Bir kenti, onun tarihini yalnızca binalar, yollar, meydanlar, hakkında çıkan haberler üzerinden mi okuruz? Yoksa duygular da bu tarihin parçası mıdır?
ANKARA DİYE İNSANLAR VARDIR
BİGE GÜVEN KIZILAY
Bir şehri sorun insanlara, aklınıza ilk gelen nedir diye… Kimisi önce yemeklerini, kalesini, gölünü, iklimini söyler. Oysa Ankara bir “histir”.
İlkin değer yargıları ve insanlar gelir aklınıza.
MİMARLAR ve APARTMANLARI
UMUT ŞUMNU
Ankara’da 1930-1980 yılları arasında inşa edilen ve ana-akım mimarlık tarih yazımı içerisinde kendine yer bulamayan ‘sivil’ konut yapılarından örnekler.
KAYBOLAN ANKARA
MEHMET TUNÇER / NECATİ YALÇIN / SAVAŞ SÖNMEZ
Ankara’nın binlerce yıllık geçmişindeki Galat-Frig-Hitit-Roma uygarlıklarının son 25 yılda sistemli olarak silinen izlerini kayda geçen bir derleme.
ANKARA’NIN ADI VAR
MEHMET AYCI
Mehmet Aycı, 30 yılı aşan “Ankaralı” kimliğiyle kente göz hizasından bakıyor. Alışılmış kent kitaplarından farklı olarak, gündelik hayattan kültürel ve sosyal değişimin izlerini sürüyor.
BAŞKA KENT ANKARA
FERİDUN BÜYÜKYILDIZ
Başka Kent Ankara’nın anılarında dolaşırken, petrol bulunan Ankara Garı inşaatından, Kale’nin gizli geçitlerine Dikmen’de kayak yapan Ankaralılardan, Ulus Tenis Turnuvaları’nın yapıldığı yıllara uzanacaksınız.
SABAHATTİN ALİ’NİN ANKARA’DAKİ İZLERİ
TOLGA AYDOĞAN
Kitap, yazarın hayatında önemli bir yer tutan bu kentte yaşadığı evleri, çalıştığı yerleri, ailesiyle ve arkadaşlarıyla gittiği mekânları, gezdiği sokakları; kısaca Sabahattin Ali’nin Ankarası’nı anlatıyor.
KAÇ KİŞİ KALDIK ANKARA’DA?
ÖZGÜN TÜRKELİ
Kaç Kişi Kaldık Ankara’da? sorusu, başkentin kültüründen bir demet çiçeği, güzellikten anlayanlara sunuyor.
Hem derneğimizin hem gazetemizin gönüllüsü, sevgili arkadaşımız iktisat tarihçisi İhsan Seddar Kaynar ile aylar önce mahallenin tarihine ve neler yapılabileceğine ilişkin bir sohbet sırasında bana bu okul müzesinin varlığından bahsetti. Elbette varlığından bihaber olduğum ve daha önce duymadığım için çok şaşırmıştım. Hemen müzenin kurulumu konusunda büyük emek veren, her şeyiyle birebir ilgilenen Meryem Kaya hocamız ile görüşmek, bu okul müzesinin hikâyesini bir de kendisinden dinlemek istedim.
İhsan ile Meryem Hocamız’a uygun bir gün belirleyip okula ziyarete ve müzeyi yerinde görmeye gittik.
Bir öğretmenin hayali, bir ailenin bağışı
Mahallemizde, yanı başımızda çoğumuzun bilmediği, önünden öylece geçip gittiği bir okul değildi burası. Sadece müfredat derslerinin verildiği bir okul değil, öğrencilerin geçmişle gelecek arasında daha kolay bağ kurabilmelerini sağlamak için gündelik yaşama, eğitim, siyasi ve sanat tarihine dair eserlerin sergilendiği küçük bir müzeye de sahip lise: Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi!
“Mazisi olmayanın atisi olmaz” şiarıyla yola çıkan ve emekli bürokrat Yavuz Yücetürk’ten gelen bağış eserlerle okul içerisine müze açılmasına ön ayak olan eğitimcilerden Meryem Kaya hocamızla bu fikrin nasıl geliştiği, nasıl ilerlediği ve öğrenciler üzerindeki etkilerini konuştuk.
Meryem Kaya ve Dilek Metin Sert müzede
Nasıl başladı?
Meryem Kaya hocamız okulun tarih öğretmenlerinden. Bize kısaca okulun tarihinden, 1979 yılında Ayrancı Lisesi adını alan okulun 2010/2011 eğitim öğretim yılında yüzde yüz eğitime destek projesi kapsamında Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi adını aldığını anlattı. Aslında hikâyenin kahramanı ve okulun fiziksel değişiminde elinden gelen hiçbir desteği esirgemeyen Yavuz Yücetürk.
1943 yılında İnegöl’de dünyaya gelen Aysel Yücetürk, İstanbul Çamlıca Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1964’te öğrenimini tamamlayana kadar İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Zooloji bölümünde okumuş. Aynı fakültede kısa bir süre asistanlık yaptıktan sonra öğretmenliğe başladığı 1965 yılından 2000 yılına kadar, çeşitli kentlerde ve okullarda Biyoloji öğretmeni olarak yeni nesillerin yetişmesinde emek vermiş. 2009 yılında hayatını kaybeden Aysel Yücetürk hocamızın anısını yaşatmak üzere sevgili eşi Yavuz Bey, ömrünü gençlerin eğitimine adamış eşinin adının yine bir okulda yaşamasını istemiş ve bu çerçevede Ayrancı Anadolu Lisesi’nin sağlıklı bir bina olarak yenilenmesine büyük katkı sunmuş.
Yavuz Yücetürk, oğlu ve kızıyla
Evden okula taşınan bir hafıza
İşte bu noktada yaptığı işe aşkla bağlı olan tarih öğretmeni Meryem Kaya hocamızla sık sık okulu ziyarete gelen Yavuz Bey’in yolları kesişmiş. Yavuz Bey’i evinde ziyaret eden Meryem Hoca aileye ait ve o güne kadar biriktirilmiş tüm antika eserleri yerinde görünce acaba bağış yolu ile bunlar da okula kazandırılamaz mı diye düşünmüş. O yıllarda bir proje yapmak isteyen Meryem Hoca;
“Tarihi, geçmişi, hafızası ile ilgili eserler toplanır sergilenir ve muhafaza edilir” diyen bir okul müzeleri yönetmeliği var. Bu yönetmelik çerçevesinde okula verilen madalyalar ve kupalar bir yerde sergilenir. Ben Yavuz Amca ile yaptığım görüşmeden sonra acaba bu olabilir mi yapabilir miyiz diye kafamdan kurguladım. Sonra bu fikrimi paylaştım müdire hanımla. Yavuz Amca diyorum çünkü o kadar hukukumuz oluştu. Sonra bu fikir bir müzeye dönüştü. Bir tarih öğretmeni olarak derslerin böyle çok sıkıcı, dört duvar arasında işlenmesi beni hep üzerdi. Ve acaba daha farklı olabilir mi çocuklar görerek yaşayarak öğrenirse daha kalıcı olabilir mi diye düşünürdüm. Görseller kullanıyoruz ama yeterli değil. Dolayısıyla böyle bir şeyle başladık. Yavuz Amca sağ olsun bütün mal varlığıyla, her şeyiyle destek oldu” diyor.
