Ankara’nın sosyal hafızasında derin izler bırakan, 1980’li yılların o meşhur Küçükesat Semt Pazarı ve Çarşısı, işlevsiz ve bakımsız bırakıldığı yıllardan sonra bugünlerde bambaşka bir hikâyeye hazırlanıyor. Bir zamanlar bölge halkının en uğrak yeri olan bu yapı, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin (ABB) liderliğinde, Türkiye’deki “kentsel demokrasi” ve “yerel kültür yönetimi” alanlarında yeni bir sayfa açacak olan “Esat Hâl” projesine dönüşüyor.
Bu proje; alışılagelmiş belediyecilik anlayışının ötesine geçerek mülkiyeti kamuda kalan, ancak yönetim haklarında sivil topluma ve kültür üreticilerine alan açan karma bir yapıyı, bir “müşterekler” modelini Ankara’nın kalbine yerleştiriyor.
Sanatın ve hafızanın buluşma noktası
Esat Hâl’in sunduğu bu yeni “hâl,” çok katmanlı bir yaşam alanı vadediyor. Mekânın içinde yer alan ve ABB Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi’nin oluşturduğu “Ankara Kültür” markası altında kurulan sanat galerisi, kapılarını 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde açacak. Rahmi M. Koç Müzesi iş birliğiyle gerçekleştirilecek ve değerli sanatçı Nevide Gökaydın’ın eserlerini sanatseverlerle buluşturacak bu açılış sergisi, yaklaşık iki ay boyunca ziyarete açık kalacak. Kentin bu yeni sanat galerisi; açılış sergisi sonrasında ise yine kentte heyecan uyandıracak sürpriz programlarla yoluna devam edecek.
Gençler için çalışma alanları ve çok değerli bir kütüphane
Hâlin 14.250 m2’lik alanı, sadece alışveriş yapılan bir yapı sunmayacak; burası bizzat sanatsal üretimin, akademik araştırmaların ve kültür alanıyla ilgili tecrübe aktarımlarının yapıldığı da bir merkez olacak. Esat Hâl içinde bu amaçlarla kurulan ve belediye birimlerine bağlı mekânlar yer alacak.
Ankara Kültür’e bağlı olarak kurulan sanat atölyesinde, özellikle üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerine hazırlanan gençlere yönelik ücretsiz kurslar verilecek. ABB Gençlik ve Spor Hizmetleri Dairesi’ne bağlı olarak hizmet verecek ve Prof. Dr. Ruşen Keleş’in adını taşıyacak kütüphane, Sayın Keleş’in bağışladığı değerli koleksiyon sayesinde eşsiz bir araştırma alanı sunacak. Yine Gençlik ve Spor Hizmetleri Dairesi’nin açacağı Genç Akademi’ye gelen gençler; geniş çalışma alanlarını kullanabilecek. Hatta buraya gelen gençlerin Esat Hâl içindeki paydaşlarla iş birliğinde dahil olacakları; kültür yönetimi, etkinlik planlama ve proje yazımı gibi alanlarda gerçek tecrübeler kazanacakları özel programların hayata geçirilmesi de hedefleniyor.
Yerel üretim ve yerli markalar
Hâl içerisinde, Ankara’nın UNESCO Öğrenen Şehirler Küresel Ağı’na girmesini sağlayan en önemli projelerden olan BELMEK kurslarında üretilen el emeği ürünlerin sergilendiği bir teşhir alanı da yer alacak. Ayrıca projenin bir kısmını, büyük çoğunluğu kadın girişimciler tarafından kurulan yerel gastronomi markaları oluşturacak. Bu sayede Esat Hâl, Ankara kökenli yeni markaların desteklendiği bir kuluçka merkezi işlevi de görecek.
ABB Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı Ayça Yusufoğlu Köroğlu
Yönetim yaklaşımının restorasyonu
Bu dönüşümün en dikkat çekici yanı; Esat Hâl’in yeni bir “kültür yönetimi” yaklaşımı sunması. Taşınmazların genellikle sadece gelir odaklı kiralandığı geleneksel yapının aksine; burada yerel yönetim, sivil toplum ve özel işletmeler aynı masada oturarak mekânın geleceğine ortak akılla karar veriyor. Klasik “yöneten-yönetilen” hiyerarşisi yerini, Türkiye’de örneği az bulunan bir ortak yönetişim modeline bırakıyor.
“Olmak İstediğin Hâl” mottosuyla yola çıkan bu proje; aynı anda bir katında tiyatro provasının yapıldığı, diğer katında gençlerin ders çalıştığı, girişinde ise mahallelinin sosyalleştiği çok sesli bir kamusal deneyim sunacak. Esat Hâl; kentsel dönüşümü “sosyolojik bir iyileşme” olarak yeniden tanımlayan yaşayan bir ekosistem olarak tarihe geçmeye hazır!
Leon Theremin’in torunu ve dünyanın tek otantik theremin okulunun kurucusu Peter Theremin, Türkiye turnesinde Ankara’da geçirdiği günleri, şehirle kurduğu bağı ve yeni albüm planlarını gazetemize anlattı
Theremin nedir?
