Blog

Eskilerin ve yenilerin Ayrancısında bir köşebaşı: Güz Sahaf

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Yüksek lisansını ve doktorasını aynı bölümde tamamladı.

Ayrancı semti antikacıları, eskicileri, sahafları, ikinci el dükkanları ile birlikte eski kültürünü yaşatmaya devam eden bir semt. Özünde semt kültürünün de bir parçası olan eski, geçmişin günümüze taşınması için bir vesile. Benzer şekilde kitaplar da zamanı ve mekanı birbiriyle buluşturan nesnelerken eskilerin ve yenilerin birlikte yaşadığı Ayrancı’da eski kitap satıcıları üzerine konuşmamak olmazdı.

Eskilerin ve yenilerin Ayrancısı

Semtimizdeki bu sahaflardan biri Güz Sahaf. 1984 yılından beri Adil Han eski halindeyken Zafer Çarşısında ve sokakta stand açarak kitap satışı yapan Ali Cevat Paloğlu, 5 yıl önce semtimize geldi. Önceleri kitapçılar Ulus’ta yoğunlaşmaktaydı özellikle Kediseven Sokakta. Kentin kayışıyla birlikte 2000 sonrasında Ziya Gökalp, Konur, Karanfil Sokak kitapçıların mekanı oldu. Buralar nüfusun hareketli olduğu yerler. Dolayısıyla kitap satışının daha çok olması ve kitapçıların burada yer alması normal. Güz Sahaf ise Ayrancı’da Kuzgun Sokak ve Tomurcuk Sokak’ın kesiştiği bina da dükkanı açan Ali Cevat Bey o binanın satılması üzerine Güz Sahaf kendisiyle aynı adı taşıyan Güz Sokak’a taşındı.

Güz Sahaf’ın Ayrancı’ya taşınması hem Ali Cevat Bey’in evinin burada olması hem de Ayrancı’da eski kitap potansiyelinin yüksek olması ve okur yazar nüfusun fazla olması. Ali Cevat Bey: “Her evde bir kütüphane var. İyi kitap ve iyi plak dolu. Bizim dükkana gelip kitap satanlar da oluyor ancak ücretsiz aldığımız şeyleri satmamayı tercih ediyoruz. Önceleri bizim en iyi kitap kaynağımız kağıt toplayıcılarıydı ama şimdi kendileri satıyorlar internet üzerinden. Genellikle çeşitli sebeplerle özellikle de kentsel dönüşüm dolayısıyla evlerini kapatan, boşaltan, değiştiren insanların kitap ve plaklarını alıyoruz. Bir ev boşaltılırken antikacılarla da haberleşiyoruz ve biz kitapları alırken antikacılar da diğer eşyaları alıyor. Bu işin en heyecanlı kısmı da bir evden ne çıkacağı merakı. Yarın bir kütüphaneye gideceksem akşam uyuyamam. Hatta bu tutkumu Fenerbahçe’ye olan tutkuma benzetiyorum. Daha önceden görmediğim bilmediğim bir kitabı ilk kez görmek çok güzel. Bir kütüphaneden kişilik analizi yaparız. Yaklaşık olarak bütün özelliklerini çözeriz. Kütüphane insanın kişiliğini verir.” diyor.

Ali Cevat Paloğlu

Ayrancı sahaflar için oldukça yeterli bir semt

Gün içinde 11-19 saatleri arasında açık olan Güz Sahaf Türkçe ve yabancı dillerde 20 bine yakın kitap ve eski plak satışı yapıyor. Günde ortalama 20 kitap satılıyor olsa da ciro ve kitap satışı pek orantılı değil. Örneğin bir kitabın ilk baskısı yüksek fiyatlı oluyor ve bir günlük ciro bir kitapla sağlanmış oluyor. “Bir mahallede sahafların tutunabilmesi o mahallenin sosyo-kültürel yapısını gösterir.” diyor Ali Cevat Bey. Bu anlamda Ayrancı sahaflar için oldukça yeterli bir yer. Kentsel dönüşümün semt profilini de değiştirdiğini söyleyen Ali Cevat Bey: “genç nüfus semti tercih etmeye başlamış olsa da buranın oku profili çok değişmez. Burada kitap okuma oranı çok yüksek. Özellikle yabancı kitap satışı çok yüksek. Çoğu kişi ikinci bir dil biliyor. Elçiliklerin de burada olması bu durumun sebebi.” diyor. Güz Sahaf’ın semtte açılan Ayrancı Antika Pazarına gidip gitmediğini sorduğumuzdaysa gitmediğini çünkü kitapları oraya taşıdığında dükkanın düzeninin bozulduğunu söylüyor.

Plaklar ve kitapların kardeşliği

Güz Sahaf’ta satılan plaklar da kitaplar kadar değerli. Yeni yapılan plak ve pikaplar dijital kayıt sistemine sahip olduğu için satışı tercih edilmiyor. Yerine analog kayıt sistemine sahip eski plakları satıyorlar. Dönem plağı olan bu plakların semtte alıcısı da oldukça fazla.

Ali Cevat Bey’e sahaf olmanın ne ifade ettiğini sorduğumuzda: “Pek de önemli bir şey değil. Zaten eski kitap satıcısı ve sahaf ayrımı da önemli. Eski kitap satıcıları Osmanlıca çalışırlardı ancak yeni sahaflar kitap alışverişi yapıyor. Bizlere sahaf diyebiliriz.” diyor. Tıpkı antika ve eski eşya satıcılığı ayrımında olduğu gibi. Ayrancı semtinde eski eşyaların, ikinci ellerin, antikaların kıymeti biliniyor dolayısıyla da Ali Cevat Bey Ayrancı’da sahaflık yapmaktan çok memnun olduğunu ifade ediyor.

Bir Ankara hayali: Vasat belediyecilikten, etkin belediyeciliğe

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

2024 yerel seçimleri sonuçları açısından pek çok ezberi bozan, cam tavanı kıran bir etki yarattı. Bu etkinin Ankara açısından önemi pek çok yeni ilçe belediyesinin büyükşehir belediyesi ile aynı partiden seçilmesi oldu. Bu neden önemli? Birincisi 1989 yerel seçimlerinde Murat Karayalçın’ın Ankara’yı bütün ilçeleriyle birlikte kazandığı seçimden sonra ilk kez ilçelerin çoğunluğu CHP’ye geçti. İkincisi ise ilçe belediyelerinden gelen belediye meclis üyeleri nedeniyle büyükşehir belediyesinin meclis profili değişti. Geçen dönem Mansur Yavaş büyük projeler için gerekli belediye meclis çoğunluğuna sahip değildi. Bu dönem artık bu sorun ortadan kalktı. Belediye meclisinin onayını gerektiren işler için artık çoğunluk sağlandı.

Artık yeni bir Ankara hayali kurmak için tam zamanı!

Artık çağdaş bir başkentin nazım imar planlarını birlikte yapabiliriz. Ankara artık amblemini aramaktan kurtulur ve sevdiğimiz hitit figürlü ambleme dönüş yapabiliriz. Artık başkentimizi metro hatlarıyla örebiliriz. Ulaşımı ucuzlatmak için, ücretsiz toplu taşımayı denemek için tam zamanı. Artık kent merkezini, Ulus ve Kızılay’ı araçsızlaştırmayı konuşabiliriz. Kaldırımların işgaline son vermek için bir bahanemiz de kalmadığından köftecileri, taksi duraklarını, büfeleri yayaların önünden çekebiliriz. Çocuk parklarımızı petrol atığı plastik oyuncaklardan kurtarabiliriz. Sokakları güvenli hale getirecek aydınlatmaları hayata geçirebiliriz. Evdeki musluklarımızdan içilebilir suya ulaşmak için gerekli altyapı yatırımlarını planlayabiliriz.

Bütün bunlar hayal gibi gelebilir. Ama artık 1989 Ankara vizyonunu aşabilecek bir başkenti kurabilmeliyiz.   

Vasat belediyecilik tuzağı

Kent yönetimleri meselesi 1994’ten bu yana “vasat belediyecilik” girdabında kayboldu. Kentler yönetilmekten uzaklaştı. Kentlerde vizyon ortaya koyan, kentlerin geleceğini tasarlayan, yön veren belediyecilik yerine günlük rutin işlerini yapan, çöp toplamayı, asfalt döküp konser yapmayı başarılı belediyecilik görüp, akıl dışı mega projelerini medyada köpürten bir belediyecilik anlayışıyla karşı karşıya kaldık.

Yeni dönemin artık en belirgin özelliği vasatın iktidarına son vermek olmalıdır.

Etkin belediyecilik örnekleri

Yeni dönem için bir Ankara hayali kuracaksak, bu hayali gerçek kılacak etkin bir tutuma ihtiyaç var. Şairin dediği gibi “Belki şehre bir film gelir, Bir güzel orman olur yazılarda, İklim değişir, Akdeniz olur“. Yani bir film ile şehrin iklimini değiştirecek bir anlayışa…

Yaşadığımız şehirlerin nasıl bir siyasi anlayışla yönetildiğini şunlara bakarak anlayabilmeliyiz artık. 1- Toplu taşıma ucuz mu? 2- Musluklardan akan su içilebiliyor mu? 3- Yollar temiz ve gece aydınlık mı? 4- Parklar gerçekten park mı yoksa apartman arka bahçesinden hallice mi? 5- Şehrin vizyonu günlük yaşam kalitesinden anlaşılabiliyor mu?

Vedat Dalokay’ın “belediye bir para basamaz bir de adam asamaz” dediği noktada etkin belediyecilikle belki bir film, belki de şehrin gerçek aktörleri sayesinde tanışabiliriz. Şehrin hemşerileri olarak vasat iktidar, vasat hizmet kıskacından etkin, gerçekçi ve cesur bir belediyecilikle kurtulabiliriz.

Ankara için artık bu bir hayal değil. 

Bir Ankara hayali: Parklarla kentleşmek

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Yaşanabilir ve yaşayan kentler her kent sakinin hakkı olmakla birlikte kent sakinlerinin düşlediği kentten beklentileri dönemsel olarak farklılık göstermektedir. Kentleşmenin ilk süreçlerinde kentten en büyük beklenti ekonomik faaliyetlere ortam hazırlamasıyken sonraki dönemlerde sosyal ve kültürel beklentiler oluşmaya başlamıştır. Toprak ve yeşile temas etmenin insanlara hissettirdiği huzur, kır hayatından kente geçiş sürecinden sonra da devam etmiştir. Kent yaşamında, açık yeşil alanlar toprak ve yeşile en kolay temas edebileceğimiz bölgeler olmalıdır.

