Blog

Macaristan Büyükelçisi Viktor Mátis: “Türkiye ikinci memleketim, Ankara ikinci evim oldu”

Yazar Hakkında

alinecatikocak@gmail.com |  + Yazarın diğer yazıları

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.


Ayrancı’nın dostu Viktor Mátis’e veda ediyoruz. “Viszlát (Hoşçakal) Viktor Mátis

Ankara’daki görev süresinin son günlerinde, Macaristan’ın Türkiye Büyükelçisi Viktor Mátis’i Ayrancı’daki tarihi Macaristan Rezidansı’nda ziyaret ettik. Diplomasi, mahalle kültürü, Ankara’ya dair anıları ve Ayrancı’ya duyduğu bağlılık üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdiğimiz Büyükelçi Mátis, geride bıraktığı yılların izlerini ve başkentten ayrılırken yanında götüreceği duyguları bizimle paylaştı.

Ankara’daki diplomatik görevinizin sonuna geldiniz. Buradaki görev süreniz nasıl geçti, Ankara hayatınızda nasıl bir iz bırakacak?

Bu benim Ankara’daki üçüncü diplomatik görevim. İlk kez 2010 yılında geldim ve 2014’e kadar kültür ateşesi ve basın ateşesi olarak çalıştım. O dönemde Ayrancı’da yaşamadım; Sancak’ta kaldım. Ardından 2,5 yıl misyon şefi yardımcısı, yani büyükelçi yardımcısı olarak görev yaptım. O dönemde de aynı yerde yaşamaya devam ettim. 2019 yılının Şubat ayında ise Ankara’ya Büyükelçi olarak atandım ve o tarihten bu yana Macaristan’ın Türkiye Büyükelçisi olarak görev yapıyorum. Bu sürenin büyük bölümünü Ayrancı’da, Kuğulu Park’ın tam karşısındaki büyükelçi konutunda geçirdim. Bu nedenle, Ankara’da geçirdiğim sürede Ayrancı’nın çok önemli bir yeri var.

Türkiye ikinci memleketim, Ankara da ikinci evim oldu. Kentin bazı köşelerini çok iyi bilirim; fırsat buldukça yürümeye ve gezmeye çalışıyorum. Ankara benim için hâlâ keşfedilmeyi bekleyen ve hayatımı en olumlu yönde etkileyen bir şehir. Hatta ikinci oğlum Ankara’da dünyaya geldi. Bu nedenle Ankara’nın ailemizde her zaman çok özel bir yeri olacak. Oğlumun kimliğinde doğum yeri olarak Ankara’nın yazıyor olması da bizim için ayrı bir anlam taşıyor. Kısacası Ankara, kalbimizde her zaman özel bir yere sahip olacak.

Buradan ayrılırken, Ankara’ya dair yanınızda götüreceğiniz en güçlü duygu ne olur?

Özlem”, çünkü burada gerçekten çok güzel yıllar geçirdik. Hareketli dönemlerimiz de oldu; birlikte yaşadığımız, paylaştığımız pek çok güzel anı biriktirdik. Bu yüzden Ankara’yı her zaman büyük bir özlemle hatırlayacağım. Buradaki hayatım sık sık aklıma gelecek. Sanırım Ankara’yı düşündüğümde hissedeceğim en baskın duygu da kesinlikle özlem olacak.

Béla Bartók’un Ankara’da çaldığı orijinal piyano

Ayrancı’nın en karakteristik yapılarından biri olan Macaristan Rezidansı’nda ağırlıyorsunuz bizi. Sizin için buranın anlamı nedir?

Macaristan Rezidansı bizim için sadece bir ikametgâh değil, aynı zamanda güçlü bir tarih ve kültür taşıyıcısı.

Macaristan’ın 1923’te Ankara’yı başkent olarak tanımasıyla başlayan diplomatik ilişki, kısa sürede çok güçlü bir bağa dönüşüyor. O dönemde, özellikle Atatürk’ün liderliğinde Türkiye’nin bağımsızlığını kazanması ve yeni bir devlet olarak ortaya çıkması, Macaristan için de önemli bir referans oluyor. Bu yakınlık iki ülke ilişkilerinin temelini oluşturuyor. Bu binanın 1930’da tamamlanması ve Giulio Mongeri’nin mimarisi de bu sürecin bir parçası.

Burada yıllar içinde çok önemli isimler ağırlanmış. Bunlardan en bilineni Béla Bartók. Bugün gördüğünüz piyano da onun Ankara’da çaldığı orijinal enstrümanlardan biri.

Ayrıca “Gül Baba’nın Ölümü” gibi iki ülkenin ortak tarihine ve kültürel bağlarına ışık tutan çok kıymetli eserler de burada yer alıyor.

Kısacası burası sadece bir rezidans değil; Türkiye ile Macaristan arasındaki ortak hafızayı ve kültürel bağı temsil eden, yaşayan bir mekân.

1885’te yapılmış “Gül Baba’nın Ölümü” tablosu Atatürk’e hediye edilmiş. Atatürk 1930’da Macaristan Büyükelçiliği’ne hediye etmiş.

Buranın yakın zamanda bir restorasyon geçirdiğini biliyoruz. Restorasyon sırasında ‘mutlaka korunmalı’ dediğiniz şeyler oldu mu?

Kuğulu Park’ın karşısındaki arazimizde uzun süren kapsamlı bir restorasyon ve inşaat çalışması yürüttük. Bu süreçte çevremize verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dilemek isterim. Bu çalışmalar iki büyük projeyi kapsıyordu. Birincisi, tarihi rezidansın aslına uygun şekilde restore edilmesiydi. İkincisi ise Paris Caddesi tarafında, artan diplomatik ihtiyaçları karşılayacak yeni büyükelçilik binasının inşa edilmesiydi. Restorasyon sırasında en büyük önceliğimiz yapının özgün karakterini korumaktı. Hatta bazı bölümlerde 1930 yılındaki orijinal detayları yeniden ortaya çıkardık. Bunun en güzel örneklerinden biri de binanın dış cephesi. Çalışmalar sırasında yapının özgün taşlarını ve gerçek rengini tespit ettik. Bu nedenle daha önceki sarı ton yerine, 1930’lardaki gri tonlarına uygun dış cepheyi yeniden oluşturduk.

Bugün Kuğulu Park’tan baktığınızda, bu tarihi yapıyı neredeyse ilk inşa edildiği haliyle görebiliyorsunuz. Elbette modern kullanımın gerektirdiği bazı teknik düzenlemeler yapıldı, ancak hem dışarıda hem de içeride yapının tarihî dokusunu mümkün olduğunca korumaya özen gösterdik.

Elçilik binaları dışarıdan gizemli görülür. Macaristan Büyükelçiliği halka açılıyor mu, ziyaret mümkün mü?

Arazimiz iki bölümden oluşuyor. Atatürk Bulvarı tarafında tarihi rezidans, Paris Caddesi tarafında ise büyükelçilik binamız yer alıyor. Büyükelçilik binası aktif bir çalışma ofisi ve konsolosluk hizmetlerinin verildiği alan olduğu için güvenlik nedeniyle ziyarete açık değil. Rezidans ise belirli etkinliklerde ziyaret edilebiliyor. Özellikle Avrupa Kültür Günleri gibi organizasyonlarda kapılarımızı açarak mümkün olduğunca fazla kişiyi burada ağırlamaya çalışıyoruz. Önümüzdeki dönemde de benzer etkinliklerle Ankaralıları yeniden burada görmek istiyoruz.

Bunun dışında, rezidansın mimari detaylarını daha fazla kişiyle paylaşmak için yeni bir proje hazırlıyoruz. Bir grup ressamın yapıya ait özgün ayrıntıları resmettiği eserleri büyüterek dış çitlere yerleştirmeyi planlıyoruz. Böylece içeriye giremeyenler de bu tarihi yapının güzelliklerini dışarıdan keşfedebilecek.

Geçtiğimiz aylarda bahçenizde Turul Kuşu heykeli açılışı yaptınız. Bu sembol sizin için ne anlam taşıyor?

Turul Kuşu, Macar mitolojisinde Macarların kökenine dair önemli bir semboldür. “Turul” (Türkçedeki Tuğrul’a yakın bir okunuşla) Orta Asya bağlantılarına işaret eden mitolojik bir kuş olarak kabul edilir. Bu nedenle Macaristan’da çok sayıda Turul heykeli bulunur.

Türkiye’de ise uzun süre böyle bir sembolün olmaması bizim için bir eksiklikti. Bu nedenle Ankara’da, Ayrancı’da Atatürk Bulvarı’na bakan noktada bir Turul Kuşu yerleştirme fikri ortaya çıktı. Bu heykel hem Macarların birlik ve dayanışmasını hem de Orta Asya kökenlerine dair kültürel hafızayı temsil ediyor. Bizim için Turul Kuşu’nun en güçlü anlamı, “kanatları altında bir arada olma” fikri. Yani birlikte olmayı, korunmayı ve dayanışmayı simgeliyor.

