Blog

Ayrancı’nın meyveli ağaçları

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Bütün betonlaştırma çabalarına rağmen Ayrancı sokaklarında, arka bahçelerinde, balkonlarda hayat yeşile durabiliyor hâlâ. Bazı bitkiler insana ihtiyaç duymaksızın kendi kendine doğanın kucağında yaşıyor, baharda çiçeklenip yazın meyve veriyor. O meyvelerin çoğu da ağaç diplerinde çürüyüp gidiyor. Her çürüme olumsuz sonuçlar üretmiyor, hatta doğada çürüme üretici bir süreç. O çürüyen elmalar, armutlar, kirazlar asla “boşa” gitmiyor, toprağa karışırsa adeta reenkarnasyona uğruyor! Bazen de insan elinde ezik büzük meyveler uzun ömürlü besinlere dönüşüyor. 

Ayrancı sokaklarını arşınladığım günlerden birinde Ayrancılı bir elma ağacının dibine düşüp biriken elmaları fark ettim. Toprağın üzerinde yara bereyle de olsa sapasağlam duruyorlardı. Kısa bir tereddütten sonra biraz toplamaya karar verdim.

O sırada oradan geçen biriyle göz göze geldik. Ardından şu soruyu yöneltti: “o topladığınız şeyler nedir?” Afallamak sözcüğü bu ana özgülenmişti adeta! “Elma bunlar, böyle ‘eskimiş’ meyvelerden sirke yapıyorum ben, siz de yapabilirsiniz, yazık burada sadece çürümekle kalacaklar” diyip sirke tarifime geçtim ama adamcağızın ilgi alanında elma bile yokken sirke çok ağır geldi galiba, “iyi akşamlar” diyip ayrıldı… Bir iki tane daha toplayıp ceplerime tıkıştırdıktan sonra ben de eve yollandım.

Evde elmaları bir güzel yıkadım, bıçakla dört parçaya bölüp iç kısmındaki sert bölümleri çıkardım, çekirdekleri alıkoydum. Bir kavanoza önce 2-3 nohudu, sonra dilimlediğim elmaları yerleştirdim. Daha önce yaptığım sirkeden birkaç kaşık ile kavanozu dolduracak kadar dinlenmiş su ekleyip onları, çok kısa zamanda üşüşecek sirke sineklerinden korumak üzere hava alan pamuklu bezlerle kapattım. Ve böylece, bana hep mucizevi gelen fermantasyon sürecini, mikroplarla hiç bitmeyen faydalı ilişkimizi bir kez daha başlatmış oldum!

Sirke maceram

Sirkeyle belki en yakından ilişkili yiyecek turşudur herhalde, o da mayalanmadan nasiplenen uzun ömürlü besinlerimizdendir. Yıllar önce bir heves pazara inip envai çeşit sebze ve meyve alıp, çok sevdiğim bir yiyecek olan turşuyu kurmaya girişmiştim. Zira çarşı pazardan turşu almak hem gücüme gidiyor (maddi ve manevi olarak!) hem de hata kaza alırsam ikinci yiyişte tadı bozulmuş oluyordu. Her şeyi kitabına uygun şekilde hazırlayıp kavanozu kuru ve karanlık bir yere terk ettim. Galiba bir iki ay sonra kapağını açıp heyecanla tadına baktığımda kitaptaki çok önemli bir ilkeyi feci halde yanlış yorumladığımı fark ettim: “bolca tuz ekleyin, tuzu sakınmayın!” Yaklaşık sekiz kilo malzemeyi berbat etmiştim. 

Uzunca bir süre, 15 yıl kadar elimi turşu alet edevatına değdirmedim. Sonra pandemi geldi! Ve ben yeniden turşuya ve o ana kadar pek de farkında olmadığım, onun yakın arkadaşı sirkeye meftun oldum. Yavaş yavaş mayalanmanın önemini kavramaya başladım, her an her yerde bir tür mayalanma meydana geliyordu, biz farkında olsak da olmasak da. Mayalanmayı kendi lehine bir sürece dönüştürmek ise işten bile değildi! 

…her nefesimizde, her lokmamızda bakteri ve mantar bulunur… antibakteriyel sabunlarla, mantar önleyici kremlerle ve antibiyotik ilaçlarla onları yok etmeye çalışın, kaçamazsınız: Onlar her yerde bulunan dönüşüm ajanlarıdır, çürüyen maddeyle beslenirler, dinamik yaşam güçlerini sürekli olarak bir mucizevi ve korkunç yaratımdan diğerine kaydırırlar. Bazı mikroorganizmalar olağanüstü mutfak dönüşümleri sergileyebilir. Gözümüze görünmeyen minik varlıklar bize ilgi çekici ve çeşitli tatlar getirir. Fermantasyon bize ekmek ve peynir gibi en temel gıdalarımızın çoğunu ve çikolata, kahve, şarap ve bira gibi en zevkli ikramlarımızı verir.(1)


(1) Sandor Ellix Katz. 2003. Wild fermentation: the flavor, nutrition, and craft of live-culture foods. Vermont: Chelsea Green Publishing Company. s. 2.

Ayrancı Festivali’ne destek verenlere teşekkürlerimizle

Ayrancı Festivali, Cumhuriyetin 100. yılı nedeniyle 13 Ekim (Ankara’nın başkent oluşu) ile 29 Ekim 2023 (Cumhuriyet Bayramı) tarihleri arasında bu yıl ilk kez mahalleliyle buluştu. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin destekleriyle gerçekleşen etkinlikler ücretsiz ve herkese açık şekilde Ayrancı’nın çeşitli mekânlarında izleyiciler ve katılımcılarla buluştu.

Festivale destek veren kurumlar arasında Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne Belediye Başkanımız Mansur Yavaş’ı ziyaret ederek teşekkür ettik. ABB’ye ait Portakal Çiçeği Parkı’nda gerçekleşen Ayrancı Çocuk Festivali’ne verdikleri destek için tekrar teşekkür ederiz. 

Festival programına başından itibaren her detayı ile ilgilenen ve programın gerçekleşmesinde önemli destekler olan ABB Kültür ve Tabiat Varlıkları Daire Başkanı Bekir Ödemiş ve ABB Sosyal Medya Daire Başkanı Yüksel Işık’a katkılarından dolayı teşekkür ederiz.

Festival programının oluşturulmasında her toplantıda pozitif yaklaşımları ve programa kurumsal desteklerinden dolayı Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Genel Sekreteri Pınar Alpay Yüksel’e teşekkür ederiz.

Ayrancı Festivali’ni geliştirerek devam ettirme yolunda bütün kişi ve kurumlarımızla işbirliğimizin büyüyerek sürmesini umut ediyoruz.

Kentin sessiz tanıkları: Üç bina üç tarih. Taşhan, Darülmuallimin, Rus Sefareti

Geçmişe bir binanın tanıklığından bakabilmek mümkün müdür? Bir sokak, bir cadde, bir köprü, bir anıt bize neler anlatır?  Bir tarihi meydan konuşabilse bize neler fısıldar? Onlar bulundukları kentin sessiz tanıkları mıdır;  soru sormadıkça konuşmayan? Evet bulundukları kentin sessiz tanıklarıdır caddeler, meydanlar, binalar, köprüler.. Yaşamalarına izin verildiği sürece hep ordadırlar, yaşadıkları döneme kayıt düşerler, sakinlerinin anılarında yer alırlar ve bir bakıma kentin ortak hafızası olurlar. Bugün artık olmayan ve sadece eski fotoğraflardan bize gülümseyebilen Taşhan, Darülmuallimin ve ilk Rus Büyükelçiliği binaları da bir dönem Ankara’sının tarihine ışık tutan yapılarıydı.   

