1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Pandemi öncesinde Kıbrıs caddesi ile Yeşilyurt sokağının köşesine sessiz sedasız yerleşen Caffe Nux beş yılın sonunda Ayrancı’nın nirengi noktalarından biri oldu. Hızla yayılan üçüncü nesil kahvecilerin dışında bir duruş sergileyerek mahallenin dikkatini çekti. Herkes dükkanın önündeki bahçelerini camlarla, duvarlarla kapatmaya girişirken onlar bahçesini korudu, büyüttü, sahiplendi. Bilinen tabelalardan, birbirinin kopyası dekorasyondan uzak durdular. Burada her şey satalım istemediler, herkes buraya gelsin demediler. Mekana değer verdiler, mekanı kıymetli bulanlara hizmet ettiler.
Steampunk akımından esinlendiler, isimlerini, dekorasyonunu ve duruşunu temsil ettiler. Mahalleli onları, onlar mahalleyi çok sevdiler. Bayanlar, baylar karşınızda Serhat İman ve iş ortağı bahçedeki ağaç ile Caffe Nux…
Böyle bir girişten sonra biraz sizi tanıyabilir miyiz?
Ben aslında bankacılık yapıyordum. 27 yaşımda şube müdürü oldum. 33 yaşıma geldiğimde bu yaşama yeter dedim. Bir gün geçerken dükkanı gördüm ve o an “evet” dedim. Köşeli ve bahçeli lokasyon çok hoşuma gitti. Kahveye de ilgim vardı zaten. Ayrancı’yı da çok seviyorum. Hemen burayı kiraladım ve maceramız başladı.
Serhat İman
Ayrancı ve kahve birleşimini nasıl sağladınız?
Kahve dünyada petrolden sonra en çok ticareti yapılan ürün. Kahveye ilgi bir furya değil, böyle büyüyerek sürüp gidecek. Kahve ayrı bir kültür, Ayrancı da bu kültüre çok uygun bir semt. Buradaki insanlar çok kaliteli. Bu nedenlerle Ayrancı çok doğru bir tercih diye düşünüyorum.
Dükkanın açılışı biraz moral bozucu bir döneme denk geldi. Biz dükkanı açtık 10 gün sonra pandemi kapanması geldi. O dönem zorlanarak geçti ama 5 yıllık maceramız genel olarak keyifli denebilir.
Müşteri profiliniz nasıl?
Müşteri profilimiz çok çeşitli, çok keyifli. Profilimiz 30-35 yaş üzeri aktif çalışanlar. Pek çok sanatçı, tiyatrocu, yazar, akademisyen var buralarda oturup müşterimiz olan. Öğrenci müşterimiz daha az.
Müşterilerimiz buraya şehrin karmaşasından uzaklaşmak için, bağımsız bir lokasyonda rahatlamaya geliyor. Çalışmaya gelen de oluyor ama müziğimiz onlar için yüksek olabiliyor.
Bizim çekici noktamız bahçemiz, içeride yerimiz çok az. Böyle bahçeleri kapatanlar oluyor, çadırla çevirenler oluyor. Biz burayı kapatmayı, bahçeyi bozmayı hiç istemedik. Müşterilerimiz de bunu talep ediyor. Tamamen bahçe üzerine kurulmuş bir yapımız var. Bahçemizdeki bu büyük ağaç benim iş ortağım diyebilirim.
Cafe Nux, steampunk akımını temsil ediyor
İsminizin anlamı nedir, neden Nux?
Ben retro’yu severim. Steampunk diye bir akım var. Steampunk akımına ithafen yapılmış Mad Max filmindeki karakterin ismi Nux. Tasarımımızda kullandığımız grafitimiz de steampunk akımından gelmiştir.
Kafenin tasarımında mimar desteği aldık ama beni müşteriler yönlendiriyor genelde. Bunun hiçbir zararını görmedim. Bahçenin düzenlenmesinde, kullanımında hep beraber akıl yürüterek yaptık. Herkesin ortak yeri gibi oldu. Müşteriyi iyi veya kötü hep dinledik, şikayetçi olduğu şeyleri değiştirdik. Sonuçta biz de atomu parçalamıyoruz, kahve yapıyoruz. Bunu da müşterimize beğendirmek durumundayız.
Menünüzde neler var?
Her gün açığız, hafta içleri sabah 10.30’da hafta sonu 11.00’de açıyoruz, 23.00’e kadar açığız.
Kahvenin yanında browni ve san sebastian kekimiz her zaman var. Bunun yanına dönüşümlü olarak hep yeni bir mamülümüz oluyor. Kahvaltı konseptimiz yok ama iki çeşit sandviçimiz var. Yazlık bir kokteyl menüsü hazırlıyoruz. Ürünlerimi olabildiğince kaliteli yapmaya çalışıyorum. Tatlılar tamamen bize özel yapılıyor.
Müşterilerimiz için ortam ve kahve vazgeçilmez
Müşterileriniz daha çok buraya ne için geliyor?
Ortam ve kahvesi için kesinlikle. Kahvelerin kesinlikle lezzetli olduğunu düşünüyorum. Blend kahve de koymuyoruz. Blend kahve bütün çeşitlerin tadını birbirine benzetiyor, aromasını yok ediyor.
Başka şubeler, başka girişimler düşünüyor musunuz?
Yurt dışında olabilir miyiz diye düşündük bir ara. Amsterdam ve İrlanda gibi düşüncelerimiz oldu, araştırıyoruz.
Ayrancı’da başka noktalarda da olabiliriz. Birkaç farklı şube olabilir fakat Ayrancı dışında başka semt düşünmüyoruz. Ayrancı dışından çok müşterimiz var bazen onların da bu tür talepleri oluyor. Zincir kahve markası olma niyetimiz yok çünkü aynı kaliteyi her noktada sağlamak mümkün olmuyor. O daha büyük başka bir organizasyon işi biz mahalleye bakıyoruz. Orada da bahçesi olan açık lokasyonlarla ilgileniyoruz. Kapalı ortam bizim konseptimiz değil.
Kahve sektörü doğru lokasyon ve sabır gerektiriyor
İnsanlar mekan sahibi olmak konusunda çok iştahlılar, kolay ikna oluyor ve kolay sonuç almak istiyorlar. Bizim sektörümüz doğru lokasyon, doğru ürün ve sabır gerektiriyor. Personelinizin uzun süreli çalışmasını bekliyorlar, aynı personelin kendisini karşılamasını istiyor. “Benim kahvem kaliteli, her yerde satarım bunu” diyen anlayışın karşılığı yok. Kolay sonuç almak isteyenlerin altı ayda bir el değiştirdiğini herkes görüyor. Yirmi günde kapanan mekanlar var.
Çalışanlar açısından bazı zorlukları oluyor, gençler sık iş değiştiriyorlar. Biz gene de çalışanlarımızı daha uzun yanımızda tutmaya çalışıyoruz. Kahve sektörünün bütünüyle ilgili umutluyum. Bu sektör büyüyerek devam edecek.
Steampunk Nedir?
Steampunk, geçmişin teknolojisini modern çağın hayal gücüyle birleştiren bir tarz olarak tanımlanabilir. Genellikle 19. yüzyıl sanayi devrimi dönemi İngiltere’sinde geçen öykülerde ve tasarımlarda kullanılan bu tarz, günümüzde birçok farklı alanda karşımıza çıkıyor.
Tarihi
Steampunk’ın kökleri, 19. yüzyılın sonlarına dayanıyor. Bu dönemde, İngiltere’de sanayi devrimi sonrası teknolojik gelişmeler hız kazanmıştı. Bu gelişmeler, özellikle gemi, tren ve makine endüstrisinde büyük bir değişim yaratmıştı.
Steampunk tarzının oluşumu ise, 1960’larda ortaya çıkan “cyberpunk” hareketiyle başladı. Cyberpunk, gelecekteki distopik bir dünyada geçen öyküler ve tasarımlarla popüler hale gelmişti. Steampunk ise, bu tarzın bir adım ötesine geçerek, tarihi ve teknolojiyi birleştirdi.
