Blog

Elvin Beşikçioğlu anlatıyor: Tatbikat Sahnesi

Hepimizin etkilerinden mustarip olduğu pandemiden sanat kurumları da payını alırken, tiyatrolar da bu zorlu süreçte ayakta kalma gayretinde. Biz de Ayrancım Gazetesi olarak semtimizde bulunan Tatbikat Sahnesi’nden Elvin Beşikçioğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdik; pandemi döneminin zorluklarını, sanata etkilerini ve tabi ki Tatbikat Sahnesi’ni konuştuk.

Pandemi sürecinde nasıl bir değişim yaşadınız?

Corona virüsü ilk çıktığında hepimiz şaşkına döndük. Oyunları ertelemek durumunda kaldık. Tatbikat Sahnesi olarak kadrolu çalışanlarımızı zaten sigortaladığımız için en azından virüsün ekonomik etkilerini daha az hissettirdik. Kısa çalışma ödeneğine başvurduk ve 1,5 ay gibi kısa bir süre içinde bu ödenek çalışanlarımıza sağlandı. Erdal’ın (Erdal Beşikçioğlu) oynadığı dizilerden elde edilen gelirin birçoğu da zaten tiyatroya yatırım olarak gidiyordu.

Ancak birçok özel tiyatro bizimki kadar şanslı değildi. Özellikle İstanbul’da birçok özel tiyatro çalışanları sigortasız. Ücretlerini sadece oyun başı alırlar. Dizi piyasası hareketli olduğu için gelirlerini genelde dizi setlerinden temin ederler ve tiyatro onlar için bir yaşam alanıdır. Bu yaşam alanlarımız kayboldukça aslında bizler de nefes alamaz hale geliyoruz. Küçük ölçekli tiyatrolar bu süreçte maalesef kapanma noktasına geldiler, özellikle Kadıköy’de birçok tiyatro perdelerini indirdi.

Online gösterim fikri nasıl ortaya çıktı? 

Tiyatro yaşayan bir organizma. Aynı oyunu o aynılıkla bir daha sergileyemezsiniz. İlla ki ufak bazı değişiklikler (efor gibi) olur. Yoksa sinemaya gidip izlemekten farkı olmazdı tiyatronun. Online oyun gösterimi de bir arşivdir. Online çekebilmenin çeşitli prosedürleri var; mesela yazarından izin, çekim ekibi, yayınlayacağınız link, anlaşmalar. Velhasıl aynı tiyatro eserini yaratmak kadar meşakkatli ve zorlu bir süreç sizi bekliyor. Bunun da önemli bir bütçesi var. Eğer sanatsal ve kalıcı bir eser arayaşındaysanız maalesef bunlar büyük masraf. Ama her iki eserimizden de çok memnunuz. Ve tabi bize gösterilen ilgiden de. Herkes evlerinde normali ararken, tiyatrolar uzaklarındayken değişik bir deneyimle en azından sanattan uzaklaşmamış oldular. Hedef de buydu zaten. Yeni bir deneyim. Zaten hayat bir deneyim.

Ağustos ayında Fişekhane’deki sahne için bir anlaşma yapmıştık. Burada “Fahreneit 451” oyununun prömiyerini 7 Ekim’de gerçekleştirdik. Fahreneit 451 çevrimiçi bir gösterimdi ve en son oyunu da 12 Aralık’ta gerçekleştirdik. Prömiyerde 200 kişilik bir izleyici ile oyunumuzu oynadık. 

Ankara’daki kültür sanat etkinliklerini yeterli buluyor musunuz?

Ben ve Erdal devlet tiyatrosundan emekliyiz. Biz Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’ndan Ankara’ya ilk geldiğimizde Alaçam Sokağı’nda oturduk. Erdal da Atatürk Lisesi’nde okuyordu ve zaten Ayrancı sokaklarında geçiyordu gençliği. İkimiz de Ankaralıyız; Bahçeli’yi de Ayrancı’yı da iyi biliriz. Şimdi Çayyolu tarafına taşındık ama iş yerimiz burada, gördüğünüz gibi Ayrancı’dan ayrılmamışız.

Biz Ankara’ya ilk geldiğimizde Ankara Devlet Tiyatrosu büyük oyuncularla çalışmalarına devam ediyordu. Ancak bir dönem geldi ve belli bir oyuncu grubu İstanbul’a göç etti. Bu yüzden Ankara DT biraz zayıflamaya başladı. Tiyatro bir usta çırak ilişkisidir. Ustalar gidince işler zorlaştı. Biz de bir süre sonra kendi sahnemizi kurduk. Dip Sahne ile başladık. Burası bir müzikhol mekânıydı aslında. İlk olarak “Mojo” oyununu sahneledik, bir de “Tom ve Jerry”i yaptık ancak artık gücümüz yetmemeye başlamıştı müzikholü döndürmeye ve kapattık. Ardından “Behzat Ç.” dizisi başladı. Zaten Erdal’ın başını kaşıyacak zamanı yoktu. Bir yandan da “Bir Deli’nin Hatıra Defterini” oynuyordu DT’de ve derken Erdal emekli oldu. Ben devam ettim DT’deki oyunlarıma. Sonra Cer Modern geldi. O zaman Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde okuyan, Hacettepe’de Bilkent’te okuyan arkadaşlarımızdan bir kadro oluşturduk ve “Hayvan Çiftliği” Binnaz Dorkip’in koreografisiyle, Elvin Beşikcioğlu’nun da reji yardımcığıyla Erdal Beşikcioğlu’nun rejisinde seyirciyle buluştu. Ama Cer Modern’de daha fazla devam edemedik çünkü bizim için kulisinin olmaması zorlayıcıydı ve orayı tiyatro haline getirebilmemiz imkânsız görünüyordu. Bu yüzden bize ait olan bir sahne arayışı başladı bu da 1,5 yıl kadar devam etti. Derken Türk-Amerikan Derneği ile anlaştık ve Tatbikat Sahnesi maceramız başladı 2013 yılında. Açılış oyunumuz “Mezarsız Ölüler”di. Açılışımızı 1 Mayıs’ta gerçekleştirdik ve bu tesadüf değildi çünkü tiyatro emekçileri de birer işçidir.

Ancak maalesef Ankara’dan İstanbul’a ‘sanatçı göçü’ şehrin kültür-sanatını da zayıflatıyor; oyuncuların birçoğu yaşamlarını idame ettirebilmek için İstanbul’a gidiyor. Bu durum uzun yıllardır sürüyor olsa da yeni yeni Ankara’da da özel tiyatrolar açılmaya başladı ve ibre biraz olsun tekrar Ankara’ya kayma eğiliminde. 

Gazetemizi nasıl buldunuz? 

Tasarımını çok beğendim; her sayıda ayrı bir renk var. Mesela ben Kilim Pastanesi’ni bilmiyordum. Yine yazılarınızdan olan Kavaklıdere Sineması’ndan da çıkmıyorduk, mahallenin kimliğini yeniden keşfetmek keyifli.  

Tatbikat Sahnesi’nin olduğu Güneş Sokağı da çok güzel bir sokaktır. Her yerin bağlantı noktası gibi. Biz bu sokağa ilk geldiğimizde bu kadar mekân yoktu burada. Tatbikat Sahnesi’nin açılmasıyla önce taksiciler bu sokağı öğrenmeye başladılar çünkü oyunlarımız vardı ve taksiciler oyunlarımızı öğrenip çıkışlarda birikmeye başladılar. Sonra diğer mekanlar açıldı. Çankaya Sahne’nin de  gelmesiyle sokak daha da gelişti, kültürel faaliyetlerini çoğaltmış oldu, Güneş Sokağı hareketlendi, büyüdü. Cafeler, bistrolar, seramik atölyeleri ile gelişti. Sanat hep donatıcıdır, geliştirir, güzelleştirir. Ekonomiye destek sağlar

Eklemek istedikleriniz…

Su akar yolunu bulur. Kültür dediğimiz şeyi baskılayamazsınız. Bir şekilde dünya gelişiyor, gençlerimiz büyüyor, akıllanıyorlar, özgür yaşamak istiyorlar, iş sahibi olmak istiyorlar. Biz bunu kültürle, en başında da eğitimle yapabiliriz. Müthiş bir beyin göçü yaşıyoruz. Bunu bir yerde artık tutmamız ve engel olmamız gerekiyor.