Hiç düşündük mü, bugün kentsel açık alanlar hayatımızın neresinde ve biz bu alanların neresindeyiz? Yüksek ve çapraşık binaların arasında sıkışmış birkaç yüz metrekarelik kentsel boşluklar yaratıp bu alanlara ‘park’ adı verilince ‘kişi başına düşen açık yeşil alan’ miktarını artırdığını gururla kamuoyu ile paylaşan belediye başkanlarına nicelik ve nitelik arasındaki ilişkiyi nasıl anlatabiliriz? Çoğumuz yoğun hayat temposunda evlere, okullara ya da ofislere kapandıktan kısa süre sonra dinlenmek için kentsel açık yeşil alanlara ihtiyaç duymaktayız. Özellikle pandemi dönemi, insanların açık yeşil alanların değerini anlayıp bu alanlarda daha fazla vakit geçirmesine sebep oldu. Covid-19 Krizi tarihe karışırken bizlere de sırtında katlanır sandalyeleri, elinde termoslarıyla oturup vakit geçirecek alan arama alışkanlığını miras bıraktı.

Kuğulu Park (Sinan Tankut Gültekin, 2022 Haziran)

Dikkat çekici kentsel çalışmalarıyla bildiğimiz Gazeteci Jane Jacobs, şehir parklarının başarısını insanların onu kullanması ile ilişkilendirmiştir. Bir semti parklarıyla öldürebilir ya da yaşatabilirsiniz. Ankara özelinde düşündüğümüzde hangi meydanların, açık alanların ya da parkların içinden geçerken bizlere korku dolu anlar yaşattığını ya da tam tersi kendimizi huzurlu ve güvende hissettiğimizi en iyi biz biliriz. Son zamanlarda bebek kuğularla beraber popülerliğini artırmaya devam eden Kuğulu Park’ı bu kadar eğlenceli ve canlı yapan unsurlar nelerdir? Karanlık bir vakitte bizleri çoğu zaman sarhoş ya da uyuşturucu kullanıcılarının işgal ettiği semt parkımızın içinden geçmekten alıkoyan şey nedir? Bugün meydan ve park olarak sınırladığımız açık yeşil alanlarımızın asıl sahiplerinin kimler olduğunu ve bu alanların kimlere nasıl hizmet etmesi gerektiğinin cevabını bulduğumuzda nitelikli alanları nasıl inşa edeceğimizin de cevabını bulacağız. 

Park olarak tanımlanan alanlar yalnızca çocuklar ve ebeveynleri için ayrılmış, birkaç plastik park mobilyasının yerleştirildiği alanlardan ibaret bir anlayışla tasarlanmamalı. Bu şekilde tasarlanmış parklar hedef kullanıcıların ilgisini çekmediği için pasif kalmış alanlara dönüşmekte ve suç işleme potansiyeli olan grupların işgaline de ortam hazırlamaktadır.

Peki, Nasıl Olmalı?

Bir alanda karma kullanımlar hem o mekâna farklı ruhlar katar hem de kent sakinleri için farklı grupların günün farklı zaman dilimlerinde birbiriyle rastlaşmasına zemin hazırlayan eşik mekânları oluştur. Çocuğunu parka getiren bir ebeveyn, yaşıtlarıyla sohbet etmeye gelen emekliler, çimlerde oturup sakince kitabını okumak isteyen genç ya da günlük alışverişini bitirdikten sonra bir bankta dinlenmek isteyen insanlar… Örneğin Kuğulu Park’ta evcil hayvan parkının, su ögesi, kuğular ve sanatsal heykellerin varlığı alanda birçok grubun ilgisini çekerek kalabalıklığını her dönem sürdürmüş ve gruplar arası etkileşimi artırmayı da başarmıştır. Bulunduğu lokasyon itibarıyla parkın çevresinde konutlarla da iç içe geçmiş farklı iş kolları ve işlevleri barından kullanımlar, alana günün her saati aktiflik katmış böylece çevresine rahatsızlık yaratabilme potansiyelindeki grupların parkı işgal etmesi engellenmiştir. Elbette, bir parkın aktif kullanımını sadece bulunduğu lokasyonla sağlamak mümkün değildir. Tasarım kurallarına ek olarak kullanıcıların hem görsel hem de dokunsal açıdan peyzaj ögeleriyle (yürüyüş yolları ve patikalar, göletler, çim alanlar, oyun alanları, ağaçlar ve çalılar) temas etmesine imkân sağlaması parkların temel amaçlarından olmalıdır. Alanın her köşesi yarattığı sürpriz mekânlarıyla, karşılaştırdığı heykelleriyle ve sıcak havalarda yarattığı ağaç gölgeleriyle kullanıcılara farklı sahneler sunabilmelidir.

Kuğulu Park (Olcay Kabaktepe)

Jane Jacobs’a göre parklar iyi bir yerde ve nitelikli bir biçimde tasarlanmışsa çevresine değer katabilir ama tersi olduğunda tüm bölgeyi ziyan etmesi de mümkündür. 

Kentlerimize baktığımızda yapılan en büyük hata, politika üretmeden mekân üretme çabasına girilmesidir. Ankara’da bunun en somut örneğini yaklaşık 1,3 milyon m2 alana inşa edilmiş şimdilerde atıl durumda bekleyen Ankapark’a baktığımızda görebiliriz. Kısa mesafeli bir kent turuna çıktığımızda çoğumuzun çevresinde benzer örnekleri göreceğine de eminim. Merkezi ve yerel yönetimler açık yeşil alan planlaması konusunda kamuoyu ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği içinde belli bir politika üreterek ya da geçmişte farklı ülkelerde üretilen politikaları inceleyip kendi kentine uyarlayarak, kentsel alandan ‘tırtıklanarak’ parçacıl park ve bahçe üretme çabasından çıkıp sürekliliği olan ve kent ile bütünleşen alanlar yaratmaya özen göstermelidir. Bu konuda Ebenezer Howard’ın 19. yüzyılın sonlarında, endüstriyel kentlerin sorunlarını çözmek amacıyla doğal ve kırsal yaşamla kentsel yaşamı birleştiren şehirler kurulmasını önerdiği “Bahçe Şehirleri” yaklaşımını incelemekte fayda var.

Bir Ankara hayali: Şehrin eski yüzüne bakmak

Çoktandır hepimiz aynı kentte yaşıyor gibiyiz malum. Şehir planları, mimari üsluplar (ki bunlara üslup denemez bile), sosyalleşme ve alışveriş mekânları, rekreasyon alanları vb. birbirinin aynı neredeyse. AVM’lere teslim olmuş bir boş zaman kültürü peydah oldu. Kentsel dönüşümün bir rant kapısı olduğu, bu kapının da partileri siyasi ikbale taşıdığı düşünülürse bu gelişmeye şaşırmamak gerek.

Kentsel dönüşüm mahalle kültürünü yutuyor

Ankara için de benzer bir durum söz konusu. Kentsel dönüşüm acımasız, estetik kaygılardan yoksun ve kâr güdüsüyle önüne çıkanı deviren bir canavar gibi. Acı olan; bu tür bir dönüşümün toplumun kayda değer bir kesimince bir tür sınıf atlama, prestijli bir yaşam alanına sahip olma gibi algılanması ve bu konuda çok hevesli olunması. Ucuz ama gösterişli malzemeden yapılmış çok katlı binalar; yeşil alanları, küçük esnafı, mahalle kültürünü yutuveriyor.

Yerleşimlere kişiliğini kazandıran, geçmişe dair hikâyeler anlatan mimari ve doğal dokunun silinmesi yahut görünmez kılınması kent kimliğinin, özgünlüklerin yitirilmesi anlamına geliyor. Ankara için bir hayal kuracak olsam, bu yerleşimden gelip geçmiş tüm medeniyetlerin bıraktıkları mirasın görünür olduğu bir kentsel doku tasavvur ederdim. Bu mirasın zaman içinde ne kadar cılızlaştığını bilmeme rağmen, aylakça yürüyüşlerimde önüme çıkan tek tük ipuçlarının tarihsel sürekliliği ve şehrin kimliğindeki yerine referansla görünür hale getirilmesi çok göz alıcı ve maalesef şimdilik epey uzak bir ihtimal değil mi?

Ankara Yahudi Mahallesi

Şehir yoktan var edilmedi

Çok isabetli “Kim var imiş biz burada yoğ iken?” sorusuna cevap mahiyetindeki bu hayali mekânsal düzen, kadim uygarlıkların şehirde bıraktıkları izleri takip ederek, başkentin hikâyesinin yıllarca bize anlatılageldiği kadar sönük olmadığını gösterebilir. Kimsenin yolunu düşürmediği fakat şehrin merkezinde yer alan Roma Hamamı, yakında basamaklarına ilişmeyi hayal ettiğimiz Roma Tiyatrosu, Hacı Bayram Camii ve Türbesi’ne omuz vermiş Augustus Tapınağı, yüzyıllar öncesinden kalan ve ince işçilikleriyle dikkat çeken camiler, türbeler, Yahudi Sinagogu‘nun hâlâ ayakta kalabildiği eski Yahudi Mahallesi, Ankara Ermeni ve Rumlarının yaşadıkları diğer mahalleler, Kale’nin bedenine yerleşmiş kitabeler, heykeller farklı inançların, uygarlıkların bir arada yaşayabildiklerini göstermesi bakımından çok değerli. 

Benim kent hayalim, kentin kuş uçuşu beş dakika uzaklıktaki yerleşimlerine batı şehirlerinden daha yabancı Ankaralıların çok katmanlı kentsel dokunun izini sürebilecekleri ve şehrin “yoktan var edilmediğini” fark edebilecekleri bir çevre düzenlemesi üstüne. 

İnsan, kent ve ulaşım odaklı “Bir Ankara hayali”

Yazar Hakkında

1973 yılında ODTÜ’den mezun olan Erhan Öncü yaklaşık on yıl kamu kesiminde, TCDD ve İmar ve İskân Bakanlığında ulaşım planlama konusunda görev yaparken ODTÜ ve Gazi Üniversitelerinde yarı-zamanlı öğretim görevlisi olarak çalıştı. Mimarlık ve kent planlama eğitimi ardından kırk yılı aşkın bir süredir ulaşım planlama konusunda çalışmaktadır. Kamudaki on yıllık deneyiminden sonra özel kesimde uluslararası firmalarda ardından da yirmi yılı aşkın bir süredir kendi danışmanlık firması ile çeşitli kentlerde ulaşım planlama çalışmaları yapmış, büyükşehir belediye başkanlarına ulaşım danışmanı olarak hizmet vermiştir. Dört büyük kentin Ulaşım Ana Planları, çeşitli kentlerde ulaşım ve trafik etütleri, bisiklet plan ve projeleri hazırlamış, Marmaray ve kentsel raylı sistem etüt ve projelerinde görev almıştır. İki üniversitede yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak ulaşım konusunda ders vermiştir.

