Blog

Eski şehrin merkezinden, yeni şehrin aktarma noktasına: Ulus

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Son zamanlarda Kızılay’ı bir yerden başka yere gitmek dışında ne zaman kullandınız? Ben pek sık uğramadım. Ama yakında aynı kaderi paylaşacağını düşündüğüm Ulus’a sık giderim hâlâ. Her ne kadar şimdilerde eski cazibesini yitirmiş ve yoğun yapılaşmalarla kimliğinden uzaklaşmış olsa da Ulus, Ankara’nın kalbiydi. Ulus Meydanı’nda gezmek, bana her zaman kentin içinde kendince saklı barındırdığı alanlarla her zaman Ankara’yı hissettirir. Zevkler ve renkler gibidir mekânlar da, buranın benim için ayrı bir yeri her zaman vardı. Aslında eskiden herkes için vardı aynı Kızılay gibi. Bana yer yer distopik gelen kendince saklı yerleri olan bu mekân, ne zaman herkes için yeri olan bir mekândan sadece kentsel ulaşımın aktarma noktası haline geldi? Bir fikir çerçevesinde oluşturulan bu mekâna n’oldu? İşte bu; Ulus’un düşüş hikâyesi, elimden geldiğince sizlere aktarayım.

Ulus ne anlam ifade etmeli?

Ulus mekândan ziyade bir fikirdir aslında. İstanbul’un hegemonyasından çıkışın arzulanan çağdaş ulusun mekânıydı burası. Ulus, Ankara’nın başkent olmasıyla birlikte şekillenen bir mekândı. Erken Cumhuriyet döneminde, Ulus, yeni ulus-devletin modernleşme hamlelerinin merkezinde yer alıyordu. Planlı bir gelişim sürecinin parçası olarak tasarlanan bu bölge, Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş şehircilik anlayışının en önemli örneklerinden biriydi. Atatürk’ün devrimlerinin ve sekülerleşme çabalarının mekânsal karşılığını bulduğu Ulus Meydanı ve çevresindeki yapılar, Türkiye’nin modern yüzünü temsil ediyordu. Peki, böyle anlamlı bir mekâna ne oldu?

Düşüşün başlangıcı

1980’lerden itibaren benimsenen neoliberal politikalar ve uluslararası sermaye gruplarının artan etkinliği, Türk müteahhitlik sektörünü güçlendirmiş ve büyük ölçekli inşaat projelerine öncülük etmiştir. Bu dönemde kentlerdeki konut sorunları, trafik yoğunluğu ve çevre sorunları gibi zorluklar artarken, Türkiye, kentsel dönüşüm politikalarını hayata geçirerek bu sorunları çözme çabasına girişti.

Kentleşme sürecinde dikkat çeken bir nokta, kentin saçaklanarak büyümesidir. Büyükşehirlerdeki genişleme ve gelişme eğilimi, kent merkezlerinde konumlanmış olan gecekondu alanlarının da değerlenme potansiyelini artırmıştır. Kent saçaklandıkça, merkezi iş alanlarına yakın bölgelerde yer alan gecekondu alanları, yatırımcıların ve gayrimenkul geliştiricilerin ilgisini çekmiş, bu da bu bölgelerin değer kazanmasına yol açmıştır. Ülkenin genel ekonomik durumu, büyük ölçekli inşaat projelerine olan talebi artırmış ve bu da kentleşme süreçlerini hızlandırmıştır. 

Çılgın projelerle yaratılmaya çalışılan bir distopya

Bugün Ulus, ne geçmişin kültürel ve sosyal yaşamını barındırıyor ne de bir merkez olma özelliğini sürdürebiliyor. Zamanla iş merkezleri başka bölgelere kayarken, Ulus giderek boşaldı ve eski görkeminden uzaklaştı. Son yıllarda yapılan kentsel dönüşüm projeleri de bu süreci hızlandırdı. Ulus’un sokaklarında gezen biri, artık sadece tarihi bir alanda değil, aynı zamanda mekânsal bir yok oluşun ortasında bulunuyor. İşte bana distopik gelen noktası Ulus’un tam da burası. 1986 yıkında Raci Bademli çevresinde atılan olumlu adımlar yani mekânı kurtaracak bu çaba ne yazık ki sonuçsuz kalmıştır.

Daha sonrasında atılan adımlar bilimsel korumadan uzak, şekilci uygulamalardı. 2005 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile alınan Ulus için “Yenileme Alanı” tanımı işleri daha da kötüye götürmüştür. 2018 yılında Ulus’ta trafiğin yer altına alınması projesi ise bu tarihi merkezin çılgın projelere maruz kalmasının başlangıcı olmuştur. Sözde, meydanın yayalaştırılmasının sağlanacağı öngörülse de kent ölçeğinde araç trafiğinin teşvik edildiği bu proje, yayalaştırma konusunda kente bir fayda sağlamayacaktır. İller Bankası ve Gençlik Parkı önünden trafiğin alta alınarak bir meydan oluşturma yaklaşımının Ulus’un var olan değerlerini yerle bir eden, özellikli yapılarını yıkan bir yıkım ve yok etme anlayışı Ulus’un karakterini değiştirmek üzerine kurgulanmıştır. Bu proje tarihi yapıları ve özellikle Roma Hamamı kalıntılarını olumsuz etkileyecek. Üst ölçekli planlarda ve Ulaşım Ana Planı’nda yer almayan bu yol proje, kentin en değerli alanlarını bir köprülü kavşağa dönüştürecekti, az kalsın. Eski tarihi eserlerden yeni-tarihi eserler üretilen Hamamönü ve Hacıbayram restorasyonu ise bu çöküşü perçinlemiştir.

Benim için farklı bir anlamı olan Ulus’un kaybı, sadece mekânsal bir kayıp değil, aynı zamanda bir kimlik kaybıdır. Bir zamanlar Cumhuriyet’in simgesi olan bu bölge; plansızlık, yanlış politikalar ve rant odaklı projelerle Ankara’nın hafızasından silinmeye devam ediyor. Sadece ulaşım sürecinde bir aktarma noktasına dönüşen bu alanın kaderini Kızılay da uzun bir süredir paylaşıyor. Bu süreçte Ulus’un tarihi ve kültürel dokusunun bozulması, sadece fiziksel bir yok oluş değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir kayıp anlamına geliyor. 

Mekânlar, sadece beton yapılar değildir; onlar bir ulusun hafızasını, kimliğini ve ruhunu barındırır. Özellikle ülkenin kuruluşunu simgeleyen Ulus gibi bir yer. Ankara’nın başkent oluşunun simgesi olan Ulus, bu önemli misyonunu korumaya devam etmelidir.