Mad Max filminin karakteri Nux
Caffe Nux
Güvenevler Mahallesi Kıbrıs Caddesi No: 74/C A.Ayrancı – Çankaya / Ankara
Ankara Büyükşehir Belediyesi, “iyiliğin başkenti” kapsamında Dikmen Vadisi 1. Etap Çetin Emeç Bulvarı girişindeki havuzbaşında Dikmen Emekliler Lokali’ni hizmete açtı. Eski yıllarda lokanta olarak kullanılan mekânın açılışı Aralık 2023’te Yaşlılar Lokali adı altında yapıldı, sonradan 60 yaş üstü için “Dikmen Emekliler Lokali” adlandırılması daha uygun bulundu.
Ayrancım Derneği’nden Ali Necati Koçak ile birlikte yaptığımız ziyarette, lokal müdiresi Ayşe Seçkin Özyılmaz hanımefendiyi aramıza aldık Murat Karayalçın‘ın belediyecilik döneminin en önemli projesi olan Dikmen Vadisi projesinden başlayarak geçmiş günleri yadettik.
Önceki Ankara Belediye Başkanlarımızdan Murat Karayalçın ve ekibinin projelendirdiği ve şimdi onur duyduğu Dikmen Vadisi, Yukarı Ayrancı ile Dikmen arasında gümrah yeşil bir kent cenneti olarak görülüyor. Vadinin başlangıcı olan Mesnevi Sokak merdivenlerinden inilip havuz kenarından azıcık yukarı çıkıldığında ya da Polis evi girişinden karşıya geçildiğinde Dikmen Emekliler Lokali hemen karşınıza çıkıyor.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanımız Mansur Yavaş yönlendirmesiyle hizmete açılan; coşkulu havuz fıskiyelerinin dansa doymadığı, karşıda bir Manavgat Şelalesi hacminden daha büyük çağlayanın şakırdadığı bu lokalin yönetici müdiresi Ayşe Seçkin Özyılmaz hanımefendi, sanki hep orada yatıp kalkıyor, hiç eve gitmiyor imajıyla, her gelene ev sahibi karşılaması yapıyor. Evinin salonu sıcaklığında ağırlıyor tüm konukları. “Tanrım bu ne hizmet aşkı” diye duygulanıyorsunuz, gururlanıyorsunuz.
Sıradan bir lokal veya dinlenme tesisi değil burası, bir akşam vakti tatilde denizden çıktıktan sonra akşam yemeği öncesi neşesi ve huzuru yaratıyor. Bir sabah vakti deniz kıyısı tesislerinde kahvaltı mutluluğu hissediyorsunuz. Oradaki dev havuz bir denize dönüşüyor gönül gözlerinde. Sularının azıcık yosunumsu kokusunda, bir göl kenarı orası. Emeklilerin artık gidemediği Ankara’da bir deniz kenarı. Korulukların armağan ettiği bol oksijen ikramlarında, tüm konukların yüzünde huzurlu soylu memnuniyet.
Lokalden yararlanlanma ve üyelik
Hedeflenen 60 yaş üstü emeklilere aksaksız hizmet verme ve yığılım karmaşasının önlenmesi amacıyla lokal “üyelik” sistemiyle çalışıyor. Bir kimlik fotokopisi ve vesikalık fotoğrafla ücretsiz üye olabiliyorsunuz. Merak etmeyin oradan geçerken yanınızda 60’tan küçük bir yakınınız varsa onlara da ikramda bulunuluyor. Sabah 09.00’da açılıyor, akşam 17.00 sularında kapanıyor. Lokalin yaz mevsimi çalışma saatleri 10.00 ile 19.00 saatleri arasında. Pazar günü dışında her gün açık. E tabii görevliler o gün azıcık dinlenmeli. Bu zaman içinde çaylar hep ücretsiz. Buraya ağır koku yaymayan atıştırmalıklarınızla birlikte gelebilirsiz. Dostlarınızla kahvaltıda buluşabilirsiniz. Şu emekliler yılında emeklilere yakışan bir ödül oldu Dikmen Emekliler Lokali.
Emekliler Lokali’nden karşı çağlayan keyfi
Yo hayır, lokalde öyle bıkkın ve bezgin akşam olsun diye oturup kalmak yok. Burada Psiko-sosyal seminerler, destek hizmetleri, kişisel gelişim, eğitsel toplumsal etkinlikler, konserler düzenleniyor. Bu etkinlikler saat 11.00’de başlıyor. Müzik ziyafetleri Cuma günü sunuluyor.
Ersin Söğütkıran etkinlik sırasında katılımcılarla.
Nefes, yüz yogalarını müdire Ayşe Hanım sunuyor. Duruşu, konuşması ve pozitif tebessümüyle emekli matematik öğretmeni Ersin Söğütkıran hanımefendi “kalpten kalbe buluşmak” kapsamında içsel yolculuklarla ayrı bir yoga programı uyguluyor; beden ve ruhtaki tüm gerilimleri söküp atıyor, yaşama sevinci armağan ediyor. Lokale üye kanun, ud, bendir, keman sanatçılarından oluşan bir de DEK (Dikmen Emekliler Lokali korosu) TSM eserleri alanında konserler veriyor. Lokalin diğer görevlileri Şeyda Yıldız ile Betül Akın hanımefendiler bir görevi yerine getirmenin ötesinde candan hizmet veriyorlar. Dileyen satranç, tavla oynuyor. Ve masraflarını belediyenin karşıladığı geziler düzenleniyor. Gezi kapasitesi kaç kişilik ise haksızlık ve kayırma olmasın diye başvuru sırasına göre düzenleniyor. Yönetici Ayşe Hanım bu konuda çok ilkeli ve kararlı. Sakın torpil istemeyin.
Lokalin yoga ustası Ersin Söğütkıran ile yüz yogası ve kondisyon ustası lokalin müdiresi Ayşe Seçkin Özyılmaz
Bilindiği üzere Mansur Yavaş öncesinde Dikmen Vadisi’nin havuzları su kaçırdığı gerekçesiyle ihmal edilmişti. Havuzlar kuruyunca vadideki hayatın canlılığı azalmıştı. Mansur Yavaş seçildiğinde havuzların onarımını başlattı ve yeniden düzenlenen fıskiyeler yeniden coşmaya başladı. Havuzlar susuz kalınca Vadideki canlılık neredeyse yok olmuştu. Pek çok işletme, büfeler kapanmıştı. Şimdi Dikmen Vadisi yeniden canlanmaya başladı.
Dikmen Emekliler Lokali de emeklilere, 60 yaş üstü insanımıza değer veren cazibe merkezi oldu. Tüm emeği geçenleri Ayrancım Gazetesi, Ayrancı ve Dikmen halkı adına kutluyoruz, minnet duygularıyla teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Eski RTÜK Başkanlarından gazeteci-yazar Nuri Kayış, lokal katılımcılarıyla
Periler gerçekten var mıdır, nerelerde yaşarlar, ne yer ne içerler, ne iş yaparlar? Ayrancı semalarından görülürler mi? Sorular, sorular yıllardır hep zihnimde dolaşıp duran sorular. Ama sonunda gerçek ortaya çıktı işte. Evet evet gerçek olduklarını öğrendim artık, aramızda yaşıyorlar, sizin benim gibi hayatları var. Nereden mi biliyorum, biliyorum işte hikayemi anlatınca siz de bana hak vereceksiniz.
Kahramanımız, biz ona Ahmet diyelim, (eğer ismi gerçekten böyleyse büyük tesadüf olur) evet ne diyorduk Ahmet bir şirkette çalışmaktadır, şirkette çalışanların sağ koludur, her yere yetişir, her şeye yetişir. Herkesin eli ayağıdır, herkesin sevdiği biridir. Gel gör ki, günün birinde hastalanır, öyle böyle değil, ciddi bir hastalığın pençesine düşmüştür, hastaneye yatması tedavi olması gerekmektedir. Tedavi ise masraflıdır, ailesi doğal olarak bu duruma çok üzülmüş, çaresiz kalmış, perişan olmuşlardır. İşte tam da bu anda bir peri kanatlarını çırparak süzülerek gelir, bütün hastane masraflarını üstlenir, her gün ziyaretine gelir, ailesi ile sürekli ilgilenir, maddi manevi her konuda yardım eder.
