1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
8. Kültürel Bellek Ankara Sempozyumu, Hacettepe Üniversitesi Tarihi ve Kültürel Mirası Araştırma Merkezi (HÜTKAM) tarafından 28-30 Kasım 2023 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Ankara Kent Konseyi salonunda ve Erimtan Müzesi’nde yapılan oturumlarda Ankara üzerine sunumlarını yapan çok sayıda konuğu ağırladı.
29 Kasım 2023 Çarşamba günü Çankaya’daki semt derneklerinin yer aldığı oturumda;
Şevket Özgün; Küresel Salgın Sürecinde Bahçelievler Derneği
Fatih Fethi Aksoy; Çağa Uygun Dayanışma, Çağa Uygun Komşuluk: Çiğdemim Derneği
Ali Necati Koçak; Kent Hakkına Mahalle Ölçeğinde Bakmak: Ayrancım Derneği
Halil Yurtkuran; Kültürel Bellek ve Kavaklıderem Derneği
konuşmaları yapıldı.
Kent hakkına mahalle ölçeğinde bakmak: Ayrancım Derneği
Kent hakkı günümüzde artık insan hakları kavramı içerisinde ifade edilen önemli haklardan biri. Sadece ülkemizde değil, dünyanın çoğunluğunda artık insanlar kentlerde yaşıyorlar.
Çeşitli nedenlerle kentlerde yaşıyorlar. Yaşamak için, eğitime daha rahat erişebilmek için, iş bulabilmek, çalışabilmek için, kentlerin sunduğu hizmetlerden yararlanabilmek için kentlerde yaşıyorlar. Bunları daha da artırabiliriz.
Kentlerin sunduğu bu olanaklar nedeniyle doğal olarak bir göçle nüfusları artmış ve kalabalıklaşmış. Kentlerin temel yaşam alanı olan mahalleler bu göçle gelen birikmelerle kurulmuşlar.
Mahalle kavramının kökeni
Osmanlıya kadar giden tarihçesinde mahallelerin merkezini cami ya da mescid oluşturmuş. Osmanlı şehrinde mahalle yazılı kaynaklarda şöyle ifade ediliyor; Birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirlerinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir. Yani temelinde dayanışma argümanı var. Birbirinden sorumlu olma durumu var.
Cumhuriyetle birlikte 30’lu yıllarda köyden kente bir göç başlamış. Bu göç hareketi kentlerde “aynı yerden gelenlerin” yanyana yaşadığı mahalleleri oluşturmuş. Bu mahallelerin oluşumunda da dayanışma argümanı var.
50’li yıllarda artık çok partili sisteme geçişle mahalleler kendi mahalle ve hemşeri derneklerini kurmaya başlamışlar.
İlk mahalle derneğinin izine 1948 yılında rastlıyoruz. İsmi tam olarak şöyle; Kazlıçeşme Zeytinburnu Havalisi Gecekondularını Güzelleştirme ve Teşkilatlandırma Derneği
Gecekondular artık büyük kentlerin en önemli olgusu. Gecekondu affı bu dönemde hep gündemde olmuş. Öyle ki, 1948-1976 arasında 6 defa gecekondu affı çıkarılmış. Bu beklentinin bir uzantısı olarak bu dernekler DP’nin oy deposuna dönüşmüş.
1960 askeri müdahalesi ile derneklerin çoğu kapatılmış ama 70’li yılların başında bu defa sol grupların hakimiyetinde yeniden kurulmuşlar.
Öyle ki, 1973 yerel seçimlerinde CHP’nin büyük kentlerdeki başarısının arkasında bu mahalle güzelleştirme dernekleri yoluyla CHP’ye akan oyların büyüklüğü gösteriliyor.
Kent kültürü kentin gündeminde
1980’den sonra büyük kentler artık bir kent kültürü inşasına tanık oluyor. Kent kavramı kadar, kentli, kent kültürü, kent kimliği kavramları bu dönemin ruhunu oluşturuyor.
İşte bizim bugün kent hakkı kavramı üzerinden kurmaya çalıştığımız çalışmaların temeli özetle bu şekilde atılmış.
Kent Konseyleri yeni iklim oluşturdu
Özellikle 2019 yerel seçimlerinden sonra Ankara’nın kent örgütlülüğü ikliminin değiştiğini hepimiz görüyoruz. Ankara Kent Konseyi ve Çankaya Kent Konseyi’nin çalışmaları, hareketliliği bu yerel örgütlenme iklimine çok etki etti. Haklarını teslim etmek gerekiyor.
İşte bu iklim içerisinde Ayrancım Derneği olarak kent hakkı kavramını kentin gündemine sokmaya çalışıyoruz. Bu kavramı geliştirmeye ve bilinci artırmaya çalışıyoruz.
Kent hakkı çalışmaları
Zaman zaman bu konuda sert eleştirilere maruz kalıyoruz. Gerek mahalle içerisinde gerekse kent ölçeğinde yaşanan kent hakkı ihlallerine karşı özellikle müdahale konusunda bizden çokça aksiyon bekleniliyor ama henüz bu aksiyon konusunda biz meslek odalarının ve baroların biraz gerisindeyiz.
Öncelikle 2 yıldır kent hakkı kavramını gündemde tutmaya çalıştık. Bir duyarlılığın oluştuğunu görüyoruz.2024 yerel seçimleri sürecinde bu kavramı daha çok duyacağız.
Çankaya Kent Konseyi bünyesinde bir Kent Hakkı Çalışma Grubu oluştu.
Herkes İçin Kent Hakkı Okulu başlığıyla bir eğitim programı düzenledik. Çok da ilgi gördü. Üzerine bir sempozyum düzenlendi. Fakat daha önemlisi kent hakkı ihlalleri konusunun yasal boyutu ve kentlinin hak arama yolları konusunda bir hukuksal duyarlılık oluştu.
Ayrancı’nın gündemi
Ayrancı özelinde ise tam da bu konuların gölgesinde Ayrancının 3 gündemi var.
Güven Hastanesi yıllar içerinde büyümüştü şimdi yeni bir blokla yaşlılara yönelik bir hizmet için yeni bir yapılaşmaya gidiyor.
Hemen Ayrancı’nın girişinde yer alan Amerikan Büyükelçiliği bildiğiniz gibi Çukurambara taşındı ve eski yerini satışa çıkarıyor. Oranın nasıl bir yapılaşmaya açılacağı gündemimizde.
Botanik Parkı içindeki cam sera ve etrafı, proje müellifinin izni alınmadan ve Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararı çiğnenerek ticari işletmeye açılıyor.
Büyükşehirlerin sorunu “görmezden gelmek”
Şimdi biz bir taraftan kent hakkı bağlamında bir bilinci geliştirmeye diğer taraftan kent hakkı ihlalleri konusunda bir taraf olmaya çalışıyoruz.
Tabii günlük yaşamın hızı hepimizi birlikte daha büyük, daha büyük işler üretmeye iterken bizi gerçek sorunları görmekten alıkoyuyor. Uzmanlar diyorlar ki, büyükşehirlerin sorunu “görmezden gelmek”tir. Bu hız nedeniyle mahalle ve semt dernekleri olarak bizlere günlük yaşamın küçük ama gerçek sorunlarıyla ilgilenmek düşüyor.
Ayrancı’nın sokaklarında yürürken düşünmeye üretmeye ve paylaşmaya dair mekanlar karşınıza çıkar. Sanki düşünen ve gerçekten bir şeyler üretmek isteyen insanların bir araya geldiği bir yerdir Ayrancı. Evinizden çıkıp nefes almak istediğinizde hiç düşünmediğiniz fikirlerle bile karşılaşabilirsiniz. İnsan ve çevre ilişkisinin diğer bir deyişle insanın mekanlarla var olduğu ve mekanı kendi yetkinleri ile tekrar tekrar dönüştürdüğü ve şaşırttığı mekanların içerisinde kaybolursunuz.
İşte bu yerlerden birisi de Yermekân diyebiliriz. Hacettepe Üniversitesi Heykel ve Sosyoloji Bölümü’nden mezun üç arkadaşın Ekin, Hazel ve Zeynep’in bir araya gelip ortak akıl yarattıkları ve tasarladıkları bir mekan; Hoşdere Caddesi No:6/C. Hazel, Ekin ve Zeynep kendi uzmanlık alanlarına göre bir araya gelip hem üretebilecekleri hem de ortak kelimelere sahip olan arkadaşlarla bir araya gelip bulundukları mekanı derin bir yolculuğa çıkarmak istemişler.
