Blog

Dediler zamanla hep çoğalırmış sevgiler

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

TBMM taş duvarlarından Portakal Çiçeği’ne kadar tırmanan Kuzgun Caddesi’nin Mesnevi Caddesi yukarısında kalan, bahçesi bakımlı ve çiçekli apartmanlarının birinde dillere destan bir şarkının öyküsü yaşanmış, sonra da ölümsüz Türk Sanat Müziği eserleri arasına girmiştir.

Fotoğraf Sanatçısı ve bürokrat Zeynel Yeşilay, şair-yazar İlter Yeşilay ve oğulları Volkan Yeşilay.

Bu şarkının şiiri/güftesi Kuzgun Sokağı’nda yaşayan şair-yazar İlter Yeşilay ile eşi fotoğraf sanatçısı Zeynel Yeşilay arasında evliliklerinin ilk yıllarında yaşanan bir tartışma sonucunda İlter Hanım tarafından yazılmıştır. Yeşilay çifti yıllar sonra bir gün hava kararmadan, Mesnevi sokaktan dönüp Kuzgun’daki evlerine kol kola giderken caddenin başındaki bir pastanede kahve için mola vermişler, birleştirilen masada sohbet koyulaşınca konu elbette o şarkıya gelmişti. Öyküsünü şöyle anlatmıştı İlter Hanım: 

Bu şiiri 1990 yılında daha yeni evliyken eşimle ilk kavgamızdan sonra yazdım. Çok genç bir yaşta evlendim, dolayısıyla henüz olgun davranmayı beceremiyordum. Eşimle ilk kavgamızda suç biraz bendeydi, epeyce üzülmüştüm. O zamanki aklımla aramızdaki her şeyin bittiğini sandım. Şiir defterimi alıp bu şiiri yazdım. Sonra o sayfayı yırtıp, yatak odasının kapısına yapıştırdım. Belki eve dönmez ama gelirse okusun beni affetsin diye. Geç bir vakitte eve döndü, bu şiiri okudu ve barıştık.”

Sonraki yıllarda Başbakanlığı döneminde Bület Ecevit’in Özel Kalem Müdürlüğü’nü yapacak olan, fotoğrafları ülkemizin uluslararası tanıtımlarında kataloglarda yer almış Zeynel Yeşilay’ın, kapıda okuyup gönlünü yumuşatan İlter Hanımın şiiri şöyledir: 

Dediler zamanla hep azalırmış sevgiler
Olsun bana seninle geçen yıllarım yeter
Nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? 
Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?

Dediler ki gün gelir unuturmuş gidenler,
Olsun bana aşk dolu geçen yıllarım yeter
Nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? 
Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?  

İlter Hanımın masumca “Olsun, bana seninle geçen yıllarım yeter” kabullenişinin boyun büküklüğü, “Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?” yakarışıyla sorgusu, genç bir kızın heyecandan yanaklarını allaştıran “Olsun, bana aşk dolu geçen yıllarım yeter” tevazusunun çarpıcılığı o kadar derinden etkilidir ki, Yeşilay ailesinde yenilenmiş bir yeni hayat başlatır. 

Şarkının bestecisi Bilge Özgen, Zeynel beyin arkadaşıdır. Buluşmalarında konu şiirlerden açılınca eşinin şiir yazdığına değindiğinde Bilge Özgen, İlter Hanımın şiirini merak eder, İlter Hanım bu şiiri telefonda okur. Etkilenen Bilge Özgen, “Kızım, ben bu şiiri besteledim bile.” diye büyük bir heyecan duyar. 

Zeki Müren, dönülmez akşamın ufkundayız diye başlayan Yahya Kemal Beyatlı’nın Rindlerin akşamı adlı şiiri için “bazı şiirler daha yazılırken bestenmiş gibidir.” derdi. İlter Yeşilay tanımında da ‘güfteler akılda kalıcı sloganlar içeren, dinleyicilere gönül rehberi olan, imgelerle, simgelerle edebî oyunları olmayan, anlaşılması zorlaştırılmayan, insanların hissedip de dile getiremeyecekleri en hassas noktasına kılavuzluk eden’ içerikte olmalıdır. Besteleneceği düşünülerek yazılmayan bu şiirin ünsüz ve ünlü harf yinelemeleri (aliterasyon-asonans) kendiliğinden kıvamlı bir ahenk taşımaktadır. O anki duyguların doğallığı dillerden düşmeyecek bir şarkıda ödüllenmiştir.  

Şarkı bestelenince başta Zeki Müren olmak üzere, bütün değerli sanatçılarımız tarafından seslendirilmiş, 1990 yılında Milliyet Gazetesi Yılın Şarkıları ve TRT müzik ödüllerini almıştır. Kuzgun Caddeli komşumuzun bu şarkısı her gün sayısız dost meclisindeki fasıllarda söylenmektedir. Bir gün elinde bir zarf Yeşilay’ların kapısını biri çalar. Zarfın içinde Zeki Müren’in gönderdiği bir sanat eserini yaratan kişinin, bu eserden doğan haklarının vefalı karşılığı bulunmaktadır.  

Ayrancı’da Kuzgun Sokağındaki komşularımız İlter&Zeynel Yeşilay ailesinden doğan bu şiir ve şarkı, sarsıntı geçiren bir evliliğin kurtarıcısı olarak imdada yetişmiş, dokunaklı etkin sözleriyle kavgaları yatıştırarak hizaya çeken bir iksir, bir ilaç olarak gönüllere dokunup şifalar vermeyi sürdürmektedir. 

İlter Yeşilay’ın Kuzgun Caddesi’nde evinde yazdığı Yağmur Taşı ve Aşk Vazgeçmez adlı romanları, Dediler Zamanla Azalarmış Sevgiler ve Zeytinin Tuzu adlı şiir kitapları bulunmaktadır, pek çok şiiri de bestelenmiştir. Uluslararası toplantılarda Türk edebiyatını ve şiirini anlatan konferanslar vermekte, seminerlere konuşmacı olarak katılmaktadır. 

Özellikle “Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?” mısrasının büyüsüyle her görüldüklerinde yeni evlenmiş imajı veren Yeşilay çiftinin, şimdi Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı’nda görsel iletişim uzmanı olarak çalışan oğulları Volkan Yeşilay da bu şarkının bir imzası olmuştu. 