Ankara’da elli yıldan uzun bir süredir yaşayan bir kent plancısı ve ulaşım uzmanı olarak “bir Ankara hayal etmek” artık çok zor ve ürkütücü olmaya başladı. Son yirmi-otuz yılda yaşadığımız gelişmeler sonucunda kentlilerin değişen önceliklerini ve kentin değişimini yönlendiren dinamiklerini dikkate aldığımızda kentin geleceğini hayal etmekten çekiniyor ve hatta korkuyoruz. Çünkü sadece kentin fiziksel mekânları değil kentlileri, değerleri ve ilişkileri de yıprandı ve istenmeyen yönlerde değişti.

Ankara’nın ve diğer kentlerimizin geleceğine ilişkin hayaller kurmadan önce geçtiğimiz dönemlerde yaşananların kent ve kentliler üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi yararlı olacaktır.

Son Yıllarda Değişen Belediyecilik ve Değerler

Cumhuriyet döneminin ilk planlı kenti olan Ankara, Gökçek döneminde planlı kent özelliğini yitirmiş ve “ben noktasal planı tercih ederim” yaklaşımıyla kent planlarına yama üstüne yama yapılarak kent talanı en üst düzeye çıkarılmış, yasallaştırılmış ve kurumlaştırılmıştır. Belediye meclisleri; imar komisyonlarındaki inşaatçı, emlakçı ve rantçıların onay mekanizması haline gelmiş, teknik kadrolar bu kararları kuralına uydurma görevini üstlenmiştir.

Son beş yılda dünyayı ve ülkemizi büyük ölçüde etkileyen pandemiye ilave olarak ulusal ekonomik kriz özellikle orta ve düşük gelirli kentliler üzerinde büyük baskı kurarak yaşam koşullarını kötüleştirmiş ve kenti bir yaşam savaşı alanına dönüştürmüştür. Artan enflasyona ilave olarak yurtdışından gelen sığınmacılarla büyüyen işsizlik ve Güneydoğu illerimizde meydana gelen depremle yaşanan iç göç pek çok kentimiz gibi Ankara’yı da etkilemiştir.

Tüm bu olumsuzlukların giderilmesi için gerekli adımlar atmayan merkezi yönetim karşısında yerel yönetimler kenti değil kentliyi korumaya öncelik vermiştir. Muhalefet partileri tarafından yönetilen belediyeler ve özellikle Ankara’daki yerel yönetimler, belediyeciliği; yoksullaşan kentlileri koruma ve ayakta tutma çabası işlevine dönüştürmüştür.

Merkezi yönetimin yarattığı ekonomik sorunlarla yaşam savaşı veren dar gelirli kentlilere destek olmaya çalışan yerel yönetimler geleceğin kentini planlamak ve oluşturmaktan çok günümüzdeki olumsuz ekonomik koşullar karşısında dar gelirli kentlilerin direncini artırmaya odaklanmıştır. Merkezi yönetimin çözemediği ulusal sorunlar karşısında dar gelirli kentlilere yapılan destekleri artıran yerel yönetimler kısıtlı kaynaklarıyla merkezi yönetimin eksikliklerini kapatmaya çalışmıştır. Yerel yönetimler bir yandan merkezi yönetimin yapmadıklarını için kaynaklarını tüketirken hiç verilmeyen ya da geciktirilen kent projelerinin onayları ile kente ve kentin geleceğine yönelik projelerini uygulamaya sıra gelmemiştir. 

Hayallerin Temeli Olarak Dün ve Bugün 

Yerel yönetimlerin son beş yıllık dönemde seçim öncesi önerdikleri ve uygulayabildikleri proje ve vaatlerinin yukarıda ana hatlarıyla açıklanan koşullar altında değerlendirilmesi, diğer bir deyişle geçen beş yılın deneyim ve sonuçlarının değerlendirilmesi önümüzdeki kısa dönemde gerçekçi beklentilerimizi, orta ve uzun dönemli hayallerimizin boyutlarını belirleyecektir. 

Geçen beş yıllık dönem ana hatları ile değerlendirildiğinde seçim öncesi vaatlerin ve projelerin ciddi bir çalışma ve hazırlığa dayanmadığı, ulaşım altyapısına, özellikle raylı sistemlere yönelik vaatlerin gerçekleştirilemediği, beş yıl sonra kentin hâlâ bütüncül planı olmadığı, ulaşım konusunda uygulanan projelerin önceki dönemden kalan ve uzmanlar tarafından şiddetle karşı çıkılan, meslek odalarının açtıkları davaların hâlâ devam ettiği karayolu ve katlı kavşak projeleri olduğu görülmektedir.

Beş yılın ardından Ankara hâlâ bir çevre düzeni planı olmadan, yama üstüne yama yapılarak onaylanan parçacı planlarla sağlıksız bir şekilde yayılmakta ve yükselmektedir. Kent; bir ulaşım ana planı olmadan yeni yollar ve katlı kavşaklar, alt ve üst geçitlerle önceki dönemin politikaları ile hızlı ve plansız gelişmesini (!) sürdürmektedir.

Ana başlıklarla Ankara’nın son beş yıllık gelişmesinde aşağıdaki konuların öne çıktığı görülmektedir;

Mekânsal Planlar: Kentin anayasası olan “çevre düzeni planı” mahkeme kararı ile iptal edildikten sonra beş yıllık dönemde yeni plan hazırlanarak halkın görüşlerine açılmamış ve meclise sunulmamıştır. Bu durum Gökçek döneminin temel yaklaşımı olan “noktasal planlarla” (yamalarla) bütüncül, bilimsel planlarla değil çıkar amaçlı projelerle inşaat ve kentsel gelişmenin sürdürülmesi seçeneğinin hâlâ sürdürüldüğünü göstermektedir.

Ulaşım Ana Planı: Çevre düzeni planı ile birlikte, onun verilere göre hazırlanması gereken ulaşım ana planı hazırlanmamış, kentin mekânsal ve demografik değişimleri dikkate alınmadan iptal edilen planlarda yer alan karayolu ve raylı sistem projelerinin uygulanmasına devam edilmiştir. Dış kaynak desteğiyle başlanan ve kısa ve orta dönemli projelere stratejik bir yaklaşım getirmesi beklenen Sürdürülebilir Kentsel Hareketlilik Planı çalışmaları gecikmiş, bu dönemde sonuçlanamamıştır.

Raylı Sistemler: Daha önceki onaylı ve süresi dolmuş ya da iptal edilen planlarda yer alan raylı sistem hatları, bütüncül ve güncel bir plan olmadan, koridor ve proje ölçeğindeki etütlerinin yapılmasına devam edilmiş, seçim öncesi vaat edilen 50-60 km uzunluğundaki yeni metro hatlarından hiçbiri uygulamaya geçilememiş, bir kısmının sadece projeleri hazırlanabilmiştir.

Belediye Otobüsleri: Yaşlanan otobüs filosunun hayatta kalabilmesi ve genişleyen kentin artan yolculu taleplerinin karşılanması için beş yıllık dönemde yaklaşık 400 yeni dizel ve LPG’li otobüs alınmış, dönem başı ve seçim öncesinde gündeme getirilen yerli elektrikli otobüsler denenmiş, sadece belediye bünyesinde birkaç eski otobüs elektrikli çekişe dönüştürülmüştür.

Otobüs Yolu/Metrobüs: Toplu ulaşım sunumunun en hızlı, merkezi yönetim onayı beklemeksizin ve düşük maliyetle artırmanın yolu olan toplutaşım otobüsleri için ayrılmış otobüs şeridi, otobüs yolu ve metrobüs altyapısı gibi uygulamalar beş yıllık dönemde gündeme gelmemiş, uygulanmamıştır. Yüksek kapasiteli, uzun otobüsler çeşitli hatlarda “metrobüs” adıyla test edilmiş ancak bu tür işletmeciliğe yönelik ve bu işletmeciliğin ön koşulu olan altyapı yatırım projeleri (ayrılmış hat, duraklar, vb.) planlanmamış ve uygulanmamıştır.

Bisiklet Altyapısı: Dış kaynak destekleri ile iki ayrı bisiklet etüdü ve planı hazırlanmış olmasına karşılık trafik ve yol boyu otopark şeritlerinin yeniden düzenlenerek fiziksel ayrımlı bisiklet şeritlerine dönüştürülmesi bu planlarda önerildiğinden çok yavaş ilerlemiştir. Güncel olarak yaklaşık 45 km uzunluğunda bisiklet yolu parçaları kullanıma açılmış olup bunun yaklaşık üçte biri kamuya açık ulaşım amaçlı bağlantılar niteliğindedir. Bu bisiklet yollarının önemli bir kısmı yeşil alanlar, üniversite kampüsleri ve sanayi sitesi içerisinde kalan, kent ulaşım sistemine katkısı sınırlı yollar olmuştur. Bu bisiklet altyapısı taşıt trafiğine alternatif olacak şekilde geliştirilmemiş, taşıt trafiğini olumsuz etkileyeceği endişesiyle taşıt trafiğini altyapısına dokunmadan, tepki çekmeyecek ve yapılması kolay ancak kullanımı sınırlı yerler tercih edilmiştir.

Bisiklet Paylaşım Sistemi: Geçen dönemin başlarından itibaren çalışmaları sürdürülen ve dış kaynak desteğiyle beş yıldır gündemde olan yaklaşık 408 elektrikli bisiklet temini ve metro istasyonlarında kurulacak e-bisiklet paylaşım istasyonlarında beş yıl sonunda henüz işletmeye açılmamıştır.

Yayalaştırma ve Yaya Öncelikli Projeler: Taşıt trafiğini azaltma, yaya ve bisiklet ulaşımını destekleme amaçlı düzenlemelere ve yol yüzeyi paylaşımını değiştirmeye yönelik projeler gündeme gelmemiştir. Tersine, önceki dönemde projeleri hazırlanmış ve meslek odalarının açtığı davaların hâlâ devam ettiği yeni yollar ve katlı kavşakların inşaatı tamamlanmış, önceki dönemde başlayan taşıt öncelikli uygulamalar olan “17 katlı kavşak” yeni dönem seçimlerinde övünülen örnek uygulamalar olarak kampanyalarda kullanılmıştır. Özellikle “Ulus kent merkezinin yayalaştırılması” görünümü altında tarihi merkezin altından geçecek Ulus Tüneli projesi hâlâ gündemde tutulmuş, yeni dönemin taşıt odaklı projeleri arasında yerini almıştır.