Akademik hayatta öğrendiklerini yaşama uyarlama ve deneyimleme
Yermekân kurucuları Hazel, Ekin ve Zeynep der ki: “Biz, yaratıcılığı ön planda tutarak ortaklaşmayı amaçladığımız, sınırları belirlenmiş bir mekânda herkes için sınırsız hareket alanı oluşturmak istiyoruz. Mekânın dönüştürülebilir, eksiltilebilir, çoğaltılabilir ve elbette paylaşılabilir olduğunu düşünmekle birlikte sanat yapmayı diğer eylemlerden ayrı bir edim olarak görmüyor, sadece yaşıyoruz.“
… Öyle bir mekan ki Yermekân, düşünüm, üretim ve paylaşım için hem fiziksel hem de zihinsel bir zemindir. Alternatiflerin çoğalabileceğine duyduğu inançla mekânı paylaşıma açar, çeşitli atölye çalışmaları yürütür, etkinlikler düzenler ve elbette birlikte yemekler yemeye, şarkılar söylemeye de açıktır.
Söyleşi – Atölye – Sergi
Hayat ışık hızı akarken hayatı kaydetmek, anı kare kare yaşayıp, kaydetmek ve bunu yaparken de etrafında seninle birlikte yaşayan bitkileri keşfetmek, onların da bu mekanda var olduğunu unutmamak… İşte bu bakış açısıyla Yermekân’ın çalışmalarına bakınca durağanlıktan çıkıp, başka bir boyutta sokak aralarında dolaşmaya başlıyorsun. Aynı zamanda, Yermekân – kimlik çalışması da aynı zamanda kendi kendine güçlenmeye başlıyor…
Ekin Kula’dan Karanlık Oda Atölyesi
Fotoğraf çekmek, onu karanlık odada basmak ve üzerine anlam yüklemek nasıl bir duygudur? Kendi emeğini hayata geçirmenin tadına varmak ve analiz etmek seni ne kadar mutlu eder? Yer ve mekanların fotoğrafın fotoğrafını çekerken gerçekten hissederek mi çekersin yoksa hiç düşünmeden mi?
Karanlık oda
Zeynep Üçöz’den Botanik Zihin Atölyesi
Botanik Zihin Atölyesinde de, saksı bitkilerinin, tropik bitkilerin, kaktüs sukulentlerin bakımları ve yaşam alanlarını gözden geçirir ve bitkilerin gözüyle bitkilere nasıl bakılacağını keşfedersiniz. Yermekân‘ın yeşil vahasında bitkilere odaklanan, botanik ve sanat ilişkisi üzerine araştırmalar yapan ve bunları yaşam alanlarımıza dâhil etmeyi amaçlayan bir atölye botanik zihin.
Hazel Kılınç’tan Zamanın Kaydı/Kaybı Atölyesi
Yürütücüsü Hazel Kılınç’ın olduğu Zamanın Kaydı/Kaybı Atölye çalışması kapsamında teknik görüntülerin üretiminden, video tarihsel sürecini nedenli sonuçlu incelerken kaydetme refleksinin de günlük hayatta bizi nasıl etkilediğini görebiliyoruz.
PİŞİRGEL; Bütün atölye çalışmaları dışında, herkesin tek bir sofrada buluşup yemek yediği özellikle kendi yaptığı yemeği getirip paylaştığı bir mekan.
AÇIK VİTRİN kapsamında da kendi ürünlerini çalışmalarını sergileyerek çalışmalar üretiliyor. Açık vitrine insanlar tasarım ürünlerini bırakıyor aslında bu şekilde de bahsedebiliriz.
İşbirlikçi Sanat Alanında hem görsel ve plastik sanatlara ev sahipliği yaparken aynı zamanda da mekan kiralama yapabilir ve kendi çalışmalarınız için de mekan yaratabilirsiniz.
Cumhuriyetimizin 100. Yılı kutlamaları çerçevesinde, Ayrancım Derneği tarafından 22 Ekim 2023 Pazar günü Portakal Çiçeği Vadisi Çocuk Parkı’nda düzenlenen şenlik, katılımcılar tarafından yoğun ilgi gördü ve coşkuyla kutlandı. Ankara’nın her bölgesinden katılımcı gelen şenlik 13:00-17:00 arasında gerçekleşti. Ankara Büyükşehir Belediyesi bugüne özel çocuklara ikramlar ve hediyeler gönderdi.
Ayrancı Çocuk Şenliği Portakal Çiçeği Parkı’nda gerçekleştirildi.
Müzik, Yaratıcı Drama, Satranç, Resim Atölyesi
Sonbaharın son zamanlarında, öğle saatlerinde başlayan ve gün boyunca süren şenlik; mini konser, yaratıcı drama, yüz boyama, resim, karikatür ve satranç atölyeleri ile devam etti.
Ulaş Akyol ve ekibiyüz boyama
Merve’nin Atölyesi ve Play Up Kitabevi Atölyesi çocuklara resim, bez çanta boyama, yüz boyama atölyesi gerçekleştirdi.
Çağdaş Drama Derneği, çocuklarla birlikte takım çalışması yaparak eğitici, eğlenceli etkinlikler düzenledi.
Ulaş Akyol ve ekibi eğlenceli çocuk şarkıları söyledi. Özellikle “Özgürlük Nerede?” şarkısı büyük ilgiyle dinlendi ve çocuklar tarafından şarkı hep birlikte söylendi ve çocuklar özgürlüğün nerede olduğunu bulmaya çalıştı(lar).
Satrançsever Derneği üyeleri parkta çocuklarla satranç atölyesi organize etti. Satranç atölyesine her yaştan katılım oldu ve bir an olsun stratejik düşünmenin keyfine varıldı.
Çizer Ayşe İnanYazar Mina TanselÇizer Ayşen Baloğlu
Yayınevleri çocuklarla buluştu
Şenlikte, İş Bankası Yayınları, Yapı Kredi Yayınları, ODTÜ Yayınları, Pötikare Yayınları,Can Yayınları, Sapiens Yayınları katıldı.
Yapı Kredi Yayınları’ndan illüstratör Ayşe İnan kitaplarını imzaladı ve çocuklarla çizim ve tasarım üzerine sohbet etti.
Can Yayınları yazarlarından Mina Tansel çocuklarla yazdığı kitaplara dair çocuklarla ve ailelerle sohbet etti.
Pötikare Yayıncılık’dan yazarlar Zuhal Özer, Tuğba Can, Mina Tansel, Nazlı Tunalı, Serap Çimenser, Alp Akoğlu,Ayşen Baloğlu katılımcılarla sohbet etti ve kitaplarını imzaladı.
1953 Ankara'da doğdu. 1976'da ODTÜ Ekonomi-İstatistik bölümünü bitirdi. 1979-1987 arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Bu arada Ankara Üniversitesi SBF sosyal politika yüksek lisansını tamamladı. 1987-2003 arasında Türk Exinbank'ta görev yaptı, buradan emekli oldu. Yayınlanmış pek çok kitap ve makalesi bulunmaktadır.
Ankara’nın Cebeci, İsmetpaşa, Atıfbey mahallelerinde kaçak olarak, arsasının kime ait olduğunu tetkik etmeden, kanunun emrettiği inşaat ruhsatiyesini almadan ev yapanlar çok müşkül bir vaziyet ile karşılaşmaktadırlar…
Şimdiki halde imar kanununun tatbikine geçilmiş ve kaçak evlerin yıktırılmasına başlanmıştır. Bunun neticesi olarak bilhassa isimleri sayılan mahallelerde yüzlerce ev, dükkân, mağaza ve saire yıktırılacaktır. Kaçak inşaatın şimdiki imar plânına göre tadili mümkün ise tadilât yaptırılacaktır.
İnşaat ruhsatiyesi alınmadan yapılan evler arasında imar plânına göre yapılanlardan tapulu evlere tesadüf edilirse, bu ev kanunun şartlarına göre tadil edilecek yalnız inşaat ruhsatiyesinin 4 misli para cezası alınacaktır.
Belediye ruhsatsız yapılan evleri yıktırmağa karar vermekle beraber kış mevsiminde bir çok kimselerin sokak ortasında kalmaması için de tedbir alacaktır. (Akşam, 24 Teşrinisani 1933)
Kültür-Sanat
Sinemalarımız
Ankara’da iki sinema vardır. Daha fazlasına ne imkan ne de lüzum olsa gerektir. Vaziyet, fiilen olmasa dahi (istiyen başka sinema açabilir) bilkuvve [fiilen] bir monopol vaziyettir. Gerek fiatlar, gerek istirahat esbabı, gerek ise filimlerin kalitesi bakımından, yani sinemaların idaresi, Ankara halkını her üç noktadan da, dilerse memnun, dilerse bizar [rahatsız] edebilir. İşin kontroü, tamamen idarenin güzel niyetine havale edilmiştir. Meğer ki, Ankara’nın tek gazetesi Hakimiyeti Milliye, arada sırada, Ankara halkı namına tenkidi yapmakta tereddüt etmesin.