Uzun süren tedavi sonunda perinin kanatlarının gücünden midir bilinmez, günden güne toparlanır ve sonunda tamamen iyileşir, eski sağlığına kavuşur. Periye büyük minnet duymaktadır, ona yeni bir hayat vermiştir, ne yapsa ne etse onun hakkını ödemesinin mümkün olmadığını düşünür. Günlerce düşünür, düşünür aklına gelen hiçbir fikri beğenmez, yeterli bulmaz. Sonunda bütün bu düşüncelerinin üzerinde bir şimşek çakar, gözleri parlar işte bulmuştur, peri onun ikinci kez hayata gelmesine sebep olmamış mıdır, ikinci annesi sayılmaz mı? O halde yaklaşan anneler gününde ona özel bir armağan vermelidir, perinin resmini yaptırmaya, ofisteki odasına koyup ona sürpriz yapmaya karar verir.
Eline kurtarıcısının sevgili köpeği ile birlikte olan fotoğrafını alır ve o fotoğraftan resmini yapacak bir ressam aramaya başlar. Kuveyt Caddesi’ndeki antikacı “böyle bir ressam tanıyorum” der, adresini verir, Ahmet adresi bulur, bu ressam o yıllarda İç Sokak’ta oturan Çiğdem Buçak Telli’den başkası değildir, komşumuz yani.
Hemen öyküyü anlatır, Çiğdem olan bitenden çok etkilenir, sanatçı duyarlılığı ile konuya farklı bir bakış açısı getirir ve Ahmet’in patronunu yani onu yeniden hayata döndüreni peri olarak resmetmeye karar verir, zaman kaybetmeden çalışmaya başlar, gece gündüz çalışır, çalışır ve sonunda resim anneler gününde periye armağan edilmeye hazırdır.
1992 yılının kış aylarında, Ankara sokaklarında “Bulvar Palas Ankaralı kalmalı, Bulvar Palas’ı istiyoruz; Palas yıkılmamalı” sloganları duyulurken TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Ankaralı çevreci gençlerle bir arada eylemlere başlamış, Anakent Belediyesi Gençlik Konseyi’nin sokak gösterileri ile başlayan bu süreç, Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Büro Müdürlüğü’ne 23 Aralık 1992’de verdiği koruma kararı istemli bir dilekçeyle de resmi nitelik kazanmıştı.
Dilekçede, sahipleri tarafından yıkım kararı alınan 1952 yılından günümüze kalan Bulvar Palas’la birlikte Milka Pastanesi’nin Ankara ve Türkiye mimarisi için önemi anlatılıyordu:
“Bulvar Palas, 2. ulusal mimari döneminin örneklerinden birisi olup art arda yaylar çizen balkonları ile Vakıf Apartmanı’na gönderme yapan yapı, çevresindeki binalardan farklıdır. Ankara’nın toplumsal yaşamında önemli bir yeri olan Bulvar Palas, kentsel mekânda insanların belleğinde yer almış bir imgeye sahiptir. Bununla birlikte 1929’lardan günümüze kalan Milka Pastanesi, I. İnönü Meydanı’ndan Kavaklıdere’ye kadar uzanan kamu yapılarının arasında bölgenin bahçeli evler olduğu yıllardan kalmış üç örneğinden birisidir. Ayrıca, 1930’ların modernist dönemine ait kendi türünde tek örnektir.”
Bu başvurusuna bir yanıt alamayan TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Koruma Kurulu’na 2 ay sonra yeniden başvurarak, durumun özellikle de Bulvar Palas ve Milka Pastanesi açısından aciliyetini belirtmişti. Bu istem üzerine, çıkan koruma kararı, henüz tebliğ edilemeden ne yazık ki Milka Pastanesi yıkılmıştı.
1929’dan 1993’e
Bakanlıklar ile Kavaklıdere arasında, Atatürk Bulvarı No:67’de, TBMM’nin neredeyse tam karşısında, sefarethanelerin yakınındaki bir konumda, büyükçe bir bahçe içerisinde konumlanan bu iki katlı, farklı geometrik formların bir arada kullanıldığı, özellikle de silindirik kütlesi, bol pencereleri ve teraslarıyla dikkat çeken betonarme karkas Ankara Villası, TMMOB Mimarlar Odası’nın dilekçesinde de belirttiği gibi 1929’larda inşa edilmişti. Tam da bu noktada villanın kimin için ve kim tarafından tasarlandığı konusu ise bir muamma. 1955’ten sonra uzun yıllar boş kalan ve zaman içerisinde harap olan Milka Villası, Büyük Ankara Oteli tarafından uzun yıllar boyunca satın alınmak istenmiş, ancak villayı 1966 yılında Ankara’nın ünlü eğlence mekanlarından Klüp 47’nin sahibi Yunus Reyhan ve ünlü Hülya Pastanesi’nin işletmecisi amca oğlu İbrahim Reyhan satın alabilmişlerdi. Harap haldeki villayı satın alan ortaklar, binada yapmak istedikleri onarım ve revizyonlar için istedikleri ruhsatın gecikmesi yüzünden uzun süre beklemek zorunda kalmışlar, ruhsatı aldıktan sonra da kapsamlı bir onarım yapmış ve 1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak hizmete açmışlardı.
1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak hizmete açılan Milka.
Çocukluk ve gençlik dönemlerini Ankara’da geçiren, 1969 yılında ODTÜ İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, babası Ahmet Gültan ve babasının kuzeni Haydar Ertan’ın 1954 yılında açmış olduğu Bulvar Palas Oteli’nde 1993 yılı sonuna kadar çalışan Hasan Gültan’a Kültür Bakanlığı’nda çalışan bir arkadaşından bir telefon gelmiş ve telefondaki kişi ona bir evraktan bahsetmişti. Evrakta “Bulvar Palas ve Milka Restaurant’ın bulunduğu binanın anıt eser olup olmadığının kendilerine bildirilmesi” gerektiği yazılıydı. Milka Restaurant’ın sahibi İbrahim Bey, bu durumdan dolayı üzüntü duymuş, personelin parasını verip içindeki eşyaları satarak restoranı kapatmıştı. Bir gece bir yıkım ekibi gelmiş ve Milka Restaurant’ı yerle bir etmişti.
1993 yılında yıkılan Milka Restaurant’ın arsasına daha sonraki yıllarda bugün TV8 Ankara Merkez Binası olarak hizmet veren, çirkin bulduğum ve Ankara’ya yakışmadığını düşündüğüm bir iş hanı, villanın arkasındaki uzun bahçe parseline de Dünya Göz Hastanesi inşa edilmişti.
1993 yılında yıkılan Milka Restaurant’ın arsasına yapılan iş hanı.
‘Ankara’da bugün ayakta kalmış o devrin tek villası…’
1950-1990 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli kademelerde görev almış Büyükelçi Mehmet Yalçın Kurtbay, henüz yıkılarak Ankara’nın kent belleğinden silinmeden önce (yazının sonundaki telefon numarasından yola çıkarak yazının 1988 yılından öncesine ait olduğunu söyleyebilirim) Güneş Gazetesi’nin Pazar eklerinde kaleme aldığı ‘Yemek-İçki’ başlıklı köşe yazılarından birinde Milka’yı şöyle anlatmıştı:
“Ankara’yı tanıyanlar bilirler Milka bir lokanta için ‘mutena’ bir yerdedir. Bakanlıklar’da Atatürk Bulvarı üzerindedir. Büyük Ankara Oteli’nin yanı başında, yabancı diplomatik misyonlarla bankaların birçoğunun ortasındadır. TBMM’nin adeta karşısındadır; yakınında bir sürü büyük iş merkezi ve şirket bulunmaktadır. Buna şanslı bir konum da diyebiliriz. Bu yüzdendir ki müşterilerinin çoğunluğunu iş adamları ile yabancılar oluşturmaktadır. Bunların önceliği bu gün de sürmektedir. Ancak bana kalırsa, Milka’nın çarpıcı özelliği ‘mekânı’dır, içinde bulunduğu binadır. Bu 1930’lu yılların bir villasıdır. Sanırım Ankara’da bugün ayakta kalmış o devrin tek villasıdır. O zamanların tanımıyla ‘kübik’ iki katlı, beton bir villa değişik formları, bol pencere ve teraslarıyla ‘hasretimizi’ depreştiren, o devri yaşamamış olanların da mimari özellikleriyle ilgilerini çeken bir bina; Kızılay’dan Çankaya yönüne giderken herkesin hemen gözüne çarpan ufacık bir yapı. Bütün bu güzel özelliklerin, hiç olmazsa başlangıç yıllarında Milka’cıları epeyce üzüp uğraştırdığı da bir gerçek. Belediye uzun yıllar gerekli müsaadeyi vermedi, plan değişikliğini ‘Demokles’in Kılıcı’gibi başlarında tuttu. Büyük Ankara Oteli de uzun yıllar binayı almaktan vazgeçmedi. Milka’cılar sonunda güçlükleri yenmeyi başardılar. Bu hem Ankara’ya bir lokanta hem de devrinin özelliklerini taşıyan hiç olmazsa bir örneğin hayatta kalmasını sağladı.