Kış uykusu

Karı ve soğuğu ile aramızda; Ocak ayının hikayesi

Çocuklar uykuda… Öyle bir uyku ki 6 aylık bir dalış, öyle bir uyku ki görenler onları öldü sanır. Kalan zamanda daha sağlıklı olabilmek için 6 ay boyunca tüm yaşam fonksiyonlarını en az seviyeye indiriyorlar. Buna kış uykusu deniyor. Kış uykusuna yatan birçok canlı var. Bu kış, Covid19 salgını sebebiyle bizler de bir çeşit uykudayız ve nedenlerimiz diğer canlılara benziyor. Kış uykusunun ve aslında tüm uykuların temel nedeni, hayatta kalmaya çalışmak. Öyle ya Ocak ayı çetin, sert, soğuk. Bir yandan da günler uzamaya başlıyor bu ayda. O zaman Ocak ayı yenilenme ve uyanışı da simgeliyor. Bu ikilikler ne olursa olsun en nihayetinde yaşam döngüsünün bir yerinde Ocak, karı ve soğuğu ile aramızdadır. Kış mevsiminin en has ayı. Gerçekten de öyledir. 

Dönüp takvime, takvimlerin çok eski tarihine baktığımızda görürüz ki Ocak ve Şubat ayları, öyle sert geçer ki halk ekip biçemez, hükümdar vergi alamaz; tek gayeleri hayatta kalmaktır, öyleyse bu günleri saymanın kime ne faydası vardır? Roma’nın ilk hükümdarı Romolus, MÖ.738’de ayın hareketi esas alınarak hazırlanmış tarihin ilk takvimine Ocak ve Şubat aylarını koymaz. Ona göre yıl, Mart ayı ile başlar ve Aralık ayı ile biter. MÖ.713’te başa gelen hükümdar Numa ise bu durumu düzeltir ve Ocak ile Şubat aylarını takvimin sonuna ekler. Mart ilk ay iken Şubat sondadır. Sonraları Roma hükümdarı Julius Sezar, Güneş yılını esas alan bir takvim hazırlatarak önemli işler yapar. Ocak ayına da önem verir ancak hakkını teslim edemez. Yılın en uzun gecesinin yaşandığı 21 Aralık sonrası Ocak ayı, günlerin uzamaya başladığı, uyanışın başladığı aydır. Ama yılın başı olamaz. Derken Gregoryan (Miladi) takvimin 1582’de kullanılmaya başlanması ile 1 Ocak yıl başı olacaktır.

Ocak ayının bu hüzünlü hikayesi en nihayetinde mutlu sonla biter; duvarınızda yeni yılın takvimi, en baş köşede Ocak ayı, yeni yıldan da bir bir eksiltmeye başladığımız günler. Sayılsın veya sayılmasın, zihnimizde Ocak ayı güzel anlamlar taşıyor. Bizi evlere hapsetse de gece uğultulu sesler boş sokaklarda yankılansa da, güzel. Kimimiz derinden gelen o sesi, loş bir ışığın altında sıcak bir yudumla ninni gibi dinlemeyi seviyor. 

Bir de kar var, bu çetin mevsimin en güzel armağanı. Onun bembeyaz lapa lapa yağdığı yıllar aklımızda, albümlerde, galerilerde. Bir fotoğraf açıyorum; 2017 Ocak ayı, 2016’dan kalma kar hala sokakta. Kuzgun Sokağı’nda, Mesnevi ile Portakal Çiçeği arasında oturuyorum, saat geç olmuş, karşıda apartman görevlisi kaldırımdaki karı kürüyor, sonra tuz döküyor. Başka bir fotoğraf başka bir yıl, yine Ocak ayı, yine Kuzgun sokağı. Bu defa orada oturmuyorum. Portakal Çiçeği’nden Mesnevi’ye doğru inerken Barış Apartmanı önündeki kaplumbağalar aklıma geliyor. Ankara’nın merkezinde, bir apartman bahçesinde, kaplumbağa besleyen bir sakin oturuyor. Bahçenin önünde durup, çalıların arasına bakıyorum. Evini sırtında taşıyan bu canlılar, çok kolay kamufle olabiliyorlar. Kabuklarına çekilip kuytu köşelerde derinlerde bir yerlerde uyuyorlar. Ekim gibi uykuya dalıp, Mart gibi uyanıyorlar. Evrenin uzun yaşayan misafirlerinden, efsanevi, ilham kaynağı. Kış uykusuna yatan evcil bir hayvan. Onlara yazının başında “çocuk” dedim ya, ne büyük gaflet değil mi? Evimizde, bahçemizde, sokaklarda beraber olduğumuz, evleri, bahçeleri, sokakları paylaştığımız hayvanlara karşı sorumluluğu, hayvan sever bir semt olarak Ayrancı’da yaşayan herkes paylaşıyor. Ancak bazılarımız var ki bunu daha derinden yaşıyor. Gününü gecesini hayvanlara vakfeden kahramanların hikayesini anlatmaya elbette bu sayfalar yetmez. İşte onlardan bir tanesi de toprak rengi giyinmiş kaplumbağaların koruyuculuğunu üstleniyor. Ağaçların çiçeklenmesi, bir meyvenin vaktinin gelmesi, kar yağması, güneş açması… Bunlar bize, nasıl dünyanın döndüğünü hatırlatıyor ise, kış uykusuna yatan bir cinsi Ankara’nın merkezinde, sokakta yürürken güvenli alanında görmek, havaların soğumaya başlaması ile göremeyince “dünya dönüyor” demek, dünyanın döndüğünü bir de böyle hatırlamak, ne güzel…

2020’yi geride bırakırken: Verilerle Ankara

2020 yılı şüphesiz insanlık tarihinde kendisinden ileride de söz ettirecek olaylarla dolu ve tüm insanlığın en çok zorlandığı yıl ya da yıllardan biri oldu. Hayat düzenimiz değişti, günlük konuşmalarımıza pandemi, pnömoni, sosyal mesafe gibi terimler aniden dahil oldu. Ama bunların içinde hayatımızın değiştiğini en iyi yansıtan terimlerden biri “yeni normal” oldu.

Peki 2020 yılında Ankara yeni normali nasıl yaşadı? Ankaralıların yeni normaldeki mekân tercihleri nereler oldu? Kısacası 2020’de Ankara’da neler oldu biraz bu konuya bakalım.

Restoran, kafe, alışveriş merkezi, eğlence parkı, müze, kütüphane ve sinema gibi yerler perakende ve rekreasyon alanları olarak adlandırılır. Ankaralıların 2020 yılındaki perakende ve rekreasyon alanlarındaki hareketliliklerine baktığımızda yeni normalin etkisini fazlasıyla görüyoruz.

Pandemi öncesine kadar restoran, kafe, alışveriş merkezi, eğlence parkı, müze, kütüphane ve sinemalardaki yoğunluk standart sınırın da üzerindeyken, yeni normalle keskin bir şekilde Ankaralılar olarak kendimizi geri çekmişiz. Yaz döneminden Kasım ayına kadar bu alanlardaki yoğunluk artsa da yoğunluğun pandemi öncesi döneme göre çok çok aşağıda olduğunu görebiliyoruz. Son önlemlerden sonra da tekrar Nisan-Mayıs dönemindeki hareket şeklimize dönmüşüz gibi duruyor.