Filimlerin kalitesinden memnun olabiliriz. Fiatlar, malûm olduğu üzere, İstanbul fiatlarından yüksektir. İstirahat esbabı meselesine gelince, Yeni Sinema pekâlâ fakat Kulüp Sineması hazinin de ötesinde bir haldedir. Bir zamanlar, bu son salonda, halka elli yahut altmış kuruşa öyle zehirli bir hava teneffüs ettirilmekte idi ki, baş ağrısı, daha filmin ortalarına doğru başlıyor ve saatlerce devam ediyordu. Hakimiyet, bu hususta nazarı dikkati celbetti ve neticeyi alabildi. Fakat bu sefer, halk salonunun sandalyelerinin pisliğinden ve kokusundan bahsetmek sırası gelmişti. Elli yahut altmış kuruş, şu sıralarda, dünyanın zengin memleketlerinde bile iki saatlik bir seyir için çok paradır. Fakat insanı, bu para ile Kulüp Sineması’nda öyle bir sandalyenin üzerine oturtuyorlar ki, aynı sandalyeyi ‘bitpazarı’ idaresi dahi mezada kabul edemez. Muşambası parçalanmış, otları dışarı bırtlamış, yayları insanın etine doğru tecavüz halinde bir sandalye için kira alınmaz, olsa olsa ceza verilir.
Yerlerle tavanın halinden hiç bahsetmiyelim. Fakat her kapı açılışta içeriye dolan keskin idrar kokusu, insana sigaranın içilmesini meneden sıhhi endişenin tesadüfen acaba ne taraflarda kaldığını hatırlatıyor. Seyircinin sigara içmesi yasak da, mal sahiplerinin seyirciye idrar koklatmaları neden yasak olmuyor?
Dediğimiz gibi iki sinema var. Ve bunlar pek güzel bir para kazanmaktadırlar. İstediğimiz halk hükûmetinin merkezi Ankara’da halktan olan seyircilere insan muamelesi yapılmasıdır. (Hakimiyeti Milliye, 10 İkinci Teşrin 1933)
Sosyal Hayat
Ankara Palas’ta Toplantı Akşamları
Kış mevsimine girme zamanı olan bugünlerde Ankara’nın hayatına bir güzel değişiklik verebilmek için güzide kalabalığı en çok içinde toplıyan Ankara Palas, bazı yenilikler düşünmüş ve tatbik etmiştir. Bu cümleden olarak bir çok garp şehirlerinde kendisine şöhret yapmış bir orkestrayı angaje etmiştir. Bu vesile ile büyük şehirlerin en güzel eğlence mahallerinden olan kafekonsere kavuşmak suretiyle son eksiklerinden birini de tamamlamış bulunmaktadır.
Ankara Palas’ta her Salı akşamı hususî ve müsait tarifeli, ahenkli ve eğlenceli akşamlar da tertip olunmuştur.
(Hakimiyeti Milliye, 20 İkinci Teşrin 1933)
Ankara’da Şarapçılık Gün Geçtikçe Mühim Bir Sanat Haline Giriyor
…Asrî şaraphaneler Ankara’nın en büyük hususiyetlerinden biridir. Ankara’da rakı, çilingir sofrası ve sair rakı içme teferrüatı gittikçe mevkiini kaybediyor. Bunun yerine Ankara şarabı hâkim oluyor. Ankara şaraphanelerinden en meşhuru ‘Orman Çiftliği Şaraphanesi’dir. Buranın şarapları çiftlikte yapılan yüzde yüz üzümden mamul enfes bir şey…
Orta kazançlı esnaf dükkânını kapattıktan sonra, memur daireden çıktıktan sonra şöyle bir şaraphaneye uğruyor, şık tezgâhın önünde, şık ve uzun bar iskemlelerinin üzerinde 10 kuruşa hem de çiftlikte yapılan bir sürü meze ile Ankara şarabını yuvarlıyor. (Hikmet Feridun [Es]: Akşam, 14 Teşrinisani 1933)
Son zamanlarda Ankara’da otobüsler, bilhassa “kaptı kaçtı” denilen otobüs yavruları pek çoğalmıştır. Ankara bu kaptı kaçtıların her dakika vızır vızır işlediği kalabalık bir arı kovanına benzer. Ankara’da tramvay yokluğu hiç hissedilmez. Çünkü istediğiniz dakikada otobüsünüz hazırdır. Cebeci mi gideceksiniz? Âla… Yenişehire mi? Mükemmel… İstasyona mı? Çok iyi. Saman pazarına mı? Şu taraftaki otobüsler… Ankara’da hemen her iki, üç dakikada bir, her semt için otobüs, kaptı kaçtı hazırdır…
Bu kaptı kaçtıların bir pratik tarafı var. Birkaç arkadaş kaptı kaçtıları pazarlıkla veya saat hesabına tutuyorlar, istedikleri yere gidiyorlar… Şimdi Ankara’da otobüs ve kaptı kaçtılar tramvay yokluğunu hissettirmiyorlar. (Hikmet Feridun [Es]; Akşam, 18 Teşrinisani 193)
*Kasım ayı, 10 Ocak 1945 tarih ve 4696 sayılı kanundan önce Teşrin-i sâni, İkinci Teşrin, Son Teşrin olarak adlandırılmaktadır.
Kutlama
Ankara Gazi Gününü Kutladı
Gazi Hazretlerinin Sivas’tan Ankara’ya geldikleri günün yıldönümü olduğundan şehir baştan başa bayraklarla süslenmiş ve gece tenvir edilmiştir [ışıklandırılmıştır].
Halkevinin tertip ettiği müsamerede şair Behçet Kemal [Çağlar] Bey, “14 Yıl ve Ondan Sonraki Her Gün” şiirini okumuş, Halkevleri reisi Necip Ali [Küçüka], Ankara Halkevi reisi Nafi Atuf [Kansu], muallim Enver Behnan [Şapolyo] Beyler birer nutuk irat ederek bu gelişin Ankara için olduğu kadar bütün millet ve memleket ve bütün tarih için olan büyük neticelerini saymışlar ve bu büyük günü kutlulamışlardır.
Nutuklardan sonra Vazife piyesi temsil edilmiş, seymenler millî oyunları oynamışlardır. Halkevi tamamen dolmuş, evin dışında şiir, nutuklar ve temsil hoparlörlerle dinletilmiştir. (Vakit, 28 Aralık 1933)
Belediye Faaliyetleri
Ankara Belediyesi
Ankara dahilinde işliyen otomobil, kamyon, otobüs şoförleri ile istasyon hamallarının bir biçimde elbise giymeleri kararlaştırılmıştır. Şoförlerin elbiseleri ile hamalların giyecekleri elbiselerin şekilleri tesbit olunmuştur. Gerek şoförler, gerekse istasyon hamalları kânunuevvel [Aralık] ayı ortalarına kadar yeknesak [tek tip] elbise giymeğe mecbur tutulmuşlardır. Giymiyenler icrayı sanattan menedilecektir.
Belediyenin stadyom sahasında bir tanzifat [temizlik işleri] hanı vardır. Pek iptidaî bir tarzda ve ihtiyaca gayri kâfi [yetersiz] bulunan bu han yıkılacaktır. Yeni han mezbahanın yanında yapılacak ve asrî [çağdaş] bir tarzda olacaktır. İçinde araba imalâthanesi, otomobil tamirhanesi, fennî ahırlar, arpa, saman, kepek depoları, amele koğuşları ve yemekhane bulunacaktır.
Temizlik işleri müdürlüğü için de bu binadan bir yer tefrik olunacaktır [ayrılacaktır]. Süpürge amelesi asrî bir fabrika amelesi gibi muntazam kovuşlarda yatacaklar ve yemeklerini de gene muntazam bir halde yemekhanede yiyeceklerdir.
Ankara belediyesi dilencilerle pek esaslı bir surette mücadeleye başlamıştır. Bu mücadele neticesi olarak azamî on beş gün sonra ortada dilenci kalmıyacaktır. Belediye dilencileri bir araya toplamak için bir ‘dilenci evi’ açmıştır.
Belediye ceza işleri ile meşgul olmak üzere adliye vekâletince müstakil bir hâkimlik ihdas edilmiştir. Belediyenin ceza işleri bu hâkimlik tarafından tedvir olunacaktır.
Belediye dispanseri fıkara halkın bakımına bir ana şefkatile devam etmektedir. Teşrinievvel [Ekim] ayı içinde dispanserde 237 hasta bakılmış ve tedavi edilmiştir. 963 kişiye de çiçek aşısı tatbik olunmuştur.
Bazı fırınların hamur ekmek çıkardıkları, bazı su satanların da Ankara suyunu Taşdelen şişelerine doldurarak Taşdelen suyu diye sattıkları görülmüş ve bu gibi hilebazlar belediyece sıkı bir kontrol altında bulundurulmağa başlanmıştır. (Akşam, 9 Aralık 1933)
Kültür-Sanat
“Türkiye’nin Kalbi Ankara”
Cumhuriyet Bayramında Ankara’da Maarif Vekâleti hesabına bir film çeviren Sovyet film müessesesi müdürü M. Yutkeviç şu açıklamayı yapmıştır:
“-Cumhuriyet Bayramında Ankara’daki tezahüratı filme aldık. Bir de 1.500 metrelik ‘Türkiye’nin Kalbi Ankara’ mevzulu bir film çevirdik, Bu filmin mevzuu şudur:
Yaşlı bir ihtiyar Cumhuriyet Bayramı münasebetile Ankara’ya geliyor ve genç bir izci kızla tanışıyor. Bu genç münevver Türk kızı ihtiyar köylüye rehberlik ederek Ankara’nın her tarafını, muazzam binaları ve mektepleri gösteriyor.