Ayrancı Kuzgun Sokaklı bu güzel ailenin tüm sanatsal etkinlikleri ve çalışmaları bilişim ağında bolca yer almaktadır. 

Mesnevi Sokak’ta o şarkının öyküsünü İlter&Zeynel Yeşilay’dan dinleyen Ayrancı komşularla birlikte.

Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı

Birçok filmde görmüşümdür. New York, Inter Continental Oteli iki ana caddenin birleştiği noktada giriş kapısı olan, elit bir tabakanın kullandığı anlaşılan bir otel. Otelin ilginç tarafı iki cadde kesişmek için birbirlerine yaklaştıkça otel de daralır ve birleştikleri noktada otelin sadece giriş kapısı vardır. New York’un en ilgi çekici mekânlarından biri olarak birçok Amerikan filminde seyretmişimdir.

İşte Continental Oteli’nin benzeri Ankara’da bulunmakta, üstelik de başkentin kaloriferli ve asansörlü ilk modern apartmanı olarak. Ankara’yı gezmeye çıktığım zamanlar; bazen Anafartalar Caddesi’nden, Konya Sokak ve Işıklar Caddesi, bazen de Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni geçtikten sonra Alataş Sokak üzerinden görünür Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı. Tıpkı New York Continental Oteli’nin daralarak bir noktada birleştiği gibi Işıklar Caddesi ile Alataş Sokağın kesiştiği yerde tüm ihtişamı ile bir asırdır durmakta; Nafiz Bey Apartmanı.

 1922 yılında inşa edilen binanın mimarı Arif Hikmet Koyunoğlu. Arif Hikmet Bey Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’da başta Etnografya Müzesi ve Türk Ocağı Binası Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı, Ankara’nın tarihi dokusuna katkı sağlayan önemli yapılarından biridir. Tarihi bina, Cumhuriyet’in erken dönemlerinde yapılmış neredeyse ilk sivil mimarlık örneklerinden birisi. Alt katı ticaret, üst katları konut olarak tasarlanmış, 200 metrekarelik köşe bir parselde mimari estetik açısından, ritm, yatay düşey ilişkisi ile birlikte nasıl bir güzellik katılacağının da yaşayan, canlı bir örneği.

Bu özellikleri ile birlikte Ankara Ulus’ta bir apartman; büyük şehrin hayhuyu içerisinde artık köhneleşmiş bir semt haline gelen, Kale’nin eteklerinde ticarethanelerin karmaşası arasında kalmış Nafiz Bey Apartmanı. Şehrin bu keşmekeşinde Ankara’da dolaşırken, vatandaşın birine sorsanız kimsenin size yardımcı olup göstereceğini zannetmiyorum. Şimdilerde yüzyıllık anıları, misafir ettikleri, biriktirdikleri ve hatıraları ile mazinin külleri arasında kaybolmuş bir halden bakar size Nafiz Bey Apartmanı.

Ankara’nın güzel ve özgün bir mimariye sahip ender binalarındandır. Uzun süre metruk halde kaldı ve Ulus’ta yeterince değer görmeyen böyle birkaç binanın daha olduğunu hatırlıyorum. Ben mimar değilim ama estetik hele hele mimari estetik benim için yaşam içerisinde elzem olan bir şey ve Ankara bu konuda çok yoksun. Dolayısıyla şehirde gördüğüm güzel mimariye sahip tarihi binaların kaderine terk edilmiş olması birçok kez İ.Melih’in kulaklarını çınlatmama neden oluyor.

Apartmanın köhneleşmiş kapısında da Erzurumlu Nafiz Bey apartmanı 1922 yazılı. Erzurumludur Nafiz Bey, ticaret erbabıdır. İstanbul’da ticaret yaparken edindiği yabancı tanıdıklar İstiklal harbi için malzeme temininde yardımcı da olmuştur. Nafiz Bey Milli Mücadele döneminde bütün mal varlığını satarak Ankara’ya taşınmıştır. Kurtuluş mücadelesinin ardından Ankara’da müteahhitlik yaparak birçok yapı inşa etmiştir. Bu binalardan biri olan Nafiz Bey apartmanı o unutulmuş yerinde bu güzel hatıranın ihtişamlı ama sessiz bir abidesi olarak durmaktadır.

Ben, Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” isimli romanını okurken Erzurumlu Nafiz Bey ismine rastlamıştım. İstiklâl Savaşında ordumuza dört uçak alıp, iki uçak parası ödeyen bu “Dadaş” bana hep milli mücadelemizin isimsiz kahramanlarından birisi olarak görünmüştür.

Peki kim bu Nafiz Kotan? Erzurumlu Nafiz Bey, 1877 yılında Erzurum’da doğan Nafiz Bey, 12 yaşında babası Hacı Ahmet Efendi’yi kaybetmiş. 1913’te ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiş, İstanbul ve Ankara’da tüccarlık, müteahhitlik yapmış. Milli Mücadele döneminde Atatürk’ün en büyük destekçilerinden olmuş. İtalya’dan uçak alıp getirtmiş bu uçakları orduya hibe etmiş, İstanbul’dan Anadolu’ya yapılan sevkiyatlarda etkin rol oynamış ve tüm mal varlığını satarak Atatürk istediği zaman kullanabilsin diye bankaya yatırmış. İttihatçı olduğu söylenen Nafiz Bey, bu sıkıntılı günlerde İnebolu’dan Ankara’ya silah ve malzeme taşıyarak büyük bir vatanseverlik örneği göstermiştir. Apartmana ismini veren kişi, Erzurumlu Nafiz Bey böyle biri.

2019 yılında, Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak çalışan “Ankara’nın Tarihini ve Kültürünü Araştırma Komisyonu” (ATAK) tarafından bir rapor hazırlandı ve bu metinde söz konusu binanın tarihinin araştırılarak Ankara’ya yeniden kazandırılması istendi. Yılın son meclis oturumunda tüm parti gruplarının oy birliğiyle kabul edilen rapor, basına binanın restore edilip kent müzesine dönüştürüleceği şeklinde yansıdı.

2020 yılının sonlarına doğru Ankara’nın sivil mimarlık tarihi ve kent belleğiyle ilgili çalışmalar yapan bir grup sanatçı tarafından bir takvim hazırlandı. Her ay için Ankara’nın tarihinde kendine yer etmiş bir apartman seçilirken, Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı da bu çalışmada kendine yer buldu.

