Farabi alt geçidi graffitileri

Bir görünüp bir kaybolan şekiller: 

Adettendir, Türkiye’de duvarlara yazılan yazıların, yapılan resimlerin üstü hemencecik boyanır. Hani ilkokulda öğretmenlerimiz, “evinin salonuna da kağıt atıyor musun?” “yemek masanızı da böyle kazıyor musun?” gibi okul malının sana ait olmadığını sürekli hatırlatan sorular sorarlardı ya… Sokaklarımızın duvarlarının da mülkiyeti, onları kullanan bizlere değil devlete, devletin çok çeşitli, güçlü kuvvetli kurumlarına ait olduğundan, üzerlerine siyasi görüş belirten yazılar bir yana, masum çiçekler çizmek bile ayıp, suç. 

Duvarları düşününce akla hep hareket etmeyen, katı, masif, alanları birbirinden ayıran, ifadesiz yapılar geliyor. Nehir Kovar’ın bir yazısında da (1) dediği gibi, “duvarların bir çeşit duygu tıkanıklığını, donukluğu imleyen veya tanıklık etmeye elverişli olmayan varlıklar olduklarını çağrıştıran örnekler var; mesela, ‘duvarların dili olsa da konuşsa, kalbi taşlaşmak, taş olsaydım da görmeseydim, mahkeme duvarı suratlı, taş olsa çatlardı, seni doğuracağıma taş doğursaydım” gibi. Ben de şimdi size bir türlü konuşmasına izin verilmeyen iki duvardan söz etmek istiyorum; Farabi Alt Geçidi’ndeki duvarlardan…

Her sabah evimden çıkıp bahse konu alt geçidi kullanarak işe gidiyorum. Geçtiğimiz yılın Ekim, Kasım aylarından beri alt geçidin duvarlarında bir hareketlilik söz konusu. Önce çocukluğumuzun MonAmi pastel boyalarının üzerindeki prens figürüne benzeyen çalışma belirdi Farabi Alt Geçidi’nde. Gözlerinin yerinde X harfleri vardı, altında “siyah bitti, adalet şart” yazıyordu zira ne prensimizin siyah saçlarını tam boyayabilmiş, ne de henüz adaleti bulabilmiştik. Bir ay sonra geçitten geçtiğimde prensin kaybolduğunu gördüm. Üzeri bir renk adıyla tanımlanması çok zor, “kapatıcı bir ajanla” örtülmüş, geriye yalnızca silueti kalmıştı.

Uzun süre alt geçitte graffiti sanatçılarına ait tek tük küçük imza dışında pek hareket olmadı. Kötü floresan lambalarla aydınlanan, geceleri pek de tekin görünmeyen, tavan alçıları dökülen bu geçide az da olsa renk veren arkadaşlar nereye kaybolmuşlardı? Onları 2018’de çektikleri 5 parçadan oluşan videolar yardımıyla (2) daha yakından tanıma fırsatı buldum. Neden sonra, yılın ilk aylarından başlayarak pek ünlü alt geçidimizde tekrar boy göstermeye başladılar. Tüm geçide kocaman graffitiler, çiçekler, güneşler çizmiş, sabahın köründe yarı karanlık geçitten uykulu gözlerle işine giden insanları biraz da olsa uyandırmışlardı. 

Diğer gün yine aynı yerde elinde bir hortum, duvarlara su sıkan bir belediye çalışanıyla karşılaştım. Tazyikli su resim ve yazıları akıtıyor, belki de üzerleri örtülmeden önce daha az görünür olmalarını sağlıyordu. Temizlenecek onca alan, tamir edilecek onca kaldırım, bakımının yapılması gereken onca park, bahçe, yardım edilmesi, hizmet verilmesi gereken onca insan varken neden geçitteki şekillerle uğraşılıyordu? Önemli olan şekillerin kendisi değil, temsil ettiğiydi; muktedirlere, yerel yönetim aygıtına karşı gösterilen bir tür direniş, ayağa kalkıştı. “Ankara da ne gri şehir” boş inancına vurulan bir darbeydi belki; her kamusal alanın o kadar da ciddi, öylesine gri, kişiliksiz, ruhsuz, ifadesiz olması gerekmediğinin bir kanıtıydı. Moral bozukluğu içinde Cinnah Caddesi’nin karşı tarafına geçtiğimde dönüp arkama baktım. Gri bir dehliz görünüyordu aşağıda, çamur içinde, mutsuz bir dehliz.

Tabii, bizim çocuklar yılar mı? Bir gün geçmedi, graffitiler yeniden belirdi. Bu sefer daha da büyük, daha renklilerdi; yanlarına kısa yazılar yazılmıştı. Hava karardıktan sonra çalıştıklarını ve ellerini çabuk tutmaları gerektiğini de düşünürsek çok iyi iş çıkarmışlardı. Şimdi top karşı tarafta diye düşünürken aynı zamanda belediyenin yılmadan bu duvarları boyama motivasyonunun nedenlerini de düşündüm. Sonra araştırdım. TCK’nın 151. Maddesi’nde mala zarar verme fiili için şunlar yazıyordu: “Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkma, tahrip etme, yok etme, bozma, kullanılamaz hale getirme veya kirletme.” Buna göre graffiti, bir kirletme eylemi sayılıyor ve suç teşkil ediyordu. Fakat bir de Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) vardı. Kanuna göre, “sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri eser olarak kabul edilmektedir ve grafitiler FSEK kapsamında güzel sanat eserleri kategorisinde yer almaktadır.” Yani Türkiyeli bir grafiti sanatçısının deyimiyle “gri dünyaya renkli yağmurlar yağdıran” graffiti yapma eylemi suç, çıkan ürünse sanat eseriydi. Örneğin bir kişiye hakaret eden ama özgün sayılan bir şiir FSEK (3) korumasından yararlanabiliyorsa bu çocukların duvarlara çizdiği resimlerden ne istiyorlardı?

Bunları düşünedururken alt geçit 21 Mart ile başlayan hafta tekrar griye büründü. Maç kaç kaç olmuştu? Bu tatsız ‘zafer’ kimin ve neden hoşuna gidiyordu? Yağış alan kaldırımlar içlerinden su fışkıran birer bubi tuzağına dönüşüyor, arabaların park etmediği kaldırımlar bu sefer de çamurdan görünmüyor ama Ankara Kent Estetiği Başkanlığı renkli boyalara müdahale etmekle uğraşıyordu… Belki de en acısı, kimsenin sesi çıkmıyordu. Elbette, malum, aklımız başka yerlerde, herkes bulmakta giderek zorlandığı ekmeğinin peşinde, her geçen gün daha da silikleşen o tünelin ucundaki ışığı yakalamaya çalışıyordu. Canım tam da burada, üzerimize bastıran bu aygıtın biraz da olsa vücut bulmuş haline şahit olduğum için acıyordu.

Bu sırada işe bakın ki, Çankaya’nın çeşitli muhitlerindeki apartmanlara belediye izniyle (4) dev resimler çiziliyor, şehir renkleniyor, resimlerin altına tanıdık imzalar atılıyordu. Bizim alt geçitse kamu malı olmasının cefasını çekmekteydi. Kirletmek suçsa o renkli resimlerin üzerini örten gri madde suç değil miydi? Bir graffiti sanatçısı, resimlerinin üzerinin tekrar tekrar boyanmasından bıkmış olacak, “siz de renkli boyasanız” yazmıştı alt geçide; Kapatın resimlerimizi, üzerlerini örtün ama bari renkli boyayla örtün… Serzenişin de güzeli olabiliyor.

Şimdi sıra bizim çocuklarda. Maç adil değil, hakem taraf tutuyor, stadyumda pek seyirci yok, kurallar önceden aleyhimize yazılmış durumda. Gelgelelim bu bekleyiş ve o kısa geçitte vücut bulan bu küçücük direniş bile bizlere bir umut oluyor; vazgeçmeyeceğimizin bir kanıtı olarak orada duruyor çünkü aslında, Nazım’ın da dediği gibi en çok “ümitten korkuyorlar Robeson, ümitten korkuyorlar, ümitten.

