Halk TV’de yayınlanan İsmail Küçükkaya ile Yeni Bir Sabah programında Ayrancım Gazetesi süprizi yaşandı. 20 Aralık 2024 sabah programında İsmail Küçükkaya Ayrancım gazetesi’ni ekranlarda göstererek “Ayrancım Gazetesi, bunu bilmiyordum, yeni haberim oldu. Mahalle kültürüne önem veriyorum biliyorsunuz. Tanıl Bora’nın da bir yazısı var” dedi.
Tanıl Bora’nın sokağının adını söyle yazısına referansla konuğu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan‘a sorular soran Küçükkaya, R.Emrah Şahan’ın da Ayrancı’da doğup büyüdüğünü söylemesi üzerine tekrar Ayrancı ile ilgili övgü dolu ifadeler kullandı.
Ayrancım Gazetesi bağımsız ve desteksiz yoluna devam ediyor. Bize bu yolda destek olan, ilgi gösteren herkese teşekkür ederiz. Yurttaş gazeteciliğinin mahalle ölçeğinde örneklerini sergilemeye, bu yolda komşularını olduğu kadar, semtimizin dışından da mahallemizi sevenlere yer açmaya devam ediyoruz.
Melih Cevdet Anday’ın Rosenberg’ler için yazdığı “Anı” şiirini bilirsiniz: ABD yurttaşı Julius ve Ethel Rosenberg çifti, “Sovyet casusu” olmakla suçlanarak 1953 yılında New York’ta idam edilmişti. Anday, o kurbanların anısına yazmıştı “Anı” şiirini:
“Sevdiğim çiçek adları gibi Sevdiğim sokak adları gibi Bütün sevdiklerimin adları gibi Adınız geliyor aklıma.”
Sokakların da insanlarınki gibi öyküleri vardır. Her sokak adının çağrışımlarıyla bambaşka bellek gezilerine çıkarız. Çünkü o sokaklarda nice anılar, yaşanmışlıklar, tanıklıklar gizlidir.
Son yıllarda sokak adlarının da siyasal-ideolojik kavgalara kurban edildiğini görüyoruz. İnsanların belleğinde ve anılarında yer etmiş kimi tarihsel sokak adları, belediye meclislerinin partizanca tutumuyla kolayca değiştirilebiliyor. Bir belediyenin sokaklara, caddelere, alanlara verdiği adları, sonraki belediye yönetimleri, siyasal meşreplerine uygun görmedikleri için kaldırıyor! Sokak adları siyasal bağnazlıkla böyle zırt pırt değiştirilince de ortada kent belleği diye bir şey kalmıyor…
* * *
Menemen Belediyesi güzel bir iş yapmış. Gidip görmedim ama bir sokağa “Şiir Sokak” adını vermiş. Ne denli sevindim, anlatamam! Umarım “şiir” sözcüğü yalnızca sokağın adı olarak kalmaz; o alan şiir dinletilerine ve gösterilerine de sahne olur! Tabii, bu arada sokağın adıyla ilgili küçük bir düzeltme yapmam gerekiyor: “Şiir Sokak” yazımı yanlıştır. “Şiir Sokağı” denmeliydi. Tıpkı Ahmed Arif’in “Karanfil Sokağı”, Yılmaz Odabaşı’nın “Kumrular Sokağı” gibi!
Sokak adları dilbilgisi bağlamında birer tamlamadır. Dilci terimiyle söylersek “belirtisiz ad tamlaması”dır. Böyle yapılarda “tamlanan” sözcükler iyelik eki alır. Dolayısıyla “şiir” ve “sokak” sözcükleri tamlama yoluyla iyelik ilişkisine girince “Şiir Sokağı”na dönüşür.
Cumhuriyet gazetesinin künyesinde, Ankara Bürosu’nun adresi eskiden “Ahmet Rasim Sokak” diye yazardı. Az uyarmamışızdır düzeltmeleri için! Şimdilerde adres değişmiş ama yazım yanlışı değişmemiş! Çünkü “Abidin Daver Sokak” yazıyor yeni künyede! Oysa sokak adları böyle yazıldığında, baştaki kişi adı sokağın tamlayanı olmaktan çıkıp önadı (sıfatı) oluyor!
Bizim sitenin eski müdürü çiçeksever bir arkadaştı. Site içindeki sokaklara çiçek adları vermişti: Akasya Sokak, Defne Sokak, Manolya Sokak, Yasemin Sokak, Nergis Sokak… Elbette sevinmiştik. Ne var ki aynı yazım yanlışının orada da yinelenmesini önleyememiştik!
* * *
Numaralı sokak ve cadde adlarını hiç sevmem! Sanki Türkçede sözcük kıtlığı varmış gibi buralara numara verilmesi bana hep saçma gelmiştir. Sayıların yüreğe dokunan, belleği canlandıran bir çağrışımı yoktur. Böyle sokak adlarını oldum olası ruhsuz, kuru ve anlamsız bulmuşumdur…
Yanlış anımsamıyorsam, ilk kez İzmir’de başlamıştı numaralı sokak uygulaması. Ankara’da ise başlangıçta yalnızca Bahçelievler Mahallesi’nde vardı. Sonra yaygınlaştı. Ama onu da çorbaya çevirdiler! Bir karmaşadır gidiyor bu konuda. Bir bakıyorsunuz, “9.uncu Cadde” diye yazmışlar. Bir başka yerde ise “9’ncu Cadde” levhası çıkıyor karşınıza! Sokak adları da öyle; bazen “41 Sokak” biçiminde noktasız yazılıyor. Oysa ille de numaralı olacaksa, bu sokak ve caddelerin adları “41. Sokak” ve “9. Cadde” diye yazılmalıdır.
Görülüyor ki, sokak ve cadde adlarını çoğu zaman Türkçenin yazım kuralına göre yazmıyoruz. İster ad tamlaması biçiminde olsun, ister numaralı olsun, sokak ve cadde adlarının yazımına özen göstermek gerekiyor. Özellikle yerel yönetimlerin ilgili birimlerine bu konuda büyük görev düşüyor.
Yanlış sokak adları konusunda birkaç çarpıcı örneği de fotoğraflı olarak ilgililerin dikkatine sunalım. Belki “görsel uyarı”nın bir yararı olur!
