Blog

Balerinler yine dansetsin

Ankara’nın saymakla bitmeyecek bellek noktaları içinde, temas edilen ve izi kalan 3 yer; Ulus Heykel, Kızılay (Güvenpark) ve Kuğulu Park. İşte bu 3 bellek noktasının ucunda bir heykel; “Su Perilerinin Dansı”. Kuğulu Park’a gelip de yüzünüzü Cinnah Caddesi’ne çevirdiğinizde göreceğiniz bir masal noktası. Katlı kavşak yapıldıktan ve suyu kesildikten sonra o köşede sessizce duruyor.

Balerinlerin yeniden dansetmesi, suyun ışıltısıyla buluşmaları ve kuşların uğrağı olması adına #vanayıaçın diyoruz ve sözü önce heykelin yaratıcısı Metin Yurdanur’a, sonra görüşlerini aldığımız semtli ve kentten insanlara bırakıyoruz.

Heykeltraş Metin Yurdanur (Foto: Mahmut Turgut)

“Su Perilerinin Dansı”nın yapım ve yerine konma hikayesini aktarır mısınız? 

Rahmetli Doğan Taşdelen Çankaya Belediye Başkanı’yken, belediyenin önerisi ile hayata geçti. 1990 yılında ilk olarak Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Heykeli’ni yaptım Çankaya Belediyesi’ne, 10 Aralık’ta açılışı yapıldı. 1991 yılı Aralık ayında, yüz bin maden işçisi ve aileleri birlikte sendikal hakları için yürüyüşe geçtiklerinde Ankara’ya sokulmadılar. Çankaya Belediyesi “Biz sembolik olarak madencileri Ankara’ya getireceğiz” dedi ve Olgunlar Sokak’ta camlara kazma sallayan madenci heykelini yaptık. 

Cinnah Caddesi’nin girişinde, girerken sol tarafında bir polis noktası vardı 80 darbesinden sonra, 10-11 yıl kadar. Belediye yetkililerinin çabası ile polis noktası –orada böyle bekliyorlardı silahlı külahlı– kaldırılarak, Su Perilerinin Dansı – Balerinler heykeli kondu.

Durağan bir heykel değildi, hareketliydi. Su fıskiyelerini 30 yıl öncesinin teknolojisi ile hayata geçirdik. 12-13 yıl kadar sürdü ömrü. Ta ki Melih Gökçek Belediyesi, Kuğulu Kavşağı’nı alt-üst edip, yok edinceye kadar. Ulus’tan Cinnah Caddesi girişine kadarki Atatürk Bulvarı, Ankara’nın önemli çekim merkezi o süreçte çok hırpalandı (1994 Mart, 2017 Ekim arası). Aslında burada, –heykelin yok edilmesi bir semboldür– esas yok edilen Cumhuriyet’in, 1923 devriminin kazanımlarıdır.

Ulus Heykel’den Köşk’e kadar çıkan çok önemli bir tarih aksımız var, Atatürk Bulvarı. Bu akstaki diğer heykelleriniz ve kamusal alandaki heykellerin kent yaşamına etkisi üzerine neler dersiniz?

Ulus’taki Krippel’in yaptığı Zafer Anıtı’ndan, Cinnah Caddesi girişindeki Su Perilerinin Dansı heykeline kadar ki eserlerimi sayarsam;

  • Radyoevi’nin karşısında Cumhuriyet Parkı’nda; Mustafa Sarısözen anıt heykeli
  • Kültür Bakanlığı’nın duvarında büyük, 30 metre uzunluğunda bir Türkiyemiz heykeli (2010 yılında yaptım, rölyefin tabanına 20 cm yüksekliğinde çalılar diktiler. Şu anda çalılar büyüdü ve rölyefin yarısını kapatmış durumda. #vanayıaçın gibi, #çalılarıkesin gibi bir kampanya başlatmalı)
  • Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin bahçesinde bir Atatürk Anıtı 
  • Adliye Sarayı’nın bahçesinde, bronz döküm, 1995 yılında yaptığım, Atatürk ve Hukuk anıtı
  • Abdi İpekçi Parkı’na gelince Eller heykeli
    Eller heykeli Ankara’nın ‘ilk sivil heykeli’ sayılıyor Ankara’da o zamana kadar meydanlarda, kamusal alanda resmi olmayan bir heykel yok. Atatürk, Kurtuluş Savaşı gazileri, devletin yaptırdığı sanat eserleri var. 
  • İnsan Hakları Heykeli Yüksel Caddesi’nde
  • Olgunlar Sokak’ta, Madenci Heykeli

O da büyük bir yara; camları kırık durumda, bakımsız. Sözlü olarak uyarmamıza karşın yetkilileri; ne camlar yeniden yapıldı, ne çevresi temizlendi. 

Kendi içerisinde kendisini tanıtan/tanımlayan ve insanlarla ilişki kuran birer semboldür hepsi. Tam bir ilişkisi vardır kentliyle, fotoğraf çekilmiştir, üzerine tırmanılmıştır… Eller heykelinin bulunduğu Abdi İpekçi Parkı’nda tüm sivil toplum örgütleri, solcusu, sağcısı kendisini ifade etme hakkına sahipti. 10 yıl önce o alan toplantı ve gösteriye yasaklandı. İnsan Hakları Heykeli’nde insanlar kendisini ifade ediyordu, orası da 3-4 yıl önce yasaklandı. 

Çalışma(ları)nızın yerle ilişkisi ve zaman içindeki gelişmeler bozulmalar için neler dersiniz?

İnsanların akşamları çocuklarıyla yürüyüşe çıktığı, gençlerin/sevgililerin el ele gezindiği o olağanüstü Atatürk Bulvarımız bat-çık kavşaklar yapılarak yok edildi. Herkes AVM’lere tıkıldı, oralar da mikrop yuvası oldu.

Terk edilmişliği, yalnız bırakılmışlığı, ötelenmişliği, itilip-kakılmışlığı, boynu büküklüğü, kadük bırakılmışlığı, gözden düşürülmüş, karanlığı gözlemliyorum heykelimizi her gördüğümde, güzel yılları özlüyoruz. 

Sosyolojiden, toplumsal gelişmeden ayrı düşünülemez sanat eseri. Onunla iç içedir. Çünkü her bir sanat eseri birer semboldür. Siz belediye olarak istediğiniz kadar yapı yapın, yalnızca semboller kalır. Vedat Dalokay’dan geriye sadece Hitit Heykeli, efsane belediye başkanı Ali Dinçer’den geriye Eller Heykeli kaldı. İnsan Hakları Heykeli eşittir Doğan Taşdelen’dir.

Geldiğimiz noktada heykelin su sisteminin çalışmıyor oluşu üzerine neler dersiniz?

Boyuna bir şeyler oluyor; basın yazıyor, sosyal medya kaynıyor. Boyuna bağırıyor @ankaraapartmanlari ve siz arkadaşlar; ‘vanayı açın da balerinler dans etsin, sular kıvrıla kıvrıla eşlik etsin onlara’ diye. 30 yıl öncesinin teknolojisiyle Metin Yurdanur, sanatçı olarak bu heykeli başardı. 30 yıl sonra belediye artık 2020 olanaklarıyla bu su vanasını açmalı. Teknoloji 30 yıl önce daha mı ilerdeydi yani..!