(1) https://t24.com.tr/k24/yazi/duvar-yazilari,1220

(2) https://www.youtube.com/watch?v=lgSt6Xe9rfk&ab_channel=BeatMusicFactory 

(3) https://iprgezgini.org/2018/10/25/grafiti-fikir-ve-sanat-eserleri-kanunu-ve-turk-ceza-kanununun-kesisim-kumesinde-bir-sokak-sanati/#_ftn5 

(4) https://www.cankaya.bel.tr/news/12188/Cankaya-Acikhava-Sanat-Galerisine-Donusuyor/ 

Ayrancı’da İnsan ve Mekan Fotoğraf Yarışması sonuçlandı

Ayrancım Gazetesi’nin ikinci kez düzenlediği fotoğraf yarışması başvuruları 30 Kasım 2022 günü sona ermişti. “Ayrancı’da İnsan ve Mekan” konusunu ele alarak çekilen fotoğrafları değerlendirmek üzere seçici kurulumuz 4 Aralık 2022 pazar günü toplandı.

Yarışma seçici kurulu; fotoğraf sanatçıları Mustafa Ertekin, Nilüfer Zengin, Kamuran Feyzioğlu, Kerem Turgut ile Ayrancım Gazetesini temsilen Irmak Dalgıç ile toplandılar. Onur Dinçer ise mazereti nedeniyle seçici kurula katılamadı.

Yarışmaya toplam 110 eser başvurdu. Tüm eserleri değerlendiren seçici kurul yarışma temasına uygun, Ayrancı semtinde çekilmiş, şartnamede belirtilen koşulları sağlayan toplam 37 eseri değerlendirmeye aldı. İlk değerlendirme sonunda 17 eser son tur için seçildi. Seçici kurul son turda yapılan değerlendirme sonucu bu yıl yarışma temasına uygun ödül verilecek eser bulunamadığına karar verdi. 13 eser sergilemeye değer bulundular, bir yarışmacı da eserini geri çekti. 12 eser sergilemeye girdi.

Son teslim tarihinden sonra gelen bazı mesajlarla, yanlış mail adreslerine gönderilen eserlerin olduğu anlaşıldı fakat eserlerin elimize geçmemesi nedeniyle değerlendirmeye alınamadı.

Yarışmaya eser gönderen bütün katılımcılara teşekkür ediyoruz. Yarışma sekreteryası 15 gün içerisinde kendileriyle iletişim kurarak sergileme bilgilerini ve hediyelerimizi kendilerine nasıl sunacağımızı bildirecekler.

Sergilemeye değer bulunan eserler

CEREN GAMZE YAŞAR

Ceren Gamze Yaşar

BERVA ÖZKAZANÇ

Berva Özkazanç

UMAY ÜLKÜ

Umay Ülkü

MARUF ŞİNİK

Maruf Şinik

MİRAY PAYASLI

Miray Payaslı

MARUF ŞİNİK

Maruf Şinik

EFE USLU

Efe Uslu

ÖMER OVALI

Ömer Ovalı

MİRAY PAYASLI

Miray Payaslı

KÖKSAL ŞAHİN

Köksal Şahin

MİRAY PAYASLI

Miray Payaslı

MARUF ŞİNİK

Maruf Şinik

Çankaya’da yaşamış şair ve yazarların izinde

“Bende tarçın sende ıhlamur kokusu, 

Yürürüz başkentin sokaklarında.”

Cemal Süreya

Cemal Süreya bu dizelerle başlayan “Roman Okudum Seni Düşündüm” şiirinde, Ankara sokaklarında dolaşır. Akay’a sapar, Emek’teki kızdan söz eder.  Karanfil Sokak 11 numara Adalar Apartmanı’nda yaşar Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan’ı da Ankara’da yazar. Sevgi Soysal ise, Yenişehir’de bir öğle vaktinde devrilecek kavağın zaman dilimine odaklanır. Laf açılmışken Karanfil Sokağı’ndan, Yenişehir’den, Ahmed Arif bu sefer anlatır yaşadığı şehri:

Hatıp Çay’ın öte yüzü ılıman

Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir’de 

Karanfil Sokağı’nda gün açmış

Pek çok şair ve yazara ev sahipliği yapar Ankara. Kimisinin çocukluğu yıkılmadan önce Soysal Apartmanı’nda geçer. Kimi Yenişehir’de dolaşır, kimi Kıbrıs Caddesi’nde yaşar. Edebiyatçıların vazgeçilmez durakları olan, onların hasbihallerine şahitlik eden mekânların da şehridir Ankara.

Çankaya Belediyesi olarak başkentin kültürel mirasına katkı sunmak hedefiyle Çankaya’da yaşamış şair ve yazarların izinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana ilçede yaşamış şair ve yazarların, yaşadıkları evler, sık sık gezindikleri parklar, sokaklar, bazen yalnız oldukları bazen arkadaşlarıyla bir araya geldikleri mekânlar üzerine bir envanter çıkaracak ve kentin yıllar içindeki değişimine de tanık olacağız. Bu projenin, hem bir bellek çalışması hem de yolu Çankaya’ya düşmüş, Çankaya’da yaşamış, üretmiş… şair ve yazarların ayrıntılı bir dokümantasyon çalışması olmasını amaçlıyoruz.

Çankaya’da yaşamış şairler ve yazarlar

Proje, yazar ve şairlerin yaşadıkları evlerin, sokakların tespiti ve buraların tabelandırılması, vakit geçirdikleri sosyal alanların belirlenip günümüze gelebilmiş olanlar üzerine bir çalışma yapılması, proje çıktılarının kitaplaştırılması, online ortama aktarılması vs. gibi bir dizi çalışmayı kapsayacaktır.

Çankaya’da yaşamış şair ve yazarlar projesinin kurgusu, yürütülmesi ve Ankaralılarla paylaşılması noktasında Ankara’daki kurum, kuruluş, STK, oluşumlar ile kuracağımız bağları ve yapacağımız işbirliklerini önemsiyoruz. Çünkü bu projenin paydaş katılımına açık, kolektif akılla yürütülen bir çalışma olması gerektiğinin bilincindeyiz. Yanı sıra bu çalışmanın, kentin ortak hafızasında yer edineceğine, Ankara’ya değer katacağına inanıyoruz.

Ayrancı’da yaşamış şair ve yazarların yaşadığı evlerle ilgili tanıklığı olan, bilgi vermek isteyenleri 0549. 823 7003 telefonu aramaya davet ediyoruz.

Ayrancı’nın da bir haritası oldu

Sokaklarıyla, bu sokakların sağına soluna yerleştirilen hem görsel açıdan keyifli hem de gerçeği ile neredeyse birebir aynı evleriyle, arka bahçeleri ve ağaçları ile bir Ayrancı Haritası düşünün. Özgün Özmen, pandemi döneminde Ankara’ya dair bir şeyler yapma isteğini bu harita ile gerçekleştirmeye başladı ve ilk harita Ayrancı’nın oldu.

Özgün Özmen, ODTÜ Uluslararası İlişkiler mezunu ve aynı okulda yüksek lisans yapıyor.

Seni tanıyarak başlayalım söyleşimize…

Özgün ismim. ODTÜ Uluslararası İlişkiler’den mezun oldum. İki sene kadar oldu mezun olalı. Bu sene yine ODTÜ Sosyal Bilimler yüksek lisans programına başladım. Okul zaten çok bi vakit kapladığı için uzun bir süre sadece okul oldu. Onun dışında bu resim işleri çok amatör, alaylı devam eden bir şey oldu hep. Harita da pandemi döneminde o kapanmalarda sürekli evdeyken falan üstüne gideyim, geliştireyim kendimi falan diye uğraştığım bir döneme denk geldi tam. Bi yandan da aşırı Ankaralılık, Ankara’yı çok sevmem beni bu haritaya yoğunlaştırdı. Aslen Ankaralı değilim ama 10 yaşından beri Ankara’dayım. Yaklaşık 6 senedir de Ayrancı’dayım. O yüzden buraya dair de bi şeyler yapmak vardı aklımda. Pandemi dönemiyle de kesişince evde oturup full buna yoğunlaştığım bir dönem oldu geçen sene içinde. Böyle bir harita çıktı ortaya.