11 yıl önce Ankara/Ayrancı’ya ilk taşındığımda semtin topoğrafyası beni şaşırtmıştı. Açıkçası bu kadar yokuşlu bir kent beklemiyordum. Nispeten daha düz olan Eskişehir ve Konya’ya kıyasla Ankara tam bir vadiler kenti. Bir zamanlar bu vadilerden şimdi sokaklara adını veren derelerin aktığını yüksek lisans tezimi yazarken öğrendim. Ankara’nın yerleşim örüntüsüne yön veren bu derelerin nasıl kaybolduklarını ve tekrar gün yüzüne çıkarılıp çıkarılamayacağını merak ederek tezimi 2020’de bitirdim. Kent merkezinde 100 km2 alana odaklanan çalışmamda yüzeyden yaklaşık 56 km akarsuyun yok olduğu sonucuna ulaştım ve Kayıp Dereler Haritası oluşturdum. Su yaşamı canlandırdığı gibi aslında şehir hayatını da canlandırmaktadır. Ankara’da bir akarsu boyunca yürümek, oturmak, sohbet edebilmek suyun akışını herhangi bir kötü koku olmadan yakından izleyebilmek ne güzel olurdu değil mi? Fakat Ankara’nın dereleri şuan yerin altında menfezlerden akıyor ve daha nicesi yürürlükteki mevzuatlara göre beton kanallar içine alınarak ıslah ediliyor.
Ankara’nın dereleri nasıl kayboldu?
Derelerin kayboluşu Cumhuriyet Ankara’sının da tarihi aslında. Ankara il sınırının çok büyük bölümü Sakarya Havzası içindedir. Hatip Çayı, Çubuk Çayı ve İncesu; Bu akarsular birleştikten sonra Ankara Çayı adını alır ve batıya Sakarya Çayına doğru ilerler. Ankara’nın jeomorfolojik özellikleri, bu dört akarsuyu besleyen birçok küçük suyoluyla şekillenir. Bu derelerin kuru dere yani mevsimsel akışa geçen dereler olduğunu belirtmek gerekir. Ankara iklimi ve yer şekilleri itibariyle konveksiyonel (kırkikindi) yağışlar almaktadır. Dolayısıyla düşük debili bu kuru dereler ilkbaharda yüksek debi ile akar ve havza ekosistemini besler.
Kalenin etrafını dolanan Hatip Çayı kentin evsel ve ticari su ihtiyacını uzun süre karşılamıştır. Üzerine Romalılar tarafından inşa edilen ‘bent’ baraj görevi görmüş ve suyu şehrin belirli bölgelerine cazibe (yerçekimi) ile taşımak için kullanılmıştır. Bu nedenle Hatip Çayı, “Bentderesi” olarak da anılmaktadır. Diğer derelere nispeten daha yüksek debide akan Hatip Çayı üzerinde buğday vb. öğütmek üzere kurulmuş değirmenler, deri yıkamak için Tabakhane denilen dükkânlar bulunmaktaydı. 1900’lerin başında İncesu deresi ise Ankara Garı önünde taşarak geniş bataklık alanlar oluştururdu. Bu durum sıtma hastalığının artmasına sebep olurdu. Ankara başkent olduktan sonra kentsel gelişimini yönlendiren Jansen Planında bu bataklık alanlar, açık-yeşil sistemler olarak planladı. Gençlik Parkı, Stadyum ve Hipodrom gibi spor ve rekreasyon alanlarının Gar önündeki düzlükte planlanması bir tesadüf değildir. Bu yeşil koridor Abdi İpekçi ve Kurtuluş Parkına doğru uzanmaktadır. İlerleyen dönemde İncesu dere yatağı daraltılmıştır. 1944 Ankara Haritasında İncesu deresinin taşkın önlemek amacıyla Sıhhiye pazarı ve Atatürk Bulvarı boyunca Kazım Özalp caddesine kadar kanal içine alındığı görülür.
Ayrancı’nın dereleri
Ankara’nın üç ana deresi dışında, şehirde mevsimsel olarak akan irili ufaklı birçok dere vardır. 1944 Çankaya Haritasında, İncesu deresinin batı tarafında sırasıyla Büyükesat, Kavaklıdere, Hoşdere, Dikmen deresi ve Kirazlıdere gözükür. Hoşdere, o dönemde Orta Ayrancı ve Yukarı Ayrancı olarak gösterilen vadiden –Portakal Çiçeği Vadisi– aşağı doğru bugünkü Kuzgun sokak boyunca Meclis bahçesine doğru akmaktadır. Kavaklıdere ise kaynağını Çankaya Köşkü yakınından alarak Seğmenler Parkı içinden geçip bugünkü Tunus Caddesi boyunca ilerler ve İncesu deresine kavuşurdu. Günümüzde Kavaklıdere Seğmenler Parkı içinden halen açıktan akmaktadır, ancak Seğmenler Parkı alt kotunda menfeze girer, Kuğulu Parkın altından geçerek Tunus Caddesi boyunca yolun altından akar ve İncesu menfezi ile birleşir. 14 km uzunluğu bulan Dikmen Çayı ise Dikmen Köyü Camii’si civarından başlayarak vadiden geçer ve Kara Harp Okuluna doğru devam ederek bugünkü Saraçoğlu Mahallesine doğru akardı. Trajik bir şekilde bugün dere, vadi içerisindeki menfezde, yer altından akarken üstünden yapay havuz akar. Sonrasında Çetin Emeç Bulvarı altında bulunan sel kapanına (su tutma alanına) girer ve Cemal Süreya Parkına doğru Dikmen Caddesi altından geçerek Kirazlıdere menfezi ile Necatibey metro istasyonu civarında birleştirilir, son olarak Ankara Çayına yönlenir.
Ayrancı’nın dereleri
Derelerin kaderini değiştiren seller
11 Eylül 1957’de Hatip deresinin ve de kentin kaderini değiştiren büyük bir sel meydana gelir. Erman Tamur’un “Suda Suretimiz Çıkıyor” eserindeki anlatımıyla il merkezinde yağmur bile yağmamışken Hatip Çayı’nın su toplama havzasında yer alan Hasanoğlan, Lalahan, Kayaş ve Mamak bölgeleri 1,5 saat yağış almış, su, derenin taşma debisini aşarak Kayaş-Dışkapı güzergâhındaki taşkın yatağında bulunan her şeyi önüne katıp sürüklemiştir. Önceki yıllarda da Hatip, İncesu ve Dikmen derelerinde seller meydana gelmiş ise de bu seferki sel, 20 milyon lirayı aşkın hasar ve 165 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır. O yıl erken seçime giden Türkiye’nin siyasi gündemi de çok hareketliydi, öyle ki selle aynı gün mecliste Seçim Kanunu değişiklikleri yapılmaktaydı ve sel meclis gündemine ancak gece girebilmişti. Sel sonrası Hatip Çayı’nın ıslahı DP’nin bir seçim propagandası olmuş ve akabinde bir kısmı (bugünkü Bentderesi Caddesi) yer altına alınarak Hatip Çayı kapatılan ilk dere olmuştu.