Kısa Dönem Hayalleri

Geçtiğimiz beş yıllık dönemde gerçekleştirilen ve gerçekleştirilmeyen (ya da gerçekleştirilemeyen) projeler dikkate alındığında yeni başladığımız beş yıllık dönem için hangi hayalleri kurabileceğimizi belirlemek ve hayal etmekten çok bir “öngörü senaryosu” oluşturacak ve daha sonraki dönemlerin hayallerinin temelini oluşturabilecektir. Yeni bir Ankara Hayali ise ancak bir sonraki beş yıllık dönem için geçerli olabilecektir.

Yeni başladığımız beş yıllık dönem, genel olarak başlanmış bulunan ve bir kısmı önceki dönem seçimleri vaatleri arasında yer alan ancak beş yılda gerçekleştirilemeyen projelerin “bir kısmının” uygulamaya geçirilebildiği bir dönem olarak değerlendirilebilir.

Ankara Büyükşehir için mekânsal çevre düzeni planının toplumsal katılım ile tartışıldığı, hazırlandığı ve onaylandığı bir başlangıç haritası olduğunda diğer taşlar yerine oturabilecek, bu öncelik yeni yerel yönetimlerin, meclislerin ve karar vericilerin yirmi yıllık yıpranmasının ne kadar düzeltilebildiğinin göstergesi olacaktır. Bu planlar başta imar komisyonları olmak üzere yönetimleri etkileyen rant çarklarının ne kadar kırılabildiğini gösterecek, yakın ve uzun dönemli Ankara hayallerinin yolunu çizecektir.

Şu anda bütüncül ve güncel onaylı plan olmaksızın sürdürülen başta raylı sistemler olmak üzere ulaşım altyapısı, hâlâ seçim vaatleri arasında bulunan katlı kavşakların yeniden değerlendirildiği bir yaklaşım hayal edilmelidir. Bu yaklaşım kentte yeni altyapı yapmak yerine öncelikle mevcut altyapının ne kadar etkin kullanıldığı, kapasite kullanım oranlarının nasıl arttırılabileceğine odaklanılmasını gerektirmektedir.

Örneğin kentteki mevcut raylı sistemlerin kapasitelerinin çok düşük oranlarda kullanıldığı gerçeğinden (1,5 dakika aralıkla işletilmesi mümkün hatların halen zirve saatlerde M1,M2, M3 hatlarında 5 dakika, M4 hattı 6,5 dakika olmasından) yola çıkılarak halen “sunulan kapasitenin” bile %30 düzeylerinde kaldığını göstermektedir. Diğer bir deyişle, altyapı kapasitesinin tam olarak kullanılmadan hizmet sunulduğu, sunulan hizmetin bile tam olarak kullanılmadığı dikkate alınarak yeni raylı sistem hatları yapmadan önce mevcut hatların etkinliğinin artırılmasına öncelik verilmesi gereklidir. Bu amaçla raylı sistemlere paralel otobüs (EGO, ÖHO, ÖTA) ve minibüs hatlarının yeniden gözden geçirilmesini de kapsayan yeni bir toplutaşım yapılanma planı sonucunda yeni aktarma merkezlerinin ve besleme hatlarının oluşturulması, aktarmaları kolaylaştıran yeni fiyatlandırma sisteminin geliştirilmesi beklenmelidir. 

Kent genelinde toplu ulaşım, yaya ve bisikletle yapılan yolculukların artışının sağlanması için bir yandan bu ulaşım türlerinin altyapı ve kapasitelerinin geliştirilmesi gerektiği ancak bunlar dışında kalan bireysel otomobil kullanımını azaltacak düzenlemelerin yapılması gerektiğinin bilincine varılması umut edilmelidir. Etkin ve çağdaş bir ulaşım planı sadece toplutaşım, yaya ve bisiklet kullanımını arttırmak için projeler geliştirmekle kalmamalı, otomobil yolculuklarının sınırlanması ve azaltılması için karayolu ve otoparklar konusunda öneriler getirmelidir. Dünyanın büyük kentleri (Singapur, Londra, Stokholm, Roma, Paris ve New York gibi) kent merkezlerine otomobil girişini ve merkezden geçişini çeşitli yöntemlerle yasaklarken Ankara’nın hâlâ merkeze otomobillerin gelişini ve merkezden geçişini teşvik eden yeni ve geniş yüksek hızlı yollar, katlı kavşaklar ve tüneller yapmaktan vazgeçmesinin bir hayal olarak değerlendirilmemesi gerekir.

Bu davranış değişikliğinin benimsenmesi durumunda içinde bulunduğumuz beş yılda otomobillerden şerit alınarak yaya ve bisikletlilere fiziksel ayrımlı altyapı şebekesi geliştirilebilecek, bisiklet kullanımında da artış görülebilecektir. Bu altyapı düzenlemeleri yapılamaz, bisikletlere güvenli altyapı yapılmaz ve motorlu taşıtların hızını azaltan projelere (yeni yollar ve katlı kavşaklara) devam edilirse beş yılda uygulamaya geçilemeyen bisiklet paylaşım sistemi yeni dönemde işletmeye alındığında beklenen yaygın kullanıma ulaşamayacak, bisikletli ve yayaların yaralanma ve ölümleriyle sonuçlanan çarpışmaların artması kaçınılmaz olacaktır.

İçinde bulunduğumuz beş yıllık dönem proje hazırlıkları geçtiğimiz beş yılda başlanan mevcut raylı sistem hatları uç noktalarındaki uzatmaların (7,5 km Dikimevi-NATO yolu, 9,4 km M2 Hattının Koru-Yaşamkent ve Koru-Bağlıca eklentileri, 7,7 km M4 Hattının Şehitler-Forum uzatması) tamamlanması (toplam yaklaşık 23 km) “erişilebilir bir hayal” olarak görülürken yeni başlanacak olan (15,3 km M5 Kızılay-Dikmen hattı ile 11,6 km M6 (M2) Çayyolu – (M3) Sincan Bağlantısı) hatlarının (toplam 27 km) işletmeye açılmasa bile inşaatlarının başlanabilmesi bile bu dönemin gerçekleşebilir hayalleri arasında sayılabilecektir.

Uzun Dönemli Ankara Hayalleri 

İçinde bulunduğumuz beş yılın ötesindeki yıllarda görebileceğimiz gerçek hayalleri (!) ise ortaya koymamız ve ulaşmaya çalışmak için çevremizi yönlendirmemiz gereken yeni, yaratıcı, değiştirici, ileriye götürücü ve yaşamda aşama kaydedici yaklaşımlar ve onların kente ve yaşantılarımıza uygulamaları olarak tanımlayabiliriz. 

Bu değişimlere öncelikle planlama yaklaşımlarını ve yöntemlerini değiştirerek başlamamız gerekir. Planlar katılımcı, kapsayıcı olmakla birlikte sadece kentlilerin geçmişten gelen değer yargıları ve yaklaşımları ile biçimlenen kararlar olmamalıdır. Kentlilerin değer yargıları ve önceliklerinin de değiştirilmesi, geliştirilmesi ve yenilikçi hale getirilmesi için oluşturulacak süreçler, bilgilendirmeler sonucunda günü ve geleceği planlayacak şekilde geliştirilmelidir. Mevcut yapıda ulaşım sorunlarını çözmeye, daha geniş ve hızlı gidilebilen yollar önerilen yaklaşımlar sorgulanarak “Neden daha uzağa gidilmeli, neden daha hızlı gidilmeli?” sorularının cevaplarının tartışılması ile başlanmalıdır. Hızla dijital bir hale gelen dünyada işe, okula, alışverişe, hastaneye, eğlenceye daha uzağa gitmemiz gerektiğini sorgulayan bir evreden geçilmeli, kent ve kentteki erişim konusundaki temel çelişkiler yeniden değerlendirilmelidir.

Günümüzde pek çok kent yönetimi bu sorgulamayı yaparak kentte daha uzağa gitmek yerine gereksinmelerinin büyük bölümünü kentliye getirerek yakın yaşam alanında karşılamayı amaçlayan “yakınlık planlaması” (proximity planning) kavramını uygulamaya başlamıştır. Aslında tarihsel gelişim içinde çok eski çağlardan beri kullanılan, ülkemizin planlama standartlarında da yer bulmuş bu yaklaşım dijitalleşen dünya ile daha büyük bir anlam kazanmış ve yeni bir dönemi başlatmıştır. 15-Dakikalık Kent tanımıyla öne çıkan yeni yaklaşımda bir yandan aktif ulaşım biçimleri (yaya, bisiklet) 15-20 dakika içinde ulaşılabilen temel gereksinmelerin ve (dijitalleşen dünyada) çalışma, okul gibi temel eylemlerin yanı sıra sağlık, eğlence gibi işlevlere de ulaşılabildiği bir yaşam çevresi oluşturulması önerilmektedir. Yeşil ağırlıklı, taşıt trafiği azaltılmış bir mahalle/semt yaşamı içinde yeniden komşuluk ilişkilerinin oluşturulması, bu alan dışına çıkılmasını gerektiren yolculukların da ağırlıkla toplu ulaşımla karşılanabildiği bir kent yapısı oluşturmak günümüzde pek çok ülke ve kentin temel hedefi olmaktadır.

Dijital kent ikizi” gibi teknolojik gelişmelerin sadece taşıtları hızlandırmak ve daha uzun mesafeler götürmek için değil, hizmetleri ve olanakları yaygınlaştırmak ve erişimi kolaylaştırma için kullanıldığında artık “daha uzağa gitmek” değil yeşil ve insan ölçekli yerleşimlerde yaşayarak “erişmek ve katılabilmek” için yeni bir kent yapısı ve dinamikleri oluşturulması hayal edilmelidir.

Pek çok gelişmiş ülkede giderek yaygınlaşan dört günlük çalışma haftası, uzaktan çalışma, eğitim ve benzeri uygulamalarla çevre duyarlılığı birleştiğinde aktif ulaşım ağırlıklı ortamda haftalık temel gereksinmelerin karşılandığı, bu yaşam birimlerinde yer almayan tiyatro, konser, uzman sağlık kuruluşu gibi kullanımlara yapılacak yolculukların ise toplu ulaşım ve paylaşımlı ulaşım türleriyle karşılandığı bir yapıya geçiş “bir Ankara Hayali” olarak tanımlanabilir. 

Günümüzde imar planlarında yama üstüne yama ile ortaya çıkan kent çevresindeki yüksek katlı yapılardaki konutlar, alışveriş merkezleri ve ofisler kuralların ve dinamiklerin değişmesiyle birer kendine yeterli “yaşam alanı” haline getirilmedikçe kentin ulaşım ve sağlıklı yaşam sorunlarının çözülmesi beklenmez. Ankara’da bu tür gelişmeler ne yazık ki mevcut ve olası toplu ulaşım altyapısından uzakta oluşturulduğu için yapılacak yeni planların ve ulaşım altyapısının bu yeni yaklaşımla düzenlenmesi gerekecektir. 