Harita veya resimle ilgili eğitim aldınız mı?

Profesyonel bir şekilde yapmadığım için bunu veya akademik bir eğitimini almadığım için tamamen amatör anlamda, bireysel yaptığım bir şey. Bir yandan da teknik açıdan kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Haritanın çıkışı da biraz öyleydi, mimari çizimler ya da şehirle ilgili ilerletmek istiyorum onu. 

Özgün Özmen’in el çizimi Ayrancı Haritası

O malum soruya gelelim, neden Ayrancı?

Üniversitenin son yıllarında Ayrancı’ya taşındım. Ankara’yı çok seviyorum aslında, çocukluğumdan beri burada olduğum için, klasik Ankaralılık. Yaşaya yaşaya, burada anı biriktire biriktire seviyoruz sanırım. Bunun dışında Ayrancı’da o biraz daha somutlaştı aslında, Ankara’ya duyduğum o bağ ya da ev hissi. Çünkü hani bi yandan hem çok güvende -Türkiye şartlarında en azından- hissettiğimiz bir yer. Öyleki ev hissi bütün mahalleye yayılıyor gibi buradayken. Bunlar bir araya gelince zaten burada yaşıyor olmanın kendisi güzel bir hal alıyor. O yüzden buraya dair de bir şey yapmak istedim. Sonra böyle bir Ayrancı haritası oldu.

Haritanın ilk çıkışı ise burayı bilmeyen bir arkadaşım için ufak bir Kızılay krokisi hazırlama ile oldu. Çünkü “ne yapacağım nereye gideceğim bilmiyorum, mekan bilmiyorum, sokak bilmiyorum” diye bir muhabbet geçmişti. Bir de klasik “Ankara’da hiçbir yer yok, yapacak hiçbir şey yok.” mevzusu olunca “Dur ben sana bir rehber yapayım.” dedim. Bu dediğim 5-6 sene önceydi. Sonra o küçük Kızılay krokisi, birkaç başka semtle birleştirdiğim, gittikçe büyüyen bir krokiye dönüştü. İşte Ulus, Sıhhiye, Ayrancı falan. Bir defter içinde böyle küçük küçük mahalle krokileri, nerede ne yapabilirsin, nereye gidilebilir gibi şeyler hazırladım. Sonra bunun resimli harita gibi bir şeyini mi yapsam acaba diye düşünmüştüm. Oradan hep aklımdaydı. Sonra pandemi döneminin verdiği bir zaman imkanı da olunca buna başladım ve bu şekilde ortaya çıktı. 

Peki hangi teknikle yaptın? Dijital değil.

Dijital değil. Sulu boya ve marker kalemle yaptım. Çok sulu boya tekniği gibi durmuyor ama malzeme sulu boya. Kağıt üstüne. 70X100 boyutunda.

Çantalar üzerinde de yaptığın çizimler var…

Onlar kendimi geliştirmeye çalışırken yaptığım şeyler. Kendime ait bir çizim tarzı oluşturmaya çalışıyorum. Böyle ufak tefek tasarımlar yapmaya çalışıyorum. Shopify’dakiler  maddi kaygı ile yaptığım şeyler, hem kullanışlı olabilsin hem de buradan bir gelir elde edebilirim diye oraya koyduğum şeyler. Ama çok sürdürülebilir olmadı. Bi şekilde ona da emek vermek gerekiyor. Bir şeyi satmaya çalışmak yorucu bir şey. Ama harita maddi bir kaygı ile yaptığım bir şey değildi. Diğer yapmak istediğim haritalar için de maddi bir durum yok. Ama şöyle bir durum var. Maalesef bize çok iyi paralar kazandıran ve aynı zamanda çok da zaman sunan işlerimiz olmadığı için bu tip işleri sürdürebilmek için bi tık kendini döndürebilecek maddi yanının da olması gerekiyor. Mesela bu haritayı yapmam yaklaşık 3 ay sürdü. Ama o dönem okul ve iş yoktu. O yüzden 3 ay boyunca sabah uyandığımda bunu yapıyordum, akşama kadar harita ile uğraşıyordum. Bakınca, ortaya koyulan emeği maddi bir şeyle temellendirmiyorum ama hayatı da sürdürebilmek için birşey kazanmak gerekliliğinden dolayı sadece kendi kendini döndürmesini bekliyorum. Her şey çok pahalı zaten, boyalar, kalemler, baskı. 

Peki bir yandan akademik hayatına da devam ediyorsun ama bu yönde ilerlemek istiyor musun?

İstiyorum. Şu an bu işin akademik eğitimini almak için çok geç. Belki lisanstayken çok başka bir tercih yapmak isterdim. Ama işte hepsi bir araya geliyor. Ülkenin koşulları, 18 yaşındaki o bakış açımız, isteklerimiz çok farklı şimdikiyle. Ben de şimdi böyle ufak ufak çabalıyorum. Bir yandan okulum, sorumluluklarım olduğu için çizim, tasarım tarafına çok emek ayıramıyorum ama dediğim gibi biraz alaylı biraz amatör kendi kendime ilerletmek istiyorum.  Biraz daha kente dair bir şeyler, Ankara ile başlayıp sonra başka kentlerle de genişletip böyle bir iş ortaya çıkarmak istiyorum. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan binalar, binaların tarihleri gibi. Geçenlerde Ankara’nın 90lı yılların sonu 2000lerin başına da tanıklık etmiş arkadaşlarımla konuşuyordum. Onların bahsettiği Sakarya başka bir Sakarya, onların bahsettiği Konur başka bir Konur. O yüzden not düşmek gibi geliyor bana. Şu an nasıl görünüyor? Yapabilirsem, geçmişte nasıl görünüyordu? Nasıl değişti? Ya da hatırlamak, veya tekrardan değiştirmek istediğimizde belki, neydi, nasıl değişti, niye böyle dönüştürüldü, onu bilmek açısından iyi olabilir.

Mesela burada yıkılan apartmanların yerine yenisi yapıldığında bile bir çok değişiklik oluyor. Bahçesi değişiyor, bahçesindeki ağaç değişiyor ya da evin tipi değişiyor. Mesela mimari konusunda çok bilgili değilim ama iyi kötü bakınca orada bir şey olduğunu anlıyorsun. Hangi mimari akıma göre yapıldığını, hangi döneme tekabül ettiğini vesaire bilmesen bile en azından estetik açıdan güzel geliyor. Yeni yapılan binanın maddi bir kaygı ile mi yapılıp yapılmadığını anlıyorsun. Bahçeler daraltılıyor, balkonlar minicik kalıyor. Ruhunu kaybediyor çünkü. Kızılay’daki sokakların değişimi de öyle. Alkollü mekanların sokağa taşması engelleniyor, bu defa başka bir şey sokağa taşıyor. 

Seni takip etmek, çalışmalarını görmek isteyenler için instagram hesabını paylaşabilir miyiz?

İnstagram hesabım
@ozgunsopaintings

Balerinler yeniden dans ediyor

Çankaya Belediyesi tarafından 1992 yılında heykeltıraş Metin Yurdanur’a yaptırılan Balerinler/Su Perilerinin Dansı Heykeli yenilenerek hizmete açıldı. Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen’in babası Doğan Taşdelen’in  döneminde yapılan “Balerinler” heykeli yine eski günlerindeki gibi su ve ışık oyunlarıyla adeta yeniden dans etmeye başladı.  

Bir kentin kimliğinin insan öncelikli kent yaratmak olduğunu kaydeden Taşdelen “Biz Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara’sının kimliğini sonsuza kadar yaşatmaya devam edeceğiz. Şili Meydanı, Balerinler Heykeli ve Kuğulu Park bu üçgen şu anda komple yenilenmiş oldu” dedi

Eserin yaratıcısı Metin Yurdanur da Alper Taşdelen’in babasının armağanı olan esere sahip çıktığı için teşekkür ederek “12 Eylül’den sonra bulunduğumuz noktada kontrol noktası vardı. Ankara’nın en gözde yerinde ellerde silahlar nöbet tutuluyordu. Rahmetli Doğan Taşdelen ve arkadaşları aldıkları bir kararla bu güzelim mekanı yeniden yaşama kazandırmak istediler. Buraya suyla dans eden bir figür hazırladım. O günden bugüne yıpranan heykele sahip çıktılar, kendisine buradan çok teşekkür ediyorum” dedi. 