Filim sesli ve müziklidir. Riyaseticumhur orkestrası şefi Zeki [Üngör] Bey ve Ankara Musiki Muallim Mektebi hocaları filmin musiki kısmı için çalışmışlardır. Filimde resmi geçit, Gazi ve İsmet Paşa hazretlerinin nutukları da vardır. Bu filmi Maarif Vekâleti yaptırmıştır. Filim Şubat ayı içinde Türkiye’de gösterilebilecektir”. (Cumhuriyet, 11 Aralık 1933)
Sosyal Hayat
Ankara’nın ‘Tabarin’ Barına Dair…
Tabarin bara beş altı basamak merdivenle iniliyor. … Bu basamakları inip paltonuzu vestiyere verdikten sonra eğer buranın acemisi iseniz bir an irkilir, daha çiviye yeni asılan paltonuzla şapkanızı alıp gerisin geriye çıkmak istersiniz. Çünkü kapnın üzerinde ‘davetiyesiz girilmez’ levhası asılıdır. Bu levhanın üzerinizdeki tesirini anlıyan vestiyer çırağı hemen yanınıza sokulur:
– Size göre değil efendim, der, bazıları pek sarhoş, pek kıyafetsiz ve boyunbağsız geliyorlar da onları içeriye sokmamak için bu levhayı astık.
Bu kapıyı da geçtikten sonra bardasınız. Müşterilerin görünürleri dört köşe oturmuşlardır; ortada kalan dört köşe yerde de dansedilir.
Göze görünmiyen müşteriler locadadırlar. Onların bir müddet sonra sesini, kahkahasını, kısık bir sesle şarkı söylediğini, yahut da:
– Mehmet, Nahide hanım meyve istiyor!
– Nüzhet hanımın locasına bir şişe şampanya daha!
Yollu seslendigini duyarsınız.
Bu kendileri görünmeyip sesleri gelenler Tabarin barın bahtiyar müşterileridir. Onlar cazda fokstrot, tango, rumba, blak botom, vals başlayınca hemen yanlarındaki hanımı -eğer şampanya yahut şarap şişesi bitip hanım savuşmamışsa- dansa kaldırabilirler. Oyun da bilmeseler, sarhoşlukla yalpa da vursalar, hanımların rengârenk iskarpinlerine de bassalar şişe bitinceye kadar hoş görülürler. …
Buranın hanımları -kendi rivayetlerine göre- Ankara’da ilham perisi vazifesini de görürler. Meselâ biri çantasında genç şair … bey tarafından kendisi için yazılmış altı, yedi şiir bulunduğunu söyler. Birisi yanağındaki çukur için muharrir … beyin sekiz yüz sayfalık roman yazacağını anlatır.
İşte bizim Ankara’nın Tabarin barı budur. … Arada bir yolunuz düşerse girer burada bir iki saat vakit geçirir, sonra gider yatarsınız. Dört tarafı kafesi andıran bu eğlenti yerinde gece kuşları daha iki buçuğa, polisin tayin ettiği bu kapanma saatine kadar orada eğlenecekler, yahut eğlendik sanacaklardır. (Toplu İğne [Mehmet Nurettin Artam]; Vakit, 3 Aralık 1933)
*Aralık ayı, 10 Ocak 1945 tarih ve 4696 sayılı kanundan önce Kânunuevvel , Birinci Kânun, İlk Kânun olarak adlandırılmaktadır.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
İktisat tarihçisiyim ben aslında. 1999’da şehre dışarıdan -Ordu Ünye’den- geldim, sevdim burayı. Üniversiteye ODTÜ’de bilgisayar mühendisliğinde başladım, Gazi Üniversitesi’nde iktisat bölümünü bitirdim. Marmara Üniversitesinde iktisat tarihi alanında yüksek lisans ve doktora yaptım.
Şimdi Hakkari’de iktisat tarihi doçenti olarak çalışıyorum, Doktora tezim Ankara İktisat Tarihi üzerine ama güncel Ankara tarihi üzerine de çalışıyorum; İmparatorluktan Cumhuriyete geçiş, şehrin ve mahallelerin kuruluşu, devletin oluşumu, imar süreci, süreklilikler, kopuş… Neler var onlara bakıyorum.
İhsan Seddar Kaynar
İstanbul’a bir itiraz olarak Ankara çalışmaya başladım
Ankara ilginiz nerede başladı?
İktisat tarihçiler genelde İstanbul çalışırlar; sokakları, vakıfları, hanları, binaları, aklınıza gelebilecek her metrekaresi için ayrı ayrı çalışmalar yapılır. Bana da o ortam çok sıkıcı geldi açıkçası ve Ankara çalışacağım dedim. Bildiğim yer Ankara. Mamak’tan Keçiören’e sokak sokak her yerini biliyorum Ankara’nın. Bir itiraz olarak Ankara çalışma isteği oluştu.
Tezimi 2013’te yazmaya başladım. O zaman Melih Gökçek belediye başkanıydı. Tezimi yazarken veri bulmakta, basılmış kitaplara, belediyenin basılı kitaplarına ulaşmakta çok zorlandım. O yıllarda Ankara’yla ilgili alternatif çalışmalar yapmak çok yaygın değildi. Bu alandaki her şey belediyenin etkisi altındaydı, her yeri kapatmışlardı. Böyle bir ortamda başladım. Yazarken de zorlandım. Benzer tepkiler aldım; Ankara’yla ilgili belge mi bulacaksın, Ankara’yla ilgili ne yazabilirsin ki? Buna benzer bir sosyal arka planı var çalışmanın.
Ankara’nın iktisat tarihi demiryolu ile başlıyor
Benim çalışmalarımda “Ankara’nın iktisat tarihi”nin 1892’de demiryolunun gelişiyle başlayan kısmı yer alıyor. Demiryolunun nasıl gelmeye başladığı, İstanbul’a demiryoluyla bağlanması ve daha sonra Ankara’nın kendi başına gelişmesiyle ilgili şeyler yazdım.
Ankara’da pek çok şeyi değiştirdi demiryolu. Demiryoluyla ulaşım değişti, diğer Anadolu şehirlerinden bir adım öne çıktı, buradaki üretim yapısı değişti. Demiryoluyla gelen muhacir iskanıyla buradaki demografi değişti.
İktisadi verilerin çoğuna yansımasa bile şehrin merkezinden Eskişehir’e doğru gelen hat üzerindeki ilçeler hep demiryoluyla kuruluyor. Bundan 150 yıl önce olmayan ilçeler bunlar; Sincan yok, Polatlı yok. O boş alanlardan geçiyor ki, o alanlara insan yerleştirecekler sonra. Bunun üzerinden yıllardır hayvancılık, tarım diye söyleyegeldiğimiz ürün deseni de değişiyor. Demiryollarıyla nakliye olanakları arttığı için hububat üretimi artıyor ve hububat üretimi her şeyden öne geçiyor. 1900 yılına geldiğimizde Ankara’da üretimin yarıdan fazlası hububata dönüyor. İstanbul’a hububat gönderiyor. İstanbul’un iaşesinde artık Ankara’da ve Anadolu’nun iç kısımlarında yetiştirilen tarım ürünleri öne çıkıyor. Öyle olunca tiftik önemini kaybediyor, bir süre sonra bağlar, üzüm, şarap ortaya çıkıyor. Bütün değişimde Cumhuriyetin etkisi de önemlidir.
Ankara için en önemli tarih 27 Aralık’tır
Biz şimdi 13 Ekimde Ankara’nın başkent oluşunu kutladık ama Ankara için en önemli tarih 27 Aralık yani Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişidir. Diğer bütün takvim günleri Ankara için tali tarihlerdir.
Anadolu’da başka hiçbir şehrin böyle bir dönüm noktası yok. Mustafa Kemal geliyor, buraya yerleşiyor ve Ankara’nın bütün yönü değişiyor. 27 Aralık’tan sonra burada ortaya çıkan irade, İstanbul işgal edilince burada açılan meclis ve Milli Mücadeleyi yönetiyor ve savaşı kazanıyor. Ankara için artık geri dönüşü olmayan bir büyüme başlıyor.
O dönem, kale ve çevresinde bir sıkışmışlık var. Şehrin büyümesi için en önemli gereksinim olan su yok burada. O kadar ki, Ankara’yı bir mahalle daha büyütecek su kaynağı yok. Cumhuriyeti kuranların içtiği su Ankara Valisi Abidin Paşa’nın 1890’da Elmadağ ve Kayaş’tan getirdiği sudur.