Yüksek standartlar ve maliyetlere sahip kent çevresindeki bu alanlarda dar gelirlilerin de yaşayabilmesini sağlayacak önlemler ve düzenlemeler yapılabilmesi mümkündür. Diğer yandan mevcut kent dokusu içinde kalan ancak kendiliğinden en azından zemin katları işyeri ve ticari olarak kullanılan alanların da yeniden yapılandırılması gerekebilecektir. Bu yaklaşımla oluşturulacak karma kullanımlarla kentlileri çalışmak, okumak ve diğer ihtiyaçları için daha uzağa gitmelerini destekleyecek hızlı, ucuz ya da bedava toplu ulaşım yerine kentlilerin olabildiğince mahalleleri ve semtleri içine yaşamasını destekleyecek önlemlerin geliştirilmesi söz konusu olacaktır. Bu önlemler arasında toplu ulaşım odakları çevresinde oluşmuş yüksek yoğunluklu alt merkezler (toplutaşım odaklı gelişme: transit oriented development) ve yaşam alanları geliştirilmesi söz konusudur. Kent planlarının rant odakları tarafından oluşturulması yerine çevresinde okul ve sağlık ocağı gibi kamu hizmet birimlerinin yeşille bütünleştiği kullanımların planlanması, bu alt merkezlerdeki ticaret ve hizmet tesislerin kamu tarafından inşa edilmesi, işletilmesi ve kiralanması ile kamu girişimleri gelişmeyi yönlendirebilecektir. Gerekirse alt merkezlerde yaşayacak ve içlerinden en az bir kişinin çalıştığı ailelere vergi indirimi gibi mali destek sağlanması ile kentlilerin yaptığı toplam araçlı yolcu kilometre ve ona bağlı olarak hava kirliliği, yollarda kaybedilen zaman, çarpışmalar ve kayıplar azalacak kent içinde yapılı ve yeşil alan dengesi iyileştirilebilecek, ulaşım talebi ve sorunları başka bir düzeye indirgenebilecektir. 

Tabii, pek çok dünya kentinde uygulanmaya başlanan bu yaklaşımların hepsi şimdilik ve yakın dönemde Ankara için bir hayal!

Ankara’nın fotoğraflı hafızası: Dericizade Faruk Küçük

Sahip olduğumuz kentin mekânlarını, kent belleğini, kültürünü ve tarihini geçmişten geleceğe aktarmak için ne tür çalışmalar yapıyoruz? Sahip olduğumuz bir mesleği devam ettirmek ve asırdan asıra sürdürmek için sahip çıkıyor muyuz?

Bu ayki röportajımızı bir Ankara sevdalısı olan Faruk Küçük’e ayırdık.

Dericizade’nin onursal başkanı Faruk Küçük babadan oğula geçen dericilik mesleğini uzun yıllar yaparken Ankara sevdasıyla Ankara’ya ait fotoğraflar, gazeteler ve kitaplar biriktirmeye başlamış. Yaşadığı kente kendi tarzı ve bakış açısıyla sahip çıkmayı kendisine hedef belirlemiş. Ankara’nın en büyük çatı kuruluşlarından Başkent Ankara Meclisi’nin üstün hizmet başarı ödülünü almaya hak kazanmış ve Ankara’nın Başkent oluşunun Cumhuriyetin 100. yılı etkinliği kapsamında Türk Tarih Kurumu Konferans Salonu’nda, Dericizade Faruk Küçük koleksiyonunu yapılan bir törenle Türk Tarih Kurumuna devretmiştir.

Dericizade Faruk Küçük

Dericizade’de işçi, usta, yönetim kurulu başkanı ve değerli koleksiyon ustası olarak hikayenizi bize anlatır mısınız? Mesleğe nasıl başladınız?

Derici bir babanın derici en büyük oğluyum. 1947 Haymana Yeniköy doğumluyum. Bizimki bir Türkmen köyü, Oyacı’ya, Dereköy’e yakın. Asrın Kürk Deri firmasının kurucusuyum. Bizim aile üç kuşaktır dericilikte uğraşmaktadır. 1960’lı yıllardan beri deri ve kürk işleme, imalat ve satıcılıkla uğraş verdik. Babamın zamanında dericiliği Haymana’da yapıyorduk. Dört kardeş bir de babam. Haymana bize dar gelince 1960’da Atpazarı’na geldik. Ankara’da ticaretin merkezi bizim zamanımızda Atpazarı, Samanpazarı, Çıkrıkçılar yokuşu ve Ulus civarıydı. 

İlk deri atölyelerini nerede açtınız?

Bizim zamanımızda Polonya’dan ustalar gelmiş sığır derisi işliyorlardı. Ankara’da da kuzu, koyun, keçi derisi işliyordum, aksesuar ve namazlık yaptırıyordum. Kürkçü ve dericilere satıyordum. 

İlk tabakhanemizi İskitler’de sonra Siteler’de açtık. İskitler ufak geliyordu. Sitelerde, Samsun yoluna cepheli Demirhendek caddesindeki caminin yanında büyük, modern bir fabrika vardı. Devrediyorlardı, oraya taşındık, 100 kişi filan çalışanımız vardı. Belediye çok yüksek tutarda arıtma bedelleri talep edince yürütemedik orayı, Uşak’a gittik.

Uşak, merkezi geldi bize. Antalya, İzmir, İstanbul’un ortası. İki tane Türkiye’nin en modern deri fabrikasını açtık. Birisinde kütiçi tüylü, dışı derili– işleniyor. Birinde zikkumaş gibi deri– işleniyor. İki fabrika 1997’ye kadar aile şirketi olarak gitti. 1997’de sonra ayrıldık. Asrın Kürk Deri’nin kurucusu bendim, iki kardeşim onu alıp orada kaldı. Biz de Dericizade diye devam ettik. 

Babamın çevresi çok genişti, işimizi genişlettik. Babam derdi ki: “Sözünü gününde yerine getireceksin ve işini iyi yapacaksın

O dönemde deri satış işleri kışın rağbet görse de yazın çok düşüyordu. Bu nedenle, turizm işine girdik ve Alanya’da ilk otelimizi açtı

Kızılay maceranız nasıl başladı? 

Büyükçarşı 1976’ya kadar sinemaydı. Sonra kapandı ve çarşı haline getirilip küçük dükkanlara bölündü. Büyükçarşı’nın sahipleri Kazım Rüştü Güven ve Hamdi Başaran kardeşlerdi. Hamdi Başaran, gaz şirketi HABAŞ’ı kurmuştu. Kazım Rüştü Güven’in de İskitler’de buzhanesi varmış. Sudan buz üretiyor, buz satıyormuş. Vehbi Koç, “size gıpta ediyorum, biriniz havadan biriniz sudan para kazanıyor” diyordu onlara.

1977’de hasbelkader Büyükçarşı’da birisi dükkan satıyor diye duyduk. 225 bin lira hava parası vererek oradan 30 metrekare küçük bir dükkana taşındık. Sandalyeleri özel yaptırdık, 2 sandalye sığacak yere 3 kişi otursun diye sandalyeleri böldürüp 3 sandalye koydurduk. O kadar küçük, dar. Her yere dolaplar yaptık, küçük masa yaptırdık yer kaplamasın diye.

İskitler’de tabakhanemizde işliyoruz deriyi. Fevzi Çakmak Sokak’ta atölyemiz var, orada da dikiyoruz. Büyükçarşı’da satıyoruz. 

Deri işleri, kürk işleri sesli, gürültülü işler. Onun için her yeri tutamıyoruz. Ancak bodrum katında olacak. Bodrum katı da havasız oluyor, işe giren birkaç ay kalıyor ayrılıyor. Sonunda Fevzi Çakmak’taki bodrum katından ayrılıp Ihlamur Sokağı’nın başına geldik. Orası da bir paşanındı, 2. katta büyük bir yer tuttuk. Dükkanın geleni gideni arttı, müşteriyi oraya çektik. 

Kızılay’da sosyal hayat nasıldı bu yıllarda, Ankara’nın gözde mekanları nerelerdi?

Kızılay civarında bizim gidip geldiğimiz yerler de vardı. Ökkeş Ağa’nın Yeri vardı; Menekşe Sokağın başında, Onur Çarşısı’nın karşısında pizza restoranıydı. Onur Çarşısı’nın öbür tarafında Demirtepe’de Diyarbakırlıların lokantası vardı. 

Şimdiki GMK bulvarıyla Fevzi Çakmak Sokak köşesinde İş Bankası’nın vakıf yeri var, orada da Çarkoğlu Lokantası vardı. Orası meşhurdu, rezervasyonla gidilirdi. Elgün Sokakta bizim dükkanın altında Hopalı meşhur Papila ailesinin Liman Lokantası vardı. Hasan Papila başındaydı, ilk defa canlı alabalığı onlar yaptılar. Ihlamur Sokakta da Zafer İşkembecisi vardı.

Piknik tabii meşhurdu, herkes oraya gidemezdi. Memurların, üst kademe bürokratların gittiği yerdi. Piknik’in yanında bir de Bekir’in Yeri vardı. Garsonlar papyonlu giyinecek, her gün tıraşlı olacak, yüzleri hep gülecek. Bu Bekir o zaman Elgün Sokakta otururdu. Büyük Çarşı’nın 1. katında bir yer vardı Hamsiköy, 1970’lerin başlarında mini etekli kız garsonlar koymuşlar oraya, herkesin çok ilgisini çekmişti. 

Cevat Restoran vardı, Kantin Cevat dedikleri. Sahibi İbrahim Bizden, Ayrancı’da Turizm bloklarında otururdu. O Ankara’nın 3-5 tane restoranından birisiydi. Onların yerleri önce Soysal Çarşı’nın oradaydı. Ondan sonra Gima’nın yanına geçiyor, oradan da Yüksel Caddesi’nin başına. Boşnak, üç kardeşlerdi bunlar 1900’lerin başında gelmişler. Yabancı dil de biliyorlar, o nedenle burada elçilikten kim gelirse onlarla konuşup, ilişki kurabiliyorlar. Be nedenle elçiliktekiler genelde onlardan alışveriş ediyorlar. 

Ankara’nın meşhur Merkez Lokantası vardı. Atatürk kurmuştu çiftlikte. Kapanmaması lazımdı. Orası Ankara’nın bir değeriydi, ne anılar, ne fotoğraflar var orada. Şimdi kebapçı oldu, üzülüyoruz öyle şeylere. Hatta Gazi İstasyonu’nu da bunlar satın almışlar.