1929 yılında yapılmış olan bu binayı, amca çocukları Yunus ve İbrahim Reyhan, 1966 yılında satın almışlar. Bina 1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak kullanılmaya başlanmış, 1982’de de Lokanta haline getirilmiş. Yunus Reyhan’ın bu gün yoklar arasına karışmış Klüp 47, İbrahim’in de ünlü Hülya Pastanesi deneyimleri vardır arkalarında. O tecrübedir ki, bu lokantanın 10 yıldır aynı düzeyde sürmesine yardımcı olmaktadır. Milka’nın baş aşçısı Osman Güney’dir.
Milka’nın klasik bir lokanta olduğunu söylemeliyim. Yemek listesi de bunu aksettirmektedir. Size sunulanlar Türk ve yabancı mutfakların varlıkları herkesçe bilinen ürünlerdir. Bunlar size çok geniş bir seçenek vermekte ve hepsi itina ile hazırlanmaktadır şüphesiz.
Değişik yemekten hoşlananlara, yaratıcılığı sevenlere, düş kırıklığına uğramamaları için ‘Fırında Sütlaç’ tavsiye ederim; piliç, lokantanın özelliği olan taş fırında patates, mantar, soğan ve domatesle pişirilmektedir. Önereceğim tatlı ‘Parfe Triano’dur. Ancak, bunu seçenlere güzel parfenin tadını, yanında verilen çikolata sosuyla bozmamalarını tavsiye ederim. ‘Peynir-Mantar sufle’ biraz kalınca olmakla beraber antre olarak seçilebilir. Milka’nın spesiyaliteleri de var. Bunların başında ‘Milka Sürpriz’ geliyor; sürprizliğine helal getirmeden ipucu vereyim: Doldurulmuş ve gratine edilmiş dana etidir bu. Lezzetli ve değişik bir yemek. Bu defa tatmadığım, ancak bildiğim klasik ‘Kağıtta Levrek’ aynı güzelliğini koruyormuş. Milka’da antre, et veya tavuk ile tatlıdan oluşan bir yemeği 30-40.000 TL. arasında yiyebilirsiniz.
Ankara’nın güzel yaz gecelerinden birinde arka bahçede yemek yeme zevkini, fırsat düştüğünde tatmanızı dilerim. Milka Restaurant, Atatürk Bulvarı, 185–Ankara Telefon: 115 66 77 – 125 40 48.”
Zeki Müren’li yıllar
O yıllarda, havaların güzel, günlerin uzun olduğu mevsimlerde, çalıştığım Kuğulu Park’ın köşesindeki Cenap And Evi’nin hemen yanı başında ona oldukça benzeyen sarı renkli iki katlı villadan mesai saatleri bitiminde bir arkadaşımla birlikte hemen hemen her Ankaralının yaptığı gibi aheste bir şekilde sohbet ede ede Kızılay’a kadar yürürdük. Bu piyasa saatlerinin bazısı Milka’da verilen bir aperatif arasıyla kesilir, sonra yürüyüşe tekrar devam edilirdi. Arkadaşım müdavimlikten tanınırdı, garsonlar ve şefler arasında, ben de bu tanışıklığın keyfini sürerdim. Genellikle üst kat balkonunu tercih eder, hem hava alır hem de gelen geçeni izlerdik. Şef garson, bir süre sonra müptelası olduğumuz bir kokteyl ile tanıştırmıştı bizi, sonraki zamanlarda tek tercihimiz o olmuştu; tekila bardaklarının kenarının tuzlanması gibi kenarları çekilmiş kahve ile kaplanmış viski bardağında, yanında kavrulmuş badem ile birlikte sunduğu bu serinleten mis gibi kahve kokulu kokteyle Beyaz Rus (White Russian) adını vermişti. 4 cl Moka Kahve Likörü, 2 cl Votka, 3 cl soğuk sütü shakerda hazırlayıp, buz parçacıklarıyla birlikte servis ederdi. Bazı günler balkonun komşu olduğu yuvarlak salonun açık pencerelerinden neşeli konuşmalar ve kahkaha sesleri gelirdi, bilirdik ki “Sanat Güneşi” yine burada.
Ankara’da sahne aldığı zamanlarda mutlaka Milka’ya uğrardı Zeki Müren.
Ankara’da sahne aldığı zamanlarda, beraberinde kucağında iki köpekçiği ile dolaşan Erkan Özerman ile birlikte mutlaka Milka’ya uğrardı Zeki Müren. Hep de ikinci kattaki yuvarlak salonu tercih eder, hoş sohbeti ile dostlarını kırar geçirir, etraftaki masalarla şakalaşır, bir yandan da pilli cep radyosunu açarak kendi reklam saatlerini izlerdi. Onun olduğu günlerde yuvarlak salon ona ayrılmış gibiydi zira o varken pek kimse oraya oturmaya cesaret edemezdi. Kazara genç bir çift kuytu diye o salonda oturmayı düşünse ve tercih etse, bir süre sonra havada uçuşan esprilerden kızın yüzü kızarır, erkek de eğer biraz da yakışıklı ise, Zeki Müren ve dostlarının şakacıktan da olsa çapkın bakışlarından ve muzip sataşmalarından bîzâr olur, ter içinde kalırdı.
Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun tasarlanan Milka Villası.
Milka Villası, Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun biçimde tasarlanmıştı
1928-29 ve 1929-30 tarihlerinde Hacettepe’den, Çankaya istikametine doğru, hemen hemen aynı noktadan çekilmiş iki fotoğrafta henüz Milka’nın inşa edilmemiş olduğu, öte yandan 1939 yılına ait hava fotoğraflarında da Milka’nın inşa edilmiş olduğu görülebilmekte. Bu da bize en azından villanın 1930-39 tarih aralığında inşa edildiği bilgisini vermektedir ki bu da yazının başında Mimarlar Odası’nın yapmış olduğu açıklamadaki 1929 tarihinin doğru olmadığını göstermektedir.
Milka Villası, Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun biçimde, düz çatılı olarak, birbirine dik olarak yerleştirilmiş biri üç katlı dikey, diğeri iki katlı yatay iki dikdörtgen prizmanın birleşim noktalarında iki katlı silindirik üçüncü bir kütlenin eklenmesiyle oluşmuştur. İki katlı dairesel kütlenin etrafı geniş olmayan bir balkon ile çevriliydi. Yapının girişi, silindirik kütle ile 2 katlı yatay kütlenin birleştiği köşede yer almaktaydı. Milka Villası’nın bu kübik, yalın formunun dışında sadece kapı numarası tabelası ile bahçe ve garaj girişinin ferforje kapılarının formu bile Bauhaus anlayışına uygun tasarlandığının açık göstergeleridir.
Eski ve zengin bir tarihe sahip olan Ankara, 1923 yılında başkent oluşunun ardından ilan edilen cumhuriyetle birlikte hızlı bir gelişim sürecine girdi. Buna bağlı olarak Ankara’nın kamusal ve devlet binalarının bir an önce planlanması ve diğer şehirlere örnek olması önemliydi. Ankara’da yapılan çoğu bina, apartman hem cumhuriyet tarihini yansıtır hem de tarihin izlerini, gelişimini taşır.