İnsanlar Ankara’ya ilişkin güzel sözlere açlar
Engürü Ankara hesabı nasıl ortaya çıktı?
Ben bu hesabı aslında doktora tezini 2016 Aralık ayında bitirdikten sonra 2020 Mart’ında kitap olarak basılmasını beklerken 2018’in Ocak ayında açtım. Tezim “Engürü’den Ankara’ya Ankara’nın İktisat Tarihi” ismiyle Efil Yayınevi’nden basıldı. Bu süreçte Ankara üzerine yeni araştırmalar yapmaya devam ederken, daha önce yazdıklarımı da bir şekilde insanlara aktarmaya başlamıştım. Birileri geliyor söylediklerimi düzeltiyor. Bunu sen nereden biliyorsun dediğimde “wikipedia’dan, internetten, şuradan buradan” diyor. Bütün bu bilgileri toplarken, tezimi yazarken arşivlere girdim, gazete taradım ya da anıları okudum. Ben söylediklerimi buradan yola çıkarak kaynaklara dayandırarak söylüyorum, karşılığında telefondan gördükleriyle, sosyal medyadan okuduğu mesajlarla birileri bu bilgileri düzeltmeye kalkıyor. Bunlar bir süre sonra çok can sıkıcı bir hal aldı. Bu nedenle bir hesap açayım, teze sığmayan bir sürü güncel malzeme vardı, bir yandan demokratik Ankara kamuoyuna doğru bilgiyi ulaştırmaya başlayayım dedim. Yani tezde ulaştığım verileri ve teze sığmayan bilgileri paylaşabilmek için böyle bir hesap açtım.
Gördüğüm; insanlar Ankara’ya ilişkin güzel sözlere açlar. Fakat çoğu ortamda paylaşılan resimler yanlış, altlarında yazan yazılar yanlış, resimlerdeki insanlar, mekanlar yanlış, ifadeler yanlış. Benim gibi hesaplar bir taraftan bu yanlışlarla mücadele ediyor, arada da belediyelerin paylaştığı bilgileri de düzeltmek durumunda kalıyoruz. Belediyeler maalesef paylaşımlarını paket bilgiler üzerine kuruyorlar, bu bilgilerin doğruluğunu teyid eden yok. Benim yazdıklarımdan rahatsız olan ve bu nedenle beni engelleyen 2 hesap var; biri Pursaklar Belediyesi’nin “resmi hesabı” diğeri de Çankaya Belediyesi’nin resmi başkanı Alper Taşdelen’in “şahsi hesabı”.
Hesap insanların ilgisini çekiyor ama şehri yönetenlerin ilgisini çekmiyor. Ben birkaç defa belediye hesaplarından paylaşılan yanlış bilgileri düzelttim, tamam kontrol edeceğiz diyorlar ama o yanlış bilgi öylece kalıyor. Ankara’yla ilgili herkesin doğru bilgileri izlemesi, yeni bilgi üretimini takip etmesini bekleriz ama olmuyor.
Engürü Ankara twitter hesabı
Ankara tarihi tevatürlerle dolu
Ben tezi yazarken; Ankara’nın bir belediye başkanları listesi olmadığını, valiler listesi olmadığını gördüm. Sıralı bir liste yapamıyorsunuz, bir sürü bilgi eksiği var. Mesela Nevzat Tandoğan üzerine aslında bildiklerimizin tamamen yanlış olduğunu, ikinci, üçüncü kişilerin duyduğunu iddia ettiği hikayeler üzerinden bize bir karikatürünün sunulduğunu, hakkının yendiğini düşünüyorum. Ankara tarihi, buna benzer tevatürlerle dolu. Bu tevatürlerin çoğalarak tekrar edilmeye devam ediyor.
Mesela hep tekrar edilen “buralar hep köydü” sözü. Nasıl ortaya çıktı acaba? Oysa Ankara köy değil, tarih boyunca da hiç köy olmamış. 1892’de demiryolu geliyor, kaç tane konsolosluk var, ticaretin merkezi burası. Kozmopolit bir yer; Ermeni, Rum, Kıpti var, Yahudi mahallemiz, Erzurum mahallemiz var. Demiryolu Konya’da da var ama Mustafa Kemal, Ankara’ya geliyor. Bir sebebi var. Ankara liman şehri olmamasına rağmen İngiltere’deki şehirlerle doğrudan ticaret yapabilen bir şehir.
Nasıl gelişti hesabınız?
Söylediğim gibi ben ilk başta hesabı tezdeki bazı bilgileri ve verileri paylaşmak için açtım. 25-30 twetten oluşan uzun zincirler hazırlıyordum. Bunları hazırlamak bazen birkaç günümü alıyordu. Birkaç sayfa yazıyorsunuz, bunları parça parça bölüyorsunuz, resimler ekliyorsunuz. Bunlar çok ilgi gördü ve takipçilerde “evet bunu yazan, bu konuyu biliyor” şeklinde bir algı oluştu. Bu şekilde, Ankara’ya ilgili, Ankara tarihine meraklı, Ankara üzerine yazan bir sürü insanla bu hesap aracılığıyla tanıştım. Sonra insanlar Ankara ile ilgili daha detaylı özel konular sormaya başladılar; şununla ilgili bir şey biliyor musun, bunun doğrusu nedir? gibi. Ben de alanında uzman olduğunu gördüğüm insanlara bu hesap üzerinden sorular sordum, doğru bilgiye ulaştım ya da keşiflerin yapılmasına katkım oldu.
Hesap kendi halinde bu şekilde uzun zincirler paylaşırken, attığım birkaç tweet patlattı hesabı. Şimdi takipçi sayım 4 binin üzerinde. Ben de hesabımı takip eden gerçek kişileri, etkileşime giren insanları takip ediyorum. Bu hesabı sadece tek taraflı paylaşmak için değil, beraber, kolektif bilgi üretmek için kullanıyorum. Ankara’yla ilgili bilgi paylaşıldığında artık ilgiyle okuyorlar. Ankara’yla ilgili yeni eserler, tezler ya da arşivlerden fotoğraflar çıktığında onu öneriyorlar, ben de hemen paylaşıyorum onları. Bazı hesaplar bana referans veriyor, onları da paylaşıyorum.
Ankara üzerine daha yoğun eğiliyor olsam da, ben bir iktisatçıyım. Ana akımın dışında üretim yapan, ülke ve dünya meselelerine kafa yoran, politika uygulamalarını tartışan ve eleştiren pek çok iktisatçıyla da takipleşiyorum. Onların da, bu hesabın butik bir tarih ya da şehir hesabı kalmamasında, yaygınlaşmasında önemli katkıları oldu.
Tarih yazımında Ankara üvey evlat muamelesi görüyor
Ankara pek çok disiplin üzerinden çalışılabilir; siyaset bilimci çalışabilir, iletişimci çalışabilir, mimarlık tarihçisi çalışabilir. Bu disiplinler Ankara’yı farklı yönlerden yazabilir. Ben iktisat tarihçisiyim, pek alışık değiliz bir iktisat tarihçinin bir şehir hakkında bu kadar çok şey yazmasına. Bir de iktisadi tarihi, hem iktisadın üvey evlat muamelesi yaptığı hem tarihin üvey evlat muamelesi yaptığı bir alan. Seçtiğim konu Ankara da, diğer konular arasında üvey evlat muamelesi görüyor. Ankara ile ilgili akademik çalışmalarda trafik çok zayıf. Akademide, Ankara ile biraz dalga geçiliyor.
Bu hesapta gündemi ilgilendiren her konuyla ilgili sabah-akşam bir şeyler paylaşabilirim ama Ankara tarihinin ve iktisadi tarihin gündemine giren konularla yetinmeye çalışıyorum. Her şeyi bilen ya da bilmese de biliyormuş gibi anlatan birine dönüşmek istemiyorum.
Mesela Ankara’nın tarihinde ihmal edilmiş konuları da gündemime alıyorum. 1957 sel felaketi ile ilgili kimse yazmıyordu, yazıyı ben yazdım. Oysa benim yazdığım bir giriş yazısıydı ama devamını getiren hala yok. Şimdi 1957 Ankara sel felaketini tarayın yazılan her yazıda bana atıflar var. Bu benim işim değildi ama yapmak zorunda kaldım. Ulus’taki uçak faciasıyla ilgili podcast yaptık, o da öyle.
Ankara’nın konuları sahipsiz
Ankara’nın konuları sahipsiz, bir de böyle bir sorunumuz var. İlgi çekmiyor, araştırılmıyor. Ben bu hesabı açtıktan sonra Ankara’yla ilgili çalışanlar bana konu soruyorlar, makale taslaklarını gönderiyorlar bakmam için. Bir taraftan da bunlara severek cevap veriyorum.