Ankara’nın 11 Eylül 1957 Sel Felaketi
Dereler altyapısız başkentin kanalizasyon hatlarına dönüşürken, seller derelerin kapatılmasının bahanesi olmuştur. Hâlbuki seller politikacıların söylediği gibi asrın felaketleri değildir, insan müdahalesinin ve yetersiz altyapının bir sonucudur. Zira 1963 DSİ Raporunda taşkınların sebebi şu şekilde açıklanmıştır: “Kontrolsüz iskân derelerin tahliye kapasitesini azaltmıştır… Derelerin drenaj alanlarının bitki örtüsünden mahrum bulunması, arazinin yanlış kullanılması, herhangi bir şekilde toprak muhafaza tedbiri alınmadan tarım yapılması ve mecralara muhtelif artıkların dökülmesi…” Yani sellerin ana sebebi, yoğun nüfus artışı, dere kenarlarındaki gecekondulaşma ve altyapı yetersizliğiydi. Jansen Planı’nda 1980 için öngörülen nüfusa 1950’lerin başında ulaşan Ankara için yeni bir master plan (Yücel-Uybadin, 1957) yapılmış, plan raporlarında İncesu ve Bentderesi’nin kanalizasyon sisteminin bir parçası olduğuna değinilmiştir. 1963 DSİ Raporuna göre, şehrin yalnızca 1/10’unda atıksu ve yağmursuyu sistemi vardı, kalan yerlerde septik tanklar kullanılırdı veya atıksular arıtılmaksızın derelere deşarj edilirdi. Hatta 1950’lerde belediyeler, muhtarlara beton büzler dağıtmış halkın iş birliği ile atıksu hatları döşenmesi sağlanmıştır. Ancak bilgisizlik ve yönetim eksikliği nedeniyle yine DSİ Raporuna göre PTT’nin telefon menholüne bile kanalizasyon bağlantılarının yapıldığı görülmüştür. 1970’lerde Anadolu’nun büyük kısmı fosseptik çukurlarına insan dışkısını biriktirir, daha sonra gübre vb. olarak yararlanır ya da boş arazilere dökülürdü. Bu evsel atık anlamında çevre kirliliğini geciktiren olumlu bir durumdu aslında, çünkü 90’larda kanalizasyon bağlantısı arttıkça arıtma tesisi oranı yok denecek kadar az olduğundan içme suyu havzalarını tehdit eden kirlilik yüksek seviyelere ulaşmıştır.
Atatürk Bulvarı’nın Sıhhıye bölümünden açıktan akan İncesu Deresi (1970)
Kanalizasyona dönüşen dereler
Büyük selden sonra Hatip Çayı’nın kent içerisinde kalan kısımları da 60lı yıllar boyunca DSİ tarafından kapatılmıştır. Böylelikle Hatip Çayının dere yatağı kamu yararına kullanılmak yerine ranta kurban edilerek özel mülkiyete geçmiş, şehir dışında yeni rekreasyon alanları (sel kapanları) inşa edildiği düşünülerek gözden çıkarılmıştır. İncesu ise açık bir kanalizasyon hattına dönüşmüştür. Raporlara göre yazın dereden gelen koku başkentin merkezine yakışmayacak şekilde ağır kokmaktaydı. Nitekim 1972-76 yılları arası İncesu deresinin kent merkezindeki büyük bölümü menfeze alınarak üstü kapatılmıştır. 1961’de kent merkezindeki sellere önlem almak için Dikmen deresi önüne büyük bir sel kapanı (bugün Çetin Emeç Bulvarı altındadır) yapılmıştır. Tamur’un anlatımıyla Dikmen deresi küçük bir dere olmasına karşın, mevsimsel sellere neden olurdu. Dere, Saraçoğlu Mahallesine doğru akarken yönünü değiştirip Anıtkabir-Bahçelievler tarafına yönlendirilerek Kirazlıdere ile birleştirildi, böylece sellerin önüne geçilmesi planlandı. Ankara Taşkın Projesi Tatbikatı (1968) kitabında İbrahim Batukan İncesu deresinde yapılan hatanın Kirazlıdere de yapıldığını, hemen Anıtkabir’in yanından bugünkü M. Fevzi Çakmak Caddesi altından akan Kirazlıdere’ye Beşevler boyunca birçok apartmanın kaçak olarak kanalizasyonlarının bağladığı belirtilmektedir. Yıllar içerisinde Dikmen deresinde de aynı hata yapılacaktı. 1957 Yücel-Uybadin İmar Planında vadiler (Seğmenler, Botanik vd.) koruma altına alındıysa da Dikmen Vadisi kontrolsüz yapılaşmaya uğramıştır. 1989’da Ankara Büyükşehir Belediyesi “Dikmen Vadisi Konut ve Çevre Geliştirme Projesi” adı altında bölgeyi yeniden ele almış, kentsel dönüşümün ilk örneklerinden birini gerçekleştirmiştir. Projede dere ıslah edilerek menfeze alınmış ve havza ekosistemi, geri dönüşümü olanaksız değişikliklere uğramıştır.
Dikmen Vadisi Çetin Emeç Bulvarı tarafından görünüşü 1990
90’lardan günümüze
1980lerde Ankara Çayı’na arıtılmaksızın verilen kanalizasyon hatları neticesinde içme suyu havzalarındaki kirlilik yüksek seviyeye ulaştı. 1989’da ayrık kanalizasyon sistemi ve arıtma tesisi içeren Büyük Ankara Kanalizasyon ve Yağmursuyu Projesi (BAKAY) planlandı. 1997’de Sincan-Tatlar’da son teknoloji bir Arıtma Tesisi inşa edildi. Ancak, ABB, 2017’de BAKAY projesinin sadece %54ünün tamamlanabildiğini belirtmiştir. BAKAY Projesine göre yağmur suyu taşıması planlanan kapalı veya açık derelerin çoğu halen atıksu da taşımaktadır ve bu hatlara atıksu bağlantıları yapılmaktadır. Bu durum, 2016’da DSİ için hazırlanan havza raporlarında belirtilmiştir. Diğer taraftan IV. Sınıf yani çok kirli olan Ankara Çayı ve Sakarya Nehri tarımsal sulamada hatta içme suyunda kullanılmaktadır.