Taşhan

Taşhan 1888’de  Vali Abidin Paşa’nın zamanında Niğdeli bir ustanın  Hıdırlıktepesi’nden getirilen pembe taşlarla inşa ettiği görkemli bir handı. Halkın kısa süre sonra Taşhan diye isimlendirdiği bu yapı;  1892’de Ankara’ya demiryolunun da gelmesiyle ve sonrasında yaşanan gelişmelerle beraber eski tarihi kent merkezinin batıya doğru genişlemesinde etkili oldu. Üzerinde yazılı “Hotel Angora” ismiyle şehre gelen yolculara ev sahipliği yaptı. Bir süre sonra önünde açılan meydana da adını verdi. Taşhan; Azmi Milli Yurdu ile, dönemin en saygın lokantalarından biri olan Karpiç’i ile, İttihatçıların bir araya geldiği Tesanüt’ü ile anılarda yer aldı. Taşhan ve Taşhan Meydanı; II. Meşrutiyet’in ilanına, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’ya gelişlerine, TBMM’nin açılışına ve Cumhuriyetin ilanına, hemen yanı başında atlı Atatürk heykelinin yapılışına da tanıklık etti. I. Dünya Savaşı’nda cepheye asker sevkiyatında ve şehirdeki Ermenilerin göçleriyle üzüldü, Cumhuriyet’in 10. yıldönümündeki görkemli törenlerle sevindi. Yakup Kadri’nin Babil Kulesi’nden ihtişamlı” diye tanımladığı Taşhan; 1933 yılında hükümet tarafından satın alındı ve 1935’te yıkıldı. Yerine Sümerbank binası yapıldı. Taşhan meydanı da önce Hakimiyeti Milliye Meydanı, daha sonra da Ulus Meydanı oldu.

Darülmuallimin binası

Muhtemelen 1900’lerin başında inşa edilen ve Vali Ferit Paşa zamanında Darülmuallimin  (Erkek öğretmen okulu) olarak hizmete açılan bina da döneminin tanıkların birisiydi. Dışı kesme taştan yapılmış, içi ahşaptı. Öğretmen okulu olmasının yanında TBMM’nin açılışında Milli Eğitim Bakanlığı’nı ve şehre gelen milletvekillerini barındırdı. Matbuat Umum Müdürlüğü ve TBMM Matbaaları da bu binadaydı. 3 Aralık 1947’de çıkan bir yangınla tamamen harap olan Darülmuallimin binası da tıpkı Taşhan gibi döneminin bütün gelişmelerinin tanığıydı.

Rus Sefareti

23 Nisan 1920’de kurulan TBMM’yi ve oluşturulan hükümeti ilk tanıyan devletlerden birisi ve belki de en önemlisi Sovyet Rusya’ydı. İlk Rus elçilik heyeti 4 Ekim 1920’de Ankara’ya gelmiş ve Samanpazarı’nda tarihi Kurşunlu Camii’nin yakınındaki üç evi elçilik binası olarak kullanmaya başlamışlardı. Upmal-Angarski’den Budu Mdvani’ye ve Natsarenus’tan  Aralov’a kadar ilk büyükelçiler ve elçilik mensupları bu binalarda görev yaptılar. Elçiliğin ziyaretçileri pek boldu. Sosyalist düşüncedeki milletvekillerinden, yazar Halide Edip Adıvar’a, Fikriye hanıma varıncaya kadar birçok tanınmış kişi elçiliği ziyaret ederdi.  Mustafa Kemal Paşa da ulusal mücadelede desteğini elde ettiği bu ülkenin elçiliğini sık sık ziyaret ederdi. 14 Ağustos 1922’de çıkan bir yangın elçilik binalarını kullanılamaz hale getirdi. Rus Büyükelçiliği Hamamönü civarında bir binaya taşındı. Döneminin gelişmelerine tanıklık etmiş bulunan ilk elçilik binaları da yok oldu gitti.


Mehmet Sarıoğlu, 1963’te İzmir’de doğdu, babasının mesleği nedeniyle ilk, orta, lise öğretimini yurdun çeşitli yerlerinde tamamladı. 1986’da Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarını da aynı üniversitede tamamladı. 1919-1945 yılları arasında başkent Ankara’nın gelişim ve değişimlerini ele aldığı doktora tezi, 2001’de “Ankara-Bir Modernleşme Öyküsü” adıyla Kültür Bakanlığı’nca yayınlandı. Kültür Bakanlığı Ankara Milli Kütüphane Başkanlığı’nda memur, Milli Eğitim Bakanlığı’nda öğretmen olarak çalışan Mehmet Sarıoğlu 2001’de Kocaeli Üniversitesi’nde akademisyen olarak göreve başladı. Uzun yıllar Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanlığı, Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcılığı, Orta Öğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Bölüm Başkanlığı gibi görevleri üstlendi. Kocaeli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Tarih Bölümü’nün kurulması çalışmalarını yürüttü. Kocaeli Üniversitesi’nde görev yaptığı yıllarda “Kocaeli-İzmit Bibliyografyası 1932-2002”, “Bir Cumhuriyet Aydını: Mehmet Ali Kağıtçı”, “SEKA Postası’nın Işığında İzmit’te Kültürel Yaşam”, “Türk Eğitim Tarihinden Esintiler” adlı kitapları yayınladı. “Cumhuriyet Aydınlanması” adlı eserin editörlüğünü yaptı. “Ermeni Sorunu Rehberi”, “Kent ve Konuğu-Atatürk’ün Kocaeli Ziyaretleri” gibi ortak kitaplarda bazı bölümleri yazdı. Birçok makale kaleme aldı, sempozyumlara, konferanslara, çalıştaylara katıldı. 2013’te emekli oldu, Ankara’ya döndü. 2014-2019 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi ATAMER biriminde konuk öğretim üyesi olarak Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersleri verdi. Bu dönemde; “Bu Çocuk Adam Olacak Ama Ben Göremeyeceğim-Bir Beyin Cerrahının Yaşam Öyküsü-Dr. Yücel Kanpolat Anıları”, “H. Cahit Öztelli-Halkbilimine Adanmış Bir Yaşam” adlı biyografik kitapları ve “Ankara Gazi Lisesi 1932” adlı çalışmasını yayınladı. Mehmet Sarıoğlu halen Ankara’da yaşamakta, çalışmalarını sürdürmektedir.

Otomobil bağımlılığını sonlandırmanın karşısındaki engeller nasıl aşılabilir?

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Newman ve Kenworthy yayınlarında ulaşımının serüvenini 3 temel dönemde özetlemişlerdir: Yürüyen Kentler, Transit Kentler ve Otomobil Kentleri. Bu dönemsel ayrışmayı Türkiye’ye uyarlamak mümkündür. Sanayi Devrimi sonrasında buharlı makinelerin de yaygınlaşmasıyla Türkiye’de demiryolu ulaşımı yoğunlaşmıştır ardından Fordist Üretim Modeli’nin de katkılarıyla kentlerde otomobil önemli bir role sahip olmuştur. O günlerden bugüne kadar şüphesiz ki otomobil kullanımı ve sahipliği Türkiye özelinde ve dünya genelinde de artış göstermiştir.  Öyle ki kentler baskın olan ulaşım modelinin etrafında şekillenmiştir ancak bu durum gün geçtikçe olumsuzluklarını gözler önüne sermiştir.

Ulaşım sistemleri geleceğe yaşanabilir ve sürdürülebilir şehirler inşa etmek açısından önem teşkil etmektedir. Bugün kentlerde hava kirliliği, trafik, gürültü ve trafik kazaları gibi sorunlarda ulaşım sistemleri baş aktörlerden birisidir. Bunun da en büyük sorumlusu merkezi ve yerel yönetimlerin ulaşım politikalarıdır. Otomobil odaklı kentlerimizde her trafik yoğunluğu sorununa yeni yol ağları ekleyerek çözüm bulunmaktadır fakat bu çözüm gün geçtikçe yeni sorunlar doğurmaktadır.