Ankaralıların 2020 yılındaki market, pazar, gıda deposu, özel ürünlerin satıldığı gıda dükkânı ve eczane gibi yerlerdeki hareketlerini incelediğimizde, perakende ve rekreasyon alanlarına göre daha farklı şekilde hareket ettiklerini görüyoruz. Temel ihtiyaçların karşılanması amacıyla kullanılan market ve eczane alanlarındaki yoğunluk, önlemlerin olduğu dönemler hariç pandemi öncesine göre pek bir değişiklik göstermiyor. Aksine yer yer pandemi öncesi dönemden de daha fazla yoğunluğun yaşandığı zamanlar var.

2020 yılında Ankaralıların özellikle yaz ve sonbahar dönemlerinde en favori mekanlarının parklar ve yeşil alanlar olduğunu görüyoruz ki bu elbette hepimizin tahmin edebileceği bir durum. Özellikle yeni normale adım attığımız Mayıs ayı ortalarından itibaren havaların soğuduğu ve önlemlerin yeniden geldiği döneme kadar parklardaki hareketliliğin tüm alanlarda daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu süreçten edindiğimiz derslerle umarım şehrimizdeki yeşil alan ve park sayısı daha da artar diye temennide bulunarak bir diğer inceleme alanımız olan toplu taşıma hareketliliğine geçiyorum:

Ankara’da 2020 yılındaki toplu taşıma yoğunluğu incelendiğinde kentlilerimizin önlemlere ellerinden geldiğince uyduğunu görüyoruz. Yeni normalin başlamasıyla beraber toplu taşımalardaki yoğunluk pandemi öncesi döneme yaklaşsa da  standart değerin altında olduğunu söylebiliriz. Kasım ayındaki önlemler ile kentlilerimizin ellerinden geldikçe hareketliliği azaltma çabası da grafiğin en son bölgesinde kendini gösteriyor.

2020 yılında Ankara’daki iş yerlerine dair hareket trendleri incelendiğinde pandemi başlangıcı ile bu bölgelerdeki hareketlilikte de keskin bir düşüş gözlemleniyor. Yeni normalin başlangıcıyla beraber iş yerlerindeki hareketlilikte artış yaşansa da bu hareket yoğunluğunun pandemi öncesi dönemin altında olduğunu söyleyebiliriz. Haziran-Aralık döneminde sadece Kurban Bayramı ve 29-31 Ekim tarihleri arasında hareketliliğin  azaldığı iş yerlerinde, yeni alınan önlemlerle de hareketliliğin azaldığını ancak Mart-Mayıs aralığına göre daha yüksek olduğunu görüyoruz.

Yeni normal kadar ağzımıza pelesenk olan bir diğer kavram ise kuşku yok “evde kal” sloganı oldu. Son olarak kentlilerimizin 2020 yılında evlerindeki hareket yoğunluğunu inceleyeceğiz: Ankaralıların, pandemi başlangıcıyla beraber Mart-Mayıs ayları arasında evlerine çekildiklerini söyleyebiliriz. Yeni normalin başlamasıyla evlerdeki hareket yoğunluğunun pandemi öncesi dönemle aynı seviyeye geldiğini görebiliyoruz. Ancak özellikle yeni önlemlerden sonra yılın son döneminde, kentlilerimizin bir kısmının yine evlerinde kalmaya başladığını görsek de bu ev yoğunluğunun Mart-Mayıs döneminin altında olduğunu söylemek mümkün.

Sonuç olarak 2020 yılı Ankaralıların özellikle Mart-Mayıs ve Kasım-Aralık ayları dönemlerinde evlerinde kaldığı, yaz ve sonbahar dönemlerinde sosyalleşmek için yeşil alanları ve parkları kullandığı, hayatlarının geçmiş dönemlerindeki kadar kafe, restoran ve sinema gibi mekanlara gitmediği, toplu taşımayı eskisi kadar sık kullanmadığı bir yıl oldu. Umarım 2021 eski yaşam alışkanlıklarımızı hızlıca kavuştuğumuz bir yıl olur. Herkese sağlıklı ve mutlu yıllar!

Kaynak: Google Hareketlilik Veri Seti.

Bir mahalle arası tiyatrosu: Farabi Sahne

Her şehrin kerteriz olmuş noktaları, mekanları, sokakları vardır; Farabi Sokak da Ankaralılar için böyle sokaklardan biridir işte. Farabi Sokak, birçok Ankaralı gibi benim kişisel tarihimde de önemli bir yer tutar; birçok adres Farabi Sokak üzerinden tarif edilir. Ankara’nın ilk barlarından A Bar 1980’lerin sonunda (hafızam beni yanıltmıyorsa 1987 ya da 88’de) bu sokak üzerinde açılmıştır. Ünlü Körfez Pastanesi 1980’li, 90’lı yıllarda benim için sırf kanyaklı pasta almak için bile yolumu bu sokağa düşürme sebebimdir. Uzun bir aradan sonra Ankara’ya döndüğümde bu mahalleleri, sokakları mesken tutmam da tesadüf değildir; buraların her şeye rağmen o çok tanıdığım mahalle ruhunu, bunu koruma çabasını severim, yok edilen, kaybolan her şeye üzülür, yapılan değişikliklere dikkat kesilirim. 

Farabi Sokak’ta bir tiyatro mekanını 4-5 yıl önce fark ettiğimde de böyle bir dikkatle baktığımı, merak ettiğimi ama nedense içeri girme cesareti bulamadığımı, mahalle içinde bir tiyatro fikri çok cazip gelse de oranın kapalı devre bir yer, bir grup tiyatrocunun ya da tiyatro sevdalısının kendileri için oluşturdukları bir atölye sahne olduğu hissine kapılmıştım. Sonrasında Farabi Sahnesi olarak yavaş yavaş daha dışa dönük bir mekana dönüşmeye başladığını gözledim, zaman zaman bahçesinde dostlarıma rastladım ama ben sanırım ilk kez geçen yıl içeri girme isteği ve cesareti buldum; “cafe”sinde oturdum, kahvesini içtim, tatlılarının tadına baktım. Bu kez mekanın, üzerine üzerine gelmeyen ama sıcak davetini aldım. Sonra “Dansöz” düştü gündeme, oyun hakkında övgüler okumaya başladım ardı ardına; kimi, güvendiğim dostlarım tarafından yazılmış. Bu güzel oyunun mahallemdeki bir tiyatroda oynanıyor oluşu mutlu etti, heyecan verdi. İlk fırsatta izledim “Dansöz”ü bu güzel sahnede, sonra kendimi alamadım iki kez daha izledim bu çok etkileyici tek kişilik oyunu. Ardından “Bir Ağacın Hikayesi” geldi; ne güzel bir oyundu. Çocuk oyunu dense de zevkle izledim; salonu dolduran, üstelik çoğu yetişkin kalabalığın aldığı keyfe tanık oldum. Çocukluğumda Devlet Tiyatroları’nın oyunlarına ailece giderdik sık sık. Özellikle Altındağ Tiyatrosu’ndaki oyunların sonrasında, oyuncuların servise doğru gidişini uzaktan izlemeyi çok severdim. Sahnede gördüğüm insanlar bana gerçek üstü, ulaşılmaz gelirdi; sahne dışında, o kısacık servis yolunda onları görmenin heyecanı başkaydı. Bazen mesafeden, ulaşılmazdan besleniyor heyecan; Farabi Sahnesi’nde ise o sıcak oyun gecelerinde bu kez heyecanın, büyünün, bu kadar yakında olmaktan, iç içelikten beslendiğini gördüm, yaşadım. Oyun akşamları, sahnede göz teması kurabilecek yakınlıkta izlediğiniz oyuncularla, oyuna emek verenlerle, izleyenlerin oyun sonrasına taşan yan yanalığı çok etkileyici, çok mutluluk vericiydi. 

