsel bir zemindir.  Alternatiflerin çoğalabileceğine duyduğu inançla mekânı paylaşıma açar, çeşitli atölye çalışmaları yürütür, etkinlikler düzenler ve elbette birlikte yemekler yemeye, şarkılar söylemeye de açıktır.

Söyleşi – Atölye – Sergi 

Hayat ışık hızı akarken hayatı kaydetmek, anı kare kare yaşayıp, kaydetmek ve bunu yaparken de etrafında seninle birlikte yaşayan bitkileri keşfetmek, onların da bu mekanda var olduğunu unutmamak… İşte bu bakış açısıyla Yermekân’ın çalışmalarına bakınca durağanlıktan çıkıp, başka bir boyutta sokak aralarında dolaşmaya başlıyorsun. Aynı zamanda, Yermekân – kimlik çalışması da aynı zamanda kendi kendine güçlenmeye başlıyor…

Ekin Kula’dan Karanlık Oda Atölyesi 

Fotoğraf çekmek, onu karanlık odada basmak ve üzerine anlam yüklemek nasıl bir duygudur? Kendi emeğini hayata geçirmenin tadına varmak ve analiz etmek seni ne kadar mutlu eder? Yer ve mekanların fotoğrafın fotoğrafını çekerken gerçekten hissederek mi çekersin yoksa hiç düşünmeden mi? 

Karanlık oda

Zeynep Üçöz’den Botanik Zihin Atölyesi 

Botanik Zihin Atölyesinde de, saksı bitkilerinin, tropik bitkilerin, kaktüs sukulentlerin bakımları ve yaşam alanlarını gözden geçirir ve bitkilerin gözüyle bitkilere nasıl bakılacağını keşfedersiniz.  Yermekân‘ın yeşil vahasında bitkilere odaklanan, botanik ve sanat ilişkisi üzerine araştırmalar yapan ve bunları yaşam alanlarımıza dâhil etmeyi amaçlayan bir atölye botanik zihin.

Hazel Kılınç’tan Zamanın Kaydı/Kaybı Atölyesi

Yürütücüsü Hazel Kılınç’ın olduğu Zamanın Kaydı/Kaybı Atölye çalışması kapsamında teknik görüntülerin üretiminden, video tarihsel sürecini nedenli sonuçlu incelerken kaydetme refleksinin de günlük hayatta bizi nasıl etkilediğini görebiliyoruz.

PİŞİRGEL; Bütün atölye çalışmaları dışında, herkesin tek bir sofrada buluşup yemek yediği özellikle kendi yaptığı yemeği getirip paylaştığı bir mekan.

AÇIK VİTRİN kapsamında da kendi ürünlerini çalışmalarını sergileyerek çalışmalar üretiliyor. Açık vitrine insanlar tasarım ürünlerini bırakıyor aslında bu şekilde de bahsedebiliriz.

https://www.yermekan.com/

İşbirlikçi Sanat Alanında hem görsel ve plastik sanatlara ev sahipliği yaparken aynı zamanda da mekan kiralama yapabilir ve kendi çalışmalarınız için de mekan yaratabilirsiniz. 

YERMEKAN
Ayrancı Mahallesi,
Hoşdere Caddesi No:6/C
A.Ayrancı/Ankara
Instagram: @yer.mekan
yermekan.info@gmail.com

Funda Şenol: Mahalle kültürünün oluşmasında mekânların rolü

Ayrancı Festivali’nin gelenekselleşmesini umut ettiğimiz katmanlarından biri de Cumhuriyet ve Kent Kültürü Konuşmaları başlığı ile sunduğumuz mahalle söyleşileri idi. Uslanmaz bir Ankara aşığı olan ve aynı zamanda Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden hocamız Funda Şenol semtimizin festivaline 26 Ekim 2023 tarihinde Cafe Creme’de “Mahalle kültürünün oluşmasında mekânların rolü” başlıklı sunumu ile katkı sağladı. Son derece keyifli geçen bu söyleşiden bazı satırbaşlarını sizlerle paylaşmak isterim. 

Mahalle sadece fiziksel bir mekân değil bir hayali cemaat aslında, hayali cemaate(1) mensup olan kişilerin yaşadıkları bir birim. Ayrancı harita üzerindeki sınırlarıyla tanımlanabilecek bir lokasyon değil, başka mahallelerden, yakın mücavir alandan insanların da katkısıyla oluşan veya eski Ayrancılıların anılarıyla da berkittikleri bir kimlik olduğunu söyleyebiliriz.

