1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Pandemiden sonra Ankara’nın değişik semtlerinde yirmişer kişilik gruplar haline yürüyen, binaların önünde durup birşeyler konuşan, sokağın ismini, mahallede yaşayan simaları anlatan bir grup gözünüze çarptı mı, kulağınıza konuşmaları ilişti mi? Cevabınız evet ise, onlar bizim gençler olabilir: Urban Walks yani kent yürüyüşleri grubu. Bir süredir bizim de sosyal medyada izlediğimiz, Ayrancı’da yürürken gözümüze ilişen bu çarpıcı etkinliği ve yürüyüşleri gerçekleştiren genç ekibi sizlerle tanıştırmak isteriz.
Cemre Gökpınar, Hacettepe mezunuyum, sanat tarihçisiyim. Cumhuriyet dönemi üzerine araştırmalarımı geliştirmeye çalışıyorum. Ankara’nın başkent oluşundan sonraki o gelişim süreci, oradaki yapılaşma ve onun etrafında gelişen çok katmanlı süreçlere odaklanıyorum. 2019’da Ankara Aks’ı kurdum. Ankara Aks, yaratıcı endüstri alanında çalışan bir stüdyo olarak tanınıyor ama aynı zamanda bir sivil toplum örgütü.
Cem Dedekargınoğlu, ODTÜ mezunuyum, mimarım, mimarlık tarihçisiyim. Şu anda ODTÜ mimarlık tarihi programında doktora çalışmalarıma devam ediyorum. Geç dönem Osmanlı İmparatorluğu ve 1950 sonrası Türkiye Modern Mimarlığı üzerine çalışıyorum. Bilkent Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyim, mimarlık tarihi dersleri veriyorum.
Kent yürüyüşleri nedir?
Cemre: Avrupa kentlerinde aslında yaygın bir format kent yürüyüşleri. Biz 2017’den beri Ankara’da hafta sonları Cem ile birlikte yapıyoruz. Fakat pandemiden itibaren herkese açık bir şekilde organize etmeye başladık. KA Atölye ile beraber başlamıştı, hâlâ da devam ediyor.
Bu süreçte kendi mesleki ve deneyim pratiklerimizi insanlarla buluşturuyoruz. Kendi arşivciliğimizi, araştırmacılığımızı rotalara dönüştürüyoruz. O yüzden severek yaptığımız, kendimizi geliştirdiğimiz bir süreç.
Kent yürüyüşleri, mesleki deneyim, arşiv ve araştırmalarımızı paylaştığımız bir deneyim
Cem: Ben aynı zamanda bir Ayrancı çocuğuyum. Yeşilyurt sokağında doğdum, şimdi de Portakal Çiçeği sokağında oturuyorum. Yani doğma büyüme hayatım hep Ayrancı’da geçti.
Ayrancı bölgesinin güncelde nasıl değiştiğinin, dönüştüğünün ve buradaki yaya odaklı yaşantının da -daha çok olumsuz yönde- nasıl etkilendiğinin birebir şahidi oluyorum. Yaptığımız yürüyüşlerde de bunlardan sıklıkla bahsediyoruz.
Sadece kitaplardan ya da araştırmalardan edindiğimiz bilgileri değil aynı zamanda kendimizin de kentte bir yaya olarak yaşadığımız deneyimleri de insanlarla paylaşmak istiyoruz.
Kent yürüyüşleri fikri yurt dışından dediniz ama siz buna nasıl karar verdiniz, nasıl başladınız?
Cem: 2017’de Ulusal Mimarlık Öğrencileri Buluşması organizasyonunun Ankara’da olması kararlaştırılmıştı. Atölyeler, paneller, kent gezileri gibi çeşitli ayakları olan bir organizasyondu. 15 Temmuz sonrası, ekonomi iyi durumda değil, güvenlik tedbirleri üst düzeyde ve bizim Ankara’da yüzün üzerinde öğrenciyi bir hafta boyunca ağırlamamız gerekiyordu…
Cemre: Yine aynı buluşma kapsamında misafir öğrencileri gezdirebilmemiz için Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden iki tane EGO otobüsü alınmıştı, arkadaşlar “Cemre sen sanat tarihçisisin bir otobüse sen geç, Cem sen mimarlık tarihçisisin sen de bir otobüse geç” dediler. Biz böylece otobüslere geçip anlatmaya başladık. Oradan gelen tepkiler ve hocaların geliştirdiği birtakım tekliflerle beraber Ankara’ya gelen gruplara eşlik etmeye başladığımız bir hikâyenin başlangıcıydı bu.
İki genç var, enteresan şeyler yapıyorlar
Cem: İkimizin de nispeten ağzı laf yapıyor, Ankara hakkında bilgisi var ve insanlarla da bunu paylaşmayı seviyoruz. Kendi hayatımızı ikimiz de mümkün olduğunca yaya olarak sürdürmeye çalışıyoruz ki, bu aslında ciddi bir mesele Ankara’da. Çünkü bu kadar saçaklanmış bir şehirde işinizin, evinizin, her şeyinizin aynı bölgelerde olması ciddi bir beşeri ve maddi sermaye de gerektiriyor.
Bizim böyle bir ilgimiz olduğu ortaya çıkınca, bu anlamda biraz görünür olmaya başlayınca önce arkadaşlarımızdan sonra hocalarımızdan bu yönde öneriler geldi.
Cemre: Aslında bizim öyle çalıştığımız farklı rotalar yoktu. Bazı kent keşif rotaları üzerine konuşuyorduk katılımcılar için. Bir tane rotamız vardı onu geliştirmeye başladık. O da tabii ki Ulus etrafında gelişen, kentin cumhuriyet dönemiyle birlikte inşa edildiği sürecini aktaran bir rota. “Ulus-Bulvar” olarak geçiyor bu söylediğim. Tansel Korkmaz hocanın “öğrencilere eşlik eder misiniz” teklifiyle biz bu rotayı oluşturduk. Sonra Cem ile beraber bu rotayı sadece belirli gruplara yapmaya başladık. Bir tanesi de Mimarlar Odası Bursa Şubesi’nin Ankara gezisiydi. Rota, onları gezdirdikten sonra kafamızda tam olarak oturmaya başladı diyebilirim.
Cem: Biz bir yandan da şehir dışından arkadaşlarımız geldiği zaman onları gezdirmekten keyif alan insanlar olduk. Yani aslında bir hobi olarak başladı diyebiliriz. Cemre ile de böyle yürüye yürüye, konuşa konuşa arkadaş olmaya başladık. 2020’nin başına geldiğimiz zaman kulaktan kulağa “iki genç var enteresan şeyler yapıyorlar” durumuna geldi ve yayıldı.
Cemre: Takvimimiz böyle dolmaya başlamıştı. Bunlar hep Mimarlık Fakültesi etrafında gelişen ilişkiler bu arada. Hiçbiri bir turist kafilesi ya da benzeri gruplar değil. Hepsi ya bir akademik değişim için geliyor ya bir panel programı için bir misafir geliyor ya da Goethe Enstitüsü’nün Almanya’dan misafiri olarak geliyor. Sonra bir baktık tüm bahar takvimimiz dolmuştu 2020’nin başlarında. Şubat ayından itibaren başlayan Covid-19 süreci bir anda her şeyi değiştirdi ve tüm takvimimiz iptal oldu.
Cem: Ben o sırada yüksek lisansı tamamlamıştım ama doktorayı Ankara’da yapmak istemiyordum. İstanbul’a doğru gitmek gibi bir niyetim de vardı. Ama sağlık durumları, ekonomik durumlar derken öyle arada kalmış durumdaydım.
O dönem aslında bir yandan da Ankara üzerinde çalışan sosyal medya hesaplarını yürüten, başka projeler yapan arkadaşlarımızla Ankara’nın muhtelif parklarında buluşuyorduk. Böyle bir park buluşmasında “siz böyle güzel şeyler yapıyordunuz, şimdi bunlar mekân da gerektirmiyor, bir çağrı yapsanız da bunu yapsak” diye birazcık bizi gaza getiren teklif oldu. O gün Urban Walks Ankara isimli bir instagram hesabı açarak başladık. Başlayış o başlayış, 2020 Ekim’i.