Sonra okul olarak bakanlığı aramışlar, bakanlık örnek müzelere yönlendirmiş. Atatürk Lisesi’nin arkasında yer alan 75. Yıl Eğitim Müzesi’ne giderek bilgi almışlar. Sonrasında bakanlığa başvuruda bulunmuşlar. Müze olarak düşündükleri yeri göstermişler ve hemen akabinde bakanlıktan arkeologlar, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yetkili kişiler gelmiş ve müzenin kurulumu ile ilgili bir heyet oluşturulmuş. Bu heyet, eserleri incelemiş ve koleksiyoner bazlı eserler ile kültür değeri taşıyan eserlerin varlığını tespit etmişler. Yavuz Yücetürk, kültür değeri taşıyan eserleri de müzeye bağışlamak istediğini, okulun dışında kimseye vermek istemediğini belirtmiş. Bu çerçevede yedi adet ata yadigârı Yavuz Bey’in ailesinden kalma paha biçilemez kültür değeri taşıyan eser de okula kazandırılmış. Aile yadigârlarının dışında sahaflardan, ya da antika dükkânlarından okul için toplanan eserlere de hamilik yapmış Yavuz Bey. Çünkü diyor Meryem Hoca;
“Burası bir okul müzesi, ben özellikle eğitimle ilgili eserler olsun istedim. Aklımdaki hep cumhuriyet tarihimizi, yakın tarihimizi burada işlemekti, burada ders yapmak istedim. Buradaki kitapların bir kısmı Yavuz Amca’nın ve eşinin kendi okudukları kitaplar ya da ailesinden kalan. Bir kısmı sahaflarda gezerken gördükleri. Bir de hiçbir şeyi atmamış. Saat koleksiyonları var. Yurt dışında yaşamışlar kumbaralar almışlar. Çocuklarının oyuncaklarını hiç atmamışlar. Kendisi bir koleksiyoner olduğu için eserlere hep titizlikle yaklaşmış. Biz ilk başladığımızda 354-355 eser varken şimdi 1058 kayıtlı eserimiz var. Çocuklar zamanda bir yolculuk yapsın istedim. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde çocuklara ne okutuluyordu, hangi dersler vardı. Hendese nedir, cebir nedir? Ben artık burada çok rahat anlatıyorum çocuklara” diyor gururla.
Bu müzede yer alan eserler saymakla bitmez ama kısaca şöyle özetleyebiliriz; 1833 yılına ait bakır tas, divitlikler, kütük defterleri, yıllıklar, diplomalar, fotoğraflar, daktilolar, 1876 yılına ait Kur’anı Kerim, Osmanlı dönemine ait tartılar, 1925-1950 yılına ait süreli yayınlar, ders kitapları, romanlar, haritalar, taş plaklar, fotoğraf makineleri, gramofonlar, radyolar, dikiş makineleri, kömürlü ütüler ve daha neler…
Dönemin dergileriAysel Yücetürk’ün kullandığı sandık ve halkoyunları kıyafeti
Zamanın içinde bir derslik
“2011’de müzeyi kurduk sonra 2012’de dersler işlemeye başladım burada. İşlediğim derslerle ilgili anketler yaptım. Müze öncesi müze sonrası şeklinde, dersin kalıcılığı ile ilgili. Bu verileri topladım. Yakın Tarihimizi Okul Müzemizde Öğreniyoruz Projesi ile TÜBİTAK’ta İç Anadolu Bölge Birincisi olduk. Finalde de Türkiye’de ilk dokuz proje içinde kaldık. O zaman bölge sergisinde Ankara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi fuaye salonu oluyor TÜBİTAK’ın. Oraya müzemizde yer alan kimya kitabını götürdüm. Orada da küçük bir müze kurdum fuaye salonunda. Müzemizin küçük bir örneğini sergilemek için. Kimya Bölüm Başkanı hoca geldi ‘Bu bizde de yok!’ dedi”.
Türkiye’ye yayılan bir model
“Bakanlığın okul müzeleri ile ilgili farklı ve gelişmiş projeler yapması çok önemli. Müzeyi beraber kurduğumuz kurucu müdürümüz Sibel Akbıyık Hocamız bakanlığa gitti. Bakanlık’ta da İl Eğitim Tarihi Müzeleri için bizim müzemizi prototip olarak almışlar ve bütün illere yaymışlar. Her ildeki en eski okulda böyle bir müze açıldı. İl Eğitim Tarihi Müzeleri oldu… Buralarda çalışan hocalara da Millî Eğitim Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi Disiplinlerarası Müze Eğitimi Anabilim Dalı’nın akademisyenleri ile bu müzelerden sorumlu olan ve müze eğitimi almak isteyen öğretmenler ile Erzurum’da hizmet içi eğitimlere katıldım. Bu çerçevede Konya Seydişehir ve Elazığ’da da benden bilgi ve destek alarak okul müzeleri kuruldu”.
Yüksek Lisans eğitiminin sonunda “Okul Müzelerinin ve İl Eğitim Müzelerinin Aktif Kullanımı Üzerine” başlığı ile Meryem Hoca tüm yaşadıklarını bitirme tezine de dönüştürmüş aynı zamanda.
