Blog

Ayrancıyla tanışmak

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Ayrancı…2 yıldır burada yaşayıp sanki hep buradaymış gibi hissetmek.

Merhaba. Gazete için ilk yazım olacak. Ayrancım Derneği Ayrancı için neler yapabilirsiniz diye bir gönderi paylaşınca ben de en iyi yaptığım şeylerden biri olan yazma işini yapabilirim diye düşündüm. Tüm samimiyetimle burada yaşama deneyimimi içeren ilk yazımla karşınızdayım. Umarım son olmaz. 

2024 yılında yurtdışından Türkiye’ye dönecektik. Yine Ankara’ya yolumuzun düştüğünü öğrendik. 3 yıllık İtalya Napoli’den sonra Ankara’da yaşamak bizi heyecanlandırıyordu. Daha önce yıllarca Ankara’da yaşamış ve okumuş biri olarak Ankara’nın en Avrupa etkili yerlerinden, insanların saygılı ama aynı zamanda samimi de olduğu, okur yazarlık ve entellektüellik oranının fazla, yapılarının göz kanatmadığı bu nostaljik ve gusto sahibi bölgesinde yaşamak istedik. 

Ayrancı mahalle kültürü, yaşlı ağaçları ve sokaklardaki sosyal ve kültürel etkinlikleri, sizi o vahşi dünyanın AVM’lerinden koruyan küçük esnaflarıyla hemen gönlümüzü çaldı. Bize şunu hissettirdi… Biz daha önce hiç Ankara’da yaşamamışız. Evet gerçekten Ayrancı’da o eski Ankara’yı, sokaklarını, zevkli apartmanlarını, stil sahibi insanlarını, görgülü mahalle halkını yaşamak tam da böyle hissettiriyor. İşte gerçek bir başkent. Çok katlı rant apartmanlarına direnebilen, azı çoka tercih eden, eskiye kıymet veren bu harika semt bize 2 yılda harika dostluklar ve ayrıcalıklı zevkler kazandırdı. Resim sanatına olan aşkımız buradaki galerilerle zenginleşti, Fransa’da yediğimiz eklerin aynısını aynı kalitede yiyebildik, ve o harika Napoli pizzasını aratmayan pizzalara da bu küçük semtte ulaşabildik. Ayrancı küçük ama rafine zevke sahip esnaflarıyla size gerçekten Avrupa’yı aratmıyor… Hem de mahallede ve mahalle kültürüyle bu işi beceriyor. Sizi yığın yığın insanların içine sokmadan…

Burada en sevdiğim şeylerden biri yürümek. Yürüyerek her yere kolayca ulaşmak. Yaşlı ağaçların altında kitap okumak, güzel dostlarla bir kafede sohbet etmek, bir yudum kahveyi başında garsonların nöbet tutmadığı rahat ve stil sahibi kafelerinde içebilmek. Vintage veya tasarım pazarlarının kurulduğu o hareketli günlerde ise eve hiç girmek istemiyorum. Ayaküstü edilen sohbetler, zevkli ve biricik ürünlerle sokağın rengarenk oluşu beni de rengarenk kılıyor. 

Yazacak aslında daha çok şey var… Ama 2 yılda Ayrancılı gibi hissettim kendimi. Zevkli, eskiye kıymet veren, okur yazar ve stil sahibi… Yaşadığımız her deneyim için bu semte minnettarım. Kuş sesleriyle uyanmak da canım semtimin en güzel hediyelerinden.

Sevgiyle kalın…

ODTÜ Mezuniyet Pankartlarından görünen Ayrancı…

Bir daha olmayacak, bir daha asla… Şimdi nerede o eski Çankaya, Kavaklıdere bağları? Samanpazarı eşrafı, eski Ankaralılar, bağlarını, o kutsal çocukluk anılarına boş vererek parselleyip parselleyip sattılar. Kim bilir nice eşekli, bağ evli, yer yataklı, yerli dolaplı çocukluk, Amerikalı ve başka yabancı kiracılarla iç içe yaşayan apartman hayatında unutuldu çoktan.”
Sevgi Soysal – Yürümek (1970), s. 14.

Son yıllarda, toplumun dertlerini dile getirebildiği kanallar daralıyor ve insanlar kendilerine sunulan ana akım medya gibi boy aynalarında yaşadıkları dertlerin yansımalarını görmüyor. Hal böyle olunca çok sınırlı sayıda muhalif olan kanala, benim sorunlu bulduğum bir güvenle, hakikat bağımlılığı geliştiriyorlar. Fakat, belirli kriz anlarında görüyoruz ki bu kanalların bir kısmı gerçekte iktidarın muhalefet göreviyle yedeklediği aktörler. Hiç uzaklara gitmeden henüz geçen hafta yaşanan, muhalif görünümlü bir şarkıcının öncülük ettiği yardım kuruluşu merkezinde patlayan krize bakalım. Sanıyorum ortaya saçılanlara bakarken pek çoğumuzun hissettiği duygu aslında bir tür duygusuzluk. Sosyolojideki karşılığıyla apati. Durumumuz böyle bir duygusuzluk hali olunca da toplum hakikatine sahip çıkabileceği moral referanslara muhtaç kalıyor. “Hayır, bu tanık olduğum haklı ve adil olamaz” derken işaret edebileceği bir nokta, levha, anıt… 

ODTÜ mezuniyet törenlerinde açılan pankartların böyle bir işleve sahip olduğunu düşünüyorum birkaç yıldır. Pankartlar, hemen tören sırasında sosyal medyaya düşmeye başlıyor, özellikle son yıllarda giderek gündemde daha büyük bir yer ediniyor ve bu yeri Türkiye gibi bir ülke açısından oldukça uzun sayılabilecek bir süre koruyabiliyor. Geçen sene ODTÜ pankartlarının yarattığı gündem tufanına tanık olduğumuzda kendi kuşağımdan arkadaşlarla, sosyal medyadan çağrı yaparak küçük bir arkeolojik araştırmaya girişmiştik. Farklı yıllardan topladığımız fotoğraflardan anladığım pankart meselesi 2000’lerin başında, elle hazırlanmış (baskı olmayan) ve bölümlere özel tek bir pankartla başlıyor. Sloganlardan ziyade öğrenciliğin ve mezun olunan bölümlerin zorluğuna dair esprili ifadeler var. Çevre Mühendisliği ya da Sosyoloji gibi bazı bölümlerin belirli toplumsal sorunlar merkezinde slogana yaklaşan oldukça genel ifadeler dışında siyasi göndermelere rastlamıyoruz. Belirli mühendislik bölümlerinin baret, Psikoloji bölümünün ise huni takması gibi obje kullanımları da yaygın bu erken dönemde.