Şili Meydanı yenilendi

Çankaya Belediyesi tarafından Kuğulu Kavşağı ve çevresinde yapılan yenileme çalışmalarına Şili Meydanı ve Parkı da eklendi. Çankaya Belediyesi tarafından sulama, aydınlatma, bitkisel revizyon ve çevre düzenlemeleri yapılarak yenilenen Başkentin simge alanlarından “Şili Meydanı ve Parkı” yeni yüzüyle Başkentlilerin hizmetine sunuldu.

Meydanın açılış töreninde konuşan Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen, Çankaya’nın simge olmuş, bellek noktası mekanlarını yenilemeye devam ettiklerini söyledi. Kuğulu Parkı ve Karum çevresini yeniden düzenlediklerini kaydeden Taşdelen, “Şili’nin milli gününde tepeden tırnağa yenilediğimiz meydan ve parkı hizmete açmaktan mutluluk duyuyorum” dedi.

Çankaya’nın bütün büyükelçiliklere ev sahipliği yaptığını hatırlatan Taşdelen şöyle devam etti:

Emperyalizme karşı mücadele etmiş, ulusal Kurtuluş Savaşını vermiş, kendisine önder olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü almış ülkelerin yüreğimizdeki yeri çok çok başkadır. Bu nedenle Latin Amerika ülkelerini çok seviyoruz.

Törende konuşan Şili’nin Ankara Büyükelçisi Rodrigo Arcos da, “bulunduğumuz bu meydan 50 yıl önce halka açılmış ve sonrasında anıt eklenmiştir. Ankara’daki başlıca sosyal hayat merkezlerinden Şili Meydanının yenilenmesi ve iyileştirilmesi için gerekli kaynak ve personeli seferber eden Çankaya Belediyesine ve özellikle Başkan Taşdelen’e teşekkür ediyoruz” dedi.

Ayrancı hikayeleri-1: Bir tatlı huzur

Ayağında yeni aldığı spor ayakkabılarla heyecanla sokağa çıkıyor. Yasaklı hafta sonundan sonra dışarı ilk  kez çıktığı an bu. Sokağa sanki yıllardır karşılaşmamış gibi özlemle bakıyor. Bahar bazı ağaçları ziyaret etmiş bile. Başını sağa çevirip sokağın ilerisindeki pespembe çiçeklerle bezeli olan ağaca selam veriyor. Saat daha çok erken. Sokakta çiçeklerden ve ondan başka kimse yok, ha tabi bir de kedilerden başka.

Tirebolu sokağın yukarısına doğru yürümeye başlıyor. Aklında yapılacak bir yığın şey var. Her bir düşünce ona doğru uzandığı an sabundan yapılmış bir baloncuk gibi patlayıp yok oluyor. Anlaşılan bugün hiçbir şeye odaklanamayacak. Elçi sokağın Tirebolu ile kesiştiği yere geldiğinde bir selam da dükkanını erkenden açmış olan market sahibine verip yoluna devam ediyor.  

Ayağındaki yeni ayakkabılar hafif bir sızı ile varlığını hissettirmeye başlarken o girişini çok sevdiği o apartmanın önünde durup bekliyor. Kapısı ve bahçe duvarları metalden papatyalarla bezeli bu eski Ayrancı apartmanına bakıp gülümsüyor. Ömrümce yazıyor kapının üstünde, papatyaların yapıldığı aynı metal malzeme ile eklenmiş girişe. O yazıya bakınırken derinden bir ses fısıldıyor ona;

Ömrümce hep bahar olacak bu apartmanda, çünkü papatyalar var benim dört bir yanımda…” O da kendince bir türkü tutturup bu sözleri mırıldanarak yoluna devam ediyor. 

Papatyalı apartmanın hemen ilerisinde sağda Huzur apartmanını görüyor. Ayrancı’ya gelmeden önce başka bir semtte o da Huzur apartmanında otururdu. Beş senesini geçirdiği o apartman beliriyor gözlerinin önünde. Huzur apartmanı onları huzursuz etmeye başladığında oradan ayrılıp Ayrancı’ya taşınmışlardı. Şimdi Gül isimli bir apartmanda oturuyor. Apartmanın girişi baharda güllerle dolu olur hep. Güller aklına gelince yine gülümsüyor. Doğanın insanı mutlu etme gücü inanılmaz. Apartmanlarının isimlerinin doğayla olan uyumu da onu hep çok mutlu ediyor bu sokaklarda. İçi coşkuyla doluyor. Derin bir nefes almak, baharı içine çekmek istiyor ama yüzündeki iki kat maske onu şimdiki zamanın gerçekliğine döndürüyor. Yüzü asılıyor. Ne zaman bitecek bu eziyet? Maskenin, mesafenin, sevdiklerinden uzak olmanın getirdiği bir mutsuzluk dalgası sarmaya başlıyor bedenini. Baharı bile gölgede bırakan mutsuzlukla boğuşurken karşısına ikinci bir Huzur apartmanı çıkıyor. Aynı sokakta iki tane Huzur! Az evvel hissettiği karamsar duygular bu tatlı tesadüf sayesinde dağılmaya başlıyor. Sanki apartman ona kendi huzurundan biraz vermiş de onu düşmek üzere olduğu karamsarlık batağından çekip çıkarmış gibi hissediyor.

Huzur apartmanının beyaz tabelasına ufak bir baş selamı verip Salih Alptekin Ortaokulu’nun köşesinden Hoşdere’ye doğru dönüyor. Hafif yokuşu çıkarken yüzündeki maskelerin altında nefes nefese kalıyor. Muhtarlığın önündeki banka çökmüş sohbet eden iki kadına ufak bir bakış atıp yokuşu çıkınca durup nefesleniyor. Rotasını belirlemek için etrafına bakınıp sağa doğru devam etmeye karar veriyor. Caddedeki ışıklara gelince ani bir kararla Reşat Nuri tarafına dönüyor. Gözü apartman tabelalarında, aklı sabun köpüğü düşünceler arasında gidip gelirken iki tabelaya takılıyor gözleri. Yanyana iki apartman biri Ahenk, diğeri Uyum isminde. 

İsimlerinin yazıldığı tabelaların benzerliği dışında iki bina arasında uyumlu ya da ahenkli hiçbir şey görünmüyor. Sonra yine derinden gelen o sesi duyuyor. Bu sesi tanıyor. Ne zaman yeni bir hikaye filizlense zihninde bu ses haber verir kendisine. 

“Anlat.” diyor sese. “Nedir Uyum ve Ahenk için aklında beliren hikaye?” 

Yürüyüşüne devam ederken ses usul usul bir hikaye anlatıyor ona. İlk kez Ursula Le Guin’den öğrendiği isimlerin gücü hakkında bir hikaye. “Ama bu Le Guin’in hikayesi değil.” diyor ses. “Bu isimler hakkında başka bir hikaye. Bir şeyin gerçek ismini bilirsen onun gücüne sahip olabilirsin.” diyor. Sonra uzun uzun Uyum ve Ahenk apartmanlarının gerçek olmayan hikayesini anlatıyor. Bir süre düşünüyor sesin ona söylediklerini. Sonra aklını kurcalayan o soruyu soruyor.

“O halde, neden her apartman yazmış gerçek adını önlerine? Hiçbiri korkmuyor mu güçlerini kaybetmekten? Ya ben tüm uyum ve ahengi almışsam şimdi onlardan? Anlamını kaybetmiş kelimelerden ve gücünü yitirmiş beton bloklardan geriye ne kalacak kendilerine?”

“Onlardan güçlerini tamamen alamazsın.” diyor ses. “Onlar kendi istekleriyle paylaşıyorlar bilgeliklerini seninle. Gönüllü olarak sunuyorlar bunu sana, yürekten verilen hiçbir şey eksilmez, aksine daha da çoğalır. Paylaşmak seni güçlü kılar. O yüzden bu sokaktan bin kere de geçsen asla tüm güçlerini alamazsın onlardan. Ama her seferinde o gücü hissedersin kendinde, tıpkı şimdi olduğu gibi.”