İşte anlatılan, bu hoş mekanın, sahnenin ve tiyatroya gönül vererek yola düşenlerin hikayesi:

Mekanın sahibi Koray Tahir Ön, Ayrancı ve çevresinde geçirdiği çocukluk, ilk gençlik dönemlerinin hemen ardından İstanbul’da on sene kadar kamera önünde oyunculuk, yine GET Yapımla, Garaj İstanbul’da, üç yıl kapalı gişe oynayan “Pragma” adlı oyunun rejisini yaptıktan sonra 2015-2016 gibi Ankara’ya dönüyor. Farabi Sahnesi’nin bulunduğu adreste, hatırladığı kadarıyla 2007’den beri tiyatro faaliyetlerinin yürütüldüğünü öğrenince Koray’dan, şaşırıyorum. Oysa benim burayı fark etmem son yıllarda oluyor. Ama 2007’lerde mekanın daha çok bir atölye gibi değerlendirildiğini söylüyor Koray, şaşkınlığıma biraz cevap olsun diye. Sonra Bertan Yusuf Bayraktaroğlu devralıyor mekanı ve mekanın yavaş yavaş dışarı açıldığı, dışarıdan tiyatro gruplarına ev sahipliği yaptığı dönem başlıyor. Nihayetinde 2018’de Koray Tahir Ön’ün Farabi Sahnesi’ni devralmasıyla da yeni bir döneme giriliyor. Ben de sanırım tam bu sıralarda, gelip geçerken kaçamak bakışlarla süzdüğüm bu mekanla farklı bir ilişki kurmaya başlıyorum. 

Koray, burada yapmak istediklerini; daha çağdaş, eleştirel, söylemek istediğini korkusuzca söyleyen bir tiyatro anlayışına yol açıcı olmak, bu tarz tiyatrolara olabildiğince ev sahipliği yapmak olarak tarif ediyor. Bu sahnede oynanan oyunları soruyorum, bir çırpıda onlarca oyun sayıyor: Dansöz, Kuşlar, Parrhessia, Bir Delinin Hatıra Defteri, Dr. Jekyll ve Mrs. Hyde, Cemal Süreya, Thom Pain, Palto, Altın Ejderha, Krem Karamel, Açık Denizde, Acayip Taşınma, Arzunun Dokuz Parçası, Bir Aşk Mektubu, Vecihi Hürkuş, Kolleksiyoncu, Kuyruksuz Yıldız, Bir Ağacın Hikayesi, Alaattin-kukla tiyatrosu, Bernarda Alba’nın Evi, Altın Elma, Salome ve Diğerleri, Tekinsiz, Eskiden Olduğu Gibi, Görkemli Görkemin Uğursuz Hikayesi, Gül Ali Masalı, Yolluk… Oyunlar genelde yüzde 75-80 doluluk oranı ile oynanmış. “Dansöz” etkileyici bir oyun olmasının yanı sıra, üzerine çok yazılması, övgü dolu eleştirilerin sosyal medya üzerinden de yayılması sebebiyle çok fark edilen bir oyun olmuş.

Mahallelinin ilgisini merak ediyorum, böyle bir şansın mahallede yaşayanlar tarafından yeterince değerlendirilip değerlendirilmediğini soruyorum; başlangıçta mekanın çok da tiyatro olarak algılanmadığını ama zamanla bir ilgi oluştuğunu söylüyor Koray.

Farabi Sahnesi’nin kendi oyunlarını çıkaran bir ekibi var bir süredir. Önümüzdeki günlerde kendi oyunları ile de sahnelerinde yer almak istiyorlar. Aslında atölyeler yapmak, “cafe” kısmında minik bir sahne kurarak müzik dinletileri düzenlemek, burayı mahallenin ortasında, yaşayan, canlı bir kültür, sanat, muhabbet ortamına dönüştürmek gibi çok güzel fikirleri, heyecanları var, dinlerken sizi de heveslendiren. Ama ne yazık ki bu salgın süreci bu niyetlerini bir süre askıya almak zorunda bırakmış. 

Koray Tahir Ön, eşitliğe, iyiliğe, güzelliğe inanıyor; iyiliğin, güzelliğin, iyilik ve güzellik doğuracağını düşünüyor; giriştiği işe de böyle bakıyor. Aslında biliyoruz ki, mahalle içinde böyle bir tiyatro kurma çabası da başka türlü açıklanamaz zaten; ancak bir güzel sevdayla, tiyatro sevdasıyla ve iyiye, güzele her şeye rağmen inanmakla olur. Mahallemizde uzun ömürlü olsun Farabi Sahnesi, güzel niyetlerini tek tek gerçekleştirsin, hevesle bekleyelim olacakları, biz de parçası olalım… İklim değişsin, Akdeniz olsun…      

Mahalle kültüründe yeni nesil kahve

Kent yaşamına aktif katılan herkesin mutlaka dikkatini çekmiştir; son yıllarda giderek daha da görünür olan bir kahve tüketim trendi içerisindeyiz. Hem kişi başına düşen ortalama yıllık tüketim artıyor, hem de kahve hazırlama yöntemleri giderek çeşitleniyor. Bu yeni tüketim ekolü uzmanlarca 3. nesil kahvecilik (diğer adlarıyla 3. dalga veya yeni nesil kahvecilik) olarak tanımlanıyor. 

Bu yeni dalgayı; granül kahvenin tüm dünyada kitlesel olarak tüketildiği 1. dalga ve zincir kahvecilerin piyasayı domine ettiği 2. dalgadan farklı kılan pek çok unsur var. Bunların en başında kahve çekirdeklerinin yüksek niteliği, üretim-tüketim zincirinin şeffaflığı, sürdürülebilirlik gibi hassasiyetler ön plana çıkıyor ve kahvenin ‘ayık tutma’ odaklı temel işlevi yerini gövde, asidite, canlılık gibi terimlerin kullanıldığı özel bir gastronomik deneyime bırakıyor.

2010’larda gelişmeye başlayan bu yeni kahve tüketim tarzı etkilerini en çok şehir yaşamında her gün bir yenisi açılan butik kahvecilerle gösteriyor. Dükkan sayısındaki bu artış trendi pandemi koşullarındaki dezavantajları göz ardı edersek hala devam ediyor. Ayrancı özelinde bile 10’dan fazla kahve dükkanı mevcut. Bu dükkanları ilgiye mazhar kılan şey genelde mahalle kültürüne “rağmen” değil bilakis içerisinde ve ona katkı sunan unsurlarla işletilmeleri. Mahalle kültürüne yeni kahve dükkanlarının entegrasyonu, kitlelere dayatılan AVM kültürünün sessiz bir protestosu ve reddini de içeriyor şüphesiz. 

Kuzgundokuz’dan Önder ve Ali Taşyürek kardeşler

Buradan yola çıkarak Ayrancı’da kısa sürede hatırı sayılır bir üne kavuşan, adresi adıyla müsemma mahalle kahvecisi Kuzgundokuz’dan Önder ve Ali Taşyürek kardeşlerle bu yeni trende, Ayrancı’da esnaf olmaya dair lezzetli bir sohbet gerçekleştirdik:

Bu dükkanı Ayrancı’da açmanızın özel bir sebebi var mı? 

Önder: Ayrancı’nın bende özel bir yeri var. 1994’te Ankara’ya geldiğimde Şimşek Sokak’ta oturuyordum. O dönemden bugüne Ayrancı’daki sosyolojik değişimi bizzat gözlemledim. Aynı şekilde mahalledeki köklü işletmecilik ve esnafçılık anlayışına da şahidim. Kendi dükkanımızı açma fikri ortaya çıktığında aklımızda hep Ayrancı vardı. Ankara’da mahalle kültürünün hala korunduğu az sayıdaki semtlerden birisi de burası. Birçok arkadaşım sokak arasındaki bir dükkanın ticari olarak akıllıca olmayacağı yönünde bizi uyardı ama ben özellikle mahalle kültürünün içerisinde bir dükkan istiyordum. Kalitemiz sayesinde işlek yerde olmamanın dezavantajlarını aşacağımıza inancımız tamdı, nitekim de öyle oldu. Müşterilerimizin konforu ve huzurunu önceledik. Belki de Ayrancı’da olmamızın önemli sebeplerinden biri de Türk kahvesinin bu semtin kültürüyle çok örtüştüğünü düşünmemiz. Her yaş kitlesinden, yeni deneyimlere açık mahalle sakinlerinin varlığı bizi cesaretlendirdi. Gelenekle yeni olanın birlikteliği için uygun bir zemin sunuyor bu semt. Yeni nesil butik dükkanların işletmecileri de bizzat AVM kültürünün soğuk ve insana dokunmayan yapısından mustarip. Bu yeni tarz işletmeler hem kendilerine hem müşterilerine bu temas imkanını sağlıyorlar aslında.