Yavuz Yücetürk açılış konuşmasını yaparken
Gönüllülükle ayakta duran bir müze
Gönlünü bu işe vermiş, amatör olarak başlayıp uzmanlığa doğru yol alan sevgili Meryem Hocamız müzedeki eski yazılı objeleri okuyabilmek için sonradan Osmanlıca da öğrenmiş. Tek başına büyük bir emekle sürdürdüğü müzenin işleri konusunda zorlandığı zamanlarda Ankara Üniversitesi’nin de çok büyük desteğini gördüğünü belirtiyor. Eser Koruma Bölümü’ne gittiğini, oradaki hocaları buraya getirdiğini anlatıyor;
“Ben gönüllülük esası ile bunu yapıyorum. Kendi çapımda yavaş yavaş öğrendim bazı şeyleri. Bazı şeyleri Bakanlık’ta, Olgunlaşma Enstitüsü’nde müze var ya oradaki arkadaşlardan bilmediklerimi öğrendim. 75. Yıl Müzesi’nden öğrendim. Geride kalanı da ben kendi kendime ekleyerek öğrendim. Burada bir kulübümüz var. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Okul Müzesi Kulübü kurduk. Bu kulüp müzenin işlerini de aktif yürütüyor. Başta okul müdürümüz Mehmet Tahir Altun olmak üzere her yıl okuldaki öğretmen arkadaşlardan bir tanesi de bana destek oluyor. İki öğretmen devam ettiriyoruz. Her hafta Cuma günleri müzeyi açıyoruz. Bu konuda eğitim verdiğimiz bir öğrenci gelenleri gezdiriyor. Çocuklar kendi içlerinde müzeyi yaşıyorlar. Yavuz Amca’nın yüce gönüllülüğü ile kuruldu burası. Ben de elimden geldiğince yaşatmaya çalışıyorum” diyor büyük bir tevazu içinde.
Mahallenin araştırma merkezi
Kayıtların da Meryem Hoca tarafından tutulduğu büyük bir emekle, gönüllü olarak devam eden Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nin aslında neredeyse küçük bir araştırma merkezine dönüşebileceğini de konuşuyoruz. Çünkü öyle eserler var ki paha biçilemez. Serveti Fünûn Dergisi’nin Ankara sayısından tutun da daha neler…
Hafızayı yaşatmak hepimizin sorumluluğu
Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nde yer alan matbu eserlerin dijitale aktarılarak araştırmacıların kullanımına açılması Meryem Hoca’nın şu anda gündemindeki mesele. Yavuz Bey’in yüce gönüllülüğü, okulu her anlamda sahiplenmesi ve Meryem Hocamızın kıymetli emekleri ile hayata geçirip yaşatmaya çalıştıkları bu müzeyi bir üst aşamaya taşımak ancak yeni gönüllülerin destek ve katılımlarıyla mümkün olacaktır. Kim bilir belki bu yeni gönüllüler müzeye, ihtiyacı olan gelişmiş bir tarayıcı teminini de sağlayabilirler.
Ayrancı’ya taşınalı neredeyse iki yıl oluyor. Bu süre zarfında yalnızca kendi hayatımdaki değişimlere değil, aynı zamanda mahallede var olan Ayrancı komünitesinin dönüşümüne de tanıklık ediyorum. Özellikle son zamanlarda mahallede yürürken her köşede “dönüşüm” adı altında yürütülen yık-yap politikalarına yenik düşmüş ya da düşmek üzere olan binalarla karşılaşıyorum. Bu durum benim için soyut bir kentsel süreç değil; doğrudan gündelik hayatın içinden, somut örneklerle gözlemlediğim bir gerçeklik. Bu mahallede yaşayan birkaç yakın arkadaşım var ve üç kişiden ikisinin bu bahar evlerinin yıkılacağı kesinleşmiş durumda. Evlerini boşaltmak ve yeni bir konut arayışına girmek zorundalar. Dolayısıyla “dönüşüm” denilen bu aracın, pratikte mahallede yaşayan insanları yerinden etme aracına dönüştürüldüğünü birebir, etrafımdaki insanlar üzerinden gözlemleyebiliyorum.
Ayrancı’da kentsel yıkım
Beni en çok düşündüren mesele ise yıkılan bu evlerin yerine gelecek olan ve “rezidans” adı altında pazarlanan yapıların yarattığı tablo. Bu projelerin, insanlara daha iyi bir yaşam sunduğu iddiasıyla sunulan bir pazarlama tuzağı olduğunu düşünüyorum. Elbette bazı binaların teknik eksiklikleri, depreme dayanıklılık sorunları ya da yaşını doldurmuş olması nedeniyle yenilenme ihtiyacı doğabilir. Bu, inkâr edilemeyecek bir gerçek. Ancak ortaya çıkan konut ihtiyacının manipülasyona açık bir zeminde bırakılması, yık-yap politikalarının rant odaklı bakış açısını besleyen rezidans projelerinin çoğalmasına yol açıyor. İhtiyaç ile fırsatçılık arasındaki çizgi bilinçli olarak bulanıklaştırılıyor ve sonuçta mahallede, toplumsal dokudan kopuk, yatırım odaklı yapılar yükseliyor.
Mahallede kimin yaşayacağını inşaat firmaları belirliyor
Ayrancı, kendi içinde bir komünite yaratmayı başarmış bir mahalle. Sokakta karşılaşılan yüzlerin tanıdık olduğu, komşuluk ilişkilerinin hâlâ bir anlam taşıdığı bir yer. Ancak bu mahallede inşa edilen rezidanslar, insanları yine kendi lüks apartmanlarının içine kapatarak izole bir yaşam biçimi üretme girişiminden başka bir şey gibi görünmüyor. Bu dönüşüm sürecinde ortaya çıkan yapıların, hâlihazırda var olan komünite için açık bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Üstelik bu süreç, yalnızca mahalleliyi yerinden etmekle kalmıyor; aynı zamanda esas olarak rant odaklı aktörlere kazanç sağlıyor. Günün sonunda mahallede kimin yaşayacağına, kimin gideceğine; mahalleyle hiçbir bağı olmayan, oraya dair sosyal, kültürel ya da tarihsel bir bilgiye sahip olmayan inşaat firmalarının belirlediği rakamlar karar veriyor. Bu rakamlar, belki de en sevdiğimiz arkadaşlarımızın artık komşumuz olamayacağı bir düzeni mümkün kılıyor.
Konut dokusundaki değişimin yarattığı fiziksel tutarsızlıktan ayrıca söz etmeye bile gerek yok; çünkü mahalleyi ziyaret eden herkes gözle görülür bir uyumsuzluğu fark edebiliyor. Bir yanda eski apartmanların oluşturduğu ölçülü ve insan ölçeğine yakın yapı düzeni, diğer yanda cam cepheli, gösterişli, ışıklandırılmış rezidans blokları. Bu karşıtlık yalnızca estetik bir mesele değil; aynı zamanda mahalle deneyiminin dönüşümü anlamına geliyor. Yeni evde yaşamanın adeta bir fetiş hâline geldiğini düşünüyorum. Sanki “yeni” olmak, tek başına daha iyi bir yaşamın garantisiymiş gibi sunuluyor. Oysa mevcut konut stoğunu koruyarak, yerinde ve nitelikli tadilatlarla teknik sorunları çözmek daha rasyonel ve sürdürülebilir bir yaklaşım olabilir. Bu seçeneğin sistematik olarak geri plana itilmesi, dönüşümün gerçekten kimin yararına işlediği sorusunu daha da görünür kılıyor.