Arkitera ve sözlü tarih bilgilerini özetleyecek olursak; cumhuriyetin ilk yıllarında kent planlaması ve düzenli yapılar için yarışmalar düzenleniyordu. ‘Yenişehir’in biçimlenmesinde 1924 tarihli Lörcher Planı belirleyici rol oynadı. Yenişehir’deki su, kanalizasyon ve elektrik gibi altyapı çalışmalarına başlanması, bugün Kızılay’a biçim veren Kızılay Meydanı, Sıhhiye Meydanı, Zafer, Millet, Ulus, Lozan, Tandoğan gibi meydan ve akslar Lörcher Planı ile tasarlanmıştı. 1927 yılında yapılan yarışmayı ise Alman şehir plancısı Herman Jansen’in hazırladığı plan kazandı. Jansen’in hazırladığı “Ankara İmar Planı” 1932 yılında onaylanarak yürürlüğe girdi. Ülkede planlama pratiği içerisinde de önemli bir yere sahip olan Jansen Planı’nın, kentin dokusunu biçimlendirdiği görülür. Bu plana göre, ticari merkez Ulus’ta, yönetim merkezi Yenişehir’de olacaktır.
50’li yıllardan sonra Küçükesat, Seyranbağları, Gaziosmanpaşa, Kavaklıdere, Ayrancı gibi semtlerin gelişmesi Çankaya’yı giderek önemli bir ilçe durumuna getirdi; Kızılay, Ankara’nın merkezi haline gelirken, Tunalı Hilmi Caddesi, Ziya Gökalp Bulvarı ve GMK Bulvarı merkezi nitelikleriyle önem kazandı.
Tüm bu planlamaların yanında dönemin önemli mimarları, modern ve geleneksel mimariyi yansıtan birçok apartmana Ankara’da imza atmıştır. Ara sokaklarda gezerken, özellikle Ayrancı civarlarında, kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılması an meselesi olan mimari açıdan değerli, farklı hikayeleri barındıran, bağımsız birçok bina görmemiz mümkün.
Gerçekten de tarihin izlerini taşıyan bu binalardan bir tanesi de Gerede Sokağında bulunan, sürekli önünden geçtiğim ve hep dikkatimi çeken Yonca Apartmanı. İlginç bir şekilde her geçişimde bu binayı sorgulardım: Nasıl bir bina, neden ön cephesinde başka bir girişi var, taş duvarı neden yapmışlar? Meğer hiçbiri tesadüf değilmiş.
Mimarıyla komşu apartman
Kütle kompozisyonu mimari detayları ile önemli bir yapı olan Yonca Apartmanı, 1965 yılında Yüksek Mühendis Mimar Orhan Turaman tarafından tasarlandı. Bodrum kat, zemin kat ve üç normal kat olmak üzere toplam beş katlı. Apartmanın iç mekânları, tıpkı dış cephesi gibi ele alınıyor; sade, kullanışlı ve tekrar eden elemanlar. Apartman sakinleri, yapının onlar için de önemli, değerli ve olduğu gibi korunması gerektiği görüşündeler. Geçen aylarda vefat eden apartmanın mimarı Orhan Turaman’la yıllarca komşu olmaları da binanın ruhunun bunca zamandır korunmasına etkisi olmuş, tıpkı evinin önündeki bahçesi gibi. Yonca Apartmanı hakkında, ‘Sivil Mimari Bellek’ başta olmak üzere, çeşitli araştırma yazıları da var. Dilerim ki bu ve buna benzer yapılar tarihten silinmez ve her önünden geçtiğimizde değerlerini görüp şu anki yapay binalarla olan farkını anlarız. Şimdi apartmanı çektiğim fotoğraflarla birlikte bir de benden dinleyin:
Bina, girişi ile hemen dikkat çekiyor. Alışılmışın dışında mimar, posta kutularını dışarıda, otoparkı ayıran taş duvar içine gömme kutular olarak tasarlamış.Bina zemin kat ve üst katlar ile olan ilişkisi. Zemin kat ön cephede devam ediyor. Ve üst katlar kolonlar ile taşıtılarak saçak görevi görüyor.Binanın zemin kat dairesinin ön cepheden ayrı bir girişi var. Mimar burayı müstakil bahçeli bir ev olarak tasarlamış. Taş oturum üzerine ahşap pergola ile aidiyeti farklı bir bakış açısı ile yansıtmış. Bina, o yıllarda sık rastladığımız kolon ile taşıtılan katın, hem otopark olarak kullanılarak yerden, bina oturumundan tasarruf edildiğini hem de kütle boşluk ilişkisini görüyoruz.Yonca Apartmanı’nın dış cepheleri son derece sade ve yalındır. Cephelere hareketlilik katan en önemli unsurlar balkonlar ve balkonların korkuluk demirleridir. Mimar, zemin kat ön cephede bu demirleri yoğun kullanmıştır. Ve binanın giriş cephesinde devam eden cam cephe; merdiven boşluğu boyunca devam ediyor ve apartmanın aydınlık kalmasını sağlıyor. İki farklı kütleden oluşan apartman birleşiminde de önemli bir rol oynuyor. İçeriden görüntü
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Biz Saraçoğlu’nu tartışırken, New York’un kullanılmayan demiryolu hattı, kente nasıl kazandırıldı
Ankara’nın gündemi bir süredir Saraçoğlu mahallesi. Aslında konu yeni değil 1994 yılından bu yana süren bir mücadele hikayesi var. O günden bu yana şehrin merkezinde işlevini yitirmiş bir kamusal alanın yeniden şehrin ortak kullanımına nasıl kazandırılacağını tartışıyoruz.
Bu konuda Eskişehir, İzmir gibi şehirlerimizde çok iyi örnekler var aslında. Fakat burada ABD’den iyi bir örnekten bahsetmek istiyorum: New York’ta kapatılmış demiryolu hattının yeni bir işlevle şehre yeniden nasıl kazandırıldığından…
New York’un ticaret, kültür ve finans merkezi olan Manhattan’ın merkezinden geçen ve 1800’lerin ortasından itibaren işletilen demiryolu, yük trenleri ile Manhattan’a yiyecek sağlıyordu. Ancak bir süre sonra artan nüfus nedeniyle trenler yayalar için tehlike oluşturmaya başladı. Yılda 500’den fazla insan trenler tarafından ezilerek ölüyordu. Öyle ki, şehrin meşhur 10. caddesi bu nedenle “ölüm bulvarı” adını aldı.
1800’lerde Manhattan’a yiyecek sağlayan yük trenleri bir süre sonra yayalar için tehlike oluşturmaya başlıyor. Yılda 500’den fazla insan trenler tarafından ezilerek öldüğü için meşhur 10. caddeye “ölüm bulvarı” adı takılıyor. 1920’lerde yayaları korumak için atlı adamlar kiralanıyor. 1924’e gelindiğinde demiryolu yerden 10 metre kadar yükseltilmiş, bazı binaların içinden geçen bir hattan ilerliyor.
1920’lere gelindiğinde artan ölümlere çare bulmak ve yayaları korumak için demiryolu şirketi, atlı adamlar çalıştırmaya başladı. 1924’de cadde seviyesindeki rayların kaldırılmasına karar verildi. Yollarla demiryolunun kesişmesini ortadan kaldırmak için yükseltilmiş bir demiryolu hattı oluşturulmaya başlandı. Artık demiryolu yerden 10 metre kadar yükselmiş bir hattan ilerliyordu. 1941’deki son tren yolculuğuna kadar bu hat kullanıldı.