Tıpkı şimdi olduğu gibi, diye tekrar ediyor sesin sözlerini. Şimdi hissettiği şey ne onu düşünüyor bir süre. Yere vuran adımların yankısını, etraftaki araba seslerini, kuşların cıvıltısını, yeni uyanan sokağın mahmur tınısını düşünüyor. Bir uyum var diyor şu an da. Dünya ile bu sokak arasında bir uyum.

 “Sanırım sen haklısın.” diyor sese. Ama ses çoktan kendi anlattığı hikayenin derinliklerinde kaybolup gitmiş. 

Yüzünde sonunda her şeyi anlamış insanlara özgü o tebessümle köşeyi dönüyor ve eski bir tabela üstünde yazan yazıyı görünce tebessümü kocaman bir gülümsemeye dönüşüyor. Karşısında yükselen Huzur apartmanı ona bilgeliğini sunuyor. Adının gücünü yüce gönüllülükle onunla paylaşan apartmana içten bir şekilde selam veriyor. Sımsıcak bir huzur içini kaplarken isimlerin gücüne, bu hikayeyi kendisi ile paylaşan o sese teşekkür edip yoluna devam ediyor.

Aziziye’nin merdivenli sokakları

Saat: 09:41

Bürümcük Sokağı merdivenindeyim. Şu ana kadar 56 basamak indim, 9 basamak daha inersem Kuloğlu Sokağı’na varacağım. Burayı, sokaklarda rastgele yürüdüğüm sıcak bir ağustos günü keşfetmiştim. Bir tutam gölge, sığınacak bir kuytu ararken imdadıma bu merdiven yetişmişti. Bilirsiniz, merdivenlerde yapılabilecek üç ana eylem vardır; inmek, çıkmak ve oturmak. Nice çocuk oyunlarına, nice gençlik sohbetlerine ve nice kaçamaklara dekor olmuştur bu oturaklar. Merdivenlerin bu işlevi belediyelerin de işine gelir, merdivenin olduğu bölgeye bank yapmasına gerek kalmaz. Gerçi Roma Belediyesi, ünlü İspanyol Merdivenleri’nde oturmayı yasakladı ama bu bizim merdivenlere olan bakışımızı değiştirmeyecek ve tüm merdivenlerde oturma eylememiz sürecek!

Bürümcük Sokağı merdiveni

Saat: 09:48

Kuloğlu Sokak’tan, Kıbrıs Sokağı’ndaki iki merdiveni kullanarak önce Enis Behiç Koryürek ardından da Dede Korkut Sokağı’na iniyorum. Merdiven inmek genellikle olumlu bir anlam taşır. Rüya tabirlerinde dahi bir işin sonuna gelindiğine ve sıkıntıların biteceğine işarettir. Ben rüyamda hiç merdivenden inmedim ama tıpkı böyle etrafı istila edecek kadar büyümüş ağaçları ve çiçekli balkonları olan bir sokaktan geçtim. O sokakta da yıkılmayı bekleyen eski apartmanlar vardı. Günün birinde kentsel dönüşümün Aziziye’yi de ele geçirmesi kuvvetle muhtemelken mahalle sakinlerinin ise bir şeylere dönüşmek gibi bir arzularının olduğunu pek sanmıyorum, olsa olsa yenilenme isteyebilirler.

Yürüyen merdivenler görevimiz, yetkimiz ve ilgi alanımızın dışında!

Saat: 10.36

Kuzgun Caddesi’ndeki park tabelasına kadar fazla oyalanmadan yürüyorum. Tabelada, Necip Hablemitoğlu’nun resmi var. 2002 yılında, bu mahalledeki evinin önünde öldürülmüştü. Ankara’nın yaşına bakmak isterseniz, sadece burayı değil Bahriye Üçok Parkı, Uğur Mumcu’nun Sokağı, Muammer Aksoy Caddesi’ni de ziyaret edebilirsiniz.

Caddeden bakınca klasik bir tasarım izlenimi veren Kuzgun Sokağı merdivenlerinin ilk basamaklarını çıktıktan sonra basamakların zikzak çizdiğini görmek beni şaşırtıyor.  Bu tasarım, bankları hatta çöp kutularını bile şık gösteriyor. Merdivenin genişleyen kısmında boş bir havuz var. Etrafı inceleyip fotoğraf çektiğimden olacak bazı insanlar beni belediye çalışanı sanıyor ve taleplerini iletiyor. Taleplerin arasında, bu merdivenin kaldırılıp yerine yürüyen merdiven yapılması da var. Yürüyen merdivenlerin görevimiz, yetkimiz ve ilgi alanımızın dışında olduğu cevabını vererek parktan ayrılıyorum.

Saat: 11.02 

Platin Sokağı’na vurdum kendimi. Portakal Çiçeği Caddesi’ne, Kuşkondu Sokağı’nın tam 131 basamaklı merdivenini kullanarak ulaşacağım. Merdivenin başındayım. Buradan karşıya baktığımda, caddeyle kesilen merdivenin yolun karşısında devam ettiğini görüyorum. Bu merdivendeki basamaklar daha dar ve çok, karşıdakilerse daha az ve yayvan duruyor. İnmeye başlıyorum. Eğimin de yardımıyla istemsizce hızlanıyorum. Sahip olduğum hız, beni doğruca karşıdaki merdivenlere atıyor ve aynı hızla basamakları ikişer üçer çıkıyorum. Kendimi antrenman yapan Rocky gibi hissediyorum. Uzmanlar inmenin aksine, merdiven çıkmanın son derece sağlıklı bir egzersiz yöntemi olduğunu belirtiyor. 77 basamağı bir solukta çıktıktan sonra Rocky gibi ellerimi havaya kaldırıyorum. 

Ankara’nın en güzel merdiveni hangisi?

Saat:11.40

Portakal Çiçeği’nin hem sokağı hem caddesi hem de parkı var mahallede. Şu an parkında yürüyorum. Vadi boyunca büyümüş, yapaylıktan uzak, yeşil rengin hakim olduğu ve tüm sakinlerinin huzurla nefes aldığı bu tür parklara çok sık rastlanmıyor. Genelleme yapacak olursak şehir içindeki parklarda beton oranı, bitki oranına ya eş ya da daha fazla. Parktan, Piyade Sokağı’na doğru yöneldiğimde karşıma tasarım harikası bir merdiven çıkıyor. Biçimsel olarak köşe ve dairesel kavramların bir arada kullanıldığı, basamakların hafif kaydırmalı olarak yükseldiği bu merdiven şayet bir sıralama yapılsa Ankara’nın en iyi 3 merdiveni arasına girer diye düşünüyorum. Sahi böyle bir sıralama için anket yapılabilir mi? Hatta sadece merdivenle kalmayıp en güzel park, en güzel heykel, en güzel apartman da sorulsa insanlara.  

Portakal Çiçeği Caddesi merdiveni

Merdivenlerde daha kalıcıdır sararmış yapraklar

Saat: 12.30

Bu kez Portakal Çiçeği Caddesi’ne giriyorum. Önümde Aziziye’ye ait olmadıklarını her halinden belli eden iki tane uzun bina, arkamda ise bu mahallenin nüfusuna dahil olduğu tartışılmayacak Şair Nefi Sokağı’nın merdiveni var. İki apartman arasında uzanmış renkli ve ağaçlı bir merdiven bu. Basamaklarını ağır ağır çıkıyorum, ünlü bir mısrada geçtiği için, buradan öyle geçilmesine inandığım için. 

İnandığım başka bir şey daha var; sadece bu merdivenden değil saydığım tüm merdivenlerden bir de güz vakti geçilmesi gerektiği. Merdivenlerde daha kalıcıdır sararmış yapraklar. Belki ben de onları toplar, Metin Altıok gibi birbirine uhuyla yapıştırır, sehpaya örtü yaparım…

Şair Nefi Sokağı merdiveni

Ve karşınızda Çankaya Sahne

Tiyatro, seslendirme, oyunculuk, yönetmenlik, sesli kitap… Devlet Tiyatroları, Ankara Sanat Tiyatrosu, şimdi de Çankaya Sahne. Büyülü bir süreç. Kimdir Mehmet Atay?