Tamamen camdan yapılmış bir balkonun sunduğu steril ve gösterişli yaşam deneyiminin, daha samimi ve sahici bir mekânsal deneyimden üstün olduğuna inanmıyorum. Rezidansları tercih eden kitlenin bakış açısında, “ev” kavramı ile “iş yeri” kavramı arasındaki çizginin bulanıklaştığını düşünüyorum. Kişisel olarak, samimi bir Ankara apartmanında yaşamak yerine, iş yeri atmosferini andıran, anonim ve mesafeli bir rezidans ortamını tercih etmenin bilinçsizce yapılabilecek bir seçim olmadığını düşünüyorum. Bu tercihin arkasında belirli bir yaşam ideali, belirli bir statü arayışı ve belirli bir mekânsal temsil biçimi var.
Dönüşüm değil parçalama
Sonuç olarak Ayrancı, yalnızca mahalleliyi yerinden eden, yeni malzemelerle inşa edilmiş, şaşaalı ışıklandırmalarla süslenmiş birkaç izole binadan ibaret olmamalı. “Dönüşüm” adı verilen araç, mevcut haliyle mahalleyi dönüştürmekten çok parçalayarak yeniden kurguluyor. Eğer bu süreç aynı mantıkla devam ederse, geriye yalnızca fiziksel olarak yenilenmiş ama sosyal olarak yoksullaşmış bir mahalle kalacak. Oysa Ayrancı’nın değeri, yalnızca binalarında değil; o binaların içinde ve arasında kurulan ilişkilerde, gündelik hayatın sıradan ama anlamlı pratiklerinde yatıyor. Bu nedenle dönüşümün, mahalleliyi yerinden eden ve izolasyonu teşvik eden bir araç olarak kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum.
Bu nedenle mesele yalnızca fiziksel bir yenilenme meselesi değil; aynı zamanda mahalle hafızasının, komşuluk ilişkilerinin ve gündelik hayat pratiklerinin nasıl korunacağına dair politik bir tercihtir. Dönüşümün gerçekten kamusal bir fayda üretip üretmediği, ancak yerinde yaşayan insanların ihtiyaçları ve yaşam biçimleri merkeze alındığında anlaşılabilir. Aksi takdirde ortaya çıkan tablo, güvenlik, lüks ve “yeni”lik söylemleriyle paketlenmiş; fakat sosyal bağları zayıflatan, mahalleyi anonimleştiren ve onu yatırım nesnesine indirgeyen bir yapılaşmadan ibaret kalacaktır. Ayrancı’nın geleceği, yalnızca metrekare hesabıyla ya da satış fiyatlarıyla değil, burada kurulan ilişkilerin devam edip edemeyeceğiyle ölçülmelidir. Çünkü bir mahalleyi mahalle yapan şey, cephe kaplaması ya da ışıklandırma değil; o mekânı birlikte deneyimleyen insanların varlığıdır.
Ankara’nın sosyal hafızasında derin izler bırakan, 1980’li yılların o meşhur Küçükesat Semt Pazarı ve Çarşısı, işlevsiz ve bakımsız bırakıldığı yıllardan sonra bugünlerde bambaşka bir hikâyeye hazırlanıyor. Bir zamanlar bölge halkının en uğrak yeri olan bu yapı, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin (ABB) liderliğinde, Türkiye’deki “kentsel demokrasi” ve “yerel kültür yönetimi” alanlarında yeni bir sayfa açacak olan “Esat Hâl” projesine dönüşüyor.
Bu proje; alışılagelmiş belediyecilik anlayışının ötesine geçerek mülkiyeti kamuda kalan, ancak yönetim haklarında sivil topluma ve kültür üreticilerine alan açan karma bir yapıyı, bir “müşterekler” modelini Ankara’nın kalbine yerleştiriyor.
Sanatın ve hafızanın buluşma noktası
Esat Hâl’in sunduğu bu yeni “hâl,” çok katmanlı bir yaşam alanı vadediyor. Mekânın içinde yer alan ve ABB Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi’nin oluşturduğu “Ankara Kültür” markası altında kurulan sanat galerisi, kapılarını 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde açacak. Rahmi M. Koç Müzesi iş birliğiyle gerçekleştirilecek ve değerli sanatçı Nevide Gökaydın’ın eserlerini sanatseverlerle buluşturacak bu açılış sergisi, yaklaşık iki ay boyunca ziyarete açık kalacak. Kentin bu yeni sanat galerisi; açılış sergisi sonrasında ise yine kentte heyecan uyandıracak sürpriz programlarla yoluna devam edecek.
Gençler için çalışma alanları ve çok değerli bir kütüphane
Hâlin 14.250 m2’lik alanı, sadece alışveriş yapılan bir yapı sunmayacak; burası bizzat sanatsal üretimin, akademik araştırmaların ve kültür alanıyla ilgili tecrübe aktarımlarının yapıldığı da bir merkez olacak. Esat Hâl içinde bu amaçlarla kurulan ve belediye birimlerine bağlı mekânlar yer alacak.
Ankara Kültür’e bağlı olarak kurulan sanat atölyesinde, özellikle üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerine hazırlanan gençlere yönelik ücretsiz kurslar verilecek. ABB Gençlik ve Spor Hizmetleri Dairesi’ne bağlı olarak hizmet verecek ve Prof. Dr. Ruşen Keleş’in adını taşıyacak kütüphane, Sayın Keleş’in bağışladığı değerli koleksiyon sayesinde eşsiz bir araştırma alanı sunacak. Yine Gençlik ve Spor Hizmetleri Dairesi’nin açacağı Genç Akademi’ye gelen gençler; geniş çalışma alanlarını kullanabilecek. Hatta buraya gelen gençlerin Esat Hâl içindeki paydaşlarla iş birliğinde dahil olacakları; kültür yönetimi, etkinlik planlama ve proje yazımı gibi alanlarda gerçek tecrübeler kazanacakları özel programların hayata geçirilmesi de hedefleniyor.
Yerel üretim ve yerli markalar
Hâl içerisinde, Ankara’nın UNESCO Öğrenen Şehirler Küresel Ağı’na girmesini sağlayan en önemli projelerden olan BELMEK kurslarında üretilen el emeği ürünlerin sergilendiği bir teşhir alanı da yer alacak. Ayrıca projenin bir kısmını, büyük çoğunluğu kadın girişimciler tarafından kurulan yerel gastronomi markaları oluşturacak. Bu sayede Esat Hâl, Ankara kökenli yeni markaların desteklendiği bir kuluçka merkezi işlevi de görecek.