Sonra ne oluyorsa oluyor. 2012 yılındaki mezuniyette ilk slogan pankartlar yaygınlık kazanmaya başlıyor. Bu dönem Türkiye yakın siyasi tarihi açısından önemli zira 2002 yılında iktidara gelen siyasi çizginin onuncu yılı ve çözümü yönünde sözler verilen tüm meseleler, 2001 krizi sonrası iktisadi bir soluklanmanın dışında, toplumun gündemi meşgul etmeye devam ediyor. Hani Ertuğrul Özkök’ün Amiral Gemisi’ndeki kaptan köşkünden “metal yorgunluğu” başlıklı yazılar yazdığı yıllar. Hemen akabinde dönemin Başbakanı’nın ODTÜ Yerleşkesinde bulunan TÜBİTAK merkezine yaptığı ziyaret sırasında büyük protestolar yaşanıyor ve “orantısız güç” kavramı lügatımıza giriyor. Bu gerilimle girdiğimiz 2013 yılının Mayıs ayı sonunda ise, yaz sonuna kadar sürecek, Gezi Parkı Protestoları başlıyor ve ODTÜ mezuniyet pankartları o yıl bir daha solmamak üzere umut çiçekleri açıyor.

O günden 2025 yılına kadar bu pankartlar ülkedeki (ve kısmen dünyadaki) bir yıllık siyasi ve toplumsal gelişmelerin adeta panoramasını sunan uzun metrajlı bir haber programı gibi akıyor. Dile kolay, Ankara’nın yaz güneşi altında 3 saat süren bir geçiş töreninden bahsediyoruz. Devrim basamaklarında oturan aileler, yakınlar ve arkadaşlar geçen pankartla hatırlıyor neler yaşandığını ve muhasara altına alınmış gündelik hayatlarında gösteremedikleri tepkiyi pankartlar eşliğinde gösteriyorlar. O çocukların o pankartlarında bir filizkıran fırtınası yaşanıyor. Fırtına dinerken görülüyor: İşte hakikatin çölünde her şey çıplak…

İlginç ve önemli, ülkenin durumu açısından semptomatik ve siyasi açıdan neredeyse bir arınma töreni olarak gördüğüm bu hadiseye yıllar içinde defalarca tanık olunca ne yaşandığı konusundaki anlayışım biraz böyle bir yere sabitlendi. Dolayısıyla bu yılda merakla izledim tüm pankartların geçişini. Tümü için bir yorum yazmak bu yazının sınırları açısından mümkün değil. O nedenle memleketin içinde bulunduğu durumun semptomatik okumasına imkân veren bir başka vaka olarak Ayrancı’da yıllardır tanık olduğumuz kentsel (ya da Ayrancı’da söylendiği biçimiyle rantsal) dönüşüme neden olan süreçleri hedef alan pankartlara odaklanmak isterim.

ODTÜ’nün kuruluşunda, her anlamda üzerine inşa edildiği Mimarlık Fakültesi pankartları bu yıl 2010’lardan bu yana giderek rant merkezli kangren olan kentleşme ve konut sorununa bakan pankartlar öne çıkıyordu. 2019 yılında gerçekleştirdiğimiz bir araştırmada Türkiye’de mimarlık mesleği açısından 2013 yılını bir kırılma olarak saptamıştık. Bu tarihten sonra mezun olanlar artık kendini “mimar işçi” görüyordu. ODTÜ pankartlarının geneline hâkim olan işsizlik tehditti merkezindeki kemikleşen gelecek kaygısını en yoğun yaşayan meslek grupları başında geliyor mimarlar artık. Bu nedenle de pankartlardan bize ne diyeceklerini hep önemli bulurum.

Bu sene Mimarlık Fakültesi pankartlarında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi nedeniyle yasladığımız “kentsel kapatılma” elbette ki gündemdeydi: “Kentten utananlar 11 milyarlık makyaj yaptı”, “Kent misafirler için değil içinde yaşayanlar için planlanır.

Bunun yanı sıra pankartlarda kendi gelecek kaygılarından ziyade ülkeye dair duydukları sorumluluğun öne çıktığını gördük: “Baskıyla çizdiğiniz sınırlara inat, özgürlüğü her ölçekte savunacağız,” “Bizim planlarımızda saraylar değil, herekse eşit gökyüzü var,” “Nefrete, şiddete ve ranta inat; herkes için özgür ve adil bir yaşam planlıyoruz,” “Savaşın yarattığı sınırı rant için çizilen parsel tamamlar” ve “Vaziyet planlı belli. Tek çare Devrim.

Benim Ayrancı açısından önemli bulduğum ise kentsel dönüşümle yitirdiğimiz mahallelerimiz ve kent sakini olma hallerimizle ilişkili olanlardı: 

Kamu yararı gözetmeyen kentsel dönüşüm, rantsal bölüşümdür!”, “Kentin asıl protokolü sakinidir” ve “We built cities we can’t afford to live in” (Yaşamaya gücümüzün yetmediği şehirler kuruyoruz).

Ayrancı’da yaşanan kentsel dönüşümü iki senedir açtığım bir ders kapsamında takip etmeye çalışıyorum. Kuşkusuz bu sorun bir tek Ayrancı’da yaşanmıyor. Fakat Ayrancı’nın 1950’lerden bu yana adım adım şekillenmiş özgün mahalle kültürü ve kimliği çerçevesinde başka bir anlam kazanıyor. Ayrancı mahalle sakinlerinin yıllar içinde biriktirdikleriyle oldukça özgün bir biçimde belgeleniyor. O pankartları hazırlayan genç mezunların bir kısmının da Ayrancı sakini olduğunu ve pankartlarındaki sloganlar bu deneyimden doğru şekillendiğini düşünmek çok mümkün. Dolayısıyla, kaybettiğimiz mahallelerimiz de ODTÜ pankartlarındaki yerlerini alıyor.

Öğrenciler kentte yaşıyor ama kente katılamıyor

Yazar Hakkında

Ankara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nde 3. sınıf öğrencisi. Aynı zamanda fotoğrafla ilgileniyor ve Radyo İLEF bünyesinde sürdürdüğü çalışmalar sayesinde sesli projeler üretme ve dijital içerik yönetimi konusunda çalışmalar yapıyor. Ayrancım Gazetesi'nde stajyerlik yapıyor.

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 5,8 milyon ön lisans ve lisans öğrencisi bulunuyor. GSB’ye bağlı devlet yurtlarının kapasitesi yaklaşık 1 milyon yatakla sınırlı kalıyor. Ankara’da 312 binden fazla üniversite öğrencisi bulunuyor. Artan kira fiyatları ve sınırlı yurt kapasitesi, öğrencilerin barınma tercihlerini doğrudan etkiliyor.

