Eski bir banka şubesinden dönüştürülmüş 700 m²’lik bir alanda kafe, ortak çalışma alanı, atölyeler, sergi mekânları ve performans sahnesi ile farklı üretim alanlarını bir araya getiren bir kültür ve üretim mekanı. Gençler başta olmak üzere sanatçılar, tasarımcılar ve araştırmacılar için kolektif bir üretim ve paylaşım alanı sunan, geniş spektrumlu müzik pratikleri içinde özellikle deneysel performanslara alan açan buluşmalara ev sahipliği yapıyor.
Üst katında seramik atölyesi, alt katında ise el emeği seramik bardaklarda sunulan çay/kahve eşliğinde seçtiğiniz plakları kaliteli ve nitelikli ses ekipmanları eşliğinde dinleyebildiğiniz plak kafesi ve ortak çalışma alanıyla, sık sık yerel sanatçıların canlı performanslarına ev sahipliği yaparak müzik, üretim ve gündelik yaşamı aynı zeminde buluşturan özgün bir mekan.
25 kişilik kapasitesiyle ev salonu hissini koruyan, dinleyici ile sahne arasındaki mesafeyi bilinçli olarak ortadan kaldıran samimi bir caz mekânı. Ağırlıklı olarak caz ekseninde ilerleyen programı, doğaçlama ve deneysel projelerle genişlerken; atölye, söyleşi ve kolektif üretim odaklı açık buluşmalara da ev sahipliği yaparak mekânı yalnızca bir dinleme alanı olmaktan çıkarıp bir karşılaşma ve üretim zemini hâline getiriyor.
“Öteki” ve “aykırı” olarak tanımlanan müzik pratiklerine özgür ve sansürsüz bir alan açan, deneysel ve çağdaş üretimlere odaklanan bağımsız bir kültür girişimi. Konserler, atölyeler, seminerler ve kolektif üretim süreçleri aracılığıyla yalnızca bir performans mekânı olmaktan çıkıp, aynı zamanda sanatçılar ve dinleyiciler için üretim, tartışma ve karşılaşma zemini sunan bir platforma dönüşüyor.
Müzik üretimini merkezine alan; aynı zamanda kafe ve ortak çalışma alanı olarak işleyen hibrit bir mekân. Kayıt stüdyosundan prodüksiyon süreçlerine, müzik teknolojilerinden disiplinler arası üretim odaklı atölyelere uzanan geniş bir yelpazede faaliyet gösteriyor. Zaman zaman ev sahipliği yaptığı müzik performansları ve buluşmalarla yalnızca üretimi değil, o üretimin etrafında gelişen sosyalliği de besliyor.
Vegan ve dünya mutfağından seçenekler sunan bir gastro pub: mutfağı kadar müzik seçkisiyle de öne çıkıyor. Her çarşamba, Jazz, Blues, Latin jazz, Soul blues, Funk ve Swing’e uzanan geniş bir yelpazede nitelikli müzik programlarına ev sahipliği yapıyor.
Müzik ve canlı performans odaklı, özellikle “jam session” kültürüyle bilinen ve genellikle yerli sanatçılara yer veren bir mekân. Raggae, punk, groove, alternatif rock, jazz fusion, cross-over jazz, soul, rock&pop cover ve funk vb. türleri kapsayan karma ve interaktif bir sahne sunuyor. Haftada genellikle 3 gün, bazen 4 güne çıkan canlı müzik programıyla farklı türlerden gruplara yer verirken, konserler ise ücretsiz gerçekleşiyor.
Vegan mutfağı merkezine alan bir mekân; belirli aralıklarla müzikle genişleyen, yemekle başlayıp ritimle devam eden akşamlar sunuyor. Karnı doyururken müzikle ruhu da besleyen bir buluşma noktası. İki haftada bir salı akşamları ise “İnadına Blues” sahne alıyor.
Müzik merkezli bir sosyal girişim olarak müzisyenler, dinleyiciler ve performans mekânları arasındaki etkileşimi artırmaya odaklanıyor. Kültür-sanat üretimini bir eğlence biçiminden çok kolektif bir deneyim alanı olarak ele alıyor. Ayrıca kolektif dinleme etkinliği “O Şarkı”nın da paydaşlarından biri olarak müzik etrafında ortak bir alan kurmayı sürdürüyor. Kalabalığa karışmak istemediğiniz akşamlarda ise Radyo Modart’taki “Cinnah Yokuşu” programı, “Ankara’dan alternatif sesler” eşliğinde iyi bir dinleme alternatifi sunuyor. Eski programları kaçıranlar için: Programın tüm bölümleri Not the News’in SoundCloud hesabında.
2026 yılının Mart ayında Ankara’ya geleli tam 59 yıl doldu. Demek ki tam Başkentli olmuşuz artık. Demografi ile uğraşanların sık sık söylediğine göre “Buralıyım” diyebilmek için, üç kuşağın o yerde yaşaması gerekirmiş. Öyleyse ben “Ayrancılıyım” demeden önce “Ankaralıyım” derim; çünkü üç kuşak bireyleri olarak buradayız. Nüfus kayıtlarımızı da Samsun’dan buraya aldık. Ailemin bürokratik işleri için çok kolaylık sağladı bu kayıt aktarımı.
Başkente gelen her memurun yaptığı gibi çalışma yerimize pek uzak olmayan bir yerden bir ev kiralayıp taşradan kente geçiş aşaması yaşamıştık. Bankaya ev sahibinin hesabına yatırdığım kira, onun aylık kredi borcundan daha fazlaydı. İkinci ay ödemeyi yaparken bilenlere danıştım ve ben de yeni bir ev satın almak için kredi borçlanmasına giriştim. Zaten bu işleri yapmakla görevli bir banka o zaman da vardı. Taşrada biriktirdiğim 12.500 lirayı yatırıp hiç faiz almazsam, ikinci yılın sonunda bana kendi paramla birlikte 50.000 lira verecek ve ben bunu 20 yılda taksitle ödeyecektim. Bu paraya küçük bir daire alınabilirdi; ama, biraz daha borca girerek klasik bir başkent memuru sıkıntısı yaşayıp biraz daha eli yüzü düzgün bir daireye sahip olabilirdik.
Ayrancı’ya geliş
Okurlar arasındaki gençler “Ayrancı’ya gel amca, neler anlatıyorsun” diyebilirler. Oysa bunlar, “Ayrancılı olmanın 101’i” her Ayrancılı bu dersi verip geçti. Uzatmayayım, iki yıl sonra bankamızdan bir yazı geldi. “Süreniz tamam, evbakabilirsiniz” diye.
İşyerimizde bir ağabeyimiz vardı; beni hiç bilmediğim bir semte yönlendirdi. “Çok yeni inşaat var oralarda; bizim ev Aşağı Ayrancı’da, sen yukarlardan bak” diyerek benim Hoşdere tarafına gitmemi söyledi rahmetli. Biz de 5 yaşındaki kızımızı bir komşuya bıraktık, atladık bir Aydınlıkevler-Aşağı Ayrancı dolmuşuna. Binerken iki büklüm, inerken en az iki kişiyi rahatsız ederek inilen steyşın dolmuşla bilmediğimiz bir semte doğru yol aldık.