Küçük araçlar, büyük sorunlar: Mikromobilitenin kentlerdeki rolü ve zorlukları

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Mikromobilite, kelime anlamı olarak mikro hareketliliği ifade eden bir kavramdır ve paylaşıma açık scooter ve bisiklet gibi araçları kapsamaktadır. Ancak, gelişen teknoloji bu alanda yeni araçların tasarımına da olanak tanıyacaktır. Günümüzde, kısa mesafeleri mikromobilite araçlarıyla özgürce dolaşan geniş bir kullanıcı kitlesi bulunmaktadır. Başta minimal tasarımlarıyla dikkat çeken bu araçlar, dünyada 1990’lı yıllardan itibaren kullanılmaya başlanmış olsa da GPS sistemleri, mobil ödeme çözümleri ve şarj edilebilir batarya gibi gelişmeler sayesinde kentsel mobilite için önemli araçlar haline gelmiştir. Kontrolsüz biçimde büyüyen kentler, artan nüfus artışıyla beraber başta trafik olmak üzere ciddi altyapı sorunlarına sebep olmaktadır. Bir yerden bir yere ulaşmak isteyen vatandaşlar toplu taşıma ya da özel araçlarını kullansalar da trafikten kaçamamaktadır. 

Ulaşım alışkanlıkları üzerine yapılan araştırmalar dünya genelinde insanların kişisel yolcuklarının %35’inin 2 km’den az, %75’inin de 10 km’den az olarak gerçekleştiğini gösteriyor.(1)

Bu durum göz önüne alındığında, mikromobilite araçları yolcular için kullanışlı bir alternatif haline gelmiştir. Kentlerde mikro hareketliliğin yaygınlaşmasıyla birlikte, ‘paylaşımlı scooter’ konsepti yeni bir girişim sektörü oluşturmuş ve Türkiye’de birçok alternatif ortaya çıkmıştır. Bu alandaki en bilinen markalardan bazıları Martı, BinBin, Palm, Hop! ve Beam’dir.

Türkiye özelinde, paylaşımlı scooterların fiyat politikaları genellikle açılış ücretine ek olarak dakika başına yaklaşık 4-7 TL arasında değişmektedir. Taksi ücretleriyle karşılaştırıldığında, scooterlar genellikle daha ekonomik bir seçenek sunmaktadır. Scooter paylaşımına olan yüksek talep göz önüne alındığında, çeşitli firmalar bireysel elektrikli scooter satışına da başlamıştır. Bu scooterların fiyatları 12 bin-30 bin TL arasındadır. Başta kullanışlı ve makul fiyatlı görünen bu araçların kullanım şartları her zaman kolay olmayabilir. Olumsuz hava koşulları, eğimli arazi ve koruyucu ekipman eksikliği gibi faktörler, çeşitli kazalara yol açabilmektedir.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2022 yılı verilerine göre elektrikli scooter ile yapılan 1.840 kazadan 8’inde sürücüler hayatını kaybederken, 1.554 sürücü de çeşitli şekillerde yaralandı.

Ankara’dan gözlemlerimi aktarmam gerekirse; caddelerde direklere park edilmiş olan bu minimal scooterları ilk gördüğümde, sadece gençler tarafından eğlence amaçlı kullanılacağını düşünmüştüm. Ancak, geçtikçe bu araçları her sokakta ve caddede daha sık görmeye başladım. Özellikle metro istasyonları gibi aktarma noktalarında daha yaygın bir şekilde park edildiklerini fark ettim. Bu durum, scooterların kentteki yolculuk ihtiyaçlarını karşılayarak geniş bir kullanıcı kitlesi tarafından tercih edildiğini gösteriyor.

Mikromobilite, kentler, yolcular ve girişimciler için muazzam bir fırsat sunarak, kentlerin karşılaştığı ulaşım sorunlarının giderilmesine yardımcı olacak adımlar atıyor ancak kentlerimizin buna ne kadar hazır olduğu tartışılır.

1 Kaldırım işgalleri Foto: Elif Deniz Acar (Ağustos 2024)

Kentlerimizin tasarımında yayalar için yeterli kaldırımların bulunmaması, scooterların popülerleşmesiyle daha da belirgin hale gelmiştir. Birkaç metre genişliğindeki kaldırımlar, çoğunlukla yayalar ve scooter kullanıcıları tarafından paylaşıldığından, bu durum çeşitli güvenlik sorunlarına yol açmaktadır. Bisiklet yollarının yetersizliği hem yaya hem de sürücülerin emniyetini riske atmaktadır. Scooter kullanıcıları, bazen araçlarla aynı şeridi paylaşmak zorunda kalmakta; bu da ciddi trafik kazalarına ve can mal kayıplarına neden olabilmektedir. Ayrıca, açık kamusal alanlarda bisiklet ve scooter park yerlerinin eksikliği, bu araçların düzensizce park edilmesine ve yaya sirkülasyonunun aksamasına yol açmaktadır. Vandalizm ise, kentlerin karşı karşıya olduğu bir diğer sorun olarak mikromobilite araçlarını olumsuz şekilde etkilemektedir.

Yönetmelik ne diyor?

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı tarafından 14 Nisan 2021 tarihinde yayımlanan Elektrikli Scooter Yönetmeliği, şu düzenlemeleri içermektedir:

  • Ayrı bisiklet yolu veya bisiklet şeridi varsa, e-scooterların sadece bu alanlarda kullanılmasını,
  • Yaya yollarında sürülmesini,
  • Kamu düzenini bozacak, özel mülkiyeti ihlal edecek ve yayalar, engelliler ya da hareket kısıtlılığı olan kişilerin güvenli ve bağımsız hareketlerini, araç ve yaya trafiğini engelleyecek şekilde park edilmesini yasaklamaktadır.

Ancak, bu kurallara rağmen, kaldırımda sakince yürüyen insanların hızla yanından geçen veya engelliler için ayrılmış alanları işgal eden scooterlar oldukça yaygındır.

Yönetmelikte ayrıca, e-scooterların gece diğer araç sürücüleri ve yayalar tarafından rahatça fark edilebilmesi için şu ekipmanlarla donatılmaları gerektiği belirtilmiştir:

  • Önde beyaz ışık veren ve en az 20 metreyi aydınlatan bir far,
  • Arkada kırmızı ışık veren bir lamba ve kırmızı reflektör,
  • 30 metreden duyulabilecek bir ses çıkarabilen zil, korna veya benzeri bir ses aleti.
  • Bisiklet sürücüleri için koruyucu kask takma zorunluluğu yönetmelikle belirlenmişken, elektrikli scooter kullanıcıları için böyle bir zorunluluk bulunmaması, kazaların daha ağır yaralanma ve ölümle sonuçlanma riskini artırmaktadır.
2 Kaldırım işgalleri Foto: Elif Deniz Acar (Ağustos 2024)

Madde 21 gereğince:

Paylaşımlı e-scooter işletmeciliği yapanlar ve bu faaliyetlerden yararlananlar, Yönetmeliğin kendilerine yüklediği görevleri doğrudan yerine getirir ve kullanırlar.