Otomobillerin hayatımızı kolaylaştırdığını düşünürken aslında kentlerimizdeki hareketliliği içinden çıkılmaz hale getirdiğini fark edemiyoruz. Toplumumuzda otomobil sahipliği bir statü göstergesi olarak görülüyor, bu durumda reklamların bize lanse ettiği duyguların etkisi büyük. Durum böyle olunca otomobile gereksinim duyma durumuna bakılmaksızın herkes bir otomobil sahibi olmak istiyor. Otomobil bağımlılığı ile mücadele edebilmek için öncelikle lüks tüketim toplumu düşünce yapısından kurtulmamız sonrasında yerelden merkeze doğru kentlerde otomobil kullanımı konusunda caydırıcı politikalar oluşturmak ve kentsel alanları bu politikalara uyum sağlayacak şekilde yeniden üretmek gerekiyor.

Araç sahipliğini kısıtlamak, çocukluktan itibaren bisiklet kullanımını desteklemek amacıyla eğitici kampanyalar düzenlemek uygulaması kolay ve olumlu etkisini uzun vadede görebileceğimiz çözümler olabilir.

İnsanlar çoğu zaman otomobili sırf daha konforlu olduğu için tercih ediyor bu durum da toplu taşıma araçlarıyla bir kıyas yapıldığı ve otomobilin galip geldiği anlamına geliyor. Kentlerde Toplu Taşıma Odaklı Gelişim (TOD) ilkeleri benimsenerek bu doğrultuda toplu taşıma ağları konusunda geliştirmeler yapmak, fiyat tarifelerini indirimli hale getirmek toplu ulaşımının çekiciliğini artırabilir.  Toplu taşıma sistemlerini belirli bir kalite ve konfor seviyesine getirdikten sonra otomobil kullanımından caydırıcı önlemler de almak gerekir. Yönetimler öncelikle belirli cadde ve sokakları kademeli olarak araç trafiğine kapatarak bunu sağlayabilir. Böylelikle insanlar yasaklara başta tepkili yaklaşacak fakat sonrasında uyum sağlamak zorunda kalacaktır. Belirli otoyollardan geçişler için fahiş paralar kesmek de insanları alternatif ulaşım modlarına yöneltecektir.

Otomobil bağımlılığı ile mücadelede arazi kullanımı konusunda düzenlemelere gitmek uzun vadeli fakat etkili bir çözüm olabilir.  Çoğu kent trafiğe doymuş durumdadır buna rağmen yönetimler yeni yol ve köprülerle hem devlet bütçesine yük yaratmakta hem de otomobil kullanımını destekleyen bir politika uygulamaktadır. Buna alternatif olarak bisiklet ulaşım ağlarına yatırımlar yapılabilir. Bu yatırım hem otoyola göre düşük maliyetlidir hem de sürdürülebilir ve yürünebilir kentler oluşturmak için büyük bir adımdır. Kentlerimiz merkezden çepere doğru genişlemektedir fakat çeperlerdeki yerleşmelerde yeterli yoğunluğa ulaşılamadığı için alt merkezler oluşamamakta ve ulaşım ağları da buraları kapsayacak şekilde geliştirilememektedir. Bu konumlarda oturan insanlar merkeze ulaşmak için otomobil kullanmayı hem konforlu hem de mantıklı bulmaktadır. Konutlar inşa edilirken düşük yoğunluklu yaşam alanları tasarlamak, kent çeperine yayılmayı dolayısıyla otomobil kullanımını da artıracaktır. Ayrıca bu durum arazi israfına da yol açmaktadır çünkü çeperlere yayılma ihtiyacı tarımsal nitelikli arazilerimizi yapılaşmaya açmamıza sebep oluyor. Bu sebeple yüksek yoğunluklu konut alanları tasarlayarak, alanda alt merkezler oluşturmak insanların kentin merkezinden uzakta olmasının eksikliğini hissettirmeyecektir ve onları otomobil sahibi olmanın zorunlu olduğu fikrinden de uzaklaştırabilir. Özetle kentte yoğunluk, yürünebilirliği artıran önemli bir faktördür.

Dünya’da otomobil kullanımını azaltan politikaları başaralı bir biçimde uygulayan birçok kent örneği vardır.  Uyguladıkları benzer politikaların ötesinde her birinin ortak noktası cesur siyasi liderler ve diğer aktörlerin birlikte bu süreçte yer alarak toplumun her düzeyini kucaklamasıdır.

Otomobil esaretinden kurtarılmış kentler yaratmak mümkündür fakat bu kararlı ve sabırlı bir şekilde yol almamız gereken bir süreçtir. Süreç boyunca yönetimlerin, sivil toplum örgütlerinin ve diğer aktörlerin birlikte hareket etmesi etkin karar almayı ve uygulamayı kolaylaştıracaktır.

Toplumcu Belediyecilik yolunda bir çaba, emek ve girişim olarak Çankaya Belde AŞ (2009-2014)

Yazar Hakkında

1989 Ankara Atatürk Lisesi mezunudur. ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden 1994 lisans derecesi almıştır. ODTÜ Kentsel Politika Planlama Yerel Yönetimler Bölümü ve AÜ Kent ve Çevre Bilimleri'nde yüksek lisans çalışmaları yapmıştır. Pandemi döneminde İzmir Katip Çelebi Üniversitesi'nde "Medya ve İletişim Yüksek Lisansı"nı tamamlamıştır.
1994 yılında TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Sekreter Yardımcısı olarak başladığı Oda’da 1996 yılında Merkez Yönetim Kuruluna seçildi. 2001 yılında başladığı TMMOB Genel Sekreter Yardımcılığı görevini 2004 yılının sonuna kadar sürdürdü. 2002-2008 yılları arasında TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Başkanı, II. Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmıştır.
Halen kurucusu olduğu Kent-Lab Derneği (www.kentlab.org) ile sivil alanda hak savunuculuğu yapmaya devam etmektedir.
Çankaya Belediyesi Belde A.Ş. Genel Müdürlüğü’nden (2009-2014) sonra bir eğitim ve danışmanlık şirketi kurarak İş-Kur Kursları düzenledi. İzmir Büyükşehir Belediyesi Meslek Fabrikası'na danışmanlık yaptı.
2019'dan bu yana da Çiğli Belediyesi'nde "İklim Değişikliği ve Ekoloji" konularında danışmanlık yapmaktadır.

2009 Yerel Seçimleri ve Küresel Kriz Koşulları

2009 yerel yönetim seçimleri ağır bir küresel ekonomik krizin sonuçlarının ülkemizde de yaşandığı bir sürece denk geliyordu. İktidar her ne kadar “teğet geçti” deyip krizin politik sonuçlarından kaçınmaya çalışsa da, işsizlik ve enflasyon bu sonuçlardan iktidarın politik olarak sakınamayacağını gösteriyordu.

Bu süreçte yerel seçimler, okul ve oda yıllarında sürekli dillendirdiğimiz “Toplumcu Belediyecilik” uygulamalarının –“ekonomik krizi”de göz önüne alarak– geniş halk kitleleri için hayata geçirilmesi bağlamında fırsat sunabileceğini düşünüyordum.

Seçimlerde Aday Adayları

Bu çerçevede Bülent Tanık’ın 2009 seçimleri için “Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı” olmak için oluşturduğu teknik ekibe dahil olmuştum ve özellikle kentsel dönüşüm konusunda katkı veriyordum. Adaylığa ilişkin siyasi çalışmalar yapmak gerektiğinde de bu süreçte rol almaya başlamıştım. Partinin “Bilim, Yönetim ve Kültür Platformu” üyesi olmuştum. Belediyecilikle ilgili fikirlerimi hayata geçirmek için Mamak Belediye Meclis Üyeliği için aday adayı olarak da başvurmuştum. 