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin, Ulus’ta 1922 yılında inşa edilen tarihi Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı’nı ‘Kent Müzesi’ne dönüştüreceğine yönelik sosyal medyada çok sayıda paylaşım yapıldı. Ankara’nın ilk asansörlü ve kaloriferli apartmanı olma özelliğine sahip yapıya ilişkin Ankara Büyükşehir Belediyesi kararı ile Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı’nın şehir müzesi yapılmasına oy birliğiyle karar verildi.

Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı’nın tarihi önemi, sadece Ankara için değil, Türkiye’nin geneli için de büyük bir değer taşımaktadır. Bu nedenle, yapıyı koruma altına almak ve gelecek nesillere aktarmak için gerekli adımların atılması gerekmektedir. Tarihi dokunun korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması, kültürümüzün ve kimliğimizin korunması açısından son derece önemlidir.

Modern kentlerde yıkımlara rağmen eski kentin tarihsel özellikleri ve ruhu, eski mahallelerde yeni yapıların arasında kalmış eski yapılar ile hâlâ hissedilmekte. Fakat, günümüzde kentlerde eskinin kullanımının devamı yerine yık ve yap yöntemi izlenmekte ve tarihi kentlerimiz yok olmaktadır. Ankara’nın tarihi kent merkezinde yık ve yap yönteminin sonuçları İller Bankası Binası, 19 Mayıs Stadyumu, Maltepe Havagazı Fabrikası, Su Süzgeçi, Kumrular İkamet Sitesi, Etibank Binası ve daha niceleri artık yoklar.

Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı, Ankara’nın tarihi dokusuna katkı sağlayan önemli yapılarından biridir. Eski kenti ve gündelik hayatını hayal etmek, var olan yapılar ve izlerle daha kolaydır. Çünkü bu kalıntılar ve izler bize geçmişin gündelik hayatının bilgilerini sunmakta. Günümüzde bir Cumhuriyet başkenti sıfatıyla geçmişini ve geleceğini yan yana sürdürmeye çalışan Ankara’nın tarihi kent merkezinde yer alan, 1920’ler gibi önemli bir kırılma dönemine ait olan bir binadır, Nafiz Bey Apartmanı.

Toplumcu Belediyecilik yolunda bir çaba, emek ve girişim olarak Çankaya Belde AŞ (2009-2014)- II Yoğun dönem projeler-istihdam-sendikalaşma

Yazar Hakkında

1989 Ankara Atatürk Lisesi mezunudur. ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden 1994 lisans derecesi almıştır. ODTÜ Kentsel Politika Planlama Yerel Yönetimler Bölümü ve AÜ Kent ve Çevre Bilimleri'nde yüksek lisans çalışmaları yapmıştır. Pandemi döneminde İzmir Katip Çelebi Üniversitesi'nde "Medya ve İletişim Yüksek Lisansı"nı tamamlamıştır.
1994 yılında TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Sekreter Yardımcısı olarak başladığı Oda’da 1996 yılında Merkez Yönetim Kuruluna seçildi. 2001 yılında başladığı TMMOB Genel Sekreter Yardımcılığı görevini 2004 yılının sonuna kadar sürdürdü. 2002-2008 yılları arasında TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Başkanı, II. Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmıştır.
Halen kurucusu olduğu Kent-Lab Derneği (www.kentlab.org) ile sivil alanda hak savunuculuğu yapmaya devam etmektedir.
Çankaya Belediyesi Belde A.Ş. Genel Müdürlüğü’nden (2009-2014) sonra bir eğitim ve danışmanlık şirketi kurarak İş-Kur Kursları düzenledi. İzmir Büyükşehir Belediyesi Meslek Fabrikası'na danışmanlık yaptı.
2019'dan bu yana da Çiğli Belediyesi'nde "İklim Değişikliği ve Ekoloji" konularında danışmanlık yapmaktadır.

2010 CHP Kurultayı ve Yeni Dönem

Belediye döneminin ilk yılı geçmiş, kaos ve belirsizlik ortamı büyük oranda sona ermişti. Buna rağmen Cumhuriyet Halk Partisi’nde Haziran ayında yapılan ve beklenmedik şekilde gelişen ve Genel Başkan değişikliği ile sonuçlanan süreç gerçekten siyasi iklimi çok değiştirmişti. Kurultay sonrası tüzük değişikliğinin iptali ve MYK özelindeki değişiklikler ile il ve ilçe örgütleri değişmiş,  birçok konuda ve yeni koşullara göre süreçler gelişmişti. Belediye döneminin sonuna kadar da bu siyasi koşullar belirleyici oldu. 

Personel Yapılanması

Şirket artık Sosyal Projeler Merkezi’ne taşınmıştı. Kurumsal yapı oluşmuş ve genel müdüre bağlı muhasebe, insan kaynakları, sosyal projeler, işletme birimleri ve 500’ü geçen personeli ile  Çankaya Belde AŞ tam anlamı ile sahadaydı. Şirket kaynaklarının etkin kullanımı için o günün koşullarında belediyede çalışan personelinin özlük hakları ve maaş ödemelerini belediyeden almanın tek yolu piyasa koşullarında gerçekleşen ihalelere girip bu ihaleleri almaktı. Tabii hiçbir zaman kolay olmadı hatta bir ihaleyi kaybedip şirket personelinin bir kısmı ile geçici bir süre de olsa vedalaşmak durumunda kalmıştık, o günün yasal çerçevesi nedeniyle…

İlk geldiğimizde 50 kişi olan personel sayısının 500’lere çıkması nedeniyle sendikal yapılanmayı sağlıklı bir zemine oturtmak amacıyla 2010 yılında gerçekleşmesi gereken toplu sözleşme yetkisine itiraz ettik. Bu süreç mahkemede uzadı ve iş barışını bozar bir hale geldi. Bu belirsizlik uzayınca bu işin tüm tarafları bir araya gelerek hem geçmişe yönelik süreci telafi edecek bir protokol imzalanmış, hem şirket yönetimi hem de işçilerin büyük bölümünün eğilimi çerçevesinde genel iş kolunda sendikal örgütlenme sağlanmıştı. 