Sanatçıya “Metin Bey, bizim bir sorunumuz var. Orada bir heykel yapmışsınız 30 yıl önce. Ne olacak bu, çalışmıyor. Gelin bakalım bir çaresine” teklifinde bulunursun. Bekliyorum. Zaten bir tadilat yapılacaksa iznimle yapılması gerekiyor telif hakları yasasına göre.

Ayrancı semtinin ekosistem hizmetleri

“Şehir Planlama Aracı Olarak Ekosistem Hizmetleri: Çankaya İlçesi Örneği” kitabı yayınlandı

Doğa Koruma Merkezi (DKM) olarak, Doğa ve Şehirler Projesi kapsamında yayımladığımız “Şehir Planlama Aracı Olarak Ekosistem Hizmetleri: Çankaya İlçesi Örneği” kitabıyla yaşadığımız ilçedeki ekosistem hizmetlerinin neler olduğunu haritalama yöntemiyle ortaya koyup değerlendirmeye çalıştık. Yöneticiler için yeşil altyapı ve doğa tabanlı çözümleri dikkate alan önerilerde bulunduk, ekosistem hizmetlerinden en verimli biçimde nasıl faydalanılabileceğine ve bu hizmetlerin devamlılığının sağlanabilmesine yönelik örneklere değindik. T.C Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından koordine edilen Türkiye ve AB Arasında Sivil Toplum Diyaloğu-V Hibe Programı (CSD-V) çerçevesinde desteklenen projenin bu çalışmasına çok sayıda uzman ve Çankayalı katkı verdi.

Özellikle yerel yönetimlerin ekosistem hizmeti bakış açısıyla haritalara “mahalle ölçeğinde” tekrar bakmalarına ve bu yaklaşımla uzun vadede, kent ve kentli sağlığı için maliyeti daha düşük çözümlerle kentin sorunlarını ele almalarına katkı sağlayacağını düşündüğümüz kitapta, kentte yaşayanlar, yani sivil toplum ya da vatandaş için de hem gündelik uygulama hem de yerel demokraside talep mekanizmasını işletirken kullanabileceği öneriler ve bilgiler mevcut.

Çankayalı’nın “mahalleden” sorunun kaynağına bakabilmesini sağlayacak ve aynı zamanda yaşadığı mahallede ya da semtinde hangi ekosistemin olduğunu ve onun sunduğu hizmetleri fark edeceği, bu bilgi ile ekosistemi koruma, sürdürülebilir kılma ve belki de çoğaltmak için bir takım faaliyetler yapabileceği bir kaynak oluşturmuş olduk. Çankaya daha önce bu uygulamaları yapan, deneyen ve iş birliğine açık ve aynı zamanda Türkiye’nin en büyük ilçesi olarak hem bahsettiğimiz sorunlarla en çok mücadele eden hem de uygulamalarıyla “ilçe ölçeğinde” Türkiye’ye örnek olmaya aday bir belediye. Bu nedenle çalışmamızı Çankaya’da yaptık. Aynı zamanda DKM olarak Çankayalı olmamız bizim bu çalışma için daha fazla heyecanlanmamıza neden oldu.

Çalışmanın Ayrancı semti özelinde öne çıkan hizmetler durumu ise şöyle

Yapılaşmanın yoğunlaştığı Ayrancı, Emek, Öveçler ve Mustafa Kemal mahalleleri ilçenin alt rakımlarında yer almaları nedeniyle sel-taşkın riskinin yüksek çıktığı ve önleme hizmeti sunacak doğal alanların bulunmadığı yerler.

Dikmen Vadisi örneği ise özellikle vadilerdeki yeşil alanların soğutma etkisinin ne denli güçlü olduğunu çalışmamızda ortaya koyuyor. Vadi tabanında yer yer açığa çıkan mevsimsel akarsular, geniş taç yapan yaşlı ağaçların varlığı Dikmen Vadisi’ni her bir hizmet için ayrı ayrı ön plana çıkarıyor. Doğal alanlar ve kentsel yeşil alanlar tarafından sağlanan yerel iklimin düzenlenmesi (yaz aylarında yüzey sıcaklığının düşürülmesi, ısı adalarının oluşmasının engellenmesi) hizmetinin mahallelerde nasıl değiştiğine baktığımızda da; yaz aylarında hissedilen yüzey sıcaklığının ilçe ortalamasının altında olduğu mahalleler arasında Ayrancı semti de öne çıkıyor.

Mahallelerin yüzey sıcaklık değeri ile barındırdıkları yeşil alan veya doğal alan miktarı arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. Ayrancı semtinin vadiye yakınlığı, konut bahçelerindeki vejetasyon, bu hizmetin öne çıkmasına sebep olan etkenler. Örneğin, benzer geçmişlere sahip Seyrantepe ve Ayrancı mahalleleri arasındaki ısı farkı apartman bahçelerinin büyüklükleri ve ağaç varlıkları ile ilişkili. Ayrancı semtinde kentsel dönüşüm ile yapılaşmanın yoğunlaşması bu dengeyi bozmaya sebep olabilir. Bu nedenle konut bahçelerinin hava temizleme hizmetindeki rolü güçlendirilmeli, bahçelerin geçirimsiz yüzeylerle kaplanmasına izin verilmemeli. İmar yönetmeliğindeki bina/ağaç adedi hesabı yeniden gözden geçirilmeli, konut bahçeleri ve buraların kentsel dönüşüm çalışmalarında ağaç varlığının korunması ilkesi önemsenmeli. Mevcut ağaçların korunması ve yeni yapılacak binalarda yeşil çatılar teşvik edilmeli. 

Eski binalar ise vergi düzenlemeleri ve diğer teşvik mekanizmalarıyla özendirilebilir. Yine özellikle yoğun yapısal dokuda yeşil alan yaratmanın mümkün olmadığı eski mahalleler için yeşil çatılar ve yol ağaçlandırmaları çözüm sunuyor. Karbon tutum hizmetinin daha iyi haritalanabilmesi için de kent/ilçe (ve mahalle) ölçeğinde “ağaç veri tabanının” oluşturulması gerekli. Kısa vadede en azından bitkisel envanter kayıt altına alınmalı.

Ayrancı ve Güzeltepe mahallesi ile bitişik olan Dikmen Vadisi ekosistem hizmetlerinden; rekreasyon hizmeti, vadi sistemi ile hava kirliliğinin azaltılması, soğutma işlevi ile şehrin kliması ve dahası bizim dışımızda pek çok canlıya habitat sağlıyor. Bu alanın, tıpkı diğer vadi sistemleri gibi hem Çankayalı hem de Ankara için ne kadar önemli olduğu bir kez daha görülüyor.

Son olarak; Ayrancı semti hem yapı yoğunluğu hem de ilçenin alt rakımlarında yer alması nedeniyle sel ve taşkın riskinin yüksek olduğu bir bölge. Sel taşkın önleme hizmetinin geliştirilmesi gereken mahallelerde yeşil ve/veya mavi altyapının güçlendirilmesi gerekiyor. Örneğin, riskli bölgelerde geçirimsiz yüzeylerin miktarı azaltılmalı, park ve rekreasyon alanlarında yapısal donatı elemanlarının kullanımı sınırlandırılmalı ve bu alanlarda su drenajını kolaylaştıracak uygulamalar geliştirilmeli. Çatı bahçeleri, yağmur bahçeleri gibi uygulamaların bu alanlarda teşvik edilmesi sorunun çözümüne katkı sunabilir.