Büyükşehir Belediye Başkan Aday Adaylığı için teknik çalışmalarla başlayan süreç Bülent Tanık’ın Çankaya Belediye Başkan adaylığı ile sonuçlandı. Hızlı ve yoğun geçen bir kampanya sürecinden sonra kendimi mazbatalarını alan meclis üyeleri ve belediye başkanı ile Çankaya Belediyesi’nin o günlerde kolej binasında bulunan hizmet binasına girerken bulmuştum. Cahit Sıtkı tabiriyle tam yolun yarısını yeni geçmiş yaşımla, aklımdan, topluma yararlı işler yapmayacaksak bu binaya girmenin anlamsız olduğu geçiyordu. 

2011 yılı Çankaya Belde AŞ Genel Kurul Toplantısı.

Çankaya Belediye Binasında 45 günlük mesai

Makamın devir tesliminde eski ve yeni belediye başkanı, ilçe başkanı, ilçe sekreteri ve özel kalem müdürüyle birlikte yer almıştım. Belediye döneminin başlaması ile birlikte Çankaya Belde AŞ’nin Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Genel Müdürlüğünü yapacağım netleşmişti.

Şirket genel kurulu yapılana kadar eski bir başkan yardımcısının odasında envanter çalışması yapıyor, önceki dönem yapılan yıkımın mali, arsa varlığı, personel vb yönlerden boyutlarını tespit etmeye çalışıyordum. 

Bir yandan büyük bir kaos içerisinde gelen gidenle, yeni tanıştıklarım arasında penceremden  Kolejin iç avlusunda her seferinde farklı taşeron yapılarda istihdam edilmiş ve 8 aydır maaşlarını alamayan personelin büyük bir tükenmişlik içinde attığı voltalar dikkatimi çekiyordu. Belediyenin bir biriminden diğer birimine geçerken, tanıyanlar durduruyor, sorunlarına nasıl çözüm bulacaklarını yetkili gördükleri bizlere soruyorlardı.

2009, Mayıs 15; Çankaya Belde AŞ’nde yeni dönemi başlatıyoruz…

Tüm bu karmaşa içerisinde Mayıs’ın 15’inde Çankaya Belde AŞ’nin genel kurulunu yapıp şirket yönetimini devir alarak Reşat Nuri Sokak’taki şirket merkezinde çalışmaya başlamıştım. İlk günler kadro kurma telaşıyla geçiyordu, ama öncelikle acilen çözülmesi gereken üç sorun vardı karşımızda…

Spor kulübünde ve diğer taşeron yapılarda istihdam edilmiş, 8 aydır maaş alamamış ve tükenmişlik sendromuna girmiş yüzlerce personel,

5 yıldır maaş dışında ikramiye vb hiçbir sosyal hakkının ödemesi yapılmamış şirket personeli,

Yeni yönetime devredilmeyen Spor Kulübü’nün yönetimi altındaki Ahlatlıbel ve Lozan tesisleri.

2004-2009 dönemi Çankaya Belediyesi’ni irdelendiğimizde, çalışanların ve Çankayalı yurttaşların insan haysiyet ve onurunu hiçe sayan uygulamaları burada tekrar sıralamak istemem. Dönemin şahitleri iyi hatırlayacaktır. 

Bu süreci tersine çevirecek, yapacağımız işleri temsil edecek Yeni Toplumcu Belediye belediye logosunun altına çoktan yerleştirilmişti ama toplumcu uygulamaları hayata geçirmek sancılı bir süreçti. 

Bu sürecin ağır yükünü yüklenmekte benim yönettiğim şirketin inisiyatifi alması gerekmişti. Belediyecilik döneminin ilk 6 ayı içerisinde şirket için oluşturduğumuz logo, misyon, vizyon çalışmasında şirketin ana yönelimini Yeni Toplumcu Belediyeciliğin Hizmetinde olarak belirlemiştik. Bu bizim TMMOB günlerimizde kullandığımız Mühendisler, Mimarlar, Şehir Plancıları Halkın Hizmetinde… sloganına bir göndermeydi aslında..

Elini Taşın Altına İlk Koyma Halleri

Yukarda saydığım temel sorunlara ilişkin temel politikaları uygulamaya başlamıştık.  

Temmuz ayı itibariyle Spor Kulübü ve tüm diğer taşerondaki Çankaya Belediyesi birimlerinde çalışan işçileri Çankaya Belde Anonim Şirketi’nde almaya başlamış Ekim ayına kadar bu süreci tamamlamıştık. Bu süreçte önceliği belediyenin en önemli hizmetlerinden birisi olan ve Eylül ayında açılacak belediye kreşlerinin öğretmenlerine vermiştik.

Şirketin sermaye arttırımı ve şirketin mevcut işçilerinin geriye dönük 5 yıllık ödemelerini yapılması için belediyeden kaynak aktarılmasının önü açılmıştı.

Çankaya Belediye Meclisi’nin Spor Kulübüne yaptığı Ahlatlıbel ve Lozan Park tahsislerini kaldırması sonrası Belediye ile sözleşme imzalayarak bu tesislerin işletmesini devir almıştık. Spor Kulübü tahsisin iptalini mahkeme kanalında durdurup biraz zaman kazanmıştı ama Eylül ayı itibari ile tesislerin işletmesi şirkete geçmişti. Fakat bu devir o kadar nizami bir koşullarda gerçekleşmedi ne yazık ki… Teslim alındığında arazinin kendisi dışında büyük bir yıkım, boşaltılmış sökülmüş demirbaşları ile adeta tesis olmaktan çıkmış bir yapı idi. Buraları hızla hizmete sokmak gerekiyordu, çünkü o günün şartlarında 600 binin üstündeki nüfusa sahip Çankayalıların en önemli hafta sonu etkinliği buraların açık ağaç ve çim alanlarında bulunmaktı. Bu şekli ile tepkilerin hızla çoğalması ihtimal dahilindeydi. Çankayalılar belediyenin eski yönetimi ile yaşanan problemlerin muhatabı değildi doğal olarak… 

Çankaya Belde AŞ-İmar AŞ, Öveçler TODAM, Ahşap Oyuncak Atölyesi, Satış Mağazası ve Çengel 2 birimlerinden oluşan Sosyal Projeler Merkezi

Mekan Her Şeydir

İlk 6 ayda temel sorunların tespiti ve çözüme dönük yaklaşımlar hayata geçmeye başlaması ile birlikte, şirketin çizilen vizyonuna uygun yaklaşımı temsil edecek mekanlar ve araçlarla donatılması ihtiyacı netleşmişti. Tek apartman dairesinden oluşan bir şirket merkezi yerine şirketin kamusal kimliğini temsil edecek, bulunduğu semtte belediye binası olarak faaliyet gösterecek ve sosyal projelere ev sahipliği yapacak bir mekan arayışını başlattık. Bu Çankaya Belediyesi’nin de Kolej’de bulunan merkez binasının Kızılay merkezine taşınması ile paralel bir anlayışı ifade ediyordu. 

Böyle bir binayı Öveçler’de cadde üstünde epeydir de boş olarak duran bir yerde bulmuştuk. Sahibi bu belediyenin bir belediye binası olarak kullanılmasını çok hoş karşılamış ve uygun bedelle de kiralamıştı. 

Çankaya Belediyesi Sosyal Projeler Merkezi” levhasını taktığımız bina Çankaya Belde AŞ ve Çankaya  İmar AŞ ‘nin merkezlerini, Öveçler Semt Merkezi (TODAM), Ahşap Atölyesi, Ahşap Oyuncak Satış Birimi, Ç’engel Kafe 2 ile engelli erişimine uygun bir bina olarak Mayıs 2010’da faaliyete başlamıştı.

ÇAÇOY Çankaya Ahşap Oyuncak Atölyesi.