Şirket yönetimi olarak bu süreçte biz de kriz yönetiminde bazı yanlış uygulamalara da gitmiştik ama bunların hiçbiri örgütlenme sürecinin kendisine yönelik tasarruflar değildi. Öne sürüldüğü gibi hiçbir yer değişikliği bu sürecin bir sonucu olarak gündeme gelmemişti, bu sürece bağlı bir işten çıkarma yaşanmamıştı. Bu konuda kamuoyunda şirket yönetimine çok fazla haksızlık edildiğini ve bunun bir yıpratma politikasına dönüştürüldüğünü belirtmek isterim.

Yeni sendikal dönem başlamış ve şirket çapında tamamen belediye çapında da sendikal örgütlenme ve toplu sözleşme düzenine geçilmişti. O günlerden bugünlere gelen personel yapısı çok büyük oranda bu dönemde şekillendi demek doğru olur. Bu yeni yapılanmayla büyük oranda kaynak kıtlığından değil, iç bürokratik çekişmeler nedeniyle maaşların geç ödenmesi sorunu da çözülmüş oldu.

Kreşler Sil Baştan!

Önceki dönemden gelen kreş yapılanması en fazla taşeronlaşmanın yaşandığı belediye işyeriydi. Aynı zamanda kapalı ve otoriter yapısı ile verdiği hizmetler sempatik bulunuyor, parti kamuoyu tarafından süreç anlaşılmadığı için de kısmen onay görüyordu. Bu nedenle Sağlık Müdürlüğü’ndeki yönetim değişikliği gecikti. Temmuz ayında geç de olsa yeni yönetim oluştu. Bu nedenlerle Çankaya Belediyesi’nde o yıl kreş hizmeti 1 ay geç başlamıştı. Personele üniversite mezunu çocuk gelişimcilerin takviye edilmesi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın standartlarının yürürlüğe konması, gıda tedarik yöntemlerinin, eğitim programının, materyallerinin ve pedagojik yönelimin değiştirilmesi ve mevcut personelin rehabilitasyonunun ve meslek içi gelişiminin desteklenmesi ile kreşler adeta yeniden hayat buldu.  

Gazete Ç çıkıyor!

O günlerde yeni başlayan ve ortalığı kasıp kavuran Ankaralı bir polisiye TV dizisine de ismiyle gönderme yapmayı hedefleyen Gazete Ç yayın hayatına başlamıştı. Sokaklarda dağıtılan, ilçenin belli başlı yerlerindeki stantlarda bulunan bir süreli yayın denemesi olarak Gazete Ç Çankaya için bir ilkti. Bu yazının yazıldığı sıralarda gazetenin 114’üncü sayısının yayınladığını görmek güzel gerçekten. Bu sayılardan 62’si bizim dönemimizde yayınlanmıştı. Gazetenin ilk sayısından sonra birkaç yıl ilk sayfanın karikatürlerini çizen “Derya Kuzuları” bandı ile tanınan usta Derya Sayın da gazeteye gerçekten renk katmıştı. Buradan saygı ve rahmetle anıyorum kendisini…

Kadın Temizlik İşçileri Projesi kapsamında 100 kadın işçi göreve başlatıldı.

Temizliğe Kadın Eli Değecek: Kadın Temizlik İşçileri Projesi

Belediye yönetimi olarak temizlikte özelleştirmeyi en aza indirmek eğilimi hâkimdi. Bu çerçevede ilk yıl içinde merkez temizliği firmadan alınıp belediye işçileri ve araç gereci aracılığıyla yapılmaya başlanmıştı. Bu çerçevede Kızılay’ın Kolej’den Meşrutiyet’e, Sakarya’dan Yüksel’e kadar kentsel mekân kalitesi artmış, firmanın başıbozuk uygulamalarından kurtulunarak temiz bir kent merkezine doğru sağlam bir adım atılmıştı. Çünkü firma konuya çöp toplama değil adeta çöp hafriyatı gözüyle bakıyordu. O yılları yaşayanlar, Mülkiyelilerin ve SSK Pasajının önündeki çöp dağlarını eminim hatırlayacaktır.

Bu süreci desteklemek ve sadece erkeklerden oluşan ve belli bir yaşı geçmiş belediye personeline ek olarak kadın personelin işe başlatılması kararı ile daha önce hiç sosyal güvenceli işte çalışmamış 100 kadın belli eğitimler ve uyum sürecinden sonra işe başlatıldı. Kadınlar işe duydukları sadakat ve titizlikleri ile bütün Çankayalıların ve tüm Türkiye’nin takdirini topladılar. Birçok belediye o dönemde benzer istihdam projeleri yaptı. Bu projede çalışan kadınlar dönemin bitmesinin ardından bir yıl içinde bina içi temizlik hizmetlerine çekilerek proje sonlandırıldı.

Kadın Temizlik İşçileri projesinin yanı sıra Rehberlik Personeli Projesi ve istihdam politikası ile Çankaya Belde Aş çalışanlarının yüzde 70’i kadın olan bir şirket haline gelmişti. O günlerde iş sahibi olan birçok kadının artık emekliliğe yaklaştıkları yolculuklarında bu sürecin hayatlarına katkılarını görmek mutluluk verici.

ÇAÇOY ve ÇENGEL 2

Belediyenin çok bilinen 15 kadar engelli gencin istihdam edildiği Çengel Projesi vardı dönem başlarken. Kolej binasında okulun kantini olarak bilinen yerde faaliyet gösteren bir kafe idi bu projenin uygulama alanı. Bu proje Kolej binasının boşaltılmasının ardından Maltepe yerleşkesinde bir süre devam etti. Öveçler’deki Sosyal Projeler Merkezi’nde de ise Çengel2 adıyla devam ediyordu. Bizden sonraki dönemde şu anki belediye binasının Sakarya cephesine taşındı.