Aydınlıkevler-Aşağı Ayrancı arasında çalışan steyşın dolmuşlar
Galiba Yeşilyurt sokağın başıydı, bakınarak gidiyoruz. O evleri şimdi tek tek anımsıyorum. Daha sonra evleri birbirimize tarif ederken “Hani canım, bekçinamazdan yeni kalkmıştı” ya da “Salon küçüktü; ama şömine vardı, şömine” gibi tanımlamalar. Böylece o zamanki İnzibat Karakolu’nun, şimdiki ANT Başkanlığı binasının önüne gelmişiz ama adını “Hoşdere Sokağı” olarak öğrendiğimiz yere geçmemizde sorun var. Kuzgun adlı sokaktan ince ince sular akıyor. “Acaba Hoşdere, adını bu sudan mı almış” diye düşünüyoruz. Benim ayakkabı su geçişini başarır; ama eşimin sudan biraz yükselmesi gerek. Sağdan soldan iri taşlar buldum, üç beş tane zıplama yolu oluşturdum, yokuşu çıkarken sadece çamurla karşılaştık, düşmeden toprak yolun sonunu bulduk.
Yokuşun (Eski Örgü, yeni Sabahattin Tuncer Sokağı) Hoşdere ile kesiştiği yerde çok yeni bir inşaat vardı. Yoldan binaya girince; bugünkü eczaneden geçerek bizim yatak odasından salonumuza kadar yürünebiliyordu. Mal sahibi Rahmetli Cemal Mormana ve Müteahhit Hüseyin Kozoğlu oradalar. Odalar bölünmemiş ama beton kirişlerden ve sütunlardan neyin nerede olduğu anlaşılıyor. Durumumuzu anlattık, koşulları söylememize gerek bile kalmadı. O işlerin bürokratik akışını su gibi biliyorlar. Ev çok hoşumuza gitti; apartman giriş katında ama arka cepheden üçüncü kat, Çankaya sırtlarını görüyor. Cemal Bey 80 binden söz açınca biraz keyfimiz kaçtı, 15-20 bin için eş-dost zorlanır; ama 30 biraz olanaksızdı bizim için.
“Hiç kimseden para isteyecek durum yok, aileler kendilerini ancak yönetiyorlar, eşim de ben de aylıkla bütçeyi denkleştireceğiz” deyince, adamcağız “Mademki siz bu yaşta böyle bir girişimde bulunuyorsunuz, ben 77 bine inerim. Bankadaki 50 bini Hüseyin Usta alacak zaten 7 bin için de 7 tane senet düzenleriz, bu işi tatlıya bağlayalım” dedi. Kabul ettik, ertesi gün sözleşme düzenlemek üzere anlaştık. “Evimiz Gençlik Caddesi’nde, yürüyerek nasıl gideriz” diye sorduk. Sevinçten uçuyoruz, önce Meclis duvarını bulduk, aşağıya döndük Ömür sokağın sonunda MAS Garajı varmış, ünlü bir otobüs firmasıydı o zamanlar. Şehir dışı olarak kalkış yeri orasıymış (Bugünkü Cemal Süreya Parkı) sağa döndük Meclis’e doğru, gerisini bilemiyorum; çünkü eşimle söyleşerek inşaatı bitirdik evi bile yerleştirdik. Dolmuş 50 kuruştu; ama bu konuşma lezzetini dolmuşta bulamazdık ki…
Bir şeyi söylemeden geçmek istemiyorum. Müteahhit Hüseyin Usta’nın bürosu Sakarya Caddesi’ndeydi. Sözleşmeyi o söyledi ben yazdım. Cümlelere dikkat ettim hiç sandığım gibi değil; yanlışlık, anlamsızlık, anlaşılmazlık yok. Sonra işi çözdüm; önceden yazılmış bir sözleşmeden okuyordu Hüseyin Bey, adresi isimleri benimle birlikte dolduruyordu. Yapılacak işler bölümündeki bir nokta çok tuhafıma gitmişti: “Mutfaktaki ZUNGEÇ marka otomat banyo ile irtibatlı olacaktır”. Karadenizli olan Hüseyin Bey’e bu Zungeç markasını en az üç kez yinelettim ve dediği gibi not aldım. Hemen yakınımızda olan Ormancılar Derneği‘nde sözleşmeyi kendim daktilo edip; satan, alan, tanık olarak gereken imzaları attık.
Fakat aklım takıldı Zungeç markasına. O konuda geniş bir bilgim yoktu; ama sanırım yeni bir Alman markasıydı. Çok övüyordu ustamız. Evin su düzeni yapıldıktan sonra mutfakta beni sevindiren bir marka ile karşılaştım: JUNKERS. Ustam Karadeniz aksanıyla bana ZUNGEÇ olarak yazdırmıştı. O günlerde bizim apartman baştan sona bu marka ile döşenmişti; ama bu Zungeç kimsenin başını ağrıtmadı. İnanır mısınız dairelerden birinde 59 yıl sonra, halâ memesi doğalgaza dönüştürülmüş bir ısıtıcı var, daire boş kullanılmıyor. Biz de –çok eski diye– bu aygıtın kullanılmasına izin vermiyoruz.
Junkers Şofben
Ayrancı’da yaşam
Hoşdere sokakken, arada bir geçen dolmuşlar ve çok seyrek geçen EGO otobüsleri vardı. Ulus’tan kalkan otobüs, gün boyu evini özlemiş, filelerini hâlden doldurmuş yorgun kiracı ve kat maliklerini duraklara bırakırdı. Durakların adı yolcu ve sürücü işbirliğiyle konulmuş olacak ki; Meclis duvarından Hoşdere’ye dönünce ilk durağın adı “Apartmanlar”dı. Ayrancım gazetemize konu olan bu üç apartman, boylarının uzunluğu ile adlarını kazımışlardı. Çankaya’ya çıkarken ikinci durağın isim babası “Renk” apartmanıydı. Bugünkü Güven Yufka’nın alt yanında.
Ayrancı Muhtarı Ahmet Sezai Günışıldar‘ın büyük seramoni ile attığı uzun imzası
Muhtarımız Sezai Bey –biraz abartılı söylersek– 2 metre boyunda ve imzasını kullandığı kâğıdın sol başından sağ ucuna kadar uzatan sevimli bir adamdı. Selimiye ve Hoşdere’nin kesiştiği yerde, şimdiki BİM’in yerinde bulunan tek katlı mavi boyalı ahşap dükkânı muhtar da ofis olarak kullanırdı. Dükkân sahibi Mecit Bey’in raflarında her türlü yiyecek içecek hattâ mum ve lamba şişesi bile bulunurdu.
Nazilli’nin Hoşdere ile birleştiği yerde ömrü çok kısa süren bir postane açıldı. Tanıtıcı hiçbir levha yazı falan yoktu. Mektup ve havale işlemlerini belki bir hafta on gün oradan yaptık. Tam Aziz Nesin’lik bir durumdu; posta görevlisi kadın evinde telefonu olan komşulardan birine rica ederek Genel Müdürlüğe isteklerini telefonla iletirdi. Çünkü postaneye telefon henüz bağlanmamıştı. Daha sonra Aşağı Ayrancı’ya açılan PTT, hepimizi sevindirdi.