Aynı zamanda bu tür eserlerin bulunduğu alanlar sadece diplomatik mekânlar değil, kültürel buluşma noktalarıdır. Burada amaç, yalnızca Macar sanatını göstermek değil; Türk ve Macar kültürlerinin kesiştiği ortak bir sanat dili oluşturmak. Çünkü bu yapı, bulunduğu çevreden kopuk değil; yaşadığı şehirle etkileşim halinde olmalı.

Ayrancı da tam olarak böyle bir yer: Diplomasiyle mahalle kültürünün iç içe geçtiği, yaşayan bir alan.

Ayrancı ile ilgili görüşleriniz nedir?

Yaklaşık 13 yıl Ankara’da yaşadım ve bu süre içinde Sancak, Gaziosmanpaşa ve Ayrancı olmak üzere üç farklı mahallede bulundum. En çok Ayrancı’da vakit geçirmeyi sevdim. Çünkü Ayrancı’nın hem canlı hem de sakin bir yapısı var; insanı yormayan, yaşanabilir bir mahalle.

Burada dikkatimi çeken en önemli şeylerden biri de komşuluk ilişkileri oldu. Nereye giderseniz gidin insanlar birbirine yakın, tanımadıkları kişilere bile selam verebiliyorlar. Bazen “Merhaba Sayın Büyükelçi” gibi hitaplarla karşılaşınca şaşırıyorum çünkü ben de burada yaşayan sıradan bir sakinim aslında.

Günlük hayatım da oldukça normal akıyor. Bazen resmi kıyafetle, bazen daha spor şekilde, bazen de bahçedeki işler nedeniyle oldukça rahat bir halde dışarı çıkıyorum. Yani herkes gibi burada çok sıradan bir hayat yaşıyorum. Bu doğallığın içinde, benim gibi yaşayan çok sayıda insan olduğunu görmek de beni ayrıca mutlu ediyor.

Buradan ayrıldıktan sonra Ayrancı’yı size en çok hatırlatacak şey ne olacak?

Kuğulu Park, sadece pencereden gördüğümüz bir manzara olduğu için değil; aynı zamanda çok canlı bir yaşamın parçası olduğu için bizim için özel. Atatürk Bulvarı’ndaki yoğun trafik içinde bile parkta çocukların nasıl oynadığını, güldüğünü ve bazen ağladığını duyabiliyoruz. Bu sesler, mahallenin ne kadar yaşayan bir yer olduğunu bize gösteriyor

Gerçekten Ayrancı açısından ya da Ankara açısından baktığınızda bunu unutamam dediğiniz böyle bir an var mı?

Tabii ki en şok edici 15 Temmuz idi. 15 Temmuz’da maslahatgüzar olarak burada çalıştım. Ankara’da böyle şeylerin olmasını hiç düşünmedim. Olabileceğini hiç düşünmedim önceden. Ama oldu geçti. Ama en komik hikaye benim için, Covid’in tam ortasında, işte dışarıya çıkmanın yasak olduğu zamanlarda; bir gün bir kargomu almak için Cinnah Caddesi’nde yürüyerek kargo şubesine gittim. Kocaman bir kutuyu omzuma koydum. Dışarıda neredeyse hiç kimse yoktu; sadece kargo çalışanları vardı. O sırada bir genç sigara içiyordu. Bana baktı -maske taktığım için yüzüm de tam görünmüyordu-Abi, sen Macaristan Büyükelçisi’ne benziyorsun” dedi. Ben de kendisine, “keşke” dedim.

Neden öyle dediğimi ben de bilmiyorum. Sonra ben gülmeye başladım, o da bana biraz şaşkınlıkla baktı. Daha sonra bu olayı Twitter’da anlattığımda bana inanmayıp “Böyle bir şey kesinlikle olmamıştır” diyenler de oldu ama gerçekten yaşandı ve hâlâ hatırladıkça gülüyorum.

Elbette Ankara’daki en büyük anım ise ikinci oğlumuzun burada doğması. Gece yarısı arka sokaklardan yakındaki hastaneye telaşla koştuğumuz o an, ailemiz için unutulmaz ve macera dolu bir hatıra olarak hafızamızda kaldı.

Ayrancı’da en sevdiğiniz şeyler neler?

Ayrancı’da net bir yerden daha çok bir rutinim var.Hafta sonu 6.30–7.00 civarında Güvenlik Caddesi’ne gidip kahvaltılık bir şeyler alıyorum. O saatlerde şehir neredeyse tamamen sessiz oluyor; çok az insanla karşılaşıyorum. Bu sessizlik benim için çok özel ve rahatlatıcı. Zamanla bu bir alışkanlığa dönüştü. Sabah o saatlerde caddeyi, Atatürk Bulvarı çevresini ya da küçük bir kafeyi izlemek; insanların ve trafiğin yavaş yavaş başlamasını seyretmek bana rahatlatıcı geliyor. Şili Meydanı’ndaki ağaç da benim için ayrı bir nokta. Oğlum da orada vakit geçirmeyi çok seviyor. Ayrancı’nın en güzel yanı da aslında bu: şehirle bu kadar iç içe, doğal ve yaşanabilir bir hayat sunması.

Macaristan’ın Türkiye Büyükelçisi Viktor Matis Ayrancım Derneği yönetimiyle.

Bazı şehirler insanı bırakmaz. Ankara’ya geri dönmek istemenizin nedeni ne olurdu?

Ankara aslında benim gözümde çok hızlı değişen bir şehir; Hem gelişiyor hem de sürekli dönüşüyor. Mekânlar, dükkânlar ve binalar kısa sürede farklılaşıyor.

Eğer Ankara’ya geri dönecek olsam, özellikle yaşadığım üç evi yeniden görmek isterdim: Sancak’taki, Gaziosmanpaşa’daki ve bu bina. Özellikle burasının değişmeden kalmasını umut ediyorum, çünkü tarihi kimliğiyle zaten korunması gereken bir yapı. Bunun dışında Ankara’nın sokak düzeni ve şehir içi hareketliliği de ilgimi çekiyor. Hangi yoldan nasıl gidileceği, şehir içinde nasıl hareket edildiği her zaman dikkatimi çeken bir konu oldu. Kaldığım bu üç yerin dışında, Ankara’yı bu yönleriyle yeniden keşfetmek isterim.

Ayrancım Gazetesi’ni ayrıca tebrik etmek isterim. Bazen bilmediğim birçok detayı orada görmek beni mutlu ediyor. Yaşadığım yeri daha iyi tanımak ve anlamak benim için gerçekten önemli. Ayrancı’da bir gazetenin ve böyle bir derneğin olması çok değerli bir girişim çünkü insanın en çok ilgilendiği şey, yaşadığı çevrede neler olup bittiğidir. Dernekte ve gazetede emek veren insanların, yaşadıkları yeri gerçekten önemseyen ve burası için zaman ayırmaya hazır, iyi niyetli insanlar olduğuna inanıyorum.

Kentsel dönüşüm Ayrancı’yı değiştirirken semtin ruhunu korumak

“Çok basit bir sebeple istemiyoruz yeni binaları: Çirkinler, kullanışsızlar, balkonsuzlar, basık tavanlılar, bahçesiz ve ağaçsızlar”

Metin Solmaz (57)

Girişimci, Yazar

Nostalji güzel şeyleri hatırlama sanatıdır. Çirkin şeyler hiç olmamış gibi davranılır. O yüzden o berbat okullar, askerlikler filan çok nefis hatırlanır, anlatılır. Ben bu yüzden nostalji sevmem. Bu konuda en sinirimi bozan şey de bu kentsel dönüşüm sonucu peydah olan ucubelerin nostaljik bir aşkla istenmiyor zannedilmesi. Hayır. Bütün diğer sebepleri çiğneyen çok basit bir sebeple istemiyoruz yeni binaları: Çirkinler. Kullanışsızlar. Balkonsuzlar. Basık tavanlılar. Bahçesiz ve ağaçsızlar. Geberit banyoyu koyuyorlar lüks oluyor. Ayrancıda nefis mimarlar yaşıyor. Ayrancı apartmanlarını çalışmış nefis akademisyenler var. Elimde olsa onlardan bir kurul yaparım. Ve o kuruldan geçmeden kimse çivi çakamaz, tabela asamaz. Ha bir de elbette hunharca topladıkları bütün sokak köpeklerimizi geri getirirdim.