Ayrancı mahallesinin güneyinde konumlanan Dikmen Vadisi, etrafını soğutan bir vaha gibi. Mahallede kişi başına rekreasyon alanı miktarı 3 m2’nin biraz üzerinde.
Ayrancı mahallesinin güneyinde konumlanan Dikmen Vadisi, etrafını soğutan bir vaha gibi. Mahallede kişi başına rekreasyon alanı miktarı 3 m2’nin biraz üzerinde.
Aziziye mahallesindeki Portakal Çiçeği Parkı mahallenin yerel iklimin düzenlenmesi hizmeti performansını çok artırıyor. Özellikle Kuzgun Sokak’taki bahçeler, yeşil yol şeridi ve Rus Büyükelçiliği bahçesi bu etkiyi genişletiyor. Kişi başına düşen rekreasyon alanı 5 m2’nin altında.
Aziziye mahallesindeki Portakal Çiçeği Parkı mahallenin yerel iklimin düzenlenmesi hizmeti performansını çok artırıyor. Özellikle Kuzgun Sokak’taki bahçeler, yeşil yol şeridi ve Rus Büyükelçiliği bahçesi bu etkiyi genişletiyor. Kişi başına düşen rekreasyon alanı 5 m2’nin altında.
Ekosistem hizmetlerinin en düşük olduğu mahalle Güvenevler mahallesi. Yoğun yerleşim dokusuna sahip mahallede küçük cep parkları ve kısıtlı büyüklükteki konut bahçelerindeki ağaçlar dışında hizmet sağlayıcı bulunmuyor. Kişi başına düşen rekreasyon alanı 1 m2’nin altında.
Ekosistem hizmetlerinin en düşük olduğu mahalle Güvenevler mahallesi. Yoğun yerleşim dokusuna sahip mahallede küçük cep parkları ve kısıtlı büyüklükteki konut bahçelerindeki ağaçlar dışında hizmet sağlayıcı bulunmuyor. Kişi başına düşen rekreasyon alanı 1 m2’nin altında.
Güzeltepe mahallesinin batısındaki Dikmen Vadisi, mahallede ekosistem hizmetlerine en büyük katkıyı sağlayan yeşil alan. Mahallede kişi başına düşen rekreasyon alanı 13 m2 ile semtteki en yüksek miktar.
Güzeltepe mahallesinin batısındaki Dikmen Vadisi, mahallede ekosistem hizmetlerine en büyük katkıyı sağlayan yeşil alan. Mahallede kişi başına düşen rekreasyon alanı 13 m2 ile semtteki en yüksek miktar.
Remzi Oğuz Arık mahallesinde hizmet sağlayıcı başlıca unsurlar büyükelçilik konutlarının bahçeleri. Ancak rekreasyon anlamında faydalanmak mümkün değil. Mahallede kişi başına düşen rekreasyon alanı 2 m2’nin biraz üzerinde.
Remzi Oğuz Arık mahallesinde hizmet sağlayıcı başlıca unsurlar büyükelçilik konutlarının bahçeleri. Ancak rekreasyon anlamında faydalanmak mümkün değil. Mahallede kişi başına düşen rekreasyon alanı 2 m2’nin biraz üzerinde.

Ortaçağ’ın şarap pencereleri Covid sonrası modern dünyaya açıldı

İtalya Şubat ayında COVID-19 nedeniyle tecrit altına girdiğinde, ülke salgınla savaşmak için bir araya geldi. Opera sanatçıları ve müzisyenler balkonlarından verdikleri küçük konserlerle komşularını şımartırken pencerelerde andrá tutto bene (herşey iyi olacak) sözleriyle gökkuşağı bayrakları asılıydı.

Salgın sırasında, teması azaltma, sosyal mesafe gibi kurallar nedeniyle zorlanan ve işlerini sürdürmek için çareler düşünen Floransa’daki yaratıcı restoran ve bar sahipleri, işlerini ve şehrin ruhunu canlı tutmak için bir tuhaf ortaçağ mimari uygulamasından ilham aldılar ve şehrin dört bir yanındaki şarap pencereleri yeniden açıldı!

Pencereler veba sırasında benzer bir amaç için kullanıldı.

Ülke çapındaki korona virüsü krizi sırasında, Floransa’daki Vivoli dondurma salonu, Mayıs ayından itibaren kendi şarap pencerelerinden kahve, içecek ve dondurma satma fikrini ortaya attı. Yiyecek ve içeceklerin dağıtımında bulaşıcılığı önleyici bu ilginç yöntem, hızla örnek alınan bir başarı oldu ve Floransa’daki başka üç büyük restoran tarafından kopyalandı.

Sanat tarihçisi Diletta Corsini, Floransa’daki ‘kara ölüm’ veya ‘hıyarcıklı veba salgını’ sırasında şarap pencerelerinin kullanımından bahseden 1634 yılına ait harika bir belge buldu. İnsanlar 1600’lerde hıyarcıklı vebanın bulaşma yöntemini tespit edememiş olsalar da bulaşmayı önlemek için yöntemler aradılar. Zaten normal olarak kullanılan şarap pencereleri de özellikle mikropsuz ticari işlemler için kullanışlı hale geldi. Pencerelerin 1532’de inşa edilmeye başladığı ve 19. yüzyıla kadar devam ettiği biliniyor.

Saray, fazla şarabı alt sınıflara ‘temas etmeden’ satabiliyordu.

Şarap Pencereleri’ veya ‘buchette del vino’ denilen ve orijinal olarak saraydaki fazla şarabı Floransa’nın işçi sınıfına satmak için kullanılan bu küçük kapaklar, satış sırasında Floransa’nın saray efradı ile yoksul işçilerin yüz yüze gelmemesinin bir yöntemi oldular. Böylelikle işçiler saraya girmeden, sarayın şarabını satın alabiliyorlardı.

Şarap şişesi pencereden müşteriye veriliyor, ödeme ise madeni paraları koymak için müşteriye uzatılan metal bir tabak aracılığıyla gerçekleşiyordu. Metal tabağa konan madeni paralar da toplanmadan önce sirke ile dezenfekte ediliyordu. 

Şarap satıcıları, müşteri tarafından getirilen şarap şişelerine temastan kaçınmak için ise iki farklı yöntem bulmuştu; ya müşteri önceden satıcı tarafından şişelenmiş şaraplardan satın alıyor ya da sarayın iç tarafındaki şarap fıçısına bağlanmış metal bir boru, şarap penceresinden uzatılarak müşterinin kendi şişesini buradan doldurması sağlanıyordu. Şarabın kolay akabilmesi için de fıçı biraz yüksek bir yere yerleştirilmişti.

Dünya şarap pencerelerini konuşuyor.

Bu hikaye İtalyan gazeteleri ve haber siteleri tarafından yayınlanırken, ABD’de Business Insider haber sitesi ve ünlü New York Post gazetesinin de ilgisini çekti. Ve ardından ortaçağ şarap pencereleri, dünyanın dört bir yanındaki düzinelerce başka televizyon, radyo, gazete, web sitesi ve blog tarafından konu edildi.