Hobi olarak başladı, etkinliğe dönüştü
Dört senede yaklaşık 120 yürüyüş yaptık. Hobi olarak başladık ama artık hafta sonlarını ciddi anlamda kaplar vaziyete ulaştı. Bu amatör lezzeti korumaya özen gösteriyoruz. Çünkü biz zaten hayatımızı yürüyerek geçirmeyi tercih eden insanlarız. Bunun böyle bir etkinlikler serisi olmasını değil de kendi yaya deneyimimizin başat olmasını daha çok önemsiyoruz.
Daha çok nereleri seçiyorsunuz? Bu yürüyüş güzergâhlarını nasıl oluşturuyorsunuz?
Cemre: Biz aslında ilk Ulus rotasıyla başlamıştık. Sonra Çankaya’nın merkezinde kalan Kavaklıdere bölgesinin sivil mimari yapılarını öne çıkaran, apartmanlara dikkat çekmeyi amaçlayan rotalar oluşmaya başladı. O yüzden ilk rotalar “apartmanlı kent yürüyüşleri” adı altında gelişmişti. Sonra bunlar semt ve mahallenin öne çıkan isimlerini alarak değişmeye başladı.
Bu 120 yürüyüşün içerisinde çok çeşitli yürüyüşler var. Tematik yürüyüşlerimiz var. Mesela Vedat Dalokay’ın anısına, onun bıraktığı izlere değinen bir rota: Mimar Başkan Ankaralı. Bu tematik rotaların dışında semt rotaları var. Bugün artık Çankaya’nın dışına çıkan rotalarımız var; Atatürk Orman Çiftliği, Eryaman 3. 4. etap rotaları, Oran rotası gibi.
Bahsettiğimiz şey kent; mekânlar, ticari işletmeler değil
Cem: Başka özel etkinlikler için partner olarak yaptığımız geziler oluyor. Örneğin Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı için bir Ankara gazetecilik rotası yapmıştık. Binalardan ziyade özellikle Kızılay bölgesi ve çevresinde gazeteciler nerede çalışırdı, nerede vakit geçirirlerdi, nasıl olaylar olurdu diye bir rota hazırlamıştık onlara.
Öyle bir durum olmadığı takdirde genelde rotalarımızı hep bir kamusal alanda başlayacak, kamusal alanda mola verecek ve nispeten kamusal bir alanda bitirecek şekilde yapıyoruz. Çünkü bir ticari bir mekânla, bir işletmeyle doğrudan bir ortaklığa girmek istemiyoruz. Bizim bahsettiğimiz şey kent; mekânlar, ticari işletmeler değil.
Cemre: Geçtiğimiz ay bir aydınlatma firması dedi ki; bir akşam yürüyüşü yapar mısınız, biz de şehrin aydınlatılması ile ilgili farkındalığı gösterelim. Bir akşam rotası yapmak istiyorduk gerçekten. Bu da bizim düşündüğümüz bir şey için itici güç oldu.
Tunalı bölgesinde iki kere akşam rotası yaptık. Burada da yapıların, sokakların aydınlatılmasıyla ilgili eksikleri ya da yeterli-yetersiz örnekleri aydınlatma uzmanlarıyla birlikte konuştuk rota esnasında. Bunları da böyle çeşitli işbirlikleriyle göstermeye çalışıyoruz.
Cem: Meşhur “Las Vegas’tan öğrenme” kitabı vardır ya, orada “kentteki yayaya yönelik olan, kentliye yönelik olan aydınlatmanın zayıflığına karşın reklam için yapılan devasa aydınlatmaların farklı bir şekilde kentin ticari katmanını ayakta tuttuğundan bahseder.” Kavaklıdere-Tunalı bölgesi bunun için çok ciddi bir laboratuvar aslında. Kırık dökük kaldırımların içerisinde ışıl ışıl aydınlatmalarla geçiyorsunuz.
Cemre: Her rotada böyle bir süperstar yapı ya da hikâye belirliyoruz. O hikâyenin etrafında onun destekleyicisi bir kurgu oturtmaya çalışıyoruz. Çok çeşitli kaynaklardan yararlanıyoruz. Tezlerden VEKAM’ın Ankara Araştırmaları Dergisi’nde yayınlanan makalelere kadar. Bloglarda tutulmuş günlükler, gazete haberleri. Bunların her birini derleyip bir çapraz okumayla durak noktalarının anlatım hikâyesi haline getiriyoruz.
Anlattıklarımız, herkesin gördüğü ama hikayesini bilmediği şeyler
Cem: Ankara’nın doğruluğunu teyit etmediğimiz kent efsanelerini mümkün olduğunca insanlarla paylaşmamaya özen gösteriyoruz. Kulağa hoş gelen hikâyeler olabilir. Ama ne kadar gerçektir ne kadar değildir onu birazcık kendimizi geri çekerek söylüyoruz.
Cemre: Heykeller, kamusal alanlar ya da kamu yapılarıyla da desteklemeye çalışıyoruz. Mesela sokak adları bile burada dâhil oluyor yaptığımız şeye. Cinnah’a yakın noktadaysak mutlaka Metin Yurdanur’un balerinlerin dansı heykelini ya da Kuğulu Park’ın kuruluş hikâyesi, kuğuların nasıl geldiğine yer vermeye çalışıyoruz. Çünkü bunlar kent hafızasının öne çıkan unsurları Ankara’da. Onlarla zenginleştirmeye çalışıyoruz.
Cem: Kendimiz için Ayrancı’da önemli gördüğümüz yerler var. Herkes Yeşilyurt’un merdivenlerini bilir. Ama mesela Rus Büyükelçiliği’nin arkasında ondan daha yüksek bir yerde, Ayrancı’nın orta bölgesini aşağı Ayrancı’ya bağlayan uzunca bir merdiven vardır Kuloğlu Sokağı inen. Muazzam bir Ankara manzarasına açılır. Bunu da çok az kimse bilir.
Bunu da göstererek Ayrancı’nın bir yamaca kurulmuş olmasından ve hâkim Ankara manzarasının Ayrancı’nın şekillenmesine nasıl etkisi olduğunu da paylaşmaya çalışıyoruz.
Cemre: Kalan son bağ evlerini de –Rıfat Börekçi bağevinden tutun, Dafne Restorant’ın olduğu bağ evi gibi– göstermeye çalışıyoruz.
Cem: Ayrancı rotamızın ismi o yüzden “Yukarı, orta, aşağı Ayrancı.”
Herkes yukarıyla aşağı Ayrancı’yı bilir ama orta Ayrancı nedir çok fazla bilinmez. O da aslında haritalarda bir dönem mevki işaretlemek için kullanılan bir terim aslında. Ayrancı’nın aşağı bölgesi nispeten erken yapılaşıyor. Ortası hâlâ 1960’ların başına kadar aslında bir nevi bağlık arazi hüviyetinde, sonradan parselizasyon yapılıyor. Bunun sürecinden de birazcık bahsediyoruz aslında o sayede.
Cemre: İlk Ayrancı rotasını yaptığımızda yürüyüşün kapağına Cem Yılmaz’ın fotoğrafını koymuştuk. Vizontele’deki o meşhur “Yukarı Ayrancı – Aşağı Ayrancı” değinmesinden. Hatta katılımcılarımızdan biri “ortadaki park dediğiniz bu muydu” demişti Portakal Çiçeği Parkı’nda.
Kent yürüyüşlerinin müdavimleri var
Yürüyüşe ilgi nasıl?
Cemre: Açıkçası genelde yürüyüşlere sadece mimarlık okuyanlar geliyordur diye düşünülüyor. Bizde tam tersi durum. Oldukça farklı alanlardan, beyaz yakalılardan, hukukçulardan, sağlık alanından yaş ortalaması yüksek bir grup yürüyüşlere katılıyor.
Mahalleliden tutun, emeklisi, aktif iş hayatında olanı ya da Ankara’ya yeni göç edeninden Ankara’dan yurt dışına taşınacak kişinin son kez bir Ankara’yı iyice öğreneyim hevesine kadar bir ilgi var. Belediyenin bürokratları, personelleri var. Son zamanlarda doktorların ve evden çalışan yazılımcıların çok fazla katıldığını görüyoruz.
En çok ilgi toplayan yürüyüş güzergâhınız neresi?
Cemre: En son Emek rotasında rekor kırdık. 18 dakikada tükendi kontenjan. Ama uzun zamandır biletlerin tükenmediği rotamız yok. İlk zamanlar bazen 12-13 kişiyle falan yaptığımız oluyordu. Çok yoğun yaptığımız ya da üst üste yaptığımız zamanlarda. Şu anda biz açıkladıktan sonraki ilk yarım saat içerisinde tamamen tükeniyor etkinlik biletleri. Onlar da zaten KA Atölye‘nin kendi web sitesinden satışa çıkıyor.