Sosyal Projeler Merkezi’ni kurduktan sonra dönemin Belediye Meclis Üyesi Ertuğrul Şenoğlu’nun önerisiyle Belediye Meclisinde uygulama kararı alınan ÇAÇOY (Çankaya Ahşap Çocuk Oyuncakları Atölyesi) projesini de düşünerek bir mekânsal planlama yapmıştık. En altta bir atölye kurmuş, giriş katını da sergi-satış alanı olarak düzenlemiştik. Bir Frankfurt gezisi düzenleyerek oyuncak tasarımlarını bu alanda 150 yıldır faaliyet gösteren Frankfurt Belediyesi kuruluşu Praunheimer Werkstätten’ten ücretsiz olarak almıştık. İŞKUR’un da finansman katkısını aldığımız projede 150’den fazla engelli gence korunaklı atölyemizde kurs verdik. Engelliler evlerinden araçlarla alınmış, öğlen yemeği ve sosyal etkinliklerle desteklenen bir eğitim programı ile MEB müfredatında bu projenin bir çıktısı olarak oluşturduğumuz “Ahşap Oyuncak Ustalığı” almışlardı. İçlerinden 16’sı da büyüyen şirketin artan personel sayısı nedeniyle mecburi hale gelen engelli kadrolarında istihdam edilmişlerdi. Büyük bir geri dönüşü olan ve ses getiren bu projede gerçekten piyasada rekabet edilen ve talep edilen oyuncaklar üretiliyordu. 2012 yılında bu proje en küçük bir kulis çalışması olmadan Türkiye Sağlıklı Kentler Birliği’nin “En İyi Sosyal Proje Ödülü”nü almıştı. Bu proje dönem bitişinin ardından birkaç sene içinde tasfiye edildi.

Ahlatlıbel, Lozan Park’tan Vedat Dalokay’a Kadar Tüm Tesisler Yeniden Ele Alındı… 

Çankaya Belediyesi’nin en gözde tesisleri Ahlatlıbel ve Lozanpark bu süreçte atıl duruma düşmüş, tüm donanımları adeta sökülerek boşaltılmıştı. Bir yandan tesisler belediye bünyesine alınmaya çalışılırken bir yandan da faaliyete geçilebilmesi için çalışmalara hızlıca başlandı. Elde bir bütçe de olmayınca işletmeler için reklam-sponsorluk anlaşmaları yapıldı. O yıllarda içki-içecek firmaları ile anlaşma yapmak ve markaların ürünlerini satmak koşulu ile onların mimarı proje tasarımları ile markalarının bulunduğu her türlü mobilya servis malzemesi temin edildi.

Tesisler yeniden Ankaralıların hizmetine girdi. Belediye işletmeleri tesislerde fiyat rekabeti yaratıyor ve fahiş fiyatların önüne geçiyordu. İşletmelerin yüksek sezonları yaz ayları ve bahar ayları ile sınırlıydı. Bu işletmelerin kiralama yöntemiyle işletilmesi düşüncesi ideal bir yöntem gibi sunulsa da mümkün olduğunca bu tesislerde kamu işletmesi bulundurmak toplumcu belediyeciliğin gereğiydi.

Tüm bunlar devam ederken Çankayalılarca çok yoğun bir şekilde kullanılan Vedat Dalokay Nikah ve Kokteyl Salonu’nun da kangren haline gelmiş altyapı sorunlarını çözmek ve yenilemek fırsatı olmuştu.

Son Söz Yerine

Çankaya Belde AŞ’nin toplumcu belediyecilik yolculuğu 2009-2014 döneminde Bülent Tanık başkanlığında gerçekleşen Çankaya Belediyesi faaliyetlerinin omurgasını oluşturmuştu. Bu süreç bir çırpıda yazdığım gibi yaşanmadı doğrusu; birçok heyecan, umut, umutsuzluk, hayal kırıklığı, başarı ve başarısızlıkları ile dolu bir süreçti. Ama bu yaşananları anlatmak metne dökmekle kendi adıma bu süreçte verdiğim tüm emeğin bir belgesini oluşturmak benim için mutluluk vericiydi.


Belediye Hizmet Binasına Dair Bir Küçük Hatırlatma

Bu dönemde gerçekleşen Çankaya Belde AŞ faaliyetlerinin dışında Çankaya Belediyesi hizmeti olarak gerçekleşen bir dizi yapıt da bu günlere ulaştı. Bunlar arasından Belediye Hizmet Binası’nın ne kadar önemli bir kazanım olduğunun altını çizmek istiyorum. Şu anki Belediye Hizmet Binası’nın SSK İşhanı’ndan dönüştürülmesinin ne kadar önemli bir kentsel kazanım olduğunu, merkeze canlılık ve güvenlik kattığını, Çankayalıların belediye hizmetine erişimini ne denli kolaylaştırdığını bir kez daha hatırlatmak istedim. Bu sürecin de belgelenmeye anlatılmaya muhtaç olduğunu belirtmek isterim. Bu binayı belediyeye kazandıran başta Başkan Bülent Tanık olmak üzere, kararlarda ve tapuda imzası olan herkesin eline, emeğine sağlık

Ayrancı’nın meyveli ağaçları

Bütün betonlaştırma çabalarına rağmen Ayrancı sokaklarında, arka bahçelerinde, balkonlarda hayat yeşile durabiliyor hâlâ. Bazı bitkiler insana ihtiyaç duymaksızın kendi kendine doğanın kucağında yaşıyor, baharda çiçeklenip yazın meyve veriyor. O meyvelerin çoğu da ağaç diplerinde çürüyüp gidiyor. Her çürüme olumsuz sonuçlar üretmiyor, hatta doğada çürüme üretici bir süreç. O çürüyen elmalar, armutlar, kirazlar asla “boşa” gitmiyor, toprağa karışırsa adeta reenkarnasyona uğruyor! Bazen de insan elinde ezik büzük meyveler uzun ömürlü besinlere dönüşüyor. 

Ayrancı sokaklarını arşınladığım günlerden birinde Ayrancılı bir elma ağacının dibine düşüp biriken elmaları fark ettim. Toprağın üzerinde yara bereyle de olsa sapasağlam duruyorlardı. Kısa bir tereddütten sonra biraz toplamaya karar verdim.

O sırada oradan geçen biriyle göz göze geldik. Ardından şu soruyu yöneltti: “o topladığınız şeyler nedir?” Afallamak sözcüğü bu ana özgülenmişti adeta! “Elma bunlar, böyle ‘eskimiş’ meyvelerden sirke yapıyorum ben, siz de yapabilirsiniz, yazık burada sadece çürümekle kalacaklar” diyip sirke tarifime geçtim ama adamcağızın ilgi alanında elma bile yokken sirke çok ağır geldi galiba, “iyi akşamlar” diyip ayrıldı… Bir iki tane daha toplayıp ceplerime tıkıştırdıktan sonra ben de eve yollandım.