İlk Yılın Ardından Toplumcu Uygulamaların Zemini Hazırdı

İlk yıl gerçekten bir restorasyon-yapılanma dönemi olmuştu. Çankaya Belde AŞ bine yaklaşan personeli, hizmet vermeye başladığı sosyal tesisleri ve kurumsal kimliğini yansıtan mekanı ile “Toplumcu Belediyecilik”e hizmet edebilecek bir donanıma kavuşmuştu.

Gazete Çankaya Standı ve Stand yerleri.

Toplumcu Belediyecilik”e hizmet etme misyonu biçtiğimiz Çankaya Belde AŞ’nin vizyonunu “belediye hizmetlerini piyasa rasyonalitelerine göre değil toplumsal ihtiyaçlara göre sunma” olarak belirlemiştik. Bunu sağlamak için en temel unsurun insanların katılımı olduğunun farkındaydık. Çankaya Belde AŞ bir şirket olmasına rağmen bu katılımı sağlayacak bir siyasi perspektifi Belediye Başkanı Bülent Tanık tarafından ortaya konan “Yeni Toplumcu Belediye” programı ışığında şirket yönetim kurulu, profesyonel yöneticileri ve belediyedeki birlikte çalıştığımız bürokratlarla birlikte oluşturmuştuk.   

Personel ve istihdam projeleri, belediye tesisleri ve sosyal projeler başlıkları altında topladığımız şirket faaliyetleri olarak kadın temizlik işçileri, vatandaş refakat görevlileri gibi yeni istihdam projeleri, “Gazete Çankaya” ile ilçe kimliğini yansıtan bir basılı medya ve cankayabelediyesi.tv adlı internet medyasını oluşturma, belediyeye ait kreşlerin personel ve pedagojik olarak yeniden yapılanması, 1000 Çocuk Korosu gibi çocuklara dönük yapılanmalar, engellilere dönük sosyal projeler,  halka açık belediye tesislerinin yeniden yapılanması, şirket personelinin belediye işkolunda sendikalaşması ve daha nice toplumcu-yaratıcı çalışma için Çankaya Belde AŞ’nin yolculuğu başlamıştı artık. 


Çankaya Belde AŞ 2009-2014 Dönem Belgeseli

Çankaya Belde AŞ 2009-2014 Dönemi Sosyal Projesi ÇAÇOY Belgeseli

Çankaya’daki tüm gelişmeleri buradan takip edebilirsiniz.

Güvenevler mahallesinde gündelik hayat (1950-1980)

Sözlü tarihli bir kent kültürü araştırması 

1950-1980 Ankara Gündelik Hayatının Sözlü Tarih Okuması: Güvenevler Mahallesi” isimli araştırmamızda Ankara’nın 1950-1980 dönemi sosyal ve gündelik hayatını, mahalle sakinlerinin tanıklıkları aracılığı ile anlamaya çalıştık. Erken Cumhuriyet elitinin yerleşmeye imkân bulduğu ilk mahallelerden olan Güvenevler sakinlerini, bugüne değin Ulus–Çankaya aksında tecrübe edildiği yazılan/söylenen kent yaşamına yakınlıkları açısından soruşturduk.

Erken cumhuriyet dönemi akademik literatürünün belirgin özelliği, ulus inşa sürecinin ya da daha doğru bir ifadeyle bu girişimin sebep olduğu düşünsel kopuşun anlatının merkezine yerleşmesidir. Bu eğilim, aynı döneme ilişkin mimarlık çalışmalarına da yansır. Bunun ötesine geçen çalışmalar da, kullanıcı deneyimine değil de, kullanıcıya nasıl yaşayacağını buyurmasa dahi öneren, gazete, aktüel dergi gibi ikincil kaynaklarına yönelmiştir. Söz konusu tutum, anlatılan dönemi yaşayan özneler üzerinde hat safhada bir üstencilik genelleyici çıktıları zorunlu kılmıştır.

Bu sebeple ölçeği küçültüp, kaynaklarımız elverdiği ölçüde incelikli bir araştırmanın ancak bir mahalle ölçeğinde kurgulanabileceğini öngördük ve sahayı küçük tutarak, onu tıpkı kullanıcılar gibi yerinde görerek, gezerek ve mümkünse orada vakit geçirerek anlamaya çalıştık. Katılımcılarımızın anlatıları üstünde yaptığımız inceleme ve tartışmalar sonucu “Kent ve Kent Kültürü”, “Çalışma yaşamı ve Çalışmak” ve “Hafızanın Cinsiyeti: Kadın Görüşmecilerin Ankarası” başlıklarına ulaştık. Bu başlıkta sizlerle “Kent ve Kent Kültürü” temasının çıktılarını paylaşacağız.

Kent ve Kent Kültürü

15 gönüllü katılımcının söz konusu yıllarda farklı şekillerde deneyimledikleri bir başkentin kaydını tuttuk ve literatürde az rastlanır şekilde çeşitlenen anlatıları alt başlıklar halinde ele aldık. Mahalleyi paylaşan insanların çeşitliliğine, eğlence, sanat ve kültür hayatına dair çizilen renkli Ankara portresi bizi bir kozmopolit kültür tartışması yapmaya sevk etti. İkinci tema olarak belirlenen kent mekânları, bir önceki başlıkla oldukça bağlantılı bir içerikte kurgulandı. Görüşmecilerin aidiyetlerini mekânsal olarak işaretlemeye çalıştığımız bir başlık oldu. Üçüncü tema komşuluktu. Görüşmecilerden, yaşadığı muhitteki komşuluk/arkadaşlık ilişkilerinin durumunu anlatmasını istedik ve aldığımız yanıtlar mahallede düzenlenen sosyal ilişkilerin nasıl kurulduğunu anlatırken, süreç içerisinde ne yönde evrildiğine dair de ipuçları sundu. 

Kozmopolitlik: Simmel’e göre, modern şehir insanın büyük sorunu, teorik olarak herkeste bulunan eşit potansiyelini gerçekleştirmesine imkân sağlayacak bir bireysellik alanı için duyulan ihtiyaca karşılık, toplumun ve onun kültürel yükünün bu ihtiyaçla çatışmasıdır. Söz konusu bireyselliğin ifadesi için, modern kentin olmazsa olmazı kozmopolitliğidir. Bu da kent içinde, yalnızca bir aile yahut zümrenin üyesi olmak yerine, farklı sınıftan ve kültürden insanla aynı yaşam alanını paylaşmak anlamını taşır. Literatür içinden bakınca, bu kozmopolitlik meselesi Ankara için tartışmalıdır. Meltem Ahıska’ya göre, fiziksel olarak savunulmasının kolaylığı ve bağımsızlık mücadelesinin buradan yönetilmiş olmasının dışında, Ankara’nın başkent seçilmesindeki diğer etken, onun İstanbul’un kozmopolit, tehlikeli, karmaşık yapısı karşısında korunaklı, yozlaşmamış ve saf olarak yüceltilen benliğidir. Bu tutum elbette bir meydan okumaya da işaret eder; çünkü rejim karşıtı dini yapılanmaların kolaylıkla mobilize olabileceği İstanbul’un aksine Ankara, bilimin ve tekniğin zaferiyle çölden bir yeni hayat yeşertilebileceğinin kanıtı olarak sunulmuştur.

Fakat, görüşmecilerin çevreye ilişkin yaptığı gözlemleri bahsedilen Ankara idealiyle örtüştürmek zor. 1938 doğumlu bir görüşmecinin çocukluğu, Ankara Koleji; ailesinin bu süre zarfında oturduğu Yenişehir; ve lise yıllarında taşınacakları Paris Caddesi’nde geçmiş. Yurtdışı seyahatleri ve eğitimleri dışında başkentten farklı yerde yaşamamış. İlk gençlik yıllarını bu üçgende geçiren görüşmeci, okul yıllarından başlayarak yabancı eğitimcilerin derslerine girmiş. O yıllarda şekillenmeye başlayan hobilerinin müsebbibi olarak gösterdiği kolejdeki ortamı şöyle anıyor:

…İngilizce okutulan derslerin hepsini İngilizce ana dili olan kişiler veriyordu. Native speaker hepsi ve çok ilginçti. Amerikalı, İngiliz, Avustralyalı, Yeni Zelandalı… Böyle bir karma, nerden buldular getirdilerse.