Kontenjan 25 kişi. Yurt dışındaki örneklerinde bu aslında bir kamu eğitimi programı olarak yerel yönetimlerin desteklediği bir şey. Biz her ne kadar kendi emeğimizle yapmaya çalışsak da buna bir zaman ve enerji de ayırıyoruz.
Bazen bir apartman sakiniyle o sokaktan geçen bize katılıyor, korsan, dinliyor. Birisi camdan laf atıyor, diğeri el sallıyor bize. Mahallelinin, dükkânların aşina olmaya başladığını hissettik. Hatta bazı esnaflardan “gelin sizi misafir edelim, bir çay için” diyenler oluyor.
İlk zamanlarda şuna maruz kalıyorduk; Ankara’nın anlatılacak nesi var ki? Bunu aşmak çok önemli. Çünkü Ankara değer atfedilen bir şehir olarak görülmüyor burada yaşayan belli bir kesim tarafından. İstanbul, İzmir ya da başka şehirlerde daha turistik ya da tarihi değerleri yaygın görebiliyorsunuz ama Ankara için bu çok söz konusu olmayınca insanlara bunu da gösterebilmek gerekiyor. O yüzden dışarıda olmak, oradaki insanlarla temas etmek, korsan da olsa o dinleyicilere ulaşmak çok değerli.
Her yürüyüşe katılan sizin müdavim diyeceğiniz kişiler var mı?
Cemre: Hiçbir yürüyüşü kaçırmayan, her rotaya ilk bileti alan insanlar var. Bunlar birbirinden çok farklı kişiler. Mesela birisi doğa uzmanı, birisi TRT’de çalışıyor, birisi seramik sanatçısı… Böyle müdavimlerimiz var artık, Ayrancı’ya da geldi, Eryaman’a da geldi.
Cem: Elimizde büyüyen müdavimler var; bir tane lise öğrencisiyken gelen arkadaşımız vardı şimdi mimarlık okumaya Almanya’ya gitti.
Cemre: Rotaların koleksiyonunu yapan var. Cem diyor ki, 15 seneye Ayrancı Antika Pazarı’na düşer rota kartları. Buradaki katılımcıların hepsinin farklı sebepleri oluyor. Birisi bu alanı çalışıyor tezinde. İkincisi burada yaşıyor oluyor ve yaşadığı çevreyi merak ediyor, keşfetmek istiyor. Kendi misafirlerini gezdirebileceği bilgi edinmek istiyor. Üçüncüsü Ankara aşığı, Ankara severi olan insanlar tabii oldukça rağbet gösteriyor. Son zamanlarda sosyal medyadan gördüm, merak ettim geldim diyenlerin arasında dramatik bir artış var. Instagram’da çok hızlı bir ilerleyişimiz oldu. Rotalarda kısa kısa videolar çekip onları paylaşıyorum. Onlar çok fazla görüntülenme alıyor. Oradan görüp gelenler, ilgi duyanlar oluyor.
Benim hak ettiğim şehir hayatı bu değilmiş demek bir kent hakkıdır
Sizin rotanıza ilgi daha çok yürümekle mi ilgili, mekânlarla mı ilgili?
Cemre: Yürüme pratiği işin en önemli kısmı ama bizim rotaya gelenler yürüyeyim diye gelen insanlar değil ağırlıklı olarak bir çevreye ya da mimari yapılara ilgisi olan insanlar ve bir şeyleri öğrenmek için yürüyorlar. O kenti merak etme duygusu onları yürütüyor. Yoksa yürümek isterseniz bu rotayı zaten yarım saatte tamamlarsınız. Çok uzun bir rota değil, her biri ortalama 3-3,5 kilometre gibi. Ama 3 saatlik bir deneyime dönüşüyor.
Araçsız olmanın öne çıkan yanı şu: İnsanlara yaya hızında bir şeyleri göstermek çabasındayız. İnsanlar o sürede “benim hak ettiğim şehir hayatı demek ki bu değilmiş” diyor. “Ben bunun doğru olanını, kent hakkı olan kısmını talep edebilirmişim” diyor. Şimdi bu konu bizim için de çok önemli. Yani kaldırımın kaç metre genişliğinde olması gerektiği ya da hangi mekân, hangi kafe ya da hangi reklam tabelasının onun hakkı olan şeyi işgal ettiğini ya da kişi başına düşen yeşil alan miktarının, sosyal aktivite alanının ne kadar olması gerektiği konularına hâkim değil ya da bununla ilgili bir çabası olmamış. Biz orada kısa bir mola veriyoruz onların hayatına ve diyoruz ki iyi bir örnek var burada. Yapılmış ama devamı gelmemiş. Demek ki bunu da talep edebilirmişiz…
Tunalı, Kavaklıdere bölgesindeki rotalarda insanları kısa bir süre Atatürk Bulvarı’nın kenarına çıkarıyoruz. Neden? Atatürk Bulvarı bu şehrin ana aksı ama artık otobandan hallice bir yer. Aslında şehrin ana bulvarının ne kadar bu battı çıktılarla yanlış bir kurguda olduğunu göstermeye çalışıyoruz.
Çünkü insanlara o anda otomobil gürültüsünden bir şey aktaramıyoruz. Hâlbuki o bulvara cephesi bakan çok önemli yapılar da var. Ve sırf o gürültüden o yapıları es geçmek zorunda kalıyoruz. Burada göstermemizin sebebi şu; bakın bulvar bu kadar geniş değildi, tamamen otomobiller için tasarlanmamıştı, buranın yaya yolları vardı. Bunları göstermezseniz insanlar bir noktada şöyle düşünüyor; doğru olan Atatürk Bulvarı gibi olan mı acaba? Aslında şehrin ana aksının bu kadar kesintisiz olması gerekmiyor. Işıklarla bölünmesi, insanların çok daha rahat bir şekilde karşıya geçebilmesi ve oradaki yoğun gürültüden uzak olması da sağlanabilirdi diye düşünmelerine çalışıyoruz.
İnsanlar bize hep soruyorlar; bizim niye estetik kaygılarımız yok? Bizim binalarımız neden çirkin? Sokaklarımız niye bu kadar plansız? Biz de konuyu böyle kabaca, tarihsel bir şekilde anlatmaya çalışıyoruz ama şunu da söylemiyoruz, biz artık hep estetik olmayan yerlerde yaşayacağız, mecburuz demiyoruz. İstersek planlı, estetik kentlerde yaşamayı talep edebiliriz demeye çalışıyoruz.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Pandemi öncesinde Kıbrıs caddesi ile Yeşilyurt sokağının köşesine sessiz sedasız yerleşen Caffe Nux beş yılın sonunda Ayrancı’nın nirengi noktalarından biri oldu. Hızla yayılan üçüncü nesil kahvecilerin dışında bir duruş sergileyerek mahallenin dikkatini çekti. Herkes dükkanın önündeki bahçelerini camlarla, duvarlarla kapatmaya girişirken onlar bahçesini korudu, büyüttü, sahiplendi. Bilinen tabelalardan, birbirinin kopyası dekorasyondan uzak durdular. Burada her şey satalım istemediler, herkes buraya gelsin demediler. Mekana değer verdiler, mekanı kıymetli bulanlara hizmet ettiler.
Steampunk akımından esinlendiler, isimlerini, dekorasyonunu ve duruşunu temsil ettiler. Mahalleli onları, onlar mahalleyi çok sevdiler. Bayanlar, baylar karşınızda Serhat İman ve iş ortağı bahçedeki ağaç ile Caffe Nux…
Böyle bir girişten sonra biraz sizi tanıyabilir miyiz?
Ben aslında bankacılık yapıyordum. 27 yaşımda şube müdürü oldum. 33 yaşıma geldiğimde bu yaşama yeter dedim. Bir gün geçerken dükkanı gördüm ve o an “evet” dedim. Köşeli ve bahçeli lokasyon çok hoşuma gitti. Kahveye de ilgim vardı zaten. Ayrancı’yı da çok seviyorum. Hemen burayı kiraladım ve maceramız başladı.
Serhat İman
Ayrancı ve kahve birleşimini nasıl sağladınız?