Evde elmaları bir güzel yıkadım, bıçakla dört parçaya bölüp iç kısmındaki sert bölümleri çıkardım, çekirdekleri alıkoydum. Bir kavanoza önce 2-3 nohudu, sonra dilimlediğim elmaları yerleştirdim. Daha önce yaptığım sirkeden birkaç kaşık ile kavanozu dolduracak kadar dinlenmiş su ekleyip onları, çok kısa zamanda üşüşecek sirke sineklerinden korumak üzere hava alan pamuklu bezlerle kapattım. Ve böylece, bana hep mucizevi gelen fermantasyon sürecini, mikroplarla hiç bitmeyen faydalı ilişkimizi bir kez daha başlatmış oldum!

Sirke maceram

Sirkeyle belki en yakından ilişkili yiyecek turşudur herhalde, o da mayalanmadan nasiplenen uzun ömürlü besinlerimizdendir. Yıllar önce bir heves pazara inip envai çeşit sebze ve meyve alıp, çok sevdiğim bir yiyecek olan turşuyu kurmaya girişmiştim. Zira çarşı pazardan turşu almak hem gücüme gidiyor (maddi ve manevi olarak!) hem de hata kaza alırsam ikinci yiyişte tadı bozulmuş oluyordu. Her şeyi kitabına uygun şekilde hazırlayıp kavanozu kuru ve karanlık bir yere terk ettim. Galiba bir iki ay sonra kapağını açıp heyecanla tadına baktığımda kitaptaki çok önemli bir ilkeyi feci halde yanlış yorumladığımı fark ettim: “bolca tuz ekleyin, tuzu sakınmayın!” Yaklaşık sekiz kilo malzemeyi berbat etmiştim. 

Uzunca bir süre, 15 yıl kadar elimi turşu alet edevatına değdirmedim. Sonra pandemi geldi! Ve ben yeniden turşuya ve o ana kadar pek de farkında olmadığım, onun yakın arkadaşı sirkeye meftun oldum. Yavaş yavaş mayalanmanın önemini kavramaya başladım, her an her yerde bir tür mayalanma meydana geliyordu, biz farkında olsak da olmasak da. Mayalanmayı kendi lehine bir sürece dönüştürmek ise işten bile değildi! 

…her nefesimizde, her lokmamızda bakteri ve mantar bulunur… antibakteriyel sabunlarla, mantar önleyici kremlerle ve antibiyotik ilaçlarla onları yok etmeye çalışın, kaçamazsınız: Onlar her yerde bulunan dönüşüm ajanlarıdır, çürüyen maddeyle beslenirler, dinamik yaşam güçlerini sürekli olarak bir mucizevi ve korkunç yaratımdan diğerine kaydırırlar. Bazı mikroorganizmalar olağanüstü mutfak dönüşümleri sergileyebilir. Gözümüze görünmeyen minik varlıklar bize ilgi çekici ve çeşitli tatlar getirir. Fermantasyon bize ekmek ve peynir gibi en temel gıdalarımızın çoğunu ve çikolata, kahve, şarap ve bira gibi en zevkli ikramlarımızı verir.(1)


(1) Sandor Ellix Katz. 2003. Wild fermentation: the flavor, nutrition, and craft of live-culture foods. Vermont: Chelsea Green Publishing Company. s. 2.

Ayrancı Festivali’ne destek verenlere teşekkürlerimizle

Ayrancı Festivali, Cumhuriyetin 100. yılı nedeniyle 13 Ekim (Ankara’nın başkent oluşu) ile 29 Ekim 2023 (Cumhuriyet Bayramı) tarihleri arasında bu yıl ilk kez mahalleliyle buluştu. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin destekleriyle gerçekleşen etkinlikler ücretsiz ve herkese açık şekilde Ayrancı’nın çeşitli mekânlarında izleyiciler ve katılımcılarla buluştu.

Festivale destek veren kurumlar arasında Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne Belediye Başkanımız Mansur Yavaş’ı ziyaret ederek teşekkür ettik. ABB’ye ait Portakal Çiçeği Parkı’nda gerçekleşen Ayrancı Çocuk Festivali’ne verdikleri destek için tekrar teşekkür ederiz. 

Festival programına başından itibaren her detayı ile ilgilenen ve programın gerçekleşmesinde önemli destekler olan ABB Kültür ve Tabiat Varlıkları Daire Başkanı Bekir Ödemiş ve ABB Sosyal Medya Daire Başkanı Yüksel Işık’a katkılarından dolayı teşekkür ederiz.

Festival programının oluşturulmasında her toplantıda pozitif yaklaşımları ve programa kurumsal desteklerinden dolayı Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Genel Sekreteri Pınar Alpay Yüksel’e teşekkür ederiz.

Ayrancı Festivali’ni geliştirerek devam ettirme yolunda bütün kişi ve kurumlarımızla işbirliğimizin büyüyerek sürmesini umut ediyoruz.

Kentin sessiz tanıkları: Üç bina üç tarih. Taşhan, Darülmuallimin, Rus Sefareti

Geçmişe bir binanın tanıklığından bakabilmek mümkün müdür? Bir sokak, bir cadde, bir köprü, bir anıt bize neler anlatır?  Bir tarihi meydan konuşabilse bize neler fısıldar? Onlar bulundukları kentin sessiz tanıkları mıdır;  soru sormadıkça konuşmayan? Evet bulundukları kentin sessiz tanıklarıdır caddeler, meydanlar, binalar, köprüler.. Yaşamalarına izin verildiği sürece hep ordadırlar, yaşadıkları döneme kayıt düşerler, sakinlerinin anılarında yer alırlar ve bir bakıma kentin ortak hafızası olurlar. Bugün artık olmayan ve sadece eski fotoğraflardan bize gülümseyebilen Taşhan, Darülmuallimin ve ilk Rus Büyükelçiliği binaları da bir dönem Ankara’sının tarihine ışık tutan yapılarıydı.   