E-scooterların, 2918 sayılı Kanun kapsamında belirtilen kurallara uygun olarak kullanımı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı tarafından denetlenir.

Bu hükümlerden, elektrikli scooterların denetim ve yetki işlemlerinin yerel yönetimler ve kolluk kuvvetleri iş birliğiyle yürütülmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bazı yerel yönetimlerin bu konuda somut adımlar atmış olması umut verici olsa da mevcut düzenlemelerin ve uygulamaların yeterli olmadığı görülmektedir.

Onlar ne yaptılar?

Paris, Fransa: Paris, sokaklarda kiralık elektrikli scooter kullanımını yasaklayan ilk Avrupa başkenti oldu. Özellikle kaldırım işgali ve hız sınırlarına uyulmaması gibi sorunlar, şehir yönetimini düzenlemeler yapmaya yönlendirdi.

San Francisco, ABD: San Francisco’da scooterların aşırı kullanımı ve düzenlemelere uyulmaması nedeniyle bazı kısıtlamalar getirildi ve bazı bölgelerde tamamen yasaklandı.

Melbourne, Avustralya: Melbourne’da belediye meclisinde, güvenlik tehlikesi oluşturduğu gerekçesiyle paylaşımlı scooter’ların yasaklanması için oylama yapıldı. Meclis üyeleri, 4’e karşı 6 evet oyuyla paylaşımlı scooterların toplatılmasına karar verdi.

İstanbul, Türkiye: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Buğra Gökçe’nin açıklamasına göre kentte scooter park alanları kurularak bu alanları kullananlara yüzde 10-15 arası indirim yapılmasına karar verildi. Ayrıca yerel yönetimler ve hizmet sağlayıcıların iş birliği içerisinde hareket etmesini sağlayan ‘E-Skuter Komisyonu’ kurulacağı duyuruldu.

3 Kaldırım işgalleri Foto: Elif Deniz Acar (Ağustos 2024)

Biz ne yapabiliriz?

Tüm bu sorunların çözümü, her bölge için farklılık gösterebilir ancak, GPS sistemleri, gelişen teknoloji ve yerel iş birliği sayesinde, kullanıcıları ve sağlayıcıları koruyacak etkili politikalar ve yaptırımlar geliştirilmesi mümkündür. Yerel yönetimlerin, bulundukları bölgenin olanaklarına göre mikro hareketliliği destekleyen ve kullanıcıları koruyan politikalar oluşturması gerektiği kadar, bazı bölgelerde sınırlama ya da yasaklama gibi önlemler alması da zorunlu olmalıdır.

Mikromobilite araçları, Covid-19 pandemisinin ardından kullanışlı bir alternatif olarak öne çıkmıştır. Bu araçlar kentlerde kısa mesafeli yolculukları uygun fiyatla ve trafik sorunlarından etkilenmeden yapabilmek için pratik bir çözüm sunar. Yaşam koşullarımızın her geçen gün değişmesiyle birlikte mikro hareketlilik araçları da evrim geçirecektir. Kent yönetimlerinin görevi, mikro hareketliliği destekleyen ve kullanım koşullarını düzenleyen gerekli altyapı iyileştirmelerini yaparak, bu araçları ulaşım ağlarımıza entegre etmektir. Bu entegrasyon sürecinin temel amaçları güvenliği artırmak, sürdürülebilirliği sağlamak ve erişilebilirliği kolaylaştırmak olmalıdır. 


(1) Daniel Schellong, Philipp Sadek, Tyler Barrack. The Promise and Pitfalls of E-Scooter Sharing. BCG.16 May 2019. https://www.bcg.com/publications/2019/promise-pitfalls-e-scooter-sharing (Erişildi: Mart 21, 2021).

Başvurular

Daniel Schellong, Philipp Sadek, Tyler Barrack. The Promise and Pitfalls of E-Scooter Sharing. BCG. 16 May 2019. https://www.bcg.com/publications/2019/promise-pitfalls-e-scooter-sharing (erişildi: March 21, 2021).

Elektrikli Scooterlar, Elif Deniz ACAR Ağustos 2024

Ayrancım Gazetesi FSCONGRESS ANKARA’da bildiri olarak sunuldu

Fiscaoeconomia Dergisi tarafından 2018’den itibaren her yıl düzenlenen FSCONGRESS (Uluslararası Sosyal Bilimler Kongresi) Çankaya Belediyesi paydaşlığında 23-24 Aralık 2024 tarihlerinde Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezinde gerçekleştirildi. Kongrenin genel teması “Türkiye’de ve Dünyada Yerel Yönetimler, Ekonomi ve Toplum” olup “Cumhuriyetin Kuruluşundan Günümüze Başkent Ankara” özel teması kapsamında da bildiriler sunuldu. 

Kongre`de Yerel medyanın kent hakkı bilinirliği üzerine etkisi: Ayrancım Gazetesi örneği başlıklı bildiriyi sunan, Ayrancım Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Irmak Dalgıç Bulut, kent hakkı ve yerel medya kavramlarını tarihçesiyle birlikte ele aldıktan sonra Ayrancım Gazetesi`ni değerlendirdi. Ayrancım Gazetesi`nin yaptığı kent hakkı projeleri, semtin sorunlarına ilişkin mahalleliye sorduk bölümleri ve Gazete’ye erişimin kolaylığı hususları üzerinde duruldu. İçerisinde hak kavramının doğrudan yer aldığı yazıların tıklanma sayılarının veri olarak kabul edildiği çalışmada Ayrancım Gazetesi`nin kent hakkını duyurmada ve semte ilişkin sorunlara dikkat çekmede yerel medya organı olarak etkili olduğu sonucuna varıldı.

Ayrancım Gazetesi Halk TV’de

Halk TV’de yayınlanan İsmail Küçükkaya ile Yeni Bir Sabah programında Ayrancım Gazetesi süprizi yaşandı. 20 Aralık 2024 sabah programında İsmail Küçükkaya Ayrancım gazetesi’ni ekranlarda göstererek “Ayrancım Gazetesi, bunu bilmiyordum, yeni haberim oldu. Mahalle kültürüne önem veriyorum biliyorsunuz. Tanıl Bora’nın da bir yazısı var” dedi.