Sorunun son kısmından yola çıkayım, bu “büyülü süreç” diye bir kelime kullanmışsınız. İnsanın hayatını erekler, amaçlar, vizyonlar kadar tesadüfler de belirliyor. Bilemiyorum ne kadar büyülü olduğunu. Ama şunu diyebilirim; tiyatro hayatım, saydığınız bütün mesleklerin dışında her şeyin ortasında, merkeze tiyatro oturuyor. Bu da biraz tesadüflere bağlı olarak gelişmiş bir şey.

Mehmet Atay

Lise yıllarımda biraz haylaz bir öğrenciydim ve son sınıfa geldiğimde de pek akıllanmış sayılmazdım. Biliyorsunuz liselerde kol faaliyetleri asılır; işte gazetecilik kolu, müzik kolu falan. İşte tiyatro kolu da bunlardan bir tanesiydi. Bir dedikodu geldi kulağımıza, “geçen sene tiyatro kolu çok iyi çalıştı, çok iyi de ders asabildi.” Biz de tiyatro koluna girelim mi diye 3-5 arkadaş konuştuk aramızda. Girdik tiyatro koluna.

O sene şans eseri, öğretmenlerimizin de teşvikiyle 3 tane oyun oynandı. Bir tanesi Şinasi’nin şair evlenmesi, bir tanesi Çanakkale ile ilgili bir oyun, birisi de Uzak Dünyalar oyunuydu. O senelerde; Halk Eğitim Merkezi (şimdiki Resim Heykel Müzesi) 3. Tiyatro’da Halk Eğitim faaliyetleri varmış ve Liselerarası Tiyatro Yarışması açtılar. Biz de Ankara Atatürk Lisesi olarak – o zaman erkek lisesiydi ama son sınıfta kızlar da gelmeye başlamıştı. Kızlar, erkekler birlikte tiyatro yapabilme şansı elde edebildik.- Hasbelkader, liselerarası tiyatro yarışmasında “en başarılı erkek oyuncu” ödülü aldım. Bu ödül hem kanıma girdi, hem de teşvik ve tahrik etti. Tiyatro kolunu organize eden edebiyat öğretmenimizin de teşviki, “konservatuarı denemelisin” demesiyle başvurdum ve kazandım. Babamın da haberi vardı, rahmetliye “ben konservatuar imtihanına gireceğim” demiştim, o da “olur gir” demişti. Girdim, sonra “kazandım” diye gittiğimde yanına, –heves gibi düşünmüştü galiba– biraz hayal kırıklığına uğradı, birkaç ay küstü bana.

İşte böyle tesadüflerle başlayan bir süreçtir tiyatro hayatım benim. Konservatuara girince de, o lisedeki haylaz, hayta, derslerle ilgilenmeyen çocuğun yerini, tamamıyla eğitimine, tiyatroya kendini adamış bir talebe aldı. 24 saatim tiyatro olmaya başladı, demek ki severek yapıyormuşum.

Tabii şimdiki gibi aslanın ağzında değil tiyatroculuk (1975 yılı). 5 yıl okuyup mezun olduktan 1 saat sonra kadrolu Devlet Tiyatrosu Sanatçısıyız, o zaman öyle bir şansımız vardı. Şimdi öyle değil yeni çocuklar için. Çok zor geçiriyorlar bu süreci, iş bulamıyorlar, Devlet Tiyatrosu’na girmek neredeyse imkansız hale geldi, çok mezun var. 7.000 tane işsiz mezun olduğu söyleniyor İstanbul’da.

Bu süreci dolu dolu geçirdiğiniz zaman, mezun olduktan sonrasını da dolu dolu geçirmeye ve tiyatroda üst üste görevler almaya başlıyorsunuz. Yan branşlar ilginizi çekiyor; seslendirme, dizi/sinema oyunculuğu teklifleri de gelmeye başlıyor. Ama bunların hepsinin merkezinde tiyatro var, eğitim var, vizyon var.

Sesli kitap başka bir süreç. Önce benim ihtiyaç duyduğum bir ürün. İstanbul’a çok sık gidiyordum bir dönem ve özgür olmak adına arabayla gidiyordum. Gittin 6, geldin 6 saat, sürekli gözün yolda, boşa giden zaman gibi gelmeye başlıyor. Bu, yolda geçen zamanın bir şeyle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Dünyada yapılan örnekler var ve sesli kitapla (bizim markamız o) tanışıyorsunuz. Bizde niye olmasın diye araştırdım. O zamana kadar münferit bir şeyler yapılmış. Genellikle popüler olan isimler, o anı değerlendirmek, para kazanabilmek için yapmışlar. Adile Hanım rahmetli, masal kasetleri çıkarmaya başlamış popüler olduğu dönemde. Onların her biri de bizim için birer sesli kitap.

Bu nasıl sistemli bir hale gelebilir” diye düşünürken (şimdiki bir) ortağımla tanıştım. O da, çocuklar üzerine sesli kitap çıkarmak istiyormuş seri halde. Önüme, çocuklar için “okur musun” diye çocuk kitapları verdi. Dedim ki, “çocuk kitapları için, hem sesim ve hem cinsiyetim itibariyle –genelde kadın okuyucular okur- doğru insan olduğumu düşünmüyorum” dedim. “Benim de yetişkinler için böyle bir projem var, gel ikisini evlendirelim” dedik ve evlendirdik, 2009’dan beri sesli kitap üretiyoruz. Şu anda bayağı iyi bir koleksiyonla, hem Storytel hem kendi sitemizde dinleyicisiyle/okuyucusuyla buluşuyor sesli kitaplarımız.

Ben öyle çok hırsı olan, “o’nu yapayım, bunu da yapayım” diyen biri değilim. Biraz tesadüflerle gelişmiştir hayat. Mehmet Atay da oluştuysa, o da odur zaten.

Mekan, mahalle, merkezde olmak, mekanın geçmişi… Şili Meydanı’nda, Ayrancı’da, kentin göbeğinde, böylesine tarihi olan bir yerin tiyatroya dönüşünü sağladınız. Neler söylersiniz?

Buraların çocuğuyum zaten. Çocukluğum, gençliğim, delikanlılığım hep Esat’ta geçti. Buralar da bölgemizdi ve ben de bir sinema tutkunuydum o zamanlar. Çankaya Sineması da benim çok sık geldiğim bir yerdi. Yanında da Kilim Pastanesi vardı. Pastanenin kokusunu duymak, kız arkadaşlarımızla buraya gelmek falan, bir nostalji yaşıyorsunuz tabii ki. Hiç aklıma gelmeyecek bir şeydi, oldu. 2006 yılında Devlet Tiyatrosu’ndan emekli oldum, tercih ettim kendimi biraz özgür hissetmek istedim, iyi de oldu.

Burasının kült bir mekan olması yanında benim için nostaljik hatıraları var. Buraya girdiğim zaman her yerini ayrıntılı hatırlayamadım ama localarını, konumunu, kapısının arasından perdenin görünümünü hatırlayabildiğim için onları yerli yerine koyabiliyorum. Burası sinema iken bu kadar kalabalık ve hareketli bir yer değildi. Zaten buradaki (Şili Meydanı ve onu merkeze alan bölge) hareketlilik son 2 yılda oluştu ve birbiri ardına işletmeler açılmaya başladı.

Burada birçok şey denenmiş. Eskiden sinema, sinemadan sonra bir müddet disko yapılmış, sonra gazino yapılmış, bir süre atıl kalmış ve ihmal edilmiş. İçindeki kiracı bir süre kira verip oturmuş ama hiç bakılmamış binaya. Yıllar sonra terk ettiğindeyse tam bir virane olarak kalmış. Biraz korkarak girdik. Bir tiyatroyu yapmak masraflı bir iş. Neyimiz varsa, varımızı yoğumuzu ortaya koyarak, bazı özel zevklerimden feragat edip onları da paraya çevirerek, burayı çalışır bir tiyatro haline getirdik.

Geçen yıl açıldınız çok iyi oyunlar ve aktivitelerle. Ve üzerine pandemi geldi. Neler dersiniz; ülke, ekonomi, seyirci, sanatın para kıskacı üzerine.