Kahve dünyada petrolden sonra en çok ticareti yapılan ürün. Kahveye ilgi bir furya değil, böyle büyüyerek sürüp gidecek. Kahve ayrı bir kültür, Ayrancı da bu kültüre çok uygun bir semt. Buradaki insanlar çok kaliteli. Bu nedenlerle Ayrancı çok doğru bir tercih diye düşünüyorum.
Dükkanın açılışı biraz moral bozucu bir döneme denk geldi. Biz dükkanı açtık 10 gün sonra pandemi kapanması geldi. O dönem zorlanarak geçti ama 5 yıllık maceramız genel olarak keyifli denebilir.
Müşteri profiliniz nasıl?
Müşteri profilimiz çok çeşitli, çok keyifli. Profilimiz 30-35 yaş üzeri aktif çalışanlar. Pek çok sanatçı, tiyatrocu, yazar, akademisyen var buralarda oturup müşterimiz olan. Öğrenci müşterimiz daha az.
Müşterilerimiz buraya şehrin karmaşasından uzaklaşmak için, bağımsız bir lokasyonda rahatlamaya geliyor. Çalışmaya gelen de oluyor ama müziğimiz onlar için yüksek olabiliyor.
Bizim çekici noktamız bahçemiz, içeride yerimiz çok az. Böyle bahçeleri kapatanlar oluyor, çadırla çevirenler oluyor. Biz burayı kapatmayı, bahçeyi bozmayı hiç istemedik. Müşterilerimiz de bunu talep ediyor. Tamamen bahçe üzerine kurulmuş bir yapımız var. Bahçemizdeki bu büyük ağaç benim iş ortağım diyebilirim.
Cafe Nux, steampunk akımını temsil ediyor
İsminizin anlamı nedir, neden Nux?
Ben retro’yu severim. Steampunk diye bir akım var. Steampunk akımına ithafen yapılmış Mad Max filmindeki karakterin ismi Nux. Tasarımımızda kullandığımız grafitimiz de steampunk akımından gelmiştir.
Kafenin tasarımında mimar desteği aldık ama beni müşteriler yönlendiriyor genelde. Bunun hiçbir zararını görmedim. Bahçenin düzenlenmesinde, kullanımında hep beraber akıl yürüterek yaptık. Herkesin ortak yeri gibi oldu. Müşteriyi iyi veya kötü hep dinledik, şikayetçi olduğu şeyleri değiştirdik. Sonuçta biz de atomu parçalamıyoruz, kahve yapıyoruz. Bunu da müşterimize beğendirmek durumundayız.
Menünüzde neler var?
Her gün açığız, hafta içleri sabah 10.30’da hafta sonu 11.00’de açıyoruz, 23.00’e kadar açığız.
Kahvenin yanında browni ve san sebastian kekimiz her zaman var. Bunun yanına dönüşümlü olarak hep yeni bir mamülümüz oluyor. Kahvaltı konseptimiz yok ama iki çeşit sandviçimiz var. Yazlık bir kokteyl menüsü hazırlıyoruz. Ürünlerimi olabildiğince kaliteli yapmaya çalışıyorum. Tatlılar tamamen bize özel yapılıyor.
Müşterilerimiz için ortam ve kahve vazgeçilmez
Müşterileriniz daha çok buraya ne için geliyor?
Ortam ve kahvesi için kesinlikle. Kahvelerin kesinlikle lezzetli olduğunu düşünüyorum. Blend kahve de koymuyoruz. Blend kahve bütün çeşitlerin tadını birbirine benzetiyor, aromasını yok ediyor.
Başka şubeler, başka girişimler düşünüyor musunuz?
Yurt dışında olabilir miyiz diye düşündük bir ara. Amsterdam ve İrlanda gibi düşüncelerimiz oldu, araştırıyoruz.
Ayrancı’da başka noktalarda da olabiliriz. Birkaç farklı şube olabilir fakat Ayrancı dışında başka semt düşünmüyoruz. Ayrancı dışından çok müşterimiz var bazen onların da bu tür talepleri oluyor. Zincir kahve markası olma niyetimiz yok çünkü aynı kaliteyi her noktada sağlamak mümkün olmuyor. O daha büyük başka bir organizasyon işi biz mahalleye bakıyoruz. Orada da bahçesi olan açık lokasyonlarla ilgileniyoruz. Kapalı ortam bizim konseptimiz değil.
Kahve sektörü doğru lokasyon ve sabır gerektiriyor
İnsanlar mekan sahibi olmak konusunda çok iştahlılar, kolay ikna oluyor ve kolay sonuç almak istiyorlar. Bizim sektörümüz doğru lokasyon, doğru ürün ve sabır gerektiriyor. Personelinizin uzun süreli çalışmasını bekliyorlar, aynı personelin kendisini karşılamasını istiyor. “Benim kahvem kaliteli, her yerde satarım bunu” diyen anlayışın karşılığı yok. Kolay sonuç almak isteyenlerin altı ayda bir el değiştirdiğini herkes görüyor. Yirmi günde kapanan mekanlar var.
Çalışanlar açısından bazı zorlukları oluyor, gençler sık iş değiştiriyorlar. Biz gene de çalışanlarımızı daha uzun yanımızda tutmaya çalışıyoruz. Kahve sektörünün bütünüyle ilgili umutluyum. Bu sektör büyüyerek devam edecek.
Steampunk Nedir?
Steampunk, geçmişin teknolojisini modern çağın hayal gücüyle birleştiren bir tarz olarak tanımlanabilir. Genellikle 19. yüzyıl sanayi devrimi dönemi İngiltere’sinde geçen öykülerde ve tasarımlarda kullanılan bu tarz, günümüzde birçok farklı alanda karşımıza çıkıyor.
Tarihi
Steampunk’ın kökleri, 19. yüzyılın sonlarına dayanıyor. Bu dönemde, İngiltere’de sanayi devrimi sonrası teknolojik gelişmeler hız kazanmıştı. Bu gelişmeler, özellikle gemi, tren ve makine endüstrisinde büyük bir değişim yaratmıştı.
Steampunk tarzının oluşumu ise, 1960’larda ortaya çıkan “cyberpunk” hareketiyle başladı. Cyberpunk, gelecekteki distopik bir dünyada geçen öyküler ve tasarımlarla popüler hale gelmişti. Steampunk ise, bu tarzın bir adım ötesine geçerek, tarihi ve teknolojiyi birleştirdi.
Mad Max filminin karakteri Nux
Caffe Nux
Güvenevler Mahallesi Kıbrıs Caddesi No: 74/C A.Ayrancı – Çankaya / Ankara
Ankara Büyükşehir Belediyesi, “iyiliğin başkenti” kapsamında Dikmen Vadisi 1. Etap Çetin Emeç Bulvarı girişindeki havuzbaşında Dikmen Emekliler Lokali’ni hizmete açtı. Eski yıllarda lokanta olarak kullanılan mekânın açılışı Aralık 2023’te Yaşlılar Lokali adı altında yapıldı, sonradan 60 yaş üstü için “Dikmen Emekliler Lokali” adlandırılması daha uygun bulundu.
Ayrancım Derneği’nden Ali Necati Koçak ile birlikte yaptığımız ziyarette, lokal müdiresi Ayşe Seçkin Özyılmaz hanımefendiyi aramıza aldık Murat Karayalçın‘ın belediyecilik döneminin en önemli projesi olan Dikmen Vadisi projesinden başlayarak geçmiş günleri yadettik.
Önceki Ankara Belediye Başkanlarımızdan Murat Karayalçın ve ekibinin projelendirdiği ve şimdi onur duyduğu Dikmen Vadisi, Yukarı Ayrancı ile Dikmen arasında gümrah yeşil bir kent cenneti olarak görülüyor. Vadinin başlangıcı olan Mesnevi Sokak merdivenlerinden inilip havuz kenarından azıcık yukarı çıkıldığında ya da Polis evi girişinden karşıya geçildiğinde Dikmen Emekliler Lokali hemen karşınıza çıkıyor.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanımız Mansur Yavaş yönlendirmesiyle hizmete açılan; coşkulu havuz fıskiyelerinin dansa doymadığı, karşıda bir Manavgat Şelalesi hacminden daha büyük çağlayanın şakırdadığı bu lokalin yönetici müdiresi Ayşe Seçkin Özyılmaz hanımefendi, sanki hep orada yatıp kalkıyor, hiç eve gitmiyor imajıyla, her gelene ev sahibi karşılaması yapıyor. Evinin salonu sıcaklığında ağırlıyor tüm konukları. “Tanrım bu ne hizmet aşkı” diye duygulanıyorsunuz, gururlanıyorsunuz.