40’lı yıllarda Kızılay’daki Selanik Caddesi’nde oturmuş 4. görüşmecimiz de bu yıllarda dışarıda Björn ve Kathia isimli iki kardeşle arkadaşlık etmiş ve ilkokul yıllarında Soysal Han’daki Madam Marga’nın ritmik danslar ve bale okuluna gitmiş. Bu okulun varlığı, Alman bir vatandaşın 40’ların başkent merkezinde bir dans okulu işletebilecek sayıda talebesi olduğu gerçeği yanında, Ankara’nın o zamanki çok kültürlü yapısına işaret eden tikel bir örnek. 

Mahalledeki Amerikalıların varlığı da, kozmopolitlik teması altında değinilmeyi hak ediyor. 1960’dan beri Çankaya’da ikamet eden 12. görüşmeci, kentin yabancı sakinleri ile olan ilişkilerini, 60’lı yıllarda aynı apartmanda oturan, kendinden yaşça büyük Lorain ile olan uzun yıllar sürecek yakın arkadaşlığı üzerinden örnekliyor.

Şekil 1. Her görüşmecinin Ankara’ya dair mekânsal sınırları çıkarılmış ve çakıştırılmıştır. Kaynak: Gizem Büyücek, 2019

Kent Mekânları: Mahalle sakinlerinin gündelik hayatlarını geçirdikleri mekânlar, retorik bir temsil olarak kalmasın, görsel olarak ulaşılabilir olsun istedik. Görüşmecilerin anlatılarında bahsettiği mekânları harita üzerinde işaretleyip, her görüşmecinin kendi Ankarasının sınırlarını belirledik ve birleştirdik. Böylelikle farklı tekil anlatılar arasında yakalamanın mümkün olmadığı mekânsal verileri netlikle görme şansına eriştik (Şekil 1).

Görüşmecilerin hayatlarının kesişimini oluşturan mekânları tasnifle görselleştirip anlatılar içinde nasıl yer aldığına baktığımızda, Çankaya’nın, Güvenevler sakinlerinin gözünden projenin ilgilendiği otuz yılda ne çeşit bir kültürel odak haline geldiğini düşünmek mümkün. Bu sürede kültür-sanat ve alışveriş mekânlarına ait anlatıların öne çıktığını ve kozmopolitlik temasının içeriğiyle örtüştüğünü söyleyebiliyoruz.

Görüşmecilerimizin çoğu İhsan Şarküteri ve Güven Çiftliği’nden bahsettiler. İlki Yeşilyurt Sokak ve Cinnah Caddesi’nin kesiştiği köşede, diğeri ise bugün Ziraat Bankası’nın yerinde, Şili Meydanı’na hâkim iki katlı bir hanın girişinde bulunan marketlerin ortak özelliği, domuz ürünleri de dahil olmak üzere geniş bir ürün seçkisi sunması.

Başkentin, kültür ve sanat etkinlikleri açısından da olanaklar sunduğunu söylemek mümkün. İncelediğimiz dönem aralığında, sinema en çok tercih edilen kültür-sanat aktivitesi. Şili Meydanı’ndaki Çankaya Sineması’nın görüşmelerin büyük kısmında anıldığını, mahalle sakinlerinin buluşma adresi olduğunu söyleyebiliriz. 15. görüşmeciye göre çoğunlukla yabancı sinema gösteren Çankaya Sineması, 6. görüşmeciye göre Güvenevler sakinleri için büyük hoşlukmuş.

Şekil 2. Güven Çiftliği’nin yerini 15 numaralı görüşmecinin yaptığı çizimden izleyebiliyoruz. Kaynak: 15. görüşmeci

Bale, kadın görüşmecilerimizin hem izleyicisi olduğu, hem de pratikte uğraşı verdiği bir alan. Anlatıların merkezinde bale eğitimi veren iki mekân mevcut; Kızılay’da bulunan Fenmen Bale Stüdyosu ve Madam Marga Bale Kursu. İzleyiciler içinse, Büyük Sinema ve Devlet Opera Balesi sadece yurtta değil, dünyada popüler olanı başkentlilerle buluşturmaya çalışmışlar. Bolşoy Balesi’nin Kasım 1958’de Büyük Sinema’da gerçekleştirdiği temsil, görüşmecilerin kolektif belleklerinde yer eden olaylardan biri (Şekil 3).

Şekil 3. Bolşoy Tiyatrosu Balesi Ankara Temsili Broşürü, 1956 Kaynak: 7. Görüşmeci

Komşuluk: 30 saatten fazla süren sohbetlerimizden genellenemeyecek yaklaşımlar dinledik. İstisnalar dışında görüşmecilerimiz, 50’li yıllardan 80’lere gelinirken komşuluk ilişkilerinin devamlı olarak zayıfladığını anlattı. 5. görüşmecinin anlatısı bu noktada önemli çünkü 1942’den 2006’ya kadar Güneş Sokak’ta oturmuş. Kooperatif evlerinin sokak içindeki dağılımını ve sokağa yapılan ilk apartmanları tarihleri ile birlikte hatırlayan bu görüşmecinin anlatısı, komşuluk ilişkilerinin geçirdiği evrimi özetliyor. Görüşmeci 50’li yılları şöyle anuyor:

Bir kere çok sağlam komşuluk ilişkileri vardı. Herkes birbirini tanırdı. Birbirlerine gider gelir(lerdi)… Şimdi apartman içinde kimin yaşadığının kim farkında acaba? 3-4 yaşında olduğum vakitleri hatırlıyorum desem(?) Ve benim güçlü sesimi kullanırlardı. Ben balkondan çıkardım (gülüyor), “Melihaaa anneannem size gelecek” derdim. O da kendi oğlunu “gelsinleeer” diye bağırtırdı. Büyükler bağırmaz, biz çocuklar bağırarak birbirimize haber verirdik.

Sokağa sonradan anne-babası ile beraber taşındıklarında aynı komşuluk ilişkilerini bulamadıklarını, yalnız bu kez mahallede anne-babasının çok sayıda “eşi-dostu” olduğunu söylüyor; ilişkilerin yokluğuna değil de şekil değiştirdiğine dikkat çekiyor. 

60’larda Güvenevler’de ikamet etmiş 3. görüşmeci, kendisinin neden Çankaya’da oturmayı tercih ettiğini sorduğumuz vakit, oturduğu semti, tıpkı Güvenevler gibi bir kooperatif olarak kurulmuş Bahçelievler ile karşılaştırarak hem buradaki kent kültürü hem de muhitte kurulan sosyal ilişkilere dair anlamlı ve yargı belirten bir tespitte bulunuyor.

Bahçelievler ile Çankaya arasında büyük bir fark vardı. Bahçelievler daha bir komün hayatı. Komşuluk ilişkileri daha sağlam. Her evin bir bahçesi var. Herkes sokaklarda. Eğlencesi bol… Çankaya öyle değil; daha gayri şahsi ve kozmopolit. Onun için Çankaya tercihimiz vardı.

Bu görüşmecinin anlatısıyla aynı sokakta, 15. görüşmecinin anlatısı taban tabana zıtlık gösteriyor. Sokakta 60’ların sonundan 80’lerin sonlarına kadar yaşayan, çocukluk ve gençlik dönemini burada geçiren görüşmeci; mahalle hayatının, bireyin kendini gerçekleştirmesi için ihtiyaç duyacağı bireysellik alanını kısıtladığı fikrini yanlış buluyor. Ona göre sokak, kişinin toplum içinde kullanacağı yetenek ve görgüsünü kazandığı ortak alan, toplum içinde bir birey olarak var olmaya kişiyi küçüklükten hazırlayan yer.