İnsanlık tarihinde ses çıkarmak için sadece dört yöntem ve buna bağlı olarak dört tür müzik aleti vardır: yaylı, vurmalı, nefesli ve tuşlu. Ancak, 1919 yılında Rus fizikçi Leon Theremin‘in beşinci yenilikçi yöntemi, yani temassız yöntemi icat ettiğini çok az kişi bilir. İcat, onun soyadından esinlenerek theremin (Rusça’da “termenvox” – Theremin’in sesi) olarak adlandırıldı. Bu icat, ses hakkındaki tüm algıları değiştirdi ve elektronik müzik çağını başlatmakla kalmadı, aynı zamanda bugün kullandığımız, kablolardan ve düğmelerden vazgeçen birçok temassız icadın gelişimine de ivme kazandırdı.
Theremin Hollywood filmlerinde kullanılmış ve hem akademik hem de popüler müzikte, örneğin Jean Michel Jarre ve Led Zeppelin’de yer almış olsa da, bu enstrümanın çalınmasının sıra dışı ve zor olması, onun keman veya piyano kadar yaygınlaşmasını engelliyor. Dünya çapında profesyonel olarak theremin çalan kişi sayısı 15’i geçmemektedir. Theremin’in popülerleştirilmesi ve Leon Theremin’in mirasının korunması için büyük bir çalışma yürüten kişi, onun torunu ve dünyanın önde gelen theremin sanatçılarından biri olan Peter Theremin, dünyadaki tek otantik theremin okulu (toplamda zaten sadece iki tane var) kurucusu, Ankara’daki Rus Müziği Müzesi’nin davetiyle iki kez Türkiye’yi ziyaret etti.
Peter Theremin Çanakkale Konseri sırasında.
Peter Theremin, konser programının çok yoğun olduğunu, her gün konserler ve seyahatler olduğunu anlatıyor. Turne organizatörünün, Rus Müzik Müzesi’nin kurucusu Aliona Palazhchenko olduğunu ve Ayrancı’da yaşadığını, bu yüzden lojistik olarak yakın olmanın kendileri için daha uygun olduğunu söylüyor. Rus büyükelçiliğinin de burada olmasını hoş bir şey olarak gördüğünü ekliyor. Ayrancı’yı sevdiğini belirten Theremin, semtin sakin, hoş ve az katlı binalara sahip olduğunu, zorlu turne seyahatlerinden sonra burada dinlenebildiğini dile getiriyor.
Theremin’in Ayrancı’ya dair bu değerlendirmelerinin ardından, kendisine Ankara’daki deneyimlerini ve Türkiye turnesini sorduk.
Ayrancı’da nereleri gezme fırsatı buldunuz?
Ne yazık ki, tüm konserlerim Ankara’nın başka yerlerinde gerçekleşti örneğin, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nda, şehir merkezindeki konser salonlarında, bu yüzden buraya geç saatlerde geliyoruz ancak her seferinde Aliona, arabayı sürerken yerel turistik yerler hakkında bilgi veriyor ve onları ziyaret etmeye ikna ediyor. Atakule’ye çıkmak, Polis Müzesi’ni, Şefik Bursa Müzesi’ni ziyaret etmek, Botanik Parkı’nda yürüyüş yapmak istiyorum. Umarım bir dahaki sefere bunun için vaktimiz olur. Belki de Çankaya Belediyesi konser vermemizi teklif eder ve ben de seve seve kabul ederim.
Yaşadığınız yer olan St. Petersburg ile Ankara’yı karşılaştırdığınızda burada ilginç ve sıra dışı ne gördünüz?
St. Petersburg ve Ankara’nın farklı tarihleri var, farklı şekillerde ve farklı zamanlarda inşa edilmişler, bu yüzden karşılaştırılamazlar. Ama her şehir, her ülke kendine özgü ve kendine göre şaşırtıcıdır. St. Petersburg tamamen düz bir şehir, Ankara ise yükseltili yapısıyla beni çok etkiledi. Aliona’nın dairesinin dördüncü katından, hayatımda gördüğüm en güzel manzaralardan biri görünüyor. Bu Ayrancı’nın muhteşem bir özelliği ve gerçekten inanılmaz.
Bu manzaraya karşı balkonda çay içtiniz mi?
Henüz fırsatımız olmadı. Genellikle çok erken çıkıyoruz ve kahvaltı yapmaya bile zaman bulamıyoruz. Kediler beni çok mutlu etti: Ayrancı’da çok sayıda kedi var ve yerel halk onlara inanılmaz bir sevgiyle yaklaşıyor: onlara bakıyor, besliyor, kulübeler yapıyor. Benim de kedilerim var fakat bizim şehrimizde kedilere böyle bir ilgi yok. Ayrıca Cinnah’daki güzel ahşap heykeller de dikkatimi çekti bunlar gerçek sanat eserleri. Bana, yerel heykeltıraşların bunları kurumuş ağaç gövdelerinden, orijinal yerlerinde yonttuklarını açıkladılar. Tabii ki ağaçların canlı kalması daha iyi olurdu ama madem öldüler, bu kadar eşsiz bir şekilde korunmaları bence olağanüstü.