Tevatürlerle dolu bir literatür olduğu için pek çok konu biliniyor gibi olsa da, doğrusu bilinmiyor. Birisi uydurmuş o konuyu, o konu o haliyle kalmış. Benim yaptığım şey biraz onlara müdahaleydi. Benim kitapta da var. Mesela Atatürk Orman Çiftliğiyle ilgili çok önemli şeyler yazdığımı düşünüyorum ama AOÇ o kadar sıkıcı bir konuya dönüştü ki, kimse dönüp yeni yazılanı okumuyor. Fabrikaların neden açıldığını, Ankara şehri için ne ifade ettiğini, şehrin iaşesi için ne ifade ettiğini yazsam bile ilgi çekmiyor.
Biz Ankara’ya memur şehri, öğrenci şehri falan diyoruz ama Ankara aslında çok önemli bir sanayi şehri. 1920’den itibaren askeri fabrikalar kuruluyor burada. Bu şu demek; siz bir yerde silah, mühimmat, askeri malzeme üretimi yapıyorsanız, oranın ülkenin en güvenli yeri olması lazım. Oradan bir daha geri dönüş yok. Bu nedenle aslında Ankara’nın başkent olacağı 13 Ekim 1923’ten çok önceden belliydi. Kırıkkale havzasında Mamak-Elmadağ hattına askeri fabrikalar kurulmaya başladığında karar verilmiş zaten buraya.
Siz neleri, kimleri takip ediyorsunuz?
Kendi hesabım dışında çok görünür değilim. Benim tercihim değil ama öyle oldu. Rasim Özgür Dönmez ve Fevzi Can Gürüz hocaların hazırladığı “Ankara Neydi Ne Oldu?” podcast serisinde üç söyleşim oldu; Ulus’taki uçak faciası, 1957 sel felaketi ve Ankara’nın iktisadi tarihi. Bunlar ıskalanan konular, orada burada ufak tefek geçen şeylerdi.
Sizin gibi Ankara’yla ilgili yerel çalışma yapan hesapları takip etmeye çalışıyorum. Sizin mahalle çalışmanız var, mahallenizdeki sokaklarda da görünürsünüz. Ankara’da bu şekilde hem sokakta hem de sosyal medyada yer alan bir faaliyet yok. İncirli’de, Tuzluçayır’da, İlker’de ya da kampüslerde bu ayarda faaliyetler olsa keşke. Gazete Solfasol, Ankara Kent ve Ekoloji Ağı ya da Diren AOÇ hesapları çok önemli işler yapıyorlar, onları da ilgiyle izliyorum.
Ankara üzerine en üretken kesim aslında mimarlık tarihçileri. Özellikle ODTÜ’de mimarlık tarihi alanında üretilen eserlerden çok şey öğrendim. Ankara çalışan Hakan Kaynar, Onur Bektaş, Muzaffer Karaaslan gibi isimlerin hesaplarını takip etmeye çalışıyorum. Ahmet Soyak’ın her gün hacmi büyüyen görsel arşivinden Ankara’nın merak ettiğim her yerini oturduğum yerden öğreniyorum, yıllar içindeki değişimini de görüyorum. İrfan Akalp ve Yavuz İşçen de Ankara üzerine yazıyorlar, yazdıklarından çok şey öğrendim ama onlar twitterı etkin kullanmıyorlar.
Ayrancı Festivali’nin gelenekselleşmesini umut ettiğimiz katmanlarından biri de Cumhuriyet ve Kent Kültürü Konuşmaları başlığı ile sunduğumuz mahalle söyleşileri idi. Uslanmaz bir Ankara aşığı olan ve aynı zamanda Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden hocamız Funda Şenol semtimizin festivaline 26 Ekim 2023 tarihinde Cafe Creme’de “Mahalle kültürünün oluşmasında mekânların rolü” başlıklı sunumu ile katkı sağladı. Son derece keyifli geçen bu söyleşiden bazı satırbaşlarını sizlerle paylaşmak isterim.
Mahalle sadece fiziksel bir mekân değil bir hayali cemaat aslında, hayali cemaate(1) mensup olan kişilerin yaşadıkları bir birim. Ayrancı harita üzerindeki sınırlarıyla tanımlanabilecek bir lokasyon değil, başka mahallelerden, yakın mücavir alandan insanların da katkısıyla oluşan veya eski Ayrancılıların anılarıyla da berkittikleri bir kimlik olduğunu söyleyebiliriz.
Kuralları olan bir mekân: Mahalle
Mahalle, aynı ev gibi, belli sınırları ve kuralları olan, dışarıdan gelenlerin bunlara uymak zorunda olduğu ve uymazsa göze batacağı bir fiziksel mekândır. Mekân bizim tarafımızdan belirlenir ama aynı zamanda bizi belirler. Eğer Ayrancı’da yaşıyor ve buna devam etmek istiyorsak bir patern geliştirmemiz gerekir, burada yabancılanmayacak kadar buralı olmaya çalışmamız, ayrıksı durmayacak kadar Ayrancılı olmamız gerekir. Farkında olmadan da bir mekânın şeklini alırız. Kimliklendirici özelliği çok güçlüdür mekânın. Cafe Creme’de otururken sadece bir kafede oturmuyorsunuz aslında mükemmel bir kafede, aynı zamanda Ayrancım Derneğine ve festivaline ev sahipliği yapabilecek, kapısında Cumhuriyetin 100. Yılını kutlayan iki kadın muhtarın afişinin asılı olduğu, sahiplerinin aktivizm yaptığı bir kafede oturuyorsunuz. Bu etkinlik başka bir semtte başka bir mekânda yapılsaydı her şey daha farklı olurdu. Bazı mekânlar insanları çağırır bazıları ise kusar. Mekân sadece mekân değildir; kimliğe, ideolojiye ve kültüre ev sahipliği yapar. Müdavimi olduğumuz mekânlar yani saklı coğrafyalarımız bizi belirler.
Sarmalayan kucak ve ayıplayan göz: Mahalle
Ümmet sisteminde mahalle bir yönetsel düzen aslında. Gayrimüslimlerin, belli mesleklerin, etnik grupların, mezheplerin mahalleleri ayrı; homojen ve merkezden kopuk birimler bunlar. Bütün o yereli merkezden kontrol etmek zor olduğundan mahallenin muhtarı, bekçisi ve esnafı var. Mahalle söz konusu olduğunda esnaf çok önemli.
Cumhuriyetle birlikte artık mahalleyi sınıf ve kültür belirliyor. Özellikle apartmanlaşma söz konusu olduğunda mezhep ve farklı etnik kimliklerin önemi azalıyor; sınıf, belirleyici olmaya başlıyor.
Cumhuriyetin erken dönemi sona erdiğinde Ankara Yenişehir’e doğru yayılmaya başladığında karma mahallelerin söz konusu olduğunu görüyoruz.
80’lerden sonra ise merkezin kaymasıyla birlikte konutlar şehrin kenarlarına doğru ilerledi; Çayyolu, Yaşamkent, tebessüm şehri Pursaklar gibi… Birbirlerine benzeyen sosyal sınıf ve kültürdeki insanların bir arada yaşama arzusunun tezahürü olarak bu siteler karşımıza çıktı. Şehir merkezi artık transit bir mekâna, insanların çok oyalanmadan geçip gittiği bir yer ve ticari merkeze dönüşüyor. Şehrin bir kısmı; insanların aylaklık etmesini, sosyalleşmesini, rekreasyon alanlarını kullanmasını ve en önemlisi protesto gösterileri yapmasını, kamusal alanda politik duruşlarını gösterecek söz ve eylemlerde bulunmasını engelleyecek bir duruma geliyor. Konut alanlarının dışarı kaydığı günümüzde Ayrancı mahallesi bu sebeplerle özgün bir yapı olarak var.
Her ilişkide olduğu gibi iyisi de var kötüsü de: Mahalle dediğimiz şey sarmalayan kucak ve ayıplayan gözdür. Bir yandan kendinizi iyi hissedersiniz, dertlerinize çözüm bulur kendinizi ait hissedersiniz; bir yandan da nereye gittiğiniz, kiminle dolaştığınız, ne giyip ne konuştuğunuz, hangi gazeteyi taşıdığınız vesaire sebebi ile mahalle baskısı ile de karşılaşırsınız.
Tarifi zor mekân: Mahalle
Mahalle kamusal ile özel alan arasında tarifi zor bir mekân. Özel alana ait olan hiçbir pratik kamusal alanda kolaylıkla yinelenemez bunun için mücadele etmek gerekir. Mahallede devleti temsil eden çeşitli birimler var; muhtar, okul, sağlık ocağı, halk odası, kütüphane, PTT, cami gibi. Osmanlıda camiler işlevinden farklı şekilde de kullanılıyor; toplanma alanları, enformasyonun toplanıp dağıldığı, imece ve ticaretin, dayanışma faaliyetlerinin de yapıldığı bir alan. Kahvehaneler de bu amaçlarla kullanılan alanlar. Bazı mahallelerde camiler hala bu işlevi sürdürse de şu an kahvehanelerin ve camilerin yerini kafeler almış durumda.