Bu tablo, öğrencilerin farklı yaşam deneyimlerinde karşılık buluyor.

“Kendimi Ankara’nın bir parçası gibi hissedemiyorum”

Gazetecilik Bölümü 2. sınıf öğrencisi E.İ., Gölbaşı’ndaki KYK yurdundan her gün Cebeci Kampüsü’ne gidip geldiğini söylüyor. Ulaşımda geçirdiği sürenin günlük yaşamını etkilediğini belirten E.İ., yurt kuralları nedeniyle bazı sosyal etkinliklerden erken ayrılmak zorunda kaldığını anlatıyor.

“Üniversitedeki ya da kent merkezindeki etkinliklerden en geç saat dokuzda ayrılmam gerekiyor. Günle bağım erken kopuyor. Bu yüzden kendimi Ankara’nın bir parçası gibi hissedemiyorum.”

“Çalışmak artık tercih değil, zorunluluk”

Gazetecilik Bölümü 3. sınıf öğrencisi R.O. iki buçuk yıl devlet yurdunda kaldıktan sonra arkadaşlarıyla eve çıktığını anlatıyor. Eve çıkan öğrenciler için ekonomik yükün arttığını belirten R.O., burs ve aile desteğinin tek başına yeterli olmadığını söylüyor.

“Burslarla geçinmek imkânsız. Özellikle eve çıkan öğrenciler için çalışmak artık bir tercih değil, zorunluluk haline geliyor.”

“Ailem geç saatlere kalmama çok sıcak bakmıyor”

Gazetecilik Bölümü 2. sınıf öğrencisi S.T. ise ailesiyle birlikte yaşıyor. Barınma maliyeti açısından avantajlı görünse de aile yanında yaşamanın öğrencilik deneyimini farklı biçimlerde etkilediğini ifade ediyor.

“Ailem geç saatlere kalmama çok sıcak bakmıyor. Bu yüzden sosyal etkinliklere katılırken bazı sınırlamalarla karşılaşabiliyorum.”

Kentte yaşamak neden kente katılmak anlamına gelmiyor?

Görüşülen öğrenciler farklı koşullarda yaşasa da benzer sorunlarla karşılaşıyor. Barınma sorunu yalnızca öğrencilerin nerede yaşadığıyla sınırlı kalmıyor; kent yaşamına katılımı da etkiliyor. Uzun ulaşım süreleri, yükselen yaşam maliyetleri ve kent merkezinden uzaklaşma, öğrencilerin sosyal ve kültürel yaşama katılımını zorlaştırıyor.

Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi de bu değerlendirmeyi destekliyor. Odaya göre artan konut ve kira maliyetleri öğrencileri kent merkezinden uzaklaştırırken, kampüslere, kamusal alanlara ve kültürel etkinliklere erişimi de güçleştiriyor.

“Yolculuk sürelerinin uzamasıyla öğrenciler ders dışındaki vaktini kütüphanede, tiyatro salonunda, sivil toplum faaliyetinde veya bir parkta geçirmek yerine ulaşımda tüketir. Dolayısıyla kentsel yaşama katılım zorlaşmaktadır.”

Oda, yaşanan durumu yalnızca bir barınma sorunu olarak değil, öğrencilerin kent olanaklarına eşit erişimini etkileyen çok boyutlu bir sorun olarak değerlendiriyor.

Öğrenciler için nasıl bir kent mümkün?

Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’ne göre öğrenci barınma sorununun çözümünde mevcut kentsel envanterin daha verimli kullanılması ve kurumlar arasında iş birliğinin güçlendirilmesi gerekiyor. Oda, mülkiyeti belediyeye ait ancak atıl durumda bulunan yapıların öğrenci konukevlerine dönüştürülmesini ve kira desteği gibi alternatif politikaların uygulanmasını öneriyor.

Odaya göre öğrencilerin kentle bağ kurabilmesi için yalnızca barınma olanağı yeterli değil. Kampüslere, kamusal alanlara ve sosyal yaşama erişimin kolaylaştırılması, ulaşım politikalarının da bu doğrultuda ele alınması gerekiyor.

Ankara’da görüşülen öğrencilerin deneyimleri de barınma sorununun yalnızca bir konut meselesi olmadığını gösteriyor. Farklı koşullarda yaşasalar da öğrencilerin ortak noktası aynı: Kentte yaşıyorlar ancak kentin sunduğu olanaklara eşit biçimde erişemiyorlar.

Ayrancı ağaç haritasını görmüş müydünüz?

Çoğumuz sokaktan geçerken etrafımıza gerçekten bakmadan yürüyüp gidiyoruz. Oysa bir sokağı sokak yapan şey, çoğu zaman fark etmeden yanından geçtiğimiz ayrıntılarda saklı. En son ne zaman bulunduğunuz mahallenin ağaçlarına dikkatle baktınız? Bakmadıysanız sorun değil; bu kez ben sizin yerinize yukarıdan baktım. Her gün önünden geçtiğimiz, gölgesine sığındığımız, varlığına alıştığımız Ayrancı ağaçlarını hepimiz biliyoruz. Ama Ayrancı’nın ağaç haritasını hiç gördünüz mü?

Beş mahallenin fotoğrafı

Ayrancı’yı çoğumuz sokak sokak biliriz; ama belki de onu en çok ağaçlarının bıraktığı hisle tanırız. Bazı mahalleler vardır; insan içinden geçerken fark etmese bile omzuna hafif bir serinlik konar. Bir sokakta ışık yaprakların arasından süzülür, bir başka köşede kaldırımın sertliği ağaç gövdeleriyle yumuşar. Ayrancı da biraz böyledir. Onu yalnızca apartmanları, parkları ya da caddeleriyle değil; gölgesiyle, mevsimle birlikte değişen rengiyle tanırız. Ama bazen bir yeri gerçekten anlamak için yalnızca içinden geçmek yetmez; biraz da yukarıdan bakmak gerekir. Ayrancı’nın ağaç haritası da semti tam böyle gösteriyor: alıştığımız bir mahalleyi, bu kez yeşilin hafızası içinden yeniden anlatıyor.