Burayla ilgili bir anım var. Bir arkadaşım aradı beni bir gün İzmir’den. Gürcistan’dan sanatçı bir arkadaşı varmış. Şarap meraklısı. Ankara’ya gelecekmiş. İyi şarap nerede var, bir öğren, onu oraya götürelim dedi. 

Ben de araştırdım, Merkez Lokantası’na götüreceksin dediler. Atatürk Orman Çiftliği “Boğa Kanı” diye bir şarap veriyormuş oraya 200-300 şişe. Hepsini onlar alıyormuş. Özel misafirlere veriyormuş.

Bunlar geldiler. İzmir’den Mehmet Emin Yılmaz, bir de o Gürcistandan gelen Ramas, bir de ben üçümüz gittik. Eskiden Ankara’nın ünlü yuva kavunu vardı. Mehmet Emin Yılmaz’ın babası yuva kavununu at arabasıyla getirip Merkez lokantasına veriyormuş. Babasının bir gözü de kör olduğu için Kör Mehmet derlermiş. Emin kendini Kör Mehmet’in oğluyum diye tanıttı. Onlar da tanıdılar, sohbet koyulaştı. Boğa Kanı şarabı söyledik. Getirdiler boğa kanı şarabı. Benim tabii şarap kültürüm yok. Şarabı koydular, bardağı şöyle bir çalkaladı Ramas. Biz tabii dikkatle bakıyoruz. “Haraşo” dedi, Rusça da “iyi” demekmiş. Mimiklerinden de belli oluyordu, çok hoşuna gitti Atatürk Orman Çiftliği’nin o şarabı. 

Marmara Oteli’nin olduğu yerde Atatürk’ün Marmara Köşkü vardı. Yabancılar gelince Ankara’da yemek yiyecek yer de pek yok. Türkiye böyle geri kalmış demesinler diye gelen turistleri oraya götürüyorlar. Turistlerde orada yiyip içiyor Ankara’da böyle yüzlerce lokanta var zannediyor.

Ihlamur Sokaktaki AST’ın yeri de sizin miydi?

Oranın sahibi bir büyükelçiymiş. Kültüre, sanata çok düşkünlerdi. Orayı idare etti öyle. AST’ın başında Rutkay Aziz vardı. Kızı Doğa, bizim çocuklarla arkadaştı, birlikte büyüdüler. Bizim dükkana da sık geliyordu.  Oranın sahipleri bir ara sıkışmışlar, Rutkay Aziz’e demişler ki; biz burayı size satalım. Rutkay Aziz bizim şu an paramız yok demiş. O arada kardeşim, ben alayım, siz paranızı bana verirsiniz size devrederim demiş. Ama parayı bir türlü toplayıp, alamadılar. Kardeşim Ankara Sanat Tiyatrosu‘nun yerini satın almış oldu. Onun yanında da dükkanımız var. 

Oranın komple yıkılıp otel yapılma projesi vardı. Çankaya Belediye Başkanı da, Ankara Büyükşehir Belediyesi de Ankara Sanat Tiyatrosu yaşasın diye burayı satın almak istediler. Fakat diğer daireler için birşey demeyince öylece kaldı. Şimdi depo olarak kullanılıyor ama otel yapılacak.

Koleksiyonerlik nasıl başladı?

1997’den sonra 2000’li yılların başında kardeşlerim ile işlerimizi ayırdık. Ben İzmir caddesindeki işyerimde bir yandan dericilik işlerime devam ederken bir yandan da Ankara‘ya hizmet için koleksiyonerlik çalışmalarıma devam ettim. Ahilik geleneğinden gelen dericiliğin son temsilcilerinden bir ben kaldım. Ankara‘ya vermiş olduğum bu hizmetler karşılığında birçok kurum ve kuruluştan ödüller aldım. Tarihi Ankara fotoğrafları, Ankara kitap, dergi ve gazeteleri ve Ankara’ya dair belgeler koleksiyonuna sahip oldum. Bence, iş insanları, servetleriyle kazandıkları şehre, bölgeye, ülkeye yatırım yapmalıdır. Bu yatırımın ekonomik olması kadar kültürel olması da önemlidir. Koleksiyonumla kendi adıma bu konuda bir adım attığımı düşünüyorum. Elimdeki fotoğrafları da kendime saklamıyorum, onları insanlarla paylaşmak beni mutlu ediyor. Bugüne kadar 100’den fazla sergi açtım.

Sahip olduğum koleksiyonun maddi değerini söyleyebiliyorum ama manevi değerini söyleyemem. Bu parayla ölçülmez.

Koleksiyonda neler vardı?

12 bin 500 fotoğraf, 2 bin 500 kitap dergi ve gazeten oluşan koleksiyon Türk Tarih Kurumu’na bağışladım.

Genellikle Ankara ile ilgili kim eski fotoğraf bulursa, bana ulaşır. Sahaflarda ve ilgili yerlerde Dericizade poşetim olur. 10 günde veya 20 günde bir sahafları ve ilgili mekanları gezerim ve çay kahve sohbetlerine katılırım. Ziyaret ettiğim yerlerdeki arkadaşlardan topladıkları fotoğrafları satın alırım. Tasnif ederim. Fotoğraf alıp satanlar da beni bulur. Ankara albümü de gelir. Özellikle müzayedelere de katılırım.

Hemşerimiz ünlü gazeteci Selahattin Duman bizim koleksiyondan da faydalanarak “Kasabadan Başkente, Başkentten Metropole Ankara” adlı altı bölümlük bir belgesel yaptı.

Ayrancı’ya nasıl geldiniz?

Haymana’dan Ankara’ya ilk geldiğimizde Saimekadın’da oturduk. Çocuklarımız olunca, bize dediler ki; burada çocuk yetiştirilmez, Çankaya’ya gidin, Çankaya’da elektrik, su kesilmez. Biz de Çankaya’da ev araştırmaya başladık. 

Ayrancı’da siyasetçiler, sanatçılar, tiyatrocu, ses sanatçıları yaşardı. Yetmişli yılların başında, Cinnah caddesinde Mavi Apartmana yakın kürkçü bir arkadaşım vardı, onunla ilk defa Meneviş sokağın Güvenlik caddesiyle kesiştiği köşede “Çankaya Aile Bahçesi”ne geldik. Gözleme ve çay içilen bir yerdi. Sahibi Taylan Bey’di, ismini hiç unutmam. 1975’de Yaylagül sokağında Derya Apartmanı’nda oturduk. Hüseyin Onat sokağında Çağdaş Market’in olduğu yer eskiden pazardı, onun tam karşısındaki apartmanda oturduk sonra. Yakınımızda Necdet Calp otururdu. Sonra Portakal Çiçeği Sokak’taki evi satın aldık ve burada kaldık. 

Ayrancı’dan hatırladığınız kimler var?

Aşağıdaki Necmettin Erbakan oturuyordu. Bu Nimet ekmeğin karşısında. Ondan sonra Lütfü Doğan, Diyanet İşleri Başkanı orada oturuyordu. Şair Nedim Sokakta Balıkçı Ayabakanlar oturuyordu. Ondan sonra şarkıcı Süreyya Davulcuoğlu, sonra Tamer Karadağlı aynı sokakta oturuyordu. Ankara’nın en iyi aileleri buradalar. Mesela Börekçiler, Ayrancılar, Yağcılar, Mıhçılar… Kazım Mıhçıoğlu mesela çok önemli biridir. Şimdiki Dafne’nin yerini bağışlamıştı.

Buranın kıymetini herkes bilmiyor. Çok iyi bir mahalle. Burada çok sanatçı, tiyatrocu yetişmiş. Şarkıcılar yetişmiş. Eskiden yaşayanların çocukları Çayyolu, Ümitköy tarafına taşındı. Şimdi çoğunlukla emekli bir kesim kaldı. Eşim Ayşen Küçük, Sincan’ın yerlisidir, oranın iyi bir ailesi olan Koç’lardandı. Eşim çok seviyor burayı, “ille de mahallem, ille de Ankara” der eşim, ne satarız ne başka yerde yaşarız. Başka semtlerde evimiz var ama kendimizi ait bulduğumuz yer Ayrancı.

Soldan sağa Ali Necati Koçak, Hande Yeşilbaş, Dericizade Faruk Küçük, Seval Nuray Başgül.

Ankara’nın anlatılacak nesi var ki? Urban Walks: Kent Yürüyüşleri

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Pandemiden sonra Ankara’nın değişik semtlerinde yirmişer kişilik gruplar haline yürüyen, binaların önünde durup birşeyler konuşan, sokağın ismini, mahallede yaşayan simaları anlatan bir grup gözünüze çarptı mı, kulağınıza konuşmaları ilişti mi? Cevabınız evet ise, onlar bizim gençler olabilir: Urban Walks yani kent yürüyüşleri grubu. Bir süredir bizim de sosyal medyada izlediğimiz, Ayrancı’da yürürken gözümüze ilişen bu çarpıcı etkinliği ve yürüyüşleri gerçekleştiren genç ekibi sizlerle tanıştırmak isteriz.

Cemre Gökpınar, Hacettepe mezunuyum, sanat tarihçisiyim. Cumhuriyet dönemi üzerine araştırmalarımı geliştirmeye çalışıyorum. Ankara’nın başkent oluşundan sonraki o gelişim süreci, oradaki yapılaşma ve onun etrafında gelişen çok katmanlı süreçlere odaklanıyorum. 2019’da Ankara Aks’ı kurdum. Ankara Aks, yaratıcı endüstri alanında çalışan bir stüdyo olarak tanınıyor ama aynı zamanda bir sivil toplum örgütü. 

Cem Dedekargınoğlu, ODTÜ mezunuyum, mimarım, mimarlık tarihçisiyim. Şu anda ODTÜ mimarlık tarihi programında doktora çalışmalarıma devam ediyorum. Geç dönem Osmanlı İmparatorluğu ve 1950 sonrası Türkiye Modern Mimarlığı üzerine çalışıyorum. Bilkent Üniversitesi’nde öğretim görevlisiyim, mimarlık tarihi dersleri veriyorum. 

Kent yürüyüşleri nedir?

Cemre: Avrupa kentlerinde aslında yaygın bir format kent yürüyüşleri. Biz 2017’den beri Ankara’da hafta sonları Cem ile birlikte yapıyoruz. Fakat pandemiden itibaren herkese açık bir şekilde organize etmeye başladık. KA Atölye ile beraber başlamıştı, hâlâ da devam ediyor.