(1) Benedict Anderson Hayali Cemaatler kitabında özetle fiziksel olarak yakınlığınız olmayan, kişisel olarak tanımadığınız ama hedeflerin, amaçların, ülkülerin, normların, değer yargılarının bizi birleştirdiği bir tür topluluktan bahsediyor. Mahalle de bu anlamda bir hayali cemaat olarak tanımlanabilir.
Cumhuriyetin 100. Yılı etkinlikleri çerçevesinde gerçekleşen Ayrancı Festivali programının Cumhuriyet ve Kent Kültürü Konuşmaları etkinliğindeki ilk konuğumuz Ceren Bozkurt oldu. 25 Ekim 2023 tarihinde, Gazinolardan lokantalara: Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da yeme içme kültürü başlığındaki söyleşi Cafe Creme’de kalabalık bir grup ilgiyle izledi.
Ceren Bozkurt
Cumhuriyetin ilk yıllarına başlamadan önce bizi eski Ankara’ya doğru yola çıkarmak istediğini söyleyerek sunumuna başlayan Ceren Bozkurt 19. yüzyılı bilmeden 20. yüzyılı anlamanın biraz zor olduğunu belirtiyor.
İstanbul Saray Mutfağı
İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçiş başlı başına bir devrim ve gündelik hayatı da oldukça etkiliyor. Ekonomik durum, savaşlar, eğitim reformları, kadınların sosyal hayatta görünür hale gelmesi önemli dönüşümler fakat en büyük dönüşüm İstanbul’un artık payitaht olmaması ile gerçekleşiyor. Çünkü 19. yüzyıl Osmanlı saray mutfak kültürü dendiğinde karşımıza İstanbul mutfağı çıkıyor; saraylar İstanbul’da ve doğal olarak bundan ilk etkilenen hep İstanbul oluyor. 19. yüzyılın ortasından itibaren Batılı mutfak kültürü Osmanlıya giriş yapıyor ve saray mutfağını da değiştiriyor. Osmanlıda seyyar satıcılar ve aş evleri, çorbacılar, pilavcılar börekçiler hep var ama İstanbul’da ilk restoranlar Tanzimat Fermanı’ndan sonra açılmaya başlıyor. Padişahlar siniden sofraya geçiyor. Çatal bıçak kullanımı Anadolu için de İstanbul için de çok yeni.
Ankara’nın Aşçı Dükkanları
Tarih her zaman İstanbul’u yazıyor ama hepimizin gönülden bağlı olduğu Ankara’nın da kendine ait bir mutfak kültürü var.
Evliya Çelebi 1648’de Engürü’ye yani Ankara’ya geliyor; burada içtiği paça çorbasından, bu çorbanın yanında yediği pastırmadan, tiftik keçisinden, Ankara’da hayvancılığın, bağların bahçelerin olduğundan, üretim ve ticaret yapıldığından bahsediyor. Bu dönemde dışarda yeme içmenin seyyar satıcılarla sınırlı olduğunu görüyoruz Ankara’da da.
20. yüzyılla beraber hepimizin bildiği At Pazarı’nda sokak köftecileri, dönerciler karşımıza çıkıyor. Anafartalar’da kuyulu kahve var, merkez kıraathanesi insanların sosyalleşebildiği alanlar ama gerçekten çok sınırlı mekânlar.
Restoran, Lokanta, Gazino ve Pavyon
1766 yılında yani 18. Yüzyıl’da Fransa’da ortaya çıkan bir kavram restoran. Şifalı konsantre suların sunulduğu mekanlara restoran deniliyor aslında. Sonra bunlar bir kültürel mekan olarak değişiyor. Yine lokanta ve gazino da enteresan kökene sahip iki kelime. İkisi de İtalyanca kökenli. Gazino, müzikli lokanta demek, lokanta da içinde konaklama odaları bulunan aşçı dükkânı demek. Bir de pavyonumuz var, Cumhuriyetin ilk yıllarında pavyon denilen yerler aslında içkili, müzikli eğlence mekânları.
İstanbul Çorbayı Anadolu’dan Öğreniyor
1920’lere kadar Ankara’da bir restoran kültürü yok, aşçı dükkânı kültürü var. Aşçı dükkanları çok az çeşit yemeğin olduğu, daha çok çorba üzerine olan bir nevi esnaf lokantası gibi düşünülebilir. Aslında bu aşçı lokantaları dışarıda çalışan erkek nüfus için var. Seyyar satıcılarda da aslında Ankara mutfağında da çorba karşımıza çıkıyor ki, benim çok hoşuma giden bir şey. Ortak bir yemek kültürü bulmak Anadolu’da biraz zor. Çünkü o dönemlerde gerçekten her coğrafyanın kendine özgü bir mutfak kültürü var ama Anadolu’da ortak başat bir kültür var: Sabahları çorba içmek. Bu aslında Anadolu’ya ait bir şey. İstanbul çorba içmeyi aslen Anadolu’dan biraz öğreniyor ama işkembe çorbası söz konusu olduğu zaman saray ve İstanbul’da dahil oluyor. Ankara’da da çok seviliyor işkembe çorbası, daha doğrusu sakatat çorbaları çok seviliyor. Ve seyyar satıcı olarak da daha çok çorbacıların olduğunu görüyoruz.
1920’li yıllara girdikten sonra da biz Ankara’da İstanbul tarzı yani batılı anlamda iki tane restoranla karşılaşıyoruz. Bunun birincisi “Kemal’in Lokantası”, Anadolu Lokantası olarak da biliniyor. Bu lokanta meclis binasının yanında ve milli mücadele dönemi Ankarasının en lüks lokantası. Tabii ki daha çok siyasiler geliyor buraya, fikir alışverişleri yapıyorlar birbirleriyle. Ama gerçekten döneme göre lüks bir restoran. Bir de “Abdullah Efendi Merkez Lokantası” var. Bu Anadolu Lokantasına göre daha uygun bir yer. Daha çok memur kesim, yani sivil bürokratlar burada yemek yiyorlar.
Taşhan
Ankara Restorancılığının Merkezi Taşhan
1919 ve 1920’lerde karşımıza çıkan Taşhan çok önemli bir merkez. Çünkü aslında ilerleyen zamanlarda Ankara’daki restorancılığın da temeli burada birazcık şekillenecek, filizlenecek.
İçkinin yasak olduğu Kurtuluş Savaşı döneminde Ankara’da meyhanelerin de olduğu biliniyor. Ama daha çok merdiven altı olduğu söyleniyor yahut herkes tarafından çok fazla gidilmeyen meyhaneler bunlar.
1923 yılında Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle aslında Ankara’nın gerçekten makus tarihi değişiyor diyebiliriz. 13 Ekim 1923 Ankara için çok önemli bir tarih çünkü başkent oluyor. Başkent olduktan sonra Ankara’nın o klasik, yoksul Anadolu şehri görüntüsünden bir an önce kurtulması gerekiyor çünkü bir sürü aydın, bürokrat insan Ankara’ya göçe başlıyorlar.
İstanbul-Ankara Çekişmesinin Çıkış Noktası Eğlence Mekanları
İstanbul’da batılı tarzda eğlence mekanları vardı. Mesela hepimizin aslında bildiği Pera Palas gibi oteller, çok güzel lokantalar var ama Ankara’da gerçekten çok az. Ankara’ya gelen İstanbul elitleri bunun farkına varıyor ve aslında bu İstanbul-Ankara çekişmesi bu tarihlerden itibaren başlıyor. İstanbullu aydınlar Ankara’da eğlenilecek bir mekânın veya modern lokantaların olmadığından yakınıyorlar.
Erken Cumhuriyet döneminde batı tarzı lokantalarda önemli olan şey şu: Bu lokantalar aslında sadece karın doyurmalık yerler değiller. Aksine, yemeklerden ziyade buralar birer kültürel mekân, bir sosyalleşme alanı. Burada insanlar adabı muaşeret kurallarını görüyorlar. Avrupalı menüleri görüyor, Fransız mutfağını, Rus mutfağını tadıyorlar. Aslında buralara karın doyurmaktan ziyade gerçekten birer sosyalleşme mekânı olarak bakmak gerekiyor.
Rus Devrimi Ankara Mutfağını Etkiliyor
Ankara’da açılan ilk restoranlarda Osmanlı mutfağının izleri yok. Çünkü bunlar cumhuriyetin Osmanlı kimliğini reddetmesinden dolayı ortaya çıkan yerler yani batılı restoranlar. Aş evi, köfteci gibi yerler ile seyyar satıcıların artık lokantalara doğru geçiş yaptığını görüyoruz. Burada önemli bir detay daha var. Ankara’nın kaderini değiştiren noktalardan bir tanesi 1917 Rus devrimi. Devrim sonrası Rusya’dan Anadolu’ya çok fazla insan göçüyor ve bu göçle beraber başta İstanbul mutfağı olmak üzere Anadolu ve Ankara mutfağı restorancılıkla tanışıyor. Beyaz Ruslar sadece aşçılıkta değil garsonlukta da çok iyiler. Ve artık garson olarak kadınları da görüyoruz.