Ev kiraları 400-600 lira arasındaydı. Yurtdışından gelen bir yakın arkadaşıma bizim oralardan kiralık ev arıyorduk. Çankaya’ya doğru yürürken görünüşü çok değişik iki katlı bir evle karşılaştık. Bahçede çalışmakta olan bahçıvana kiralık yer konusunda danıştık. “Tam yerine geldiniz bizim buranın alt katı boş ve kiralık” deyince sevincimizi sonlayan sözlerle cümlesini tamamladı bahçıvan: “Ama,kirası 2.500 lira” dedi. Aç dursak bile bizlerin mühendis aylığının çok üstünde bir miktardı. Sonradan Ayrancım gazetesinde de adı geçen “Gemi Ev” burasıymış meğer. Biz yolumuzu değiştirdik ve arkadaşımıza Kuzgun Sokak’tan 600 liraya güzel bir yer kiraladık.
Ayrancı’yı sevdik
Dolmuşlar, Kızılay’da şimdi belediye ait bir binanın o zaman boş olan arsasından kalkardı. Dikmen, Ayrancı ve Keklik yolcuları çok düzgün kuyruklarla sıralarını beklerdi. Şoför yardımcısı gençler, çalışma saati bitiminde “Mas’tan geçer Ayranziiiyaaa” diye bağırınca bizim gibi yeni yolcular “Mas”ı , “Mars” anlar garipserdik.
Ayrancı’yı sevdik, komşuların kesinlikle yarıdan fazlası aynı bankanın kredi borçlu müşterisiydi. Birbirimizi tanımasak da aynı tavanın balıkları ya da bir deyimle “Turhallı hep bir hallı”ydık. Ulus alışverişiyle dolu filelerin evlere ulaştırılması tüm yorgunlukları alıyor; 20 yıllık borcu henüz ödemeye başlamadan bile borç hafiflemeye başlıyordu.
Ayrancılı olabilmenin mutlu günlerine tüm komşuların en kısa sürede kavuşmasını, oluşan ve oluşabilecek sorunların en kolay yollardan çözümlenmesini dilerim.
“Yaşadığınız sokakları sadece bir adres değil, bir hikaye olarak görmeye hazır mısınız?”
Şehir hayatının hızı içinde bazen en büyük hazineyi, yani komşumuzu ve sokağımızı unutuyoruz. Ayrancım Derneği olarak, köklerimizi hatırlamak ve geleceğimizi birlikte örmek için Mahalle Okulu Seminerleri’ni başlatıyoruz!
Tarihten bugüne, muhtarlıktan dayanışma ağlarına kadar mahalleye dair her şeyi 6 hafta boyunca alanında uzman isimlerle konuşuyoruz:
16 Mayıs Cumartesi 🏛️ Mehmet Sarıoğlu: Osmanlı’dan Günümüze Mahalle Tarihi
23 Mayıs Cumartesi 🗳️ Halil Memiş: Mahalle Yönetimi ve Muhtarlık
6 Haziran Cumartesi ☕ Ezgi Orhan: Mahalle Kültürü, Barınma ve Kentte Gece Yaşamı
13 Haziran Cumartesi 🤝 Begüm Özden Fırat: Dayanışma Ekonomisi ve Mahalle Dayanışma Ağları
20 Haziran Cumartesi 🌍 Besim Can Zırh: Mahallenin Oluşumu, Göç ve Kimlik
24 Haziran Çarşamba 🏡 İlhan Tekeli: Gündelik Yaşam ve Yaşam Kalitesi ve Yerellik
Sertifikalı derslerimiz Cumartesi günleri 17.00 – 18.30 arasında yapılacaktır.
Mahallemizi yeniden keşfetmek, sadece yan yana değil, “birlikte” yaşamak için bu seminerlerde buluşalım.
1983, Ankara doğumlu. 2007 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını 2020 yılında, Kent ve Çevre Bilimleri programında, Ankara Üniversitesi’nde tamamladı. Mezuniyetinden sonra, özel sektörde mimarlık ofisinde çalıştı, şantiye şefliği yaptı. 2011-2013 yılları arasında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nda, 2017-2018 yılları arasında geçici görevle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda çalıştı. 2013’ten bu yana, İller Bankası’nda Teknik Uzman/Mimar olarak çalışmaktadır.
Ankara ve Viyana’nın birbirine benzer yönler taşıdığı düşüncesi, çoğu kişi için şaşırtıcı gelebilir. Farklı tarihsel ve kültürel bağlamlarda gelişmiş bu iki başkent, ilk bakışta birbirinden oldukça uzak örnekler gibi algılanabilir. Oysa biraz yakından bakıldığında, planlı gelişim deneyimleri ve modern şehircilikle kurdukları ilişki bakımından önemli ortaklıklara sahip oldukları görülür. Üstelik her iki kent yalnızca birer başkent değil, aynı zamanda bulundukları coğrafyanın da merkezleridir; Viyana Orta Avrupa’nın, Ankara ise Anadolu’nun odak noktasıdır. Ancak tüm bu benzerliklere rağmen, günümüze geldiğimizde gördüğümüz kentsel sonuçlar belirgin biçimde farklıdır. Bu farklılık, büyük ölçüde planlama süreçlerinin sürekliliği ve karar alma biçimlerinin zaman içindeki seyriyle ilişkilidir.
Her iki kenti de önemli ölçüde etkileyen ve gelişimini belirleyen modern şehircilik hareketi, 19. Yüzyılın ortalarında Paris’te başladı. Modern şehirciliğin en önemli aracı şehir planlamasıydı. Karakteristik özellikleri ise kentte açılan düz ve geniş bulvarlar, ızgara şeklinde birbirini dik kesen yollar, ferah kentsel mekanlar ve yaygın yeşil alanlar, ulaşım sistemleri, iyi güneş ve hava alan büyük konutlardı.
1857’den itibaren açılıp düzenlenen RingstrasseAtatürk Bulvarı’nın Kızılay bölümü
Viyana
Avusturya’nın başkenti ve en büyük şehri olan Viyana, Orta Avrupa’nın doğusunda, Tuna Nehri’nin kıyısında kurulmuştur. Avrupa kıtasının, özellikle Orta Avrupa’nın stratejik bir noktasında, önemli ulaşım ve ticaret yollarının kesişim noktasında bulunan ve M.Ö. 400 yıllarında Keltlerle ilk yerleşimin başladığı kent, stratejik konumuyla tarih boyunca kültürel ve ekonomik açıdan önemli bir merkez olmuştur. Günümüzde de bu önemini korumaktadır.
Viyana 19. yüzyılın başından itibaren büyük bir hızla büyümüştür. 1850’lerin başında Paris’te başlayan modern şehircilik uygulamaları, kısa süre sonra Viyana’yı da etkilemiş, 1857’den itibaren surların yıkılıp yerine Ringstrasse’nin yapılmasıyla Viyana’da yeni bir dönemin kapıları açılmıştır. Ringstrasse, konumu ve üzerindeki işlevler bakımından Ankara’daki Atatürk Bulvarı’na karşılık gelen bulvardır. En önemli farkı, Atatürk Bulvarı gibi doğrusal bir çizgide değil, yıkılan surların yerini aldığı için eski kenti çepeçevre saran çokgen bir formda olmasıdır. Bu dönemde en önemli dönüşümler 1865’te açılan Ringstrasse üzerinde ve çevresindeki alanlarda gerçekleşti. Bu yüzden, Viyana’nın 19. yüzyılın 2. yarısındaki bu yeniden yapılanma dönemi Ringstrasse Dönemi olarak adlandırılır.