Bu süreçte kendi mesleki ve deneyim pratiklerimizi insanlarla buluşturuyoruz. Kendi arşivciliğimizi, araştırmacılığımızı rotalara dönüştürüyoruz. O yüzden severek yaptığımız, kendimizi geliştirdiğimiz bir süreç.

Kent yürüyüşleri, mesleki deneyim, arşiv ve araştırmalarımızı paylaştığımız bir deneyim

Cem: Ben aynı zamanda bir Ayrancı çocuğuyum. Yeşilyurt sokağında doğdum, şimdi de Portakal Çiçeği sokağında oturuyorum. Yani doğma büyüme hayatım hep Ayrancı’da geçti. 

Ayrancı bölgesinin güncelde nasıl değiştiğinin, dönüştüğünün ve buradaki yaya odaklı yaşantının da -daha çok olumsuz yönde- nasıl etkilendiğinin birebir şahidi oluyorum. Yaptığımız yürüyüşlerde de bunlardan sıklıkla bahsediyoruz.

Sadece kitaplardan ya da araştırmalardan edindiğimiz bilgileri değil aynı zamanda kendimizin de kentte bir yaya olarak yaşadığımız deneyimleri de insanlarla paylaşmak istiyoruz.

Kent yürüyüşleri fikri yurt dışından dediniz ama siz buna nasıl karar verdiniz, nasıl başladınız? 

Cem: 2017’de Ulusal Mimarlık Öğrencileri Buluşması organizasyonunun Ankara’da olması kararlaştırılmıştı. Atölyeler, paneller, kent gezileri gibi çeşitli ayakları olan bir organizasyondu. 15 Temmuz sonrası, ekonomi iyi durumda değil, güvenlik tedbirleri üst düzeyde ve bizim Ankara’da yüzün üzerinde öğrenciyi bir hafta boyunca ağırlamamız gerekiyordu…

Cemre: Yine aynı buluşma kapsamında misafir öğrencileri gezdirebilmemiz için Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden iki tane EGO otobüsü alınmıştı, arkadaşlar “Cemre sen sanat tarihçisisin bir otobüse sen geç, Cem sen mimarlık tarihçisisin sen de bir otobüse geç” dediler. Biz böylece otobüslere geçip anlatmaya başladık. Oradan gelen tepkiler ve hocaların geliştirdiği birtakım tekliflerle beraber Ankara’ya gelen gruplara eşlik etmeye başladığımız bir hikâyenin başlangıcıydı bu. 

İki genç var, enteresan şeyler yapıyorlar

Cem: İkimizin de nispeten ağzı laf yapıyor, Ankara hakkında bilgisi var ve insanlarla da bunu paylaşmayı seviyoruz. Kendi hayatımızı ikimiz de mümkün olduğunca yaya olarak sürdürmeye çalışıyoruz ki, bu aslında ciddi bir mesele Ankara’da. Çünkü bu kadar saçaklanmış bir şehirde işinizin, evinizin, her şeyinizin aynı bölgelerde olması ciddi bir beşeri ve maddi sermaye de gerektiriyor. 

Bizim böyle bir ilgimiz olduğu ortaya çıkınca, bu anlamda biraz görünür olmaya başlayınca önce arkadaşlarımızdan sonra hocalarımızdan bu yönde öneriler geldi. 

Cemre: Aslında bizim öyle çalıştığımız farklı rotalar yoktu. Bazı kent keşif rotaları üzerine konuşuyorduk katılımcılar için. Bir tane rotamız vardı onu geliştirmeye başladık. O da tabii ki Ulus etrafında gelişen, kentin cumhuriyet dönemiyle birlikte inşa edildiği sürecini aktaran bir rota. “Ulus-Bulvar” olarak geçiyor bu söylediğim. Tansel Korkmaz hocanın “öğrencilere eşlik eder misiniz” teklifiyle biz bu rotayı oluşturduk. Sonra Cem ile beraber bu rotayı sadece belirli gruplara yapmaya başladık. Bir tanesi de Mimarlar Odası Bursa Şubesi’nin Ankara gezisiydi. Rota, onları gezdirdikten sonra kafamızda tam olarak oturmaya başladı diyebilirim. 

Cem: Biz bir yandan da şehir dışından arkadaşlarımız geldiği zaman onları gezdirmekten keyif alan insanlar olduk. Yani aslında bir hobi olarak başladı diyebiliriz. Cemre ile de böyle yürüye yürüye, konuşa konuşa arkadaş olmaya başladık. 2020’nin başına geldiğimiz zaman kulaktan kulağa “iki genç var enteresan şeyler yapıyorlar” durumuna geldi ve yayıldı.

Cemre: Takvimimiz böyle dolmaya başlamıştı. Bunlar hep Mimarlık Fakültesi etrafında gelişen ilişkiler bu arada. Hiçbiri bir turist kafilesi ya da benzeri gruplar değil. Hepsi ya bir akademik değişim için geliyor ya bir panel programı için bir misafir geliyor ya da Goethe Enstitüsü’nün Almanya’dan misafiri olarak geliyor. Sonra bir baktık tüm bahar takvimimiz dolmuştu 2020’nin başlarında. Şubat ayından itibaren başlayan Covid-19 süreci bir anda her şeyi değiştirdi ve tüm takvimimiz iptal oldu.

Cem: Ben o sırada yüksek lisansı tamamlamıştım ama doktorayı Ankara’da yapmak istemiyordum. İstanbul’a doğru gitmek gibi bir niyetim de vardı. Ama sağlık durumları, ekonomik durumlar derken öyle arada kalmış durumdaydım.

O dönem aslında bir yandan da Ankara üzerinde çalışan sosyal medya hesaplarını yürüten, başka projeler yapan arkadaşlarımızla Ankara’nın muhtelif parklarında buluşuyorduk. Böyle bir park buluşmasında “siz böyle güzel şeyler yapıyordunuz, şimdi bunlar mekân da gerektirmiyor, bir çağrı yapsanız da bunu yapsak” diye birazcık bizi gaza getiren teklif oldu. O gün Urban Walks Ankara isimli bir instagram hesabı açarak başladık. Başlayış o başlayış, 2020 Ekim’i.

Hobi olarak başladı, etkinliğe dönüştü

Dört senede yaklaşık 120 yürüyüş yaptık. Hobi olarak başladık ama artık hafta sonlarını ciddi anlamda kaplar vaziyete ulaştı. Bu amatör lezzeti korumaya özen gösteriyoruz. Çünkü biz zaten hayatımızı yürüyerek geçirmeyi tercih eden insanlarız. Bunun böyle bir etkinlikler serisi olmasını değil de kendi yaya deneyimimizin başat olmasını daha çok önemsiyoruz.

Daha çok nereleri seçiyorsunuz? Bu yürüyüş güzergâhlarını nasıl oluşturuyorsunuz? 

Cemre: Biz aslında ilk Ulus rotasıyla başlamıştık. Sonra Çankaya’nın merkezinde kalan Kavaklıdere bölgesinin sivil mimari yapılarını öne çıkaran, apartmanlara dikkat çekmeyi amaçlayan rotalar oluşmaya başladı. O yüzden ilk rotalar “apartmanlı kent yürüyüşleri” adı altında gelişmişti. Sonra bunlar semt ve mahallenin öne çıkan isimlerini alarak değişmeye başladı.

Bu 120 yürüyüşün içerisinde çok çeşitli yürüyüşler var. Tematik yürüyüşlerimiz var. Mesela Vedat Dalokay’ın anısına, onun bıraktığı izlere değinen bir rota: Mimar Başkan Ankaralı. Bu tematik rotaların dışında semt rotaları var. Bugün artık Çankaya’nın dışına çıkan rotalarımız var; Atatürk Orman Çiftliği, Eryaman 3. 4. etap rotaları, Oran rotası gibi.

Bahsettiğimiz şey kent; mekânlar, ticari işletmeler değil

Cem: Başka özel etkinlikler için partner olarak yaptığımız geziler oluyor. Örneğin Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı için bir Ankara gazetecilik rotası yapmıştık. Binalardan ziyade özellikle Kızılay bölgesi ve çevresinde gazeteciler nerede çalışırdı, nerede vakit geçirirlerdi, nasıl olaylar olurdu diye bir rota hazırlamıştık onlara. 

Öyle bir durum olmadığı takdirde genelde rotalarımızı hep bir kamusal alanda başlayacak, kamusal alanda mola verecek ve nispeten kamusal bir alanda bitirecek şekilde yapıyoruz. Çünkü bir ticari bir mekânla, bir işletmeyle doğrudan bir ortaklığa girmek istemiyoruz. Bizim bahsettiğimiz şey kent; mekânlar, ticari işletmeler değil.

Cemre: Geçtiğimiz ay bir aydınlatma firması dedi ki; bir akşam yürüyüşü yapar mısınız, biz de şehrin aydınlatılması ile ilgili farkındalığı gösterelim. Bir akşam rotası yapmak istiyorduk gerçekten. Bu da bizim düşündüğümüz bir şey için itici güç oldu. 

Tunalı bölgesinde iki kere akşam rotası yaptık. Burada da yapıların, sokakların aydınlatılmasıyla ilgili eksikleri ya da yeterli-yetersiz örnekleri aydınlatma uzmanlarıyla birlikte konuştuk rota esnasında. Bunları da böyle çeşitli işbirlikleriyle göstermeye çalışıyoruz. 

Cem: Meşhur “Las Vegas’tan öğrenme” kitabı vardır ya, orada “kentteki yayaya yönelik olan, kentliye yönelik olan aydınlatmanın zayıflığına karşın reklam için yapılan devasa aydınlatmaların farklı bir şekilde kentin ticari katmanını ayakta tuttuğundan bahseder.” Kavaklıdere-Tunalı bölgesi bunun için çok ciddi bir laboratuvar aslında. Kırık dökük kaldırımların içerisinde ışıl ışıl aydınlatmalarla geçiyorsunuz.

Cemre: Her rotada böyle bir süperstar yapı ya da hikâye belirliyoruz. O hikâyenin etrafında onun destekleyicisi bir kurgu oturtmaya çalışıyoruz. Çok çeşitli kaynaklardan yararlanıyoruz. Tezlerden VEKAM’ın Ankara Araştırmaları Dergisi’nde yayınlanan makalelere kadar. Bloglarda tutulmuş günlükler, gazete haberleri. Bunların her birini derleyip bir çapraz okumayla durak noktalarının anlatım hikâyesi haline getiriyoruz.

Anlattıklarımız, herkesin gördüğü ama hikayesini bilmediği şeyler

Cem: Ankara’nın doğruluğunu teyit etmediğimiz kent efsanelerini mümkün olduğunca insanlarla paylaşmamaya özen gösteriyoruz. Kulağa hoş gelen hikâyeler olabilir. Ama ne kadar gerçektir ne kadar değildir onu birazcık kendimizi geri çekerek söylüyoruz.