1923’le 1950 yılları arasında Ankara’nın şehir merkezi Ulus. İlk merkez kayması 1950 yılında oluyor merkez Ulus’tan yeni şehir yani Kızılay’a doğru kayıyor.
Karpiç Lokantası (sağ önde)
Aşçı Lokantası Devrini Kapatan Mekan: Karpiç
Erken dönem Ankara’da restoran ya da lokanta denince akla gelen ilk yer Karpiç. Kendisi bir Rus göçmeni. Önce İstanbul’a göçüyor. 1923-24’de İstanbul’da bir lokantası var “İyi Tat Lokantası”.
Artık Ankara’da bir Cumhuriyet var. Ankara’ya memurlar, bürokratlar, yabancı elçilikler geliyor. Ankara’da insanların ağırlanması ve dolayısıyla mekân ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bir devlet projesi mahiyetinde Karpiç İstanbul’dan Ankara’ya transfer ediliyor.
Karpiç, 1924’te geliyor Ankara’ya. İlk olarak Taşhan’ın alt katındaki “Şölen”i açıyor. Sonra Merkez Bankası’nın yanında havuzlu şehir bahçesinin içinde bir restoran daha doğrusu lokanta açıyor. İsmi “Şehir Lokantası” ama hep “Karpiç’in Yeri” olarak anılıyor. Çünkü bu dönemlerde bütün restoranlar sahiplerinin adıyla anılıyor. Bu dönemlerde restoran sahipleri müşterileri kapıdan girdikten çıkana kadar kontrol ediyorlar. Bu müthiş bir ağırlama.
Karpiç, bizim için neden önemli? Karpiç’in açılmasıyla beraber yeni Türkiye’de aşçı lokantası devri kapanıyor. Karpiç bir ekol artık. Karpiç’te yetişen garsonlar, aşçılar, kasada duranlar ilerleyen zamanlarda kendi mekanlarını açıyorlar. Bu inanılmaz bir etkileşim. Ben Karpiç’in gerçekten bir okul olduğunu, dönemin gastronomi eğitimi verdiğini düşünüyorum.
Karpiç Lokantası terası
Batıya Açılan Bir Pencere: Ankara Palas
Karpiç’ten sonra karşımıza “Ankara Palas” çıkıyor. Ankara Palas aslında bir otel fakat içinde bir restoran var. Yeni başkent olan Ankara için insanların güzel yemek yiyeceği, adabı muaşeret kurallarının uygulanacağı yerlere ihtiyaç vardı. Ankara Palas, Ankara’ya yeni gelenlerin modern tarzda, kalabileceği yer ihtiyacı için yapılmıştı. Bizzat Atatürk’ün talimatıyla yapılmış bir misafirhane, otel diyebiliriz. O yıllarda özellikle politik çevreye daha çok tesis ediliyor burası. Milletvekillerini sürekli Ankara Palas’ta görüyoruz.
Buranın bir mutfağı var ve mutfak bizim için önemli. Otelin aşçıbaşı Fransız, o nedenle Fransız yemekleri yapılıyor burada. Fransız olması aslında bizim bu alafranga mutfağı görmemizi daha iyi sağlıyor. Restorandaki servis ekibi de yabancı, Türk yok. Avrupa mutfağına dair bütün yemekleri görebiliyorsunuz. Ankara Palas’ta sadece yemek yenmiyor, müzikli yemekli balolar burada düzenliyor ve Ankara Palas gerçekten bir cazibe merkezi haline geliyor.
Atatürk’ün de deyimiyle Ankara Palas aslında doğudan batıya açılan bir pencere. Çünkü kadınları da artık Ankara Palas’ta görmeye başlıyoruz. Buraya kıyafetler diktirip gelmeye, çatal bıçak kullanımını öğrenmeye başlıyorlar.
1939 yılında ilk olarak tarihi Çiçek Lokantası Hüsamettin Sencer tarafından Zincirli Cami yakınlarında açılıyor. 1949 yılında Ulus meydanına taşınıyor. 1993’te de Necatibey’e taşınıyor. Çiçek lokantası hala devam ediyor zaten nadir kalan restoranlardan biri olduğu için değinmeden geçmek istemedim. Hüsamettin Sencer sonra Tavukçu Lokantası’nı da açıyor.
Restoranlar, kahvehaneler sosyal hayatı da aslında çok etkiliyor gerçekten yepyeni bir Ankara kültürü yaratıyorlar. Dönemin edebiyatçılarının da en çok ziyaret ettiği yerler bunlar.
1926’da karşımıza çıkan bir yer daha var; Anadolu Kulübü. Yine Atatürk’ün emriyle açılan bir mekan. Ankara’da oturan Türk ve yabancı üst düzey kişilerin zaman zaman buluştuğu bir yer burası.
Biz çok büyük değişimleri aslında 1940’lardan sonra görüyoruz. Ankara’nın rotasının Yenişehir’e kaymasıyla beraber restoranlar da bir nevi oraya taşınıyor. Asıl değişim siyasette gerçekleştiği için sosyal hayat da bundan çok ciddi bir şekilde etkileniyor. 50’lerden sonra Ankara’da gerçekten restoranların çok hızlı bir şekilde arttığını, özellikle hızlı yemek kültürünün yerleştiğini görüyoruz ki zaten işte göçler, ticaret, yeni sınıflar, yeni meslekler ortaya çıkıyor.
Ceren Bozkurt kimdir? TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesinde Tarih bölümünden lisans ve Hacettepe Üniversitesinde Tarih bölümünden yüksek lisans eğitimi aldı. “Tarih ve Tarif” isimli internet sitesinin kurucusudur. Yemek tarihi ve yemek kültürü araştırmaları yapıyor.
Ayrancı Festivali, Cumhuriyetin 100. yılı nedeniyle 13 Ekim (Ankara’nın başkent oluşu) ile 29 Ekim 2023 (Cumhuriyet Bayramı) tarihleri arasında bu yıl ilk kez mahalleliyle buluştu. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin destekleriyle gerçekleşen etkinlikler ücretsiz ve herkese açık şekilde Ayrancı’nın çeşitli mekânlarında izleyiciler ve katılımcılarla buluştu.
Gülecek Bi’şey mi Var!
Festivalin ilk etkinliği olan standup gösterisi Gülecek Bi’şey mi Var! adını taşıyordu. Kendisi de Ayrancı’daki Editör Dükkan’ın sahibi olan Emre Aydın’ın katılımı ve destekleriyle organize edilen programda 3 sanatçı 1 saati aşan bir programla sahne aldılar.
Gülecek bi’şey mi var!
#Sanataevet Sansürsüz Şakalar
Yeşilyurt Sokağı No:32’de faaliyet gösteren Ayrancı’nın sevilen mekânı Cafe Crème’de düzenlenen ücretsiz etkinlikte Samet Karadeniz, Leyla Ezgi Dinç ve Emre Aydın’dan oluşan grup güncel anlatı ve şakalarıyla sevenlerinin karşısındaydı. Ankara’nın değişik mekânlarında da sahne alan sanatçılar özellikle gençlerin ilgiyle takip ettiği bir grup. Sosyal medyada binlerce takipçisi olan genç sanatçıları Instagram üzerinden takip etmenizi öneririz.
Festival; 22 Ekim 2023 Pazar günü Portakal Çiçeği Vadisi Çocuk Parkı’nda düzenlenen çocuk şenliğinde, mini konser, yaratıcı drama, yüz boyama, resim, karikatür ve satranç atölyeleri ile devam etti. Yazarların çocuklarla buluştuğu etkinliklerde ise İş Bankası Yayınları, Yapı Kredi Yayınları, ODTÜ Yayınları, Pötikare Yayınları, Can Yayınları, Sapiens Yayınları açtığı standlarda yazarlar ve çizerler çocuklarla sohbetler etti, kitaplarını imzaladılar.
Cumhuriyet ve Kent Kültürü Konuşmaları
Festivalin üçüncü etkinlik grubu “Cumhuriyet ve Kent Kültürü Konuşmaları” adını taşıyan söyleşiler oldu. Cafe Crème’de gerçekleşen söyleşilerin ilk konuğu 25 Ekim 2023’de yemek kültürü yazarı Ceren Bozkurt oldu. “Gazinolardan lokantalara: Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da yeme-içme kültürü” üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirildi.
Söyleşilerin ikinci konuğu ise değerli iletişimci-yazar Funda Şenol’du. “Mahalle kültürünün oluşmasında mekânların rolü” üzerine söyleşimiz 26 Ekim 2023 günü yapıldı.