1865’i izleyen yaklaşık 30 yıl içinde bu bulvar üzerinde ve çevresindeki askeri alanların yerine tarihselci (neo-rönesans, neo-gotik, neo-barok vb.) tarzda çok sayıda yeni yapı yapıldı. Bunlar arasında, yeni devlet daireleri, müzeler, opera, parlamento binası, yeni üniversite ve belediye binası bulunur. Bu yeni mimari, aynı zamanda siyasal ve sosyal modernleşmeyi yansıtmaktadır.
Eski sur içi bölgesinde de binaların bir kısmı yıkılarak yerlerine modern yapılar inşa edilse de, bu bölge ortaçağdan kalan morfolojik karakterini büyük ölçüde korumuştur. Bu dönemde içme suyu, aydınlatma, ulaşım, Tuna Nehri düzenlemesi gibi altyapı çalışmalarına da önem verilmiştir. 1893 yılında kabul edilen ve Viyana’da bir bütün olarak uygulamaya konulan ilk plan olan Bauzonenplan (Yapı Zonu Planı), şehri yoğunluklara ve yapılaşma biçimlerine göre ayırmış ve özellikle konut alanları ile sanayi alanlarını birbirinden ayrılmasını öngörmüştür.
Kısaca, 1857’den yaklaşık 19. Yüzyıl sonuna kadar Viyana’daki modernleşme hareketinin ana başlıklarını; Ringstrasse’nin inşası, suriçinin dönüşümü, eski surların dışında kalan bölgenin planlama araçlarıyla imarı ve altyapı projeleri olarak ifade edebiliriz.
1. Dünya Savaşı sonrasında “Kızıl Viyana” olarak adlandırılan dönemde kamusal hizmetler belediyeye devredildi, sosyal konut üretimi öncelik haline geldi, altyapı ve kamusal alanlar önemli ölçüde geliştirildi. 1930’larda Nazi döneminde ise bu yaklaşım büyük ölçüde terk edildi; sosyal konut politikaları geri çekildi, kent yönetiminin özerkliği sınırlandırıldı ve planlama ideolojik bir araca dönüştü. 2. Dünya Savaşı sonrasında ise, yıkıma uğrayan kentin yeniden inşası için modernist ilkeler doğrultusunda kapsamlı bir dönüşüm öngörülse de, ekonomik ve siyasi koşullar nedeniyle büyük ölçüde mevcut yapının onarımı tercih edildi. 1950’li ve 60’lı yıllarda ise ekonomik büyüme, banliyöleşme, altyapı yatırımları ve toplu konut üretimi ön plana çıktı.
1970’lere gelindiğinde modernist planlama anlayışına yönelik eleştiriler arttı ve bu durum planlama yaklaşımında önemli bir değişimi beraberinde getirdi. Viyana’da 1976’dan itibaren planlama, daha bütüncül, çok ölçekli ve katılımcı bir çerçeveye evrilerek; 1980’lerden itibaren hazırlanan kentsel gelişim planlarıyla bu yaklaşım kurumsallaştırıldı.
2000 yılından itibaren yeni AB politikaları ve belgeleri, rekabetçi bölgesel kalkınma ve ‘dinamik, çekici ve rekabetçi şehirler’ çağrılarıyla kentsel planlamayı büyük ölçüde etkiledi. Viyana’nın rekabetçi bir Orta Avrupa merkezi olması ve küresel rakipleri arasında öne çıkması hedefiyle 2000 ve 2004 Strateji Planları kabul edildi.
Bu son dönemde planlama söylemleri giderek daha fazla dijitalleşme, yeni katılımcı uygulamalar ve çeşitlilik gibi görünürde mekânsal olmayan konuları içermeye başlamıştır. Bu son dönem, stratejik kalkınmayı ve liberal yönetişimi esas alarak, planlamayı kamuoyu tarafından daha fazla tartışılır hale ve bir siyasi mücadele konusu haline getirmiştir.
Viyana için dikkat çekici bir nokta da, nüfusunun 1910’da yaklaşık 2 milyon ile en yüksek seviyesine ulaşması, günümüzdeki nüfusunun ise yaklaşık 1,9 milyon olmasıdır.
Tüm bu sürecin bir sonucu olarak, günümüzde Viyana’ya baktığımızda ; insan odaklı, güçlü ve yaygın toplu taşıma sistemlerine sahip, işlevsel ve keyifli kamusal alanların bulunduğu, EUI listesinde son 10 yıldır dünyanın en yaşanabilir şehirleri arasında 1. veya 2. sırada yer alan bir kent görürüz.
Ankara
Tarihi Viyana’dan da eski dönemlere dayanan Anadolu’nun kalbi Ankara, tarih boyunca stratejik konumuyla hep önemli bir merkez olagelmiştir. Hititler’in M.Ö. 2000 yıllarında Ankara’yı bir askeri garnizon olarak kullanmasından sonra, kentteki ilk önemli yerleşimin M.Ö. 8-7. yüzyıllardan itibaren Frigler tarafından gerçekleştirildiği söylenebilir. Ankara, Roma döneminde altın çağlarından birini yaşadı. Bunu Bizans, Selçuklu, Ahiler ve Osmanlı dönemleri izledi. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olması Ankara için çok önemli bir dönüm noktası oldu ; yeni cumhuriyetin ideolojisine uygun modern bir başkent oluşturulması hedeflendi. Böylece çok benzer bir dönüşüm, Viyana’dan yaklaşık 70 yıl sonra Ankara’da da başladı. Cumhuriyetin vitrini olacak modern başkenti yaratmak amacıyla; öncelikle Lörcher (1924) ve Jansen (1932) Planları yaptırıldı. Önce Lörcher ve sonra da Jansen Planı’nın uygulanmaya başlanmasıyla modern kentin gelişimi, özellikle Ulus-Çankaya hattında Atatürk Bulvarı boyunca gerçekleşti. Tıpkı Viyana’da olduğu gibi, bir taraftan modern bir kent oluşur ve gelişirken, Kale ve çevresindeki tarihi doku (eski şehir) korundu. Atatürk Bulvarı da; yine Viyana’daki Ringstrasse gibi, genişliği, tasarımı, yeşil şeritleri, üzerindeki parklar ve binalarla tipik bir modern şehircilik öğesi olarak ortaya çıktı. Atatürk Bulvarı ile bu bulvar üzerindeki yapı ve parkların yapılması, Viyana’da 19. Yüzyılın ikinci yarısında yaşanan gelişimle çok benzer niteliktedir.
Ankara’da 1950’ye kadar genel olarak planlı ve modern şehircilik ilkelerine uygun bir gelişim yaşandı. Ancak 1950’lerde kırdan kente göç hızlandı, nüfus hızla arttı ve gecekondulaşma yaygınlaştı. Bu süreçte plan dışı büyüme başladı ve yeni bir plana ihtiyaç duyuldu. Bu doğrultuda Yücel–Uybadin Planı (1957) hazırlandı; ancak kontrolsüz büyüme ve gecekondulaşma bu planla da engellenemedi.