Karayolu taşımacılığındaki artış nedeniyle tren kullanımı azaldı. Artık kamyonlar her yere girebiliyordu. High Line‘ın şehrin finans merkezine yakın bölümü 60’larda yıkıldı. Tüm raylı trafik ise 1983’te tamamen durduruldu. Bundan kısa süre sonra artık kullanılmayan yapının tamamen yıkılması için çağrılar yapılmaya başladı. Bu yıllarda High Line‘ı başka amaçlar için kullanma fikrinin ilk kökleri atılmaya başladı, bunun için bir vakıf kuruldu. Aynı yıl Kongre, eski demiryolu hatlarını rekreasyon alanlarına dönüştürmek için karmaşık arazi hakları sorunlarını aşmaya izin veren yasayı kabul etti. Fakat bu gelişmeler tren yolunun yıkımını engellemiyordu, 1991’de, yapının beş bloğu ve bir depo apartmana dönüştürülmek üzere yıkıldı.
1999 yılında Belediye Başkanı Giuliani, görevdeki son işlerinden biri olan yıkım emrini imzaladı. Ancak geçen zaman içerisinde yapı yabani bitkiler tarafından gizlice ele geçirilmişti. Bu manzaranın güzelliği High Line’ın korunması ve kamusal alan olarak yeniden kullanılmasını savunmak için kar amacı gütmeyen bir koruma kuruluşu olan High Line’ın Dostları’nın kurulmasına esin kaynağı oldu. 2003 yılı High Line’ın geleceği hakkında bir “fikir yarışmasına” ev sahipliği yaptı. Parkın nasıl kullanılabileceği konusunda 36’dan fazla ülkeden 720 fikir yarıştı.
2004 – 2006 arasında zamanın Belediye Başkanı Bloomberg ve Belediye Meclisinin güçlü desteğiyle, özel bir imar planı kabul edildi. Bu High Line’ın halka açık bir park olarak kullanılmasının da önünü açtı.
Demiryolunun mülkiyetini elinde bulunduran CSX Taşımacılık 2004 yılında demiryolunun mülkiyetini New York Şehri’ne bağışladı. Nisan 2006’da ilk temel atıldı. 2009’da High Line’ın ilk bölümü, 2012 – 2014 arasında 2. Bölümü, 2014 yılında da 3. bölümü açıldı.
Aslında New York şehir merkezi parklarla doludur, şehrin beş ilçesinde 1600’den fazla park bulunmaktadır. Bunlara eklenen High Line şu anda 500’den fazla bitki ve ağaç türünün bulunduğu, tek, kesintisiz, 2,5 km uzunluğunda bir yeşil yoldur. Proje, New York Şehri Parklar ve Rekreasyon Departmanı ile High Line Dostları tarafından ortaklaşa sürdürülmekte, işletilmekte ve programlanmaktadır. High Line, kamusal alan ve bahçelerin tepesinde, herkese açık, çeşitli kamu programları, topluluk ve gençlerin katılımıyla birinci sınıf sanat eserleri ve performanslara ev sahipliği yapıyor. Kusursuz kır çiçekleri, manzara ve açık hava sanat sergilerine sahip olduğu için yeşil oyun alanı her yaştan insanın zevk alabileceği bir alan. Parkın neresinde olursanız olun şehrin manzarası nefes kesicidir.
High Line’ın hikayesi şehirlerin kullanılmayan endüstriyel bölgelerini dinamik kamusal alanlara dönüştürmek için küresel bir ilham kaynağı halini aldı.
Şimdi benzer bir proje ile Londra’da da “Londra’nın High Line“ı inşa edilecek.
15 dakikalık şehir kavramından yola çıkarsak, A. Ayrancı’da Güvenlik Caddesi’nde yürüme mesafesinde ayakkabı tamircisine, eczaneye, markete, restoran, kafeye, beyaz eşya dükkanına, resim sergisine ve daha fazlasına aynı anda ulaşabilirsiniz. Ayrancı; esnafı ile tarih yazabilir, geçmişi ve geleceği yorumlayabilir.
Tarihi yazabilecek esnaflarımızdan biri de Ayrancı’nın 45 yıllık ayakkabı tamircisi Remzi Kundura Tamir Atölyesi…
Remzettin Çelik, 45 yıldır, Güvenlik Caddesi No: 74/C’de, 18 metrekarelik dükkanda ayakkabı tamir ediyor ve işini severek yapıyor. Eskiden ses sanatçıları, bürokratlar, albaylar, sanatçılar en iyi müşterileriymiş ama zamanla müşterileri azalmış. Remzi usta ile sohbet ettikten sonra ne kadar çok tükettiğimizi tekrar fark ettim. Günümüz koşullarına baktığımızda el emeği üreten tamir atölyelerinin gün geçtikte azaldığını görüyoruz çünkü tüketim odaklı bir yapıda ilerlediğimiz için eskiyen bir ayakkabıyı veya elbiseyi tamir etmektense yenisini almayı tercih ediyoruz. Peki, bu seçim bizi üretkenliğe mi götürüyor yoksa sadece tüketiyor muyuz?
El işçiliği ile ayakkabı üreten Bale Kundura’nın sahibi Nurettin Cebeci ile kazanılan muhteşem deneyim…
Remzi ustanın meslek edinme süreci ilk defa 1963 Ağustos ayında Bestekar sokakta, Kazım ustanın yanında başlar. 1965-1967 tarihleri arasında Kurtuluş’ta Bale Kundura’da çalışır ve el işçiliği ile ayakkabı üretiminin her aşamasını gözlemler ve öğrenir. Yaşadığı bu deneyim Remzi usta için eşsizdir ve der ki: “Bir ustanın yanında çırak olmak, bir meslek edinmek, para kazanmayı öğrenmek çok değerlidir. Keşke çocuklarımız da küçük yaşta bir ustanın yanında çıraklık veya staj yapabilse ve üretimin nasıl bir şey olduğunu öğrense…”Bu cümlesinden sonra 20 yıl oğlu ile dükkanda nasıl çalıştığını anlatır. Yaşayarak ve özümseyerek işin tadına varmak ve verimli olmak da sanırım budur…
Dünya markalarına ayakkabı üretmeye başlayan TOGO’da iş deneyimi
Remzi usta 1967’den sonra da TOGO’da çalışmaya başlar ve 1971-1974 yılları arasında tekrar Nurettin Cebeci ustasının yanına döner. 1977’den sonra Güvenlik caddesinde Remzi Kundura isimli dükkanını açar.
Müşteri kavramından öte bakış açısına sahip olmak.
“Benim hatamı söyleyen en iyi müşterimdir” diyor Remzi usta. Aslında mahallede esnaf olmak o kadar da kolay değildir. İş yapmak, satış yapmak için güvenilir olmak ve içten olmak gerekir. Mahallede yaşamak aslında aile olmak gibidir. Yaşamın hep birlikte geçer. Bazen çay içtiğin bir durak bazen de iş yaptığın nefes aldığın bir mekân.
Remzi Kundura Tamir Atölyesi Güvenlik Caddesi No: 74/C A.Ayrancı Çankaya Ankara
Prof Dr. Savaş Zafer Şahin ile imar, ihale, istihdam (3İ) kıskacında kalan ve şirketler tarafından yutulmuş belediyeleri, Türkiye’de yerel yönetim siyasetini ve yeni bir yerel yönetim anlayışı için gerekenleri konuştuk. Yeni bir yerel yönetim anlayışından ne beklemeliyiz, irademizi nereye nasıl koymalıyız? Bazı büyük ahlaki krizler ve birtakım çözüm önerileri…
Prof.Dr. Savaş Zafer Şahin
Toplumda yerel yönetimler üzerinden bir şeyleri değiştirme bilinci, farkındalığı ve iradesi ortaya çıkabiliyor mu? Yoksa bu tartışma artık unutturulmuş, yetersiz ya da önemsiz hale getirilmiş bir tartışma mı? Öncelikle bunun üzerinde çok ciddi düşünmemiz gerekiyor.
Böyle bir iradenin, farkındalığın ortaya çıkabilmesi için ortada bir paradigma olması lazım. Biz bu konuda çeşitli aşamalardan geçtik: İlk aşama, siyaseten doğruculuk aşamasıydı. Aslında 90’ların ortaları 2000’ler siyaseten doğruculuk dönemleriydi bizim için. Örneğin bir yerde yolsuzluk varsa o hırsız şunu yaptı, bunu yaptı diye tartışmak yerine siyaseten doğruculuk “doğru olan, yolsuzluğun olmadığı bir düzeni meydana getirmektir, bunu nasıl yaparız, gelin konuşalım” demektir. Bazen de kendi inanmadığımız bir şey dahi olsa o meseleye olan saygımızdan dolayı onu “gündeme getirmemektir”.