Cemre: Heykeller, kamusal alanlar ya da kamu yapılarıyla da desteklemeye çalışıyoruz. Mesela sokak adları bile burada dâhil oluyor yaptığımız şeye. Cinnah’a yakın noktadaysak mutlaka Metin Yurdanur’un balerinlerin dansı heykelini ya da Kuğulu Park’ın kuruluş hikâyesi, kuğuların nasıl geldiğine yer vermeye çalışıyoruz. Çünkü bunlar kent hafızasının öne çıkan unsurları Ankara’da. Onlarla zenginleştirmeye çalışıyoruz.

Cem: Kendimiz için Ayrancı’da önemli gördüğümüz yerler var. Herkes Yeşilyurt’un merdivenlerini bilir. Ama mesela Rus Büyükelçiliği’nin arkasında ondan daha yüksek bir yerde, Ayrancı’nın orta bölgesini aşağı Ayrancı’ya bağlayan uzunca bir merdiven vardır Kuloğlu Sokağı inen. Muazzam bir Ankara manzarasına açılır. Bunu da çok az kimse bilir.

Bunu da göstererek Ayrancı’nın bir yamaca kurulmuş olmasından ve hâkim Ankara manzarasının Ayrancı’nın şekillenmesine nasıl etkisi olduğunu da paylaşmaya çalışıyoruz. 

Cemre: Kalan son bağ evlerini de –Rıfat Börekçi bağevinden tutun, Dafne Restorant’ın olduğu bağ evi gibi– göstermeye çalışıyoruz. 

Cem: Ayrancı rotamızın ismi o yüzden “Yukarı, orta, aşağı Ayrancı.”

Herkes yukarıyla aşağı Ayrancı’yı bilir ama orta Ayrancı nedir çok fazla bilinmez. O da aslında haritalarda bir dönem mevki işaretlemek için kullanılan bir terim aslında. Ayrancı’nın aşağı bölgesi nispeten erken yapılaşıyor. Ortası hâlâ 1960’ların başına kadar aslında bir nevi bağlık arazi hüviyetinde, sonradan parselizasyon yapılıyor. Bunun sürecinden de birazcık bahsediyoruz aslında o sayede. 

Cemre: İlk Ayrancı rotasını yaptığımızda yürüyüşün kapağına Cem Yılmaz’ın fotoğrafını koymuştuk. Vizontele’deki o meşhur “Yukarı Ayrancı – Aşağı Ayrancı” değinmesinden. Hatta katılımcılarımızdan biri “ortadaki park dediğiniz bu muydu” demişti Portakal Çiçeği Parkı’nda. 

Kent yürüyüşlerinin müdavimleri var

Yürüyüşe ilgi nasıl? 

Cemre: Açıkçası genelde yürüyüşlere sadece mimarlık okuyanlar geliyordur diye düşünülüyor. Bizde tam tersi durum. Oldukça farklı alanlardan, beyaz yakalılardan, hukukçulardan, sağlık alanından yaş ortalaması yüksek bir grup yürüyüşlere katılıyor.

Mahalleliden tutun, emeklisi, aktif iş hayatında olanı ya da Ankara’ya yeni göç edeninden Ankara’dan yurt dışına taşınacak kişinin son kez bir Ankara’yı iyice öğreneyim hevesine kadar bir ilgi var. Belediyenin bürokratları, personelleri var. Son zamanlarda doktorların ve evden çalışan yazılımcıların çok fazla katıldığını görüyoruz. 

En çok ilgi toplayan yürüyüş güzergâhınız neresi? 

Cemre: En son Emek rotasında rekor kırdık. 18 dakikada tükendi kontenjan. Ama uzun zamandır biletlerin tükenmediği rotamız yok. İlk zamanlar bazen 12-13 kişiyle falan yaptığımız oluyordu. Çok yoğun yaptığımız ya da üst üste yaptığımız zamanlarda. Şu anda biz açıkladıktan sonraki ilk yarım saat içerisinde tamamen tükeniyor etkinlik biletleri. Onlar da zaten KA Atölye‘nin kendi web sitesinden satışa çıkıyor. 

Kontenjan 25 kişi. Yurt dışındaki örneklerinde bu aslında bir kamu eğitimi programı olarak yerel yönetimlerin desteklediği bir şey. Biz her ne kadar kendi emeğimizle yapmaya çalışsak da buna bir zaman ve enerji de ayırıyoruz. 

Bazen bir apartman sakiniyle o sokaktan geçen bize katılıyor, korsan, dinliyor. Birisi camdan laf atıyor, diğeri el sallıyor bize. Mahallelinin, dükkânların aşina olmaya başladığını hissettik. Hatta bazı esnaflardan “gelin sizi misafir edelim, bir çay için” diyenler oluyor. 

İlk zamanlarda şuna maruz kalıyorduk; Ankara’nın anlatılacak nesi var ki? Bunu aşmak çok önemli. Çünkü Ankara değer atfedilen bir şehir olarak görülmüyor burada yaşayan belli bir kesim tarafından. İstanbul, İzmir ya da başka şehirlerde daha turistik ya da tarihi değerleri yaygın görebiliyorsunuz ama Ankara için bu çok söz konusu olmayınca insanlara bunu da gösterebilmek gerekiyor. O yüzden dışarıda olmak, oradaki insanlarla temas etmek, korsan da olsa o dinleyicilere ulaşmak çok değerli.

Her yürüyüşe katılan sizin müdavim diyeceğiniz kişiler var mı? 

Cemre: Hiçbir yürüyüşü kaçırmayan, her rotaya ilk bileti alan insanlar var. Bunlar birbirinden çok farklı kişiler. Mesela birisi doğa uzmanı, birisi TRT’de çalışıyor, birisi seramik sanatçısı… Böyle müdavimlerimiz var artık, Ayrancı’ya da geldi, Eryaman’a da geldi. 

Cem: Elimizde büyüyen müdavimler var; bir tane lise öğrencisiyken gelen arkadaşımız vardı şimdi mimarlık okumaya Almanya’ya gitti. 

Cemre: Rotaların koleksiyonunu yapan var. Cem diyor ki, 15 seneye Ayrancı Antika Pazarı’na düşer rota kartları. Buradaki katılımcıların hepsinin farklı sebepleri oluyor. Birisi bu alanı çalışıyor tezinde. İkincisi burada yaşıyor oluyor ve yaşadığı çevreyi merak ediyor, keşfetmek istiyor. Kendi misafirlerini gezdirebileceği bilgi edinmek istiyor. Üçüncüsü Ankara aşığı, Ankara severi olan insanlar tabii oldukça rağbet gösteriyor. Son zamanlarda sosyal medyadan gördüm, merak ettim geldim diyenlerin arasında dramatik bir artış var. Instagram’da çok hızlı bir ilerleyişimiz oldu. Rotalarda kısa kısa videolar çekip onları paylaşıyorum. Onlar çok fazla görüntülenme alıyor. Oradan görüp gelenler, ilgi duyanlar oluyor.

Benim hak ettiğim şehir hayatı bu değilmiş demek bir kent hakkıdır

Sizin rotanıza ilgi daha çok yürümekle mi ilgili, mekânlarla mı ilgili? 

Cemre: Yürüme pratiği işin en önemli kısmı ama bizim rotaya gelenler yürüyeyim diye gelen insanlar değil ağırlıklı olarak bir çevreye ya da mimari yapılara ilgisi olan insanlar ve bir şeyleri öğrenmek için yürüyorlar. O kenti merak etme duygusu onları yürütüyor. Yoksa yürümek isterseniz bu rotayı zaten yarım saatte tamamlarsınız. Çok uzun bir rota değil, her biri ortalama 3-3,5 kilometre gibi. Ama 3 saatlik bir deneyime dönüşüyor. 

Araçsız olmanın öne çıkan yanı şu: İnsanlara yaya hızında bir şeyleri göstermek çabasındayız. İnsanlar o sürede “benim hak ettiğim şehir hayatı demek ki bu değilmiş” diyor. “Ben bunun doğru olanını, kent hakkı olan kısmını talep edebilirmişim” diyor. Şimdi bu konu bizim için de çok önemli. Yani kaldırımın kaç metre genişliğinde olması gerektiği ya da hangi mekân, hangi kafe ya da hangi reklam tabelasının onun hakkı olan şeyi işgal ettiğini ya da kişi başına düşen yeşil alan miktarının, sosyal aktivite alanının ne kadar olması gerektiği konularına hâkim değil ya da bununla ilgili bir çabası olmamış. Biz orada kısa bir mola veriyoruz onların hayatına ve diyoruz ki iyi bir örnek var burada. Yapılmış ama devamı gelmemiş. Demek ki bunu da talep edebilirmişiz… 

Tunalı, Kavaklıdere bölgesindeki rotalarda insanları kısa bir süre Atatürk Bulvarı’nın kenarına çıkarıyoruz. Neden? Atatürk Bulvarı bu şehrin ana aksı ama artık otobandan hallice bir yer. Aslında şehrin ana bulvarının ne kadar bu battı çıktılarla yanlış bir kurguda olduğunu göstermeye çalışıyoruz.

Çünkü insanlara o anda otomobil gürültüsünden bir şey aktaramıyoruz. Hâlbuki o bulvara cephesi bakan çok önemli yapılar da var. Ve sırf o gürültüden o yapıları es geçmek zorunda kalıyoruz. Burada göstermemizin sebebi şu; bakın bulvar bu kadar geniş değildi, tamamen otomobiller için tasarlanmamıştı, buranın yaya yolları vardı. Bunları göstermezseniz insanlar bir noktada şöyle düşünüyor; doğru olan Atatürk Bulvarı gibi olan mı acaba? Aslında şehrin ana aksının bu kadar kesintisiz olması gerekmiyor. Işıklarla bölünmesi, insanların çok daha rahat bir şekilde karşıya geçebilmesi ve oradaki yoğun gürültüden uzak olması da sağlanabilirdi diye düşünmelerine çalışıyoruz. 

İnsanlar bize hep soruyorlar; bizim niye estetik kaygılarımız yok? Bizim binalarımız neden çirkin? Sokaklarımız niye bu kadar plansız? Biz de konuyu böyle kabaca, tarihsel bir şekilde anlatmaya çalışıyoruz ama şunu da söylemiyoruz, biz artık hep estetik olmayan yerlerde yaşayacağız, mecburuz demiyoruz. İstersek planlı, estetik kentlerde yaşamayı talep edebiliriz demeye çalışıyoruz. 

https://www.instagram.com/p/C8KaJoBoMf7