1961’de Bölge Kat Nizam Planın ve 1965’te Kat Mülkiyeti Kanunu’nun uygulanmaya başlanması ise gecekondulaşmanın yanında, yoğun bir apartmanlaşmayı başlattı. CHP’li belediye başkanları Vedat Dalokay ve Ali Dinçer’in iş başında olduğu 1973 – 80 Toplumcu Belediye döneminde tekrar modern şehirciliğe dönülmeye çalışılarak planlamaya önem verildi ; aynı zamanda halkçı uygulamalar yapıldı. Bu dönem, ‘Kızıl Viyana’ dönemine benzetilebilir. Bu dönemde Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu tarafından Ankara Nazım Planı hazırlanarak, 1982’de yürürlüğe konuldu. Uygulanan planların da etkisiyle özellikle 1980’lerden itibaren Ankara’nın batıya doğru gelişimi hızlandı.
2000’li yıllardan itibaren Ankara’da görülen tablo şudur : Plan değişiklikleri artmış ve plan bütünlüğü ortadan kalkmış, modern şehircilik ilkelerinden iyice uzaklaşılmıştır. Kat ve emsal artışları ile hızlanan ve yoğunlaşan yapılaşma, kontrolsüz büyüme ve saçaklanma kentsel dönüşümün hızlanması, gecekondu alanlarının ortadan kaldırılması, alışveriş merkezleri, çok şeritli araç yolları, alt ve üst geçitler, kentin özellikle batısına ve güneyine doğru yayılan çok katlı plazalar ve konut bloklarının kentin baskın öğeleri haline gelmesi, raylı sistemlerin yetersiz kalması ve otomobil odaklı kent Ankara’da 2000’li ve 2010’lu yılların karakterini belirleyen, günümüzde de yoğun etkileri ve sonuçları hissedilen gelişmelerdir. Modern şehircilikten uzaklaşılırken, yerine çağa ve ihtiyaca uygun yeni bir planlama anlayışı konulamaması ; trafik ve altyapı sorunları, yoğun yapılaşma baskısı, kimliksizleşme gibi olumsuzlukların büyümesine yol açmıştır.
Ankara’da, Viyana’dan farklı olarak nüfus da 20. Yüzyılın başından günümüze kadar sürekli ve istikrarlı olarak artmış, günümüzde yaklaşık 5,8 milyona ulaşmıştır.
Sonuç
Viyana ve Ankara, birbirinden çok farklı şehirler gibi düşünülse de, özellikle modern şehircilik etkisinde yaşadıkları ilk gelişimlerin benzerliği ve sahip oldukları potansiyeller bakımından önemli benzerlikler gösterirler. Her ikisi de, 70 yıl arayla da olsa modern şehircilik fikirleriyle planlanmış ve tasarlanmış, bu şekilde bugünkü omurgaları ortaya çıkmıştır. Ancak daha sonraki gelişmeler ; Ankara’da farklı, Viyana’da farklı seyretmiştir.
Ankara’da ilk planlarda bir başarı sağlansa da, 1950’li yıllardan itibaren yoğun göçle birlikte ortaya çıkan hızlı nüfus artışı ve gecekondulaşmayla birlikte, plan disiplininin sürdürülmesinde büyük zorluklar yaşanmıştır. 2000’li yıllardan itibaren ise, planlara parçacıl ve parsel bazında müdahalelerle birlikte rant odaklı, hızlı ve yoğun yapılaşma, Ankara’da plan bütünlüğünü bozmuş, kontrolsüz büyümeyi hızlandırarak modern şehircilik anlayışından tamamen uzaklaşmayı beraberinde getirmiştir. Ankara’da planlı ve kontrollü bir gelişimi sağlayacak yeni bir anlayış da ortaya konulamamıştır. Nüfusun cumhuriyet dönemi boyunca sürekli olarak artması da Ankara için dezavantaj oluşturmuştur.
Viyana ise yavaş yavaş geliştirdiği ve gerektiğinde yeniden belirlediği planlama anlayışıyla kendi ihtiyaçlarına ve çağa uygun hamleler yapmış, kontrolsüz bir büyümeyi ve yapılaşmayı engellemiş, kent kimliğini ve yaşanabilirliğini başarıyla korumuş, hatta daha da geliştirmiştir. Yaklaşık 170 yıllık evrimsel bir planlama süreci, bugünkü Viyana’yı ortaya çıkarmıştır.
Sonuç olarak başlangıç noktaları benzer, çıktıkları yollar aynı olsa da, yolda yaşanan farklı gelişmeler bu iki kentin günümüzde farklı yerlere taşımış durumdadır. Ankara’nın belki de Viyana örneğinden çıkarması gereken önemli dersler vardır.
Gözlerinizi kapatın, korkunç bir telaşla çalan siren seslerini hayal edin. Muhtemelen hayal edemiyorsunuz çünkü hiç siren sesi duymadınız. Peki soruya geri dönelim, duysanız ne yapardınız?
Büyük ihtimalle hep yaptığınız gibi hemen telefona sarılıp sosyal medyada olan biteni öğrenmeye çalışırdınız. Ancak o anda enerji kesintisi olacağı için bilgi edinme isteğiniz kursağınızda kalırdı siz de adrenaliniz iyice tavan yaptığından o anki ruh halinize ya da bilgi birikiminize göre hareket ederdiniz.
Bu soruyu kendime sorduğumda zihnimden hızlıca pek çok yanıt geçti ancak hiçbirinden tam emin olmadığımı fark ettiğimde kötü hissettim. Çünkü hem hiç siren duymamıştım hem ne yapacağıma dair pek bilgim yoktu.
Bilmek ve uygulamak
Sorunun bende yarattığı sıkıntılı yanıtsızlık üzerine çevremdekilere sordum “Şimdi siren çalsa ne yapardın?” Yanıtların pek çoğu alelacele geldi. “Arabama atlar kaçardım”dan, “Hemen toplanma alanına giderdim”e uzanan pek çok yanıt. Ardından gelen ikinci cümle ise “Aslında tam bilmiyorum” oldu.
Bu kadar hayati bir durumda ne yapacağını bilememek en az durumun kendisi kadar rahatsız edici. Savaşın nefesini hissettiğimiz şu günlerde bu konuda yeterince bilgisiz olmak da kabul edilemez.
O yüzden gelin, “hayatta kalma haritasına” göz atalım. Eksikleri de lütfen tamamlayalım.
O ses ne anlama geliyor?
Aslında her şey 1819’da Fransız fizikçi Baron Charles Cagniard de la Tour’un müzik tonları üretmek için icat ettiği o düzenekle başladı. Denizin içinde de ses çıkaran icadına, mitolojide gemicileri büyüleyici ama ölümcül sesleriyle felakete çeken deniz kızlarından esinlenerek “Siren” adını verdi. Operalarda fırtına sesi taklit etmek için kullanılan bu estetik icat, İkinci Dünya Savaşı ile insanlığın kolektif bilincindeki en büyük kabusa dönüştü. Bugün o tınılar hala savaşın tam ortasında uyarı komutları veriyor.
Sirenlerin çeşitleri ve sesleri konusunda buradan bilgi alabilirsiniz. Olası bir durumda hangi sirenin ne anlama geldiğini anlamak için Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) belirlediği dört temel ikazı ezberlemek de zorunlu:
Sarı İkaz (3 Dakika Düz Siren):”Saldırı ihtimali var, hazırlık yap.” demek. Gaz, elektrik ve suyu kapatın, pencereleri örtün, sığınak hazırlığına başlayın.