Mansur Yavaş’ın da birçok kez dile getirdiği gibi bugün Tatlar Arıtma Tesisi yetersiz kalmaktadır, çünkü giren su miktarı çok fazladır. Nüfus artışı yanı sıra özellikle derelerin ve yağmursularının tesise maliyeti çok yüksektir. Dereler ve yağmur suları atıksu hatlarından ayrılarak, olabildiğince yeraltı suyuna sızdırılmalı ve bunun için klasik bir yöntem olan daha fazla boru döşemek yerine doğa-tabanlı çözümlere geçilmelidir. Yağmursuyu hasadı, yeşil çatılar, biyotutma sistemleri, geçirgen yüzey döşemeleri vb. sürdürülebilir drenaj sistemleri ile sadece su krizine değil kentlerin ısınmasına da çözüm üretebiliriz. Derelerin tekrar açılması bir hayal değil aslında ekolojik ve ekonomik bir gerekliliktir.
Pazar sabahı –ya da belki sabahın ilerleyen saatleri– mahallemizdeki fırının önünde bir kuyruk oluşmaya başlar. Taze, çıtır beyaz ekmek gerçek Türk kahvaltısının olmazsa olmazıdır ve özellikle hafta sonları vazgeçilmezdir. Caddenin karşısında, adını tuhaf bir tembel hayvandan alan bir kafede ise ortalık hâlâ sakin. Hoş kış güneşi parlıyor, taze demlenmiş kahvenin aroması havayı dolduruyor ve peynir ve maydanozla doldurulmuş sıcak poğaça tezgâhın üzerinde bekliyor.
Pencerenin önündeki dergi yığınından, mahallemizde düzenli olarak yayınlanan yerel bir aylık gazete olan Ayrancım Gazetesi‘nin son sayısını alıyorum. Gazetenin sayfalarında, mahallemizde açılan yeni bir kafeden, nerede çömlekçilik dersi alabileceğinize, itfaiye araçlarının neden bazı sokaklara giremediğine ve mahallede mutlu olmanın gerçekte ne anlama geldiğine kadar pek çok konuya yer veriliyor.
Ankara’nın geniş merkezinde yer alan mahallemiz Ayrancı, belki de Türkiye’de eşsiz bir cevher. Beş milyonluk büyük bir metropolde yaşamamıza rağmen, burası küçük bir kasaba gibi hissettiriyor. Yerel fırında (evet, hafta sonları ekmek kuyruklarının olduğu fırında), kafede, yakındaki zeytin ve taze peynir satan dükkânda ya da yolun biraz ilerisindeki kuruyemişçide tanıdık yüzlerle karşılaşıyorum. Buradan Noel kurabiyesi yapmak için öğütülmüş badem ve Noel hediyesi olarak zeytinyağlı sabun alıyorum.
Bugün, ana caddenin hemen dışındaki kafe huzurlu. Kafenin içi hâlâ boş ama birkaç saat içinde hem içerisi, hem de kışın Türk kafeleri için vazgeçilmez bir özellik olan ısıtıcı lambaların altındaki dışarısı dolacak. Ne de olsa sigara içen müşterilere hitap etmek zorundalar ki bu da Türkiye’de neredeyse herkes demek.
Pazar sabahları burası sakin, ama hafta içi Güvenlik Caddesi bambaşka bir hâl alır. Trafikte takılmış, yokuş yukarı çıkmaya ve kalabalık caddeden kurtulmaya çalışan, korna çalan arabalar ile hazır yemekten ev alışverişine kadar her şeyi taşıyan motosikletlerin karmaşasıyla canlanır.
Kafeden ayrılıp daha sakin bir sokakta dolaşırken kendimi vitrinleri el işi hazinelerle ışıl ışıl parlayan küçük bir atölyede buluyorum. Burada seramik mumluklardan üfleme cam küpelere ve Beatles şarkı sözlerinin basılı olduğu kumaş çantalara kadar her şeyi bulabilirsiniz. Aslen Kıbrıslı olan sahibi bana atölyesini yıllardır aynı yerde işlettiğini söylüyor.
Kapının önünde, mahallenin kedilerinden biri dalgınca etrafı izlerken, bir diğeri yakındaki bir duvarın üzerinde güneşleniyor, üçüncüsü ise yüksek bir ağaç dalından her şeyi gözlüyor.
Sadece fırının önünde değil, öğlen saatlerinde bölgenin en iyi döner kebabını sunan küçük restoranın önünde de bir kuyruk oluşuyor. Ana caddede yürürken kavrulmuş et, taze ekmek ve zeytinyağlı ev yapımı yemeklerin kokuları bize eşlik ediyor.
Ayrancı’da eski gelenekler modern yeniliklerle iç içe geçmiş durumda. Yaz aylarında, dolma gibi kış yemeklerinde kullanmak üzere kurutulmak için balkonlara asılan biberleri görebilirsiniz. Aynı evlerin duvarları ise yerel ve uluslararası sanatçıların birlikte oluşturduğu özenli grafitilerle süslüdür. Masa oyunlarının yaygın bir eğlence olduğu yıpranmış sandalyeli eski kafeler, çeşitli kahve demleme yöntemleri sunan modern işletmelerle yan yana durur. Yine de her iki mekânda da geleneksel çay temel bir unsur olmaya devam eder.
Eğer aktif olmak isterseniz, Ayrancı’da çok sayıda yoga stüdyosu bulunmaktadır. Ya da (nispeten) temiz havada egzersiz yapmayı tercih ediyorsanız bitiş çizgisindeki bir posterde Ayrancı’da “biz büyük bir aileyiz” ve “herkesin bir komşuya ihtiyacı var” yazılı olan yerel parkurda koşuya çıkabilirsiniz.
Pazar günü sona ererken, fırın rafları boşalacak, kafeler dolacak ve sokaklar her zamanki ritmine kavuşacak, Ayrancı’da sıradan bir gün daha…
Bir semtin ruhunu tanımlayan nedir? Sokakları, parkları, binaları mı, yoksa o semtte yaşayan insanların paylaştığı hikayeler mi? Semtin ruhu, sadece taş ve betondan ibaret değildir; o, sokaklarından geçen insanların anılarında, komşuluk ilişkilerinde ve paylaşılan küçük detaylarda saklıdır. Sabahları simit kokusuyla uyanmak, esnafla selamlaşmak ya da aynı sokakta yıllardır değişmeyen bir çınar ağacının gölgesine sığınmak… İşte tüm bu unsurlar, bir semtin kimliğini oluşturur.
Kolektif hafıza, bir topluluğun geçmişi hatırlama biçimleriyle şekillenir ve geleceğe dair bir vizyon oluşturur. Türkiye’nin şehircilik anlamında kaybettiği şeylerden birisi bu, kolektif hafızası silinmiş, geçmişinden kopmuş şehirlerde yaşıyoruz. Şehirlerimiz ruhunu kaybediyor.