Çorumda, 19 Çorumlu Vakfı tarafından düzenlenen gezi sırasında.
Türkiye’de ziyaret ettiğiniz şehirlerden en çok hangisini beğendiniz?
Ziyaretlerim turistik amaçlı değildi. Bu yüzden çok şey gördüğümü söyleyemem ama Kapadokya, Ankara Kalesi, Urfa ve Afyon’un eski mahalleleri, kliplerimi çektiğimiz Göbeklitepe kazıları, Harran Üniversitesi, Nallıhan Milli Parkı ve Çorum’daki Hitit başkenti Hattuşa beni çok etkiledi. Anıtkabir’i de mutlaka ziyaret etmek istiyorum. Atatürk’ün kişiliğinden ve başarılarından çok etkilendim.
Peter Theremin ve konser menejeri Aliona Palazhchenko ile Çorum konserinden sonra çekilen fotograf.
Ünlü büyük büyükbabanız Leon Theremin Türkiye’ye gelmiş miydi?
Hayır. Avrupa’nın birçok ülkesini gezdi, on yıl ABD’de yaşadı ama Türkiye’ye hiç gelmedi. Türk müziğinin onu ilgilendireceğinden eminim çünkü theremin, mevcut tüm enstrümanlar arasında sınırsız ses aralığına sahip olan ve diğer tüm enstrümanların aksine, çok sayıda makam içeren Türk halk müziğine uygun her türlü mikro titreşimi üretebilen tek enstrümandır.
Siz de theremin ile Türk müziği çalıyor musunuz?
Evet, konserlerde kendi düzenlemem olan iki Türk bestesini çalıyorum: ‘Bir başkadır benim memleketim’ ve Urfa halk şarkısı ‘Ninna’. Bunları Rusya’da da çalıyorum. Kısa bir süre önce Moskova’da bir konserin ardından bir Türk bana yaklaşarak, Moskova sahnesinden Memleketim’i duyduğunda şaşkınlıktan bayılmak üzere olduğunu söyledi. Bu kişi, Hacettepe Konservatuarı mezunu Erkan Çimenciler’di ve şu anda Moskova Konservatuarı’nda okuyor. Onunla tanıştık, belki bir gün birlikte çalabiliriz.
Thereminde Türk müziği çalmaya devam edecek misiniz?
Kesinlikle Türkçe eserlerden oluşan bir albüm kaydetmek istiyorum. Bu, müzik tarihinde thereminle icra edilen Türkçe şarkıların ilk derlemesi olacak. Şu anda bunun için repertuar seçiyorum ve yayımlanması için sponsor arıyoruz.
Büyük büyükbabanız olağanüstü bir mucitmiş, sadece theremin değil, birçok farklı icat da onun imzasını taşıyormuş?
Evet, birkaç müzik aleti icat etti. İlk ritim makinesi, dokunmatik çello, polifonik synthesizer… Televizyonun öncülerinden biriydi, 1926’da dünyanın ilk sistemlerinden birini sergiledi. ABD’de Albert Einstein, Charlie Chaplin ve Leopold Stokowski onun çalışmalarının hayranlarıydı. Türk okuyucular, evlerinin girişlerinde herhangi bir hareket olduğunda yanan ampullerin de Leon Theremin’in icatları olduğunu bilmek isteyeceklerdir çünkü ilk hareket sensörlerini ve temassız alarmları icat eden kişi oydu. 1930’larda New York’taki dairesinde Leon Theremin, insanlık tarihinde ilk kez, şu anda her yerde bulunan, kendi icat ettiği kendiliğinden açılan kapıları kurdu. Aslında, Leon Theremin, dünyamızın ancak şimdi, 21. yüzyılda, taa yüz yıl sonra ulaştığı temassız teknik gelişimin başlangıcını yaptı. Ek olarak, 1922 yılında Vladimir Lenin theremin çaldı ve büyük büyükbabamın bu enstrümanın tanıtımına yeşil ışık yaktı ve hatta Rusya’da konserler vermek için bedava seyahat izni verdi.
Büyükbabanızın biyografisi ne kadar ilginç! Konserlerinizde ondan bahsediyor musunuz?
Kesinlikle. Aliona ile birlikte Leon Theremin hakkında bir film Rusça’dan Türkçe’ye çevirdik ve seslendirdik. Bu film, Rus Müziği Müzesi’nin Youtube sayfasında izlenebilir. Bu arada, müzede ailemiz tarafından bağışlanan bir theremin var. Bu, Türkiye’de müze sergisinde görülebilen tek theremin. Aliona izin verirse oraya gidip çalabilirsiniz.
Ayrancı’da mahalleden komşularla
Ankara veya Ayrancı’da komik bir anınız oldu mu?