Kırmızı Alarm (3 Dakika Dalgalı Siren):”Saldırı tehlikesi var, hemen sığınağa gir” emri. En yakın güvenli alana, sığınağa veya sağlam bir bodrum katına geçin.
Siyah Alarm (Kesik Kesik Siren):”Radyoaktif serpinti veya kimyasal saldırı” uyarısıdır. Bu durumda sığınağa girmek yetmez içeri hava girişini engellemek (izolasyon) hayati önem taşır.
Beyaz İkaz (Haberleşme kanallarıyla verilir):”Tehlike geçti” uyarısı. Normal hayata dönebilirsiniz ve muhtaç durumda olan canlılara yardım etmeye başlayabilirsiniz.
Neden “ne yapacağını” bilmek önemli?
Bilim dünyasında “Amigdala Ele Geçirmesi” (Amygdala Hijack) olarak tanımlanan bu süreç, aslında beynimizde yaşanan biyolojik bir kısa devre. Siren sesi kulağımıza ulaştığı an, ses dalgaları beynimizin rasyonel karar verme merkezi olan prefrontal korteksi baypas ederek doğrudan ilkel korku merkezimiz olan amigdalaya saldırıyor. Henüz “ne oluyor?” diye düşünmenize fırsat kalmadan, vücut saniyeler içinde bir adrenalin ve kortizol basıncı altında kalıyor. Yani göz bebekleri büyüyor ve “savaş ya da kaç” mekanizması devreye giriyor.
Sirenlerin o meşhur dalgalı tonu ise bir tasarım tesadüfü değil. Psikoakustik araştırmalar bu frekans aralığının evrimsel kodlarımızda “insan çığlığı” ve “bebek ağlaması” ile eşleştiğini kanıtlıyor. Bu ses beynin alışmasına izin vermeyen, sürekli tetikte tutan bir frekans. Ancak asıl tehlike, afet psikolojisinde “Bilişsel Donma” diye tanımlanan durum. Araştırmalar, siren gibi yüksek stresörler karşısında insanların büyük bir kısmının bir eylem planı yoksa, bir çeşit sosyal felç yaşayarak sadece etrafındakileri izlediğini gösteriyor. Yani siren çaldığında ne yapacağınızı önceden bir “refleks” haline getirmediyseniz, beyninizin sizi olduğunuz yere çivileme ihtimali çok yüksek.
İlk 10 saniyede refleksler önemli
Siren çaldığı an vücudunuzda adrenalin tavan yapacak ama kendinizi sakinleştirip şu adımları uygulamanız lazım:
Camlardan derhal uzaklaşın: Patlamanın basıncı camları birer şarapnele dönüştürür.
Açık alandaysanız: Gökyüzüne bakmayın, en yakın kapalı alana sığının. Şimdi video çekmenin sırası değil.
Asansörü unutun: Merdivenleri kullanın, elektrik kesintisi sizi bir kafese hapsedebilir.
Aşağıya yönelin: Üst katlar doğrudan hedef, bodrum katları sığınaktır.
Araca binmeyin: Trafik sıkışıklığı sizi açık hedef haline getirir.
Hayati uyarı bildirimi
Bu arada bir tehlike anında telefonlarınıza “Hayati Uyarı Bildirimi” adıyla bir alarm gelecek. Bu “Hücresel Yayın” teknolojisini kullanan uyarı sistemi. Baz istasyonunun kapsama alanındaki tüm telefonlara aynı anda, şebeke yoğunluğuna veya internet kesintisine takılmadan ulaşan bir sinyal. Telefonunuz sessizde olsa dahi, cihazınız daha önce hiç duymadığınız kadar yüksek ve keskin bir sesle “çığlık atar” ve ekranda tam ekran bir uyarı metni belirir.
Ancak bu sistemin çalışması için telefonunuzun “Ayarlar> Bildirimler” menüsünün en altındaki “Hayati Uyarı Bildirimi” sekmesinin açık olması hayati önem taşıyor.
Apartman bodrumu mu, sığınak mı?
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) geçen yıl hazırladığı “12 Gün Savaşı ve Türkiye İçin Dersler” raporu, modern savaş stratejilerinin artık klasik sığınakları etkisiz kıldığını açıkça ortaya koydu. Bu rapor üzerine Cumhurbaşkanlığı kabinesinde konu gündeme getirilerek Türkiye’de yeter sayıda sığınak altyapısı bulunmadığına ve mevcut sığınakların ise yeterlilikleri karşılamadığına dikkat çekildi.
Bu gelişmeler çerçevesinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı güncellediği, Sığınak Yönetmeliği‘ne göre; yeni binalarda kişi başı en az 1 m2 alan ayrılması elzem kılındı. Düzenlemeye göre; Metro tünelleri, Millet Bahçeleri ve büyük ölçekli kamusal alanlar sığınak işlevi görecek şekilde yeniden tasarlanacak. Yeni yapılacak konutlar, yurtlar, sağlık tesisleri ve sanayi yapıları için kapasiteye bağlı sığınak mecburiyeti getirilirken, mevcut sığınakların da belirli bir süre içinde denetlenerek kullanıma hazır hale getirilmesi öngörülüyor. Bu yaklaşım, sığınağı yalnızca bir “bodrum alanı” olmaktan çıkarıp, gündelik hayatın içinde kullanıma hazır güvenlik altyapısına dönüştürmeyi hedefliyor.
Yine sığınaklarda batarya destekli LED lamba, acil iletişim sağlayacak sistemlerin bulunması ve dış dünyadan haber alabileceğiniz pilli bir radyo bulunması öneriliyor.
“Kömürlük” değil, “Stratejik Alan”
Sığınak Yönetmeliği’nin 13. maddesi uyarınca; sığınaklar depo, ardiye veya otopark olarak kullanılamaz. Kat malikleri “burası bizim” diyemez. Savaş veya alarm anında bu alanların en geç 24 saat içinde tamamen boşaltılması yasal bir mecburiyet. Bu nedenle varsa sığınaklarınızı kontrol edip kullanıma hazır hale getirmeye başlayabilirsiniz.
Dışarı açılan kapı
Sığınak kapıları neden içeri değil de dışarı açılır? Cevabı basit ama hayati: Bir patlama anında oluşacak devasa basınç kapıyı içeri itip sizi hapsetmesin ve çerçeveye daha sıkı otursun diye.
İmdat çıkışı şart
Mevzuata göre bir sığınak için sadece tek giriş yeterli değil. Olası bir göçükte ana kapı kapanırsa insanların içerde mahsur kalmaması için bir de “İmdat Çıkışı” (menfez veya tünel) mutlaka bulunmalı.
Filtreli havalandırma
Sığınakta eğer varsa pencere, havalandırma için yeterli görülmüyor. Radyoaktif tozu, mikrobu ve zehirli gazı süzebilecek “mekanik havalandırma ve filtre sistemi” bulunması da elzem. Aksi takdirde güvenli diye sığınılan bu alan kısa sürede tehlikeli bir işlev görmeye başlıyor.
İzolasyon ve duvar kalınlığı
Sığınak duvarları sıradan bir bodrum duvarı olamaz. Bu kısım çok önemli. Malum Türkiye güvenli inşaat yapımı konusunda sınıfta kalmış bir ülke. Yönetmeliğe göre dış duvarlar en az 60 cm betonarme, 75 cm tuğla/taş kalınlığında ya da 90 cm sıkıştırılmış topraktan olmalı. Bu hem radyasyondan hem de basınç etkisinden korunmak için gerekli.