Beşir Ayvazoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’i üzerine konuşurken, Bursa bölümünün neşet ettiği şiiri “Bursa’da Zaman” şiirinden bahsederken, Bursa’yı gezeceklere verilecek “mutlaka görmelisin” tavsiyelerine eklenmesi gereken, mesela Ulu Cami gibi şehrin mütemmim cüzü sayılabilecek bir eser diyordu bu şiir için. Bir şehri tavsiye ederken gezilecek görülecek, o şehrin ruhunu yansıtan eserlerin yanına eklenecek bir kitap da olabilir bazen. Tanpınar’ın Beş Şehir kitabı, o şehirlerin mekân hikayelerini anlattığı için edebiyatımızın nadide eserlerinden birisi. Hikayesi olmayan bir mekân bir taş yığınından farksızdır. Bence büyük dertlerimizden birisi bu: Mekânlar hikayelerini yitiriyor.
İlk iki kitabım Kurusırt’ın Ardı ve Evden Uzakta’da doğduğum ve büyüdüğüm Kangal ve Sivas’ı anlattım. İnsanların, mekânların hikayelerini yazdım. Temel kaygım, üçüncü kitabım Ayrancı’da Bir Apartman’ın arka kapağında kurduğum bir cümlenin tafsilatlı şerhi aslında: Doğduğumuz evlerde ölmüyoruz. Benim doğduğum ev artık yok, büyüdüğüm evlerle bağım koptu. Bu kayıplar insanın hayatını fakirleştiren, köksüzlük hissini büyüten ve hayatın anlamında büyük boşluklar oluşturan etkenler.
Bir semtin ruhu üzerine düşünmek, insanın aidiyet arayışını ve kimlik oluşturma sürecini anlamaya çalışmaktır. İnsanın varoluşunu anlamlı kılan, yalnızca bir mekânda bulunmak değil, o mekâna ruhuyla bağ kurmak, orayı “yuva” hâline getirmektir. Bir semt de ancak içinde yaşayan insanların hatıraları, alışkanlıkları ve ortak deneyimleriyle anlam kazanır.
Şehirlerin ruhu, toplulukların dinamizmi ve sokak hayatının etkileşimleriyle şekillenir. Şehirler sadece fiziksel mekânlar değildir; aynı zamanda sosyal ilişkilerle yaşayan organizmalardır. Ayrancı gibi semtler, sadece “yaşanılan mekânlar” değil, aynı zamanda “deneyimlenen” ve “anlam yüklenen” mekânlardır.
İşte bu noktada yerel gazeteler, bir semtin metafizik haritasını çizer; sokakların ötesindeki derin anlamları açığa çıkarır. Yerel gazeteler semtin ruhunun yazıya dökülmüş hâlidir. Her sayfasında, semtin yaşayan tarihine dair izler taşır; bazen bir apartmanın yapılış hikayesi, bazen mahalle pazarındaki sohbetler… Bu küçük detaylar, dijital dünyanın tekdüzeliğinde kaybolan özgünlükleri yeniden görünür kılar.
Yerel gazetecilik, bir semtin yalnızca tanığı değil, aynı zamanda o semtin hafızasını geleceğe taşıyan bir köprü görevi görür. Yerel gazeteler, kolektif hafızanın korunmasında ve aktarılmasında önemli bir araçtır. Ayrancım Gazetesi gibi yayınlar, bireyleri ve mekânları tarihsel bir bağlama oturtarak o semtin hikayesinin bir parçası hâline getirir. Böylece, yerel gazetecilik sadece bilgi aktarmakla kalmaz; bir topluluğun varoluşunu ve anlam arayışını destekleyen bir zemin sunar.
Yerel gazeteler, topluluk dayanışmasını güçlendiren ve kültürel hafızayı diri tutan araçlardır. Ayrancım Gazetesi, Ayrancı semtinin hikayesini anlatırken aynı zamanda bir hikayeyi geleceğe aktarıyor. Sokak adlarının tarihçesi, eski apartmanların öyküleri, semtte yaşayan insanların anıları ve esnaf hikayeleri gazetenin her sayısında yer buluyor.
Ayrancım Gazetesi’nin hikayesi, yerel gazeteciliğin dayanışma, kültürel hafıza ve topluluk ruhu açısından önemini ortaya koyuyor. Önceki sayılarında yayınlanan hikayeler, yazılar kitap olarak yayınlanıyor. Kaybettiğimiz mekân hikayeleri, semt ruhu sayfalarda yeniden şekilleniyor.
Peki bu neden önemli?
İrlandalı yazar James Joyce’un klasik eseri Dublinliler için şöyle bir tespit yapılır: Joyce o kitapta şehri ve insanlarını öylesine güzel tasvir eder ki, bir gün Dublin yerle bir olsa Joyce’un sayfalarından bakarak şehri yeniden inşa edebilirsiniz. Ayrancım Gazetesi aslında ileride “Burası nasıl bir yerdi?” sorusunu soracaklar için semti sayfalarda yeniden inşa ediyor.
Doğduğumuz evlerde ölmüyoruz dedim, bu Türkiye’nin artık birçok şehri için geçerli olsa da Ayrancı bu tespitin nadir istisnalarından birisi. Ayrancı’da hâlâ doğduğu evde oturan semt sakinleri var. Ayrancı her şeye rağmen modern hayatın köksüzlüğüne direnen bir semt. Bunu kayda geçirmek de büyük ve çok kıymetli bir iş.
Şehirler, mekânlar ve insanlar üzerine düşünen, yazan biri olarak, kitaplarımı yazarken önemsediğim temel motivasyonlardan biri “tanıklık etmek” oldu. İlk kitabım “Ben yaşarken Kangal böyle bir yerdi” cümlesini, ikinci kitabım “Ben yaşarken Sivas böyle bir yerdi” cümlesini ve nihayet Ayrancı’da Bir Apartman ise “Ben yaşarken Ankara böyle bir yerdi” cümlesinin insan hikayelerinde, mekân hikayelerinde yeniden kurulmasından ibaretti. Bu şahitliği önemsiyorum. Nihayetinde Ayrancım Gazetesini bu bağlamda çok kıymetli buluyorum.
Ayrancım Gazetesi ulusal gazetelerde yazan semt sakinlerimizin gördüğünde imrendiği, birçok ulusal yayından daha profesyonel bir yayın. Gazetenin emektarlarını selamlamak istiyorum; bazen insan yaptığı işin içindeyken o işe dışardan bakamıyor, gazetenin emektarları da muhtemelen benim gördüğümü yeterince göremiyor. Fakat eski bir yayıncı, ulusal gazete ve dergilerde köşe yazmış bir yazar olarak bu tespitimin bir iltifat değil, sektör profesyonellerinden biri olarak, bir gözlem olarak aktardığımı belirtmek isterim.