Peter’ın menajeri Aliona: Cumhurbaşkanlığı orkestrasında konserden geç saatte dönüyorduk, Peter acıkmıştı ama tüm restoranlar kapanmıştı. Çaresizlik içinde Ayrancı’da dolaşıyordum ve sonunda Hoşdere Caddesi’nde açık olan Beykoz restoranını gördüm. Sevindim, yanına park ettim ve arabadan inelim dedim. Birden arka koltuktan yüksek sesli kahkahalar duydum: “Hayır, oraya gitmeyeceğim! Neden zavallı keçileri dövüyorlar?!“ diye gülerek Peter yerinden kıpırdamadı. Türkçe konuşmaya alıştığım için, Beykoz’un Rusça’ya ”keçileri döv” olarak çevrildiğini hemen anlamadım.
Peter: Neyse ki orada kimse keçileri dövmüyordu ve biz de harika bir akşam yemeği yedik!
Türkiye’ye gelme planınız var mı?
Elbette. 2026 yılında tüm dünya, büyük dedem Leon Theremin’in 130. doğum gününü kutlayacak. Sadece Rusya’da değil, diğer ülkelerde de çok sayıda etkinlik, konser, gösteri, çekim, televizyon ve radyo programı planlanıyor. Programımda en az bir hafta Türkiye’de turne yapmak için yer bulmak istiyorum. Ülkeniz şaşırtıcı ve çekici. Ve sadece büyük şehirleri gezmediğim için çok mutluyum. Aliona beni daha az bilinen, ama zengin turistik yerlere götürmeye, Türk mutfağının en iyi yemeklerini yedirmeye çalışıyor. Türkiye’yi, misafirperver halkını, müziğini, melodik dilini sevdim.
Türkçe bir şeyler öğrendiniz mi?
Merhaba, teşekkür ederim, Atatürk, Memleketim! Bir de Ayrancı!
Daha önceden de gazetemize konuk olmuş olan KuzgunDokuz’u bu sefer başka bir özgün yönüyle ele aldık. Aslında nitelikli Türk kahvesi ve el yapımı cheesecakeleriyle Ayrancı’da nam salmış olan bu Kafe’nin, topraktan bardağa bütün süreçlerine dahil oldukları salepleri de çok leziz. Bir şey için çaba harcamanın zaman ve nakit kaybı olarak görüldüğü günümüzde, KuzgunDokuz’un sahipleri Ali ve Önder misafirlerine güvenilir ürün sunabilmek için kolları sıvamış. Salebin KuzgunDokuz’daki serüvenini Ali Taşyürek ile konuştuk.
Öyle ki Ali Bey için salep yetiştiriciliği ve salep yapımı bir hobi olarak başlamış. Daha sonra memleketi de olan topraklarda, Sivas ve Yozgat arasında bulunan ve rakımı 1600-2100 metre olan Akdağlar’da yetişen salep bitkisinden yaptığı salebi KuzgunDokuz’da misafirleriyle buluşturmuş. Türkiye’nin Kahramanmaraş, Toroslar, Burdur, Bucak gibi birçok yerinde, farklı kök yapılarına sahip salepler yetiştirildiğini ancak kendilerinin tercih ettiği salep kökünün çatal salep olduğunu ve bunun coğrafi işaretli bir ürün olduğunu söylüyor Ali Bey. Aynı zamanda bu çatal salep aroması ve yüksek tutuculuğuyla farklı bir yapıya da sahip.
Topraktan bardağa diye tabir ettiği süreç hasat ayı olan Haziran’da 15-20 gün Akdağlar’da kalmasıyla başlıyor. Salep bitkisi fotoğrafta da görüldüğü üzere yumrulu bir köke sahip ve bildiğimiz orkide familyasından.
Genel olarak 2, çok nadir 3 yumruya sahip olan salebin yumrularından yumuşak olanı tohumluk olarak saklanıyor. Ali Bey süreci şöyle anlatıyor: “Toplanan salepler yıkanıyor, kaynatılıyor ve 10-12 gün kurumaya bırakılıyor. Kuruyan salepleri öğütmek üzere Maraş’ta bir taş değirmene götürüyorum. Burada tulumumu galoşumu giyip öğütme aşamasına geçiyorum. Isıtmadan ve yapısını bozmadan yavaş yavaş öğütme sürecini tamamlıyorum. Misafirlerimizin katkısız bir salep içtiğinden emin olmak için salebin her aşamasında bizzat bulunuyorum.” 1 kilogram toz salep elde edebilmek için 1000-4000 kök salep gerektiğini de ekliyor. Bu sürecin meşakkati ortaya mis gibi kokan salep tozunun çıktığını düşündürtse de öyle değil. Kışın vazgeçilmez içeceklerinden olan ve ağızda tatlı bir his bırakan salebin toz halinin topraksı bir kokusu var ve insan onun nasıl böylesine güzel kokan bir şeye dönüştüğüne şaşırıyor. Bunun cevabını ise Ali Taşyürek şu şekilde veriyor. “Salep tozu eğer bembeyaz görünüyorsa, kokusu tatlı ve yapaysa onda büyük ihtimalle katkı maddesi vardır. Salep tozu içilecek hale gelirken önce şekerle ovuluyor ve aktif hale getiriliyor, daha sonra süt ekleniyor ve yavaş yavaş pişiriliyor. Nişasta ya da başka bir aroma ve katkı maddesi eklenmiyor.” Salebin sunumu alışılagelmiş olan tarçın ve benim ilk kez burada gördüğüm kurutulmuş gülle yapılıyor. Tarçın şeker dengesini sağlamak, gül ise tatlandırmak için kullanılıyor. Ancak Ali Bey salebi önce hiçbirini kullanmadan tatmanızı öneriyor. Bu şekilde salebin gerçek tadına varmak mümkün.