Tanıl Bora’nın sokağının adını söyle yazısına referansla konuğu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan‘a sorular soran Küçükkaya, R.Emrah Şahan’ın da Ayrancı’da doğup büyüdüğünü söylemesi üzerine tekrar Ayrancı ile ilgili övgü dolu ifadeler kullandı.

Ayrancım Gazetesi bağımsız ve desteksiz yoluna devam ediyor. Bize bu yolda destek olan, ilgi gösteren herkese teşekkür ederiz. Yurttaş gazeteciliğinin mahalle ölçeğinde örneklerini sergilemeye, bu yolda komşularını olduğu kadar, semtimizin dışından da mahallemizi sevenlere yer açmaya devam ediyoruz.

Yanlış sokak adları

Yazar Hakkında

Melih Cevdet Anday’ın Rosenberg’ler için yazdığı “Anı” şiirini bilirsiniz: ABD yurttaşı Julius ve Ethel Rosenberg çifti, “Sovyet casusu” olmakla suçlanarak 1953 yılında New York’ta idam edilmişti. Anday, o kurbanların anısına yazmıştı “Anı” şiirini:

“Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma.”

Sokakların da insanlarınki gibi öyküleri vardır. Her sokak adının çağrışımlarıyla bambaşka bellek gezilerine çıkarız. Çünkü o sokaklarda nice anılar, yaşanmışlıklar, tanıklıklar gizlidir. 

Son yıllarda sokak adlarının da siyasal-ideolojik kavgalara kurban edildiğini görüyoruz. İnsanların belleğinde ve anılarında yer etmiş kimi tarihsel sokak adları, belediye meclislerinin partizanca tutumuyla kolayca değiştirilebiliyor. Bir belediyenin sokaklara, caddelere, alanlara verdiği adları, sonraki belediye yönetimleri, siyasal meşreplerine uygun görmedikleri için kaldırıyor! Sokak adları siyasal bağnazlıkla böyle zırt pırt değiştirilince de ortada kent belleği diye bir şey kalmıyor…

* * *

Menemen Belediyesi güzel bir iş yapmış. Gidip görmedim ama bir sokağa “Şiir Sokak” adını vermiş. Ne denli sevindim, anlatamam! Umarım “şiir” sözcüğü yalnızca sokağın adı olarak kalmaz; o alan şiir dinletilerine ve gösterilerine de sahne olur! Tabii, bu arada sokağın adıyla ilgili küçük bir düzeltme yapmam gerekiyor: “Şiir Sokak” yazımı yanlıştır. “Şiir Sokağı” denmeliydi. Tıpkı Ahmed Arif’in “Karanfil Sokağı”, Yılmaz Odabaşı’nın “Kumrular Sokağı” gibi!

Sokak adları dilbilgisi bağlamında birer tamlamadır. Dilci terimiyle söylersek “belirtisiz ad tamlaması”dır. Böyle yapılarda “tamlanan” sözcükler iyelik eki alır. Dolayısıyla “şiir” ve “sokak” sözcükleri tamlama yoluyla iyelik ilişkisine girince “Şiir Sokağı”na dönüşür. 

Cumhuriyet gazetesinin künyesinde, Ankara Bürosu’nun adresi eskiden “Ahmet Rasim Sokak” diye yazardı. Az uyarmamışızdır düzeltmeleri için! Şimdilerde adres değişmiş ama yazım yanlışı değişmemiş! Çünkü “Abidin Daver Sokak” yazıyor yeni künyede! Oysa sokak adları böyle yazıldığında, baştaki kişi adı sokağın tamlayanı olmaktan çıkıp önadı (sıfatı) oluyor!

Bizim sitenin eski müdürü çiçeksever bir arkadaştı. Site içindeki sokaklara çiçek adları vermişti: Akasya Sokak, Defne Sokak, Manolya Sokak, Yasemin Sokak, Nergis Sokak… Elbette sevinmiştik. Ne var ki aynı yazım yanlışının orada da yinelenmesini önleyememiştik! 

* * *

Numaralı sokak ve cadde adlarını hiç sevmem! Sanki Türkçede sözcük kıtlığı varmış gibi buralara numara verilmesi bana hep saçma gelmiştir. Sayıların yüreğe dokunan, belleği canlandıran bir çağrışımı yoktur. Böyle sokak adlarını oldum olası ruhsuz, kuru ve anlamsız bulmuşumdur…  

Yanlış anımsamıyorsam, ilk kez İzmir’de başlamıştı numaralı sokak uygulaması. Ankara’da ise başlangıçta yalnızca Bahçelievler Mahallesi’nde vardı. Sonra yaygınlaştı. Ama onu da çorbaya çevirdiler! Bir karmaşadır gidiyor bu konuda. Bir bakıyorsunuz, “9.uncu Cadde” diye yazmışlar. Bir başka yerde ise “9’ncu Cadde” levhası çıkıyor karşınıza! Sokak adları da öyle; bazen “41 Sokak” biçiminde noktasız yazılıyor. Oysa ille de numaralı olacaksa, bu sokak ve caddelerin adları “41. Sokak” ve “9. Cadde” diye yazılmalıdır. 

Görülüyor ki, sokak ve cadde adlarını çoğu zaman Türkçenin yazım kuralına göre yazmıyoruz. İster ad tamlaması biçiminde olsun, ister numaralı olsun, sokak ve cadde adlarının yazımına özen göstermek gerekiyor. Özellikle yerel yönetimlerin ilgili birimlerine bu konuda büyük görev düşüyor. 

Yanlış sokak adları konusunda birkaç çarpıcı örneği de fotoğraflı olarak ilgililerin dikkatine sunalım. Belki “görsel uyarı”nın bir yararı olur!

(BirGün, 20 Temmuz 2024)

Ayrancı’nın dereleri nerede?

11 yıl önce Ankara/Ayrancı’ya ilk taşındığımda semtin topoğrafyası beni şaşırtmıştı. Açıkçası bu kadar yokuşlu bir kent beklemiyordum. Nispeten daha düz olan Eskişehir ve Konya’ya kıyasla Ankara tam bir vadiler kenti. Bir zamanlar bu vadilerden şimdi sokaklara adını veren derelerin aktığını yüksek lisans tezimi yazarken öğrendim. Ankara’nın yerleşim örüntüsüne yön veren bu derelerin nasıl kaybolduklarını ve tekrar gün yüzüne çıkarılıp çıkarılamayacağını merak ederek tezimi 2020’de bitirdim. Kent merkezinde 100 km2 alana odaklanan çalışmamda yüzeyden yaklaşık 56 km akarsuyun yok olduğu sonucuna ulaştım ve Kayıp Dereler Haritası oluşturdum. Su yaşamı canlandırdığı gibi aslında şehir hayatını da canlandırmaktadır. Ankara’da bir akarsu boyunca yürümek, oturmak, sohbet edebilmek suyun akışını herhangi bir kötü koku olmadan yakından izleyebilmek ne güzel olurdu değil mi? Fakat Ankara’nın dereleri şuan yerin altında menfezlerden akıyor ve daha nicesi yürürlükteki mevzuatlara göre beton kanallar içine alınarak ıslah ediliyor.