“Mahallenin ruhunu bozmadan”

Esin Koçulu (55)

Emekli Bankacı

Buradaki nüfus yaşlı. Dolayısıyla binalar eski. Binaların odalarından, camlarından bahsetmiyorum bile; en üst katta oturan seksen yaşındaki annem dördüncü kata çıkamıyor. Ne yaptı? Gidip kardeşimin evine yerleşti. Altmış senedir oturduğu, gelin geldiği evi bırakıp gitmek zorunda kaldı. Oysa asansör olsaydı durum farklı olurdu; asansör bir lüks değil. O yüzden ben, altı dönüm üzerine kurulmuş beş bloğun kentsel dönüşüm kapsamında yenilenmesini destekliyorum.

Ama şöyle bir durum da var: Süreci sadece müteahhitlere bıraktığınızda, onların “Kendime ne kadar daha fazla pay çıkarabilirim?” düşüncesi ön plana çıkıyor. Son dönemde yapılan yeni binalara baktığınızda, kapısında oturup bir çay içebileceğiniz hiçbir alan yok. Oysa buradaki eski binaların genelde arka taraflarında güzel bahçeleri bulunuyor. Sonuç olarak kentsel dönüşüm gerekli; ancak mahallenin ruhunu bozmadan yapılmalı.


“Ev dediğimiz yer sadece dört duvardan ibaret değil”

Irmak Akar (21)

Öğrenci

Binalar kesinlikle yenilenmeli çünkü Ayrancı bölgesi oldukça eski konutlardan oluşuyor. Bu nedenle olası bir depremde veya herhangi bir doğal afette, çoğu binanın çok çabuk yıkılabileceği riskini taşıyoruz. Ancak bu yenilenme süreci gerçekleşirken mahallenin ruhunun kesinlikle korunması gerekiyor. Ev dediğimiz yer sadece dört duvardan ibaret olmamalı. Örneğin, Ayrancı’daki binalarda balkonların çok küçük olması benim canımı sıkan detaylardan biri; neredeyse hiç geniş, ferah balkon yok. Oysa balkon benim için çok önemli bir yaşam alanı ve mimari tasarımlarda buraların daha iyi değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

Özetle; binalar yenilenmeli, evet. Fakat bu yapılırken hem mevcut nüfusun ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalı hem de mahallenin kültürü ve o özgün ruhu asla kaybolmamalı.


“Binaların da bir ömrü var”

Fatma Yüksel (68)

Emekli Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

 Binaların da tıpkı insanlar gibi bir ömrü var. Mühendislerden ve mimarlardan duyduğum kadarıyla bu ömür yaklaşık elli yıl. Çünkü demir yoruluyor, çimento yıpranıyor. Dolayısıyla binaların yenilenmesi, kentsel dönüşüme girmesi kaçınılmaz bir ihtiyaç.

Ancak bu yenilenme yapılırken belirli bir mimari dokunun korunmasını isterdim. Bodrum veya Safranbolu evleri gibi, mahallenin kendine has bir karakteri olmalı. Fakat işin ekonomik boyutu insanları çok zorluyor. Benim oturduğum bina da oldukça eski ve duvarlarında çatlaklar var. Kesinlikle yıkılması gerekiyor ancak müteahhitler üste para almadan burayı yenilemeyeceklerini söylüyorlar.

Kent hakkı odağında semti savunmak

Şehir dediğimiz mekân devasa bir mekanizma gibi işler. Görünen yüzünde imar planları, parsel numaraları ya da birbirini kesen asfalt caddeler var.  Diğer yüzünde ise kentin asıl ruhu saklı. O soğuk beton blokların arasından sızan, sokak köşelerinde biriken ve kuşaktan kuşağa aktarılan toplumsal hafızayı buluruz orada.

Semt, bu hafızanın en somut, en dirençli ve en canlı birimidir. İkametgâh adresi olmanın çok ötesindedir. Ortak bir geçmişin, paylaşılan pratiklerin ve kolektif bir aidiyetin fiziksel karşılığıdır orası. Mesela Ankara’da Ayrancı’nın yokuşları ya da Eskişehir’de Ertuğrulgazi’nin bahçeli nizamı, basitçe birer yerleşim alanı değildir. Şehrin karakterini inşa eden çok katmanlı kimlik adalarıdır.

Nedir, bir semti hafıza mekânı kılan temel unsur? Binaların estetiği mi? Hayır. O yapıların içinde, evlerin arasında akan gündelik yaşam pratikleridir, aslolan. Bahçedeki meyve ağacının gölgesinde yapılan komşu sohbeti, bakkalın önünde ayaküstü selamlaşma, pencerelerden taşan sesler, bütün bunlar mekânı sadece barınma alanı olmaktan çıkarır ve yaşam evrenine dönüştürür.

Neoliberal kentleşme politikaları işte tam da bu noktada devreye girer. Semtin yaşayan, bütüncül varlığını bir engel olarak görür. Mekânın kullanım değeri değil, değişim değeri esastır. Mekân rant aracıdır. Semtleri içten içe kemiren sürecin failidir. 

Mekânın dokusunu oluşturan yapıların tek tek yıkılmasıyla başlayan süreç, semtin yavaş ölümüdür. Her yıkılan eski evle birlikte sadece bir yapı ortadan kalkmaz. Bahçedeki meyve ağacı, o ağaçla kurulan bağ, sokağın ışığı, o köşede birikmiş ömrün hikâyesi de hafızadan silinir.

Yerine dikilen ve birbirinin kopyası, çevresinde bir saksı çiçeğe dahi yer bırakmayan apartmanlar, semtin insani ölçeğini yok eder. Bu acımasız dönüşüm, mekânı anonimleştirir, insanı yalnızlaştırır. Artık sokak, orada yürünen bir kamusal alan olmaktan çıkar. Beton duvarlar arasından hızla geçilen bir koridora dönüşür.

Hafızası olan mekânların kaybolması, kentin sürekliliğinin de kopması demektir. Evlerinden kopamayan yalnız yaşlıların birer birer göçmesi, onların geride bıraktığı boşluğun hafızasız beton yığınlarıyla doldurulması, kentin kolektif vicdanını da aşındırır. O güzelim bahçeleri sadece elden çıkarılması gereken mali birer yük olarak gören kimi çocuklar, mekânın hatırasını mülkiyet hırsına feda ederler.

Kent hakkı mücadelesi tam da burada, bu hafıza mekânlarını korumak ve onları neoliberal piyasa mekanizmalarının insafına bırakmamak için başlamalıdır. Semt, kentin geçmişi ile geleceği arasındaki ince köprüdür. O köprünün yıkılması, kentin de kendi hikayesini unutması demektir.

Bahçeden kutuya sosyolojik tasfiye

Bahçeli evden kutu apartmana geçişi basitçe bir mimari form değişikliği olarak görmek yanıltır. Bu geçiş, kentsel yaşamın iliklerine kadar işleyen bir sosyolojik tasfiye sürecidir. Ankara’da Ayrancı’nın o kendine has az katlı, arka bahçeli apartman nizamı ya da Eskişehir’in Ertuğrulgazi, Sümer ve Osmangazi mahallelerinde meyve ağaçlarıyla çevrili kooperatif evleri, aslında bir toplumsal sözleşmenin mekânsal karşılığıydı.

Bu evlerde sokağa küsülmez, komşuyla araya aşılmaz duvarlar örülmezdi. Kamusal alan ile özel alan arasında yumuşak bir geçiş sunan bir yaşam tarzının kalbiydi. Neoliberal kentleşme, bu yumuşak dokuyu verimsiz alan olarak kodladı. Orayı ranta tahvil edilebilir metrekarelere dönüştürdü. Sadece evler değil, o evlerden beslenen bütün o mahalle kültürü de enkaza dönüştü.

Bu tasfiyenin en dramatik öznesi, hayatını o bahçeli evin toprağına, ağacına ve sokağın ritmine bağlamış olan yaşlı kuşaktır. Onlar için o ev, sadece bir tapu değil, evlatlarını büyüttükleri, gölgesinde soluklandıkları, hatıralar biriktirdikleri bir sığınak. Kentsel dönüşümün sert rüzgârı o kuşağı da semtten koparıyor. Bahçesinden, toprağından koparılan yaşlıların göçüyle aslında semtin ruhu da tahliye edilmiş oluyor.

Yerlerine gelen yeni kuşaklar ise genel olarak mekâna kullanım değeri değil, değişim değeri üzerinden bakıyor. Bir zamanlar huzur ve aidiyet kaynağı olan o bahçeli evler, artık sadece “Müteahhit ne kadar verir?” sorusunun öznesi hâline gelmiş durumda. Mali bir yük olmuş.