Remzi Oğuz Arık

Haritaya bakınca ilk fark edilen şey, Ayrancı’nın tek sesli bir yeşil dokuya sahip olmadığı. Her mahallenin ağaçlarla kurduğu ilişki farklı. Remzi Oğuz Arık, bu hikâyenin en güçlü cümlesi gibi duruyor. Burada ağaçlar yalnızca yol kenarına serpiştirilmiş unsurlar değil; sanki mahallenin kendi dili olmuş. Sokaklara ritim veriyor, boşlukları dolduruyor, binaların sert çizgilerini yumuşatıyorlar. Veriler de bunu açıkça destekliyor: kişi başına düşen ağaç sayısında semtin açık ara öne çıkan mahallesi burası. Ama haritaya bakınca insanın aklına rakamdan önce duygu geliyor; çünkü burada yeşil, sayılabilen bir şey olmaktan çıkıp hissedilen bir şeye dönüşüyor.

Güzeltepe ve Aziziye

Güzeltepe ve Aziziye’de ise başka türden bir güzellik öne çıkıyor. Burada ağaçlar yoğun kümeler halinde toplanmaktan çok, mahalleye ve sokağa yayılmış bir süreklilik hissi veriyor. Yeşil, belli noktalarda birikip kendini dayatmıyor; aksine yürüdükçe insana eşlik ediyor. Belki de bu yüzden bu iki mahallede ağaç varlığı, göze çarpan bir fazlalıktan çok, gündelik yaşamın doğal bir parçası gibi okunuyor. Harita, Dikmen Vadisi’nin ve Portakal Çiçeği çevresindeki yeşil dokunun mahalle dokusuyla nasıl usul usul bütünleştiğini de görünür kılıyor.

Ayrancı

Ayrancı Mahallesi’nin kendisi ise biraz daha tanıdık, biraz daha kalabalık, biraz daha karmaşık bir hikâye anlatıyor. Ağaç sayısı az değil; tersine, özellikle Dikmen Vadisi’nin etkisiyle güçlü bir yeşil varlık hissediliyor. Ancak nüfus arttıkça bu zenginlik herkesin hayatına aynı ölçüde dağılmıyor. Yine de burada başka bir özellik öne çıkıyor: ağacın boyu, yerleşikliği ve olgunluğu. Ortalama ağaç boyunda semtin üst sıralarında yer alması, bu dokunun daha köklü ve zaman içinde yerleşmiş bir karakter taşıdığına işaret ediyor. Haritaya bakıldığında da bunu görmek mümkün; Ayrancı Mahallesi’nde birçok sokak, adeta ağaçlarla tanımlanıyor.

Güvenevler

Güvenevler ise bu haritanın semt adına en hüzünlü satırlarından biri gibi. Burada yeşil doku daha seyrek, daha parçalı ve daha kırılgan görünüyor. Veriler de bu hissi doğruluyor. Ağaçların daha az olduğu bir mahallede eksik olan şey yalnızca manzara değildir; biraz serinlik, biraz nefes, biraz da gündelik hayatın yumuşaklığı eksilir. Çünkü ağaç kentte sadece doğa değildir. Bir çocuğun yaz sıcağında oynayabildiği gölge, yaşlı birinin yürürken dinlenebildiği serinlik, sokağın insana daha az sert görünmesi demektir. Bazen eşitsizlik tam da burada başlar: aynı semtte yaşayıp aynı ölçüde gölgeye kavuşamamakta.

Ayrancı’nın ağaç haritası bu yüzden yalnızca teknik bir çalışma ya da hoş bir görsel değil. Bu harita, semtin hangi mahallelerinde yeşilin bir güven duygusu verdiğini, nerelerde ise daha kırılgan kaldığını anlatan güçlü bir hikâye. Yukarıdan bakınca anlıyoruz ki ağaçlar, kentin kenar süsü değil; aynı zamanda en güçlü hafızası. Bir mahallenin yazla nasıl baş ettiğini, sokakta yürüyen insanı ne kadar koruduğunu, gündelik hayatı ne kadar yaşanabilir kıldığını onlar anlatıyor.

Ayrancı’ya yukarıdan bakınca insanın içinde kalan duygu tam da bu oluyor: Bazı mahalleler ağaçların arasında büyümüş gibi, bazıları ise hâlâ biraz daha yeşillik bekliyor. Belki de bir semtin gerçek zarafeti tam burada saklıdır; binalarının yüksekliğinde değil, yapraklarının kente nasıl değdiğinde.

Aradığın ne varsa Kotil’de vardır

Güvenlik Caddesi ile eski adı Güven, yeni adı Kuveyt Caddesi’nin kesiştiği köşede, Cevahir Apartmanı’nın ışıltısına yakışır, mutfak ve sofra kültürünün iç içe geçtiği bir ev sanatları panayırı, bir çeyiz sarayı. İçeri adım attığınızda bir mağazadan çok daha fazlasıyla karşılaşıyorsunuz. Binbir çeşit mutfak eşyası, ev tekstili ve yaşamı kolaylaştıran sayısız ürünle yalnızca ihtiyaçlara değil, bir yaşam tarzına karşılık veren bu mekân için “züccaciye” tanımı yetersiz kalıyor. Burası, Ayrancı ev kültürünün dev vitrini,  mahallenin “her şey bulunur” durağı: KOTİL.

Şermin ve Suat Kutlu çifti, geleneksel esnaf sıcaklığını taşıyan içtenlikleriyle tam 33 yıldır bu mekânı yaşatıyor. “Kotil” adının öyküsü sorulduğunda, en az dükkân kadar anlamlı: Eski soyadları Kotiloğlu’nun bir kısaltması. Yunanca’da “çanak” ya da “çukur”, Anadolu’da “çukurda kalan köy” anlamına gelen bu sözcük,  biyolojide ise fincan biçimli oyukları tanımlayan “cotyle” kökünden geliyor. İsim, mutfak ve sofra ile özdeş bir çağrışım taşıyor.

33 yıldır KOTİL’i yaşatan Şermin ve Suat Kutlu çifti.

Defne Pastanesi’nden Kotil’e

Esnaflıkta önce güler yüz, sonra güven gelir. Suat Kutlu ve eşi Şermin Hanım’ın yüzünde görülen o sakin dinginlik, daha ilk anda insana bir ev huzuru duygusu veriyor.Kutlu ailesinin kökleri, 1910’lu yıllarda Tiflis’te bir fırında çalışan dede Tevfik Kotiloğlu’na uzanıyor. Rize-Hemşin kökenli bu öykü, Ankara Ulus’taki Aydın Oteli’nde katiplik, ardından Hıdırlıktepe’de açılan “Laz Bakkal” ile ticarete dönüşüyor.