Floransa ve Toskana’ya özgü olan bu şarap pencereleri bir zamanlar günlük yaşamın bir parçasıydı. Bölgedeki Rönesans harikalarının ve Duomo Katedrali’nin güzelliğinin gölgesinde kalan bu yapılar, Floransa mimarisi içinde de yıllarca gözden kaçtı. 

Pandemiyle birlikte yeniden gündeme gelen, eski saraylara ve asil hanelere bağlı olan bu tarihi şarap pencereleri, çoğu orta çağa kadar uzanan Floransa çevresinde görülebilir. Yalnızca Floransa’nın eski şehir duvarları içinde 150’den fazla şarap penceresi bulunuyor.

Yeni normalin bir parçası.

Floransalılar şimdi haklı olarak bu eşsiz tarih parçalarına sahip çıkıyorlar. 2016 yılında hem turistler hem de yerel halk arasında farkındalık yaratmaya yardımcı olmak için kurulan Şarap Penceresi Derneği de onları korumak, belgelemek ve tanıtmak için bir görev üstleniyor. Artık tüm pencereler koruma altında ancak vandalizm hala bir sorun.

Derneğin başkanı Matteo Faglia, COVID’den sonra şarap pencerelerine yönelik tutumların değişmeye başlayacağını umuyor; “insanlar pencerelerin ne olduğunun ve geçmişinin farkına vardığında onlara daha fazla saygı duyma eğilimindeler. Bu nedenle tüm şarap pencerelerine bir plaket koymak istiyoruz” diyor.

Belki de şarap pencereleri Floransa’nın “yeni normal”inin bir parçası olacak.

Ayrancı semtinin kuşları-4

Ayrancı semtinin kuşlarında bu ay saksağan, leş kargası ve serçe var.  Önümüzdeki ay ise semtimizde görülebilecek kuşlardan olan saka ve bülbülü, kafes kuşçuluğu fanatiklerinin perspektifinden anlatacağım.

Bu sayının kuşları:

Leş Kargası

Leş kargası (Corvus corone)

Kargagiller ailesinden bir başka kuş türü olan leş kargası, batı Avrupa ve doğu Asya’da bulunur. Baş, boyun ve göğsünün üst kısmı siyah, ense, sırt ve karnı gri renktedir. Uçarken akrobatik performans sergiler. Saksağan gibi, leş kargası da bilimsel deneylerle yüksek zekaya sahip olduğu kanıtlanmış türlerden biridir. Davranış biyologları zaten kargalara “Kanatlı primatlar” demektedir. Hemen hemen herşeyi yer; solucandan keneye kadar çeşitli hayvanlar, leşler, tohumlar, meyveler ve gıda artıklarıyla beslenir. 

Ayrancı semtinin sokaklarında onu kedi maması kaplarının etrafında görebilirsiniz. Yuva yapmayıp yumurtalarını başka kuşların yuvalarına bırakan, bu nedenle de “yuva paraziti” olarak tanımlanan tepeli gugukkuşunun iki numaralı yuva tercihi leş kargasınınkidir; birinci tercihi saksağan yuvasıdır. Leş kargası, Danimarka’ya bağlı Faroe adalarının folklöründe yer alır. İnanışa göre, bir bakire kadın, 2 Şubat sabahı (Hristiyanların Candlemas olarak adlandırdıkları gün) bir leş kargasına önce bir taş, sonra bir kemik sonra da bir tutam torf toprağı attığında, leş kargası denize doğru uçarsa, kadın bir yabancı ile evlenecek demektir. Leş kargası uçup bir eve ya da tarlaya konarsa, kadın o yöreden biriyle evlenecektir ama kuş hiç uçmazsa, bu, kadın hiç evlenemeyecek anlamına gelir.

Ev Serçesi (Foto: David Chapman)

Ev Serçesi (Passer domesticus)

Ötücü kuşlar takımınında yer alan serçe en aşina olduğumuz kuşların başında geliyor. Bilimsel adındaki Passer, Latince “küçük” demek, domesticus ise “ev” anlamına geliyor. Ev serçesinin anavatanı Avrasya ve Kuzey Afrika’dır. Güney Amerika dışında dünyanın hemen her yerine götürülmüştür. İlk kez 1852’de New York’un Brooklyn semtinde bir mezarlığa getirilen ev serçesi, yüz yıl geçmeden bütün kıtaya yayılmış. 

Erkeği ve dişisi birbirlerinden kolayca ayırdedilir; erkeklerin siyah bir önlüğü, yan tarafları kestane rengi olan gri bir tacı ve beyaz yanakları vardır. Koloniler halinde yuva yapan sosyal kuşlardır; yemlenme, tüneme, kum ve su banyosu gibi aktiviteleri gruplar halinde gerçekleştirirler. Üreme sezonu boyunca çok sık çiftleşirler; bu nedenle geçmişi Roma dönemine kadar uzanan, yumurtalarının afrodizyak etkisine sahip olduğu yönünde yanlış bir kanı vardır. Serçeler, yine bu özelliklerinden dolayı antik Yunan’da “şehvete düşkün” olarak tanımlanıp, aşk tanrıçası Afrodit ile özdeşleştirilmiş. Bu türde dişiler baskın yapıdadır; üreme döneminde erkek bireyler için kavgaya tutuştukları olur. Genellikle tek eşlidirler ancak bilimsel çalışmalar, dişinin de erkeğin de kaçamaklar yaptığını tespit etmiş. İngilizce’de “hedefe odaklan” anlamında “gözünü serçeden ayırma” deyimi kullanılır.

Saksağan (Foto: Ahmet Karataş)

Saksağan (Pica pica)

Ötücü kuşlar takımının kargagiller ailesine ait bir kuştur. Oldukça iri olan bu kuş, menekşe, parlak yeşil ve siyah-beyaz renkleri ile uzun kuyruğuyla hemen ayırdedilir. Üreme dönemi dışında sosyal bir kuştur; beslenme zamanlarında birlikte yiyecek ararlar. Bölgelerini diğer türlerden birlikte korurlar. 

Dünyanın en zeki hayvanları arasında yer alır. Aynadaki görüntünün kendisine ait olduğunun ayrımına varan, nadir sayıda “memeli olmayan” türlerden biridir. Doğu Asya kültüründe şans getirdiği inancı vardır. Kore’nin ulusal sembollerinden biridir; Seongnam FC adlı futbol takımının amblemidir. Saksağan, hırsızlıkla anılan bir kuştur; çevresinde gördüğü parlak ve metal eşyaları çalarak yuvasına götürür. Gioachino Rossini’nin “Hırsız Saksağan” adlı operası, bir saksağanın gümüş bir kaşık çalmasıyla başlayan ve baş kahramanı hırsızlıktan idam edilme noktasına kadar sürükleyen bir dizi olayı anlatır (Neyse ki opera mutlu sonla bitiyor.) Son olarak, saksağan denince akla ilk gelen “dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” deyimine değinelim. Bazı kaynaklara göre bu deyimin aslı: “dal üstünde saksağan, vur beline baltayı”dır. Baltayı vurduğumuz yer ise saksağanın beli değil; ağacın gövdesi. Bu deyim aslında, “bir kötülüğü önlemek için fedakarlık yapmak gerekir” anlamına geliyor. Saksağan, ağaçlara yuvalayan ve üreme döneminde oldukça gürültü yapan bir kuş. Deyim aslında, saksağan kuşunun yuvalayıp çoğalmasını önlemek için, “dalda saksağan mı gördün, ormanı korumak için ağacı feda et.” diyor. Ancak bir şekilde dal, dam kelimesine dönüşmüş; balta da kazma olmuş. Bugün de artık konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan yersiz, saçma bir söz duyduğumuzda “dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” diyoruz. 