Kutu kutu apartmanlar, bu yeni zihniyetin betonlaşmış hâlini anlatıyor. Birbirinin kopyası, tek bir saksının bile sığmadığı balkonları, sokağa gözünü yuman sakinleriyle o binalar, yalnızlıkların, yalnızlaşmanın yeni mimarisini temsil ediyor. Bahçelerin yerini otoparklar alıyor, boşluklar betonla kaplanıyor. Çocukların meyve çalacağı tek bir ağaç bile yok. Yaşlıların oturup dertleşeceği tek bir gölge bile kalmıyor.

Sosyolojik tasfiye işte böyle gerçekleşiyor: Ortak yaşam alanları yok ediliyor, insanlar dört duvar arasına hapsoluyor. Komşuluk, sadece asansörde karşılaşan iki yabancı arasında. Mahallenin denetleyici ve koruyucu dokusu da siliniyor. Kent, atomize olmuş bireylerin bir araya geldiği, mekanik bir yığına dönüşüyor.

Bu dönüşümün yarattığı en büyük tahribat ise, sınıfsal ve kültürel sürekliliğin kopmasıdır. Semtin dokusunu oluşturan o incelikli, ince işçilikle örülmüş, emek ve sevgi ürünü yaşam pratikleri kaba bir inşaat ekonomisine kurban ediliyor. Kentin demografisi de hızla homojen bir karakter ediniyor. Eski sakinlerin yerini alan, mekâna dair hiçbir hafızası olmayan gelip geçici kullanıcılar, semti bir yaşam alanı olarak değil, bir yatırım aracı olarak görüyor.

Sonuçta ortaya çıkan manzara, hafızasını yitirmiş, ağaçsız, kuş sesinden mahrum ve sadece ranta endeksli bir kutular yığını oluyor. Bu tasfiye süreci, kentin nefes borularını tıkarken, bizi de kendi yarattığımız beton labirentlerde kimliksiz birer figüre dönüştürüyor.

Fotoğraf: Doğa Kısa

Lefebvre ile teoriden pratiğe

Neoliberal kentsel dönüşümün bu yıkıcı çarkına karşı durma gereği yalnızca eski evleri koruma arzusundan doğmaz. Politik bir duruşu ve kent hakkı arayışını da zorunlu kılar. Henri Lefebvre’in kavramsallaştırdığı kent hakkı anlayışında şehir sadece içinde barınılan bir mekândan ibaret değildir. Lefebvre, mekânı sakinlerinin ortaklaşa ürettiği bir sanat eseri olarak görür.

Bu perspektiften bakıldığında, Ankara’nın Ayrancı ya da Eskişehir’in Ertuğrulgazi mahallesi, sakinlerinin mülkiyet haklarından bağımsız olarak, o sokaklarda yürüyen, o ağaçların gölgesinde soluklanan herkesin ortak ürettiği mekânlardır. Neoliberal belediyecilik anlayışı, semti sakinlerinden koparmış, sermayenin oyun sahasına çevirmiştir. Kentin sakini, kendi yaşam alanının geleceği hakkında söz söyleyen bir kentli olmaktan çıkarılmış, gayrimenkul piyasasının figüranına dönüştürülmüştür.

Teoriden pratiğe geçişte kent hakkı, kentsel mekânın kullanım değerinin değişim değerine karşı kazandığı bir zaferi temsil etmelidir. Bugün karşı karşıya olduğumuz semtin yavaş ölümü, işte bu hakkın gasbedilişini anlatır. Semtin dokusu bozulurken, oradaki demografik yapı sermayenin talepleri doğrultusunda yeniden kurgulanırken bir dışlanma süreci de yaşanır. Kentin merkezindeki hafıza mekânları, soylulaştırma adı altında asıl sahiplerinden arındırılır. Böylesine bir süreçte belediyecilik politikaları, sadece imar izinlerini onaylayan bir noter makamı gibi çalışmanın ötesine geçmeli, semtin toplumsal dokusunu ve o mekâna sinmiş gündelik yaşam pratiklerini koruma sorumluluğu üstlenmelidir.

Gerçek bir kent hakkı mücadelesi, kenti bir rant alanı olarak gören teknokratik bakış açısına radikal bir itiraz da olmalıdır. Sadece yıkımlara karşı çıkmak yetmez. Kentin nasıl inşa edileceğine, hangi ağacın nerede duracağına ve kamusal alanın nasıl paylaşıldığına dair karar alma süreçlerine doğrudan katılmak da gerekir.

Ayrancı’da bir bahçeli evin yıkılıp yerine devasa bir beton kütlesinin dikilmesi, sadece o parselin sahibini ilgilendiren hukuki bir mesele değildir. O sokaktan geçen herkesin görsel, sosyal ve ekolojik hakkına yapılan bir müdahaledir. Dolayısıyla, kent hakkı odaklı bir belediyecilik, mahallelinin kendi yaşam alanını savunma iradesini kurumsallaştıran mekanizmalar kurmak zorundadır.

Bu kuramsal çerçeve, semt savunmasını romantik bir nostalji olmaktan çıkarıp rasyonel bir hak arayışına dönüştürüyor. Kentin sakinleri, birer müşteri veya hak sahibi paydaş olmanın ötesinde, kentin yaratıcı özneleri konumundadır. Sokaktaki her meyve ağacı, her eski taş duvar, bu ortak üretimin ve kolektif hafızanın birer parçasıdır.

Lefebvre’in vurguladığı gibi, kent hakkı kentteki yaşamın dönüştürülmesine yönelik bir çağrıdır. Bu çağrı, neoliberal kuşatmaya karşı semtin dokusunu, komşuluk hukukunu ve gündelik yaşamın o canlı, öngörülemez dokusunu savunmakla başlar.

Ağıttan eyleme kent savunması

Kent savunması söylemi, yitirilene yakılan hüzünlü bir ağıt değildir. Olmamalıdır. Eski komşulukların, meyve bahçelerinin ve mahalle sıcaklığının nostaljisine sığınmak elbette insani bir refleks, ama neoliberal kentleşmenin acımasız dişlileri karşısında bu nostalji bizi tek başına koruyan bir kalkan olamaz.

Kent savunmasını gerçek bir mücadeleye dönüştürmek için, semt güzellemelerini aşmalı, hak temelli ve örgütlü bir politik itirazı inşa etmeliyiz. Meselemiz kenti bir müze gibi dondurmak değil, yaşayan dokunun değişim sürecini yönetme hakkını talep etmek olmalıdır.

Ayrancı veya Ertuğrulgazi gibi semtlerde verilmesi gereken mücadeleyi, betonlaşmaya karşı bir estetik itiraza hapsetmek doğru değil. Kentin demografik yapısının ve toplumsal hafızasının zorla değiştirilmesine karşı da “yerinde kalma” iradesini açığa çıkarmalıyız.

Kent savunması, mülk sahiplerinin müteahhitlerle yaptığı bireysel pazarlıkların ötesine geçmelidir. Sokağın ve mahallenin kolektif bir özne olarak masaya oturmasını sağlamalıyız. Yıkımlara ağıt yakmayı bırakıp, imar planlarındaki rant odaklı değişiklikleri deşifre eden, hukuki süreçleri mahalle meclisleri aracılığıyla takip eden ve semtte nasıl yaşayacağımıza bizim karar vereceğimizi ifade eden bir eylem pratiği inşa etmeliyiz. Romantizmden arınmış, veriye dayalı, stratejik bir direnişten söz ediyorum.

Bu dönüşümde en kritik eşik, değişen demografiyi ve dokuyu dışlamamak, yeni olanı mücadeleye dahil edebilmektir. Semte yeni taşınan, o kutu apartmanların sakini genç kuşakları, kiracıları da mahallenin yeni hafızası olarak kabul etmeliyiz. Kent hakkı sadece tapu sahiplerine ait bir imtiyaz değildir. Kent hakkı, mekânı soluyan herkesin ortak hakkıdır.

Semt savunması sadece yaşlı kuşakların geçmişe tutunma çabası değildir. Gençlerin de daha insani, yeşil ve kamusal bir gelecekte yaşama arzusunu anlatmalıdır. Eylemlilik süreci, sözlü tarih çalışmalarıyla geçmişi belgelemenin ötesine geçmeli, modern şehircilik ilkeleriyle geleceği kurgulayan bir köprü kurmalıdır.

Kent savunması, neoliberalizmin “parçala ve yönet” taktiğine karşı “birleş ve diren” mantığını hayata geçirir. Tek bir binanın yıkılması, bütün bir semtin ekosistemine saldırı demektir. Bu farkındalıkla hareket eden bir mücadele, mahalle derneklerinden hukuki platformlara, sanatçıların görsel tanıklıklarından akademisyenlerin saha araştırmalarına kadar geniş bir cephe açar.