ABB Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı Ayça Yusufoğlu Köroğlu
Yönetim yaklaşımının restorasyonu
Bu dönüşümün en dikkat çekici yanı; Esat Hâl’in yeni bir “kültür yönetimi” yaklaşımı sunması. Taşınmazların genellikle sadece gelir odaklı kiralandığı geleneksel yapının aksine; burada yerel yönetim, sivil toplum ve özel işletmeler aynı masada oturarak mekânın geleceğine ortak akılla karar veriyor. Klasik “yöneten-yönetilen” hiyerarşisi yerini, Türkiye’de örneği az bulunan bir ortak yönetişim modeline bırakıyor.
“Olmak İstediğin Hâl” mottosuyla yola çıkan bu proje; aynı anda bir katında tiyatro provasının yapıldığı, diğer katında gençlerin ders çalıştığı, girişinde ise mahallelinin sosyalleştiği çok sesli bir kamusal deneyim sunacak. Esat Hâl; kentsel dönüşümü “sosyolojik bir iyileşme” olarak yeniden tanımlayan yaşayan bir ekosistem olarak tarihe geçmeye hazır!
Leon Theremin’in torunu ve dünyanın tek otantik theremin okulunun kurucusu Peter Theremin, Türkiye turnesinde Ankara’da geçirdiği günleri, şehirle kurduğu bağı ve yeni albüm planlarını gazetemize anlattı
Theremin nedir?
İnsanlık tarihinde ses çıkarmak için sadece dört yöntem ve buna bağlı olarak dört tür müzik aleti vardır: yaylı, vurmalı, nefesli ve tuşlu. Ancak, 1919 yılında Rus fizikçi Leon Theremin‘in beşinci yenilikçi yöntemi, yani temassız yöntemi icat ettiğini çok az kişi bilir. İcat, onun soyadından esinlenerek theremin (Rusça’da “termenvox” – Theremin’in sesi) olarak adlandırıldı. Bu icat, ses hakkındaki tüm algıları değiştirdi ve elektronik müzik çağını başlatmakla kalmadı, aynı zamanda bugün kullandığımız, kablolardan ve düğmelerden vazgeçen birçok temassız icadın gelişimine de ivme kazandırdı.
Theremin Hollywood filmlerinde kullanılmış ve hem akademik hem de popüler müzikte, örneğin Jean Michel Jarre ve Led Zeppelin’de yer almış olsa da, bu enstrümanın çalınmasının sıra dışı ve zor olması, onun keman veya piyano kadar yaygınlaşmasını engelliyor. Dünya çapında profesyonel olarak theremin çalan kişi sayısı 15’i geçmemektedir. Theremin’in popülerleştirilmesi ve Leon Theremin’in mirasının korunması için büyük bir çalışma yürüten kişi, onun torunu ve dünyanın önde gelen theremin sanatçılarından biri olan Peter Theremin, dünyadaki tek otantik theremin okulu (toplamda zaten sadece iki tane var) kurucusu, Ankara’daki Rus Müziği Müzesi’nin davetiyle iki kez Türkiye’yi ziyaret etti.
Peter Theremin Çanakkale Konseri sırasında.
Peter Theremin, konser programının çok yoğun olduğunu, her gün konserler ve seyahatler olduğunu anlatıyor. Turne organizatörünün, Rus Müzik Müzesi’nin kurucusu Aliona Palazhchenko olduğunu ve Ayrancı’da yaşadığını, bu yüzden lojistik olarak yakın olmanın kendileri için daha uygun olduğunu söylüyor. Rus büyükelçiliğinin de burada olmasını hoş bir şey olarak gördüğünü ekliyor. Ayrancı’yı sevdiğini belirten Theremin, semtin sakin, hoş ve az katlı binalara sahip olduğunu, zorlu turne seyahatlerinden sonra burada dinlenebildiğini dile getiriyor.
Theremin’in Ayrancı’ya dair bu değerlendirmelerinin ardından, kendisine Ankara’daki deneyimlerini ve Türkiye turnesini sorduk.
Ayrancı’da nereleri gezme fırsatı buldunuz?
Ne yazık ki, tüm konserlerim Ankara’nın başka yerlerinde gerçekleşti örneğin, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nda, şehir merkezindeki konser salonlarında, bu yüzden buraya geç saatlerde geliyoruz ancak her seferinde Aliona, arabayı sürerken yerel turistik yerler hakkında bilgi veriyor ve onları ziyaret etmeye ikna ediyor. Atakule’ye çıkmak, Polis Müzesi’ni, Şefik Bursa Müzesi’ni ziyaret etmek, Botanik Parkı’nda yürüyüş yapmak istiyorum. Umarım bir dahaki sefere bunun için vaktimiz olur. Belki de Çankaya Belediyesi konser vermemizi teklif eder ve ben de seve seve kabul ederim.
Yaşadığınız yer olan St. Petersburg ile Ankara’yı karşılaştırdığınızda burada ilginç ve sıra dışı ne gördünüz?
St. Petersburg ve Ankara’nın farklı tarihleri var, farklı şekillerde ve farklı zamanlarda inşa edilmişler, bu yüzden karşılaştırılamazlar. Ama her şehir, her ülke kendine özgü ve kendine göre şaşırtıcıdır. St. Petersburg tamamen düz bir şehir, Ankara ise yükseltili yapısıyla beni çok etkiledi. Aliona’nın dairesinin dördüncü katından, hayatımda gördüğüm en güzel manzaralardan biri görünüyor. Bu Ayrancı’nın muhteşem bir özelliği ve gerçekten inanılmaz.
Bu manzaraya karşı balkonda çay içtiniz mi?
Henüz fırsatımız olmadı. Genellikle çok erken çıkıyoruz ve kahvaltı yapmaya bile zaman bulamıyoruz. Kediler beni çok mutlu etti: Ayrancı’da çok sayıda kedi var ve yerel halk onlara inanılmaz bir sevgiyle yaklaşıyor: onlara bakıyor, besliyor, kulübeler yapıyor. Benim de kedilerim var fakat bizim şehrimizde kedilere böyle bir ilgi yok. Ayrıca Cinnah’daki güzel ahşap heykeller de dikkatimi çekti bunlar gerçek sanat eserleri. Bana, yerel heykeltıraşların bunları kurumuş ağaç gövdelerinden, orijinal yerlerinde yonttuklarını açıkladılar. Tabii ki ağaçların canlı kalması daha iyi olurdu ama madem öldüler, bu kadar eşsiz bir şekilde korunmaları bence olağanüstü.
Çorumda, 19 Çorumlu Vakfı tarafından düzenlenen gezi sırasında.
Türkiye’de ziyaret ettiğiniz şehirlerden en çok hangisini beğendiniz?