Levni Kitabevi

Tunalı Hilmi Caddesi, 1980’lerde Ayrancı’da değildi, hatta Kavaklıdere’de bile değildi. O yıllarda Tunalı’nın kendine özgü bir konumu, kendi başına bir varoluşu vardı. Şehrin kalbi Kızılay’dan Tunalı Hilmi Caddesi’ne, günlük söyleyişle Tunalı’ya taşınmıştı sanki. Öyle ki, Nazlı Eray orada geçen öyküler yazmış, Murathan Mungan onu anlatan bir roman yazmaya niyetlenmişti…

1980’lerin başında Tunus Caddesi’nin Tunalı’ya çıktığı kavşağın bugünlerde Ziraat Bankası’nın yer aldığı köşesinde Kral Çiftliği, diğer köşesinde ise Galeri Levni yer alırdı. Figen Batur’un işlettiği, apartman dairesinden bozma –caddeye bir kapı açılmış ve pencereler vitrine çevrilmişti–  Galeri Levni’de resimlerin yanı sıra Anadolu’dan toplanmış eşyalar ve antikalar da satılırdı. Galeriye dairenin şömineli salonundan girilirdi. Büyük salonun girişe göre sol tarafında biri caddeye bakan, diğeri de arkada iki oda yer alırdı. Arka odadan geçilen koridorda depo olarak kullanılan bir başka oda ile mutfak, banyo ve tuvalet bulunurdu. Galerinin logosunu, yanlış hatırlamıyorsam Sait Maden tasarlamıştı.

Faruk Alpkaya, Murat Özaltın ve Metin Soysal 

1982 yılında, o günlerde Adaş Dağıtım’ın sahibi olan (bugünlerde Arkadaş Kitabevi) Cumhur Özdemir, Tunalı’da bir kitabevi açmayı düşünmüş olsa gerek ki, o sıralarda faaliyeti büyük ölçüde yavaşlamış olan Galeri Levni’nin sahibi Figen Batur ile biraraya gelerek galerinin bir bölümünü kitabevine çevirmek üzere anlaştı. Anlaşmaya göre, kapıdan girince salonun karşı duvarında üç metre, kapının sol tarafındaki vitrin ile iki oda kitabevi olacak, arka taraf ortak kullanılacaktı. Buna karşılık kitabevi bir miktar düzenli kira ödeyecek, kâr belli bir miktarı geçerse ayrıca kar payı verilecekti –o miktara benim çalıştığım dönemde yaklaşılamadı bile, kitabevi genelikle başa baş gitti-. Cumhur Özdemir’e tek yararı dağıtımın nakit ihtiyacında yardımcı olmak oldu. Figen Batur ise düzenli bir biçimde kirasını aldı.

Kitabevi 1982 yılının sonbaharında Levni Kitabevi adıyla bir kokteyl ile açıldı. Kokteylde en aklımda kalan isim Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosundan, gazetede “Ankara Notları” adını taşıyan bir köşesi olan Mustafa Ekmekçigiderken “müşteri olarak da bekleriz” dediğim için olsa gerek-ki, ben oradayken hiç uğramadı.() Diğer katılımcılar ise oldukça bulanık. Cumhur Özdemir, Figen Batur, Figen Batur’un o zamanki eşi Enis Batur muhakkak olmalı. Biraz hayalgücünü işin içine katarak Şahin ve Filiz Yenişehirlioğlu’nun, Oruç Aruoba’nın, Ertuğrul Özkök ve eşinin, İlber Ortaylı ve eşinin de orada olduğunu söyleyebilirim, ama emin değilim. Başka kimler vardı acaba?

Galeri Levni’nin adını ve logosunu kullanan kitabevinde başlangıçta üç kişiydik. Cumhur Özdemir adına kayınbiraderi, mahalleden arkadaşım Murat Özaltın patronumuzdu. SBF’den sınıf arkadaşım Metin Soysal (sonradan gazeteci) ile ben de çalışan. Aslında patron ve çalışandan ziyade üç arkadaş gibiydik. Bugün o günleri hatırlamaya çalıştıkça, olmaması imkansız ama hiçbir tatsızlık gelmiyor aklıma. İlk birkaç günden sonra, Figen Batur adına galeri kısmını işleten Nurcan Akad da (Tanju Akad’ın eski eşi, sonradan gazeteci) bize katıldı ve Üç Silahşörlere dönüştük adeta. Çalışanlar olarak Metin’in ve benim hem okulu hem kitabevini birarada yürütmemize elveren bir düzenleme yapmıştık. Birimiz erken gelip kitabevini açıyor, paspas yapıp toz alıyor ve akşamüstü erken çıkıyordu; diğerimiz ise öğleye doğru gelip akşam geç kapatıyor, kasa hesabını yapıyordu diye hatırlıyorum. Ayrıca her dönem birer dersi izlemek üzere işbölümü yapmıştık ve seçtiğimiz derse göre birbirimizi idare ediyorduk. Tabii Murat ile Nurcan da bizi idare ediyordu. Ayrıca sınıf arkadaşlarımız da ara sıra uğrayıp çay içiyorlar, ders notlarını veriyorlardı. Burada en çok aklımda kalanlar Yücel Özdemir ve Filiz Çulha nedense…

Metin Soysal ve Faruk Alpkaya

Levni Kitabevi ilk açıldığında pek müşterisi yoktu. Sabahtan öğleye –ki bu durum hiç değişmedi– bir iki kişi ya gelirdi ya gelmezdi. Dolayısıyla rutin işleri yaptıktan sonra öğleye kadar kitap okurduk. Orada çalıştığım dönemde Barbara Cartland’tan Harold Robins’e çok sayıda best seller yazarın kitabını okuduğumu hatırlıyorum. John Le Carre, Johannes Mario Simmel, Frederick Forsyth, Isaac Asimov gibi yazarları okumayı o zaman sevdim. Cumartesi günleri Tunalı ana baba gününe dönerdi ve bizim kitapçı da bundan payını alırdı. Cumartesi günleri kitabevinin cirosu bütün haftanın toplamını geçerdi.