Yıkıma müdahale imkânı, nostaljik bir geçmişe dönme hayalinde değil, bugünün gerçekliği içinde yaratılacak yeni dayanışma ağlarında saklıdır. Ağıt yerini stratejiye, bireysel hüzün yerini kolektif bir kentsel muhalefete bıraktığında, kent hakkı sadece kâğıt üzerinde bir kavram olmaktan çıkar ve sokağın dinamik gücü hâline gelir.

Kadrajı genişletmek

Kadrajı sadece kaybettiklerimize değil, bugünün çatlakları arasından filizlenen imkânlara da açalım. Kent hakkı mücadelesinde kadrajı genişletelim ve semtin dokusundaki aşınmayı sadece bir kayıp hikâyesi olarak okumayı bırakalım. Değişimin kendisini bir müdahale alanı olarak kabul edelim.

Sözlü mirası kayıt altına almak elbette değerlidir ama o seslerin yankılandığı mekânlar birer birer otoparka ya da beton kutulara dönüşürken, onları arşivlemek yetmez. Gerçek bir müdahale için, o kadrajın içine yıkım ekiplerini, imar dosyalarını ve değişen demografinin yarattığı yeni sosyal gerilimleri de dahil etmeli, çözüm yollarını tam da bu sert gerçekliğin orta yerinde aramalıyız.

Kadrajı genişletirsek göreceğimiz manzara, sadece yaşlıların çapaladığı bahçelerin yok oluşu olmaz. Orada kentsel adaletsizliğin yeni biçimlerini de buluruz. Bu aşamada direniş, gündelik yaşamın o küçük ama inatçı örüntülerini, yani mesela bir kapı önü sohbetini, bir esnaf dayanışmasını veya bir parkın kullanım biçimini, politik birer eylem olarak yeniden tanımlar.

Lefebvre’ci kent hakkı, mikro pratikler ile makro politikalar kaynaştığında değer kazanır. Yerel yönetimlere düşen görev, katılımcılık kavramını sadece anketlerden ibaret görmemek, semtin tarihsel ve sosyolojik katmanlarını imar planlarının asli birer bileşeni hâline getirmektir. Mekânı korumak, sadece eskiyi muhafaza etmek değildir. Mekânı yaşatmak, geleceği o eskiyle organik bir bağ kurarak yeniden tasarlayabilmektir.

Semt güzellemelerinin ötesine geçmeye ihtiyacımız var. Mekânsal adaleti savunan bir yeni kentsellik bilincine ihtiyacımız var. Ayrancı’daki bir apartman bahçesinin sadece o apartman sakinlerine değil, tüm şehrin ekolojik ve sosyal dengesine hizmet ettiğini bilmeliyiz. O bahçenin betonlaşması, tüm kentin nefessiz kalması demektir. Mücadele, bu farkındalığı bir mahalle meclisi kararlılığına dönüştürebildiği ölçüde başarılı olacaktır. Semt savunması; mimarların, hukukçuların, sanatçıların ve o mahallede nefes alan, hattâ o mahalleden geçen herkesin bir araya geldiği, disiplinlerarası bir kent nöbetine dönüşmek zorunda.

Neoliberal kentin homojenize eden saldırısı karşısında semt, bizim son sığınağımız ve ilk mevzimizdir. Kadrajı genişletip baktığımızda, yıkımın büyüklüğü kadar, o yıkımın içinden yükselen itiraz seslerinin potansiyelini de görürüz. Kentin kimliğini inşa eden hafıza mekânlarını korumak, geçmişe duyulan bir vefa borcunu aşan, çocuklarımıza bırakacağımız yaşanabilir bir dünya sözüdür.

Ağıtları eyleme, nostaljiyi ise örgütlü bir kent hakkı mücadelesine tahvil ettiğimizde, bahçelerinden meyve yenen evlerin ruhu, belki beton blokların arasında yeni bir yaşam formu bularak varlığını sürdürecektir. Gerçeklikten kaçmadan, o gerçekliğin içinde direnerek şehri yeniden kurmak bizim elimizde.

AYRANCI FEST 2026

Ayrancım Derneği’nin ilkini Cumhuriyetin 100. Yılı nedeniyle 2023’de gerçekleştirdiği “Ayrancı Fest” bu yıl üçüncü organizasyonuyla Ankaralılarla buluşmaya hazırlanıyor.

13 Ekim “Ankara’nın başkent oluşu” ile başlayan etkinlik 29 Ekim “Cumhuriyet Bayramı”na kadar devam edecek.

Ayrancı semtinin beş mahallesine dağılmış şekilde kafelerde, parklarda, tiyatro ve etkinlik sahnelerinde tamamı ücretsiz olarak gerçekleşecek festival programında bu yıl şu etkinlikler var.

Festival Taslak Programı


13 Ekim 2026 Salı 17.00
Bekir Ödemiş
Ankara’nın Kültürel Tarihi

Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi
(Hüseyin Onat Sokağı No:4)


14 Ekim 2026 Çarşamba 19.00
Ankara’nın Film Rotaları
O’film ekibinden Ali Gençoğlu

Unite Ortak Mekan
(Cinnah Caddesi No:7/A)


15 Ekim 2026 Perşembe 18.30


16 Ekim 2026 Cuma 18.30
Murat Meriç
ile Şarkılarla Ankara

Fade Sahne
(Farabi Sokağı 39/A)

Etkinlik ücretsizdir. Yer numarası yoktur. 70 kişilik salonda ilk gelen oturur.


17 Ekim Cumartesi 11.00
Macaristan Büyükelçiliği Gezisi

Etkinlik ücretsizdir. 20 kişilik kontenjan için kayıt olmanız gerekmektedir.


18 Ekim 2026 Pazar   12.00 – 18.00
Ayrancı Çocuk Şenliği
(Portakal Çiçeği Parkı)
Yazarlar Çocuklarla Buluşuyor
Çocuklarla Uçurtma Yapımı
Çocuklar İçin Mimarlık Atölyesi
Renklerle Bilim Atölyesi
Çocuklarla Karikatür Atölyesi
Çocuklarla İzci Oyunları
Kitap Ayracı Boyama
Parkta Satranç
Kitap Kapağı Tasarlama ve Çizim
Bez Çanta Boyama

12.00 – 14.00 Mini Mini Big Band Müzik Gösterisi
14.00 – 15.15 Sonbahar Enerjisi: Köklenmenin Gücü” Yoga ve Farkındalık Atölyesi


19 Ekim Pazartesi 16.00 – 19.00
Nazlı Eray’ın 50. Sanat Yılı
Kutlaması

Ankara Kent Konseyi
Atatürk Bulvarı No:18
Gençlik Parkı – Ulus


20 Ekim 2026 Salı 19.00
Söyleşi “Hakan Kaynar
Ankara’nın Duygusal Tarihi

Yiti Kahve
(Ahmet Mithat Efendi Sokağı No:22)


21 Ekim 2026 Çarşamba 19.00
Söyleşi “Aksu Bora
“Edebiyatta Kadın Kahramanlar”

Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi
(Hüseyin Onat Sokağı No:4)


23 Ekim Cuma 19.00
Anasonik Muhabbetler
Ege Kayacan – Metin Solmaz

Çankaya Sahne
(Şili Meydanı, Paris Caddesi No:49)

Etkinlik ücretsizdir. Yer numarası yoktur. 500 kişilik salonda ilk gelen oturur.


24 Ekim Cumartesi 15.00
İhsan Seddar Kaynar”la Ankara Tarihi Kent Merkezi Gezisi
Ankara’nın Bir Cumhuriyet Şehri Olması

Ulus


25 Ekim 2026 Pazar 13.00


28 Ekim Çarşamba 19.00
ODTÜ Klasik Türk Müziği Topluluğu
“Cumhuriyet Konseri”

Ansera AVM


Festival Organizasyonu ve İletişim:

Ezgi Acar ezgiacar99@gmail.com


Ayrancı “Sünger Semt” olabilir mi?