Buradan yeni nesil kahveciliğe girelim. Eski kahve alışkanlıklarına göre bugün ne farklı?

Önder: Önemli olan yüksek kalitedeki çekirdekleri, müşteriye şeffaf bir şekilde sunabilmek; kahvenin yetiştiği ülke, bölge, rakımı, toprak yapısı, işleme yöntemi, fermantasyonu vb. tüketicinin bu detaylara erişimi olması adil ticaret ve sürdürülebilirlik anlamında önemli. Biz dükkanda 80 puan üzeri almış kahve çekirdeklerini, özel su ve özel ekipmanlar kullanarak titizlikle demliyoruz. Bizim diğer dükkanlardan farkımız menümüzde espresso bazlı kahvelerin olmaması. Her dükkanda espresso mevcut ama nitelikli Türk kahvesi bulunmuyor. Biz odağa Türk kahvesini almak istedik. Dükkana gelen müşteriler ayrıca V60, Chemex gibi yöntemlerle demlenmiş filtre kahve de içebiliyorlar. Her yöntemin sunduğu tatlar farklı ve bunu keşfetmek müşteri için keyifli bir macera oluyor.

Türkiye’de olmamıza rağmen nitelikli Türk kahvesi sunan çok az yer olmasını ironik buluyorum. Türk kahvesine yaklaşımınız nasıl?

Önder: Nereye gidersek gidelim, en yakın kuruyemişçi ya da marketten alınmış öğütülmüş kahve kullanılarak Türk kahvesi hazırlanıyor. Bu çekirdeklerin ne zaman kavrulduğu, ne zaman öğütüldüğü ve kaliteleri tamamen muamma. Hiçbir yerde Türk kahvesi nitelikli çekirdekler kullanılarak anında öğütülüp servis edilmiyor. Biraz önce konuştuğumuz şeffaflık ilkesi Türk kahvesi için de geçerli olmalı. Türk kahvesinin 500 yıllık bir hikayesi var, baştan savma yapılmasına razı olmadık. İçi gümüş kaplı özel bakır cezveler kullanıyoruz. Demlemeyi 60 derece suyla başlatıyoruz ve kahvenin yanmasına izin vermiyoruz. 

Ali: Bütün geri bildirimler olumlu. Müşteriler alıştıkları Türk kahvesi tadından çok daha aromatik buluyorlar bizim yaptığımız kahveyi. Her yaş kitlesi memnun ayrılıyor. Bir de öğretici olabiliyor bizim yaşattığımız deneyim. Mesela bizi kahve çekirdeklerini tartarken ve öğütürken gördüklerinde, “yanlış anladınız Türk kahvesi istemiştim ben” diyebiliyorlar. Türk kahvesinin de aslında bir öğütme ve demleme yöntemi olduğunu ve her çekirdekle yapılabileceğini öğrenmiş oluyorlar. Bu bilgi eksikliği genel olarak sektördekilerin yani bizlerin hatası, o yüzden kapatmaya uğraşıyoruz.

Ali’nin cheesecake’leri Ayrancı’da ve hatta Ankara’da hatırı sayılır bir üne kavuştu. Cheesecake’deki başarınızın ardında ne var?

Ali: Çok titiz bir deneme ve hazırlık sürecimiz var. En doğru malzemeleri en doğru şekilde kullanmak için çaba sarf ediyoruz. Mesela kullandığımız meyvelerin mevsiminde toplanmış olmasını çok önemsiyoruz. İyi malzeme için vakit harcıyoruz. Bazen meyveleri bizzat doğadan biz topluyoruz, bazen arkadaşlarımız özel yöresinde yetişmiş meyveleri getiriyor. Herhangi bir katkı maddesi veya boya içeren bir malzememiz yok. Toplamda 30 çeşit cheesecake üretiyoruz ama bu mevsime göre değişiyor. Mesela bugünlerde balkabaklı, orman meyveli, incirli ve süt reçelli cheesecake çok tutuyor. Süt reçelini günlük sütten kendimiz yapıyoruz. Hazır üründen kaçınıyoruz. Taze ve günlük üretimi önemsiyoruz.

Üretim sürecimiz de son derece şeffaf. Müşteri bizi cheesecake yaparken barın arkasından görebiliyor ve içi böylece rahat ediyor. Genel olarak müşterilerin geri bildirimleri çok olumlu bu da beni motive ediyor. Her şeyin başında bu işi sevmem yatıyor galiba. 

Aduja: El yapımı çikolata

Yaklaşık 4000 yıl önce Honduras’lı yerlilerin kakao çekirdeklerinden elde ettikleri çikolata, önceleri özel günlerde tüketilen acı bir içecekti. Avrupa’ya gelmesiyle birlikte tüketimi yaygınlaşmış olan çikolata bugünlerde Ayrancı Tirebolu Sokağı’nda küçük bir dükkanda imal ediliyor, Aduja Artisanal Chocolate.  

Aduja isminin İtalyanca “Gianduja” yani kuruyemişin çikolata ile kullanımından türetildiğini ifade eden Derin Erbengi içinse Aduja; “başına buyruk, sofistike, stil sahibi, özgüvenli ve çekici bir kadın” anlamına geliyor. Derin’in macerası çikolata tadarak başlamış ve daha sonra profesyonel eğitimleri neticesinde kendi dükkanını açmış. Ayrancı’yı tercih etme nedeni ise doğduğu ve büyüdüğü yer olan İzmir Bostanlı’yı hatırlatıyor olması. 

Çikolatanın huzur ve mutluluk verdiği herkesçe bilinir. Geleneksel ya da modern her çağda çikolata iyi dileklerin iletim aracı olmuştur. Ancak günümüzde fabrikasyon üretim her şeyin ruhunu emdiği gibi çikolatanın da bu özel anlamını yok etmektedir. Böyle bir zamanda “Artisanal” yani zanaatkar çikolata yapmak çikolataya yeniden anlam kazandırmaktır. 

Sahip olduğu köklü mahalle kültürünü; dayanışma anlayışı, farklılıklara duyduğu saygı ve yeniliklere açık olmasına borçlu olan Ayrancı, Aduja’nın da mahalle kültürüne sağladığı “tatlı” katkının farkında. Hem genç bir kadının emeği hem de çikolatanın hoş anlamları göz ardı edilmemekte, çok sayıda Ayrancı sakininin Aduja’ya yolu düşmektedir. Derin de Ayrancı sakinlerine;

Ayrancılılar kesinlikle kaliteli çikolata nedir biliyor. Paketli ürünlerden neden farklı olduğunu anlatmama bile çoğu zaman gerek kalmıyor. Kendim de Ayrancı da oturuyorum zaten. İnsanın kendini ait hissettiği yerde olması ve çalışması gerektiğine inanıyorum. Bizi açılış günümüzden beri ziyaret eden tüm semt dostlarına teşekkürlerimi sunuyorum.

A D U J A 
Artisanal Chocolate
DERİN ERBENGİ
Tirebolu Sokağı No:36 Ayrancı
0533.055 22 15

Ankara’nın işgal günleri…

27 Aralık 1919 tarihinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’ya gelişinin nedenini ve önemini, o dönemin şartlarına ve Ankara’nın yüzyıl önceki hararetli günlerine bakarak bir daha anlamaya çalışalım.