Ankara’nın dereleri nasıl kayboldu?

Derelerin kayboluşu Cumhuriyet Ankara’sının da tarihi aslında. Ankara il sınırının çok büyük bölümü Sakarya Havzası içindedir. Hatip Çayı, Çubuk Çayı ve İncesu; Bu akarsular birleştikten sonra Ankara Çayı adını alır ve batıya Sakarya Çayına doğru ilerler. Ankara’nın jeomorfolojik özellikleri, bu dört akarsuyu besleyen birçok küçük suyoluyla şekillenir. Bu derelerin kuru dere yani mevsimsel akışa geçen dereler olduğunu belirtmek gerekir. Ankara iklimi ve yer şekilleri itibariyle konveksiyonel (kırkikindi) yağışlar almaktadır. Dolayısıyla düşük debili bu kuru dereler ilkbaharda yüksek debi ile akar ve havza ekosistemini besler.

Kalenin etrafını dolanan Hatip Çayı kentin evsel ve ticari su ihtiyacını uzun süre karşılamıştır. Üzerine Romalılar tarafından inşa edilen ‘bent’ baraj görevi görmüş ve suyu şehrin belirli bölgelerine cazibe  (yerçekimi) ile taşımak için kullanılmıştır. Bu nedenle Hatip Çayı, “Bentderesi” olarak da anılmaktadır. Diğer derelere nispeten daha yüksek debide akan Hatip Çayı üzerinde buğday vb. öğütmek üzere kurulmuş değirmenler, deri yıkamak için Tabakhane denilen dükkânlar bulunmaktaydı. 1900’lerin başında İncesu deresi ise Ankara Garı önünde taşarak geniş bataklık alanlar oluştururdu. Bu durum sıtma hastalığının artmasına sebep olurdu. Ankara başkent olduktan sonra kentsel gelişimini yönlendiren Jansen Planında bu bataklık alanlar, açık-yeşil sistemler olarak planladı. Gençlik Parkı, Stadyum ve Hipodrom gibi spor ve rekreasyon alanlarının Gar önündeki düzlükte planlanması bir tesadüf değildir. Bu yeşil koridor Abdi İpekçi ve Kurtuluş Parkına doğru uzanmaktadır. İlerleyen dönemde İncesu dere yatağı daraltılmıştır. 1944 Ankara Haritasında İncesu deresinin taşkın önlemek amacıyla Sıhhiye pazarı ve Atatürk Bulvarı boyunca Kazım Özalp caddesine kadar kanal içine alındığı görülür. 

Ayrancı’nın dereleri

Ankara’nın üç ana deresi dışında, şehirde mevsimsel olarak akan irili ufaklı birçok dere vardır. 1944 Çankaya Haritasında, İncesu deresinin batı tarafında sırasıyla Büyükesat, Kavaklıdere, Hoşdere, Dikmen deresi ve Kirazlıdere gözükür. Hoşdere, o dönemde Orta Ayrancı ve Yukarı Ayrancı olarak gösterilen vadiden –Portakal Çiçeği Vadisi– aşağı doğru bugünkü Kuzgun sokak boyunca Meclis bahçesine doğru akmaktadır. Kavaklıdere ise kaynağını Çankaya Köşkü yakınından alarak Seğmenler Parkı içinden geçip bugünkü Tunus Caddesi boyunca ilerler ve İncesu deresine kavuşurdu. Günümüzde Kavaklıdere Seğmenler Parkı içinden halen açıktan akmaktadır, ancak Seğmenler Parkı alt kotunda menfeze girer, Kuğulu Parkın altından geçerek Tunus Caddesi boyunca yolun altından akar ve İncesu menfezi ile birleşir. 14 km uzunluğu bulan Dikmen Çayı ise Dikmen Köyü Camii’si civarından başlayarak vadiden geçer ve Kara Harp Okuluna doğru devam ederek bugünkü Saraçoğlu Mahallesine doğru akardı. Trajik bir şekilde bugün dere, vadi içerisindeki menfezde, yer altından akarken üstünden yapay havuz akar. Sonrasında Çetin Emeç Bulvarı altında bulunan sel kapanına (su tutma alanına) girer ve Cemal Süreya Parkına doğru Dikmen Caddesi altından geçerek Kirazlıdere menfezi ile Necatibey metro istasyonu civarında birleştirilir, son olarak Ankara Çayına yönlenir. 

Ayrancı’nın dereleri

Derelerin kaderini değiştiren seller 

11 Eylül 1957’de Hatip deresinin ve de kentin kaderini değiştiren büyük bir sel meydana gelir. Erman Tamur’un “Suda Suretimiz Çıkıyor” eserindeki anlatımıyla il merkezinde yağmur bile yağmamışken Hatip Çayı’nın su toplama havzasında yer alan Hasanoğlan, Lalahan, Kayaş ve Mamak bölgeleri 1,5 saat yağış almış, su, derenin taşma debisini aşarak Kayaş-Dışkapı güzergâhındaki taşkın yatağında bulunan her şeyi önüne katıp sürüklemiştir. Önceki yıllarda da Hatip, İncesu ve Dikmen derelerinde seller meydana gelmiş ise de bu seferki sel, 20 milyon lirayı aşkın hasar ve 165 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır. O yıl erken seçime giden Türkiye’nin siyasi gündemi de çok hareketliydi, öyle ki selle aynı gün mecliste Seçim Kanunu değişiklikleri yapılmaktaydı ve sel meclis gündemine ancak gece girebilmişti. Sel sonrası Hatip Çayı’nın ıslahı DP’nin bir seçim propagandası olmuş ve akabinde bir kısmı (bugünkü Bentderesi Caddesi) yer altına alınarak Hatip Çayı kapatılan ilk dere olmuştu. 