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Hoşdere’den aşağı yürürken Ayrancı’nın kot farkından yararlanılarak inşa edilmiş apartmanları incelerken birkaç yıl önceki su baskınlarını hatırladım. Hızlı nüfus artışına bağlı kentleşme ve yetersiz altyapı planlamaları, çevresel bozulmaları hızlandırarak benzer sorunların günümüzde ve gelecekte de tekrarlanabileceğine işaret ediyor. Bir gün kuraklıkla boğuşurken, ertesi gün ani bir yağmurla sokaklarımızın göle dönüşmesini izliyoruz. Yağmur suları kimi zaman üstü asfaltla kapatılan dere yataklarını bulup aşağıya süzülüyor kimi zaman da battı-çıktılarımızın altında birikerek trafik güvenliğini tehlikeye atıyor, en kötüsü de kot farkından yararlanılarak yapılmış alt katlarda bulunan konutlardan içeri sızarak su baskınlarına sebep oluyor. Durum böyleyken, gökten bedava yağan bu bereketi yalnızca ‘sel baskını’ olarak görüp kanalizasyona göndermek zorunda mıyız? Semt ölçeğinde, binalarımızın çatısından akan her damlayı biriktirerek parklarımızı ve bahçelerimizi kendi suyumuzla yeşertmek daha doğru bir yaklaşım olmaz mı? Tam da bu noktada, dünyada modern şehirciliğin yeni rotası olarak öne çıkan ‘Sünger Şehir’ kavramı karşımıza çıkıyor. 2013 yılında Çin’de geliştirilen bu yaklaşım, kentleri geçirimsiz beton yüzeyler olmaktan çıkararak suyu emen, depolayan ve ihtiyaç duyduğunda geri veren bir yapıya dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Böylelikle yağmur suyunu borularla yeraltına hapsedip uzaklaştırmak yerine, geçirgen yüzeyler ve yeşil altyapı çözümleriyle olduğu yerde tutarak ya da yeraltı kaynaklarını beslemek yoluyla sürdürülebilir bir su yönetimi sağlanmış olacaktır. 

Ayrancı gibi eğimli bir bölgede, suyu sadece en aşağıya, Akay Kavşağı’na ya da apartmanların zeminlerine akıtıp orada felakete dönüşmesini izlemek yerine, her bir apartman bahçesinde, kaldırım kenarında bu suyu yakalamamız ve kaynağında yönetmemiz gerekiyor. 

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, bu konuda oldukça net adımlar atmış durumda. 2026’dan itibaren yürürlüğe giren Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği ile 2.000 m2 ve üzeri parsellerde veya 1.000 m2 üzeri çatı alanına sahip yeni binalarda zorunlu hale getirilmiştir. Bakanlığın yayımladığı rehberlerde filtreden geçirilen yağmur suyunun, bahçe sulaması ve tuvalet rezervuarlarında kullanılmasıyla önemli ölçüde su tasarrufu sağlanacağına dikkat çekilmiştir. Söz konusu yönetmelik, sadece bir zorunluluk getirmekle kalmıyor; aynı zamanda şehirlerimizin ‘iklim değişikliğine uyum’ kapasitesini artıracak teknik bir dönüşümün de önünü açıyor. Ancak mesele sadece yeni binalarla sınırlı kalmamalı. Belediyelerin, parklarımızı ve kaldırımlarımızı sadece görsel birer peyzaj elemanı olarak değil; suyu sızdıran geçirimli yüzeyler, yol kenarlarında akışı yavaşlatan bitkilendirilmiş hendekler ve yokuş aşağı koşan suyu yerinde dindiren yağmur bahçeleri olarak yeniden kurgulaması gerekiyor. Özellikle Ayrancı gibi eğimli dokularda, sert zeminlerden kurtulup suyu toprağın derinliklerine davet eden bu ‘mavi-yeşil altyapı’ çözümleri, sel riskini önlemekle kalmayıp yokuşlardan akıp giden her damlayı semtimizin toprağına, ağacına ve geleceğine geri kazandıracaktır. Elbette tüm bunlar için karar vericilerin atacağı adımları beklemek de bir seçenek ancak şehrin kaderini sadece yönetimlere bırakmak yerine, biz de bir şeyler yapmaya kendi kapımızın önünden başlayabiliriz. Bu farkındalık Ayrancı’nın o kendine özgü karakterini oluşturan, onlarca yıllık geçmişe sahip apartmanları için de bir fırsat olabilir. 

Bina ölçeğinde neler yapılabilir?

Apartmanlarımızın çatı oluklarının ucuna yerleştireceğimiz dekoratif yağmur varilleri sayesinde depoladığımız yağmur suları yazın o meşhur Ankara sıcağında bahçemizdeki ağaçlara, çiçeklere can suyu olabilir. Üstelik klorlu şebeke suları yerine yağmur suyu ile buluşmak bitkilere de iyi gelebilir.

Ayrancı’nın o meşhur arka bahçeleri, aslında binalarımızın arkasında saklı kalmış birer doğa hazinesidir. Komşu apartmanlarla sırt sırta veren bu güzel alanlarda; duvar diplerindeki betonları aralayıp buraları çiçekli çakıl yataklarına dönüştürerek veya olgun ağaçlarımızın dibini kuru yaprak ve ağaç kabuklarıyla bir battaniye gibi örterek büyük bir fark yaratabiliriz. Bahçelerimizde bir köşeyi hafifçe çukurlaştırıp, orayı suyu seven bitkiler ve çakıl taşlarıyla süsleyerek mini bir yağmur bahçesi elde edebiliriz. Bu sayede sokaktan veya beton zeminden akan su, doğrudan kanalizasyona gidip alt katları basacağına, bu süngerimsi bölgeye dolar ve yavaş yavaş toprağa süzülür.

Otoparklarımızı veya apartman girişlerimizi betonla kaplamak zorunda değiliz. Aralarında boşluk olan ve içinden çimlerin çıkabildiği delikli parke taşları (çim taşı) kullanarak, toprağın nefes almasını ve yağmur suyuyla buluşmasını sağlayabiliriz.

Yerel yönetimlere bir çağrı: ‘Sünger Semt’ Ayrancı

Son olarak, semtimizin kaderini belirleyen yerel yönetimlerimize de birkaç sözüm var. Bugün dünyada şehirlerin dayanıklılığını ölçen en önemli kriterlerden biri olan “Sünger Kent” kavramını, henüz pek çok komşumuz bilmiyor. Vatandaşla kurulan her iletişim kanalında ekolojik farkındalık çalışmaları yürütülmelidir ancak bilinçlendirme tek başına yetmez. Kent yönetiminde, birbirinden kopuk ve sadece görsel amaçlı parçacıl projeler yerine; ekolojiyi merkeze alan, bütüncül bir ‘mavi-yeşil altyapı’ vizyonuna ihtiyacımız var. İnanın bu konu, sadece birkaç yeni park açmakla veya refüjleri yeşillendirmekle çözülecek bir mesele değildir.

Bugün dünyada bu vizyonun öncüsü olan Wuhan, Xiamen ve Chongqing gibi şehirlerin yağmuru nasıl yönettiklerini inceleyebiliriz. Kuşkusuz Ayrancı bir Wuhan değil; içinden dev nehirler geçmiyor, uçsuz bucaksız gölleri yok ancak iklim krizi kapımıza dayandığında, gökten düşen her damla bizim için en büyük su kaynağı haline geliyor. Çin’in dev metropollerinde uygulanan o devasa ‘Sünger Şehir’ mantığını, biz Ayrancı’nın dar sokaklarına ve dik yokuşlarına göre ‘mikro’ ölçekte uyarlayabiliriz. Hedefimiz yokuş aşağı kontrolsüzce akan suyun hızını kesmek ve o suyu toprağımızla buluşturmak olmalı.

Ayrancı, sahip olduğu kot farkı, eski bahçe kültürü ve bilinçli semt sakini profiliyle Ankara’nın ilk “Sünger Semti” pilot bölgesi olmaya adaydır. Gelin, sokağımızdaki ızgaraların kapasitesini artırmakla yetinmeyelim; sokağın kendisini suyu emen bir sisteme dönüştürelim.

Su hakkı kökten çözümleri gerektiren bir haktır

Yazar Hakkında


Kent hakkı bağlamında “Su Hakkı”

1960’lı yıllarda Marksist sosyolog Henri Lefebvre tarafından ortaya atılan Kent Hakkı (Le Droit a la Ville) kavramı kent sakinlerini kentin sadece tüketicisi olan pasif kullanıcılar olması yerine; kenti üreten, yöneten, dönüştüren ve kent için mücadele eden aktif kullanıcılar olması gerektiğini savunur. Bu bir talep, bir çığlıktır. Her ne kadar kent hakkı kavramı günümüzde çok yaygın çalışılan bir konu olsa da spesifik olarak iki yaklaşımdan bahsedilebilir ki bunlar: radikal ve reformist yaklaşımdır. Günümüzde uluslararası kuruluşların yayınları ve çalışmaları reformist yaklaşımın ürünüdür. Kentsel sorunlara kökten bir çözüm sunmayan ve iyileştirme odaklı olan bu yaklaşım karşısında radikal yaklaşım yani Lefebvre, Harvey gibi düşünürler daha kökten çözümler sunmaktadır. Su hakkı kökten çözümleri gerektiren bir haktır. 