Buradan post truth dediğimiz hakikat sonrası döneme geldik. Çünkü iletişim araçları gelişti, gelişmekle kalmadı, iletişimin kendisi bir tahakküm aracı haline geldi ve hakikat denilen meselenin şekillendirilmesi konusu bizim elimizden alındı. Biz ancak hakikat dediğimiz şeye ilişkin genel geçer yargılara uyanları tartışabilir durumdayız. Burada siyaseten doğruculuk geri planda kaldı artık açık bir şekilde insani ve dünya görüş değerlerine aykırı meselelerse bile bunu ifade eden insanların “ama duruşunu bozmadı, tavrını bozmadı, o başından beri zaten böyle olduğunu söylüyor” gibi birtakım meselelerle meşrulaştırıldığı bir döneme geldik ki bunun en tipik örneği Donald Trump’tır. Bunun bizi getirdiği nokta; birine açıktan terörle ilgisi olmasa dahi yalan bir videoyla terörist diyebiliyorsunuz. Bu bizim politik stratejimiz değil denilerek kabul görebiliyor. Bu, hakikat sonrası dönemin müthiş bir etkisi.
Şimdi hakikat döneminin bizi getirdiği yeni bir dönem var önümüzde. Buna İngilizcede diabolical times diyorlar, “şeytani, kötü niyetle, kurnazca” anlamına geliyor. Bunu biz gündelik hayatımızda şöyle yaşayabiliyoruz; birine, olmayan bir şey isnat edilebiliyor, isnat edilmesi herkes tarafından yanlış olduğu bilindiği halde, şöyle deniyor: “Müthiş bir siyasi manevra yaptı. Karşıdaki bunu yönetemedi, algıyı yönetemedi.”
Burada, önümüzdeki yerel seçimleri de düşünerek, karşımıza çıkacak ile tartışmamız gerekeni bir önümüze koyalım. Karşımıza bütün bu etkilerin altında; suya sabuna dokunmayan beyannameler, birtakım genel geçer projeler ve birtakım kişiler çıkacak. Üçünden biri eksik olduğu zaman da soracaklar: Peki ama beyanname yok, hangi aday, hangi lider, projeleriniz neler diyecekler, ama esas tartışma önümüzde olmayacak. Esas tartışma ne olmalı? Krizler. Hangi krize, hangi politikaları önereceğiz, tercihlerimiz ne olacak ve bunlara hangi çözüm alanlarıyla derman olacağız? Böyle bir çerçevenin yerel yönetim seçimlerinde ya da tartışmalarında önümüzde olması gerekiyor.
Peki, krizler neler?
1. Devletin mekânsal örgütlenme krizi
Şu an Türkiye yönetimi 2 kademeli bir ülkedir. Cumhurbaşkanlığı ve Büyükşehir Belediyesi. Arada; il özel idaresiymiş, köymüş, ilçeymiş, vesaireymiş bunların hiçbirinin anlamı yok artık. Zaten siyasi tartışma, güç tartışması da bu iki düzey arasında oluyor. Bunun dünyada da aslında yansımaları var ama bizde çok uç noktaya gelmiş durumdadır. Cumhurbaşkanlığı park yapıyor, millet bahçesi yapıyor, Büyükşehir Belediyesi de gidip tarım politikası üretmeye çalışıyor. Ama aradaki aktörlere de sürekli bunlar da bir şekilde katılsa iyi olur deniliyor. Vatandaş da ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette kafası kesik tavuk gibi ortalarda dolanıyor.
2. Ekolojik kriz ve ekosistem taşıma kapasitesi krizi
Artık burada duvara toslamış bir yerleşimler sistemiyle karşı karşıyayız; artık yeraltı su kaynakları kurumuş ovalar mı ararsınız, kurumuş göller mi ararsınız, su kaynağını yetiştirip yetiştiremeyeceği belli olmayan kentler mi ararsınız?… Listeyi sıralamaya başladığımızda gerçekten çok korkutucu bir manzarayla karşı karşıyayız.
3. Toplumsal uyum ve hareketlilik krizi
Toplumsal uyum içinde göç önemli bir boyut ama aynı zamanda kuşaklararası uyum, kent içerisinde ülke içerisinde hatta kıta içerisinde dünya içinde hareketliliğimiz meselesi çok ciddi bir sorun olanı haline gelmeye başlıyor. Kızılay’ın ortasında adamlar vuruluyor, Kızılay’da dolaşabilecek miyim soruları aklınıza geliyor.
4. Yerleşimlerin kırılganlıklarının krizi: afetler ve yeniden yapılanma
Kırılganlık deyince çıt kırıldım, nazenin bir kızdan bahsetmiyoruz. Kırılgan olmak şu demek, yaşlanınca insanlarda kemik erimesi oluyor, kalsiyum birikmesi oluyor, düşünce çat diye kalçamız kırılıyor. Kırılganlık böyle bir şeydir. Kentiniz, kemik erimesine mustaripse düştüğü zaman kırılır, bu kadar basit önce kemik erimesinin olmamasını sağlayacak önlemleri almanız gerekiyor.
5. Dönüştürücü teknolojilerin krizi, insanın anlam krizi
Dünyanın neresine giderseniz gidin uber diye bir gerçekle karşı karşıyasınız. Biz taksicilere uber şoförlerini dövdürüyoruz, dövdürerek bir yere gidemeyeceğimizi henüz anlayamadık. Uber çatıdan kovsan bacadan girecek; bu bir yeni dünya, yeni teknoloji ve zihniyet dünyası. Buna uyumlu değilsen yarın bir gün çökertilecek bankacılık sistemlerinle, lojistik sistemlerine yapılacak müdahalelere ve hatta bırakın işinizi elinizden alacak yapay zekaya karşı insanınıza ne tür bir anlam sunuyorsunuz? Bu büyük var oluş krizine karşı ne üretiyorsunuz? Bununla ilgili bir tartışmanızın olması lazım ve bunun içinde yerel yönetimler çok büyük önem taşıyor. Çünkü o anlamı kent üretiyor. Bir meydan yapıyorsanız o meydanı kullanacak insan yoksa o kentin bir anlamı yok. Bir bahçe yapıyorsanız insan yoksa orada, bahçenin anlamı yok. Konut yapıyorsunuz, alabilecek insan yok. O zaman o konutun anlamı yok. O anlam meselesi artık kentte yaşamanın ta kendisi haline geldi
Tartışmamız gereken 5 konu
Geldiğimiz noktada bu beş soruna karşı beş alanda yeni şeyler söylemeniz lazım.
Çıkarların temsili. Yerel yönetimlerin birinci unsuru çıkarların kim tarafından, nasıl temsil edildiğidir. Birebir karşılığı belediye meclisleridir; bu insanlar nasıl seçiliyor, hangi çıkarları temsil ediyorlar, oraya nasıl geliyorlardır? Burası bizim için bir kara delik. Bu konuda hiçbir tartışma yapamıyoruz. Bu kara deliği; yerel yönetimlerin müthiş meşruiyet kriziniçözemeden bu tartışmalara devam edemeyiz. Çünkü o belediye meclislerinde doğru çıkarlar, dengeli bir şekilde temsil edilmezse politika tartışması olmaz ve belediyeler 3i’nin -imar, ihale, istihdam- tahakkümünden kurtulamaz! Bu üçünün tahakkümü altındaki belediyeler, politika tartışamazlar.
İçsel örgütlenme. Biz 15-20 yıl önce şunu konuşurduk, belediye için hiyerarşik bir yapı mı daha doğrudur, matris yapısı mı, proje türü bir yapılanma mı? Buradan; belediye başkanının iyi çalıştığını düşündüğü cevval elemanlarla kurduğu, adı konmamış ekiplerin, belediyeleri aslında organizasyon olarak yürüttüğü bir döneme geldik. Belediye şirketleri diye bir acayip mesele var; 2023 rakamlarına göre belediyelerin kadrolu eleman sayısı 800 bin, belediye şirketlerinin 1 milyon 100 bin. Yani belediyeler şirket çıkarmamış, artık şirketler belediyeleri yutmuş. Böyle bir durumda örgütlenmeyi tartışmamız lazım.