Sığınak yaşamı ve “Karartma” düzeni
Sivil savunma planları sığınakta günler hatta haftalar kalacağınız varsayılarak yapılıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi bu süreçte hayatın akışı tamamen değişir. O nedenle şu detaylar önem taşıyor:
Karartma: Yetkililer istediği anda ışıkların sızmaması için pencereler siyah perde veya koyu renk mukavva ile kapatılır. Karartma ihmali, binanızı açık hedef yapar.
KBRN Koruması: Kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer (KBRN) bir saldırıda (Siyah Alarm) sığınak yetmez; kapı ve pencere aralıklarını bant ve nemli bezlerle kapatarak izolasyon sağlamanız gerekir.
Hastaneler: Rutin tüm işlemler durur. Yataklar “savaş cerrahisi” için boşaltılır. Sığınak katları sahra ameliyathanesine dönüşür.
Apartmanınızdaki gizli ordu
Savaş anında, apartman yönetimi oluşturacağı bina korunma personeli düzeniyle bir “Sivil Savunma Birimi”ne dönüşür. AFAD ve Sivil Savunma protokollerine göre, binalarda yaşayan kişi sayısına göre zorunlu bir hiyerarşi kurulur:
Bina Korunma Amiri: Genellikle apartman yöneticisidir. Savaş anında binanın mutlak hakimidir, talimatlarına uymak mecburidir.
Bina İtfaiyecisi: Yangın söndürme malzemelerini hazır tutar, alarm anında ana vanaları (gaz, su, elektrik) kapatır.
Bina Hasta Bakıcısı: İlk yardım malzemelerini yönetir, sığınakta tıbbi müdahale yapar.
Bina Kurtarıcısı: Basit yıkıntıları kaldırır, tesisat bozukluklarını onarır.
Sığınak Amiri: Sığınaktaki yaşamı ve morali yönetir, dış dünyadan gelen haberleri aktarır.
“Savaş Çantası” deprem çantasından farklıdır
Olası bir durumda sığınakta sadece birkaç saat değil, günlerce kalmanız gerekebilir. Bu nedenle uzmanlar çantanıza şunları eklemenizi öneriyor:
İyot Tabletleri:Yalnızca resmi uyarı ve doktor önerisiyle kullanılmalıdır.
Gaz Maskesi veya N95 Maske:Toz ve kimyasal riskine karşı.
Pilli Radyo ve Yedek Piller:İnternet ve GSM şebekesi çöktüğünde tek veri kaynağınız bu olacak.
Kuru gıda ve su:En az 14 gün yetecek, pişirmeye ihtiyaç duyulmayan konserveler. Bebekler için konserve mamalar.
İlaçlar: İlaçlar ve ilk yardım malzemeleri.
Mama: Can dostlarımız için vakumlu ya da konserve mamalar.
Dijital Hazırlık:Çevrimdışı haritaların indirilmesi, önemli belgelerin şifreli bir USB’de yedeğinin olması.
Seferberlikte sosyal hayat
Savaş ilan edildiğinde 22 Mayıs 2024 tarihli yeni Seferberlik Yönetmeliği ve 3634 Sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu devreye girer ve:
Ekonomi ve Maaşlar: Kamu maaşları ödenir ancak nakit çekimine “savaş kotası” getirilebilir. Siber saldırı riskine karşı cüzdanınızda mutlaka küçük banknotlar bulundurun.
Gıda: Fırınlar stratejik tesis sayılır, un stokları devlet kontrolüne geçer. Olası durumlarda resmi kurumlar yönetimi ile gıda temin sistemine geçilir.
Sığınakta Sofra: Gıdalar özellikle KBRN saldırı riskine karşı cam kavanozda veya vakumlu saklanmalıdır. Su rezervi kişi başı günlük 4 litre (2 lt. içme, 2 lt. kullanma) üzerinden 15 güne göre hesaplanmalıdır. Susatmayan, yüksek enerjili (bal, helva, kuru meyve) ürünler hayati önem taşır.
Mülkiyet Tahsisi: Devlet, savunma ihtiyacı için şahsi araçlarınıza (özellikle 4×4 modeller) veya binalarınıza geçici olarak el koyma hakkına sahiptir.
Sığınağın patili misafirleri
Mevzuatın en gri alanı evcil hayvanlarımız. Sığınak Yönetmeliği hijyen ve sınırlı oksijen gerekçesiyle ortak sığınaklara evcil hayvan alınması konusunda gri bir tanımlama içeriyor. Sirenler çaldığında patili dostlarımızla ne yapacağımız sorusu, bugün her hayvan sahibinin kendisinin çözmesi gereken bir acil durum maddesi.
Sivil Savunma, kağıt üzerindeki maddelerden çok reflekslerinize ve bilincinize sirayet ettiğinde işe yarayacak uygulamaların toplamı. Siren sesini duyduğunuzda dayanışabileceğiniz komşunuzun adını ve güvenle girebileceğiniz sığınağınızın yerini biliyorsanız, ilk adım atılmış demektir. Hazırlık ve dayanışma hayat kurtarır. Bu bütün dünyada böyle.
Ayrancım Derneği 2025 yılı 3. Fotoğraf Yarışması’nda jüri değerlendirmesi sonucunda 20 fotoğrafın sergilenmesine karar verilmişti. Önceki yıllarda seçilen eserlerle birlikte sergi 10 Ocak 2026 cumartesi günü Portakal Çiçeği UPSK Sergi Salonu’nda açıldı. Yarışma katılımcıları, Ayrancı halkı ve sanatseverler sergiye büyük ilgi gösterdi. Sergi bir hafta boyunca açık kaldı.
Sergi için desteklerini esirgemeyen Portakal Çiçeği UPSK ve Ahmet Şahin‘e teşekkür ederiz.
Sergi açılışına katılan konuklarAli Necati Koçak ve Irmak Dalgıç Bulut açılışı yapıyorJüri başkanı Mustafa Ertekin ve Irmak Dalgıç BulutSergi açılışına katılan konuklar
Meme Kanseri Farkındalığı Haftası nedeniyle Güven Hastanesi ile Ayrancım Derneği ve Ayrancı muhtarlarının birlikte düzenlediği “Meme Kanseri Farkındalığı Semineri” yapıldı.20 Kasım 2025 Perşembe günü Güven Hastanesi 14 Mart Salonu’nda gerşekleşen seminerede; Güven Sağlık Grubu Tıbbî Direktörü Prof. Dr. Yeşim Çetinkaya, Prof. Dr. Hüsnü Hakan Mersin, Doç. Dr. Murat Bulut Özkan, Uzman Dr. Ayça Seyfettin, Prof. Dr. Nafiye Yılmaz Karakaş, Doç. Dr. Dilşen Çolak ve Uzman Dr. İlhami Ünal meme kanseri hakkında kapsamlı bilgiler verdiler, seminer sonunda soruları yanıtladılar. Kadınlar kadar erkeklerinde izlediği seminerde Mindfulness Eğitmeni Yeliz Ekici, mindfulness ve uygulamaları hakkında bilgi verdi ve katılımcılarla uygulamalar yaptı.
Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi ve mekân arayışı
Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919 Cumartesi günü Ankara’ya gelişinde, karşılayanlar arasında Ankara Müftüsü Börekçizade Rifat Efendi de bulunmaktadır. Ankara henüz bir başkent değil, yokluğun, belirsizliğin ama kararlılığın yönetim merkezidir. Mustafa Kemal ilk olarak Ziraat Mektebi’nde konaklar, burası aynı zamanda Millî Mücadele’nin yönetildiği tarihî mekanlardan biri olmuştur. Ardından Nisan 1920–Haziran 1921 arasında, bugünkü Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi olan “Direksiyon Binası”nı hem konut hem karargâh olarak kullanır.
Bu geçici mekânlar, yeni bir devletin kalıcı bir ulusal simgeye büründürülecek bir yer gereksinimini ortaya çıkarmaktadır. Ankara’da artık Mustafa Kemal’in yalnızca barınacağı değil, ülkesini temsil edeceği uygun bir yer aranmaktadır.
Neden Çankaya?
O yıllarda Keçiören, Ankara Kalesi çevresi şehrin yerleşik, siyasi ve ticari çekim yerleri olan yaşam merkezleridir. Konaklar, köklü eşraf ve halk ilişkileri bu bölgelerde yoğunlaşmıştır, kurtuluş ve kuruluş mücadelesi buralardan verilmiştir. Çankaya havadar, panoramik bakış açısına sahiptir. Mustafa Kemal kurtuluş savaşını genellikle yüksek tepelerden yönetmiş, Ankara’nın yüksek Dikmen sırtlarında karşılanmış, seyrek yerleşimli bağ bahçe evleriyle Çankaya ve Ayrancı taraflarında at gezintileri yapmıştır. Çankaya’nın yamaçlı ve o günler için zor sayılan coğrafyası bir dezavantaj değil, bilinçli bir tercih olarak ortaya çıkmaktadır. Simgesel, denetlenebilir ve geleceği açık bir mekândır.
Mustafa Kemal Atatürk, görünmekten çok görmeyi, merkezde olmaktan çok merkezin yönünü belirlemeyi özümsediği için ve kentin güneye doğru geliştirilmesinin gerekliliğini de tasarlamasından dolayı Çankaya ideal bir mekândır.
Çankaya Köşkü’nün öyküsünde Ayrancı
1921 yılı. Kurtuluş Savaşı’nın en çetin günleri. Para yok, olanaklar sınırlı ve yetersiz. Mustafa Kemal Paşa’nın beğendiği Bulgurcuzadeler’e ait Çankaya’daki bağ evi satın alınmak istenir. Ancak Paşamızın halktan doğrudan yardım istemesi, O’nun ilkeleriyle uyuşmayacağını herkes bilmektedir.
İşte bu noktada sahneye Aşağı Ayrancı’da yaşayan Ankara Müftüsü, o dönemdeki söylenişiyle Börekçizade Rifat Efendi devreye girer. Millî Mücadele’nin ilk günlerinden beri Mustafa Kemal’in yanında duran ve destekleyen bu aydın din âlimi, eşrafı bir araya getirir, gerekli paranın toplanmasına öncülük eder. Bağ evi Mayıs 1921’de satın alınır, Haziran ayında Mustafa Kemal Paşa buraya taşınır.
Bu taşınma, yalnızca bir adres değişikliği değildir, Mustafa Kemal’in 28 Ekim 1923 Pazar günü akşamı “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” açıklamasını yaptığı tarihî yer olacaktır.
Zamanla bu mütevazı bağ evi Çankaya Köşkü’ne dönüşecek, Cumhuriyet’in siyasal ve simgesel merkezi olacaktır. Ulus’tan Çankaya’ya uzanan hat, Aşağı ve Yukarı Ayrancı’nın bağları, bahçeleri değer kazanacak, Ankara’nın ağırlık ve yönetim merkezi kuzeyden güneye doğru kayacaktır.
Ayrancı’dan yükselen bir vicdan; Mehmet Rifat Börekçi
Mehmet Rifat Börekçi, 1934 Soyadı Kanunu’na kadar Börekçizade Mehmet Rifat Efendi olarak anılır. Ailesi 1915’lerde Ayrancı’da bir bağ evi satın alır. Ankara Müftüsü olarak daha Mustafa Kemal Ankara’ya gelmeden Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurar ve başkanlığını üstlenir.
Börekçi Ailesinin “kefen parası” olarak biriktirdiği 1200 lira civarındaki parayı, Millî Mücadele’de Mustafa Kemal ve arkadaşları nezdinde devlete bağışlaması, Atatürk’e ve Cumhuriyete karşı çıkan, yobaz din insanlarındaki farkını ortaya çıkarır. Öncülüğünde toplanan kaynaklar 46 bin dolayında olduğu söylenir, ilk devlet bütçesinin kaynaklarını oluşturur.
Biriktirdikleri paralarını milli mücadele için bağışlayan Rifat Börekçi ve eşi Samiye Hanım.
Börekçizade Rifat Efendi, İstanbul’dan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın, Padişah Vahdettin’in onayıyla “Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir” ihanet fetvasına karşı, Ankara’dan Anadolu Direniş fetvasının hazırlanmasında öncülük etmiştir. Milli Mücadele’ye destek vermenin bedeli ağırdır, padişah müftülük görevden alır, idamına karar verilir. Ama artık geçerli olan Ankara’nın sözüdür. Mustafa Kemal Paşa onu yeniden görevlendirir.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Mehmet Rifat Börekçi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı olur. 1924’ten 1941’deki vefatına kadar bu görevi sürdürür. Din ile Cumhuriyet arasında bir çatışma değil, ulusal bir bütünlük kurulabileceğini kanıtlar.
Bugün Aşağı Ayrancı’da yaşayanlar için Mehmet Rifat Börekçi yalnızca bir tarih kişisi değildir. O, bu semtin sessiz kurucularından biridir. Çankaya’nın kaderine dokunurken, Ayrancı’nın ruhuna da onurlu iz bırakmıştır.
Çankaya Köşkü’nün ve Çankaya’nın öyküsünde Aşağı Ayrancı’nın payı vardır. Ve bu pay, aydın bir din âlimi olan Mehmet Rifat Börekçi’nin cesareti, anlayışı ve vicdanından büyük destek alarak yazılmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk bir gün Çankaya’da “Efendiler, Rifat Efendi sadece bir din âlimi değildir. O, Ankara’nın bize kapılarını açtığı gün, cebindeki son kuruşunu bu milletin kurtuluşuna feda eden, kelle koltukta fetva veren gerçek bir devrimcidir. O benim hocamdır.” Ayrıca Mehmet Rifat Börekçi’yi kıskananlar için “Beyler, Rıfat Efendi’yi yormayın. O, vatanın en karanlık gününde elinde kandille yolumuzu aydınlattı. Bugün güneş doğduysa, o kandilin yağı Rıfat Efendi’nin yüreğindendir” diye değerbilir sözler söylemiştir. Ne yazık ki o milli mücadelenin kahramanının değeri bugün tam olarak bilinmemektedir, bazı kesimlerce unutturulmaya çalışılmaktadır. Ayrancım Derneği O’nu unutturmamak için gereğini yapacaktır.
M. Rifat Börekçi’nin torunu Ahmet Börekçi 2025 Ayrancı Festivali’nde “Cumhuriyetten Bugüne Ayrancı Aileleri” söyleşisinde konuşma yaptı.(Foto:Melda Akalın)