Ankara’nın 11 Eylül 1957 Sel Felaketi

Dereler altyapısız başkentin kanalizasyon hatlarına dönüşürken, seller derelerin kapatılmasının bahanesi olmuştur. Hâlbuki seller politikacıların söylediği gibi asrın felaketleri değildir, insan müdahalesinin ve yetersiz altyapının bir sonucudur. Zira 1963 DSİ Raporunda taşkınların sebebi şu şekilde açıklanmıştır: “Kontrolsüz iskân derelerin tahliye kapasitesini azaltmıştır… Derelerin drenaj alanlarının bitki örtüsünden mahrum bulunması, arazinin yanlış kullanılması, herhangi bir şekilde toprak muhafaza tedbiri alınmadan tarım yapılması ve mecralara muhtelif artıkların dökülmesi…” Yani sellerin ana sebebi, yoğun nüfus artışı, dere kenarlarındaki gecekondulaşma ve altyapı yetersizliğiydi. Jansen Planı’nda 1980 için öngörülen nüfusa 1950’lerin başında ulaşan Ankara için yeni bir master plan (Yücel-Uybadin, 1957) yapılmış, plan raporlarında İncesu ve Bentderesi’nin kanalizasyon sisteminin bir parçası olduğuna değinilmiştir. 1963 DSİ Raporuna göre, şehrin yalnızca 1/10’unda atıksu ve yağmursuyu sistemi vardı, kalan yerlerde septik tanklar kullanılırdı veya atıksular arıtılmaksızın derelere deşarj edilirdi. Hatta 1950’lerde belediyeler, muhtarlara beton büzler dağıtmış halkın iş birliği ile atıksu hatları döşenmesi sağlanmıştır. Ancak bilgisizlik ve yönetim eksikliği nedeniyle yine DSİ Raporuna göre PTT’nin telefon menholüne bile kanalizasyon bağlantılarının yapıldığı görülmüştür. 1970’lerde Anadolu’nun büyük kısmı fosseptik çukurlarına insan dışkısını biriktirir, daha sonra gübre vb. olarak yararlanır ya da boş arazilere dökülürdü. Bu evsel atık anlamında çevre kirliliğini geciktiren olumlu bir durumdu aslında, çünkü 90’larda kanalizasyon bağlantısı arttıkça arıtma tesisi oranı yok denecek kadar az olduğundan içme suyu havzalarını tehdit eden kirlilik yüksek seviyelere ulaşmıştır. 

Atatürk Bulvarı’nın Sıhhıye bölümünden açıktan akan İncesu Deresi (1970)

Kanalizasyona dönüşen dereler

Büyük selden sonra Hatip Çayı’nın kent içerisinde kalan kısımları da 60lı yıllar boyunca DSİ tarafından kapatılmıştır. Böylelikle Hatip Çayının dere yatağı kamu yararına kullanılmak yerine ranta kurban edilerek özel mülkiyete geçmiş, şehir dışında yeni rekreasyon alanları (sel kapanları) inşa edildiği düşünülerek gözden çıkarılmıştır. İncesu ise açık bir kanalizasyon hattına dönüşmüştür. Raporlara göre yazın dereden gelen koku başkentin merkezine yakışmayacak şekilde ağır kokmaktaydı. Nitekim 1972-76 yılları arası İncesu deresinin kent merkezindeki büyük bölümü menfeze alınarak üstü kapatılmıştır. 1961’de kent merkezindeki sellere önlem almak için Dikmen deresi önüne büyük bir sel kapanı (bugün Çetin Emeç Bulvarı altındadır) yapılmıştır. Tamur’un anlatımıyla Dikmen deresi küçük bir dere olmasına karşın, mevsimsel sellere neden olurdu. Dere, Saraçoğlu Mahallesine doğru akarken yönünü değiştirip Anıtkabir-Bahçelievler tarafına yönlendirilerek Kirazlıdere ile birleştirildi, böylece sellerin önüne geçilmesi planlandı. Ankara Taşkın Projesi Tatbikatı (1968) kitabında İbrahim Batukan İncesu deresinde yapılan hatanın Kirazlıdere de yapıldığını, hemen Anıtkabir’in yanından bugünkü M. Fevzi Çakmak Caddesi altından akan Kirazlıdere’ye Beşevler boyunca birçok apartmanın kaçak olarak kanalizasyonlarının bağladığı belirtilmektedir. Yıllar içerisinde Dikmen deresinde de aynı hata yapılacaktı. 1957 Yücel-Uybadin İmar Planında vadiler (Seğmenler, Botanik vd.) koruma altına alındıysa da Dikmen Vadisi kontrolsüz yapılaşmaya uğramıştır. 1989’da Ankara Büyükşehir Belediyesi “Dikmen Vadisi Konut ve Çevre Geliştirme Projesi” adı altında bölgeyi yeniden ele almış, kentsel dönüşümün ilk örneklerinden birini gerçekleştirmiştir. Projede dere ıslah edilerek menfeze alınmış ve havza ekosistemi, geri dönüşümü olanaksız değişikliklere uğramıştır.

Dikmen Vadisi Çetin Emeç Bulvarı tarafından görünüşü 1990

90’lardan günümüze 

1980lerde Ankara Çayı’na arıtılmaksızın verilen kanalizasyon hatları neticesinde içme suyu havzalarındaki kirlilik yüksek seviyeye ulaştı. 1989’da ayrık kanalizasyon sistemi ve arıtma tesisi içeren Büyük Ankara Kanalizasyon ve Yağmursuyu Projesi (BAKAY) planlandı. 1997’de Sincan-Tatlar’da son teknoloji bir Arıtma Tesisi inşa edildi. Ancak, ABB, 2017’de BAKAY projesinin sadece %54ünün tamamlanabildiğini belirtmiştir. BAKAY Projesine göre yağmur suyu taşıması planlanan kapalı veya açık derelerin çoğu halen atıksu da taşımaktadır ve bu hatlara atıksu bağlantıları yapılmaktadır. Bu durum, 2016’da DSİ için hazırlanan havza raporlarında belirtilmiştir. Diğer taraftan IV. Sınıf yani çok kirli olan Ankara Çayı ve Sakarya Nehri tarımsal sulamada hatta içme suyunda kullanılmaktadır. 

Mansur Yavaş’ın da birçok kez dile getirdiği gibi bugün Tatlar Arıtma Tesisi yetersiz kalmaktadır, çünkü giren su miktarı çok fazladır. Nüfus artışı yanı sıra özellikle derelerin ve yağmursularının tesise maliyeti çok yüksektir. Dereler ve yağmur suları atıksu hatlarından ayrılarak, olabildiğince yeraltı suyuna sızdırılmalı ve bunun için klasik bir yöntem olan daha fazla boru döşemek yerine doğa-tabanlı çözümlere geçilmelidir. Yağmursuyu hasadı, yeşil çatılar, biyotutma sistemleri, geçirgen yüzey döşemeleri vb. sürdürülebilir drenaj sistemleri ile sadece su krizine değil kentlerin ısınmasına da çözüm üretebiliriz. Derelerin tekrar açılması bir hayal değil aslında ekolojik ve ekonomik bir gerekliliktir. 