Ayrancı’da Kotil öyküsü de 1979 yılında, Kızılay Karanfil Sokak’taki ünlü Defne Pastanesi ile başlıyor. Suat Bey’in babası ve üç amcasının kurduğu bu işletme, zamanla büyüyerek mutfak ve ev eşyası alanına da açılıyor. 1984’te Meşrutiyet Caddesi’ne, ardından Engürü Pasajı’na taşınan bu yolculuk, 1989’da bugünkü adresine,  Güvenlik Caddesi Cevahir Apartmanı’na ulaşıyor.

1993 yılında pastane kapanırken aynı yerde bu kez “Kutlu Mağazası” adıyla mutfak ve tekstil ürünleri satılmaya başlanıyor. 2003 yılı ise bir dönüm noktası oluyor; baba Nihat Bey ile birlikte alınan kararla dükkân, bugünkü kimliğiyle KOTİL adını alıyor.

Kotil ailesi aynı yerde önce Defne Pastanesi açtılar, sonra bugünkü Kotil’e dönüştü.

KOTİL’in yerinde 1993 yılında kapanan Defne Pastanesi

Ayrancı’da ayakta kalmanın sırrı

Kotil, bugünün alışılmış mağaza anlayışından oldukça farklı bir yerde duruyor. Burada her ürün, bir evin eksik parçasını tamamlamak üzere bekleyen müşteriye gülümseyen canlı bir obje gibi, sanki mahallenin ortak mutfağı. Bu uzun soluklu serüvenin sırrını Suat Bey şöyle anlatıyor:

“Müşterilerimizi her şeyden önce komşumuz ve misafirimiz olarak görüyoruz. Ürün seçimlerimizi onların ihtiyaçlarına göre yapıyoruz. Kriz dönemlerinde sakin davranıp fiyat istikrarını korumaya çalışıyoruz. Güven duygusunu zedelememek ve kaliteli ürün sunmak en önemli ilkemiz.”

Zor dönemlerde daha çok temel ihtiyaç ürünlerine yöneldiklerini, gereksiz stoktan kaçındıklarını da ekliyor. Tedarikçilerle kurulan sağlıklı ilişkiler sayesinde karşılıklı anlayışın sürdüğünü vurguluyor.

Ayrıca değişen dünyaya uyum da dikkat çekici diyor Şermin hanım;

“KOTİL bugün Trendyol ve Hepsiburada üzerinden satış yapıyor; Gel-Al noktası olarak hizmet veriyor ve aynı zamanda uluslararası gönderiler için DHL kargo hizmet noktası olarak çalışıyoruz.”

Kutlu Mağazası adıyla mutfak ve tekstil ürünleri satan mağaza 2003 yılında bugünkü kimliğiyle KOTİL adını alıyor.

Ayrancı’da değişen müşteri profili

Kotil’de alışveriş yapmak, aslında bir evin kuruluşuna ve dönüşümüne tanıklık etmek demek. Müşteri profili ise yıllar içinde önemli ölçüde değişmiş:

“Eskiden daha kalabalık aileler vardı. Bakanlıkların Kızılay’da olması nedeniyle genç nüfus fazlaydı. Zamanla yeni yerleşim alanlarına göç oldu, Ayrancı’da yalnız yaşayan ve yaşlı nüfus arttı.”

Bu değişim, alışveriş alışkanlıklarına da yansımış. Büyük tencerelerin yerini daha küçük ve pratik ürünler almış. Ancak son yıllarda kentsel dönüşümle gelen genç nüfus, yeniden evde yemek yapmaya yönelmiş.

Pandemi sonrası alışkanlıkların da etkisiyle mutfakta geçirilen zaman artarken; yardımcı mutfak gereçlerine ilgi de büyümüş. Günümüzde alüminyumdan çeliğe, seramikten granit ve titanyum kaplamalara kadar pek çok seçenek, ihtiyaca göre tercih ediliyor.

Yaş kuşakları arasındaki fark ise şöyle özetleniyor:

“Yaşlı müşteriler daha klasik ve görsel uyuma önem verirken, gençler hız ve işlevselliği önceleyen ürünlere yöneliyor. Bardak tercihleri bile değişmiş durumda. Klasik cam bardakların yerini gençlerde kupa tarzı ürünler alıyor.”

Artık sorulmayan ürünler 

Zamanın ruhu, Ayrancı’da da bazı ürünleri raflardan silip atıyor mu? Kutlu ailesinin gözlemleri şöyle: “Çamaşır makinesi örtüleri, damacana kılıfları, duş perdeleri, klozet takımları, elektrikli fritözler ve mini fırınlar artık ya hiç üretilmiyor ya da çok az talep görüyor. Teflon kaplamalar da eski popülerliğini kaybetmiş durumda.” Suat Bey ayrıca, eski elektrikli ürünlerin daha dayanıklı olduğuna özellikle dikkat çekiyor. “Bazen ‘satmaz’ dediğimiz ürünler çok ilgi görüyor. Bu işte hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. Zaman zaman yer açmak için zararına satış yaptığımız da oluyor.” 

Bugün üçüncü kuşak olarak bu mirası sürdüren aile, geleceğe temkinli ama umutlu bakıyor:

“Gücümüz yettiğince devam ettirmek istiyoruz; ancak şimdiden kesin bir şey söylemek zor.”

Ayrancı ruhu ve esnafın çağrışı

Kutlu ailesi için KOTİL artık bir iş yerinden öte, bir yaşam biçimi. Ayrancı ile kurulan bağın zamanla daha da güçlendiğini ifade ediyorlar. “Ayrancı’da alışveriş bilinci arttı. Karşılıklı güvene dayalı bir müşteri sadakati oluştu. Mahalle kültürünün hâlâ sürdüğüne inanıyoruz.”

Ayrancı’da genç kuşağın daha hızlı yaşadığını ama aynı sıcaklığı koruduğunu da ekliyorlar.Ve sözü, yalnızca Ayrancı için değil tüm mahalleler için geçerli bir çağrıyla tamamlıyorlar: “Zincir mağazalar yerine yerel esnaftan alışveriş yapılmasını istiyoruz. Çünkü biz yalnızca ürün satmıyoruz; bir ilişki, bir güven ve bir mahalle kültürü sunuyoruz.”

Unutulmayan Bir Anı

Ve belki de bu KOTL öyküsünü en iyi özetleyen anı:

Yirmi yıl önce aldığı çelik tencerede üretim hatası çıkan bir müşteri para iadesini kabul etmeyip “aynısından isterim” diyerek 20 yıldır beklemeyi seçmiş, fakat bir daha uğramamış. O tencere Kotil’de hâlâ bir ürün değil, güvenin, sabrın ve dürüstlüğün simgesi olarak sahibini bekliyor. 

Zamanınız değerli. Kapı kapı gezmekle, internette beklemekle vakit kaybetmeyin. Mutfaktan sofraya, evinizin tüm ihtiyaçları için doğru adrestesiniz.