Ziyaretlerim turistik amaçlı değildi. Bu yüzden çok şey gördüğümü söyleyemem ama Kapadokya, Ankara Kalesi, Urfa ve Afyon’un eski mahalleleri, kliplerimi çektiğimiz Göbeklitepe kazıları, Harran Üniversitesi, Nallıhan Milli Parkı ve Çorum’daki Hitit başkenti Hattuşa beni çok etkiledi. Anıtkabir’i de mutlaka ziyaret etmek istiyorum. Atatürk’ün kişiliğinden ve başarılarından çok etkilendim.
Peter Theremin ve konser menejeri Aliona Palazhchenko ile Çorum konserinden sonra çekilen fotograf.
Ünlü büyük büyükbabanız Leon Theremin Türkiye’ye gelmiş miydi?
Hayır. Avrupa’nın birçok ülkesini gezdi, on yıl ABD’de yaşadı ama Türkiye’ye hiç gelmedi. Türk müziğinin onu ilgilendireceğinden eminim çünkü theremin, mevcut tüm enstrümanlar arasında sınırsız ses aralığına sahip olan ve diğer tüm enstrümanların aksine, çok sayıda makam içeren Türk halk müziğine uygun her türlü mikro titreşimi üretebilen tek enstrümandır.
Siz de theremin ile Türk müziği çalıyor musunuz?
Evet, konserlerde kendi düzenlemem olan iki Türk bestesini çalıyorum: ‘Bir başkadır benim memleketim’ ve Urfa halk şarkısı ‘Ninna’. Bunları Rusya’da da çalıyorum. Kısa bir süre önce Moskova’da bir konserin ardından bir Türk bana yaklaşarak, Moskova sahnesinden Memleketim’i duyduğunda şaşkınlıktan bayılmak üzere olduğunu söyledi. Bu kişi, Hacettepe Konservatuarı mezunu Erkan Çimenciler’di ve şu anda Moskova Konservatuarı’nda okuyor. Onunla tanıştık, belki bir gün birlikte çalabiliriz.
Thereminde Türk müziği çalmaya devam edecek misiniz?
Kesinlikle Türkçe eserlerden oluşan bir albüm kaydetmek istiyorum. Bu, müzik tarihinde thereminle icra edilen Türkçe şarkıların ilk derlemesi olacak. Şu anda bunun için repertuar seçiyorum ve yayımlanması için sponsor arıyoruz.
Büyük büyükbabanız olağanüstü bir mucitmiş, sadece theremin değil, birçok farklı icat da onun imzasını taşıyormuş?
Evet, birkaç müzik aleti icat etti. İlk ritim makinesi, dokunmatik çello, polifonik synthesizer… Televizyonun öncülerinden biriydi, 1926’da dünyanın ilk sistemlerinden birini sergiledi. ABD’de Albert Einstein, Charlie Chaplin ve Leopold Stokowski onun çalışmalarının hayranlarıydı. Türk okuyucular, evlerinin girişlerinde herhangi bir hareket olduğunda yanan ampullerin de Leon Theremin’in icatları olduğunu bilmek isteyeceklerdir çünkü ilk hareket sensörlerini ve temassız alarmları icat eden kişi oydu. 1930’larda New York’taki dairesinde Leon Theremin, insanlık tarihinde ilk kez, şu anda her yerde bulunan, kendi icat ettiği kendiliğinden açılan kapıları kurdu. Aslında, Leon Theremin, dünyamızın ancak şimdi, 21. yüzyılda, taa yüz yıl sonra ulaştığı temassız teknik gelişimin başlangıcını yaptı. Ek olarak, 1922 yılında Vladimir Lenin theremin çaldı ve büyük büyükbabamın bu enstrümanın tanıtımına yeşil ışık yaktı ve hatta Rusya’da konserler vermek için bedava seyahat izni verdi.
Büyükbabanızın biyografisi ne kadar ilginç! Konserlerinizde ondan bahsediyor musunuz?
Kesinlikle. Aliona ile birlikte Leon Theremin hakkında bir film Rusça’dan Türkçe’ye çevirdik ve seslendirdik. Bu film, Rus Müziği Müzesi’nin Youtube sayfasında izlenebilir. Bu arada, müzede ailemiz tarafından bağışlanan bir theremin var. Bu, Türkiye’de müze sergisinde görülebilen tek theremin. Aliona izin verirse oraya gidip çalabilirsiniz.
Ayrancı’da mahalleden komşularla
Ankara veya Ayrancı’da komik bir anınız oldu mu?
Peter’ın menajeri Aliona: Cumhurbaşkanlığı orkestrasında konserden geç saatte dönüyorduk, Peter acıkmıştı ama tüm restoranlar kapanmıştı. Çaresizlik içinde Ayrancı’da dolaşıyordum ve sonunda Hoşdere Caddesi’nde açık olan Beykoz restoranını gördüm. Sevindim, yanına park ettim ve arabadan inelim dedim. Birden arka koltuktan yüksek sesli kahkahalar duydum: “Hayır, oraya gitmeyeceğim! Neden zavallı keçileri dövüyorlar?!“ diye gülerek Peter yerinden kıpırdamadı. Türkçe konuşmaya alıştığım için, Beykoz’un Rusça’ya ”keçileri döv” olarak çevrildiğini hemen anlamadım.
Peter: Neyse ki orada kimse keçileri dövmüyordu ve biz de harika bir akşam yemeği yedik!
Türkiye’ye gelme planınız var mı?
Elbette. 2026 yılında tüm dünya, büyük dedem Leon Theremin’in 130. doğum gününü kutlayacak. Sadece Rusya’da değil, diğer ülkelerde de çok sayıda etkinlik, konser, gösteri, çekim, televizyon ve radyo programı planlanıyor. Programımda en az bir hafta Türkiye’de turne yapmak için yer bulmak istiyorum. Ülkeniz şaşırtıcı ve çekici. Ve sadece büyük şehirleri gezmediğim için çok mutluyum. Aliona beni daha az bilinen, ama zengin turistik yerlere götürmeye, Türk mutfağının en iyi yemeklerini yedirmeye çalışıyor. Türkiye’yi, misafirperver halkını, müziğini, melodik dilini sevdim.
Türkçe bir şeyler öğrendiniz mi?
Merhaba, teşekkür ederim, Atatürk, Memleketim! Bir de Ayrancı!
Daha önceden de gazetemize konuk olmuş olan KuzgunDokuz’u bu sefer başka bir özgün yönüyle ele aldık. Aslında nitelikli Türk kahvesi ve el yapımı cheesecakeleriyle Ayrancı’da nam salmış olan bu Kafe’nin, topraktan bardağa bütün süreçlerine dahil oldukları salepleri de çok leziz. Bir şey için çaba harcamanın zaman ve nakit kaybı olarak görüldüğü günümüzde, KuzgunDokuz’un sahipleri Ali ve Önder misafirlerine güvenilir ürün sunabilmek için kolları sıvamış. Salebin KuzgunDokuz’daki serüvenini Ali Taşyürek ile konuştuk.