Su hakkına sahip misin?” sorusu doğada kendiliğinden bulunan, kamusal bir kaynak olan ve yaşamın temeli olan “SU”yun ticarileşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını ifade eder. Suyun bir insan hakkı olarak savunulmaya başlaması 20. Yüzyıla dayanır. Ticarileşme ve özelleşmeyle birlikte suya ulaşamama ihtimalinin yarattığı endişe 1992 yılında Dublin Su İlkeleri’nin yayınlanmasına sebep olmuştur. Bu ilkeler:

  • Tatlı su kaynağının yaşam, gelişim ve çevre için vazgeçilmez, sınırlı ve hassas bir kaynak olduğu,
  • Su yönetiminin kullanıcıları, planlamacıları ve politika yapıcıları tüm seviyelerde kapsayan katılımcı bir yaklaşıma dayanması gerektiği,
  • Kadınların suyun sağlanması, yönetimi ve korunmasında merkezi bir rol oynaması,
  • Suyun tüm rekabetçi kullanımlarında ekonomik bir değere sahip olmasıdır. 

2000 yılında yayınlanan Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden biri olan çevresel sürdürülebilirliği sağlamak, temiz su ve sanitasyona erişimi kapsamaktadır. 2002 yılında Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi, 15 No’lu Genel Yorumu ile suyun yaşam, sağlık ve sanitasyon için ayrılmaz bir insan hakkı olduğunu detaylı olarak yorumlamıştır. Bu süreçte su hakkına dair bir diğer önemli gelişme Maude Barlow tarafından 2007 yılında yazılan Su Hakkı isimli eserdir. Bu eserde suyun ticari bir meta değil ortak bir miras olduğunu söyleyen 4 temel prensip yer almaktadır. Bunlar:

  • Su insan hakkıdır 
  • Su ortak bir mirastır 
  • Suyun da hakları vardır 
  • Su bize nasıl bir arada yaşayacağımızı öğretebilir.

Suyun da hakları vardır” ifadesi suyun geri planda kaldığına yönelik bir ifade olsa da Barlow suyun önemini acil önlemler alınması gerektiği yönünde vurgulamıştır. Benzer şekilde 2010 yılında Birleşmiş Milletler güvenli ve temiz içme suyu ve sanitasyonu insan hakkı olarak tanıyan tarihi bir karar vermiştir. Ancak bu kararları verenler güvenli ve temiz suya kolayca erişebilenlerken bu kararlardan haberleri dahi olmayanlar Resimdeki temiz suya erişemeyen insanlardır. 

2015 yılında yayınlanan Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın 6. Maddesi 2030 yılına kadar herkes için temiz su ve sanitasyon sağlama hedefini pekiştirmiştir. Ancak günümüz koşullarında bu hedefin gerçekleşip gerçekleşemeyeceği tartışma konusudur. Öyle ki 2023 DSÖ ve UNICEF verilerine göre  1,6 milyar insan evinde güvenli içme suyuna erişemiyor; 2,8 milyar insan güvenli sanitasyon hizmetlerinden yoksun; 1,9 milyar insan temel el yıkama imkanından mahrumdur. 

İlan edilen bu hedefler ve kararlar, Kuzey’de ve Güney’de sürdürülen su hakkı mücadelelerinin ürünüdür. Her ne kadar her iki hareket arasında mülkiyetçilik ve anti-kapitalist mücade açısından farklılıklar olsa da (Yılmaz, 2010) karar vericileri etkilemiştir. Güneydeki mücadelelerin en etkilileri Cochabamba Su Savaşları, Hindistan Narmada Nehri, ABD Flint Kenti Su Felaketi iken Kuzeyde genellikle platformlar üzerinden yürütülen bir mücadele vardır. Özellikle 2000’li yıllarda gerçekleşen Cochabamba Su Savaşları ile 15 yıldır uygulanan neoliberal politikalardan biri ilk kez toplumsal bir hareket ile durdurulmuş ve Bolivya’daki toplumsal mücadelelerin biçimini değişmiştir. Türkiye’de ise su hakkı mücadeleleri 1980’lerde nüfusun artması ve hızlı kentleşme su kaynaklarının kirlenmesi ve tüketiminin artmasına yol açarak ilk ciddi erişim sorunlarını ortaya çıkardı. 2000’li yıllarda suyun ticarileştirilmesi ve özelleşmesi eğilimi artmış, güçlü direnişlerin adımları atılmıştır. Su kaynaklarını tehdit eden HES projeleri, madencilik çalışmaları ve kentsel dönüşüm faaliyetlerine karşı hukuki ve toplumsal mücadele dönemi başlamıştır. Özellikle Karadeniz bölgesinde yapılan protestolar farkındalığın artmasını sağlamıştır. 

Tüm bu mücadelelere rağmen suyun önemi hala anlaşılmış değildir. Su tükenirken ortaya çıkardığı sorunlar çevreyi geri dönülemez şekilde etkileyecektir. Bu nedenle suyun geleceğine ilişkin mahalle ölçeğinde yapılan en küçük faaliyet bile çok önemliyken evrensel anlamda çözüm sunan etkili çalışmalar yapılmalıdır.

Kaynakça

Yılmaz, G. (2010) “Bütün renkler kirleniyordu…Praksisten Kaçış Sürecinde Su Hakkı Mücadeleleri”, Praksis, 24, 25-39.

Ayrancıyla tanışmak

Ayrancı…2 yıldır burada yaşayıp sanki hep buradaymış gibi hissetmek.

Merhaba. Gazete için ilk yazım olacak. Ayrancım Derneği Ayrancı için neler yapabilirsiniz diye bir gönderi paylaşınca ben de en iyi yaptığım şeylerden biri olan yazma işini yapabilirim diye düşündüm. Tüm samimiyetimle burada yaşama deneyimimi içeren ilk yazımla karşınızdayım. Umarım son olmaz. 

2024 yılında yurtdışından Türkiye’ye dönecektik. Yine Ankara’ya yolumuzun düştüğünü öğrendik. 3 yıllık İtalya Napoli’den sonra Ankara’da yaşamak bizi heyecanlandırıyordu. Daha önce yıllarca Ankara’da yaşamış ve okumuş biri olarak Ankara’nın en Avrupa etkili yerlerinden, insanların saygılı ama aynı zamanda samimi de olduğu, okur yazarlık ve entellektüellik oranının fazla, yapılarının göz kanatmadığı bu nostaljik ve gusto sahibi bölgesinde yaşamak istedik. 

Ayrancı mahalle kültürü, yaşlı ağaçları ve sokaklardaki sosyal ve kültürel etkinlikleri, sizi o vahşi dünyanın AVM’lerinden koruyan küçük esnaflarıyla hemen gönlümüzü çaldı. Bize şunu hissettirdi… Biz daha önce hiç Ankara’da yaşamamışız. Evet gerçekten Ayrancı’da o eski Ankara’yı, sokaklarını, zevkli apartmanlarını, stil sahibi insanlarını, görgülü mahalle halkını yaşamak tam da böyle hissettiriyor. İşte gerçek bir başkent. Çok katlı rant apartmanlarına direnebilen, azı çoka tercih eden, eskiye kıymet veren bu harika semt bize 2 yılda harika dostluklar ve ayrıcalıklı zevkler kazandırdı. Resim sanatına olan aşkımız buradaki galerilerle zenginleşti, Fransa’da yediğimiz eklerin aynısını aynı kalitede yiyebildik, ve o harika Napoli pizzasını aratmayan pizzalara da bu küçük semtte ulaşabildik. Ayrancı küçük ama rafine zevke sahip esnaflarıyla size gerçekten Avrupa’yı aratmıyor… Hem de mahallede ve mahalle kültürüyle bu işi beceriyor. Sizi yığın yığın insanların içine sokmadan…

Burada en sevdiğim şeylerden biri yürümek. Yürüyerek her yere kolayca ulaşmak. Yaşlı ağaçların altında kitap okumak, güzel dostlarla bir kafede sohbet etmek, bir yudum kahveyi başında garsonların nöbet tutmadığı rahat ve stil sahibi kafelerinde içebilmek. Vintage veya tasarım pazarlarının kurulduğu o hareketli günlerde ise eve hiç girmek istemiyorum. Ayaküstü edilen sohbetler, zevkli ve biricik ürünlerle sokağın rengarenk oluşu beni de rengarenk kılıyor. 

Yazacak aslında daha çok şey var… Ama 2 yılda Ayrancılı gibi hissettim kendimi. Zevkli, eskiye kıymet veren, okur yazar ve stil sahibi… Yaşadığımız her deneyim için bu semte minnettarım. Kuş sesleriyle uyanmak da canım semtimin en güzel hediyelerinden.

Sevgiyle kalın…

ODTÜ Mezuniyet Pankartlarından görünen Ayrancı…

Bir daha olmayacak, bir daha asla… Şimdi nerede o eski Çankaya, Kavaklıdere bağları? Samanpazarı eşrafı, eski Ankaralılar, bağlarını, o kutsal çocukluk anılarına boş vererek parselleyip parselleyip sattılar. Kim bilir nice eşekli, bağ evli, yer yataklı, yerli dolaplı çocukluk, Amerikalı ve başka yabancı kiracılarla iç içe yaşayan apartman hayatında unutuldu çoktan.”
Sevgi Soysal – Yürümek (1970), s. 14.