Kuralları olan bir mekân: Mahalle

Mahalle, aynı ev gibi, belli sınırları ve kuralları olan, dışarıdan gelenlerin bunlara uymak zorunda olduğu ve uymazsa göze batacağı bir fiziksel mekândır. Mekân bizim tarafımızdan belirlenir ama aynı zamanda bizi belirler. Eğer Ayrancı’da yaşıyor ve buna devam etmek istiyorsak bir patern geliştirmemiz gerekir, burada yabancılanmayacak kadar buralı olmaya çalışmamız, ayrıksı durmayacak kadar Ayrancılı olmamız gerekir. Farkında olmadan da bir mekânın şeklini alırız. Kimliklendirici özelliği çok güçlüdür mekânın. Cafe Creme’de otururken sadece bir kafede oturmuyorsunuz aslında mükemmel bir kafede, aynı zamanda Ayrancım Derneğine ve festivaline ev sahipliği yapabilecek, kapısında Cumhuriyetin 100. Yılını kutlayan iki kadın muhtarın afişinin asılı olduğu, sahiplerinin aktivizm yaptığı bir kafede oturuyorsunuz. Bu etkinlik başka bir semtte başka bir mekânda yapılsaydı her şey daha farklı olurdu. Bazı mekânlar insanları çağırır bazıları ise kusar. Mekân sadece mekân değildir; kimliğe, ideolojiye ve kültüre ev sahipliği yapar. Müdavimi olduğumuz mekânlar yani saklı coğrafyalarımız bizi belirler.

Sarmalayan kucak ve ayıplayan göz: Mahalle

Ümmet sisteminde mahalle bir yönetsel düzen aslında. Gayrimüslimlerin, belli mesleklerin, etnik grupların, mezheplerin mahalleleri ayrı; homojen ve merkezden kopuk birimler bunlar. Bütün o yereli merkezden kontrol etmek zor olduğundan mahallenin muhtarı, bekçisi ve esnafı var. Mahalle söz konusu olduğunda esnaf çok önemli.

Cumhuriyetle birlikte artık mahalleyi sınıf ve kültür belirliyor. Özellikle apartmanlaşma söz konusu olduğunda mezhep ve farklı etnik kimliklerin önemi azalıyor; sınıf, belirleyici olmaya başlıyor. 

Cumhuriyetin erken dönemi sona erdiğinde Ankara Yenişehir’e doğru yayılmaya başladığında karma mahallelerin söz konusu olduğunu görüyoruz. 

80’lerden sonra ise merkezin kaymasıyla birlikte konutlar şehrin kenarlarına doğru ilerledi; Çayyolu, Yaşamkent, tebessüm şehri Pursaklar gibi… Birbirlerine benzeyen sosyal sınıf ve kültürdeki insanların bir arada yaşama arzusunun tezahürü olarak bu siteler karşımıza çıktı. Şehir merkezi artık transit bir mekâna, insanların çok oyalanmadan geçip gittiği bir yer ve ticari merkeze dönüşüyor. Şehrin bir kısmı; insanların aylaklık etmesini, sosyalleşmesini, rekreasyon alanlarını kullanmasını ve en önemlisi protesto gösterileri yapmasını, kamusal alanda politik duruşlarını gösterecek söz ve eylemlerde bulunmasını engelleyecek bir duruma geliyor. Konut alanlarının dışarı kaydığı günümüzde Ayrancı mahallesi bu sebeplerle özgün bir yapı olarak var.

Her ilişkide olduğu gibi iyisi de var kötüsü de: Mahalle dediğimiz şey sarmalayan kucak ve ayıplayan gözdür. Bir yandan kendinizi iyi hissedersiniz, dertlerinize çözüm bulur kendinizi ait hissedersiniz; bir yandan da nereye gittiğiniz, kiminle dolaştığınız, ne giyip ne konuştuğunuz, hangi gazeteyi taşıdığınız vesaire sebebi ile mahalle baskısı ile de karşılaşırsınız.

Tarifi zor mekân: Mahalle

Mahalle kamusal ile özel alan arasında tarifi zor bir mekân. Özel alana ait olan hiçbir pratik kamusal alanda kolaylıkla yinelenemez bunun için mücadele etmek gerekir. Mahallede devleti temsil eden çeşitli birimler var; muhtar, okul, sağlık ocağı, halk odası, kütüphane, PTT, cami gibi. Osmanlıda camiler işlevinden farklı şekilde de kullanılıyor; toplanma alanları, enformasyonun toplanıp dağıldığı, imece ve ticaretin, dayanışma faaliyetlerinin de yapıldığı bir alan. Kahvehaneler de bu amaçlarla kullanılan alanlar. Bazı mahallelerde camiler hala bu işlevi sürdürse de şu an kahvehanelerin ve camilerin yerini kafeler almış durumda.


(1) Benedict Anderson Hayali Cemaatler kitabında özetle fiziksel olarak yakınlığınız olmayan, kişisel olarak tanımadığınız ama hedeflerin, amaçların, ülkülerin, normların, değer yargılarının bizi birleştirdiği bir tür topluluktan bahsediyor. Mahalle de bu anlamda bir hayali cemaat olarak tanımlanabilir. 

Güvenlik Caddesi’nin cazibesi

Yaşasağımız çevredeki sosyal yaşam kalitesi yüksek cadde ve sokakların çekiciliği kültürel, toplumsal görgü-davranış ve iletişim üstünlüğü ile biçimlenmektedir. Aşağı Ayrancı’da bu özelliklere sahip başmekânlardan biri de Güvenlik Caddesi’dir.

TBMM Ulusal Egemenlik Parkı (Meclis) koruluğu yakasından, Ayrancı kostümüne yakışan bir kravat şıklığında, Cinnah’tan Çetin Emeç Kavsağı’na ekvator çizgisi gibi uzanan Mesnevi Caddesi’nde sonlanır Güvenlik Caddesi. Yaşam coşkusu veren acemaşiran, gönül ferahlığı estiren neveser, bahar gelince neşe saçan ferahnak makamlarını harmanlayan Ayrancı’nın füsunkâr baş mekânlarından biridir. 

Ayrancı ve Güvenevler Mahallesi’nin en işlek caddesi olarak, Cumhuriyet ile yaşıt sayılan, kültürel ve sosyal konumu Atatürk’ün ruhuna hep huzur gönderen konumdadır. Yaşayanların toplam enerjilerinin ve uygar iletişim alışkanlıklarının, insan ve hayvan sevgisinin ve sahiplenme, sahiplendirme ve korumaya yönelik merhametli sevgilerinin bir “semt dinamiği” oluşturduğu saptamalarının da pozitif bir mekân olan Güvenlik Caddesi için vurgulanması asla abartılı bir kayırma olamaz.

Bakanlıklar’dan Güvenlik’e yaya olarak gelirken, 1986 yılında pek çok ülkenin armağan edip diktiği ağaçların koyu gölgeler oluşturduğu Meclis Parkı’ndan esenlik ve cumhuriyet mürekkepi doldurursunuz gönlünüzün şırıngasına.

Güvenlik caddesi Havuzlu Sokağında başlar. Çevresinde Işıkyolu, kollarını iki yöne açan Ömür, Kuzgun’a uzanan Yaylagül, yine caddeden iki tarafa devrilen Ali Dede ve Yazanlar sokağı yer alır. Çıkışta sol yönde Defne, Şili Meydanı’ndan Kuzgun’da biten, 60’lı  yıllarda boş arsalarında cambazların ip üstünde gösteri yaptığı eski adı Güven olan Kuveyt Caddesi ve Çiftevler Sokağı bulunur. Eski yıllarda troleybüslerin son durağı Farabi Sokağı olarak söylenir. Bir zamanlar bir derenin aktığı  Kuzgun’a kavuşan Mesnevi’nin omuzdaşı Yeşilyurt ile çıkış sol kanatta biten Farabi ve Alaçam sokakları Güvenlik’in son sokaklarıdır. Bu sokakların adı genellikle güzel çağrışımlar uyandırmaktadır. Güvenlik Caddesi ile doğrudan bağlantılı olmayan ara sokaklar bu başmekânın torunları gibi hep şirin bir cıvıltıya sahiptir.  