Tabii ki işin başı; seyirci burayı tanıyacak, bilecek ki teveccühünü, ilgisini gösterecek. Buranın da tanınmaya ihtiyacı var. Bu konuda eksiklerimiz olduğu için ancak bu bölgeyi besleyecek kadar çalışabildik. Pandemi dolayısıyla 5 ay kadar faaliyette kalabildik. Çok memnun kaldı buraya gelenler, kim geldi ve takip ettiyse bir daha gitmedi, hiçbir gösteriyi kaçırmamaya başladılar, bu güzeldi.

Manevi tarafını çok iyi düşünerek girdiğimizi söyleyemeyeceğim. Çevre öyle besliyor ki insanı, buraya gelip kapının önünde durup, burada bir sanat mekanının açılmış olması insanların gözünde o kadar büyüdü, o kadar taltifle karşılaştık ki, burayı canlandırmış olmanın maneviyatını onlar sayesinde anlayabildik. Büyük bir iş, önemli bir iş yapmış olduğumuzu o zaman anlayabildik.

Farkında değildik, korku çok hakimdi çünkü; “Acaba becerebilecek miyiz, acaba yapabilecek miyiz, acaba gücümüz yetebilecek mi, bir yerde tıkanırsak ne olacak” gibi, endişeler taşıyorduk ve hâlâ da taşıyoruz. Pandemi sebebiyle birçok tiyatro da, firma da, bütün sektörler de ayakta kalma mücadelesi veriyor. Ama tiyatroların önemli olan tarafı şu:

Marketinizi burada kaparsınız bir sonraki sokakta açabilirsiniz. Market, terzi, kafe açacak çok yeriniz vardır. Ama tiyatro yapabileceğiniz alan yok, kalmadı. Devlet kurumları da mal sahipleri de dahil tiyatrolara hala destek verilmiş değil. Eğer tiyatrolar pandemi döneminde destek görmez ve kapanırsa bu büyük sanat boşluklarına yol açacak, bunların yerini yine marketler, otoparklar alacak ve bir daha Türkiye’de sanat hayatı kolay kolay tekrar dirilemeyecek. Ya çok büyük yatırımlar (kapitalizmin sermayesi) girecek işin içine ki o zaman tiyatronun asıl özü kayboluyor. Bir tiyatrocu hiçbir zaman tiyatrosunu; bir yatırım aracı, zengin olma aracı olarak düşünmez. Orayı tiyatro yapabileceği için ayakta tutmaya çalışır. Eğer bu alanlar yok olursa, Türkiye’de sanat hayatı uzunca bir süre kendine gelemeyecek, toparlanamayacak demektir.

“Tiyatronun, canlı ve yüz yüze temasın büyüsü… İnsanla temas” desem, neler dersiniz?

Seyircinin sahnedeki kişiyle özdeşleşmesi, buluşmasıyla eskiden daha çok karşılaşırdık. Şimdi eskisi kadar karşılaşmıyoruz çünkü seyirciyi illüzyona sokabilecek, içine alabilecek, teknolojik imkanları çok geniş olan sanat yapıtları var, sinema bunlardan sadece bir tanesi. Biz tiyatroda bu illüzyon üzerine çalışmıyoruz, tiyatro bu illüzyonu seyirciye sağlayamaz. Sağlamaya çalışırsa komik olur, yapabilmesi için de çok büyük prodüksiyonlar haline gelmesi gerekir.

Eskiden turnelerde çok sık rastlardık, oyunda kötülük yapan oyuncuyu çıkışta dayak atmak isteyen seyirciyle karşılaşırdık. Şimdi öyle değil, seyirci oyun olduğunun bilincinde. İşte bizim arınma dediğimiz şey, eğer gerçekleştirebiliyorsak zaten onu biz burada bir tiyatro yapıtı sunabiliyoruz demektir seyirciye. Tiyatroda seyirci, sahnedeki oyunun “mış” gibi olduğunu bilerek ve kabul ederek oturur koltuğuna. Oradaki patlayan silah gerçekten patlamaz, ölen gerçekten ölmez, tabanca tahta tabancadır, onu kabul eder. Öyle bir şansımız var bizim.

Ayrancım Gazetesi olarak sizinle söyleşmeye geldik. Semtin ve kentin kalbi olan bir noktadayız. Okuyucularımıza, kent-kentli kültürüne, mekanın tarihine ilişkin bize ne dersiniz.

Ben sosyolog değilim, bir takım tespitler yapamam. Buraların tarihçesi üzerine söyleyeceklerim sınırlı. Ama şuradan geçen ve buraya gelen seyirciyi biliyorum, dokunabildiklerim üzerinden konuşabilirim. Buraya geldiği zaman seyirci, kendisinin burayla paylaştığı şeyi anlatma ihtiyacı duyuyor. “Burası vaktiyle şöyleydi…  Ben burada şöyle yapardım… Çocukluğumda bunu yapardım… Şurada Kilim Pastanesi vardı, burada Börekçi vardı…” Benim de bazen bilmediğim şeyleri paylaşıyorlar, paylaşmak istiyor ve içeriyi merak ediyor, “Acaba hala aynı duruyor mu” diyor çünkü yıllardır buraya girilememiş.

Diskoyken büyük bir kesim girmemiş, ondan sonra uzun süre atıl kalmış. Burası kapalı bir kapıymış, çukurda, karanlıkta ve kimse buranın arkasında –aşağı yukarı– o zaman sinemayken 800 kişilik, şimdi 500 kişilik bir tiyatro olabileceğine ihtimal verememiş. Önünden geçmiş ama burası karanlık bir kapıymış. Belli bir yaş grubu “Evet ben burada bir şeyler yaşadım onu görmek istiyorum” diyor. Belli bir yaş grubu ise “Burası karanlık bir kutuydu, neresi ne olmuş burası, burada tiyatro mu olur” diye merak edip giriyor. Bunun arkasında bu kadar büyük bir şey olabileceğini aklı hafzalası almıyor. “Burada ne varmış, böyle bir yer var mıymış, nasıl, neymiş” diyor. Airport zamanında, diskoya giden bazı çocuklar, “burası bizim için Airport’tu” diyor, onlar da ayrı bir nostalji yaşıyor. Arkadaşlarıyla geldiler eğlendiler, aradan 15-20 yıl geçti ve 20 yıl önce bir genç olarak gelip eğlendikleri mekanlar 40-50 yaşlarındaki insanlar için yine bir nostalji kaynağı oldu.

Son söz yerine…

Bu muhitler birbirinden çok farklı değildir. Bir zamanlar bir Esat çocuğu olarak, bir zamanlar Ayrancı’da yaşamış biri olarak, Ayrancı’da 30 senede 3 tane seslendirme stüdyosu açmış olarak burada özel bir hikayemiz var.

Cinnah’ta başlar bizim öykümüz, Mesnevi’de devam eder, Hoşdere’de sürer ve şimdi buradayız. Sağlam bir öykümüz var Ayrancı’da.

Burası bence tescil edilecek, kültürel sit ilan edilecek bir yer/yapı. Ankara’nın kült mekanlarından bir tanesi. Ben devlet olsam, Kültür Bakanlığı olsam önce buraya ben sahip çıkardım. Maalesef bu tip şeyler olmuyor, ya en son sıraya atılıyor ya da hiç ilgilenilmiyor. 

Ve Ayrancılılara seslenmek istersek, Ayrancılılara diyoruz ki;

Gelin ve mekanınıza sahip çıkın. Gelin gidin, oturun, çay için, oyunlarımızı seyredin. Bizi yönlendirin, isteklerinizi söyleyin.”

Bir terslik olmazsa 19 Eylül’de “Geçmiş zaman olur ki” isimli –benim talebelerim olan– Kulis Sanat Oyuncuları’nın oyunuyla başlıyoruz. Bahçelievler’de 7-8 senedir inatla tiyatro yapmaya çalışan ve tiyatro aşkıyla dolu çocuklar. Pandemi sürecinde hem sahneleri çok küçük hem oynama imkanları yok artık, oynasalar da anlamlı olmayacak kendini kurtaramayacak oyun. Onlarla bir işbirliğine gittik. Ben onlara “buyrunuz paylaşalım” dedim ve oynayabilecekleri bir alan yarattım, onlar da bana genç enerjileriyle destek verecekler, benim de öyle bir desteğe ihtiyacım var. Bu işbirliği bizi ayakta tutar diye düşündük ve bir işbirliğine gittik. Eylül ayı içinde 4 oyun oynayacak, hepsi talebelerimin oyunları.