Ayaklarınız oldukça taraklı ve büyükse fellik fellik büyük numara ayakkabı ararsınız ya da sipariş verip ustasına yaptırırsınız. “Büyük ayaklar yere sağlam basar” diyerek gönüllere su serpelim. Ülkemizde ‘Kocaayak’, Çin’de ‘Yeti’, Avustralya’da ‘Yowi’ diye sevimli sözlerle hitap edilen büyük ayaklı kişilerin aynı zamanda büyük gönüllü olduğu söylenir.
Zonguldak Ameli Birliği Konukevi karşısında Hoşdere Caddesi 76 numaradaki Büyük Numara Ayakkabı Merkezi sizi ustaya sipariş vermekten kurtararak, el işçiliğiyle yapılmış büyük numara ayakkabılar üretiyor. Bu mağazada erkekler için en küçük ayakkabı 45, en büyüğü ise 50 numara. Kadınlarımız için burada en küçük ayakkabı 36, en büyüğü ise 39 numara olarak bulunuyor.
Büyük Numara Ayakkabı Merkezi’nin işletme müdürü Kadir Hüner
Guinness Dünya Rekorlar kitabına giren en büyük ayaklı kişinin ayaklarının 35 cm dolayında, 56 numara ayakkabı giydiği yazılıyor.. Hoşdere Caddesi’nde 6 yıldır işletilen Büyük Numara Ayakkabı Merkezi’nin işletme müdürü Kadir Hüneririadam.com ağından da online satış yapıyor. Ankara ve İstanbul üretim atölyelerinde özel seçilmiş ustalar durmadan büyük kadın ve erkek ayakkabısı yaptığını söylüyor.
Büyük numara ayakkabıların seçilen derisinin dayanıklılık için daha kalın olduğunu belirten Kadir Hüner, yere sağlam basması için ortopedik niteliklerin önemsendiğini, ücretinin de diğer normal ayakkabılarla aynı olduğunu ve toptan fiyatına sattıklarını, internet üzerinden yoğun ilgi olduğunu sözlerine ekliyor.
Mağazadaki bütün ayakkabılar öyle özenle, sanatsal estetik taşıyan bir ustalıkla üretilmiş ki, kadın ve erkek ayakkabıları ne kadar büyük olsa da hepsi de çok sevimli ve oldukça şık görünüyorlar. Ayakkabılardan hoş bir deri kokusu tüm mağazaya yayılıyor, insan birini alıp duvara süs olarak asmak istiyor. Hoşdere’deki Büyük Numara Ayakkabı Merkezi haftanın her günü 09.00-18.00, Pazar günleri ise 12.00- 19.30 arasında açık bulunuyor. Mağazanın İstanbul ve Ankara Hoşdere’de iki şubesi bulunuyor, her iki şehir atölyesinde de üretim yapılıyor, iriadam.com adresinden iletişim kurulabiliyor.
BÜYÜK NUMARA AYAKKABI Hoşdere Caddesi No:76 Ayrancı – Ankara Tel: 0 544 474 23 26 www.iriadam.com
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Ayrancı’ya hoş geldiniz. Ne zamandır Ayrancı’dasınız? Neler yapıyorsunuz burada? Biraz Ayrancı’yla başlayalım.
Hoş bulduk. Ben Ayrancı’ya bir buçuk yıl önce geldim. İzmir’de yaşıyordum.
Buraya bir büyükelçilikte iş bulma vesilesiyle geldim. Geldiğim haftalarda Anıttepe’de bir arkadaşımın evinde kalıyordum. Ev aramaya işime en yakın yer olan Ayrancı’dan başladım. Çok tesadüfen Aşağı Ayrancı’da çok güzel, ağaçlara bakan bir ev buldum. Ayrancı’nın bu arka bahçelerinin yeşilliği olsun, binalarının eski mimarisi, mahallenin içinde her şeyi barındırıyor olması, ihtiyacınız olan her şeyin beş dakika mesafede oluşu, mahalle kültürünün canlı ve yaşıyor olması beni evimde hissettirdi. İşimden çıkıp yolumun üzerindeki yogaya gidip, alışverişimi yapmak, sokağımdaki kafelerden birinde mahallenin eski müdavimleri ile sohbet etmek beni mutlu ediyor.
Kendimi bir Ayrancılı gibi hissetme cesaretini gösteriyorum
Mahallede yaşayan insanların tipolojisi, farklılıkları da kendimi buraya ait hissetmemi sağladı. Kendimi çok iyi hissettirdi. Çok kısa süredir Ayrancı’da yaşıyor olmama rağmen kendimi bir Ayrancılı gibi hissetme cesaretini gösteriyorum açıkçası. Şu an herhalde başka bir mahallede, hatta Aşağı Ayrancı dışında bir yerde yaşayamam gibi hissediyorum.
Ben sokaklarda, bilmediğim yerlerde çok yürüyorum. Ve gerçekten dakikalarca bir binanın önünde durup binaya baktığım oluyor. Oranın tarihini, hikayelerini hayal etmek, düşünmek bana keyif veriyor… Kesinlikle büyüleyici, sizi içine alan bir tarafı var Ayrancı’nın. Bana çok iyi geldi.
Kitaplarla, seyahatlerle ve müzikle dolu bir hayatınız var gibi görünüyor, gerçekten böyle mi?
Herhalde sanat olmasa çok keyifsiz olurdu hayat… Müziksiz, kitapsız hayat çekilmiyor. Çünkü hayal kurmamızı, başka hayat tahallüllerini oluşturmamızı sağlayan şeyler bunlar.
Çocukluğumdan beri dil hep hayatımda oldu. Farklı diller öğrenmek hep ilgimi çekti. İngilizce öğretmenliğinden mezun olmuştum. İkibinli yıllardaydı, Ankara’da yaşadım bir süre. Beraber yaşadığım arkadaşlarım müzisyenlerdi ve onlarla beraber biraz müzik öğrenmeye ve enstrüman çalma hevesine girdim. Klarnet çalmaya başladım.
Farklı kültürleri ve insanların değişik yaşamlarını merak ediyordum. Başka ülkelerde insanlar bizim gibi yaşıyor olamaz, acaba nasıl yaşıyorlar, neler yapıyorlar sorusu sürekli kafamda dönüyordu. Ama gitmek, görmek istediğim yer Avrupa değil de daha çok Latin Amerika’daki ülkelerdi. Hem de belki bir dil daha, İspanyolca öğrenirim niyetiyle 2002 yılında müzisyen bir arkadaşımla beraber Arjantin‘e gittik. Orada 10 ay kaldık. Sokak müzisyenliği yaparak hayatımı geçindirmeye çalıştım. Sokakta çalışan jonklörlerden top çevirmeyi öğrenip Arjantin’in kuzeyinden Bolivya‘ya geçtik. Bir ay sokakta tütsü satarak, trafik ışıklarında top çevirerek geçimimi sağladım orada.