Güvenlik Caddesi, zarif ve asil, döpiyesli sanata eğilimli bir hanımefendi, profesörlük tezini hakkıyla yeni vermiş çelebi bir akademisyen olgunluğu taşımaktadır. Nefasetinden ötürü yemekleri erkenden tükenip kapatılan lokantaları, her türlü ihtiyacın giderildiği yürüme yakınlığında dükkanları, cadde üzerinde ve ara sokaklarda sıralanan düzenli kafeleri, sevimli sokak kedileri, havlaması yakışan sokak köpekleri, serçeleri, kederli öten kumruları, matrak karga ve alakargaları, kargadan büyük eğik gagalı kuzgunları, baharda semalarında ıslık çalan kırlangıçları, yaz gelince sığırcıkları ile semt akustiğinin korosunu oluştururlar.

Eski kaliteli kumaşlardan terzilere diktirdikleri eskimek bilmeyen ütülü, kravatlı takım giysileriyle, eski bir senatör ihtişamıyla fırına ya da markete alışverişe gidip dönen, bazen eşiyle el ele tutuşarak yürüyen yaş almış beyefendiler ve ölçülü şık giyimleriyle bakımlı, soylu hanımefendiler, sahil rahatlığı içinde rahat giyimli, şortlarının çok yakıştığı, bakışları insanlaşmış sevimli köpeklerini gezdiren  genç kızlarımız, nezaketli gençlerimizin oluşturdukları güven, Güvenlik ile özdeş olmaktadır.

Güvenlik kaldırımlarında; sakin, telaşsız, paniksiz ama debisi kıvamlı, suyu berrak bir ırmağın süzülüşü bulunmaktadır. Kuveyt kavşağı dışında sabırsız ve hırçın araç kornalarına pek rastlanmaz. Semalarımızda geceleri umursamaz bir hoyratlıkla bağıran helikopter gürültüsü ile başka yerlerden olduğu belli araçlardan son ses gelen müzik dışında semtin genel akustiği bir viyolonsel bir keman konçertosu hazzındadır Ayrancı’nın.

Bir de çok yakışan bozacının sesi. Sabahın erken vakitlerinde simitçilerin, akşam vakitlerinde apartman önlerinde çocukların haykırışları. Akşamlara kafeler kalabalıklaşırken, kış günlerinde sokak lambaları yeni yanmışken ve Ahmet Vefik Paşa okulu paydos olunca, o pırıl pırıl öğrencilerin anne ve babalarına bıcır bıcır günün özetini anlatmaları akşama dönüşen günün neşeli bir sesli imzasıdır.

Paris, Kuzgun caddeleri, Şimşek ve Meneviş sokakları Güvenlik Caddesi’nin amca oğullarıdır. Çift yönlü trafiğe sahip Hoşdere Caddesi’nin Güvenlik ile dayanışma içinde olduğu söylenebilir. Güvenlik’in trafikte son yıllarda ondan aşağı kalır bir yönü kalmadığı da bilinmektedir.  Hoşdere, Güvenlik, Atatürk’ün Cumhuriyet köşküne tırmanan Cinnah, hep birlikle Çankaya uygarlığı altında eskilerin semtürreis dedikleri cumhuriyetin baş ucu noktasıdır bu semt.

Bir Ayrancılı şöyle der Güvenlik için: “Değil tek yön, iki ucunu kapatsalar yine Güvenlik’te otururum.” Pazar günleri dükkanlar kapalı olunca Güvenlik’te bir burukluk duyulur. Kuşku ve korku duymadan bağlanma ve aidiyet duygusuyla bağdaşık, yaşam kalitesini artıran. 

Dikmen Vadisi, Portakal Çiçeği, Kuğulu Park, Seğmenler, Atakule, Botanik ve irili ufaklı yer alan bütün parklar Aşağı ve Yukarı Ayrancı’da ve Güvenlik Caddesi’nde oturanların birer bahçesidir. Ülkemizin kalbi Ankara’da, her yere yakın, kültürel imaj ve uygar görüntüleriyle peyzajı ayrıcalık  ve cazibe kazanan kimliğiyle, dönemsel ve geleneksel özelliklerini dernekleriyle, Ayrancım Gazetesi ile koruyup geliştiren, Çankaya’nın “bir tatlı huzur alınan” semtidir şu bizim Aşağı ile Yukarı Ayrancı.