Zamanla, neredeyse her öğle tatilinde uğrayan, akşam iş çıkışında yeni çıkan kitaplara bakan, gelmezlerse merak ettiğimiz sürekli müşterilerimiz oluştu. Bunları bir kısmı kamuoyunun da tanıdığı kişilerdi. Örneğin, o zamanlar Tunus Caddesi’nde oturan Bilge Bey (Karasu) ara sıra uğrardı. Bir süre sonra, çok evhamlı olduğunu öğrenip “nasılsınız” diye sormayı bıraktığımızı hatırlıyorum, onun yerine “çay içer misiniz” gibi sorularla konuşmaya çalışırdık. Herkesin varsaydığının aksine Enis Batur çok az uğrardı, o daha çok Tunalı’da biraz ilerdeki bir kahvede oturur, kahve ve sigara içerek çalışırdı. O sıralar Hacettepe Üniversitesi’nde olan Ertuğrul Özkök de ara sıra uğrardı. İlber Ortaylı, eşi hamileyken akşamüstü yürüyüşlerinde, sonra da bebek arabasında çocuklarını gezdirirken önümüzden geçerler, bazen de içeri girer kitaplara bakarlardı. SBF’den Metin ile benim hocam da olacak olan Ortaylı, bir gün, babasının iyi bir tarihçi olmak istiyorsa Ermeniler, Kürtler ve Atatürk hakkında hiçbir şey yazmamasını öğütlediğini anlatmıştı –sonradan bu öğüdü tutmadı.- Bir süre sonra YÖK ve 1402 sayılı Sıkıyönetim yasası ile atılmaların başlamasıyla birlikte kitabevine uğrayan akademisyenlerin bir kısmı istifa ederek İstanbul’a taşınacaklardı. Bu döneme ilişkin ilginç bir anım da Ünsal Oskay’a ilişkindir. O dönemde SBF’ye bağlı olan Basın-Yayın Yüksek Okulu’nda (sonradan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi) olan Oskay 1402’likler üzerine bir akşamüstü uğrayıp istifa ettiğini söylemiş, biz de kendisine yakışanı yaptığını, gurur duyduğumuzu söylemiştik. Ancak bir gün sonra tekrar gelen Ünsal Oskay istifasını geri aldığını belirtip, galeri kısmından antika bir büfe satın almış ve bizi çok şaşırtmıştı.

 1983 yazında yeni seçim kanunu çıkmış ve yılsonunda genel seçim yapılacağı belli olmuştu. Bu, bizim kitabevinin müşteri profiline yeni isimlerin eklenmesine yol açtı. Eski başbakanlardan ve kapatılan Adalet Partisi’nin Genel Başkanı Süleyman Demirel’in Güniz Sokak’taki evine oldukça yakın olan Levni Kitabevi Demirel’i ziyaretlerini hızlandıran çevresinin görüşme öncesi zaman geçirdiği ya da görüşmeden sonra kitaplara baktığı bir yer haline geldi. Özellikle İsmet Sezgin, daha sonra tanıyacağımız Yıldırım Avcı ve Hüsamettin Cindoruk o günlerden hatırladığım adlar. Bir de giyim kuşamından Demirel’e geldiğini tahmin ettiğimiz, ama tanımadığımız kişiler vardı. Bunların bir kısmı kitap da alır, çoğu ise yalnızca bakar ve oyalanırdı.

Levni Kitabevi’nin müşterileri arasında başta Cinnah Caddesi’nin bulunan Hürriyet gazetesinin Ankara bürosu çalışanları olmak üzere gazeteciler de yer alırdı. Bunlardan biri de dönemin en popüler adlarından olan Emin Çölaşan idi. O günlerde Milliyet’te çalışan Çölaşan’ın 24 Ocak Kararları’nın alındığı günlerini anlatan ve Turgut Özal’ı ön plana çıkaran yazı dizisi Milliyet Yayınları tarafından 24 Ocak Bir Dönemin Perde Arkası adıyla kitaplaştırılmıştı. Çölaşan, o günlerde önce kitabının gelip gelmediğini, sonra da kaç tane sattığını sormak için neredeyse her akşam kitapçıya uğrar olmuştu.

Söz gazetecilerden açılmışken dönemin en saygın ve tanınmış gazetecilerinden biri olan Mehmet Ali Birand’ın 12 Eylül Saat 04:00 kitabı için düzenlediğimiz imza gününden bahsetmemek olmaz. Seçimlerin yapılıp Turgut Özal’ın ANAP’ı iktidar olduktan sonra Birand 12 Eylül darbesi sürecini anlatan yazı dizisini yayınlamış ve bu dizi de kitap olarak basılmıştı. Kitabın Ankara dağıtımını Cumhur Özdemir’in dağıtım şirketi yapıyordu. Bu bağlantıyı kullanan Özdemir, Birand’ı Levni Kitabevi’nde bir imza günü yapması için ikna etmişti. O gün için gazetelere ilanlar verilmiş, bazı gazeteler de imza gününü haber yapmışlardı. İmza günü saat yaklaşırken bir yağmur başladı. Birand ve eşi taksiden inip kitabevine adeta sığındılar. Erken gelmiş üç okur kitaplarını imzalatıp çıktı. O sırada yağmur öyle şiddetlendi ki Tunalı adeta dere oldu. Öyle ki, kapının önünde durup kaldırımı aşan suların içeri girmemesi için süpürge paspasla nöbet tutmaya başladık. Başka hiçbir okur gelmediği gibi –kitabevinde telefon da yoktu– Birandlar içerde mahsur kaldı, imza için ayırdıkları zaman geçtikten bir süre sonra ancak trafik işlemeye başlayınca ayrılabildiler.

Bu arada Figen ve Enis Batur İstanbul’a taşınırken, galeri kısmını tasfiye etmişler ve galeri kısmında bir plakçı açılmıştı. O günlerin plakçıları genellikle plakları kasete aktarırlardı. Ömer ve Sinan’ın açtığı plakçı da ilk günler böyle yapıyordu. Ancak plakçının açılmasından bir süre sonra Zülfü Livaneli’nin Ada albümü çıkmış ve albümün kaset versiyonu da piyasaya sürülmüştü. İlk haftalarda her gün 5/10 Ada kaseti satıldığını anımsıyorum. Plakçının açılması başlangıçta kitabevinin de canlanmasına neden olmuştu. Özellikle birbiri ardına çıkan popüler kasetler bunda rol oynuyordu. Bu arada bizler de durmadan müzik dinliyorduk. Supertramp’ın Logical Song’u o dönem sevdiğimiz şarkıydı. Yalnız, bir süre sonra plakçının bir kısmına Atari oyun makineleri kondu ve bunların çıkardığı mekanik sesler ortalığı kapladı, bu arada içeri girenlerin yaş ortalaması da iyice düştü.

1985 başında Katma Değer Vergisi (KDV) uygulaması başladı. Başlangıçta uygun yazar kasalar, anlaşmalı matbaaların bastığı makbuzlar yoktu, ancak maliye memurları ve belediye zabıtaları, özellikle Cumartesi günleri bütün işyerlerini dolaşıp kontrol yapıyorlardı. Biz de çift taraflı boş makbuz koçanı almış, iki tarafına da Levni Kitabevi ve “KDV dahildir” kaşesi basmıştık. Her satışta elle miktarı yazıp bir fiş veriyorduk. Neyse ki Maliye Bakanlığı ile anlaşmalı matbaa uygulaması başladı da işler biraz kolaylaştı. O yaz Metin ve ben SBF’den mezun olup kitapçıdan ayrıldık. Birbirimizin ardı sıra İstanbul’a taşındık. Nurcan bizden bir süre önce taşınmış ve Nokta dergisinde çalışmaya başlamıştı. Metin, Dünya gazetesinde, ben de kısa bir süre yaşayacak olan İstanbul Yeni Asır gazetesinde çalışmaya başladım. Levni Kitabevi 1980’lerin sonlarına kadar açık kaldı.