Arjantin’de insanlar biraz daha mesafeliydi ve ekonomik koşulların zorluğu da oradan ayrılmaya itti. Bir Latin Amerika ülkesini biraz tanıyacak kadar yani birkaç yıl kalmak istiyordum. Türkiye’ye dönmeden önce Brezilya‘ya da bir uğrayalım, şansımızı bir de orada deneyelim dedik. Brezilya’ya o girişimle kalış o kalış 9 yıl Brezilya’da yaşadım. 3-4 yılım sokak müzisyenliği yaparak geçti. Yani gerçekten evsiz, yataksız, üstsüz başsız, tenceresiz bir şekilde yaşadım.
Brezilya’da sokak müziği yaparken
Orada sokak müziği yaptığımızda gitarist arkadaşımla longaları, sirtoları çalıyorduk. Amacımız, longaları tek sesli değil de çok sesli olarak gitar-klarnet eşliğinde çalarak biraz tanıtmaya çalışmak hem Brezilya müziği öğrenmek hem sokak sanatçılarıyla beraber bir şekilde yaşayabilmekti. Sokakta çalarken, aslında bir Cdniz olsa satarsınız, para kazanmanıza yardımcı olur fikrini verdi birçok kişi bize. Hazırladığımız repertuarı Rio’da bir stüdyoda kaydedip Cdleri sokakta satarak bir yandan gelir elde etmeye çalışıyorduk. “Hora de sonhar” adındaki eski bir choro isminden alan bu albüm aslında tam da durumumuzu özetliyordu: Hayal kurma vakti. Hayatında hiç açlık çekmemiş, zor durumda kalmamış orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak çok büyük bir deneyim yaşadım orada. Çünkü sokakta enstrüman çalarak para kazanıp yaşamaya çalışmak çok büyük bir risk, aç kalma ihtimalini göze almanız gerekiyor. Kahvaltı yapacak parayı bulamadığımız zamanlar olabiliyordu. Oradaki hem Arjantinli jonglörler hem Brezilyalı sokak sanatçıları nasıl hayatta kalınır dersi verdiler yani bir bakıma. Açıkçası hiçbir üniversitede bulamayacağım bu bilgiler müthiş bir deneyim oldu benim için, parayla satın alınamayacak kadar değerliydi.
Dil öğrenmek amacıyla gitmiştim ama deneyimlediğim şeyler bana dilden daha fazlasını öğretti. Dil öğrenmenin yanı sıra farklı hayat biçimleri, insanların nasıl yaşadığı, dünyayı nasıl algıladığı, birbirleriyle, aileyle, çocuklarla, doğayla, şehirle nasıl ilişkilendikleri gibi çok farklı şeyler gördüm, çok etkileyiciydi.
Brezilya’da insanlar sokağı yaşıyor ve hayatın hep içindeler, hayat sokakta akıyor. Sokakta tüm duygular yaşanıyor; dans eden, müzik yapan insanlar, parklar, bahçeler her zaman dolu. Ekonomik anlamda zor durumda çok insan olmasına rağmen yaşam dolular. Her mahallenin kendine has ufak bile olsa bir bandosu, orkestrası veya korosu var ve bunlar parklarda, pazarlarda belirli günlerde çalıyorlar, mahallede yaşayan ve bir enstrüman çalanın hem bir çok şey öğrenebileceği, kendini geliştirebileceği hem de müzik yapabileceği gruplar bunlar.
Bu 9 yıllık süre içerisinde orada birçok yerde müzik çalışmaları yaptım. Doğaçlama dersleri, Brezilya choro, karnaval, samba, jazz müziği eğitimlerine katıldım. Son 5 yılım Rio’da geçti. Çocukluğumdan beri kitap okumaya bayılan bir çocuktum. Orada da Brezilya edebiyatıyla ilgilendim doğal olarak. Rio’dan önce yaşadığım Minas Gerais bölgesindeki Juiz de Fora Üniversitesi’nde Brezilya Edebiyatı kurslarına katıldım ve ülkenin yazın dünyasına da biraz bakıp tanıma fırsatım oldu. Yani hem müzik hem edebiyat aynı anda ilerledi. Türkiye’ye döndüğümden beri de Portekizce edebiyat çevirmenliği yapmaktayım ve Çevbir üyesiyim.
İngilizce biliyordum ama Latin Amerika’da İngilizce bilen insan çok az genel olarak. O yüzden mecbur kaldım İspanyolcuyu öğrenmeye çünkü kimseyle iletişim kuramıyordum. Arjantin’de 6 ayda söktüm İspanyolcayı. Türkler için İspanyolca biraz kolay çünkü yazıldığı gibi okunuyor telaffuz açısından büyük bir kolaylığımız var. Brezilya’daki 9 yılın sonunda da Portekizcem bir Brezilyalı gibi oldu. Çok içselleştirdiğim, çok sevdiğim bir dil. Hem müziğini hem edebiyatını çok seviyorum.
Sokak müziği deneyiminiz planlı mıydı peki? Orada sokak müziği yaparız diye mi gitmiştiniz?
Sokak müziği yaparız diye gitmiştik. Çünkü ben üniversiteyi bitirdiğimde akademik olarak başarılı bir öğrenci olmadığım için yurt dışına, master ya da ikinci bir okul okumak üzere gidemeyeceğim ortadaydı. Benim enstrüman öğrenmemin sebebi de para kazanabileceğim ve her yerde yapabileceğim bir yeteneğimin, bir işimin olmasını istememdi. Bu bakımdan müzik yapmanın daha işlevsel olduğunu düşündüğüm için enstrüman öğrendim.
Yurtdışına da o amaçla gittim. Elimde belli miktar biriktirdiğim bir para vardı ama altı ay sonra bitince sokak müziği yaparak yaşarım diye düşündüm. Ama tabii bu çok büyük bir risk aslında. Çünkü 25 yaşındaydım ve her şeyi kabullenerek, her türlü çileyi çekeceğimi bilerek gitmiştim. O zamanlar burada gördüğüm şeylerden çok sıkılmıştım. Başka şeyler görmek istiyordum ve bunun için her türlü bedeli ödeyebilirdim.
Yokmuşuz gibi davranmamalıyız
Biraz müzikten devam edelim o zaman. Yani bu sokak müziği meselesi enteresan Türkiye için. Burada bir bağını kurabildiniz mi?
Ben 2014 yılında Türkiye’ye döndüm. İzmir’de yaşadım bir süre. O zamanlar tabii İzmir’de de, Ankara’da da çok fazla sokakta müzik yapan vardı, hâlâ var. Türkiye’ye döndükten sonra hiç sokak müziği yapmadım, orada deneyimlediğim anlamda bir bağ kuramadım açıkcası.