30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile silahlı çatışmalar sona erer. İttihat Terakki Cemiyeti’nin Almanya’nın yanında girdiği 1. Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti için büyük bir yıkım getirmiştir. 

İstanbul, İzmir başta olmak üzere pek çok kente İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri girmeye başlar. 

Bu dönemde pek bilinmese de Ankara da bu işgalden nasibini alır. Demiryollarını kontrol ve kentte asayişi sağlamak amacıyla 4 Aralık 1918 sabahı İstanbul’dan trenle gelen 200 İngiliz askeri istasyonu işgal eder. Bir bölük İskoç süvarisi de iri atlarıyla (Ulus Meydanı’nda) bir gözdağı yürüyüşü yaparak Demirlibahçe’de konuşlanırlar. Tunuslu zabitlerden oluşan bir Fransız bölüğü de İngilizlerin ardından kente ulaşır.

İngiliz yüzbaşısı Whithall, Gar’ın direksiyon binasına karargâhını kurar. Fransız komutan Yüzbaşı Boissier ise İttihat ve Terakki’nin binasına (Birinci Meclis’e) yerleşir. Fransız askerleri de karşıdaki Millet Bahçesi içinde bulunan tiyatro binasına girerler. 

Dönemin Ankara Valisi ve garnizon komutanının cılız itirazları, süvari atlarının ürkütücü sesleri arasında kaybolur gider. 

Halk uzun süre çekinir bu askerlerden; kimsede ses çıkaracak güç yoktur. 

Damat Ferit Paşa, 15 Mart 1919 günü Muhittin Paşa’yı, Ankara valiliğine atar. 1915’de sürgün edilen Ankaralı Ermeni ailelerden geri dönebilenlerine ait ev ve eşyaların geri verilmesi için mahkemeler kurulur, tehcirde suçlu bulunan dönemin eşrafı ve bürokratları tutuklanır, bir kısmı Malta’ya sürgün edilir.   

Ankara’da tehcir suçundan 97 kişi tutuklanarak İngiliz Divanı Harbi’nde yargılanmak üzere İstanbul’a götürülür. Bunlar içinde Kınacızade Şakir, Attarzade Salih, Bulgurzade Mehmet, Hacı Bayram Şeyhi Şemsettin, Haniflerin Mehmet de vardır. Lakin yargılanmadan hapisten kaçıp Ankara’ya dönerler sessizce.

Nakşibendi müderrisi Sadullah Efendi’nin İngiliz askerlerinin tacizlerine karşı Samanpazarı’nda halka cesaret veren haykırışı ise kentteki ilk kıvılcım sayılabilir. Bu zat sonraları gizli bir ekip kurarak, işbirliği yapanlara suikastlar düzenler. 

Kemal Paşa, İstanbul’da devletin bağımsızlığı konusunda güvendiği silah arkadaşlarıyla görüşmeler yapar. Şubat 1919 tarihinde İstanbul’a tedaviye gelen 20’inci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile de sıkça görüşür. Kolorduyu Ankara’ya taşıma planlarını yaparlar. 

Bu arada bazı asker ve memurlar gizlice Azmi Milli Cemiyeti kurarlar Ankara’da.

İngilizler, 20’inci Kolordu’nun Ankara’ya gelişine mani olamaz. 3500 kişilik askeri birlik, Ali Fuat Paşa’nın komutasında Nisan ayında Konya Ereğli’den Ankara’ya gelir. Paşa’nın işgal kuvvetlerine karşı cesur davranışları halka büyük moral vermeye başlamıştır. 

15 Mayıs günü İzmir’in işgali nedeniyle Ankaralılar üç ayrı miting yaparlar. 

8 Haziran günü kente gelen Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat Paşa’yla beraber gizlice Kemal Paşa’yla buluşmak üzere 18 Haziran günü Amasya’ya gider.

23 Temmuz tarihinde Erzurum Kongresi toplanır.

Ankara’da halk tabiri ile “Kuvvacı”lar çalışmalarını hızlandırır. “Kuvâ-i Milliye” tabiri, “Milli Kuvvetler” anlamında kullanılır.

11 Ağustos günü İngiliz Muhipler Cemiyeti yeniden örgütlenir. Vali, tüm memurlara üyelik baskısı yapar. 

15 Ağustos günü Ali Fuat Paşa, İstanbul Hükümeti’ne karşı gelerek telgrafhaneyi işgal eder. 

Rifat Efendi, Ankara’yı temsilen Sivas Kongresi’ne katılan Ömer Mümtaz Bey’e, Kemal Paşa’ya iletilmek üzere bir mektup verir ve Ankara’ya davet eder. 

Kurban Bayramı arifesi (5 Eylül günü) Ankaralılar, Vahdettin’le bayramlaşmak ve Vali Muhittin Paşa’yı şikayet için telgraf çekerler ama Damat Ferit Paşa doğrudan görüşmelerine engel olunca “Senin gibi Sadrazamı da biz tanımıyoruz” diyerek İngiliz işgaline boyun eğen Ferit Paşa hükümetine karşı isyan ederler.

Temsili-Heyetiye Hükümet Meydanı’nda

11 Eylül’de Sivas Kongresi’nde oluşturulan Heyet-i Temsiliye’nin bundan sonra Ankara’da çalışmasına karar verilir.

19 Eylül günü, Keskin’le Elmadağ arasındaki “Kılıçlar Belinde” Ankara Valisi Muhittin Paşa, Keskinli Rıza Bey Müfrezesi tarafından yakalanarak Sivas’a gönderilir. Ankaralılar kendilerine Yahya Galip Bey’i vali seçerler. 

Geceleri Hıristiyan mahallelerindeki meyhane gürültüsü ve asayiş olaylarından rahatsız olan Yahya Galip, susturulmaları! için Haymana Kaymakamı Cemal Bey ve adamlarına rica eder. Emir kısa sürede yerine getirilir.

5 Ekim günü Namazgahtepe’de kılınan Cuma Namazı ve toplu yemin sonrası, Ankara’da bir “Milli Alay” kurulmasına başlanır. 

29 Ekim günü Rifat Efendi ve eşraf Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurarlar.

22 Aralık tarihinde Temsil-i Heyetiye, 3 otomobille 13 kişi olarak yola çıkarlar. Kayseri, Hacıbektaş, Mucur, Kırşehir ve Keskin’de görüşmeler yaparlar.

Ankara’da beş gün sürecek hummalı bir karşılama faaliyeti başlar, Seymen Alayı kurulur.

Oğuz boylarının geleneği olan Seymen Alayı, beyliğin veya devletin yıkılışı sonrasında yeni lideri seçmek ve yeni devleti kurmak amacıyla “Kızılca Gün” şartlarında kurulmaktadır. Bundan önceki alayın düzülüşü 1908 Meşrutiyet ilanında olmuştur. 

Valinin tören için atlılar toplama çağrısına ilçelerden yeterli destek gelmeyince polis amiri Cemal, eskiden kaymakam olduğu Haymana’ya gider; savaşa gitmeyeceklerine inandırılan yüz atlı ile gelir. 

Birkaç gün öncesinden Ankara’da, Samanpazarı’ndaki Sarı Ahmet’in Efeler Kahvesi önüne sancak dikilerek “Seymen Alayı” toplanmaya çağrılır. 

Sancağın dikildiği kısa zamanda yörede duyulur ve ilk gelen Kalecik, Zir, Yozgat seymenlerinin ardından diğerleri de gelerek hanlara yerleşirler. 

Bir diğer seğmen kolu da Hamamönü’ndeki Erzurum Mahallesi’nde Yağcıoğlu Fehmi Efe’nin kahvesinde toplanır (Günümüze kadar gelen Erzurum Kahvesi).

Ankaralılar davul ve zurna sesleriyle uyandı o sabah. Kentin meşhur tellâllarından Ali Dayı gür sesiyle çarşıdan bağırarak geliyordu.