Koronavirüsle mücadele hastaneden değil, mahalleden başlamalı

Dünyada olduğu kadar ülkemizde de artık ana gündemimiz koronavirüsle mücadele. Şimdi bu mücadelenin hangi ölçekte planlanması gerektiği üzerine bir tartışma yürütüyoruz. Bu anlamda halk sağlığı ve yönetim ilişkisinde en iyi örneklerden birisi, birkaç yıl önce İskandinav ülkelerinden birinde alınan ve uygulamaya başlanan karar olsa gerek. Bu, hastane ve tedavi merkezli sağlık politikası yaklaşımı yerine sorunları hastalanmadan çözmek için “istisnasız her semt ve mahalleye içinde spor alanı, yürüyüş alanı barındıran park ve yeşil alan” oluşturma kararıdır. Oluşacak sağlık sorunlarının sonucunu minimize etmenin yolu, sebebi yerinde ve zamanında çözmektir. Bunun en iyi yöntemi de çocukluk yıllarından itibaren halkın sağlığı ve bağışıklığını güçlendirecek ortamların yaşanılan mahallede yaratılmasıdır. 

Sağlığın mahalle odaklı düşünülmesi gerektiği üzerine önemli bir açıklama (TTB) Türk Tabipler Birliği’nden geldi. TTB Genel Sekreteri Bülent Nazım Yılmaz, yaptığı açıklamada Türkiye’nin salgınla mücadele programını ve sonbahara girerken alınması gereken önlemleri sıralarken, “Hastalığın önce ailelerde, mahallelerde kontrol altına alınması gerekiyor. Ana merkez birinci basamak sağlık kurumları olmalı” dedi.

TTB Genel Sekreteri Yılmaz, “Türkiye’de salgının planlı yönetildiğini düşünmüyorum. Bir program boşluğu var ve bugünkü salgınla mücadele programı bu salgınla baş edecek düzeyde değil. Salgına yönelik ne tür önlemler alınıyor diye baktığımızda büyük bir boşluk görüyoruz. Sağlık Bakanlığı salgını geriletmek için sağlık sisteminde değişiklik yapmayı bırakın kısmi değişikliklere bile gitmiyor.

Türkiye’de birinci basamak sağlık sistemi var. Bunu aile sağlığı merkezleri ve aile hekimleri oluşturuyor. Bu salgın bölge tabanlı, birinci basamak sağlık sistemi olmadan çözülemez. Ana mücadele merkezleri bunlar olmalı. Hastaneleri ana merkez belirleyerek salgın yönetilemez. Yönetilmeye çalışılırsa şu anki gibi hastanelere kapasitesinden çok fazla başvurular yaşanır bu hem insanların hizmet almasını engeller hem de salgının bulaşını arttırır” şeklinde konuştu.

TTB kısıtlamaya gidilmesini önermezken Yılmaz,Yasakla bu iş olmaz. Yaşamı nasıl düzenleyip bu kadar uzun süre kısıtlayabilirsiniz ki? Bu mantıklı değil bizim öneri getiren bir sisteme ihtiyacımız var. Sonbaharda gripler artacağı için virüs konusunda tanı koymak zorlaşabilir. Grip ve koronavirüs birbirinin üzerine binebilir ve tablolar ağırlaşabilir. Örneğin; Kovid ile enfekte olmuş bir kişi bir de grip ile temas ederse hastalığın koşulları ağırlaşabilir. Bunun için grip aşısı eylülden itibaren herkese ücretsiz yapılmalı” dedi.

Ankara’da aile hekimliği yapan Türk Tabipleri Birliği Aile Hekimliği Kolu Başkanı Filiz Ünal da, birinci basamak sağlık hizmetlerinin her zaman önemli olduğunu fakat salgın dönemlerinde öneminin bir kat arttığını söylüyor. Dünyada koronavirüsle mücadelede başarılı olarak gösterilen ülkelerde birinci basamak sağlık hizmetleri üzerinden bir planlama yapıldığını belirten Ünal,Şu an salgın bir miktar yönetilebiliyorsa, bu sağlık emekçilerinin özverili çalışması sayesinde oluyor” diyor.

Ünal, “Aile sağlığı merkezinde şüpheli hastaları 112’ye yönlendirmek veya örnek alınması için ekip çağırmak 2 saate kadar zaman alabiliyor. Pozitif hastalarla riskli hastaları aile sağlığı merkezlerinde ayırmak için basit önlemler alınabilir fakat Sağlık Bakanlığı önerileri dikkate almıyor.

Sağlık ocaklarında sabah 08.00-10.00 saatleri arasında kan alımı yapılıyor. Biz o iki saati gebelere ve bebeklere ayırıp kan alımını 10.00-11.00 arası yapmak istiyoruz. Fakat bakanlık böyle bir düzenlemeye gitmiyor. 

En büyük sorunlarımızdan biri de raporlar. Pozitif çıkan ve 14 gün dinlenmesi gereken kişilere acildeki hekimler 2 gün, işyeri hekimleri de 2 gün rapor verebiliyor. Bu süreyi tamamlayanlar rapor almak için aile hekimlerine gidiyor. Sabah 8’de kapıda bebekler, gebeler ve pozitif hastalar aynı anda bekliyor. O zaman bu kişiler aile hekimliğini de enfekte ediyor. Bunun değişmesi lazım. Pozitif tanısı koyan ilk doktor 14 gün rapor verebilmeli” dedi.

SAĞLIK OCAKLARINDA DURUM NEDİR?

Bir pratisyen aile hekimi olarak düşüncem; pandemi ile mücadelede birinci basamak sağlık hizmetlerine öncelikle test imkanı sağlanmalıdır. Kayıtlı olan bölgesel hastalara daha hızlı ulaşılma noktasında bizler bu işin üstesinden çok rahat gelecek bir ekibiz. 

Ayrancı bölgesi itibariyle korona vakalarının artmasına gelince; hasta kişilerin veya temaslıların hastalıklarını saklaması, karantina tedbirlerine uymaması ve bayram öncesinden itibaren sorumsuz davranışları sayının yükselmesine sebep olmuştur. Aile hekimliği olarak pandemi sürecinde bizlerden çok daha fazla istifade edilebilirdi, bu bizim görevimizdi.

Kendinden şüphe duyan, bazı belirtiler gösterenlere ilk testleri çok hızlı bir şekilde her mahalledeki sağlık ocağında aile hekimi tarafından uygulanabilir. 

Bazı sağlık ocaklardan şikayetler var

Her ne kadar aile hekimleri içerisinde hastayı odasına sokmayan, muayene yapmayan meslektaşlarımız olsa da, bunları teşvik eden bazı derneklerin kurduğu telefon ağlarında aynı ifadeler kullanılsa da, bunlar hoş olmayan münferid davranışlardır.

Aile hekimine başvuran her hasta koronavirüs vakası olacak diye algılamamak gerekir. Pandemi var diye hastada alerjik reaksiyon görülemez mi, kişinin ağrısı olamaz mı, bel ağrısı, kas ağrısı tutamaz mı, orta kulak iltihabı olamaz mı?