Öyle ki Ali Bey için salep yetiştiriciliği ve salep yapımı bir hobi olarak başlamış. Daha sonra memleketi de olan topraklarda, Sivas ve Yozgat arasında bulunan ve rakımı 1600-2100 metre olan Akdağlar’da yetişen salep bitkisinden yaptığı salebi KuzgunDokuz’da misafirleriyle buluşturmuş. Türkiye’nin Kahramanmaraş, Toroslar, Burdur, Bucak gibi birçok yerinde, farklı kök yapılarına sahip salepler yetiştirildiğini ancak kendilerinin tercih ettiği salep kökünün çatal salep olduğunu ve bunun coğrafi işaretli bir ürün olduğunu söylüyor Ali Bey. Aynı zamanda bu çatal salep aroması ve yüksek tutuculuğuyla farklı bir yapıya da sahip.
Topraktan bardağa diye tabir ettiği süreç hasat ayı olan Haziran’da 15-20 gün Akdağlar’da kalmasıyla başlıyor. Salep bitkisi fotoğrafta da görüldüğü üzere yumrulu bir köke sahip ve bildiğimiz orkide familyasından.
Genel olarak 2, çok nadir 3 yumruya sahip olan salebin yumrularından yumuşak olanı tohumluk olarak saklanıyor. Ali Bey süreci şöyle anlatıyor: “Toplanan salepler yıkanıyor, kaynatılıyor ve 10-12 gün kurumaya bırakılıyor. Kuruyan salepleri öğütmek üzere Maraş’ta bir taş değirmene götürüyorum. Burada tulumumu galoşumu giyip öğütme aşamasına geçiyorum. Isıtmadan ve yapısını bozmadan yavaş yavaş öğütme sürecini tamamlıyorum. Misafirlerimizin katkısız bir salep içtiğinden emin olmak için salebin her aşamasında bizzat bulunuyorum.” 1 kilogram toz salep elde edebilmek için 1000-4000 kök salep gerektiğini de ekliyor. Bu sürecin meşakkati ortaya mis gibi kokan salep tozunun çıktığını düşündürtse de öyle değil. Kışın vazgeçilmez içeceklerinden olan ve ağızda tatlı bir his bırakan salebin toz halinin topraksı bir kokusu var ve insan onun nasıl böylesine güzel kokan bir şeye dönüştüğüne şaşırıyor. Bunun cevabını ise Ali Taşyürek şu şekilde veriyor. “Salep tozu eğer bembeyaz görünüyorsa, kokusu tatlı ve yapaysa onda büyük ihtimalle katkı maddesi vardır. Salep tozu içilecek hale gelirken önce şekerle ovuluyor ve aktif hale getiriliyor, daha sonra süt ekleniyor ve yavaş yavaş pişiriliyor. Nişasta ya da başka bir aroma ve katkı maddesi eklenmiyor.” Salebin sunumu alışılagelmiş olan tarçın ve benim ilk kez burada gördüğüm kurutulmuş gülle yapılıyor. Tarçın şeker dengesini sağlamak, gül ise tatlandırmak için kullanılıyor. Ancak Ali Bey salebi önce hiçbirini kullanmadan tatmanızı öneriyor. Bu şekilde salebin gerçek tadına varmak mümkün.
Ali TaşyürekSalepin öğütüldüğü taş değirmen
Ali Bey de emeğin çok kıymetli olduğunu vurgulayarak misafirlerine doğal ve güzel ürünleri sunmayı sevdiğini söylüyor. Ayrancı’daki diğer kafeler gibi KuzgunDokuz da Ayrancı’nın mahalle kültüründen dolayı burada var olmayı tercih etmiş. Birçok farklı bölgeden seçilen çekirdek kahveler demlenerek yapılan Türk kahvesi ve mevsiminin taze meyvelerinden yapılan çeşit çeşit chessecakeleri mahalleli tarafından biliyor olsa da salep mahallede yeterince bilinir değilmiş. Ali Bey Ayrancı sakinlerini de saleplerinden tatmaya davet ederken, onlar için evde yapabilecekleri hazır salep kitleri de hazırladıklarını söylüyor.
Ankara’da yaşanan su kesintileriyle birlikte su yeniden gündemimize girdi. Oysa su, sadece kriz anlarında hatırlanacak bir mesele değil.
Su; kentin morfolojisini şekillendiren bir güç, yaşamın temel kaynağı, bir hak meselesi ve geleceğimizle doğrudan bağlantılı bir varlık.
Biz de bu nedenle Su Okulu ile suyu yeniden düşünmeye, anlamaya ve tartışmaya davet ediyoruz.
Bu programda:
• Suyun oluşumundan kente ulaşma sürecine, • Ankara’nın su kaynaklarından küresel su krizine, • Kent hakkı bağlamında su hakkına, • Yeşil altyapı çözümlerine ve • “Su bir gün biterse?” sorusuna
disiplinlerarası bir çerçevede birlikte bakacağız.
🎓 5 derslik bu programla Ayrancı ve Ankara perspektifinde suyu yeniden konuşuyor, değerini birlikte yeniden kuruyoruz.
📅 PROGRAM
📍 3 Mart 2026 Salı Suyun Şekillendirici Gücü: Ankara’nın Doğal Yapısına Morfolojik Bir Bakış Prof. Dr. Nilgül Karadeniz
📍 5 Mart 2026 Perşembe Ankara’nın Su Kaynakları Onur Bektaş
📍 10 Mart 2026 Salı Su Bir Gün Biterse? Sinem Küçükay
📍 12 Mart 2026 Perşembe Yeşil Altyapı Kavramı ve Uygulama Örnekleri Prof. Dr. Nilgül Karadeniz
📍 17 Mart 2026 Salı Kent Hakkı Bağlamında Su Hakkı Irmak Dalgıç Bulut
💬 Suyun sadece bir tüketim meselesi değil, bir yaşam ve hak meselesi olduğunu birlikte konuşalım.
Ayrancı, geçmişten bugüne Ankara’da sanatçıların üretim ve yaşam alanlarını iç içe kurabildikleri nadir semtlerden biri oldu; apartman dairelerinde başlayan atölyeler, bağımsız sergi mekânları ve kolektif üretim alanlarıyla zaman içinde kendine özgü bir kültürel ekosistem geliştirdi. Son yıllarda semtte artan sanat atölyeleri, baskı ve tasarım stüdyoları, küçük ölçekli üretim alanları ve inisiyatifler, Ayrancı’yı bir yerleşim alanı olmanın ötesine taşıyarak gündelik hayatla temas eden bir üretim bölgesi hâline getiriyor. Bu üretim ekosisteminin bugün en görünür ve etkili duraklarından biri ise, Türkiye’de özel ölçekte çalışan tek litografi atölyesi olan Dou Print Studio.