Taşhan

Taşhan 1888’de  Vali Abidin Paşa’nın zamanında Niğdeli bir ustanın  Hıdırlıktepesi’nden getirilen pembe taşlarla inşa ettiği görkemli bir handı. Halkın kısa süre sonra Taşhan diye isimlendirdiği bu yapı;  1892’de Ankara’ya demiryolunun da gelmesiyle ve sonrasında yaşanan gelişmelerle beraber eski tarihi kent merkezinin batıya doğru genişlemesinde etkili oldu. Üzerinde yazılı “Hotel Angora” ismiyle şehre gelen yolculara ev sahipliği yaptı. Bir süre sonra önünde açılan meydana da adını verdi. Taşhan; Azmi Milli Yurdu ile, dönemin en saygın lokantalarından biri olan Karpiç’i ile, İttihatçıların bir araya geldiği Tesanüt’ü ile anılarda yer aldı. Taşhan ve Taşhan Meydanı; II. Meşrutiyet’in ilanına, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’ya gelişlerine, TBMM’nin açılışına ve Cumhuriyetin ilanına, hemen yanı başında atlı Atatürk heykelinin yapılışına da tanıklık etti. I. Dünya Savaşı’nda cepheye asker sevkiyatında ve şehirdeki Ermenilerin göçleriyle üzüldü, Cumhuriyet’in 10. yıldönümündeki görkemli törenlerle sevindi. Yakup Kadri’nin Babil Kulesi’nden ihtişamlı” diye tanımladığı Taşhan; 1933 yılında hükümet tarafından satın alındı ve 1935’te yıkıldı. Yerine Sümerbank binası yapıldı. Taşhan meydanı da önce Hakimiyeti Milliye Meydanı, daha sonra da Ulus Meydanı oldu.

Darülmuallimin binası

Muhtemelen 1900’lerin başında inşa edilen ve Vali Ferit Paşa zamanında Darülmuallimin  (Erkek öğretmen okulu) olarak hizmete açılan bina da döneminin tanıkların birisiydi. Dışı kesme taştan yapılmış, içi ahşaptı. Öğretmen okulu olmasının yanında TBMM’nin açılışında Milli Eğitim Bakanlığı’nı ve şehre gelen milletvekillerini barındırdı. Matbuat Umum Müdürlüğü ve TBMM Matbaaları da bu binadaydı. 3 Aralık 1947’de çıkan bir yangınla tamamen harap olan Darülmuallimin binası da tıpkı Taşhan gibi döneminin bütün gelişmelerinin tanığıydı.

Rus Sefareti

23 Nisan 1920’de kurulan TBMM’yi ve oluşturulan hükümeti ilk tanıyan devletlerden birisi ve belki de en önemlisi Sovyet Rusya’ydı. İlk Rus elçilik heyeti 4 Ekim 1920’de Ankara’ya gelmiş ve Samanpazarı’nda tarihi Kurşunlu Camii’nin yakınındaki üç evi elçilik binası olarak kullanmaya başlamışlardı. Upmal-Angarski’den Budu Mdvani’ye ve Natsarenus’tan  Aralov’a kadar ilk büyükelçiler ve elçilik mensupları bu binalarda görev yaptılar. Elçiliğin ziyaretçileri pek boldu. Sosyalist düşüncedeki milletvekillerinden, yazar Halide Edip Adıvar’a, Fikriye hanıma varıncaya kadar birçok tanınmış kişi elçiliği ziyaret ederdi.  Mustafa Kemal Paşa da ulusal mücadelede desteğini elde ettiği bu ülkenin elçiliğini sık sık ziyaret ederdi. 14 Ağustos 1922’de çıkan bir yangın elçilik binalarını kullanılamaz hale getirdi. Rus Büyükelçiliği Hamamönü civarında bir binaya taşındı. Döneminin gelişmelerine tanıklık etmiş bulunan ilk elçilik binaları da yok oldu gitti.


Mehmet Sarıoğlu, 1963’te İzmir’de doğdu, babasının mesleği nedeniyle ilk, orta, lise öğretimini yurdun çeşitli yerlerinde tamamladı. 1986’da Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarını da aynı üniversitede tamamladı. 1919-1945 yılları arasında başkent Ankara’nın gelişim ve değişimlerini ele aldığı doktora tezi, 2001’de “Ankara-Bir Modernleşme Öyküsü” adıyla Kültür Bakanlığı’nca yayınlandı. Kültür Bakanlığı Ankara Milli Kütüphane Başkanlığı’nda memur, Milli Eğitim Bakanlığı’nda öğretmen olarak çalışan Mehmet Sarıoğlu 2001’de Kocaeli Üniversitesi’nde akademisyen olarak göreve başladı. Uzun yıllar Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanlığı, Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcılığı, Orta Öğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Bölüm Başkanlığı gibi görevleri üstlendi. Kocaeli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Tarih Bölümü’nün kurulması çalışmalarını yürüttü. Kocaeli Üniversitesi’nde görev yaptığı yıllarda “Kocaeli-İzmit Bibliyografyası 1932-2002”, “Bir Cumhuriyet Aydını: Mehmet Ali Kağıtçı”, “SEKA Postası’nın Işığında İzmit’te Kültürel Yaşam”, “Türk Eğitim Tarihinden Esintiler” adlı kitapları yayınladı. “Cumhuriyet Aydınlanması” adlı eserin editörlüğünü yaptı. “Ermeni Sorunu Rehberi”, “Kent ve Konuğu-Atatürk’ün Kocaeli Ziyaretleri” gibi ortak kitaplarda bazı bölümleri yazdı. Birçok makale kaleme aldı, sempozyumlara, konferanslara, çalıştaylara katıldı. 2013’te emekli oldu, Ankara’ya döndü. 2014-2019 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi ATAMER biriminde konuk öğretim üyesi olarak Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersleri verdi. Bu dönemde; “Bu Çocuk Adam Olacak Ama Ben Göremeyeceğim-Bir Beyin Cerrahının Yaşam Öyküsü-Dr. Yücel Kanpolat Anıları”, “H. Cahit Öztelli-Halkbilimine Adanmış Bir Yaşam” adlı biyografik kitapları ve “Ankara Gazi Lisesi 1932” adlı çalışmasını yayınladı. Mehmet Sarıoğlu halen Ankara’da yaşamakta, çalışmalarını sürdürmektedir.

Otomobil bağımlılığını sonlandırmanın karşısındaki engeller nasıl aşılabilir?