Ayrancı’dan mektup: Mahallemizde bir pazar günü

Yazar Hakkında

Çekyalı yazar, editör. Şu anda Ankara'da bir insani yardım kuruluşunda çalışıyor.

Pazar sabahı –ya da belki sabahın ilerleyen saatleri– mahallemizdeki fırının önünde bir kuyruk oluşmaya başlar. Taze, çıtır beyaz ekmek gerçek Türk kahvaltısının olmazsa olmazıdır ve özellikle hafta sonları vazgeçilmezdir. Caddenin karşısında, adını tuhaf bir tembel hayvandan alan bir kafede ise ortalık hâlâ sakin. Hoş kış güneşi parlıyor, taze demlenmiş kahvenin aroması havayı dolduruyor ve peynir ve maydanozla doldurulmuş sıcak poğaça tezgâhın üzerinde bekliyor.

Pencerenin önündeki dergi yığınından, mahallemizde düzenli olarak yayınlanan yerel bir aylık gazete olan Ayrancım Gazetesi‘nin son sayısını alıyorum. Gazetenin sayfalarında, mahallemizde açılan yeni bir kafeden, nerede çömlekçilik dersi alabileceğinize, itfaiye araçlarının neden bazı sokaklara giremediğine ve mahallede mutlu olmanın gerçekte ne anlama geldiğine kadar pek çok konuya yer veriliyor.

Ankara’nın geniş merkezinde yer alan mahallemiz Ayrancı, belki de Türkiye’de eşsiz bir cevher. Beş milyonluk büyük bir metropolde yaşamamıza rağmen, burası küçük bir kasaba gibi hissettiriyor. Yerel fırında (evet, hafta sonları ekmek kuyruklarının olduğu fırında), kafede, yakındaki zeytin ve taze peynir satan dükkânda ya da yolun biraz ilerisindeki kuruyemişçide tanıdık yüzlerle karşılaşıyorum. Buradan Noel kurabiyesi yapmak için öğütülmüş badem ve Noel hediyesi olarak zeytinyağlı sabun alıyorum. 

Bugün, ana caddenin hemen dışındaki kafe huzurlu. Kafenin içi hâlâ boş ama birkaç saat içinde hem içerisi, hem de kışın Türk kafeleri için vazgeçilmez bir özellik olan ısıtıcı lambaların altındaki dışarısı dolacak. Ne de olsa sigara içen müşterilere hitap etmek zorundalar ki bu da Türkiye’de neredeyse herkes demek.  

Pazar sabahları burası sakin, ama hafta içi Güvenlik Caddesi bambaşka bir hâl alır. Trafikte takılmış, yokuş yukarı çıkmaya ve kalabalık caddeden kurtulmaya çalışan, korna çalan arabalar ile hazır yemekten ev alışverişine kadar her şeyi taşıyan motosikletlerin karmaşasıyla canlanır.

Kafeden ayrılıp daha sakin bir sokakta dolaşırken kendimi vitrinleri el işi hazinelerle ışıl ışıl parlayan küçük bir atölyede buluyorum. Burada seramik mumluklardan üfleme cam küpelere ve Beatles şarkı sözlerinin basılı olduğu kumaş çantalara kadar her şeyi bulabilirsiniz. Aslen Kıbrıslı olan sahibi bana atölyesini yıllardır aynı yerde işlettiğini söylüyor.  

Kapının önünde, mahallenin kedilerinden biri dalgınca etrafı izlerken, bir diğeri yakındaki bir duvarın üzerinde güneşleniyor, üçüncüsü ise yüksek bir ağaç dalından her şeyi gözlüyor.

Sadece fırının önünde değil, öğlen saatlerinde bölgenin en iyi döner kebabını sunan küçük restoranın önünde de bir kuyruk oluşuyor. Ana caddede yürürken kavrulmuş et, taze ekmek ve zeytinyağlı ev yapımı yemeklerin kokuları bize eşlik ediyor.

Ayrancı’da eski gelenekler modern yeniliklerle iç içe geçmiş durumda. Yaz aylarında, dolma gibi kış yemeklerinde kullanmak üzere kurutulmak için balkonlara asılan biberleri görebilirsiniz. Aynı evlerin duvarları ise yerel ve uluslararası sanatçıların birlikte oluşturduğu özenli grafitilerle süslüdür. Masa oyunlarının yaygın bir eğlence olduğu yıpranmış sandalyeli eski kafeler, çeşitli kahve demleme yöntemleri sunan modern işletmelerle yan yana durur. Yine de her iki mekânda da geleneksel çay temel bir unsur olmaya devam eder.

Eğer aktif olmak isterseniz, Ayrancı’da çok sayıda yoga stüdyosu bulunmaktadır. Ya da (nispeten) temiz havada egzersiz yapmayı tercih ediyorsanız bitiş çizgisindeki bir posterde Ayrancı’da “biz büyük bir aileyiz” ve “herkesin bir komşuya ihtiyacı var” yazılı olan yerel parkurda koşuya çıkabilirsiniz.

Pazar günü sona ererken, fırın rafları boşalacak, kafeler dolacak ve sokaklar her zamanki ritmine kavuşacak, Ayrancı’da sıradan bir gün daha…

Mahallenin gazetesi

Bir semtin ruhunu tanımlayan nedir? Sokakları, parkları, binaları mı, yoksa o semtte yaşayan insanların paylaştığı hikayeler mi? Semtin ruhu, sadece taş ve betondan ibaret değildir; o, sokaklarından geçen insanların anılarında, komşuluk ilişkilerinde ve paylaşılan küçük detaylarda saklıdır. Sabahları simit kokusuyla uyanmak, esnafla selamlaşmak ya da aynı sokakta yıllardır değişmeyen bir çınar ağacının gölgesine sığınmak… İşte tüm bu unsurlar, bir semtin kimliğini oluşturur.

Kolektif hafıza, bir topluluğun geçmişi hatırlama biçimleriyle şekillenir ve geleceğe dair bir vizyon oluşturur. Türkiye’nin şehircilik anlamında kaybettiği şeylerden birisi bu, kolektif hafızası silinmiş, geçmişinden kopmuş şehirlerde yaşıyoruz. Şehirlerimiz ruhunu kaybediyor.