Sıradan bir lokal veya dinlenme tesisi değil burası, bir akşam vakti tatilde denizden çıktıktan sonra akşam yemeği öncesi neşesi ve huzuru yaratıyor. Bir sabah vakti deniz kıyısı tesislerinde kahvaltı mutluluğu hissediyorsunuz. Oradaki dev havuz bir denize dönüşüyor gönül gözlerinde. Sularının azıcık yosunumsu kokusunda, bir göl kenarı orası. Emeklilerin artık gidemediği Ankara’da bir deniz kenarı. Korulukların armağan ettiği bol oksijen ikramlarında, tüm konukların yüzünde huzurlu soylu memnuniyet.
Lokalden yararlanlanma ve üyelik
Hedeflenen 60 yaş üstü emeklilere aksaksız hizmet verme ve yığılım karmaşasının önlenmesi amacıyla lokal “üyelik” sistemiyle çalışıyor. Bir kimlik fotokopisi ve vesikalık fotoğrafla ücretsiz üye olabiliyorsunuz. Merak etmeyin oradan geçerken yanınızda 60’tan küçük bir yakınınız varsa onlara da ikramda bulunuluyor. Sabah 09.00’da açılıyor, akşam 17.00 sularında kapanıyor. Lokalin yaz mevsimi çalışma saatleri 10.00 ile 19.00 saatleri arasında. Pazar günü dışında her gün açık. E tabii görevliler o gün azıcık dinlenmeli. Bu zaman içinde çaylar hep ücretsiz. Buraya ağır koku yaymayan atıştırmalıklarınızla birlikte gelebilirsiz. Dostlarınızla kahvaltıda buluşabilirsiniz. Şu emekliler yılında emeklilere yakışan bir ödül oldu Dikmen Emekliler Lokali.
Emekliler Lokali’nden karşı çağlayan keyfi
Yo hayır, lokalde öyle bıkkın ve bezgin akşam olsun diye oturup kalmak yok. Burada Psiko-sosyal seminerler, destek hizmetleri, kişisel gelişim, eğitsel toplumsal etkinlikler, konserler düzenleniyor. Bu etkinlikler saat 11.00’de başlıyor. Müzik ziyafetleri Cuma günü sunuluyor.
Ersin Söğütkıran etkinlik sırasında katılımcılarla.
Nefes, yüz yogalarını müdire Ayşe Hanım sunuyor. Duruşu, konuşması ve pozitif tebessümüyle emekli matematik öğretmeni Ersin Söğütkıran hanımefendi “kalpten kalbe buluşmak” kapsamında içsel yolculuklarla ayrı bir yoga programı uyguluyor; beden ve ruhtaki tüm gerilimleri söküp atıyor, yaşama sevinci armağan ediyor. Lokale üye kanun, ud, bendir, keman sanatçılarından oluşan bir de DEK (Dikmen Emekliler Lokali korosu) TSM eserleri alanında konserler veriyor. Lokalin diğer görevlileri Şeyda Yıldız ile Betül Akın hanımefendiler bir görevi yerine getirmenin ötesinde candan hizmet veriyorlar. Dileyen satranç, tavla oynuyor. Ve masraflarını belediyenin karşıladığı geziler düzenleniyor. Gezi kapasitesi kaç kişilik ise haksızlık ve kayırma olmasın diye başvuru sırasına göre düzenleniyor. Yönetici Ayşe Hanım bu konuda çok ilkeli ve kararlı. Sakın torpil istemeyin.
Lokalin yoga ustası Ersin Söğütkıran ile yüz yogası ve kondisyon ustası lokalin müdiresi Ayşe Seçkin Özyılmaz
Bilindiği üzere Mansur Yavaş öncesinde Dikmen Vadisi’nin havuzları su kaçırdığı gerekçesiyle ihmal edilmişti. Havuzlar kuruyunca vadideki hayatın canlılığı azalmıştı. Mansur Yavaş seçildiğinde havuzların onarımını başlattı ve yeniden düzenlenen fıskiyeler yeniden coşmaya başladı. Havuzlar susuz kalınca Vadideki canlılık neredeyse yok olmuştu. Pek çok işletme, büfeler kapanmıştı. Şimdi Dikmen Vadisi yeniden canlanmaya başladı.
Dikmen Emekliler Lokali de emeklilere, 60 yaş üstü insanımıza değer veren cazibe merkezi oldu. Tüm emeği geçenleri Ayrancım Gazetesi, Ayrancı ve Dikmen halkı adına kutluyoruz, minnet duygularıyla teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Eski RTÜK Başkanlarından gazeteci-yazar Nuri Kayış, lokal katılımcılarıyla
Periler gerçekten var mıdır, nerelerde yaşarlar, ne yer ne içerler, ne iş yaparlar? Ayrancı semalarından görülürler mi? Sorular, sorular yıllardır hep zihnimde dolaşıp duran sorular. Ama sonunda gerçek ortaya çıktı işte. Evet evet gerçek olduklarını öğrendim artık, aramızda yaşıyorlar, sizin benim gibi hayatları var. Nereden mi biliyorum, biliyorum işte hikayemi anlatınca siz de bana hak vereceksiniz.
Kahramanımız, biz ona Ahmet diyelim, (eğer ismi gerçekten böyleyse büyük tesadüf olur) evet ne diyorduk Ahmet bir şirkette çalışmaktadır, şirkette çalışanların sağ koludur, her yere yetişir, her şeye yetişir. Herkesin eli ayağıdır, herkesin sevdiği biridir. Gel gör ki, günün birinde hastalanır, öyle böyle değil, ciddi bir hastalığın pençesine düşmüştür, hastaneye yatması tedavi olması gerekmektedir. Tedavi ise masraflıdır, ailesi doğal olarak bu duruma çok üzülmüş, çaresiz kalmış, perişan olmuşlardır. İşte tam da bu anda bir peri kanatlarını çırparak süzülerek gelir, bütün hastane masraflarını üstlenir, her gün ziyaretine gelir, ailesi ile sürekli ilgilenir, maddi manevi her konuda yardım eder.
Uzun süren tedavi sonunda perinin kanatlarının gücünden midir bilinmez, günden güne toparlanır ve sonunda tamamen iyileşir, eski sağlığına kavuşur. Periye büyük minnet duymaktadır, ona yeni bir hayat vermiştir, ne yapsa ne etse onun hakkını ödemesinin mümkün olmadığını düşünür. Günlerce düşünür, düşünür aklına gelen hiçbir fikri beğenmez, yeterli bulmaz. Sonunda bütün bu düşüncelerinin üzerinde bir şimşek çakar, gözleri parlar işte bulmuştur, peri onun ikinci kez hayata gelmesine sebep olmamış mıdır, ikinci annesi sayılmaz mı? O halde yaklaşan anneler gününde ona özel bir armağan vermelidir, perinin resmini yaptırmaya, ofisteki odasına koyup ona sürpriz yapmaya karar verir.
Eline kurtarıcısının sevgili köpeği ile birlikte olan fotoğrafını alır ve o fotoğraftan resmini yapacak bir ressam aramaya başlar. Kuveyt Caddesi’ndeki antikacı “böyle bir ressam tanıyorum” der, adresini verir, Ahmet adresi bulur, bu ressam o yıllarda İç Sokak’ta oturan Çiğdem Buçak Telli’den başkası değildir, komşumuz yani.
Hemen öyküyü anlatır, Çiğdem olan bitenden çok etkilenir, sanatçı duyarlılığı ile konuya farklı bir bakış açısı getirir ve Ahmet’in patronunu yani onu yeniden hayata döndüreni peri olarak resmetmeye karar verir, zaman kaybetmeden çalışmaya başlar, gece gündüz çalışır, çalışır ve sonunda resim anneler gününde periye armağan edilmeye hazırdır.
1992 yılının kış aylarında, Ankara sokaklarında “Bulvar Palas Ankaralı kalmalı, Bulvar Palas’ı istiyoruz; Palas yıkılmamalı” sloganları duyulurken TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Ankaralı çevreci gençlerle bir arada eylemlere başlamış, Anakent Belediyesi Gençlik Konseyi’nin sokak gösterileri ile başlayan bu süreç, Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Büro Müdürlüğü’ne 23 Aralık 1992’de verdiği koruma kararı istemli bir dilekçeyle de resmi nitelik kazanmıştı.