Ali TaşyürekSalepin öğütüldüğü taş değirmen
Ali Bey de emeğin çok kıymetli olduğunu vurgulayarak misafirlerine doğal ve güzel ürünleri sunmayı sevdiğini söylüyor. Ayrancı’daki diğer kafeler gibi KuzgunDokuz da Ayrancı’nın mahalle kültüründen dolayı burada var olmayı tercih etmiş. Birçok farklı bölgeden seçilen çekirdek kahveler demlenerek yapılan Türk kahvesi ve mevsiminin taze meyvelerinden yapılan çeşit çeşit chessecakeleri mahalleli tarafından biliyor olsa da salep mahallede yeterince bilinir değilmiş. Ali Bey Ayrancı sakinlerini de saleplerinden tatmaya davet ederken, onlar için evde yapabilecekleri hazır salep kitleri de hazırladıklarını söylüyor.
Ankara’da yaşanan su kesintileriyle birlikte su yeniden gündemimize girdi. Oysa su, sadece kriz anlarında hatırlanacak bir mesele değil.
Su; kentin morfolojisini şekillendiren bir güç, yaşamın temel kaynağı, bir hak meselesi ve geleceğimizle doğrudan bağlantılı bir varlık.
Biz de bu nedenle Su Okulu ile suyu yeniden düşünmeye, anlamaya ve tartışmaya davet ediyoruz.
Bu programda:
• Suyun oluşumundan kente ulaşma sürecine, • Ankara’nın su kaynaklarından küresel su krizine, • Kent hakkı bağlamında su hakkına, • Yeşil altyapı çözümlerine ve • “Su bir gün biterse?” sorusuna
disiplinlerarası bir çerçevede birlikte bakacağız.
🎓 5 derslik bu programla Ayrancı ve Ankara perspektifinde suyu yeniden konuşuyor, değerini birlikte yeniden kuruyoruz.
📅 PROGRAM
📍 3 Mart 2026 Salı Suyun Şekillendirici Gücü: Ankara’nın Doğal Yapısına Morfolojik Bir Bakış Prof. Dr. Nilgül Karadeniz
📍 5 Mart 2026 Perşembe Ankara’nın Su Kaynakları Onur Bektaş
📍 10 Mart 2026 Salı Su Bir Gün Biterse? Sinem Küçükay
📍 12 Mart 2026 Perşembe Yeşil Altyapı Kavramı ve Uygulama Örnekleri Prof. Dr. Nilgül Karadeniz
📍 17 Mart 2026 Salı Kent Hakkı Bağlamında Su Hakkı Irmak Dalgıç Bulut
💬 Suyun sadece bir tüketim meselesi değil, bir yaşam ve hak meselesi olduğunu birlikte konuşalım.
Ayrancı, geçmişten bugüne Ankara’da sanatçıların üretim ve yaşam alanlarını iç içe kurabildikleri nadir semtlerden biri oldu; apartman dairelerinde başlayan atölyeler, bağımsız sergi mekânları ve kolektif üretim alanlarıyla zaman içinde kendine özgü bir kültürel ekosistem geliştirdi. Son yıllarda semtte artan sanat atölyeleri, baskı ve tasarım stüdyoları, küçük ölçekli üretim alanları ve inisiyatifler, Ayrancı’yı bir yerleşim alanı olmanın ötesine taşıyarak gündelik hayatla temas eden bir üretim bölgesi hâline getiriyor. Bu üretim ekosisteminin bugün en görünür ve etkili duraklarından biri ise, Türkiye’de özel ölçekte çalışan tek litografi atölyesi olan Dou Print Studio.
Türkiye’de Litografi Günleri III
Türkiye’de Litografi Günleri (Litho Days)’nin üçüncüsü, Ankara’nın gündelik yaşamla iç içe geçmiş tarihsel mekânlarından Anafartalar Çarşısı’nda gerçekleştirildi. İki yılda bir gerçekleştirilen bir etkinlik serisi olarak kurgulanan Litografi Günleri, litografinin mucidi Alois Senefelder’in doğumunun 250. yılı anısına düzenlenen ilk etkinlikten bu yana giderek güçlenen bir üretim ağına dönüşmüş durumda.