Mahalleye dair yakınlıkları önemseyen görüşmecinin hikayesi ile “yeni hayat” içerisinde komşuluk gibi teklifsiz ilişkilerin yeri olmadığını söyleyen anlatılar komşuluk teması altında birlikte anlatılıyor. Fakat bu karşıt çıktıların konuştuğu ortak bir dil var. Bu ortak dili çözebilmek için, çalışmanın girişinde anlatılan “kopuş” fikrine geri dönmeliyiz. Türk modernleşmesinin “yeni hayat-yeni insan” anlayışı doğrultusunda cemaat–yurttaş ya da mahalle-sokak arasında keskin ikilikler ve kopuşlar yarattığı iddiası görüşmeci denklemimizde karşılık bulmuyor. Anlatılar bize zoraki bir bireyciliğin yeşermediği, ikili ya da çoklu ilişkileri kurgulama süreçlerinde özgün tutumlara olanak sağlayan bir başkentli profili çiziyor.


Bu içerik “1950-1980 Ankara Gündelik Hayatının Sözlü Tarih Okuması: Güvenevler Mahallesi” isimli Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi (VEKAM) destekli çalışmanın çıktılarından üretilmiştir. Gizem Büyücek & Seçkin Büyücek’in ortak çalışmasının tamamına ulaşmak için bkz. https://ankaradergisi.org/jvi.aspx?pdir=jas&plng=tur&un=JAS-59454&look4=

Ayrancı’da varolan Kınacızade konağı restorasyona hazır

Yüzyıllarca pek çok medeniyetin önemli bir kenti olan Ankara, köklü geçmişi olduğu kadar köklü ailelere de sahip oldu. Son iki yüzyıl özellikle tiftik üretimi üzerinde dünyada bir numara olan kent, artan sof ticaretiyle de gelişti, zenginleşti. İhtişamlı konaklar, resmi binalar, camiler, kiliseler, okullar yapıldı. Sokaklar canlandı, güzelleşti. Demiryolunun gelmesiyle birlikte pek çok yabancı tüccarı da bünyesine çeken kentte hatırı sayılır aileler oluştu.

Fakat bu canlılık 1. Dünya Savaşını takip eden yıllarda yerini huzursuzluğa ve ayrışmalara bırakmaya başladığında, kent geri dönüşü olmayan acılar, sürgünler, ölümlerden yakasını kurtaramayacaktı uzun süre. Ve bir yangın o ihtişamı unutturmak istercesine günlerce yaktı, kavurdu sokakları. Eşsiz bir tarih küllerin içinde savrulup gitti. Yüzyılların içinden süzülüp gelen Ankara’nın renkleri artık kül grisine dönmeye mahkum bırakılmıştı.

1997’den beri boş kalan ve giderek harabeye dönüşen bağevi bir ara izinsiz kalanların yaktığı ateş nedeniyle yangın tehlikesi geçirdi.

1923 Ankarası

Falih Rıfkı Atay, kitaplarında Ankara’dan şöyle bahseder “1923’te Ankara’ya geldiğimiz vakit, bağ evleri müstesna, Hıristiyan mahallesinden eser yoktu. Ermeniler ve Rumlarla beraber hayat ve ‘umran’ denecek ne varsa hepsi sökülüp gitmişti. Trenden inince iki taraflı bir bataktan, ağaçsız bir mezarlıktan, kerpiç ve hımış esnaf barakaları arasından geçerek tozuması bir türlü bitmeyen bir yangın yerine sapardık. Şimdi geri bir Anadolu kasabasının bile o günkü Ankara kadar iptidai olduğunu sanmıyorum.” (Çankaya, 1961)

Ankara uzun savaşlar ve sürgün süreçleriyle pek çok ailesini kaybeder. Aydınyan, Kasapyan, Zakaryan, Torbacıyan, Acemyan, Saulyan, Miskçiyan, Mehteryan, Fesliyan, Şişmanoğlu, Küpeloğlu, Epeoğlu, Altıntopoğlu, Kocamanis, Haralambos, Karasulis aileleri yoktur artık. Zanaatkarların, tüccarların, doktor, eczacı, avukat, mühendis, öğretmen gibi tahsilli insanların azaldığı yokluk ve sefalet yıllarında çok zorluk çeker kent halkı.

Tüm bu acılara rağmen hayatta kalanlar, kısa sürede kentin tekrar canlanması için yepyeni bir umutla kalktılar ayağa, elbirliğiyle bir başkent yaratmaya koyuldular.

Cumhuriyet’in doğduğu Ankara, Ankaralıların umutlarıyla adım adım ilerledi. İstanbul’dan Bursa’ya, İzmir’den Trabzon’a kadar dört bir yandan insanların akın ettiği başkent caddeleri, hızla yükselen devlet binaları, palaslar, lokantalar, parklarla donanmaya başlandı. Issız geceler yerini renkli, hareketli bir gece yaşamına bıraktı.

Bu inanılmaz değişimlerde Ankaralı eşrafın emekleri  çabaları önemli rol oynadı. İngiliz, Fransız askerlerinin postallarından kurtarılan sokaklar yeni bir hedefle inşa edilmeye başlandı. Bozkırın talihsiz kasabası haline gelen Ankara, bu ailelerin güçlü azimleriyle canlanmaya başladı yeniden.

Pek çoğu mazbut, gözlerden uzak yaşamı benimsedikleri için çoğumuzun duymadığı, bilmediği ailelerdir onlar. Ankara’nın sayılı ailelerinden olan Koç, Börekçi, Kınacı, Çubukçu, Kütükçü, Toygar, Aktar, Bulgurlu, Tuzcu, Alemdar, Sobacı, Mermerci, Urgancı, Müderris, Nakkaş, Hanif, Helvacıoğlu, Mıhçıoğlu ve Muslupaşa aileleri cumhuriyet Ankara’sını yükseltenlerin ilk akla gelenlerinden.

Yangınla zarar gören bağevi Kültür Bakanlığına devredildi

Daha önce 13. sayımızda Ayrancının bağ evi restorasyon bekliyor() başlığı ile yayınladığımız ve bağ evinin sahibi Şakir Kınacı ile röportaj yaptığımızı hatırlayan okurlarımız olacaktır. O günden bu güne geldiğimiz  süreçte Tarihi bağ evinin Kültür ve Turizm Bakanlığına devir işlemleri tamamlanmış tüm yasal süreç sona ermiştir. 

Kültür Bakanlığı söz konusu alanda kamulaştırma yapmıştır. Kamulaştırma gerekçesi sit alanı ilan edilen alanın restorasyonunu yaparak korumaktır. Bakanlık kamulaştırdığı için parseller otomatikman Milli  Emlak’ın bünyesine geçmiştir. 

Kamulaştırma sonrasında 4, 5, 13, 14 parseller tevhid edilerek birleştirilmiş ve tek tapuya dönüştürülmüştür. Kamulaştırma gerekçesi nedeniyle buranın başkasına satışı mümkün değildir.  Yani burayı korumak ve restorasyonunu yapmak durumunda…

Fakat restorasyonu yaparken aynı Mehmet Kınacı Bağevi ve piramitte olduğu gibi başka bir amaçla kullanılmasına tahsis edilebilir. Örneğin restorasyonu yaptırmak karşılığında buranın özel bir firmaya kiralanması, restoran işletmesi veya yapıya zarar vermeyecek başka bir işlevle kiralanması mümkün olabiliyor. 

Özetle; bağ evi restore edilerek kullanıma açılacak, yıkılması ve yerine yeni bina dikilmesi mümkün değil. Parseller birleştiği için, bir parsel üzerindeki konağı  koruyup diğer taraftan diğer parsel üzerine yeni bina inşa edilmesi de mümkün değil.