Dilekçede, sahipleri tarafından yıkım kararı alınan 1952 yılından günümüze kalan Bulvar Palas’la birlikte Milka Pastanesi’nin Ankara ve Türkiye mimarisi için önemi anlatılıyordu:
“Bulvar Palas, 2. ulusal mimari döneminin örneklerinden birisi olup art arda yaylar çizen balkonları ile Vakıf Apartmanı’na gönderme yapan yapı, çevresindeki binalardan farklıdır. Ankara’nın toplumsal yaşamında önemli bir yeri olan Bulvar Palas, kentsel mekânda insanların belleğinde yer almış bir imgeye sahiptir. Bununla birlikte 1929’lardan günümüze kalan Milka Pastanesi, I. İnönü Meydanı’ndan Kavaklıdere’ye kadar uzanan kamu yapılarının arasında bölgenin bahçeli evler olduğu yıllardan kalmış üç örneğinden birisidir. Ayrıca, 1930’ların modernist dönemine ait kendi türünde tek örnektir.”
Bu başvurusuna bir yanıt alamayan TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Koruma Kurulu’na 2 ay sonra yeniden başvurarak, durumun özellikle de Bulvar Palas ve Milka Pastanesi açısından aciliyetini belirtmişti. Bu istem üzerine, çıkan koruma kararı, henüz tebliğ edilemeden ne yazık ki Milka Pastanesi yıkılmıştı.
1929’dan 1993’e
Bakanlıklar ile Kavaklıdere arasında, Atatürk Bulvarı No:67’de, TBMM’nin neredeyse tam karşısında, sefarethanelerin yakınındaki bir konumda, büyükçe bir bahçe içerisinde konumlanan bu iki katlı, farklı geometrik formların bir arada kullanıldığı, özellikle de silindirik kütlesi, bol pencereleri ve teraslarıyla dikkat çeken betonarme karkas Ankara Villası, TMMOB Mimarlar Odası’nın dilekçesinde de belirttiği gibi 1929’larda inşa edilmişti. Tam da bu noktada villanın kimin için ve kim tarafından tasarlandığı konusu ise bir muamma. 1955’ten sonra uzun yıllar boş kalan ve zaman içerisinde harap olan Milka Villası, Büyük Ankara Oteli tarafından uzun yıllar boyunca satın alınmak istenmiş, ancak villayı 1966 yılında Ankara’nın ünlü eğlence mekanlarından Klüp 47’nin sahibi Yunus Reyhan ve ünlü Hülya Pastanesi’nin işletmecisi amca oğlu İbrahim Reyhan satın alabilmişlerdi. Harap haldeki villayı satın alan ortaklar, binada yapmak istedikleri onarım ve revizyonlar için istedikleri ruhsatın gecikmesi yüzünden uzun süre beklemek zorunda kalmışlar, ruhsatı aldıktan sonra da kapsamlı bir onarım yapmış ve 1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak hizmete açmışlardı.
1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak hizmete açılan Milka.
Çocukluk ve gençlik dönemlerini Ankara’da geçiren, 1969 yılında ODTÜ İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, babası Ahmet Gültan ve babasının kuzeni Haydar Ertan’ın 1954 yılında açmış olduğu Bulvar Palas Oteli’nde 1993 yılı sonuna kadar çalışan Hasan Gültan’a Kültür Bakanlığı’nda çalışan bir arkadaşından bir telefon gelmiş ve telefondaki kişi ona bir evraktan bahsetmişti. Evrakta “Bulvar Palas ve Milka Restaurant’ın bulunduğu binanın anıt eser olup olmadığının kendilerine bildirilmesi” gerektiği yazılıydı. Milka Restaurant’ın sahibi İbrahim Bey, bu durumdan dolayı üzüntü duymuş, personelin parasını verip içindeki eşyaları satarak restoranı kapatmıştı. Bir gece bir yıkım ekibi gelmiş ve Milka Restaurant’ı yerle bir etmişti.
1993 yılında yıkılan Milka Restaurant’ın arsasına daha sonraki yıllarda bugün TV8 Ankara Merkez Binası olarak hizmet veren, çirkin bulduğum ve Ankara’ya yakışmadığını düşündüğüm bir iş hanı, villanın arkasındaki uzun bahçe parseline de Dünya Göz Hastanesi inşa edilmişti.
1993 yılında yıkılan Milka Restaurant’ın arsasına yapılan iş hanı.
‘Ankara’da bugün ayakta kalmış o devrin tek villası…’
1950-1990 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli kademelerde görev almış Büyükelçi Mehmet Yalçın Kurtbay, henüz yıkılarak Ankara’nın kent belleğinden silinmeden önce (yazının sonundaki telefon numarasından yola çıkarak yazının 1988 yılından öncesine ait olduğunu söyleyebilirim) Güneş Gazetesi’nin Pazar eklerinde kaleme aldığı ‘Yemek-İçki’ başlıklı köşe yazılarından birinde Milka’yı şöyle anlatmıştı:
“Ankara’yı tanıyanlar bilirler Milka bir lokanta için ‘mutena’ bir yerdedir. Bakanlıklar’da Atatürk Bulvarı üzerindedir. Büyük Ankara Oteli’nin yanı başında, yabancı diplomatik misyonlarla bankaların birçoğunun ortasındadır. TBMM’nin adeta karşısındadır; yakınında bir sürü büyük iş merkezi ve şirket bulunmaktadır. Buna şanslı bir konum da diyebiliriz. Bu yüzdendir ki müşterilerinin çoğunluğunu iş adamları ile yabancılar oluşturmaktadır. Bunların önceliği bu gün de sürmektedir. Ancak bana kalırsa, Milka’nın çarpıcı özelliği ‘mekânı’dır, içinde bulunduğu binadır. Bu 1930’lu yılların bir villasıdır. Sanırım Ankara’da bugün ayakta kalmış o devrin tek villasıdır. O zamanların tanımıyla ‘kübik’ iki katlı, beton bir villa değişik formları, bol pencere ve teraslarıyla ‘hasretimizi’ depreştiren, o devri yaşamamış olanların da mimari özellikleriyle ilgilerini çeken bir bina; Kızılay’dan Çankaya yönüne giderken herkesin hemen gözüne çarpan ufacık bir yapı. Bütün bu güzel özelliklerin, hiç olmazsa başlangıç yıllarında Milka’cıları epeyce üzüp uğraştırdığı da bir gerçek. Belediye uzun yıllar gerekli müsaadeyi vermedi, plan değişikliğini ‘Demokles’in Kılıcı’gibi başlarında tuttu. Büyük Ankara Oteli de uzun yıllar binayı almaktan vazgeçmedi. Milka’cılar sonunda güçlükleri yenmeyi başardılar. Bu hem Ankara’ya bir lokanta hem de devrinin özelliklerini taşıyan hiç olmazsa bir örneğin hayatta kalmasını sağladı.
1929 yılında yapılmış olan bu binayı, amca çocukları Yunus ve İbrahim Reyhan, 1966 yılında satın almışlar. Bina 1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak kullanılmaya başlanmış, 1982’de de Lokanta haline getirilmiş. Yunus Reyhan’ın bu gün yoklar arasına karışmış Klüp 47, İbrahim’in de ünlü Hülya Pastanesi deneyimleri vardır arkalarında. O tecrübedir ki, bu lokantanın 10 yıldır aynı düzeyde sürmesine yardımcı olmaktadır. Milka’nın baş aşçısı Osman Güney’dir.
Milka’nın klasik bir lokanta olduğunu söylemeliyim. Yemek listesi de bunu aksettirmektedir. Size sunulanlar Türk ve yabancı mutfakların varlıkları herkesçe bilinen ürünlerdir. Bunlar size çok geniş bir seçenek vermekte ve hepsi itina ile hazırlanmaktadır şüphesiz.