Türkiye’de Litografi Günleri III
Türkiye’de Litografi Günleri (Litho Days)’nin üçüncüsü, Ankara’nın gündelik yaşamla iç içe geçmiş tarihsel mekânlarından Anafartalar Çarşısı’nda gerçekleştirildi. İki yılda bir gerçekleştirilen bir etkinlik serisi olarak kurgulanan Litografi Günleri, litografinin mucidi Alois Senefelder’in doğumunun 250. yılı anısına düzenlenen ilk etkinlikten bu yana giderek güçlenen bir üretim ağına dönüşmüş durumda.
8 Kasım–28 Aralık 2025 tarihleri arasında “Ayırma ve Birleştirme Noktası” başlığıyla düzenlenen Litografi Günleri III sergisinde yer alan tüm litografi üretimleri, Ankara’nın Ayrancı semtinde konumlanan ve Türkiye’de özel ölçekte çalışan tek litografi atölyesi olan Dou Print Studio’da üretildi. Sergide, farklı kuşaklardan ve disiplinlerden sanatçıları bir araya getiren çok katmanlı bir seçki sunuldu. Dou Print Studio’nun konuk sanatçı programı kapsamında üretilen litografilerde; Türkiye çağdaş sanat sahnesinden Levent Aygül, Emre Hüner, Merve Denizci, İlhan Sayın ve Ece Bal’ın yanı sıra Fransa’dan Alexandra Duprez, İtalya’dan Fedele Maura Friede ve Polonya’dan Anna Trojanowska’nın çalışmaları yer aldı. “Ayırma ve Birleştirme Noktası” başlıklı sergi, adını tren vagonlarının eklenip ayrıldığı teknik bir terimden alıyor. Bu kavram, litografinin temel prensiplerine-yağ ve suyun ayrışmasına, taş ile kâğıdın pres anında birleşip sonra ayrılmasına-doğrudan işaret ediyor. Sergi, yüzey ve derinlik, orijinal ve kopya, biriciklik ve çoğaltılabilirlik gibi ikilikleri yeniden düşünmeye olanak tanırken; resim, yerleştirme, metin, ses, video ve koku gibi farklı öğeleri litografiyle birlikte ele almasıyla dikkat çekiciydi.
Atölyede kolektif üretim: Sanatçı ve usta baskıcı arasında
Dou Print Studio’nun üretim modelinin merkezinde yer alan konuk sanatçı programı kapsamında davet edilen sanatçılar, kısa süreli üretim ziyaretlerinden bir aya varan konaklamalı süreçlere kadar atölyede çalışarak litografiyi doğrudan deneyimliyor. Bu üretim sürecinin belirleyici unsurlarından biri, sanatçı ile usta baskıcı arasındaki iş birliği ve etkileşim. Bu nedenle Dou Print Studio’da ortaya çıkan işler, tekil bir sanatçı imzasından çok, bilgi aktarımına ve karşılıklı öğrenmeye dayalı kolektif bir üretim sürecinin ürünü olarak şekillenmesini sağlıyor. Bu süreçte sanatçılara, atölyenin teknik ve üretim bilgisini taşıyan usta baskıcı Doğu Gündoğdu eşlik ederken, Naz Önen atölyenin proje koordinatörlüğünü üstleniyor. 2020 yılından bu yana atölyede üretilen litografilerin bir bölümü ise bu günlerde, Litho Wall kapsamında Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nde sergilenerek, atölyede üretilen işlerin müze mekânında farklı bir okuma düzlemine taşınmasına olanak tanıyor. Böylece litografi, hem mahalle ölçeğinde hem de kurumsal sergi bağlamında dolaşıma girmiş oluyor. Müze Cafe alanında, her üç ayda bir yenilenecek olan Litho Wall’da yer alan çalışmalar aynı zamanda satışa da sunuluyor.
Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi / Müze Cafe Litho Wall
Litografinin zanaatla kurduğu bağ
Litografi, 18. yüzyılın sonlarında geliştirilen ve yağ ile suyun birbirini itmesine dayanan özgün bir baskı tekniği. Sanatçının doğrudan kireç taşı üzerine çizim yapmasıyla başlayan bu süreç, taşın kimyasal olarak hazırlanması ve pres altında kâğıda aktarılmasıyla tamamlanıyor. Çoğaltılabilir yapısına rağmen, her baskının tek tek el emeğiyle üretilmesi, litografiyi hem zanaate hem de çağdaş sanata eşit mesafede konumlandırıyor. Tarihsel olarak haritalardan afişlere, belgelerden sanat eserlerine uzanan geniş bir kullanım alanına sahip olan bu teknik, bugün Dou Print Studio gibi bağımsız atölyeler aracılığıyla yeniden güncel bir üretim ve düşünme alanı olarak ele alınıyor. Litografinin bu denli sınırlı sayıda atölyede uygulanabilmesinin temel nedeni, tekniğin yüksek maliyetli altyapı gerektirmesi ve uzun bir teknik deneyim sürecine dayanması. Kireç taşlarının temini, ağır presler, kimyasal süreçler ve ustalık gerektiren baskı aşamaları, litografiyi bireysel sanatçı atölyeleri için neredeyse erişilemez kılıyor. Türkiye’de bu koşulları bağımsız ve sürdürülebilir bir modelle bir araya getiren nadir örneklerden biri, hatta özel ölçekte çalışan tek atölye, Ayrancı’da konumlanan Dou Print Studio. Teknik altyapı ve uzun soluklu üretim gerektiren bu atölyenin Ayrancı’da konumlanması, rastlantısal bir tercih olmaktan çok, semtin kültür–sanat belleğiyle kurduğu sürekliliğin bir parçası olarak okunabilir.
Dou Print Studio’nun Ayrancı’da konumlanması, mahallenin geçmişten bugüne şekillenen kültür sanat ortamına çağdaş ve özgün bir katkı sunuyor. Açık atölye etkinlikleriyle zaman zaman izleyiciye ve mahalleliye kapılarını açan stüdyo, bu karşılaşmalar sayesinde sanat üretimini yalnızca izlenen ya da uzaktan takip edilen bir faaliyet olmaktan çıkarıp, mahalleyle doğrudan temas eden bir sürece dönüştürüyor. Bu çerçevede Dou Print Studio’nun hikâyesi, Ayrancı’nın üretmeye devam eden kültürel hafızasını bugün de görünür kılıyor.