KOTİL 

Güvenevler Mahallesi, Güvenlik Caddesi No: 42
Ayrancı, Ankara,

0312. 426 25 60

Instagram: @kotil.de

Gizem Gökşen Topoğlu’ndan Ankara’ya dair müzik mekanları seçkisi: Kentle Tanışma Rehberi

UNITE ORTAK MEKAN 

Eski bir banka şubesinden dönüştürülmüş 700 m²’lik bir alanda kafe, ortak çalışma alanı, atölyeler, sergi mekânları ve performans sahnesi ile farklı üretim alanlarını bir araya getiren bir kültür ve üretim mekanı. Gençler başta olmak üzere sanatçılar, tasarımcılar ve araştırmacılar için kolektif bir üretim ve paylaşım alanı sunan, geniş spektrumlu müzik pratikleri içinde özellikle deneysel performanslara alan açan buluşmalara ev sahipliği yapıyor.

@uniteortakmekan / Cinnah Cad No: 7A

MINI MUSIC LIBRARY

Üst katında seramik atölyesi, alt katında ise el emeği seramik bardaklarda sunulan çay/kahve eşliğinde seçtiğiniz plakları kaliteli ve nitelikli ses ekipmanları eşliğinde dinleyebildiğiniz plak kafesi ve ortak çalışma alanıyla, sık sık yerel sanatçıların canlı performanslarına ev sahipliği yaparak müzik, üretim ve gündelik yaşamı aynı zeminde buluşturan özgün bir mekan.

@minimusiclibrary / Cinnah Caddesi No: 10/B

AHZUITA

25 kişilik kapasitesiyle ev salonu hissini koruyan, dinleyici ile sahne arasındaki mesafeyi bilinçli olarak ortadan kaldıran samimi bir caz mekânı. Ağırlıklı olarak caz ekseninde ilerleyen programı, doğaçlama ve deneysel projelerle genişlerken; atölye, söyleşi ve kolektif üretim odaklı açık buluşmalara da ev sahipliği yaparak mekânı yalnızca bir dinleme alanı olmaktan çıkarıp bir karşılaşma ve üretim zemini hâline getiriyor.

@ahzuita / Üsküp Caddesi No: 8/C

NEW MUSIC SPACE

“Öteki” ve “aykırı” olarak tanımlanan müzik pratiklerine özgür ve sansürsüz bir alan açan, deneysel ve çağdaş üretimlere odaklanan bağımsız bir kültür girişimi. Konserler, atölyeler, seminerler ve kolektif üretim süreçleri aracılığıyla yalnızca bir performans mekânı olmaktan çıkıp, aynı zamanda sanatçılar ve dinleyiciler için üretim, tartışma ve karşılaşma zemini sunan bir platforma dönüşüyor. 

@new.musicspace / Gelibolu Sokak, No: 3A/24

RING ANKARA 

Müzik üretimini merkezine alan; aynı zamanda kafe ve ortak çalışma alanı olarak işleyen hibrit bir mekân. Kayıt stüdyosundan prodüksiyon süreçlerine, müzik teknolojilerinden disiplinler arası üretim odaklı atölyelere uzanan geniş bir yelpazede faaliyet gösteriyor. Zaman zaman ev sahipliği yaptığı müzik performansları ve buluşmalarla yalnızca üretimi değil, o üretimin etrafında gelişen sosyalliği de besliyor.

@ring.ankara / Cinnah Caddesi No: 10/A

CASA PASSKAL PUB

Vegan ve dünya mutfağından seçenekler sunan bir gastro pub: mutfağı kadar müzik seçkisiyle de öne çıkıyor. Her çarşamba, Jazz, Blues, Latin jazz, Soul blues, Funk ve Swing’e uzanan geniş bir yelpazede nitelikli müzik programlarına ev sahipliği yapıyor. 

@passkalpub / Tunalı Hilmi Caddesi, No: 114/J-1

TENEDOS PUB

Müzik ve canlı performans odaklı, özellikle “jam session” kültürüyle bilinen ve genellikle yerli sanatçılara yer veren bir mekân. Raggae, punk, groove, alternatif rock, jazz fusion, cross-over jazz, soul, rock&pop cover ve funk vb. türleri kapsayan karma ve interaktif bir sahne sunuyor. Haftada genellikle 3 gün, bazen 4 güne çıkan canlı müzik programıyla farklı türlerden gruplara yer verirken, konserler ise ücretsiz gerçekleşiyor.

@tenedosankara / Güneş Sokak, No: 4/A

TERRADAN VEGAN PUB

Vegan mutfağı merkezine alan bir mekân; belirli aralıklarla müzikle genişleyen, yemekle başlayıp ritimle devam eden akşamlar sunuyor. Karnı doyururken müzikle ruhu da besleyen bir buluşma noktası. İki haftada bir salı akşamları ise “İnadına Blues” sahne alıyor.

@terradanpub / Paris Caddesi No: 49/A-A

NOT THE NEWS

Müzik merkezli bir sosyal girişim olarak müzisyenler, dinleyiciler ve performans mekânları arasındaki etkileşimi artırmaya odaklanıyor. Kültür-sanat üretimini bir eğlence biçiminden çok kolektif bir deneyim alanı olarak ele alıyor. Ayrıca kolektif dinleme etkinliği “O Şarkı”nın da paydaşlarından biri olarak müzik etrafında ortak bir alan kurmayı sürdürüyor. Kalabalığa karışmak istemediğiniz akşamlarda ise Radyo Modart’taki “Cinnah Yokuşu” programı, “Ankara’dan alternatif sesler” eşliğinde iyi bir dinleme alternatifi sunuyor.  Eski programları kaçıranlar için: Programın tüm bölümleri Not the News’in SoundCloud hesabında.

@nothenews /@ radyomodart

“Ayrancılıyım” demeden önce…

2026 yılının Mart ayında Ankara’ya geleli tam 59 yıl doldu. Demek ki tam Başkentli olmuşuz artık. Demografi ile uğraşanların sık sık söylediğine göre “Buralıyım” diyebilmek için, üç kuşağın o yerde yaşaması gerekirmiş. Öyleyse ben “Ayrancılıyım” demeden önce “Ankaralıyım” derim; çünkü üç kuşak bireyleri olarak buradayız. Nüfus kayıtlarımızı da Samsun’dan buraya aldık. Ailemin bürokratik işleri için çok kolaylık sağladı bu kayıt aktarımı. 