Değişik yemekten hoşlananlara, yaratıcılığı sevenlere, düş kırıklığına uğramamaları için ‘Fırında Sütlaç’ tavsiye ederim; piliç, lokantanın özelliği olan taş fırında patates, mantar, soğan ve domatesle pişirilmektedir. Önereceğim tatlı ‘Parfe Triano’dur. Ancak, bunu seçenlere güzel parfenin tadını, yanında verilen çikolata sosuyla bozmamalarını tavsiye ederim. ‘Peynir-Mantar sufle’ biraz kalınca olmakla beraber antre olarak seçilebilir. Milka’nın spesiyaliteleri de var. Bunların başında ‘Milka Sürpriz’ geliyor; sürprizliğine helal getirmeden ipucu vereyim: Doldurulmuş ve gratine edilmiş dana etidir bu. Lezzetli ve değişik bir yemek. Bu defa tatmadığım, ancak bildiğim klasik ‘Kağıtta Levrek’ aynı güzelliğini koruyormuş. Milka’da antre, et veya tavuk ile tatlıdan oluşan bir yemeği 30-40.000 TL. arasında yiyebilirsiniz.
Ankara’nın güzel yaz gecelerinden birinde arka bahçede yemek yeme zevkini, fırsat düştüğünde tatmanızı dilerim. Milka Restaurant, Atatürk Bulvarı, 185–Ankara Telefon: 115 66 77 – 125 40 48.”
Zeki Müren’li yıllar
O yıllarda, havaların güzel, günlerin uzun olduğu mevsimlerde, çalıştığım Kuğulu Park’ın köşesindeki Cenap And Evi’nin hemen yanı başında ona oldukça benzeyen sarı renkli iki katlı villadan mesai saatleri bitiminde bir arkadaşımla birlikte hemen hemen her Ankaralının yaptığı gibi aheste bir şekilde sohbet ede ede Kızılay’a kadar yürürdük. Bu piyasa saatlerinin bazısı Milka’da verilen bir aperatif arasıyla kesilir, sonra yürüyüşe tekrar devam edilirdi. Arkadaşım müdavimlikten tanınırdı, garsonlar ve şefler arasında, ben de bu tanışıklığın keyfini sürerdim. Genellikle üst kat balkonunu tercih eder, hem hava alır hem de gelen geçeni izlerdik. Şef garson, bir süre sonra müptelası olduğumuz bir kokteyl ile tanıştırmıştı bizi, sonraki zamanlarda tek tercihimiz o olmuştu; tekila bardaklarının kenarının tuzlanması gibi kenarları çekilmiş kahve ile kaplanmış viski bardağında, yanında kavrulmuş badem ile birlikte sunduğu bu serinleten mis gibi kahve kokulu kokteyle Beyaz Rus (White Russian) adını vermişti. 4 cl Moka Kahve Likörü, 2 cl Votka, 3 cl soğuk sütü shakerda hazırlayıp, buz parçacıklarıyla birlikte servis ederdi. Bazı günler balkonun komşu olduğu yuvarlak salonun açık pencerelerinden neşeli konuşmalar ve kahkaha sesleri gelirdi, bilirdik ki “Sanat Güneşi” yine burada.
Ankara’da sahne aldığı zamanlarda mutlaka Milka’ya uğrardı Zeki Müren.
Ankara’da sahne aldığı zamanlarda, beraberinde kucağında iki köpekçiği ile dolaşan Erkan Özerman ile birlikte mutlaka Milka’ya uğrardı Zeki Müren. Hep de ikinci kattaki yuvarlak salonu tercih eder, hoş sohbeti ile dostlarını kırar geçirir, etraftaki masalarla şakalaşır, bir yandan da pilli cep radyosunu açarak kendi reklam saatlerini izlerdi. Onun olduğu günlerde yuvarlak salon ona ayrılmış gibiydi zira o varken pek kimse oraya oturmaya cesaret edemezdi. Kazara genç bir çift kuytu diye o salonda oturmayı düşünse ve tercih etse, bir süre sonra havada uçuşan esprilerden kızın yüzü kızarır, erkek de eğer biraz da yakışıklı ise, Zeki Müren ve dostlarının şakacıktan da olsa çapkın bakışlarından ve muzip sataşmalarından bîzâr olur, ter içinde kalırdı.
Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun tasarlanan Milka Villası.
Milka Villası, Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun biçimde tasarlanmıştı
1928-29 ve 1929-30 tarihlerinde Hacettepe’den, Çankaya istikametine doğru, hemen hemen aynı noktadan çekilmiş iki fotoğrafta henüz Milka’nın inşa edilmemiş olduğu, öte yandan 1939 yılına ait hava fotoğraflarında da Milka’nın inşa edilmiş olduğu görülebilmekte. Bu da bize en azından villanın 1930-39 tarih aralığında inşa edildiği bilgisini vermektedir ki bu da yazının başında Mimarlar Odası’nın yapmış olduğu açıklamadaki 1929 tarihinin doğru olmadığını göstermektedir.
Milka Villası, Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun biçimde, düz çatılı olarak, birbirine dik olarak yerleştirilmiş biri üç katlı dikey, diğeri iki katlı yatay iki dikdörtgen prizmanın birleşim noktalarında iki katlı silindirik üçüncü bir kütlenin eklenmesiyle oluşmuştur. İki katlı dairesel kütlenin etrafı geniş olmayan bir balkon ile çevriliydi. Yapının girişi, silindirik kütle ile 2 katlı yatay kütlenin birleştiği köşede yer almaktaydı. Milka Villası’nın bu kübik, yalın formunun dışında sadece kapı numarası tabelası ile bahçe ve garaj girişinin ferforje kapılarının formu bile Bauhaus anlayışına uygun tasarlandığının açık göstergeleridir.
Eski ve zengin bir tarihe sahip olan Ankara, 1923 yılında başkent oluşunun ardından ilan edilen cumhuriyetle birlikte hızlı bir gelişim sürecine girdi. Buna bağlı olarak Ankara’nın kamusal ve devlet binalarının bir an önce planlanması ve diğer şehirlere örnek olması önemliydi. Ankara’da yapılan çoğu bina, apartman hem cumhuriyet tarihini yansıtır hem de tarihin izlerini, gelişimini taşır.
Arkitera ve sözlü tarih bilgilerini özetleyecek olursak; cumhuriyetin ilk yıllarında kent planlaması ve düzenli yapılar için yarışmalar düzenleniyordu. ‘Yenişehir’in biçimlenmesinde 1924 tarihli Lörcher Planı belirleyici rol oynadı. Yenişehir’deki su, kanalizasyon ve elektrik gibi altyapı çalışmalarına başlanması, bugün Kızılay’a biçim veren Kızılay Meydanı, Sıhhiye Meydanı, Zafer, Millet, Ulus, Lozan, Tandoğan gibi meydan ve akslar Lörcher Planı ile tasarlanmıştı. 1927 yılında yapılan yarışmayı ise Alman şehir plancısı Herman Jansen’in hazırladığı plan kazandı. Jansen’in hazırladığı “Ankara İmar Planı” 1932 yılında onaylanarak yürürlüğe girdi. Ülkede planlama pratiği içerisinde de önemli bir yere sahip olan Jansen Planı’nın, kentin dokusunu biçimlendirdiği görülür. Bu plana göre, ticari merkez Ulus’ta, yönetim merkezi Yenişehir’de olacaktır.
50’li yıllardan sonra Küçükesat, Seyranbağları, Gaziosmanpaşa, Kavaklıdere, Ayrancı gibi semtlerin gelişmesi Çankaya’yı giderek önemli bir ilçe durumuna getirdi; Kızılay, Ankara’nın merkezi haline gelirken, Tunalı Hilmi Caddesi, Ziya Gökalp Bulvarı ve GMK Bulvarı merkezi nitelikleriyle önem kazandı.
Tüm bu planlamaların yanında dönemin önemli mimarları, modern ve geleneksel mimariyi yansıtan birçok apartmana Ankara’da imza atmıştır. Ara sokaklarda gezerken, özellikle Ayrancı civarlarında, kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılması an meselesi olan mimari açıdan değerli, farklı hikayeleri barındıran, bağımsız birçok bina görmemiz mümkün.
Gerçekten de tarihin izlerini taşıyan bu binalardan bir tanesi de Gerede Sokağında bulunan, sürekli önünden geçtiğim ve hep dikkatimi çeken Yonca Apartmanı. İlginç bir şekilde her geçişimde bu binayı sorgulardım: Nasıl bir bina, neden ön cephesinde başka bir girişi var, taş duvarı neden yapmışlar? Meğer hiçbiri tesadüf değilmiş.