Son yıllarda, toplumun dertlerini dile getirebildiği kanallar daralıyor ve insanlar kendilerine sunulan ana akım medya gibi boy aynalarında yaşadıkları dertlerin yansımalarını görmüyor. Hal böyle olunca çok sınırlı sayıda muhalif olan kanala, benim sorunlu bulduğum bir güvenle, hakikat bağımlılığı geliştiriyorlar. Fakat, belirli kriz anlarında görüyoruz ki bu kanalların bir kısmı gerçekte iktidarın muhalefet göreviyle yedeklediği aktörler. Hiç uzaklara gitmeden henüz geçen hafta yaşanan, muhalif görünümlü bir şarkıcının öncülük ettiği yardım kuruluşu merkezinde patlayan krize bakalım. Sanıyorum ortaya saçılanlara bakarken pek çoğumuzun hissettiği duygu aslında bir tür duygusuzluk. Sosyolojideki karşılığıyla apati. Durumumuz böyle bir duygusuzluk hali olunca da toplum hakikatine sahip çıkabileceği moral referanslara muhtaç kalıyor. “Hayır, bu tanık olduğum haklı ve adil olamaz” derken işaret edebileceği bir nokta, levha, anıt… 

ODTÜ mezuniyet törenlerinde açılan pankartların böyle bir işleve sahip olduğunu düşünüyorum birkaç yıldır. Pankartlar, hemen tören sırasında sosyal medyaya düşmeye başlıyor, özellikle son yıllarda giderek gündemde daha büyük bir yer ediniyor ve bu yeri Türkiye gibi bir ülke açısından oldukça uzun sayılabilecek bir süre koruyabiliyor. Geçen sene ODTÜ pankartlarının yarattığı gündem tufanına tanık olduğumuzda kendi kuşağımdan arkadaşlarla, sosyal medyadan çağrı yaparak küçük bir arkeolojik araştırmaya girişmiştik. Farklı yıllardan topladığımız fotoğraflardan anladığım pankart meselesi 2000’lerin başında, elle hazırlanmış (baskı olmayan) ve bölümlere özel tek bir pankartla başlıyor. Sloganlardan ziyade öğrenciliğin ve mezun olunan bölümlerin zorluğuna dair esprili ifadeler var. Çevre Mühendisliği ya da Sosyoloji gibi bazı bölümlerin belirli toplumsal sorunlar merkezinde slogana yaklaşan oldukça genel ifadeler dışında siyasi göndermelere rastlamıyoruz. Belirli mühendislik bölümlerinin baret, Psikoloji bölümünün ise huni takması gibi obje kullanımları da yaygın bu erken dönemde.

Sonra ne oluyorsa oluyor. 2012 yılındaki mezuniyette ilk slogan pankartlar yaygınlık kazanmaya başlıyor. Bu dönem Türkiye yakın siyasi tarihi açısından önemli zira 2002 yılında iktidara gelen siyasi çizginin onuncu yılı ve çözümü yönünde sözler verilen tüm meseleler, 2001 krizi sonrası iktisadi bir soluklanmanın dışında, toplumun gündemi meşgul etmeye devam ediyor. Hani Ertuğrul Özkök’ün Amiral Gemisi’ndeki kaptan köşkünden “metal yorgunluğu” başlıklı yazılar yazdığı yıllar. Hemen akabinde dönemin Başbakanı’nın ODTÜ Yerleşkesinde bulunan TÜBİTAK merkezine yaptığı ziyaret sırasında büyük protestolar yaşanıyor ve “orantısız güç” kavramı lügatımıza giriyor. Bu gerilimle girdiğimiz 2013 yılının Mayıs ayı sonunda ise, yaz sonuna kadar sürecek, Gezi Parkı Protestoları başlıyor ve ODTÜ mezuniyet pankartları o yıl bir daha solmamak üzere umut çiçekleri açıyor.

O günden 2025 yılına kadar bu pankartlar ülkedeki (ve kısmen dünyadaki) bir yıllık siyasi ve toplumsal gelişmelerin adeta panoramasını sunan uzun metrajlı bir haber programı gibi akıyor. Dile kolay, Ankara’nın yaz güneşi altında 3 saat süren bir geçiş töreninden bahsediyoruz. Devrim basamaklarında oturan aileler, yakınlar ve arkadaşlar geçen pankartla hatırlıyor neler yaşandığını ve muhasara altına alınmış gündelik hayatlarında gösteremedikleri tepkiyi pankartlar eşliğinde gösteriyorlar. O çocukların o pankartlarında bir filizkıran fırtınası yaşanıyor. Fırtına dinerken görülüyor: İşte hakikatin çölünde her şey çıplak…

İlginç ve önemli, ülkenin durumu açısından semptomatik ve siyasi açıdan neredeyse bir arınma töreni olarak gördüğüm bu hadiseye yıllar içinde defalarca tanık olunca ne yaşandığı konusundaki anlayışım biraz böyle bir yere sabitlendi. Dolayısıyla bu yılda merakla izledim tüm pankartların geçişini. Tümü için bir yorum yazmak bu yazının sınırları açısından mümkün değil. O nedenle memleketin içinde bulunduğu durumun semptomatik okumasına imkân veren bir başka vaka olarak Ayrancı’da yıllardır tanık olduğumuz kentsel (ya da Ayrancı’da söylendiği biçimiyle rantsal) dönüşüme neden olan süreçleri hedef alan pankartlara odaklanmak isterim.

ODTÜ’nün kuruluşunda, her anlamda üzerine inşa edildiği Mimarlık Fakültesi pankartları bu yıl 2010’lardan bu yana giderek rant merkezli kangren olan kentleşme ve konut sorununa bakan pankartlar öne çıkıyordu. 2019 yılında gerçekleştirdiğimiz bir araştırmada Türkiye’de mimarlık mesleği açısından 2013 yılını bir kırılma olarak saptamıştık. Bu tarihten sonra mezun olanlar artık kendini “mimar işçi” görüyordu. ODTÜ pankartlarının geneline hâkim olan işsizlik tehditti merkezindeki kemikleşen gelecek kaygısını en yoğun yaşayan meslek grupları başında geliyor mimarlar artık. Bu nedenle de pankartlardan bize ne diyeceklerini hep önemli bulurum.

Bu sene Mimarlık Fakültesi pankartlarında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi nedeniyle yasladığımız “kentsel kapatılma” elbette ki gündemdeydi: “Kentten utananlar 11 milyarlık makyaj yaptı”, “Kent misafirler için değil içinde yaşayanlar için planlanır.

Bunun yanı sıra pankartlarda kendi gelecek kaygılarından ziyade ülkeye dair duydukları sorumluluğun öne çıktığını gördük: “Baskıyla çizdiğiniz sınırlara inat, özgürlüğü her ölçekte savunacağız,” “Bizim planlarımızda saraylar değil, herekse eşit gökyüzü var,” “Nefrete, şiddete ve ranta inat; herkes için özgür ve adil bir yaşam planlıyoruz,” “Savaşın yarattığı sınırı rant için çizilen parsel tamamlar” ve “Vaziyet planlı belli. Tek çare Devrim.

Benim Ayrancı açısından önemli bulduğum ise kentsel dönüşümle yitirdiğimiz mahallelerimiz ve kent sakini olma hallerimizle ilişkili olanlardı: 

Kamu yararı gözetmeyen kentsel dönüşüm, rantsal bölüşümdür!”, “Kentin asıl protokolü sakinidir” ve “We built cities we can’t afford to live in” (Yaşamaya gücümüzün yetmediği şehirler kuruyoruz).

Ayrancı’da yaşanan kentsel dönüşümü iki senedir açtığım bir ders kapsamında takip etmeye çalışıyorum. Kuşkusuz bu sorun bir tek Ayrancı’da yaşanmıyor. Fakat Ayrancı’nın 1950’lerden bu yana adım adım şekillenmiş özgün mahalle kültürü ve kimliği çerçevesinde başka bir anlam kazanıyor. Ayrancı mahalle sakinlerinin yıllar içinde biriktirdikleriyle oldukça özgün bir biçimde belgeleniyor. O pankartları hazırlayan genç mezunların bir kısmının da Ayrancı sakini olduğunu ve pankartlarındaki sloganlar bu deneyimden doğru şekillendiğini düşünmek çok mümkün. Dolayısıyla, kaybettiğimiz mahallelerimiz de ODTÜ pankartlarındaki yerlerini alıyor.