Başkente gelen her memurun yaptığı gibi çalışma yerimize pek uzak olmayan bir yerden bir ev kiralayıp taşradan kente geçiş aşaması yaşamıştık. Bankaya ev sahibinin hesabına yatırdığım kira, onun aylık kredi borcundan daha fazlaydı. İkinci ay ödemeyi yaparken bilenlere danıştım ve ben de yeni bir ev satın almak için kredi borçlanmasına giriştim. Zaten bu işleri yapmakla görevli bir banka o zaman da vardı. Taşrada biriktirdiğim 12.500 lirayı yatırıp hiç faiz almazsam, ikinci yılın sonunda bana kendi paramla birlikte 50.000 lira verecek ve ben bunu 20 yılda taksitle ödeyecektim. Bu paraya küçük bir daire alınabilirdi; ama, biraz daha borca girerek klasik bir başkent memuru sıkıntısı yaşayıp biraz daha eli yüzü düzgün bir daireye sahip olabilirdik.

Ayrancı’ya geliş

Okurlar arasındaki gençler “Ayrancı’ya gel amca, neler anlatıyorsun” diyebilirler. Oysa bunlar, “Ayrancılı olmanın 101’i ” her Ayrancılı bu dersi verip geçti. Uzatmayayım, iki yıl sonra bankamızdan bir yazı geldi. “Süreniz tamam, ev bakabilirsiniz” diye. 

İşyerimizde bir ağabeyimiz vardı; beni hiç bilmediğim bir semte yönlendirdi. “Çok yeni inşaat var oralarda; bizim ev Aşağı Ayrancı’da, sen yukarlardan bak” diyerek benim Hoşdere tarafına gitmemi söyledi rahmetli. Biz de 5 yaşındaki kızımızı bir komşuya bıraktık, atladık bir Aydınlıkevler-Aşağı Ayrancı dolmuşuna. Binerken iki büklüm, inerken en az iki kişiyi rahatsız ederek inilen steyşın dolmuşla bilmediğimiz bir semte doğru yol aldık.

Aydınlıkevler-Aşağı Ayrancı arasında çalışan steyşın dolmuşlar

Galiba Yeşilyurt sokağın başıydı, bakınarak gidiyoruz. O evleri şimdi tek tek anımsıyorum. Daha sonra evleri birbirimize tarif ederken “Hani canım, bekçi namazdan yeni kalkmıştıya daSalon küçüktü; ama şömine vardı, şömine” gibi tanımlamalar. Böylece o zamanki İnzibat Karakolu’nun, şimdiki ANT Başkanlığı binasının önüne gelmişiz ama adını “Hoşdere Sokağı” olarak öğrendiğimiz yere geçmemizde sorun var. Kuzgun adlı sokaktan ince ince sular akıyor. “Acaba Hoşdere, adını bu sudan mı almış” diye düşünüyoruz. Benim ayakkabı su geçişini başarır; ama eşimin sudan biraz yükselmesi gerek. Sağdan soldan iri taşlar buldum, üç beş tane zıplama yolu oluşturdum, yokuşu çıkarken sadece çamurla karşılaştık, düşmeden toprak yolun sonunu bulduk.

Yokuşun (Eski Örgü, yeni Sabahattin Tuncer Sokağı) Hoşdere ile kesiştiği yerde çok yeni bir inşaat vardı. Yoldan binaya girince; bugünkü eczaneden geçerek bizim yatak odasından salonumuza kadar yürünebiliyordu. Mal sahibi Rahmetli Cemal Mormana ve Müteahhit Hüseyin Kozoğlu oradalar. Odalar bölünmemiş ama beton kirişlerden ve sütunlardan neyin nerede olduğu anlaşılıyor. Durumumuzu anlattık, koşulları söylememize gerek bile kalmadı. O işlerin bürokratik akışını su gibi biliyorlar. Ev çok hoşumuza gitti; apartman giriş katında ama arka cepheden üçüncü kat, Çankaya sırtlarını görüyor. Cemal Bey 80 binden söz açınca biraz keyfimiz kaçtı, 15-20 bin için eş-dost zorlanır; ama 30 biraz olanaksızdı bizim için. 

“Hiç kimseden para isteyecek durum yok, aileler kendilerini ancak yönetiyorlar, eşim de ben de aylıkla bütçeyi denkleştireceğiz” deyince, adamcağız “Mademki siz bu yaşta böyle bir girişimde bulunuyorsunuz, ben 77 bine inerim. Bankadaki 50 bini Hüseyin Usta alacak zaten 7 bin için de 7 tane senet düzenleriz, bu işi tatlıya bağlayalım” dedi. Kabul ettik, ertesi gün sözleşme düzenlemek üzere anlaştık. “Evimiz Gençlik Caddesi’nde, yürüyerek nasıl gideriz” diye sorduk. Sevinçten uçuyoruz, önce Meclis duvarını bulduk, aşağıya döndük Ömür sokağın sonunda MAS Garajı varmış, ünlü bir otobüs  firmasıydı o zamanlar. Şehir dışı olarak kalkış yeri orasıymış (Bugünkü Cemal Süreya Parkı) sağa döndük Meclis’e doğru, gerisini bilemiyorum; çünkü eşimle söyleşerek inşaatı bitirdik evi bile yerleştirdik. Dolmuş 50 kuruştu; ama bu konuşma lezzetini dolmuşta bulamazdık ki…

Bir şeyi söylemeden geçmek istemiyorum. Müteahhit Hüseyin Usta’nın bürosu Sakarya Caddesi’ndeydi. Sözleşmeyi o söyledi ben yazdım. Cümlelere dikkat ettim hiç sandığım gibi değil; yanlışlık, anlamsızlık, anlaşılmazlık yok. Sonra işi çözdüm; önceden yazılmış bir sözleşmeden okuyordu Hüseyin Bey, adresi isimleri benimle birlikte dolduruyordu. Yapılacak işler bölümündeki bir nokta çok tuhafıma gitmişti: Mutfaktaki ZUNGEÇ marka otomat banyo ile irtibatlı olacaktır”. Karadenizli olan Hüseyin Bey’e bu Zungeç markasını en az üç kez yinelettim ve dediği gibi not aldım. Hemen yakınımızda olan Ormancılar Derneği‘nde sözleşmeyi kendim daktilo edip; satan, alan, tanık olarak gereken imzaları attık.

Fakat aklım takıldı Zungeç markasına. O konuda geniş bir bilgim yoktu; ama sanırım yeni bir Alman markasıydı. Çok övüyordu ustamız. Evin su düzeni yapıldıktan sonra mutfakta beni sevindiren bir marka ile karşılaştım: JUNKERS. Ustam Karadeniz aksanıyla bana ZUNGEÇ olarak yazdırmıştı. O günlerde bizim apartman baştan sona bu marka ile döşenmişti; ama bu Zungeç kimsenin başını ağrıtmadı. İnanır mısınız dairelerden birinde 59 yıl sonra, halâ memesi doğalgaza dönüştürülmüş bir ısıtıcı var, daire boş kullanılmıyor. Biz de  –çok eski diye– bu aygıtın kullanılmasına izin vermiyoruz.