Mimarıyla komşu apartman
Kütle kompozisyonu mimari detayları ile önemli bir yapı olan Yonca Apartmanı, 1965 yılında Yüksek Mühendis Mimar Orhan Turaman tarafından tasarlandı. Bodrum kat, zemin kat ve üç normal kat olmak üzere toplam beş katlı. Apartmanın iç mekânları, tıpkı dış cephesi gibi ele alınıyor; sade, kullanışlı ve tekrar eden elemanlar. Apartman sakinleri, yapının onlar için de önemli, değerli ve olduğu gibi korunması gerektiği görüşündeler. Geçen aylarda vefat eden apartmanın mimarı Orhan Turaman’la yıllarca komşu olmaları da binanın ruhunun bunca zamandır korunmasına etkisi olmuş, tıpkı evinin önündeki bahçesi gibi. Yonca Apartmanı hakkında, ‘Sivil Mimari Bellek’ başta olmak üzere, çeşitli araştırma yazıları da var. Dilerim ki bu ve buna benzer yapılar tarihten silinmez ve her önünden geçtiğimizde değerlerini görüp şu anki yapay binalarla olan farkını anlarız. Şimdi apartmanı çektiğim fotoğraflarla birlikte bir de benden dinleyin:
Bina, girişi ile hemen dikkat çekiyor. Alışılmışın dışında mimar, posta kutularını dışarıda, otoparkı ayıran taş duvar içine gömme kutular olarak tasarlamış.Bina zemin kat ve üst katlar ile olan ilişkisi. Zemin kat ön cephede devam ediyor. Ve üst katlar kolonlar ile taşıtılarak saçak görevi görüyor.Binanın zemin kat dairesinin ön cepheden ayrı bir girişi var. Mimar burayı müstakil bahçeli bir ev olarak tasarlamış. Taş oturum üzerine ahşap pergola ile aidiyeti farklı bir bakış açısı ile yansıtmış. Bina, o yıllarda sık rastladığımız kolon ile taşıtılan katın, hem otopark olarak kullanılarak yerden, bina oturumundan tasarruf edildiğini hem de kütle boşluk ilişkisini görüyoruz.Yonca Apartmanı’nın dış cepheleri son derece sade ve yalındır. Cephelere hareketlilik katan en önemli unsurlar balkonlar ve balkonların korkuluk demirleridir. Mimar, zemin kat ön cephede bu demirleri yoğun kullanmıştır. Ve binanın giriş cephesinde devam eden cam cephe; merdiven boşluğu boyunca devam ediyor ve apartmanın aydınlık kalmasını sağlıyor. İki farklı kütleden oluşan apartman birleşiminde de önemli bir rol oynuyor. İçeriden görüntü
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Biz Saraçoğlu’nu tartışırken, New York’un kullanılmayan demiryolu hattı, kente nasıl kazandırıldı
Ankara’nın gündemi bir süredir Saraçoğlu mahallesi. Aslında konu yeni değil 1994 yılından bu yana süren bir mücadele hikayesi var. O günden bu yana şehrin merkezinde işlevini yitirmiş bir kamusal alanın yeniden şehrin ortak kullanımına nasıl kazandırılacağını tartışıyoruz.
Bu konuda Eskişehir, İzmir gibi şehirlerimizde çok iyi örnekler var aslında. Fakat burada ABD’den iyi bir örnekten bahsetmek istiyorum: New York’ta kapatılmış demiryolu hattının yeni bir işlevle şehre yeniden nasıl kazandırıldığından…
New York’un ticaret, kültür ve finans merkezi olan Manhattan’ın merkezinden geçen ve 1800’lerin ortasından itibaren işletilen demiryolu, yük trenleri ile Manhattan’a yiyecek sağlıyordu. Ancak bir süre sonra artan nüfus nedeniyle trenler yayalar için tehlike oluşturmaya başladı. Yılda 500’den fazla insan trenler tarafından ezilerek ölüyordu. Öyle ki, şehrin meşhur 10. caddesi bu nedenle “ölüm bulvarı” adını aldı.
1800’lerde Manhattan’a yiyecek sağlayan yük trenleri bir süre sonra yayalar için tehlike oluşturmaya başlıyor. Yılda 500’den fazla insan trenler tarafından ezilerek öldüğü için meşhur 10. caddeye “ölüm bulvarı” adı takılıyor. 1920’lerde yayaları korumak için atlı adamlar kiralanıyor. 1924’e gelindiğinde demiryolu yerden 10 metre kadar yükseltilmiş, bazı binaların içinden geçen bir hattan ilerliyor.
1920’lere gelindiğinde artan ölümlere çare bulmak ve yayaları korumak için demiryolu şirketi, atlı adamlar çalıştırmaya başladı. 1924’de cadde seviyesindeki rayların kaldırılmasına karar verildi. Yollarla demiryolunun kesişmesini ortadan kaldırmak için yükseltilmiş bir demiryolu hattı oluşturulmaya başlandı. Artık demiryolu yerden 10 metre kadar yükselmiş bir hattan ilerliyordu. 1941’deki son tren yolculuğuna kadar bu hat kullanıldı.
Karayolu taşımacılığındaki artış nedeniyle tren kullanımı azaldı. Artık kamyonlar her yere girebiliyordu. High Line‘ın şehrin finans merkezine yakın bölümü 60’larda yıkıldı. Tüm raylı trafik ise 1983’te tamamen durduruldu. Bundan kısa süre sonra artık kullanılmayan yapının tamamen yıkılması için çağrılar yapılmaya başladı. Bu yıllarda High Line‘ı başka amaçlar için kullanma fikrinin ilk kökleri atılmaya başladı, bunun için bir vakıf kuruldu. Aynı yıl Kongre, eski demiryolu hatlarını rekreasyon alanlarına dönüştürmek için karmaşık arazi hakları sorunlarını aşmaya izin veren yasayı kabul etti. Fakat bu gelişmeler tren yolunun yıkımını engellemiyordu, 1991’de, yapının beş bloğu ve bir depo apartmana dönüştürülmek üzere yıkıldı.
1999 yılında Belediye Başkanı Giuliani, görevdeki son işlerinden biri olan yıkım emrini imzaladı. Ancak geçen zaman içerisinde yapı yabani bitkiler tarafından gizlice ele geçirilmişti. Bu manzaranın güzelliği High Line’ın korunması ve kamusal alan olarak yeniden kullanılmasını savunmak için kar amacı gütmeyen bir koruma kuruluşu olan High Line’ın Dostları’nın kurulmasına esin kaynağı oldu. 2003 yılı High Line’ın geleceği hakkında bir “fikir yarışmasına” ev sahipliği yaptı. Parkın nasıl kullanılabileceği konusunda 36’dan fazla ülkeden 720 fikir yarıştı.
2004 – 2006 arasında zamanın Belediye Başkanı Bloomberg ve Belediye Meclisinin güçlü desteğiyle, özel bir imar planı kabul edildi. Bu High Line’ın halka açık bir park olarak kullanılmasının da önünü açtı.
Demiryolunun mülkiyetini elinde bulunduran CSX Taşımacılık 2004 yılında demiryolunun mülkiyetini New York Şehri’ne bağışladı. Nisan 2006’da ilk temel atıldı. 2009’da High Line’ın ilk bölümü, 2012 – 2014 arasında 2. Bölümü, 2014 yılında da 3. bölümü açıldı.
Aslında New York şehir merkezi parklarla doludur, şehrin beş ilçesinde 1600’den fazla park bulunmaktadır. Bunlara eklenen High Line şu anda 500’den fazla bitki ve ağaç türünün bulunduğu, tek, kesintisiz, 2,5 km uzunluğunda bir yeşil yoldur. Proje, New York Şehri Parklar ve Rekreasyon Departmanı ile High Line Dostları tarafından ortaklaşa sürdürülmekte, işletilmekte ve programlanmaktadır. High Line, kamusal alan ve bahçelerin tepesinde, herkese açık, çeşitli kamu programları, topluluk ve gençlerin katılımıyla birinci sınıf sanat eserleri ve performanslara ev sahipliği yapıyor. Kusursuz kır çiçekleri, manzara ve açık hava sanat sergilerine sahip olduğu için yeşil oyun alanı her yaştan insanın zevk alabileceği bir alan. Parkın neresinde olursanız olun şehrin manzarası nefes kesicidir.
High Line’ın hikayesi şehirlerin kullanılmayan endüstriyel bölgelerini dinamik kamusal alanlara dönüştürmek için küresel bir ilham kaynağı halini aldı.
Şimdi benzer bir proje ile Londra’da da “Londra’nın High Line“ı inşa edilecek.