8 Kasım–28 Aralık 2025 tarihleri arasında “Ayırma ve Birleştirme Noktası” başlığıyla düzenlenen Litografi Günleri III sergisinde yer alan tüm litografi üretimleri, Ankara’nın Ayrancı semtinde konumlanan ve Türkiye’de özel ölçekte çalışan tek litografi atölyesi olan Dou Print Studio’da üretildi. Sergide, farklı kuşaklardan ve disiplinlerden sanatçıları bir araya getiren çok katmanlı bir seçki sunuldu. Dou Print Studio’nun konuk sanatçı programı kapsamında üretilen litografilerde; Türkiye çağdaş sanat sahnesinden Levent Aygül, Emre Hüner, Merve Denizci, İlhan Sayın ve Ece Bal’ın yanı sıra Fransa’dan Alexandra Duprez, İtalya’dan Fedele Maura Friede ve Polonya’dan Anna Trojanowska’nın çalışmaları yer aldı. “Ayırma ve Birleştirme Noktası” başlıklı sergi, adını tren vagonlarının eklenip ayrıldığı teknik bir terimden alıyor. Bu kavram, litografinin temel prensiplerine-yağ ve suyun ayrışmasına, taş ile kâğıdın pres anında birleşip sonra ayrılmasına-doğrudan işaret ediyor. Sergi, yüzey ve derinlik, orijinal ve kopya, biriciklik ve çoğaltılabilirlik gibi ikilikleri yeniden düşünmeye olanak tanırken; resim, yerleştirme, metin, ses, video ve koku gibi farklı öğeleri litografiyle birlikte ele almasıyla dikkat çekiciydi.
Atölyede kolektif üretim: Sanatçı ve usta baskıcı arasında
Dou Print Studio’nun üretim modelinin merkezinde yer alan konuk sanatçı programı kapsamında davet edilen sanatçılar, kısa süreli üretim ziyaretlerinden bir aya varan konaklamalı süreçlere kadar atölyede çalışarak litografiyi doğrudan deneyimliyor. Bu üretim sürecinin belirleyici unsurlarından biri, sanatçı ile usta baskıcı arasındaki iş birliği ve etkileşim. Bu nedenle Dou Print Studio’da ortaya çıkan işler, tekil bir sanatçı imzasından çok, bilgi aktarımına ve karşılıklı öğrenmeye dayalı kolektif bir üretim sürecinin ürünü olarak şekillenmesini sağlıyor. Bu süreçte sanatçılara, atölyenin teknik ve üretim bilgisini taşıyan usta baskıcı Doğu Gündoğdu eşlik ederken, Naz Önen atölyenin proje koordinatörlüğünü üstleniyor. 2020 yılından bu yana atölyede üretilen litografilerin bir bölümü ise bu günlerde, Litho Wall kapsamında Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nde sergilenerek, atölyede üretilen işlerin müze mekânında farklı bir okuma düzlemine taşınmasına olanak tanıyor. Böylece litografi, hem mahalle ölçeğinde hem de kurumsal sergi bağlamında dolaşıma girmiş oluyor. Müze Cafe alanında, her üç ayda bir yenilenecek olan Litho Wall’da yer alan çalışmalar aynı zamanda satışa da sunuluyor.
Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi / Müze Cafe Litho Wall
Litografinin zanaatla kurduğu bağ
Litografi, 18. yüzyılın sonlarında geliştirilen ve yağ ile suyun birbirini itmesine dayanan özgün bir baskı tekniği. Sanatçının doğrudan kireç taşı üzerine çizim yapmasıyla başlayan bu süreç, taşın kimyasal olarak hazırlanması ve pres altında kâğıda aktarılmasıyla tamamlanıyor. Çoğaltılabilir yapısına rağmen, her baskının tek tek el emeğiyle üretilmesi, litografiyi hem zanaate hem de çağdaş sanata eşit mesafede konumlandırıyor. Tarihsel olarak haritalardan afişlere, belgelerden sanat eserlerine uzanan geniş bir kullanım alanına sahip olan bu teknik, bugün Dou Print Studio gibi bağımsız atölyeler aracılığıyla yeniden güncel bir üretim ve düşünme alanı olarak ele alınıyor. Litografinin bu denli sınırlı sayıda atölyede uygulanabilmesinin temel nedeni, tekniğin yüksek maliyetli altyapı gerektirmesi ve uzun bir teknik deneyim sürecine dayanması. Kireç taşlarının temini, ağır presler, kimyasal süreçler ve ustalık gerektiren baskı aşamaları, litografiyi bireysel sanatçı atölyeleri için neredeyse erişilemez kılıyor. Türkiye’de bu koşulları bağımsız ve sürdürülebilir bir modelle bir araya getiren nadir örneklerden biri, hatta özel ölçekte çalışan tek atölye, Ayrancı’da konumlanan Dou Print Studio. Teknik altyapı ve uzun soluklu üretim gerektiren bu atölyenin Ayrancı’da konumlanması, rastlantısal bir tercih olmaktan çok, semtin kültür–sanat belleğiyle kurduğu sürekliliğin bir parçası olarak okunabilir.