Ayrancım Derneği olarak beklentimiz Kültür Bakanlığının bu restorasyonu ivedilikle gündeme alarak Ayrancımıza yakışan bir proje ile halkımızla  buluşturması ve bu güzel bağ evini bizlere kazandırmasıdır.

Kınacızadeler kimdir?

Damat Ferit hükümeti tehcir soruşturmaları nedeniyle Ankaranın ileri gelen ailelerinden birçok genci tutuklayarak İngiliz Divanı Harbi’nde yargılamak üzere İstanbul’a göndermişti. Bunların içinde Kınacızade Şakir, Aktarzade Salih, Bulgurluzade Mehmet, Hacı Bayram şeyhi Şemsettin, Hanifzade Mehmet de vardı. Bu tutuklamalar üzerine şehirde bir çok gösteriler yapılmış, sorumlu olan Muhittin Paşa’yı kaçırmışlardı. Müftü Rıfat Börekçi ve ekibi, hükümetin atadığı yeni vali Ziya Paşa’yı kente sokmayıp, Yahya Galip’i Vali, Ali Kütükçü’yü ise Belediye Reisliğine seçmişlerdi. Gizlice Mustafa Kemal’le iletişime geçilerek Temsili Heyetiye Ankara’ya davet edilmişti.

Mustafa Kemal Ankara’da milli mücadeleye başladığında bu inisiyatifi hiç unutmadı.

Mustafa Kemal Ankara’ya gelmeden önce Namazgah’ta yapılan mitingde,

Kurulan milli bir alayda gönüllü er olmaya talip olmalarında,

Mustafa Kemal’e yardım için 46500 lira toplanmasında

Müdafaa-i Hukuk yöneticileri olarak çalışmalarında,

Kızıl yokuşta Mustafa Kemal’i ilk karşılamada,

1932’de Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişinin 13. Yılı kutlamalarında,

1922’de Mustafa Kemal’e hemşerilik verilmesinde

İş bankasının kurulmasında

Ticaret Odası Başkanlığında,

Ankara Milletvekilleri arasında
ve bir çok olayda Şakir Kınacı ve ailesini görüyoruz. (Röportaj yaptığımız Şakir Kınacının dedesi)

Resmi belgelere dayandıramadığımız fakat Kınacı ailesi büyüklerinin nesilden nesile aktardığı sözlü bilgilerle kısaca anlatmaya çalışacağım.

Aslında daha önce röportaj yaptığımız Şakir Kınacı’nın babası Hazim Kınacı’nın yaşamı boyunca tuttuğu notlar ve evraklar varmış fakat hepsi şu anda kayıp.

Büyük büyük dede Şakir Ağa’nın oğlu Mustafa Ağa’nın oğlu Hacı Kerim Efendinin Dodurgalı Kamile hanım ile evliliğinden 5 çocukları olur. Refika, Sıdıka, Şakir, Mehmet ve Sare.

Hacı Kerim Efendi dedelerinden kalan kına ithalatı, sof ihracatı (tiftikten dokunan bir çeşit kumaş) ve manifatura ticareti yaparmış.
1912 yılında Hacı Kerim Efendi ve eşi vefat eder.
En büyük kızları Refika, Abdullah Raci Bademli ile evlenir. Diğer kız Sıdıka, Mustafa Kazım Çubukçu ile evlenir. Osman, Halime, Zehra, Arif ve Hatice isimli çocukları olur. 

Oğulları Şakir Kınacı 1897 yılında Kütükçülerden Fatma ile evlenir ve Mustafa, Ziya, Hazim, Bahri, Nadiye ve Nebahat adında altı çocukları olur. (Hazim Bey Şakir Kınacı’nın babası)

Atatürk’ün kahve içtiği süs havuzunda halası Nebahat Taşkın babası Hazım Kınacının tüfeği ile.

Hazim Kınacı 1944 yılında Ankara Kız Lisesi ve Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi mezunu Cebeci Ortaokulunda Fransızca öğretmenliği yapan Sıdıka Hanım ile evlenir. Bu evlilikten 1946 yılında bu sohbeti gerçekleştirdiğimiz Şakir Kınacı ve şu an İzmir’de yaşayan kızları Nevin Eritenel dünyaya gelir. Hazim Kınacı Cumhuriyetin ilanından sonra fotoğraf makineleri ile çok ilgilenir. Anneannesinden kalan sırma işli kadife bindallıyı satması için kendisine veren annesi sayesinde körüklü bir fotoğraf makinası satın alır ve çektiği fotoğrafları evde kendisi banyo edermiş. Hazim Kınacı 1991 yılında vefat etmiştir. 

Kınacıların bağında Hazim Kınacı’nın çektiği bir fotoğraf; en sağdaki Şakir Kınacı,. önde sağdan üçüncü Mustafa.

1927 yılında Şakir Kınacı’nın kızı Nadiye ile evlenecek olan Arif Çubukçu uzun yıllar Ankara milletvekilliği yapmış maalesef 1953 yılında genç yaşta kalp yetmezliğinden vefat etmiştir.

Kınacızade Şakir Bey (1875-1940), TBMM I.,II.,III.,IV.,V.ve VI. Dönem Ankara milletvekili olarak görev yapmıştır. Rüştiye mezunudur. Tüccarlık, Ankara Ticaret Odası Kurucu Başkanlığı, Türkiye İş Bankası kuruculuğu ve yönetim kurulu üyeliği yapmıştır.

Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler kitabında (sayfa445) Kınacızade Şakir Bey ile ilgili şu satırlara yer vermiştir.

‘Çaldağı’nın Yunan kuvvetlerinin eline geçmesi: 

…durumun tehlikeli olmadığını Hüsrev Bey de anlayacaktı, milletvekilleri de. Ama çok telaşlanan milletvekillerinden biri korkuyla “Yani?” diye sordu. Hüsrev Bey’in iyi bildiği kurallara göre savaş yitirilmişti. Raporun devamını okumadan, bu gereği yumuşatarak açıkladı:

“Kanaatimce savaşın birinci kısmını kaybetmiş bulunuyoruz.”

Bu açıklama komisyon odasını dolduran milletvekillerinin büyük bölümünü. .çıldırttı:

“Ne diyorsun sen?”

“Kayıp mı ettik?”

“Kaybettik ne demek?”

“Bir dağ kaybetmekle savaş kaybedilir mi?”

“Zafere imanı olan biri böyle konuşmaz!”

“Zafere inanmayana aramızda yer yok!”

Zaferden başka hiçbir sonuca razı olmayan milletvekilleri zavallı Hüsrev Bey’in yakasına yapıştılar, tartaklamaya, itip kakmaya başladılar. Ortalık karıştı. Ankara Milletvekili Şakir Kınacı, “Sakarya’da tutunamazsak Kızılırmak’ta dövüşürüz, olmazsa Yeşilırmak’ta, o da olmazsa Fırat’ta” diye bağırıyordu.

Rapor masanın üzerinde kalmıştı. Rapora göz atan Bolu Milletvekili Dr. Fuat Umay bir iskemlenin üzerine çıktı:

“Beyler durun! Yenilgi menilgi yok! Raporun devamını okuyorum.”

Okudu.

Ortalık bu kez de sevinçten karıştı.

ÇALDAĞI bunalımını atlatan Türk ordusu rahatlamıştı. Birlikler bugünkü durgunluktan yararlanarak eksiklerini bütünlemeye baktılar. Temizlik yaptılar. Yeni gelen askerler yoğun eğitime alındı. Bazı askerlerin giysileri parça parça olmuştu. Bunlara çamaşır ve .üniformaya benzeyen bir şeyler dağıtıldı. Çaldağı’ndaki düşmanın görüş ve ateşine açık mevziler berkitildi ve korunma hendekleri hazırlandı.

Soldan sağa; Seval Nuray Başgül, Aykut Alyanak, Ali İhsan Başgül, Şehnaz Kınacı ve Şakir Kınacı