Beşir Ayvazoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’i üzerine konuşurken, Bursa bölümünün neşet ettiği şiiri “Bursa’da Zaman” şiirinden bahsederken, Bursa’yı gezeceklere verilecek “mutlaka görmelisin” tavsiyelerine eklenmesi gereken, mesela Ulu Cami gibi şehrin mütemmim cüzü sayılabilecek bir eser diyordu bu şiir için. Bir şehri tavsiye ederken gezilecek görülecek, o şehrin ruhunu yansıtan eserlerin yanına eklenecek bir kitap da olabilir bazen. Tanpınar’ın Beş Şehir kitabı, o şehirlerin mekân hikayelerini anlattığı için edebiyatımızın nadide eserlerinden birisi. Hikayesi olmayan bir mekân bir taş yığınından farksızdır. Bence büyük dertlerimizden birisi bu: Mekânlar hikayelerini yitiriyor. 

İlk iki kitabım Kurusırt’ın Ardı ve Evden Uzakta’da doğduğum ve büyüdüğüm Kangal ve Sivas’ı anlattım. İnsanların, mekânların hikayelerini yazdım. Temel kaygım, üçüncü kitabım Ayrancı’da Bir Apartman’ın arka kapağında kurduğum bir cümlenin tafsilatlı şerhi aslında: Doğduğumuz evlerde ölmüyoruz. Benim doğduğum ev artık yok, büyüdüğüm evlerle bağım koptu. Bu kayıplar insanın hayatını fakirleştiren, köksüzlük hissini büyüten ve hayatın anlamında büyük boşluklar oluşturan etkenler.

Bir semtin ruhu üzerine düşünmek, insanın aidiyet arayışını ve kimlik oluşturma sürecini anlamaya çalışmaktır. İnsanın varoluşunu anlamlı kılan, yalnızca bir mekânda bulunmak değil, o mekâna ruhuyla bağ kurmak, orayı “yuva” hâline getirmektir. Bir semt de ancak içinde yaşayan insanların hatıraları, alışkanlıkları ve ortak deneyimleriyle anlam kazanır. 

Şehirlerin ruhu, toplulukların dinamizmi ve sokak hayatının etkileşimleriyle şekillenir. Şehirler sadece fiziksel mekânlar değildir; aynı zamanda sosyal ilişkilerle yaşayan organizmalardır. Ayrancı gibi semtler, sadece “yaşanılan mekânlar” değil, aynı zamanda “deneyimlenen” ve “anlam yüklenen” mekânlardır. 

İşte bu noktada yerel gazeteler, bir semtin metafizik haritasını çizer; sokakların ötesindeki derin anlamları açığa çıkarır. Yerel gazeteler semtin ruhunun yazıya dökülmüş hâlidir. Her sayfasında, semtin yaşayan tarihine dair izler taşır; bazen bir apartmanın yapılış hikayesi, bazen mahalle pazarındaki sohbetler… Bu küçük detaylar, dijital dünyanın tekdüzeliğinde kaybolan özgünlükleri yeniden görünür kılar. 

Yerel gazetecilik, bir semtin yalnızca tanığı değil, aynı zamanda o semtin hafızasını geleceğe taşıyan bir köprü görevi görür. Yerel gazeteler, kolektif hafızanın korunmasında ve aktarılmasında önemli bir araçtır. Ayrancım Gazetesi gibi yayınlar, bireyleri ve mekânları tarihsel bir bağlama oturtarak o semtin hikayesinin bir parçası hâline getirir. Böylece, yerel gazetecilik sadece bilgi aktarmakla kalmaz; bir topluluğun varoluşunu ve anlam arayışını destekleyen bir zemin sunar.

Yerel gazeteler, topluluk dayanışmasını güçlendiren ve kültürel hafızayı diri tutan araçlardır. Ayrancım Gazetesi, Ayrancı semtinin hikayesini anlatırken aynı zamanda bir hikayeyi geleceğe aktarıyor. Sokak adlarının tarihçesi, eski apartmanların öyküleri, semtte yaşayan insanların anıları ve esnaf hikayeleri gazetenin her sayısında yer buluyor. 

Ayrancım Gazetesi’nin hikayesi, yerel gazeteciliğin dayanışma, kültürel hafıza ve topluluk ruhu açısından önemini ortaya koyuyor. Önceki sayılarında yayınlanan hikayeler, yazılar kitap olarak yayınlanıyor. Kaybettiğimiz mekân hikayeleri, semt ruhu sayfalarda yeniden şekilleniyor. 

Peki bu neden önemli?

İrlandalı yazar James Joyce’un klasik eseri Dublinliler için şöyle bir tespit yapılır: Joyce o kitapta şehri ve insanlarını öylesine güzel tasvir eder ki, bir gün Dublin yerle bir olsa Joyce’un sayfalarından bakarak şehri yeniden inşa edebilirsiniz. Ayrancım Gazetesi aslında ileride “Burası nasıl bir yerdi?” sorusunu soracaklar için semti sayfalarda yeniden inşa ediyor.

Doğduğumuz evlerde ölmüyoruz dedim, bu Türkiye’nin artık birçok şehri için geçerli olsa da Ayrancı bu tespitin nadir istisnalarından birisi. Ayrancı’da hâlâ doğduğu evde oturan semt sakinleri var. Ayrancı her şeye rağmen modern hayatın köksüzlüğüne direnen bir semt. Bunu kayda geçirmek de büyük ve çok kıymetli bir iş.

Şehirler, mekânlar ve insanlar üzerine düşünen, yazan biri olarak, kitaplarımı yazarken önemsediğim temel motivasyonlardan biri “tanıklık etmek” oldu. İlk kitabım “Ben yaşarken Kangal böyle bir yerdi” cümlesini, ikinci kitabım “Ben yaşarken Sivas böyle bir yerdi” cümlesini ve nihayet Ayrancı’da Bir Apartman ise “Ben yaşarken Ankara böyle bir yerdi” cümlesinin insan hikayelerinde, mekân hikayelerinde yeniden kurulmasından ibaretti. Bu şahitliği önemsiyorum. Nihayetinde Ayrancım Gazetesini bu bağlamda çok kıymetli buluyorum.

Ayrancım Gazetesi ulusal gazetelerde yazan semt sakinlerimizin gördüğünde imrendiği, birçok ulusal yayından daha profesyonel bir yayın. Gazetenin emektarlarını selamlamak istiyorum; bazen insan yaptığı işin içindeyken o işe dışardan bakamıyor, gazetenin emektarları da muhtemelen benim gördüğümü yeterince göremiyor. Fakat eski bir yayıncı, ulusal gazete ve dergilerde köşe yazmış bir yazar olarak bu tespitimin bir iltifat değil, sektör profesyonellerinden biri olarak, bir gözlem olarak aktardığımı belirtmek isterim.