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Newman ve Kenworthy yayınlarında ulaşımının serüvenini 3 temel dönemde özetlemişlerdir: Yürüyen Kentler, Transit Kentler ve Otomobil Kentleri. Bu dönemsel ayrışmayı Türkiye’ye uyarlamak mümkündür. Sanayi Devrimi sonrasında buharlı makinelerin de yaygınlaşmasıyla Türkiye’de demiryolu ulaşımı yoğunlaşmıştır ardından Fordist Üretim Modeli’nin de katkılarıyla kentlerde otomobil önemli bir role sahip olmuştur. O günlerden bugüne kadar şüphesiz ki otomobil kullanımı ve sahipliği Türkiye özelinde ve dünya genelinde de artış göstermiştir.  Öyle ki kentler baskın olan ulaşım modelinin etrafında şekillenmiştir ancak bu durum gün geçtikçe olumsuzluklarını gözler önüne sermiştir.

Ulaşım sistemleri geleceğe yaşanabilir ve sürdürülebilir şehirler inşa etmek açısından önem teşkil etmektedir. Bugün kentlerde hava kirliliği, trafik, gürültü ve trafik kazaları gibi sorunlarda ulaşım sistemleri baş aktörlerden birisidir. Bunun da en büyük sorumlusu merkezi ve yerel yönetimlerin ulaşım politikalarıdır. Otomobil odaklı kentlerimizde her trafik yoğunluğu sorununa yeni yol ağları ekleyerek çözüm bulunmaktadır fakat bu çözüm gün geçtikçe yeni sorunlar doğurmaktadır.

Otomobillerin hayatımızı kolaylaştırdığını düşünürken aslında kentlerimizdeki hareketliliği içinden çıkılmaz hale getirdiğini fark edemiyoruz. Toplumumuzda otomobil sahipliği bir statü göstergesi olarak görülüyor, bu durumda reklamların bize lanse ettiği duyguların etkisi büyük. Durum böyle olunca otomobile gereksinim duyma durumuna bakılmaksızın herkes bir otomobil sahibi olmak istiyor. Otomobil bağımlılığı ile mücadele edebilmek için öncelikle lüks tüketim toplumu düşünce yapısından kurtulmamız sonrasında yerelden merkeze doğru kentlerde otomobil kullanımı konusunda caydırıcı politikalar oluşturmak ve kentsel alanları bu politikalara uyum sağlayacak şekilde yeniden üretmek gerekiyor.

Araç sahipliğini kısıtlamak, çocukluktan itibaren bisiklet kullanımını desteklemek amacıyla eğitici kampanyalar düzenlemek uygulaması kolay ve olumlu etkisini uzun vadede görebileceğimiz çözümler olabilir.

İnsanlar çoğu zaman otomobili sırf daha konforlu olduğu için tercih ediyor bu durum da toplu taşıma araçlarıyla bir kıyas yapıldığı ve otomobilin galip geldiği anlamına geliyor. Kentlerde Toplu Taşıma Odaklı Gelişim (TOD) ilkeleri benimsenerek bu doğrultuda toplu taşıma ağları konusunda geliştirmeler yapmak, fiyat tarifelerini indirimli hale getirmek toplu ulaşımının çekiciliğini artırabilir.  Toplu taşıma sistemlerini belirli bir kalite ve konfor seviyesine getirdikten sonra otomobil kullanımından caydırıcı önlemler de almak gerekir. Yönetimler öncelikle belirli cadde ve sokakları kademeli olarak araç trafiğine kapatarak bunu sağlayabilir. Böylelikle insanlar yasaklara başta tepkili yaklaşacak fakat sonrasında uyum sağlamak zorunda kalacaktır. Belirli otoyollardan geçişler için fahiş paralar kesmek de insanları alternatif ulaşım modlarına yöneltecektir.

Otomobil bağımlılığı ile mücadelede arazi kullanımı konusunda düzenlemelere gitmek uzun vadeli fakat etkili bir çözüm olabilir.  Çoğu kent trafiğe doymuş durumdadır buna rağmen yönetimler yeni yol ve köprülerle hem devlet bütçesine yük yaratmakta hem de otomobil kullanımını destekleyen bir politika uygulamaktadır. Buna alternatif olarak bisiklet ulaşım ağlarına yatırımlar yapılabilir. Bu yatırım hem otoyola göre düşük maliyetlidir hem de sürdürülebilir ve yürünebilir kentler oluşturmak için büyük bir adımdır. Kentlerimiz merkezden çepere doğru genişlemektedir fakat çeperlerdeki yerleşmelerde yeterli yoğunluğa ulaşılamadığı için alt merkezler oluşamamakta ve ulaşım ağları da buraları kapsayacak şekilde geliştirilememektedir. Bu konumlarda oturan insanlar merkeze ulaşmak için otomobil kullanmayı hem konforlu hem de mantıklı bulmaktadır. Konutlar inşa edilirken düşük yoğunluklu yaşam alanları tasarlamak, kent çeperine yayılmayı dolayısıyla otomobil kullanımını da artıracaktır. Ayrıca bu durum arazi israfına da yol açmaktadır çünkü çeperlere yayılma ihtiyacı tarımsal nitelikli arazilerimizi yapılaşmaya açmamıza sebep oluyor. Bu sebeple yüksek yoğunluklu konut alanları tasarlayarak, alanda alt merkezler oluşturmak insanların kentin merkezinden uzakta olmasının eksikliğini hissettirmeyecektir ve onları otomobil sahibi olmanın zorunlu olduğu fikrinden de uzaklaştırabilir. Özetle kentte yoğunluk, yürünebilirliği artıran önemli bir faktördür.

Dünya’da otomobil kullanımını azaltan politikaları başaralı bir biçimde uygulayan birçok kent örneği vardır.  Uyguladıkları benzer politikaların ötesinde her birinin ortak noktası cesur siyasi liderler ve diğer aktörlerin birlikte bu süreçte yer alarak toplumun her düzeyini kucaklamasıdır.

Otomobil esaretinden kurtarılmış kentler yaratmak mümkündür fakat bu kararlı ve sabırlı bir şekilde yol almamız gereken bir süreçtir. Süreç boyunca yönetimlerin, sivil toplum örgütlerinin ve diğer aktörlerin birlikte hareket etmesi etkin karar almayı ve uygulamayı kolaylaştıracaktır.