Dou Print Studio’nun Ayrancı’da konumlanması, mahallenin geçmişten bugüne şekillenen kültür sanat ortamına çağdaş ve özgün bir katkı sunuyor. Açık atölye etkinlikleriyle zaman zaman izleyiciye ve mahalleliye kapılarını açan stüdyo, bu karşılaşmalar sayesinde sanat üretimini yalnızca izlenen ya da uzaktan takip edilen bir faaliyet olmaktan çıkarıp, mahalleyle doğrudan temas eden bir sürece dönüştürüyor. Bu çerçevede Dou Print Studio’nun hikâyesi, Ayrancı’nın üretmeye devam eden kültürel hafızasını bugün de görünür kılıyor.
Ayrancı Güvenevler Mahallesi Yeşilyurt sokağında bulunan “Tarihçiler Derneği” uzman akademisyenler yürütücülüğünde “Karamanlıca” (Yunan harfli Türkçe) ve “Temel Seviye Osmanlı Türkçesi” adı altında iki seminer serisini çevrimiçi olarak sunuyor.
“Karamanlıca” Seminerleri katılımcılara Yunan alfabesiyle yazılmış Türkçe metinleri okuma, çözümleme ve tarihsel bağlamına yerleştirme becerisi kazandırmayı amaçlıyor. Öğrenciler ve meraklıları için hazırlanan bu seminer serisinde metinlerin dil, kimlik, aidiyet ve kamusallık ilişkilerini görünür kılan kültürel pratikler de ele alınıyor. Semineri tamamlayan katılımcılar 8 hafta sonunda Karamanlıca metinleri, roman ve hikayeleri rahatlıkla okuyabilecek seviyeye geliyorlar ve katılım sertifikası alıyorlar.
Çevrimiçi olarak devam edecek olan “Temel Seviye Osmanlı Türkçesi” seminerinde ise alfabe ve temel dil bilgisi kuralları öğretiliyor. Tamamen yeni başlayanlara, öğrenci ve meraklılarına Osmanlı Türkçesi öğretmeyi amaçlayan 12 haftalık seminer sonunda katılımcılar Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet döneminin basılı kaynaklarını okuyabilecekler. Semineri tamamlayanlar dönemin en popüler mizah dergisi olan “Akbaba” dergisi gibi dergileri, gazeteleri, edebiyat eserlerini orjinalinden okuyabilecekler ve katılım sertifikası alacaklar.
Tarihçiler Derneği (TAD), üç yıldır tarih ve sosyal bilimler alanında aktif olarak çalışmalar yürütüyor ve farklı dönemler üzerine çalışan tarihçileri ile sosyal bilimcileri bir araya getiriyor. Ortak akademik çalışmaların yürütülmesini teşvik ederken bilimsel üretimi destekliyor. Bu kapsamda ortaya çıkan belge ve dokümanları arşivliyor; düzenli yayınlar, etkinlikler, sempozyumlar ve konferanslar aracılığıyla kamuoyuyla paylaşıyor. Dernek, toplumun kültürel gelişimine katkı sunmayı amaçlıyor ve özellikle gençlerin tarih ile sosyal bilimlere yönelik akademik ilgilerini güçlendirmeyi önemsiyor. Tarih bilincini yaygınlaştırmak için eğitim programları, seminerler ve projeler geliştiriyor. Bu çerçevede verdiği seminerlerin yanı sıra TAD, konuşma serileri, çalıştaylar ve konferanslar da düzenliyor.
Ankara’nın Osmanlı-Türkiye siyasi tarihine girişi 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın gelişi ile olmuştur. Bugün Ankara’dan bahsediyorsak, 27 Aralık gününü ve Mustafa Kemal Paşa’yı anmadan olmaz.
Bu konuda Nutuk, en önemli kaynaktır. O dönemin aktörlerinin Nutuk’tan biraz daha fazlasını anlattığı, ancak Nutuk’taki akışa da sadık kaldığı hatıratlar bu süreci farklı gözlerle aktarmaktadır. Nutuk ve hatıratlar dışında, Devlet Arşivlerindeki belgeler ile hem Ankara’nın çevresinde gelişen olaylar hem de 1919 Eylül’ünde Sivas’ta başlayan sürecin tüm detayları görülebilir.