– “Mustafa Kemal Paşa geliyor! Herkes aşağıyüze insin!” 

Davul sesleriyle uyanan halk, tellâl Ali’nin avazesiyle haberi almış oluyordu. 

Elinde çıngırağıyla kentin meşhur ihtiyar dilsizi Ahras İbrahim, kırk paraya, Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişini yazan ajansı satıyordu. 

Aslında Ankaralılar, Kemal Paşa’nın gelişini, geçen Perşembe Sivas’tan hareket ettiği günden beri bekliyordu.

Sabah erkenden heyeti karşılamak için Ulucanlar’dan kalkan Seymen alayı, Hacıbayram Camii’nde toplanır. Seymen duasını, Kayyum Dede yapar. Hacı Bayram-ı Velî türbesinin önünde kurban kesilir.

Seymen alayı düzülmüş, üç sancak halinde sokaklarda dolaşmaya başlamışlardı. 

Alayın önündeki davulcular ve zurnacılar muhakkak Abdallardan seçilirdi. Göğüslerinde bir takım paralar, boynuzlar ve ufak taşlar asarlar, uzun saçlarının üstüne keçe külah giyerler. Zurna çaldığında, davullarını havaya kaldırarak ve kendilerine has rakslar yaparlardı. 

Seymenbaşı Kasap Yaşar, Karaoğlan (Anafartalar) Caddesi’ne geldiğinde Teke palasını havaya kaldırırken:  “Doh! Doh!” sesine bütün Seymen alayı katılarak, yeri ve göğü inletiyordu. Yaya Seymenlerin arkasını atlı yüzlerce zeybek kıyafetli Seymen takip ediyordu. 

Onları da Ankara’da bulunan tarikat dervişleri takip ediyordu. Nakşibendî Dergâhı, Sadî Dergâhı, Rufai, Kadiri Dergâhları, Mevlevi Dergâhı, Hacı Bayram Velî müritleri, civar köylerdeki Kızılbaşlar ve Bektaşiler vardı.

Rufa-î dervişleri kor halinde bir demiri diline sürüyor, çıplak karınlarına kılıç, ucu sivri topuzları ise yanaklarına sokuyorlardı. 

Seymen Alayı Temsili-Heyetiye’i karşılarken

İşte bugün bu dervişler, Seymen alayını takip ediyorlar, ellerindeki kudümleri, halile denilen iri zilleri çalarak, hu çekerek ve yanaklarına topuzlar, karınlarına sokulmuş kılıçlarla ilerliyorlardı.

Bu dervişler alayının arkasından esnaf loncaları geliyordu. 

Keçeciler, bakırcılar, demirciler, semerciler, çıkrıkçılar, nalburlar, tiftikçiler, orakçılar, debbağlar, kilciler, tuzcular, kasaplar, haffalar, urgancılar, saraçlar, kunduracılar, terziler, sofçular, dokumacılar, esnaf bayraklarının arkasından ilerliyorlardı. 

Karşılamaya mektepler de gelmişti. Ankara’daki Nakşibendi, Ay Melek, Taceddin, Ulucanlar İlk Mektebleri, Ziraat mektebi, Sanayi mektebi, Darülmuallimin ve Ankara Sultanisi (Taşmektep) vardı. Bu mekteplerin talebeleri ellerinde bayraklar, muallimleri başlarında alayı takip ediyorlardı. Mektepler İstasyon Caddesi’ne dizilmişlerdi. 

Beynam Köyü’nde geceleyen heyet ekibi 27 Aralık 1919 cumartesi sabahı Gölbaşı üzerinden Ankara’ya yaklaşmaktaydı.

Ankara’nın görüldüğü ilk nokta olan Keklikpınarı’nda toplanan eşraf ve memurlar saat 11.00’de gelen heyeti karşılayarak beraberce Dikmen sırtlarında (Kızıl Yokuş) sıralanmış seymenlerin eşliğinde kente inmeye başlarlar.  

Bugün Genelkurmay kavşağı olan, o dönem reji memuru Salamon Efendi’nin bir ahşap evinin önündeki cılız bir akasya ağacının yanında atlarıyla bekleyen Seymen Alayı, kesilen alaca bir dana eşliğinde bağlılık yemini ederler Kemal Paşa’ya.  

Ardından Namazgahtepe (Radyo Evi civarı) önünde bekleyen Müftü Rifat Hoca ve ulema tarafından saygıyla karşılanır heyettekiler. 

Namazgahtepe’de Şehitlik (Şimdiki Etnografya Müzesi)

Tren Garı önünden geçilerek Taşhan’a gidilirken Kemal Paşa, Fransız komutanın karargahı olmuş binada (Birinci Millet Meclisi) sallanan Fransız bayrağına şöyle bir bakar. Millet Bahçesi’ndeki Fransız zabitleri yüksek duvarın üstünden bu manzarayı izlerler.

Taşhan meydanında toplanan halkın önünden geçilerek Hacı Bayram Türbesi’ne yapılan ziyaretten sonra Hükümet Meydanı’ndaki coşkulu tören saat 16.00 civarı Kemal Paşa’nın teşekkür konuşmasıyla son bulur. Artık zaman kaybetmeden işe koyulma vaktidir. Beraberce Vilayet Binası’na girilir. 

Hacı bayram – Veli Türbesi’nde dua edilirken

Bütün bu tezahüratlarla halk, Mustafa Kemal’i Millî Mücadele’nin önderi seçmişti. Onunla son zafere kadar çalışacaktı. 

Mustafa Kemal milli mücadelenin merkezi haline gelen Ankara’dan bir daha ayrılmayacaktı.

Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, milli mücadeleye maddi, manevi yardımlarda bulunmuş, Kuvayi Millîye Birlikleri oluşturarak cepheye göndermiştir. Ayrıca, Kemal Paşa ve arkadaşlarının geldiği gün olan 27 Aralık 1919’dan 23 Nisan 1920’ye kadar, dört aylık sürede tüm masrafları, Ankaralıların finanse ettiği bu teşkilat karşılamıştır.  

Kemal Paşa ve heyetinin Ankaralılarla, Kurtuluş Savaşı dahil, Cumhuriyet’e giden her adımda yanlarında olan Ankara halkıyla kader birliği böyle başlar.

27 Aralık: Hangi şehrin tarihinde var ki?

100 yıllık bir geçmişi var, bizim Kurtuluş Savaşının; tarihe sorsanız altı üstü bir yüzyıl ama biz o yüzyıla öyle bir tarih sığdırmışız ki ciltler dolusu kitaplarla anlatılamaz.

İşte bu nedenle şair, “Tarihi kendin yazıyorsan, eserindir” dizesini döktürmüş.

Bu dize, Ankara için yazılmıştır sanki!

Nasıl olmasın ki?

Cumhuriyet tarihinin önemli dönemeçlerine tanığı olmakla kalmamış; o tarihin oluşmasında etkin rol üstlenmiş bir şehirden söz ediyorum.

DİĞERLERİ KURTULUŞ, ANKARA BAYRAM KUTLAR!

Her ne kadar “ilk kurşun” İzmir’de atılmışsa da, orası kurtarılmıştır; kurtuluş gününü kutlar.

Tıpkı diğer pek çok şehir gibi!

Ankara ise o şehirlerin kurtarılma sürecini başlatanlara, daha sürecin başında inanan ve kucak açan; o süreci yöneten ve yönlendirenlere ev sahipliği yapan bir şehirdir.

Tıpkı zor zamanlarda çocuğunun arkasında duran; her şey yoluna girdiğindeyse kendisine ayrılan yerde alçak gönüllü hayatını sürdüren bir güzel baba gibi!

Ankara’nın bu başarısı, kökünü, tarihi geleneğinden alır.

O tarihi gelenekte “katılımcılık” vardır, örneğin.

Tarihi adım adım dolaştığınızda göreceksiniz ki Ankara, ister “yaren meclisi” aracılığıyla ister “meşveret” yöntemiyle isterse de “istişare” yaparak, her daim katılımcıdır.