Kapıdan girmeyin, ne ilaç istiyorsan söyle, git eczaneden al, biz sonra yazarız” demek vatandaşı (hastayı) eczane ile ortak görmek demektir. Bu zaviyeden bakınca mesleğimize yakışmayan bu tavırlar doğru değildir.

Koronavirüs mahalle ekonomisini %36 küçülttü

COVID-19 İşletme Etki ve İhtiyaç Anketi’ne, Türkiye’nin yedi bölgesini temsilen 47 şehirden 780 işletme katıldı. İşletmelerin krizin seyrine yönelik öngörüleri ve tedbirlerinin araştırıldığı anket ile koronavirüs salgınının işletmeler üzerindeki ekonomik etkileri çarpıcı bir şekilde ortaya konuldu.

Koronavirüs en çok küçük işletmeleri etkiledi

Ankete katılan işletmelerin yüzde 62’si koronavirüs salgınından büyük ölçüde etkilendiklerini ifade ederken hiç etkilenmediğini söyleyen işletmelerin oranı ise yüzde 3’te kaldı. Ankete göre büyük işletmelerin yüzde 11’i, mikro ve küçük ölçekli işletmelerin ise yüzde 36’sı faaliyetlerini durdurma kararı aldı. Tüm işletmelerin yalnızca yüzde 8’i kriz yönetimine geçmeden işlerinin rutin seyrinde devam ettiğini belirtirken yüzde 32’si kısmen, yüzde 29’u ise yoğun bir şekilde kriz yönetimi yaptıklarını vurguladı.

Cirolar yüzde 50’den fazla düştü

Salgın sonrası firmaların yarısından fazlasının cirosu yüzde 50’den fazla düşerken bu düşüşte bölgesel farklılıklar dikkat çekti. 

Koronavirüs salgınını ciddi bir tehdit olarak gören işletmeler, bu doğrultuda stratejilerini de gözden geçiriyor. İşletmelerin yüzde 51’i işletmesinin altyapı ve dijital olanaklarının uzaktan çalışma için yeterli olmadığını belirtiyor. 

KOBİ’lerin üç beklentisi: Erteleme, indirim ve destek

Ankette, katılımcılara beklenti ve talepleri de soruldu. Buna göre; katılımcıların yüzde 80’i fatura, vergi ve SGK ödemelerinde ertelemeye, yüzde 77’si ise vergi indirimine ihtiyaç duyduklarını belirtti. KOBİ’lerin diğer talepleri ise finansal destek, kredi, çek ve borçlarında erteleme olarak sıralandı. Bunlara ek olarak, katılımcıların yüzde 26’sı çalışanlar için psiko-sosyal desteğe, yüzde 24’ü de tıbbi ve koruyucu malzeme desteğine olan ihtiyaca işaret etti.

Ayrancı ekonomisi koronavirüsten nasıl etkilendi?

Mahir Erdem 
(Kuğu Pastanesi)

Sokağa çıkma yasağı tam bahar başlangıcında geldi. Sonra da bahçeler kapandı. Bahçe, bizim ciromuzun önemli  bir yüzdesini oluşturuyor. Virüsün etkisiyle yaşlı müşteri profili evlere çekildiler, dışarıdan sipariş vermemeye özen gösterdiler. Genellikle marketlerden raf ömrü uzun ürünleri tercih ederek ihtiyaçlarını evlerinde giderdiler. Bizim ürettiğimiz poğaça, kek, pasta gibi ürünleri evlerinde kendileri yaptılar.

Orta vadede, elektrik, su, doğalgaz ödemeleri konusunda kesinti yapılmayacağı söylense de şimdi bu borçlar birikerek geldi. İhbarnameler gönderilmeye başlandı. İcra müdürlüklerindeki dosyalar konusunda da şimdi tahsile gidenler nedeniyle sorun yaşayan esnafın çoğu işyerini kapatma yoluna gitti.

Uzun vadede ise sonbaharla birlikte yazlıktan dönenlerle semt esnafının işleri açılırdı. Şimdi bu süre Ekim, Kasım aylarına uzayınca salgınla gelen hasarımızı toparlayamadık.

Bundan sonrası için yaz ayına kadar olumlu bir beklentimiz yok. Biz de bu olumsuzluktan payımıza düşeni alacağız. Bundan gıda sektörü adına etkilenmeyecek tek grup marketçiler olacak.

Tuncer Kalkan 
(Kalkan Kasap)

Salgın sürecinde kasap camiası bundan çok olumsuz etkilenmedi, bazıları fayda bile gördü. İnsanlar et, süt, ekmek gibi zorunlu gıda maddelerinde mahalleden bildiği, tanıdığı, güvendiği esnaftan alışverişi tercih ettiler. Mahalle esnafını hatırladılar. Bizim ürünlerimizde soğuk zinciri bozulmadan, ürün fazla dışarıda kalmadan teslimat gerekiyor. Bu nedenle internet alışverişi yerine bizi tercih ediyorlar.

Bazı esnafın ise çiğ köfteci, lokanta, pideciler gibi esnafın çok zarar gördüğünü söyleyebilirim. Biz de lokantalara, pide ve kebapçılara verdiğimiz ürünlerde büyük düşüş yaşadık.

Salgın korkusuyla hazır gıda tüketimi azaldı. Zorunlu olmayan tüketimler azaldı. Öte yandan internet üzerinden alışveriş herkesin işini kolaylaştırdı ama orta yaş üstü kesimlerin internet alışverişini yapmadığı gözlüyorum.

İlerleyen zamanlarda esnafa büyük zarar vereceği ortada. Evlere servis hizmetini zorunlu kılacak bir dönem olacak. Biz de bunu nasıl uygulayacağız ona bakmamız lazım. 

Süreçte çok zorlanan ve Ziraat Bankası’nın esnaf kredisinden kullanmak zorunda kalan esnaf arkadaşlarımız oldu. Yeniden bir sokağa çıkma yasağı gelirse bu kredilerin nasıl ödeneceğini bilemiyorum.

Levent Aker 
(Korusev Veterinerlik)

Salgın döneminde, özellikle sokağa çıkma yasaklarında evlerine kapananların evlerine kedi, köpek alma eğilimi çok arttı. Bizim işlerimiz de bu nedenle çok arttı, randevulu sisteme geçmek durumunda kaldık.

Çevremizdeki gıda sektörünün olumsuz etkilendiğini görebiliyorum. Lokantalar, küçük işletmeler kapandı.

Ayrancı profilini değerlendirirsek evlerine hayvan alanların çoğunlukla gençler olduğunu söyleyebilirim. Onlar da, evden çıkmaları gerekmediği için çoğunlukla kedi almayı tercih ettiler. Köpek sahipleri ise eskisine oranla daha fazla sokağa çıkmayı tercih ettiler. Çünkü hem sokaklar, parklar boşaldı hem de köpek sahipleri için sokağa çıkma yasağını esnettikleri için bundan faydalandılar. Günde 2 defa çıkanların rahatlıkla 3-4 defa çıktığını söyleyebilirim.

Pandemi nedeniyle hizmet fiyatlarında olmasa da mama, ilaç ve cihazların sarf malzemelerinde büyük fiyat artışları yaşandı. Çünkü bunların hepsinde yurtdışına bağımlı durumdayız.