Sermaye birikimi. Aslında belediyeler doğrudan kentlerdeki kaynak ve sermaye üretiminin altyapısını ve dağıtımını sağlamakla görevli yapılar. Yani ben altyapıyı önce nereye yapıyorsam aslında üretimi orada teşvik ediyorum demektir. Biz nereye kentsel altyapıyı götürüyoruz? Bu altyapının acaba ne tür bir sermaye birikim sürecini, insanların ne tür bir ekmek kazanmasını sağlıyorlar? Bunlara ilişkin hiçbir düşünce biçimimiz yok. Bir tane basit örnek vereceğim. Pandemi döneminde yeme içme sektörü, özellikle yemek sepeti ve getir gibi uygulamaların fahiş komisyonlarından şikayet edince Büyükşehir Belediyesi bir girişime niyetlendi Lezzet Ankara diye. Kötü bir hazırlık olduğu için hiçbir işe yaramadı ama benim bir şey dikkatimi çekti; Yemek Sepeti’nin ceo’su bunu görür görmez sosyal medyada veryansın etmeye “Ekmeğimize kan doğramayın” demeye başladı. 6 buçuk milyon Ankaralının verisi elinizde olacak ve siz bir yemek sepeti kadar katma değer üretemeyeceksiniz. O zaman bu zihniyetin dönüşmesi lazım, kimse kusura bakmasın. Veri gibi büyük bir nimetten hiçbir şey üretemiyorsunuz yerel yönetim olarak. O zaman o sermaye birikim süreçleri meselesini gözden geçirmeniz lazım.
Gerçekliğin yeniden üretilmesi. Bütün yerel yönetimler gerçekliği yeniden üretebilir, billboardları vardır, bülten dağıtırlar, web sayfaları vardır. Çünkü insanlar o bilgiye meraklılar. Bakın bugün hâlâ sadece Ankara’da da olsa Hürriyet’in bir Ankara eki var. O Hürriyet’i artık Ankara eki ayakta tutuyor. Çünkü insanlar Ankara’nın haberlerini merak ediyorlar, oradan takip ediyorlar hâlâ. Çünkü yerel gerçeklik o merkezde belirlenen gerçekliğe benzemez. Ben Ankara’da nerede yiyeceğim, nerede içeceğim, nerede ekmeğim var, bunu görmek bilmek isterim ve bunu bana Ankara’nın bakanlıkları söylemiyor, bunu bana yerel söylüyor ama o gerçekliği üretirken de etik sınırları, ahlaki sınırları doğru gözetmezseniz insanlara yanlış bir hakikat, yanlış bir gerçeklik işaret ederseniz, bu kentin kimliğini ve kültürünü yok edersiniz. Yerel yönetimlerle ilgili böyle büyük bir sorunla karşı karşıyayız. İlber Hoca geçenlerde herkes haklı olmak istiyor, herkes haklı diyerek itiraz etmiş. Haklı, yani Nasrettin Hoca gibi oldu ama, belediye başkanlarımız kentin haklı olmasındansa kendilerinin haklı olmalarını tercih ediyorlar. Bu büyük bir ahlaki krizdir.
Yerel yönetimlerin ve hizmetlerin yeniden yapılandırılması. Asfalt hizmetini parçalarına ayırıp yeniden toplamazsanız ulaşım problemini çözemezsiniz. Konut meselesini kentsel dönüşümü parçalarına ayırıp nerede hata yapıyoruz diye sormazsanız o sorunu çözemezsiniz. Afetle ilgili zaten harikayız, efendim sorunumuz yok, çok şükür Ankara’da da öyle bir şeyimiz yok diyorsanız… Demetevler orada hâlâ duruyormuş, heyelan bölgelerinde yapılarınız varmış, Akpınar duruyormuş, bunlar ne olacak? Bunlar kocaman soru işaretleri. İşte bu alana da politika tartışmaları alanı diyorum. Yani birilerinin çıkıp; kardeşim ne tür bir örgütlenme yapın olacak, kimleri temsil edeceksin, hangi hizmeti vereceksin, ne tür bir sermaye birikimi üreteceksin, hangi hakikat üreteceksin sorularını sormaları gerekiyor.
Sorun belli, ihtiyaçlar belli peki ya çözümler?
Yerel yönetimlerin gerçekle tanışması lazım. Veri olmayan bütün tartışmalar kahve muhabbetidir. Gerçek temelli bir siyaset kültürüne ihtiyacımız var. Gerçek iç acıtır arkadaşlar. İyi yaptığımız şeyler varsa bunları da bir gerçek olarak not etmemiz lazım ama gerçekle yüzleşmeyen bir yerel yönetim deneyimi bizi bir yere götüremeyecek.
Kaynak temelli bir yerel yönetim anlayışı. Bugün bütün yerel yönetimlerimizin konuşma şekli şöyle; şu kadar para olsa, bu kadar borç olsa şunları yapacağız. Para aşınır gider, esas olan kaynaktır. Kaynak sudur, kaynak malzemedir, kaynak elinizdeki insandır. Bunlarla ilgili bir esas kaynak yönetimi yürütmeniz lazım. Elinizde gerçek kaynak varsa o zaman gerçekten para olmadan da iş yapabilirsiniz. Ama bu kaynağı sürdürülebilir bir şekilde kullanma ve oluşturma zorunluluğunuz var. Mekanı önemseyen bir yaklaşıma ihtiyaç var.
Mekânsal farkındalık mekânı önemsemek derin bir felsefi işidir. Öyle bir anda mekânı anlarım, Ankara’yı hemen çözerim, mümkün değil. Mekânsal farkındalık olmayınca ne oluyor? Bütün plan değişikliklerimiz 1/1000 ölçekte. Çünkü anladığımız o. Bu bina ne olacak sorusundan başka bir mekân algımız yok. Bu binanın katı, kotu kaç olacak bu binanın yüksekliği olacak? Kaç daire çıkacak? Böyle bir mekânsal farkındalıkla kentler ve yerel yönetimler yönetilir mi? Yönetiliyor ama biz buradan öteye gidemeyiz.
Yenilikçi, yaratıcı ve katılımcı bir yapıya ihtiyacımız var. Gençler, kadınlar, toplumumuzun çok renkli katmanları. Bunlar zaten devletten umutlarını kesmişler ve yapacaklarını yapıyorlar. Örneğin Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali devletten, yerel yönetimden destek almadan yapılıyor. Ama mesele şu: Yaptılar, sürdürüyorlar, hayatta tutuyorlar ama kente bir değer katacak bir şeye ancak yerel yönetimle dönüşür. O zaman birinin demesi lazım ki, bize yeni, yaratıcı fikirler lazım. Bunun için insanların katılması lazım, ama katılımı da sadece idari meselelere, toplantıya katılım değil, yapıma, fikre, üretime katılım olarak görmek lazım.
Kuşaklar ve ölçekler arası dayanışma. Şimdi bize z kuşağı diye bir şey dayattılar. Bunlar canım z kuşağıdır arkadaşlar. İki bin, üç bin, beş bin sene öncesinin Sümer yazıtlarına bakın, şu an gençlerle ilgili söylenenlerin aynıları yazıyor. Demek ki mesele z kuşağı, x kuşağı değil, mesele kuşaklar arasında farklılık var. İletişim araçları hızlı geliştiği için onların bu aykırılıkları bizim gözümüze daha hızlı ve daha çabuk giriyor ve onlar da daha çabuk öğreniyorlar. Aramızdaki faz farkı arttı sadece ama biz onlarla dayanışamazsak yarın bir gün onların değiştireceği bir dünyada biz kendimizi koyacak yer bulamayacağız. Ölçekler arası dayanışma; mahallede çok güzel çözümler yürütüyoruz, mahallemiz harika, mahallede bilmem ne yapıyoruz ama semt ama ilçe olmuyor. Onların ikisini bir araya getirmemiz lazım. Birlikte işliyor olması lazım.