Selçuklu’nun “birlik ve bütünlük” sağlamakta acze düştüğü dönemlerde kendisini korumak ve dağınıklığı ortadan kaldırmak için kurduğu Ahi Cumhuriyeti, bunun en çarpıcı örneğidir.

Kurtuluş Savaşının öngünlerinde yaşadıkları da, bu örneğin istisna olmadığının bir kanıtıdır.

Tarihe meraklı olanlar bilirler; Ankara, İstanbul Hükümeti tarafından atanan “işbirlikçi” Muhittin Paşa’yı vali olarak istemediği gibi, Onun yerine gönderilen Ziya Paşa’yı da kabul etmemişti.

Peki ne yapmışlardı?

Kendilerine vali olarak, Yahya Galip’i seçmişler; sonuna kadar da arkasında durmuşlardı. 

Vali seçmek de nedir?” diye sorabilirsiniz.

Osmanlıda, kendi valisini kendisi seçen başka bir şehir olmadığı gerçeğinden hareketle söyleyebilirim ki bu coğrafya üzerinde, sadece Ankara’nın elde ettiği “fevkalade müsaadeye mazhar” bir durumdur. 

Seçtikleri valiye desteklerinin göstermelik olmadığını kanıtlamak için Ona “Hakan” adını vermelerinden de anlaşılmaktadır ki Ankara, kendine özgü ayrıcalığını bizzat kendisinin yarattığı bir şehirdir.

ANKARA USULÜ DEMOKRASİ!

İsyankar denilebilir mi Ankara için?

İsyankar da denebilir ama bu tanım Ankara’yı anlatmaya yetmez.

İşbirlikçi valiyi koruduğu için Padişaha isyan etmiş ama o kadarla yetinmemiş; valisini seçerek, çözümünü de kendi üretmiştir. 

Buna “Ankara usulü demokrasi” desem abartılı olmaz umarım!

Bu usulün, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın valilik konusunda yardım istediği Atatürk’ün ricasını dahi geri çevirecek kadar kararlı bir hal aldığını hatırlatırım.

Ankara’nın kurtuluşun ve kuruluşun karargahı olmasını sağlayan da bu duruşudur. 

Her koşulda kendi iradesine sahip çıkacak kararlılık gösteren kaç şehir vardır acaba? 

O kararlılık nedeniyledir ki Ankara, işgalci emperyalistlerin oyuncağı haline dönüşen şeyhülislamın, Mustafa Kemal’i hain ilan eden fetvasına karşı fetva yayınlamaktan da geri durmamış bir şehirdir. 

Atatürk’ün, Sivas Kongresi biter bitmez, hedefine Ankara’yı koymasında, böyle bir sağlam duruşun etkisi yadsınamaz.

İşte bu “ahval ve şerait” içinde, Ankara’ya gelmiştir Atatürk!

Tarih, 27 Aralık 1919’dur ve o gün Ankara’nın bayramıdır.

Atatürk, Ankara açısından önemli olan bu tarihi adımı atmak için yolculuğa başladığı İstanbul’dan, “bağımsız bir Türkiye” hedefini gerçekleştirmek üzere ayrıldığının bilincindeydi.

Sonrasını biliyorsunuz; Önce Samsun’a varmış, sonrasında tarihin gördüğü en bağımsızlıkçı genelgeyi duyurduğu Amasya’da ses vermişti dünyaya.

Erzurum ve Sivas Kongreleri, “irade-i şahane”nin tarihe gömüleceğinin ve artık “irade-i milliye” döneminin işaret fişeği gibidir!

BİR İŞARET FİŞEĞİDİR ANKARA!

 “Harap ve bitap” düşmüş bu topraklara can suyu olan o “işaret fişeği”nin bir “bayram günü” coşkusuyla taçlandığı Ankara’dır söz konusu olan.

Atatürk, henüz Bandırma Vapurunda ve henüz Samsun’a varmamışken, Ankaralıların, 21 Mayıs 1919 günü yaptıkları muhteşem miting, o “işaret fişeği”ni alıp kabul ettiklerinin göstergesidir.

İşgal altındaki İstanbul basını, o mitingi, “Anadolu’nun Tuğyanı” yani “coşkusu” başlığıyla duyurmuştu.

Tam da Kemal Atatürk’ün istediği gibiydi bu miting ve Atatürk tarafından devamının getirilmesi istendiğinde, Ankaralılar, 29 Mayıs’ta, bir kez daha “protesto mitingi” düzenleyerek yanıt vermişlerdi.

Protesto etmekle yetinmediklerini biliyoruz; hemen o günlerde, “Azm-i Milli Yurdu” Teşkilatını kurmuşlardı. 

Müdafa-i Hukuk Cemiyetinin ilk adımıydı bu!

İşte bu nedenle Kemal Atatürk, Samsun’dan başlayıp, Amasya, Erzurum, Sivas ve nihayet Ankara’ya varana dek geçtiği her yerde toplantılar yapıp, halkın örgütlenmesi için canhıraş çalışırken, Ankaralıların “milli irade” için attıkları adımlar, her zaman kayda değer, daima örnek alınacak tarihi öneme sahiptir.

Damat Ferit’in, Sivas Kongresi’ne delege göndermenin isyan niteliği taşıdığına ilişkin emrine ve dönemin valisi Muhittin Paşa’ya karşı duruşları, geleceğin habercisi niteliğindedir.

Ankara’nın kendisine vali olarak seçtiği Yahya Galip, Sivas’ta bulunan Atatürk’e, “Biz mukadderatımızı, ne böyle milletin mukadderatını bilmeyen hükümet ve ne de sümmetedarik gönderilecek valilere terk edemeyiz” şeklinde telgraf çekerek, Ankara’nın duruşunu tarihe not düşmüştü.

Ankaralıların harladıkları, “milli irade” ateşiydi ve o ateş, yanmıştı bir kere!

O “ateş”, o günden itibaren hep yanacak ve 27 Aralık 1919’da, Atatürk ve arkadaşlarının Ankara’ya girdikleri Kızılyokuş’ta bir kez daha alevlenecekti.

Atatürk ve arkadaşlarının, bir gün önce Beynam’a vardıkları haberini alan Ankaralıların o geceyi iple çektikleri, ertesi gün, Mustafa Kemal’i görülmemiş bir kalabalıkla karşılamalarından anlaşılabilirdi.

O günün gazeteleri, “hava baharı andırıyordu ve sanki bir düğün vardı” şeklinde çıkmıştı.

Kış ortasında bahar havası yaşamak, Ankara’daki moral motivasyonun düzeyini de göstermektedir.

Rıfat Börekçi, o mahşeri kalabalık için “bütün Ankara halkı, kadınlarına, çocuklarına, lohusalarına varıncaya kadar yollara döküldüler. Mustafa Kemal Paşa’yı karşıladılar” şeklinde yazmıştı.

Dışarıdan bakıldığında, “harap ve bitap” düşmüş bir halkın bu kadar coşkulu olmasını anlamak zordur. 

“BU ANKARA VAR YA BU ANKARA…”!

Bunu anlamak için Ankara’nın ruhuna sirayet etmek; o ruhu içselleştirmek lazımdır.

Bedri Rahmi’nin iznine sığınarak ve o güzel şirinden esinlenerek diyebilirim ki “Bu Ankara var ya bu Ankara”, hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığının tepeden tırnağa kanıtıdır.

Hatırlamak lazım; Ankara, 27 Aralık’ta, herhangi bir konuğu değil, tarihe yön veren bir lidere açtı kapısını.

Unutmamak lazım; Ankara o kapıyı bir tesadüf sonucu değil, “tarihin kendisine yüklediği rol” gereği bilerek ve isteyerek açmıştı.

İşte bu nedenle belirtmek isterim ki “kurtuluş ve kuruluş bir şiirse, Ankara o şiirin ilk dizesidir” ve her daim öyle kalacaktır.