Dürrenmatt’ın “Uyarca”sı, kısmetse 4 Ekim’de prömiyerini yapacak. O Çankaya Sahne’nin oyunu. Bekliyoruz.

(web sitesi: cankayasahne.com)

Sokağının adını söyle…

Ayrancım’ın 2. sayısında Özlem Demirci, Şair Nedim Sokağı’nın adı üzerine düşünüyor, sokağın adaşı olan apartmanların hikâyelerinin peşine düşüyordu. 

Sokak adlarında (ve cadde ve park ve semt adlarında da) ben de merak gezdiririm. Gönlüm, adlandırmalar hep “karakterli” olsun ister. Yani özgün olsun, özellikli olsun, bir hikâyesi olsun. “Yerli” olsun – millî değil, sadece yerli! Mahalline mahsus olsun.

Ayrancı’da bu bakımdan fazla talihli değiliz doğrusu. Sokaklarımızda özgün adlar, fazla yok.

Aklıma ilk gelen örnek, Şimşek Sokağı. Google’dan bakmaya başladım: İstanbul-Maltepe’de var, İzmir-Balçova’da, Adana-Kozan’da, Trabzon-Ortahisar’da var, Bursa-Osmangazi’de durdum, eminim daha niceleri vardır. Şimşek, Kuzgun, güzel sokaklardır ama adları harcıâlem.

Elçi, Tezel, Gökdere, Ömür, Güz, Yeşilyurt, Güleryüz, Yaylagül, kulağa hoş gelen adlar, özellikle Yaylagül’ün İstanbul-Bağcılar dışında fazla adaşı da olmayabilir, ama “özel” değiller, adlarının hikâyesi yok ya da biz bilmiyoruz. 

Millî değil yerli dedik ya, ülkenin her semtinde olduğu gibi Ayrancı’da da millî “tınılı” sokak adları eksik değil tabii. Yine birçok şehirde adaşı bulunan Özvatan Sokağı mesela. Kıbrıs Sokağı’nın adının da “harekât” sırasında konduğunu tahmin ediyorum. 

Peki dolmuş hattındaki Tirebolu Sokağı’nın adı neden Tirebolu? 

Gerede Sokağı’nın adı Tirebolu gibi bir başka vilayetin (Bolu’nun) ilçesinden mi geliyor, yoksa erken cumhuriyet ileri gelenlerinden Hüsrev Gerede’den mi?

Buradan, “seri” izlenimi veren adlara geçelim. Pilot’u Hava Sokağı’yla mı Piyade Sokağı’yla mı eküri saymalı? Aslında, üçünü birden semtin en canlı arteri haline gelen Güvenlik Caddemizle de eşleştirebiliriz, “güvenlikçi anlayışı” temsil etmek bakımından! Hep aynı soru: nereden çıkmış bu adlar?

Semt sokaklarımızda en bariz seriyi tabii Özlem Demirci’nin Şair Nedim’inin de dahil olduğu edebî adlar oluşturuyor: Mesnevi, Şair Baki, Farabi, Reşat Nuri, Şair Nazım (bu sonuncusu Nazım Hikmet değil, 17.yüzyıl Mevlevi şairi). İşte bakın bu seride semte özgü bir karakteristik var. Şık duruyor.

Tomurcuk, Bürümcük (evimiz otuz yıla yakındır orada), Meneviş’i de bir seri sayabiliriz değil mi? Çiçekli, bezekli, rengâhenk adlar. Bunlar da özellikli.

Karyağdı-Kuşkondu ikilisi de, pastoral naiflikleriyle özgündürler.

Başkentin göbeğinde, birçok elçiliğin bulunduğu bir semtte, bir diplomasi ve “dünya ve dünya liderleri” serisi olmazsa elbet olmazdı. Paris Caddesi, tabii. Kuveyt, Kişinev, diplomatik jest ürünü adlandırmalar. Cinnah Caddesi de öyle tabii. Cinnah’ın kurucu lideri olduğu Pakistan’la on yıllardır ihtilaf halinde bulunan Hindistan Elçiliği’nin Cinnah Caddesi üzerinde bulunması da hafif tahrik sayılabilir! Onlara kalsa, bu usandırıcı yokuşun adının Jawaharlal Nehru Caddesi olmasını tercih ederlerdi. 

Willy Brandt sokağının tabelasında “Brant” yazıyor, belki bir gün düzeltirler. Ufacık bir sokaktır. Sosyal demokrasinin 2. Dünya Savaşı sonrasındaki belli başlı uluslararası liderlerinden biri olan müteveffaya, “toplumcu belediyecilik” yönetimindeki bir beldede, daha uzun bir sokak yaraşırdı.

Uzun sokaklarımıza gelirsek… Hem uzun, hem de özgün adlı sokaklarımız:  Portakal Çiçeği, Meneviş (ikinci kez anıyoruz) ve Refik Belendir. Refik Belendir adı, benim gibi ad meraklısı arkadaşlarım arasında uzun süre esrarını korumuştu. Kimdi bu Refik Beledir? Kulağa “paşa” adı gibi geliyordu; “Belendir Paşa,” yakışır doğrusu. Sonra ODTÜ Şehir-Bölge Planlama’dan arkadaşım Oğuz Işık sırrı çözmüş, Refik Belendir’in bir vakit Ankara Belediyesi veteriner müdürü olduğunu öğrenmişti. Ekşi Sözlük’te de 2014 Kasım’ında birisi,  Belendir’in bu makamı 1953 yılında işgal ettiği notunu düşmüş. Düşünün ki şu şehirde 1977-1980 arasında nice öncü uygulamayı gerçekleştirerek belediye başkanlığı yapmış Ali Dinçer’in adını taşıyan bir sokak yok ama ta ne zamanların veteriner müdürünün adını taşıyan upuzun bir sokak var. Eh, Ayrancı’nın hatırı sayılır bir hayvansever nüfusu barındırmasıyla uyumludur.

Kenan Evren, Bülent Ecevit, İrfan Özaydınlı ve Ali Dinçer bir yemekte

Biliyorsunuz, sokakların adlarını değiştirmek ülkenin millî sporlarındandır. İnsanın adını değiştirmesi kadar tuhaftır. Manasız, harcıâlem olsa bile, yıllarca kullanılan, bellenmiş, anılarda yer etmiş bir adın değiştirilmesi, kolay kolay içe sindirilemeyecek bir şey. Ayrancı da bazı ad değiştirme darbelerine maruz kaldı. Sonuncusu, Suriye’de ABD’yle hafif gerilerek gerçekleştirilen “Zeytin Dalı” askerî harekâtının adının, ABD Elçiliği’nin önündeki Nevzat Tandoğan Caddesi’ne verilmesi. Sokak adlarının günlük siyaset sembolizmine alet edilmesinin bariz örneği. 1990’ların ortalarında, Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Çevre Sokağı’nın adının Makedonya’nın başkentine selamla Üsküp Caddesi yapılması da öyleydi. 2016 Aralık ayında bir sergi açılışında suikasta uğrayan Rusya Büyükelçisi Andrei Karlov’un adı da, az evvel andığımız Karyağdı Sokağı’na verilmişti hatırlarsınız. Taziyeden öte, “başkentin ortasındaki” güvenlik zaafından ötürü, özür niyetine biraz da. Televizyonda haberi izlerken, oğlum “Rusya’ya bu yetmez, Ankara’nın adını Karlovgrad olarak değiştirmeliler!” diye mavra yapmıştı, gülmüştük. 

Evet, ad değiştirmek, her hal ve şartta, tuhaftır. “Karaktersiz, özgün değil” de desek, yıllanmış sokak adlarımızla halleşeceğiz. O adların (varsa) neden, nasıl konduğunu bilsek, (varsa) hikâyelerini öğrensek bir de… Merak etsek…