Ama 2017 referandum döneminde “Hayırdır Mahmut” diye bir parça yapmıştık kadın arkadaşlarla ve pazar yerlerine gidip pazarın içinde gezerek çalıyorduk. Kafamıza bir yumurta yer miyiz diye çok düşünüyorduk ama genelde halk da esnaf da sempatiyle karşılamıştı. Bir tek o dönemde sokakta çaldım döndüğümde, onun dışında çalmadım. Sokak müzisyenliğini Ankara’da çok görmüyorum ama İzmir’deki biraz kısıtlı bir şeydi. Hep aynı parçaların, aynı türlerin çalındığı bir şey. Bir ses oluyor, müzik oluyor ama çoğu insan için bunaltıcı da olabiliyor.
Ben Brezilya’da genelde Türk müziği çaldım sokakta. Hem Brezilya chorolarını çalıyorduk, hem de Türk müziğinden longalar, sirtolar daha hareketli parçalar olduğu için çok ilgi görüyordu. Bir de orası müziğin sokakta var olduğu bir yer.
Burada devam ediyor mu müzikle mesainiz?
Şu an müzikle ilişkim çok sınırlı maalesef, evde kendi repertuarımı çalışmaktan ibaret, youtube eşlik videolarına çalıyorum, çalacak kişi bulamıyorum, insanların bir şey yapma isteği olsa da sanki gücü yok gibi. Profesyonel müzisyenler de doğal olarak geçim derdinde, sadece müzik yapmak için çalmaya vakitleri yok. İkibinlerde Ankara’da yaşarken arkadaş ortamında öğrenilirdi bir enstrüman çalmak, beraber çalmak, müzik yapmak diye bir şey vardı artık o kalmamış.
Sokakta çalmak çok cesur bir tavır, bizim bu tavra ihtiyacımız var. Bence sokakta çalmak en büyük sahne, bir konser salonundan ya da bir bar sahnesinden çok daha etkili bir şey. Sokaktaki müziğin şöyle güzel bir tarafı var; oradan o an geçen insan duyuyorsizi dinliyor ve sizin müziğiniz ona bir şekilde değiyor, her türlü tepkiyi verebilir, yanına o duyduğundan istediğini alıp götürebilir. Planlı olmayan tesadüfi bir birliktelik. Bu çok değerli bir şey. Benim için en büyük sahne sokak.
Şimdi bunu yaparken para kazanmak amacı olmayan bir mahalle orkestrasının kurulup belli günler, belli saatlerde pazar yerlerinde, parklarda ufak bir repertuarla, amatör bir ruhla hayata geçirme hayalim var. Tabii ki öncesinde uzun sürecek provaların sonucunda buralara gelebiliriz.
Hayatımıza bir ses katmaya ve hep beraber olmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Çünkü son yıllarda çok yalnızlaştırılmış bir durumdayız. Bunun bize iyi geleceğini, birlikte olmanın gücüyle bu sessizliği yırtabileceğimizi düşünüyorum. Çıkışı bulamasak bile hep beraber olmak, paylaşmak, yan yana olmak bile yeter, yaşadığımız semte daha ait hissetmek ayrıca başka bir güzelliği olur.
Bir mahalle orkestrası hayaliniz mi var?
Evet, bir mahalle orkestrası hayalim var. Mahalle çok sessiz, hep aynı parça çalıyor ve ben o parçadan çok sıkıldım.
Nasıl hayata geçer peki bu, var mı planınız?
Mahalle orkestrası derken tabii kimsenin gözünü de korkutmak istemiyorum. Profesyonel müzisyenler de olabilir ama Ayrancı’da yaşayan, işi müzik yapmak olmayan ama enstrüman çalan ya da bir enstrümanla ilgilenenlerin kendini ifade edebilecekleri ve birlikte müzik yapabilecekleri bir ortam olmasını düşünüyorum.
Önemli olan bu. Çünkü bir enstrümanı çok profesyonel çalmadığımızda insanlar çekiniyor birileriyle gidip çalmaya. Müzik beraber yapılan bir şey. Ne kadar evde enstrüman çalsanız da, parça çalışsanız da birkaç kişiyle birlikte çalmanın keyfini tutamaz. O yüzden benim istediğim evlerinde oturan ve kendi kendine enstrüman çalan insanların çıkıp beraber bir parça üzerine çalışması. Yani çok mütevazi başlamayı düşünüyorum.
Bir parça seçeriz, bunu çalışırız. Hemen bir yerde gösteri yapalım hedefli değil. Öğrenmek ve kendimizi ifade etmek üzerinden yürüyerek şekillenecek bir şey bu.
Herhangi bir yaş sınırı yok, enstrüman sınırı yok, nota okumasını bilmek kolaylaştırıcı bir ön koşul olabilir, benim hazırladığım repertuara eklemeler yaparak çalışabileceğimiz, gelenlerin seviyesine, çalışma isteğine göre orkestranın yolda şekilleneceğini düşünüyorum.
Bir piyanist ya da bir gitaristin ilk başta olması bir şans olabilir, armoni enstrümanı çalan bir müzisyenle temeli daha rahat kurabiliriz. Bakır üflemelilerden yaylılara her türlü enstrüman olabilir aslında ama genel olarak batı müziği ağırlıklı çalışacağımız ve sadece enstrümantal olacağı için, batı enstrümanları öncelikte.. Kim gelirse, kim orada çaba harcamak istiyorsa herkese kapılar açık.
Son olarak şunu ekleyebilirim. Bir şekilde var olmaya devam edeceksek eğer yokmuşuz gibi davranamayız. Ben her gün kendime bunu hatırlatıyorum; yokmuşsun gibi davranma. Çünkü biz varız, Ayrancıda çok güzel insanlar var, her gün ben onları görüyorum, istiyorum ki birbirimizin gözünün içine bakalım. Birbirimizi tanıyalım, beraber bir şeyler yapmanın gücü çok büyüleyici bir şey. İhtiyacımız olan biraz göğüs açıklığı, biraz gönül ferahlığı. Bence buna değer, beraber toplanıp müzik yapmaya değer.
AYRANCI MAHALLE ORKESTRASINA KATILMAK İÇİN MAİL ATABİLİR YA DA FORMU DOLDURABİLİRSİNİZ
Ayrancım Derneği amaçları doğrultusunda çalışmalar yaparken çeşitli Avrupa Birliği kuruluşlarından, yabancı ülkelerin büyükelçiliklerinden ve diğer kurum ve kuruluşlardan da destek alarak projeler gerçekleştirmektedir.