Cumhuriyet tarihimizin bazı önemli günleri, çeşitli şekillerde bayrama dönüşmüş ve resmi bir şekilde kutlanmaktadır. 13 Ekimde Ankara’nın başkent oluşu, 23 Nisan’da Büyük Millet Meclisi’nin açılış, 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanını bu şekilde anabiliriz. Oysa Ankara şehrinin, imparatorluktan cumhuriyet geçişte, bir cumhuriyet şehrine dönüşme süreci 27 Aralık günü başlamıştır. Diğer bütün takvim günleri Ankara için tali tarihlerdir. Ankara tarihinde 27 Aralık’ta ortaya çıkan irade, imparatorluğun payitahtı olan İstanbul işgal edilince Ankara’da açılan meclis, buradan yönetilen Milli Mücadele ve kazanılan savaş…
Ankara tarihi, yanlış olduğunu ispat da etseniz bir türlü tekrarlanmasını engelleyemediğiniz tevatürlerle ve birbirini tekrar eden kurmaca hikayelerle dolu. Bütün bu hikayelerin yanında, 1919 yılının koşulları içinde Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelmesinin pratik nedenleri olduğunu görüyoruz. 1892 yılının son günü tarihi Berlin-Bağdat Hattı’nın güzergahında Eskişehir aktarmalı da olsa İstanbul’la kesintisiz ulaşıma başlamış olması ve imparatorluğun son Ankara Valisinin Eylül ayı içinde tutuklanıp, İstanbul’a gönderilmiş olması gibi. Ayrıca şehre adını veren üzümleri ve bağları, şehre mizacını veren tiftik keçilerini; keçilerin üzerine kurulan dokumacılığı ve uluslararası ticareti de unutmamak gerekir.
Burada kutlamanın, içi boş bir kavram olduğunu söylemek gerekiyor. Özellikle sosyal medya hesaplarından, günün anlam ve önemine uygun olunduğu düşünülen bir çift güzel söz paylaşımları için, bu uyarıyı yapıyorum.
Kutlamaların içini doldururken, ne kutladığımızı ve onu neden kutladığımızı da bilmemiz gerekir. Ankara’da 27 Aralık gününü nasıl kutlayabiliriz? Bugün şehrin milletvekillerinin gündemine bile girmeyen, belediye başkanlarının bir ikisi dışında varlığından bile haberi olmadıkları 27 Aralık gününü nasıl kutlamak gerekir?
27 Aralık günü, “Ankara Günü” olarak ilk defa 1932 yılında Halkevi merkezli etkinliklere kutlanmaya başlamıştır. Gazete taramalarında, etkinliklerle ilgili görsel ve açıklayıcı bilgiler bulmak mümkündür. 1932 yılında 27 Aralık günü; Ankara’nın çeşitli yerlerinde sabah, öğle ve akşam ayrı ayrı törenler yapılmıştır. Resmi tatil ilan edilmiş ve dükkanlar da kapalı kalmıştır. Sokaklar bayraklarla donatılırken, resmi binalar ışıklandırılmıştır. Özellikle gündüz gerçekleşen kutlamalarda, büyük bir kalabalık Ankara’da şehir merkezinde toplanmıştır. Kutlama heyeti, 27 Aralık 1919’un aslına uygun canlandırılabilmesi için Ankara’nın köy ve kazalarından halkın gelmesini sağlamıştır. 27 Aralık 1932 günü, Ankara’nın köy ve nahiyelerinden gelen Ankaralılar ile birlikte halkın katıldığı, protokolün olmadığı bir bayram olarak tarihe geçmiştir. Cumhuriyet bayramlarında olduğu gibi stadyum veya kapalı alanlarda değil, şehrin farklı noktalarında halkın katılımı ile kutlamalar yapılmıştır.
Sonraki yıllarda bu kutlamalara bir koşu eklenmiştir. Aslında geniş ölçekli kutlamaların yerini, bu spor faaliyetine bıraktığı görülmektedir. 1936 yılında “Ankara Koşusu” olarak başlamış, daha sonraki yıllarda adı “Atatürk Koşusu”na çevrilmiştir. Her yıl düzenli yapılan bu koşu, günümüze kadar bu adlandırma devam etmektedir. Ancak güzergahında ve gününde çeşitli değişiklikler yapılmaktadır.
27 Aralık “Ankara Günü”, kültür, sanat ve sporun halkla buluştuğu protokolsuz bir bayram olarak yeniden kutlanmaya başlanmalıdır. Ankara için resmi tatil ilan edilmeli, ulaşım parasız olmalı ve yerellerde insanların kendi katılımları ile tasarladığı etkinliklerle içeriklendirilmelidir. Belediyelerin ya da mülki idarelerin büyük platformlarda, büyük paralar harcayarak yapacağı büyük konserler değil de, mahalle aralarında günün anlam ve önemine denk gelen, amatör ruhun kendini ifade edebileceği kürsüler bulacağı daha mütevazı işlerle kutlama yapılmalıdır. Bu günün en büyük kazanımı olan ve Ankara’ya çok yakışan “Atatürk Koşusu”nun günü ve güzergahı da aslına uygun hale getirilmelidir.
Ayrancım Derneği olağan genel kurulu 6 Aralık 2025 tarihinde gerçekleştirildi. Yapılan seçim sonucunda 3 yıl süreyle görev yapacak yeni yönetim kurulu üyeleri belirlendi. Yönetim Kurulunun ilk toplantısında yapılan görev dağılımına göre;