Ayrancı’da yaşam

Hoşdere sokakken, arada bir geçen dolmuşlar ve çok seyrek geçen EGO otobüsleri vardı. Ulus’tan kalkan otobüs, gün boyu evini özlemiş, filelerini hâlden doldurmuş yorgun kiracı ve kat maliklerini duraklara bırakırdı. Durakların adı yolcu ve sürücü işbirliğiyle konulmuş olacak ki; Meclis duvarından Hoşdere’ye dönünce ilk durağın adı “Apartmanlar”dı. Ayrancım gazetemize konu olan bu üç apartman, boylarının uzunluğu ile adlarını kazımışlardı. Çankaya’ya çıkarken ikinci durağın isim babası “Renk” apartmanıydı. Bugünkü Güven Yufka’nın alt yanında.

Ayrancı Muhtarı Ahmet Sezai Günışıldar‘ın büyük seramoni ile attığı uzun imzası

Muhtarımız Sezai Bey –biraz abartılı söylersek– 2 metre boyunda ve imzasını kullandığı kâğıdın sol başından sağ ucuna kadar uzatan sevimli bir adamdı. Selimiye ve Hoşdere’nin kesiştiği yerde, şimdiki BİM’in yerinde bulunan tek katlı mavi boyalı ahşap dükkânı muhtar da ofis olarak kullanırdı. Dükkân sahibi Mecit Bey’in raflarında her türlü yiyecek içecek hattâ mum ve lamba şişesi bile bulunurdu.

Nazilli’nin Hoşdere ile birleştiği yerde ömrü çok kısa süren bir postane açıldı. Tanıtıcı hiçbir levha yazı falan yoktu. Mektup ve havale işlemlerini belki bir hafta on gün oradan yaptık. Tam Aziz Nesin’lik bir durumdu; posta görevlisi kadın evinde telefonu olan komşulardan birine rica ederek Genel Müdürlüğe isteklerini telefonla iletirdi. Çünkü postaneye telefon henüz bağlanmamıştı. Daha sonra Aşağı Ayrancı’ya açılan PTT, hepimizi sevindirdi.

Ev kiraları 400-600 lira arasındaydı. Yurtdışından gelen bir yakın arkadaşıma bizim oralardan kiralık ev arıyorduk. Çankaya’ya doğru yürürken görünüşü çok değişik iki katlı bir evle karşılaştık. Bahçede çalışmakta olan bahçıvana kiralık yer konusunda danıştık. “Tam yerine geldiniz bizim buranın alt katı boş ve kiralık” deyince sevincimizi sonlayan sözlerle cümlesini tamamladı bahçıvan: “Ama, kirası  2.500 lira” dedi. Aç dursak bile bizlerin mühendis aylığının çok üstünde bir miktardı. Sonradan Ayrancım gazetesinde de adı geçen “Gemi Ev” burasıymış meğer. Biz yolumuzu değiştirdik ve arkadaşımıza Kuzgun Sokak’tan 600 liraya güzel bir yer kiraladık.

Ayrancı’yı sevdik

Dolmuşlar, Kızılay’da şimdi belediye ait bir binanın o zaman boş olan arsasından kalkardı. Dikmen, Ayrancı ve Keklik yolcuları çok düzgün kuyruklarla sıralarını beklerdi. Şoför yardımcısı gençler, çalışma saati bitiminde “Mas’tan geçer Ayranziiiyaaa” diye bağırınca bizim gibi yeni yolcular “Mas”ı , “Mars” anlar garipserdik.

Ayrancı’yı sevdik, komşuların kesinlikle yarıdan fazlası aynı bankanın kredi borçlu müşterisiydi. Birbirimizi tanımasak da aynı tavanın balıkları ya da bir deyimle “Turhallı hep bir hallı”ydık. Ulus alışverişiyle dolu filelerin evlere ulaştırılması tüm yorgunlukları alıyor; 20 yıllık borcu henüz ödemeye başlamadan bile borç hafiflemeye başlıyordu. 

Ayrancılı olabilmenin mutlu günlerine tüm komşuların en kısa sürede kavuşmasını, oluşan ve oluşabilecek sorunların en kolay yollardan çözümlenmesini dilerim.

Mahalle Okulu Seminerleri

“Yaşadığınız sokakları sadece bir adres değil, bir hikaye olarak görmeye hazır mısınız?”

Şehir hayatının hızı içinde bazen en büyük hazineyi, yani komşumuzu ve sokağımızı unutuyoruz. Ayrancım Derneği olarak, köklerimizi hatırlamak ve geleceğimizi birlikte örmek için Mahalle Okulu Seminerleri’ni başlatıyoruz!

Tarihten bugüne, muhtarlıktan dayanışma ağlarına kadar mahalleye dair her şeyi 6 hafta boyunca alanında uzman isimlerle konuşuyoruz:

16 Mayıs Cumartesi
🏛️ Mehmet Sarıoğlu: Osmanlı’dan Günümüze Mahalle Tarihi

23 Mayıs Cumartesi
🗳️ Halil Memiş: Mahalle Yönetimi ve Muhtarlık

6 Haziran Cumartesi
Ezgi Orhan: Mahalle Kültürü, Barınma ve Kentte Gece Yaşamı

13 Haziran Cumartesi
🤝 Begüm Özden Fırat: Dayanışma Ekonomisi ve Mahalle Dayanışma Ağları

20 Haziran Cumartesi
🌍 Besim Can Zırh: Mahallenin Oluşumu, Göç ve Kimlik

24 Haziran Çarşamba
🏡 İlhan Tekeli: Gündelik Yaşam ve Yaşam Kalitesi ve Yerellik

Sertifikalı derslerimiz Cumartesi günleri 17.00 – 18.30 arasında yapılacaktır.

Mahallemizi yeniden keşfetmek, sadece yan yana değil, “birlikte” yaşamak için bu seminerlerde buluşalım.

✨ KAYIT ZORUNLU

Seminerlerimize katılım ve detaylı bilgi için linke tıklayabilirsiniz.

#Ayrancım #MahalleOkulu #Ankara #Ayrancı #MahalleKültürü #Seminer #Dayanışma #KentKültürü #Komşuluk #ŞehirTarihi #SosyalDayanışma #AyrancıDerneği #YerelYönetim