Yersiz yurtsuz

Diyeceğim odur ki, bir yere kendimi koyamadım. Bahsettiğim mekânların çoğu artık yok, tanıştığım insanların bazıları kayıp, yine de onları bazen en küçük detayına kadar hatırladığıma ben de şaşırıyorum. Yaşadığım şehirlere şimdilerde gittiğimde tanıdık anıları arıyorum. Bulamayınca kendimi hep güvensiz hissediyorum. Biliyorum, her şey yerli yerinde dursa, tanıdık yerler, komşular hiç değişmese düşüncesi insanın yüreğinde duruyor.

Yazar Hakkında

Edward W. Said aynı isimli otobiyografisinde; yersiz yurtsuzluğunu, bir zenginlik olarak benimser ve benliğini her yerde “dışarıdan” biri olarak kuruşunu anlatır. Oysa eseri kitaplıkta her gördüğümde içim sızlar. Ağacın dallarını koparmış, yerinden sökmüş hissi yaratır. Yazıyı kaleme alırken hesapladım, yıllarca bir yere ait olma içgüdüme rağmen, Urfa, Ankara, İstanbul ve nihayet İzmir serüvenimde on beş ayrı evle tanışmak zorunda kalmışım. Haksızlık etmemek lazım, farklı dünyaların bana kattıklarına da elbette müteşekkirim.

Ancak pek çoğumuza benzer bizim ailenin göçebe geleneği, bana da işlemiş. Babamın meclise girmesiyle Urfa’dan başlayan hikâyemiz 1965 senesinde Anıttepe ve Tandoğan ile devam etmiş. Misafir gibi gelinen Ankara’da hevesimiz kursağımızda kalmış,  70’te eski topraklara heyecanla geri dönüp, 74’te bu kez Bahçelievler’e yerleşmişiz. Babamın emekli ikramiyesiyle alınan 1. caddedeki eve kadar üç ev daha değiştirip semti bir güzel tavaf etmişiz. 

Ayrancı ile tanışmam, eşimle üniversitede buluşmama denk gelir. Emek’te o günün devrimcileri ile Bahçelievler’de ülkücülerin arasında sıkışmış bizim gençlik için bakanlıkların ötesi sakin, hele Çankaya, Gaziosmanpaşa bizim için ayrı dünyalardı. Ayrancı hem şehrin merkezi hem de bu iki yakayı birbirine bağlayan dokusuydu. Okuldayken o âleme ait anılarımız; troleybüsün Farabi sokaktan dönerken boynuzlarını düşürmesini beklemek ya da parayı bulursak Körfez’den içeri dalıp şeftalisi bol şantili pasta sipariş etmekti. Fakülteden çıkınca Kızılay’a gelindi mi Ayrancı başlardı. Meclis duvarından Güvenlik Caddesi’ne dönünce kendimizi Tomurcuk sokağında bulurduk. Evliliğin ilk yılları şehrin hızla genişleyen Çankaya’sındaki Oyak Sitesi’nde geçse de, dayanamayıp Kuzgun sokağına geri döndük. 99’un sonunda İstanbul’a taşınana kadar üst sokağımız Farabi’de, üç beş adımlık mesafedeki işyerimle son derece mutlu bir yaşamımız oldu. İki kızımız da sokağımızın köşesindeki Adile Naşit Parkı’nda koşturdular. Kuğulu Park’ı görmeden hafta sonumuz geçmedi. İstanbul’da on yedi yılda iki semt, dört ev, sonunda sakinleşelim diye üç senedir Ege’de bir köye kendimizi attık.

Diyeceğim odur ki, bir yere kendimi koyamadım. Bahsettiğim mekânların çoğu artık yok, tanıştığım insanların bazıları kayıp, yine de onları bazen en küçük detayına kadar hatırladığıma ben de şaşırıyorum. Yaşadığım şehirlere şimdilerde gittiğimde tanıdık anıları arıyorum. Bulamayınca kendimi hep güvensiz hissediyorum. “Yazarın bir derdi olmalı, yoksa yazamaz” derler. Bana da oldu. İlk romanımda insanların yalnızlığını işledim. Doğduğum, büyüdüğüm, mutlu olduğumu düşündüğüm mekânlara, insanlara yabancılaşmışım, onlar da bana. Sanki gideni geri almak istemiyorlar… Nasılsa dönmeyeceğini bildikleri için kimseyi aldatmıyorlar. Yaman bir çelişki; çok gezen öğreniyor ama bağlantıyı bırakıyor.

2018 Nobel Edebiyat ödüllü yazar Olga Tokarczuk, Koşucular adlı kitabında sürekli seyahat eden insanları anlatıyor. Kapitalizmin bitmeyen maraton hissi farkında olmadan içimize işlemiş. Mahallemizde oturursak, geriye dönüp bakarsak hep kaybedeceğimiz kulağımıza fısıldanmış. Daha büyük ev, daha yeni araba, iyi okullar, kariyer, pahalı kıyafetler… Biliyorum, her şey yerli yerinde dursa, tanıdık yerler, komşular hiç değişmese düşüncesi insanın yüreğinde duruyor. Yıllar önce Hatay’da, ülkemizde kalan son Ermeni köyü, Vakıflı’ya gitmiştim.  Tertemiz, güzelim meyve bahçeleri, pırıl pırıl sokaklarıyla, huzurlu yaşayan bir mahalleydi. Kilisenin papazı “burası cennet ama çocukları tutamıyoruz, büyük şehre gitmek istiyorlar”, “biz ölünce hikâye bitecek, en çok ona üzülüyorum” demişti. Joseph Campbell diyor ki, “kaçınılmaz sonun ölüm olduğunu bilen tek hayvan, insandır. Ömrünün son diliminde bunu düşünmeye başlar. Geçmişini düşünüp hınçla mı yoksa sevgiyle mi bakacaktır.

Ömrünün çoğunu Tomurcuk sokakta geçirmiş rahmetli kayınpederimin sözüyle bitireyim;

Hatırlanmak yaşamak kadar tatlıdır

Gazeteyi düşünenlerin, paylaşanların, yazanların, emek harcayanların eline sağlık, hatırlayanlarınız bol olsun, sevgiyle…

Ücretsiz E-Bülten Abonesi Olun

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir