Blog

Daha az araba, daha fazla şehir

Yazar Hakkında

alinecatikocak@gmail.com |  + Yazarın diğer yazıları

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

İspanya’nın Pontevedra şehri 24 yıldır arabalara kısıtlama getiriyor.

İspanya’nın Pontevedra kenti, bir şehir arabalardan ziyade insanlara yer verecek şekilde yeniden yapılandırıldığında ne olacağına dair mevcut en iyi örneği sunuyor bize.

1999 yılında Miguel Anxo Fernandez Lores, İspanya’nın 84.000 nüfuslu Pontevedra şehrinin belediye başkanı oldu. O zamanlar Pontevedra, kötü hava kalitesi, gençlerin büyük şehirlere göçü ve yerel ekonominin küçülmesi gibi bir dizi zorlukla boğuşuyordu. Fernandez Lores, bu sorunların tek bir çözümü olduğuna inanıyordu: Pontevedra’nın sokaklarını tıkayan arabalardan kurtulmak.

Ve öyle de yaptı. Araba kullanımını şehrin tarihi merkezinde yüzde 90, şehir genelinde ise yarı yarıya azalttı. Ve bunu cezalar veya yasaklar olmadan, akıllıca mühendislik çözümleri ve insanları arabalarından indirip sokağa çıkarmak için nazik bir şekilde uyararak gerçekleştirdi. 

İspanya’nın 84.000 nüfuslu Pontevedra şehrinin belediye başkanı Fernandez Lores

Şehrin tarihi merkezinden başlayıp dışarıya doğru giderek genişleyen şehir, önce cadde üzerindeki park yerlerini kaldırdı, araç erişimini kısıtladı ve kaldırımları genişletti. Pontevedra’nın araba sahipleri buna sert bir şekilde karşı çıktı ancak Belediye Başkanı Fernandez Lores kararlı davrandı. Lores’in itirazlara cevabı “Belediye başkanı olarak araçlarınıza park yeri sağlamak benim görevim değil. Benim için bu, sizin bir inek veya buzdolabı satın almanız ve sonra bana bunları nereye koyacağınızı sormanız gibidir” oldu.

Şu an şehirde kaldırım kenarına park edilmiş arabalar, trafik ışıkları ve yer üstü otoparkları göremezsiniz. Ayrıca çok fazla toplu taşıma da göremezsiniz, tarihi merkez yürüyerek 30 dakikadan kısa sürede geçilebildiği için sadece iki otobüs hattı vardır. Pontevedra, yirmi yılı aşkın bir sürenin ardından hâlâ güçlü bir şekilde devam eden “Daha az araba, daha fazla şehir” kampanyasıyla, bir şehrin otomobiller yerine insanları barındıracak şekilde yeniden yapılandırılması durumunda neler olabileceğine dair mevcut en iyi örnekleri sunuyor.

 “Arabasız” demek, “Arabasız” demek değildir

Pontevedra, yasaklara rağmen bazı araçların sokaklarında dolaşmasına izin veriyor. Belediye Başkanı Fernandez LoresArabaların olmadığı bir şehir olmaktan bahsetmiyoruz. Sadece gerekli durumlarda, gerekli trafiğe sahip bir şehir olmaktan bahsediyoruz” diyor.

Pontevedra sakinleri garajlı yerlere arabayla gidebiliyor ve paralı yeraltı otoparklarını kullanabiliyor. Engelli kişiler, izin aldıkları sürece Pontevedra’da araç kullanmakta özgürler.

Hiçbir yere çıkmayan sokaklar

Pontevedra’nın pek çok caddesi döngüsel olarak tasarlandı, bu nedenle şehrin bir ucundan diğer ucuna gitmek için bu caddelerin kullanılması imkansız hale geldi. Yani “Güneyden girerseniz, güneyden çıkarsınız.

Çift park etmeyi imkansız hale getir

Pontevedra park etmeyi tamamen ortadan kaldırmadı. Aslında bazı yerlerde otopark hâlâ ücretsiz, ancak yalnızca 15 dakika süreyle. Bu, taksiler ve teslimat kamyonları tarafından hızlı alım ve bırakma sağlıyor. Sokakların çoğu tek şerit genişliğinde olduğundan, bu kamyonların ve taksilerin çift park edebilecekleri hiçbir yer yok, bu da onları duraklama yapmak için sınırlı sayıdaki belirlenmiş cepleri kullanmaya zorluyor.

Arabalara yer verin ama başka bir yerde

Arabasız şehirlere yönelik çağrılar bazen araba kullanmayı tamamen sonlandırmaya yönelik bir çağrı gibi gelebilir; hoş bir fantezi, ancak yakın zamanda gerçekleşmesi pek olası değil. Bunu akılda tutarak Pontevedra tartışmalı bir şey yapıyor: Çevresi boyunca 1.600’den fazla ücretsiz park yeri sağlıyor, böylece sürücüler arabalarını orada bırakıp onlarsız girebiliyor. Pontevedra’daki araba sayısı son yirmi yılda, cadde üzerine park etme uygulamasının kaldırılması, trafik şeritlerinin kaldırıma dönüşmesi ve caddelerin trafiği engelleyecek şekilde yeniden düzenlenmesinin ardından hızla düştü. Fernandez Lopez, “Eğer Pontevedra’dan arabanla geçmek istiyorsan yapabilirsin, ama çok zaman kaybedeceksin ve bunun pratik olmadığını anlayacaksın” diyor.

Hız düştü, ölümler de…

Pontevedra’nın sokaklarında hâlâ dolaşan az sayıda arabanın hızı 30 km/saat ile sınırlıdır ve neredeyse 300 hız tümseği, sürücülerin bu hızları aşmasını engellemektedir. Düşük araç hızları nedeniyle çarpışmaların ciddi yaralanmalara yol açma olasılığı çok daha azdır. Belediye verilerine göre şehirde yılda ortalama 140 ölümlü kaza yaşanırken 2011’den bu yana trafikte ölüm yaşanmadı.

Bisikletliler de yayalaşacak

Şehrin yavaş ve yaya odaklı sokakları nedeniyle çok az bisiklet yolu inşa edildi; bunun yerine bisiklet kullananların yavaşlaması ve yayaların arasına karışması bekleniyor.

Pontevedra şehrinin metro ağı

Arabasız yaşam şehre genç nüfus kazandırdı

Pontevedra’nın hareketlilik dönüşümü gerçekleşmeden önce şehrin nüfus artışı sabitti. Belediye Başkanı Fernandez Lores, 1999 yılında göreve başladığında tarihi merkezin büyük ölçüde genç ailelerden ve yaşlılardan yoksun olduğunu, bunların çoğunun akıp giden trafik nedeniyle kendini güvende hissetmediğini söylüyordu. Şimdi hikaye çok farklı: Pontevedra, Galiçya bölgesinin en hızlı büyüyen şehri ve yeni gelenlerin çoğu, temiz havanın yanı sıra güvenli sokakların da cazibesine kapılan genç ailelerden oluşuyor. 

Arabalardan kurtulmak yerel ekonomiyi canlandırdı

Yaya kalabalığının mağazalarda ve kafelerde euro harcadığı Pontevedra’nın tarihi merkezi artık canlı bir ticarete sahip. Perakende faaliyetinin şehir merkezinden şehir çeperine doğru kaydığı 1990’larda durum farklıydı. Ekonomik büyümeyi teşvik etmek, şehrin mobiliteyi yeniden başlatmasının temel hedefiydi ve işe yaramış gibi görünüyor. Belediye Başkanı Fernandez Lopes, “Yerel mağazalara güveniyoruz” diyor. “Şehir merkezinin tamamının, çeşitli mağazalardan alışveriş yapabileceğiniz bir yer olmasını istedik. Perakende hizmetlerini şehrin geneline yayarsanız, insanların onlara ulaşmak için araba kullanması gerekir” diyor. Lores göreve geldiğinden beri, kent çevresindeki yeni alışveriş merkezi inşaatına izin verilmemiş. 

Arabasız yola çıkmak siyasi bir kazanç olabilir

Araba erişimini kısıtlamak Avrupa siyasetinde bir paratoner haline geldi. Barselona ve Berlin’de yeni seçilen yöneticiler, öncekilerin getirdiği düşük hız sınırlarını ve araçsız sokakları geri aldı. İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, Londra’nın trafiğin az olduğu mahallelerine karşı olduğunu açıklayarak “Ben sürücülerin tarafındayım” dedi.Ancak Fernandez Lores’in Pontevedra belediye başkanı olarak görev süresinin uzunluğu (24 yıl ve devam ediyor) seçmenlerin, şehirlerini otomotiv boğuculuğundan kurtaran liderleri ödüllendirebileceğini gösteriyor. 

Yaylagül sokağında bir “Tesbih Ağacı”

Ayrancı sokaklarında yaşayan sessiz tanıklarımız

Hermann Hesse, Ağaçlar kitabında ağaçların yaşadıkları mekânları veya sokakları, bulunduğu ortamdaki duruşları ve çevreleriyle olan etkileşimlerini dile getiriyor ve diyor ki;  “Üzgün olduğunuzda ve hayata katlanamadığınızda bir ağaç şöyle konuşabilir bizimle; Sus! Bak bana! Yaşamak kolay değil, yaşamak zor değil. Bunlar çocuksu düşünceler…”   

Bu kitaptan yola çıkarak Ayrancı sokaklarında yaşayan sessiz tanıklarımıza baktığımızda karşımıza at kestanesi, çınar ağacı, ıhlamur ağacı, tesbih ağacı, incir ağacı hatta nar ağacı bile çıkabiliyor ve belki de daha fazlası… Yürüyüş yaparken, işe giderken, markete giderken çevremizdeki ağaçları ne kadar fark ediyoruz yoksa sadece yaşayıp gidiyor muyuz?

İşte bu anlayıştan yola çıkarak tesadüfen tanıştığım ve çok şaşırdığım bir ağacı dile getirmek yerinde olur diye düşündüm. Yaklaşık olarak 10 veya 15 metre uzunluktaki Tesbih ağacı, Doğu Asya ile Himalayalar ile Avrupa’nın sıcak bölgelerinde yetişen bir ağaç türü olmasına rağmen Yaylagül sokağa nasıl gelmiş olabilir?

Yaylagül sokağı esnaflarından TEK-TES Ticaret Hasan Tonguç’un oğlu ile konuştuğumda, Hasan amcanın 2000’lerde bu ağacın fidesini alıp ve diktiğini öğreniyorum. Aslında bu ağacın tesbih ağacı olduğunu bilmiyormuş. Bir gün tesbih ağacına araba çarpmış ve Hasan Bey ağacı bezle sarıp tedavi etmeye çalışmış. Kendi ellerimizle diktiğimiz veya ürettiğimiz şeylere nasıl özen gösteriyoruz değil mi?

Tesbih ağacının tohumu zehirlidir. Bunun çekirdeğinden tesbih yapılır.

Kadıköy’de kentsel dönüşüme giren yapılardaki sanat eserlerinin korunması için belediye meclis kararı

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Kadıköy’de kentsel dönüşüme giren yapılardaki sanat eserlerinin korunması için bir belediye meclis kararı yayınlandı. Meclis kararının gerekçesini ve kent kültürünün korunmasında kültürel varlıkların önemini Kadıköy Belediye Meclis Üyesi Mimar Barış Antik ile konuştuk.

-Öncelikle sormak istiyorum, konu belediye meclis gündemine nasıl geldi?

Kadıköy bildiğiniz üzere kentsel dönüşümün yoğun bir şekilde devam ettiği bir ilçe. İlçemizde yapı stoğu her dönem kendi dönemine göre mimari açıdan nitelikli örnekler barındırıyor. Ne yazık ki son 20 yılda bu nitelik de ranta kurban edilmeye başlandı. Mimari nitelik giderek düşmekte. 50-90 arası diyebileceğim dönemde daha nitelikli mimari yapılarla karşılaşıyoruz, bu yapılar da beklediğimiz İstanbul depremi için risk arz ediyor. Dönüşüm esnasında bu eserlerin hafriyat haline gelmesi Kadıköy halkının hassasiyeti, sosyal medyanın da etkisiyle gündemimize girdi. Kadıköy Belediyesi’nin (Koruma Uygulama ve Denetim Bürosu) KUDEB ekibi sürece çok büyük emek verdi. Hızlı bir şekilde meclisimize getirdi, komisyonlarda görüşüp kararı kesinleştirdik. Bu karar Kadıköy halkının kent hafızasına olan hassasiyeti ve KUDEB ekibimizin olağanüstü çalışmasının eseridir. Her şeyden önce KUDEB ekibine teşekkür etmemiz gerekir. 

-Binalardaki eserlerin korunmasıyla ilgili gerekçeniz nedir?

Günümüzde kentsel yenileme kapsamında yapılan çalışmalarda özellikle hedef alınarak yenilenen yapı grubu çoğunlukla 1950 – 1990 arası dönemde ortaya konan yapılardır. Bu yapılarda iç mekânlarda tavan, kapı, yer döşemeleri bile oldukça incelikle seçilir. Dış cephelerde ise her türlü süsleme elemanı bazen tüm cepheleri kaplayacak şekilde, bazen de belli noktada cepheye işlenmiş olarak yer alır. Yapılar önceki dönemlerin aksine daha renkli, daha keyifli bir görüntü oluşturur. Özellikle Feneryolu, Göztepe, Erenköy, Suadiye gibi popüler yerlerde yapılan inşaatlarda cephelerde sıva veya boya yerine, mozaik ve seramik vb gibi kaplama malzemeleri kullanılmaya başlanmıştır. 

Yapıların dış cephelerinde bazen mozaik, bazen alçı ya da seramik kalıplarla yapılmış süslemeler çoğunlukla sanatçı imzasını da barındırır. Dönemin tanınan ressamlarına, seramik sanatçılarına siparişler verilir. Bazı binalarda bu süslemenin yer alacağı alan şematik olarak projede gösterilirken, bazılarında ise hiç yer almaz. Tamamen bir müşteri-sanatçı ilişkisi içinde, mimari bir dekor olarak satın alınan bir sanat eseri söz konusudur.

Bu eserler kent hafızasının önemli özgün parçalarıdır. Yapılar tasarlanırken böyle özgün sanat eserleriyle birleştirilmesi bahsettiğim gibi özellikle bazı semtlerimizde gelenek haline gelmekten öte, mimari niteliği, o niteliği özgeleştirmek için verilen emeği de bizlere hatırlatıyor.

Bu ve benzeri kararlar ile hem kent hafızası aktarılacak hem de inanıyorum ki, son 20 yılda düşen mimari niteliğimiz konusunda uygulayıcıları daha sorumlu davranmaya teşvik edecek. Yerel yönetimin de bu meseleye eğilmesi şart. Salt rant politikası ile inşa edilen yapıların mimari niteliği düşüyor. Maliyetten bağımsız olarak bir bilinç meselesi bu durum. Yeni yapılan yapılar yıllarca orada duracak ve ne yazık ki mimari nitelikten ziyade ranta dayalı şekilde devam eden bir yapılaşma süreci var.

Sökümü yapılan süslemelerin tasnifi.

-Bu eserleri nasıl koruyacaksınız, ne yapacaksınız, korumanın kente nasıl bir faydası olacak?

Öncelikle bu emsali olmayan bir karar olduğundan, KUDEB ekibimiz, oradaki sanat tarihçimizden mimarlarımıza usul ve yöntemleriyle beraber uygulanabilir hale getirmek ve bürokratik olarak süreci somutlaştırmak için ciddi bir iş ortaya koydular. Bir emsal yarattılar. Süreç şöyle işleyecek;

•Nitelikli süsleme ögelerini barındıran yapıların kentsel dönüşüm kapsamında yıkımı yapılmadan önce, Afet Müdürlüğü / Yapı Kontrol Müdürlüğü tarafından tespitinin yapılarak İmar ve Şehircilik Müdürlüğü, KUDEB’na gerekli bildirim yapılacak.

•KUDEB teknik elemanlarınca yerinde inceleme yapılarak, hem yapının hem de süsleme ögesinin durumuna göre yöntem belirleyecek.

•Mülk sahipleri/Müteaahhit tarafından süslemenin sökümü sırasında uygulama sorumluluğunu üstlenecek bir mimar/inşaat mühendisi belirlenerek KUDEB’na bildirilecek.

•KUDEB ve teknik uygulama sorumlusu denetiminde belirtilen tarih ve saatte süsleme ögesinin/ögelerinin bilimsel metodlarla yapıdan ayrıştırılmasının sağlayacak.

•Sökümü yapılan süslemelerin malzeme cinsi ve parça niteliğine göre korunarak muhafazası için bir yöntem belirlenecek.

Yeni yapının proje tasarımı aşamasında, süsleme öğesinin yapıda ya da parsel içinde değerlendirilmesi için öneri oluşturulması, Proje Tasdik Bürosu tarafından projelerin bu notla kabul edilmesi ve önerilerin Estetik Komisyon’da değerlendirilecek veya Belediyemiz tarafından ilçemizde açık gösterim ya da şehir hafızası/kent dekoru amaçlarıyla değerlendirilmesi / kent müzesi kapsamında envantere dahil edilecek.

 Son olarak; 

Ayrancı’nın apartman korkulukları gibi, bizim Kadıköyümüzün semtlerinde bu seramik eserler gibi, kent hafızasının önemli parçaları korunmalıdır. Depreme karşı dönüşüm şart ancak tasarım ve mimari nitelik müteahhitlerin maliyetten kısma kalemleri olmamalı. İnşa edilen yapılar kent hafızasına paydaş oluyorlar ve tasarımlarıyla da aslında kamusal eserlerdir. Yapıların öncelikleri, çekme mesafeleri kadar, cephe tasarımları, bahçe duvarları aslında o yapıların içinde yaşayandan daha çok o sokakları kullanan yurttaşların gördüğü yapılar. Bu estetik, kent yaşamının kalitesini de doğrudan etkiliyor doğal olarak. Günümüzde ne yazık ki nitelik niceliğin gerisinde bırakılarak yapı inşa ediliyor. Bunun önüne geçmek kentli bir sorumluluktur. Ben başta Kadıköy halkına hassasiyetleri için ve KUDEB ekibimize çok teşekkür ediyorum. Belediye meclisimize de kent hakkı konusundaki her gündeme yoğun yaşama faaliyeti ile hassasiyetle yaklaştıkları için çok teşekkürler.

Bu karar diğer kentlerimize emsal olsun ve kent hafızasına, yapısal niteliğimize katkı sunsun. İyi emsallerimizin paylaşılması dileğiyle

Dediler zamanla hep çoğalırmış sevgiler

TBMM taş duvarlarından Portakal Çiçeği’ne kadar tırmanan Kuzgun Caddesi’nin Mesnevi Caddesi yukarısında kalan, bahçesi bakımlı ve çiçekli apartmanlarının birinde dillere destan bir şarkının öyküsü yaşanmış, sonra da ölümsüz Türk Sanat Müziği eserleri arasına girmiştir.

Fotoğraf Sanatçısı ve bürokrat Zeynel Yeşilay, şair-yazar İlter Yeşilay ve oğulları Volkan Yeşilay.

Bu şarkının şiiri/güftesi Kuzgun Sokağı’nda yaşayan şair-yazar İlter Yeşilay ile eşi fotoğraf sanatçısı Zeynel Yeşilay arasında evliliklerinin ilk yıllarında yaşanan bir tartışma sonucunda İlter Hanım tarafından yazılmıştır. Yeşilay çifti yıllar sonra bir gün hava kararmadan, Mesnevi sokaktan dönüp Kuzgun’daki evlerine kol kola giderken caddenin başındaki bir pastanede kahve için mola vermişler, birleştirilen masada sohbet koyulaşınca konu elbette o şarkıya gelmişti. Öyküsünü şöyle anlatmıştı İlter Hanım: 

Bu şiiri 1990 yılında daha yeni evliyken eşimle ilk kavgamızdan sonra yazdım. Çok genç bir yaşta evlendim, dolayısıyla henüz olgun davranmayı beceremiyordum. Eşimle ilk kavgamızda suç biraz bendeydi, epeyce üzülmüştüm. O zamanki aklımla aramızdaki her şeyin bittiğini sandım. Şiir defterimi alıp bu şiiri yazdım. Sonra o sayfayı yırtıp, yatak odasının kapısına yapıştırdım. Belki eve dönmez ama gelirse okusun beni affetsin diye. Geç bir vakitte eve döndü, bu şiiri okudu ve barıştık.”

Sonraki yıllarda Başbakanlığı döneminde Bület Ecevit’in Özel Kalem Müdürlüğü’nü yapacak olan, fotoğrafları ülkemizin uluslararası tanıtımlarında kataloglarda yer almış Zeynel Yeşilay’ın, kapıda okuyup gönlünü yumuşatan İlter Hanımın şiiri şöyledir: 

Dediler zamanla hep azalırmış sevgiler
Olsun bana seninle geçen yıllarım yeter
Nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? 
Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?

Dediler ki gün gelir unuturmuş gidenler,
Olsun bana aşk dolu geçen yıllarım yeter
Nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? 
Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?  

İlter Hanımın masumca “Olsun, bana seninle geçen yıllarım yeter” kabullenişinin boyun büküklüğü, “Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?” yakarışıyla sorgusu, genç bir kızın heyecandan yanaklarını allaştıran “Olsun, bana aşk dolu geçen yıllarım yeter” tevazusunun çarpıcılığı o kadar derinden etkilidir ki, Yeşilay ailesinde yenilenmiş bir yeni hayat başlatır. 

Şarkının bestecisi Bilge Özgen, Zeynel beyin arkadaşıdır. Buluşmalarında konu şiirlerden açılınca eşinin şiir yazdığına değindiğinde Bilge Özgen, İlter Hanımın şiirini merak eder, İlter Hanım bu şiiri telefonda okur. Etkilenen Bilge Özgen, “Kızım, ben bu şiiri besteledim bile.” diye büyük bir heyecan duyar. 

Zeki Müren, dönülmez akşamın ufkundayız diye başlayan Yahya Kemal Beyatlı’nın Rindlerin akşamı adlı şiiri için “bazı şiirler daha yazılırken bestenmiş gibidir.” derdi. İlter Yeşilay tanımında da ‘güfteler akılda kalıcı sloganlar içeren, dinleyicilere gönül rehberi olan, imgelerle, simgelerle edebî oyunları olmayan, anlaşılması zorlaştırılmayan, insanların hissedip de dile getiremeyecekleri en hassas noktasına kılavuzluk eden’ içerikte olmalıdır. Besteleneceği düşünülerek yazılmayan bu şiirin ünsüz ve ünlü harf yinelemeleri (aliterasyon-asonans) kendiliğinden kıvamlı bir ahenk taşımaktadır. O anki duyguların doğallığı dillerden düşmeyecek bir şarkıda ödüllenmiştir.  

Şarkı bestelenince başta Zeki Müren olmak üzere, bütün değerli sanatçılarımız tarafından seslendirilmiş, 1990 yılında Milliyet Gazetesi Yılın Şarkıları ve TRT müzik ödüllerini almıştır. Kuzgun Caddeli komşumuzun bu şarkısı her gün sayısız dost meclisindeki fasıllarda söylenmektedir. Bir gün elinde bir zarf Yeşilay’ların kapısını biri çalar. Zarfın içinde Zeki Müren’in gönderdiği bir sanat eserini yaratan kişinin, bu eserden doğan haklarının vefalı karşılığı bulunmaktadır.  

Ayrancı’da Kuzgun Sokağındaki komşularımız İlter&Zeynel Yeşilay ailesinden doğan bu şiir ve şarkı, sarsıntı geçiren bir evliliğin kurtarıcısı olarak imdada yetişmiş, dokunaklı etkin sözleriyle kavgaları yatıştırarak hizaya çeken bir iksir, bir ilaç olarak gönüllere dokunup şifalar vermeyi sürdürmektedir. 

İlter Yeşilay’ın Kuzgun Caddesi’nde evinde yazdığı Yağmur Taşı ve Aşk Vazgeçmez adlı romanları, Dediler Zamanla Azalarmış Sevgiler ve Zeytinin Tuzu adlı şiir kitapları bulunmaktadır, pek çok şiiri de bestelenmiştir. Uluslararası toplantılarda Türk edebiyatını ve şiirini anlatan konferanslar vermekte, seminerlere konuşmacı olarak katılmaktadır. 

Özellikle “Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?” mısrasının büyüsüyle her görüldüklerinde yeni evlenmiş imajı veren Yeşilay çiftinin, şimdi Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı’nda görsel iletişim uzmanı olarak çalışan oğulları Volkan Yeşilay da bu şarkının bir imzası olmuştu. 

Ayrancı Kuzgun Sokaklı bu güzel ailenin tüm sanatsal etkinlikleri ve çalışmaları bilişim ağında bolca yer almaktadır. 

Mesnevi Sokak’ta o şarkının öyküsünü İlter&Zeynel Yeşilay’dan dinleyen Ayrancı komşularla birlikte.

Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı

Birçok filmde görmüşümdür. New York, Inter Continental Oteli iki ana caddenin birleştiği noktada giriş kapısı olan, elit bir tabakanın kullandığı anlaşılan bir otel. Otelin ilginç tarafı iki cadde kesişmek için birbirlerine yaklaştıkça otel de daralır ve birleştikleri noktada otelin sadece giriş kapısı vardır. New York’un en ilgi çekici mekânlarından biri olarak birçok Amerikan filminde seyretmişimdir.

İşte Continental Oteli’nin benzeri Ankara’da bulunmakta, üstelik de başkentin kaloriferli ve asansörlü ilk modern apartmanı olarak. Ankara’yı gezmeye çıktığım zamanlar; bazen Anafartalar Caddesi’nden, Konya Sokak ve Işıklar Caddesi, bazen de Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni geçtikten sonra Alataş Sokak üzerinden görünür Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı. Tıpkı New York Continental Oteli’nin daralarak bir noktada birleştiği gibi Işıklar Caddesi ile Alataş Sokağın kesiştiği yerde tüm ihtişamı ile bir asırdır durmakta; Nafiz Bey Apartmanı.

 1922 yılında inşa edilen binanın mimarı Arif Hikmet Koyunoğlu. Arif Hikmet Bey Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’da başta Etnografya Müzesi ve Türk Ocağı Binası Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı, Ankara’nın tarihi dokusuna katkı sağlayan önemli yapılarından biridir. Tarihi bina, Cumhuriyet’in erken dönemlerinde yapılmış neredeyse ilk sivil mimarlık örneklerinden birisi. Alt katı ticaret, üst katları konut olarak tasarlanmış, 200 metrekarelik köşe bir parselde mimari estetik açısından, ritm, yatay düşey ilişkisi ile birlikte nasıl bir güzellik katılacağının da yaşayan, canlı bir örneği.

Bu özellikleri ile birlikte Ankara Ulus’ta bir apartman; büyük şehrin hayhuyu içerisinde artık köhneleşmiş bir semt haline gelen, Kale’nin eteklerinde ticarethanelerin karmaşası arasında kalmış Nafiz Bey Apartmanı. Şehrin bu keşmekeşinde Ankara’da dolaşırken, vatandaşın birine sorsanız kimsenin size yardımcı olup göstereceğini zannetmiyorum. Şimdilerde yüzyıllık anıları, misafir ettikleri, biriktirdikleri ve hatıraları ile mazinin külleri arasında kaybolmuş bir halden bakar size Nafiz Bey Apartmanı.

Ankara’nın güzel ve özgün bir mimariye sahip ender binalarındandır. Uzun süre metruk halde kaldı ve Ulus’ta yeterince değer görmeyen böyle birkaç binanın daha olduğunu hatırlıyorum. Ben mimar değilim ama estetik hele hele mimari estetik benim için yaşam içerisinde elzem olan bir şey ve Ankara bu konuda çok yoksun. Dolayısıyla şehirde gördüğüm güzel mimariye sahip tarihi binaların kaderine terk edilmiş olması birçok kez İ.Melih’in kulaklarını çınlatmama neden oluyor.

Apartmanın köhneleşmiş kapısında da Erzurumlu Nafiz Bey apartmanı 1922 yazılı. Erzurumludur Nafiz Bey, ticaret erbabıdır. İstanbul’da ticaret yaparken edindiği yabancı tanıdıklar İstiklal harbi için malzeme temininde yardımcı da olmuştur. Nafiz Bey Milli Mücadele döneminde bütün mal varlığını satarak Ankara’ya taşınmıştır. Kurtuluş mücadelesinin ardından Ankara’da müteahhitlik yaparak birçok yapı inşa etmiştir. Bu binalardan biri olan Nafiz Bey apartmanı o unutulmuş yerinde bu güzel hatıranın ihtişamlı ama sessiz bir abidesi olarak durmaktadır.

Ben, Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” isimli romanını okurken Erzurumlu Nafiz Bey ismine rastlamıştım. İstiklâl Savaşında ordumuza dört uçak alıp, iki uçak parası ödeyen bu “Dadaş” bana hep milli mücadelemizin isimsiz kahramanlarından birisi olarak görünmüştür.

Peki kim bu Nafiz Kotan? Erzurumlu Nafiz Bey, 1877 yılında Erzurum’da doğan Nafiz Bey, 12 yaşında babası Hacı Ahmet Efendi’yi kaybetmiş. 1913’te ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiş, İstanbul ve Ankara’da tüccarlık, müteahhitlik yapmış. Milli Mücadele döneminde Atatürk’ün en büyük destekçilerinden olmuş. İtalya’dan uçak alıp getirtmiş bu uçakları orduya hibe etmiş, İstanbul’dan Anadolu’ya yapılan sevkiyatlarda etkin rol oynamış ve tüm mal varlığını satarak Atatürk istediği zaman kullanabilsin diye bankaya yatırmış. İttihatçı olduğu söylenen Nafiz Bey, bu sıkıntılı günlerde İnebolu’dan Ankara’ya silah ve malzeme taşıyarak büyük bir vatanseverlik örneği göstermiştir. Apartmana ismini veren kişi, Erzurumlu Nafiz Bey böyle biri.

2019 yılında, Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak çalışan “Ankara’nın Tarihini ve Kültürünü Araştırma Komisyonu” (ATAK) tarafından bir rapor hazırlandı ve bu metinde söz konusu binanın tarihinin araştırılarak Ankara’ya yeniden kazandırılması istendi. Yılın son meclis oturumunda tüm parti gruplarının oy birliğiyle kabul edilen rapor, basına binanın restore edilip kent müzesine dönüştürüleceği şeklinde yansıdı.

2020 yılının sonlarına doğru Ankara’nın sivil mimarlık tarihi ve kent belleğiyle ilgili çalışmalar yapan bir grup sanatçı tarafından bir takvim hazırlandı. Her ay için Ankara’nın tarihinde kendine yer etmiş bir apartman seçilirken, Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı da bu çalışmada kendine yer buldu.

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin, Ulus’ta 1922 yılında inşa edilen tarihi Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı’nı ‘Kent Müzesi’ne dönüştüreceğine yönelik sosyal medyada çok sayıda paylaşım yapıldı. Ankara’nın ilk asansörlü ve kaloriferli apartmanı olma özelliğine sahip yapıya ilişkin Ankara Büyükşehir Belediyesi kararı ile Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı’nın şehir müzesi yapılmasına oy birliğiyle karar verildi.

Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı’nın tarihi önemi, sadece Ankara için değil, Türkiye’nin geneli için de büyük bir değer taşımaktadır. Bu nedenle, yapıyı koruma altına almak ve gelecek nesillere aktarmak için gerekli adımların atılması gerekmektedir. Tarihi dokunun korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması, kültürümüzün ve kimliğimizin korunması açısından son derece önemlidir.

Modern kentlerde yıkımlara rağmen eski kentin tarihsel özellikleri ve ruhu, eski mahallelerde yeni yapıların arasında kalmış eski yapılar ile hâlâ hissedilmekte. Fakat, günümüzde kentlerde eskinin kullanımının devamı yerine yık ve yap yöntemi izlenmekte ve tarihi kentlerimiz yok olmaktadır. Ankara’nın tarihi kent merkezinde yık ve yap yönteminin sonuçları İller Bankası Binası, 19 Mayıs Stadyumu, Maltepe Havagazı Fabrikası, Su Süzgeçi, Kumrular İkamet Sitesi, Etibank Binası ve daha niceleri artık yoklar.

Erzurumlu Nafiz Bey Apartmanı, Ankara’nın tarihi dokusuna katkı sağlayan önemli yapılarından biridir. Eski kenti ve gündelik hayatını hayal etmek, var olan yapılar ve izlerle daha kolaydır. Çünkü bu kalıntılar ve izler bize geçmişin gündelik hayatının bilgilerini sunmakta. Günümüzde bir Cumhuriyet başkenti sıfatıyla geçmişini ve geleceğini yan yana sürdürmeye çalışan Ankara’nın tarihi kent merkezinde yer alan, 1920’ler gibi önemli bir kırılma dönemine ait olan bir binadır, Nafiz Bey Apartmanı.

Toplumcu Belediyecilik yolunda bir çaba, emek ve girişim olarak Çankaya Belde AŞ (2009-2014)- II Yoğun dönem projeler-istihdam-sendikalaşma

Yazar Hakkında

1989 Ankara Atatürk Lisesi mezunudur. ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden 1994 lisans derecesi almıştır. ODTÜ Kentsel Politika Planlama Yerel Yönetimler Bölümü ve AÜ Kent ve Çevre Bilimleri'nde yüksek lisans çalışmaları yapmıştır. Pandemi döneminde İzmir Katip Çelebi Üniversitesi'nde "Medya ve İletişim Yüksek Lisansı"nı tamamlamıştır.
1994 yılında TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Sekreter Yardımcısı olarak başladığı Oda’da 1996 yılında Merkez Yönetim Kuruluna seçildi. 2001 yılında başladığı TMMOB Genel Sekreter Yardımcılığı görevini 2004 yılının sonuna kadar sürdürdü. 2002-2008 yılları arasında TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Başkanı, II. Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmıştır.
Halen kurucusu olduğu Kent-Lab Derneği (www.kentlab.org) ile sivil alanda hak savunuculuğu yapmaya devam etmektedir.
Çankaya Belediyesi Belde A.Ş. Genel Müdürlüğü’nden (2009-2014) sonra bir eğitim ve danışmanlık şirketi kurarak İş-Kur Kursları düzenledi. İzmir Büyükşehir Belediyesi Meslek Fabrikası'na danışmanlık yaptı.
2019'dan bu yana da Çiğli Belediyesi'nde "İklim Değişikliği ve Ekoloji" konularında danışmanlık yapmaktadır.

2010 CHP Kurultayı ve Yeni Dönem

Belediye döneminin ilk yılı geçmiş, kaos ve belirsizlik ortamı büyük oranda sona ermişti. Buna rağmen Cumhuriyet Halk Partisi’nde Haziran ayında yapılan ve beklenmedik şekilde gelişen ve Genel Başkan değişikliği ile sonuçlanan süreç gerçekten siyasi iklimi çok değiştirmişti. Kurultay sonrası tüzük değişikliğinin iptali ve MYK özelindeki değişiklikler ile il ve ilçe örgütleri değişmiş,  birçok konuda ve yeni koşullara göre süreçler gelişmişti. Belediye döneminin sonuna kadar da bu siyasi koşullar belirleyici oldu. 

Personel Yapılanması

Şirket artık Sosyal Projeler Merkezi’ne taşınmıştı. Kurumsal yapı oluşmuş ve genel müdüre bağlı muhasebe, insan kaynakları, sosyal projeler, işletme birimleri ve 500’ü geçen personeli ile  Çankaya Belde AŞ tam anlamı ile sahadaydı. Şirket kaynaklarının etkin kullanımı için o günün koşullarında belediyede çalışan personelinin özlük hakları ve maaş ödemelerini belediyeden almanın tek yolu piyasa koşullarında gerçekleşen ihalelere girip bu ihaleleri almaktı. Tabii hiçbir zaman kolay olmadı hatta bir ihaleyi kaybedip şirket personelinin bir kısmı ile geçici bir süre de olsa vedalaşmak durumunda kalmıştık, o günün yasal çerçevesi nedeniyle…

İlk geldiğimizde 50 kişi olan personel sayısının 500’lere çıkması nedeniyle sendikal yapılanmayı sağlıklı bir zemine oturtmak amacıyla 2010 yılında gerçekleşmesi gereken toplu sözleşme yetkisine itiraz ettik. Bu süreç mahkemede uzadı ve iş barışını bozar bir hale geldi. Bu belirsizlik uzayınca bu işin tüm tarafları bir araya gelerek hem geçmişe yönelik süreci telafi edecek bir protokol imzalanmış, hem şirket yönetimi hem de işçilerin büyük bölümünün eğilimi çerçevesinde genel iş kolunda sendikal örgütlenme sağlanmıştı. 

Şirket yönetimi olarak bu süreçte biz de kriz yönetiminde bazı yanlış uygulamalara da gitmiştik ama bunların hiçbiri örgütlenme sürecinin kendisine yönelik tasarruflar değildi. Öne sürüldüğü gibi hiçbir yer değişikliği bu sürecin bir sonucu olarak gündeme gelmemişti, bu sürece bağlı bir işten çıkarma yaşanmamıştı. Bu konuda kamuoyunda şirket yönetimine çok fazla haksızlık edildiğini ve bunun bir yıpratma politikasına dönüştürüldüğünü belirtmek isterim.

Yeni sendikal dönem başlamış ve şirket çapında tamamen belediye çapında da sendikal örgütlenme ve toplu sözleşme düzenine geçilmişti. O günlerden bugünlere gelen personel yapısı çok büyük oranda bu dönemde şekillendi demek doğru olur. Bu yeni yapılanmayla büyük oranda kaynak kıtlığından değil, iç bürokratik çekişmeler nedeniyle maaşların geç ödenmesi sorunu da çözülmüş oldu.

Kreşler Sil Baştan!

Önceki dönemden gelen kreş yapılanması en fazla taşeronlaşmanın yaşandığı belediye işyeriydi. Aynı zamanda kapalı ve otoriter yapısı ile verdiği hizmetler sempatik bulunuyor, parti kamuoyu tarafından süreç anlaşılmadığı için de kısmen onay görüyordu. Bu nedenle Sağlık Müdürlüğü’ndeki yönetim değişikliği gecikti. Temmuz ayında geç de olsa yeni yönetim oluştu. Bu nedenlerle Çankaya Belediyesi’nde o yıl kreş hizmeti 1 ay geç başlamıştı. Personele üniversite mezunu çocuk gelişimcilerin takviye edilmesi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın standartlarının yürürlüğe konması, gıda tedarik yöntemlerinin, eğitim programının, materyallerinin ve pedagojik yönelimin değiştirilmesi ve mevcut personelin rehabilitasyonunun ve meslek içi gelişiminin desteklenmesi ile kreşler adeta yeniden hayat buldu.  

Gazete Ç çıkıyor!

O günlerde yeni başlayan ve ortalığı kasıp kavuran Ankaralı bir polisiye TV dizisine de ismiyle gönderme yapmayı hedefleyen Gazete Ç yayın hayatına başlamıştı. Sokaklarda dağıtılan, ilçenin belli başlı yerlerindeki stantlarda bulunan bir süreli yayın denemesi olarak Gazete Ç Çankaya için bir ilkti. Bu yazının yazıldığı sıralarda gazetenin 114’üncü sayısının yayınladığını görmek güzel gerçekten. Bu sayılardan 62’si bizim dönemimizde yayınlanmıştı. Gazetenin ilk sayısından sonra birkaç yıl ilk sayfanın karikatürlerini çizen “Derya Kuzuları” bandı ile tanınan usta Derya Sayın da gazeteye gerçekten renk katmıştı. Buradan saygı ve rahmetle anıyorum kendisini…

Kadın Temizlik İşçileri Projesi kapsamında 100 kadın işçi göreve başlatıldı.

Temizliğe Kadın Eli Değecek: Kadın Temizlik İşçileri Projesi

Belediye yönetimi olarak temizlikte özelleştirmeyi en aza indirmek eğilimi hâkimdi. Bu çerçevede ilk yıl içinde merkez temizliği firmadan alınıp belediye işçileri ve araç gereci aracılığıyla yapılmaya başlanmıştı. Bu çerçevede Kızılay’ın Kolej’den Meşrutiyet’e, Sakarya’dan Yüksel’e kadar kentsel mekân kalitesi artmış, firmanın başıbozuk uygulamalarından kurtulunarak temiz bir kent merkezine doğru sağlam bir adım atılmıştı. Çünkü firma konuya çöp toplama değil adeta çöp hafriyatı gözüyle bakıyordu. O yılları yaşayanlar, Mülkiyelilerin ve SSK Pasajının önündeki çöp dağlarını eminim hatırlayacaktır.

Bu süreci desteklemek ve sadece erkeklerden oluşan ve belli bir yaşı geçmiş belediye personeline ek olarak kadın personelin işe başlatılması kararı ile daha önce hiç sosyal güvenceli işte çalışmamış 100 kadın belli eğitimler ve uyum sürecinden sonra işe başlatıldı. Kadınlar işe duydukları sadakat ve titizlikleri ile bütün Çankayalıların ve tüm Türkiye’nin takdirini topladılar. Birçok belediye o dönemde benzer istihdam projeleri yaptı. Bu projede çalışan kadınlar dönemin bitmesinin ardından bir yıl içinde bina içi temizlik hizmetlerine çekilerek proje sonlandırıldı.

Kadın Temizlik İşçileri projesinin yanı sıra Rehberlik Personeli Projesi ve istihdam politikası ile Çankaya Belde Aş çalışanlarının yüzde 70’i kadın olan bir şirket haline gelmişti. O günlerde iş sahibi olan birçok kadının artık emekliliğe yaklaştıkları yolculuklarında bu sürecin hayatlarına katkılarını görmek mutluluk verici.

ÇAÇOY ve ÇENGEL 2

Belediyenin çok bilinen 15 kadar engelli gencin istihdam edildiği Çengel Projesi vardı dönem başlarken. Kolej binasında okulun kantini olarak bilinen yerde faaliyet gösteren bir kafe idi bu projenin uygulama alanı. Bu proje Kolej binasının boşaltılmasının ardından Maltepe yerleşkesinde bir süre devam etti. Öveçler’deki Sosyal Projeler Merkezi’nde de ise Çengel2 adıyla devam ediyordu. Bizden sonraki dönemde şu anki belediye binasının Sakarya cephesine taşındı.

Sosyal Projeler Merkezi’ni kurduktan sonra dönemin Belediye Meclis Üyesi Ertuğrul Şenoğlu’nun önerisiyle Belediye Meclisinde uygulama kararı alınan ÇAÇOY (Çankaya Ahşap Çocuk Oyuncakları Atölyesi) projesini de düşünerek bir mekânsal planlama yapmıştık. En altta bir atölye kurmuş, giriş katını da sergi-satış alanı olarak düzenlemiştik. Bir Frankfurt gezisi düzenleyerek oyuncak tasarımlarını bu alanda 150 yıldır faaliyet gösteren Frankfurt Belediyesi kuruluşu Praunheimer Werkstätten’ten ücretsiz olarak almıştık. İŞKUR’un da finansman katkısını aldığımız projede 150’den fazla engelli gence korunaklı atölyemizde kurs verdik. Engelliler evlerinden araçlarla alınmış, öğlen yemeği ve sosyal etkinliklerle desteklenen bir eğitim programı ile MEB müfredatında bu projenin bir çıktısı olarak oluşturduğumuz “Ahşap Oyuncak Ustalığı” almışlardı. İçlerinden 16’sı da büyüyen şirketin artan personel sayısı nedeniyle mecburi hale gelen engelli kadrolarında istihdam edilmişlerdi. Büyük bir geri dönüşü olan ve ses getiren bu projede gerçekten piyasada rekabet edilen ve talep edilen oyuncaklar üretiliyordu. 2012 yılında bu proje en küçük bir kulis çalışması olmadan Türkiye Sağlıklı Kentler Birliği’nin “En İyi Sosyal Proje Ödülü”nü almıştı. Bu proje dönem bitişinin ardından birkaç sene içinde tasfiye edildi.

Ahlatlıbel, Lozan Park’tan Vedat Dalokay’a Kadar Tüm Tesisler Yeniden Ele Alındı… 

Çankaya Belediyesi’nin en gözde tesisleri Ahlatlıbel ve Lozanpark bu süreçte atıl duruma düşmüş, tüm donanımları adeta sökülerek boşaltılmıştı. Bir yandan tesisler belediye bünyesine alınmaya çalışılırken bir yandan da faaliyete geçilebilmesi için çalışmalara hızlıca başlandı. Elde bir bütçe de olmayınca işletmeler için reklam-sponsorluk anlaşmaları yapıldı. O yıllarda içki-içecek firmaları ile anlaşma yapmak ve markaların ürünlerini satmak koşulu ile onların mimarı proje tasarımları ile markalarının bulunduğu her türlü mobilya servis malzemesi temin edildi.

Tesisler yeniden Ankaralıların hizmetine girdi. Belediye işletmeleri tesislerde fiyat rekabeti yaratıyor ve fahiş fiyatların önüne geçiyordu. İşletmelerin yüksek sezonları yaz ayları ve bahar ayları ile sınırlıydı. Bu işletmelerin kiralama yöntemiyle işletilmesi düşüncesi ideal bir yöntem gibi sunulsa da mümkün olduğunca bu tesislerde kamu işletmesi bulundurmak toplumcu belediyeciliğin gereğiydi.

Tüm bunlar devam ederken Çankayalılarca çok yoğun bir şekilde kullanılan Vedat Dalokay Nikah ve Kokteyl Salonu’nun da kangren haline gelmiş altyapı sorunlarını çözmek ve yenilemek fırsatı olmuştu.

Son Söz Yerine

Çankaya Belde AŞ’nin toplumcu belediyecilik yolculuğu 2009-2014 döneminde Bülent Tanık başkanlığında gerçekleşen Çankaya Belediyesi faaliyetlerinin omurgasını oluşturmuştu. Bu süreç bir çırpıda yazdığım gibi yaşanmadı doğrusu; birçok heyecan, umut, umutsuzluk, hayal kırıklığı, başarı ve başarısızlıkları ile dolu bir süreçti. Ama bu yaşananları anlatmak metne dökmekle kendi adıma bu süreçte verdiğim tüm emeğin bir belgesini oluşturmak benim için mutluluk vericiydi.


Belediye Hizmet Binasına Dair Bir Küçük Hatırlatma

Bu dönemde gerçekleşen Çankaya Belde AŞ faaliyetlerinin dışında Çankaya Belediyesi hizmeti olarak gerçekleşen bir dizi yapıt da bu günlere ulaştı. Bunlar arasından Belediye Hizmet Binası’nın ne kadar önemli bir kazanım olduğunun altını çizmek istiyorum. Şu anki Belediye Hizmet Binası’nın SSK İşhanı’ndan dönüştürülmesinin ne kadar önemli bir kentsel kazanım olduğunu, merkeze canlılık ve güvenlik kattığını, Çankayalıların belediye hizmetine erişimini ne denli kolaylaştırdığını bir kez daha hatırlatmak istedim. Bu sürecin de belgelenmeye anlatılmaya muhtaç olduğunu belirtmek isterim. Bu binayı belediyeye kazandıran başta Başkan Bülent Tanık olmak üzere, kararlarda ve tapuda imzası olan herkesin eline, emeğine sağlık

Ayrancı’nın meyveli ağaçları

Bütün betonlaştırma çabalarına rağmen Ayrancı sokaklarında, arka bahçelerinde, balkonlarda hayat yeşile durabiliyor hâlâ. Bazı bitkiler insana ihtiyaç duymaksızın kendi kendine doğanın kucağında yaşıyor, baharda çiçeklenip yazın meyve veriyor. O meyvelerin çoğu da ağaç diplerinde çürüyüp gidiyor. Her çürüme olumsuz sonuçlar üretmiyor, hatta doğada çürüme üretici bir süreç. O çürüyen elmalar, armutlar, kirazlar asla “boşa” gitmiyor, toprağa karışırsa adeta reenkarnasyona uğruyor! Bazen de insan elinde ezik büzük meyveler uzun ömürlü besinlere dönüşüyor. 

Ayrancı sokaklarını arşınladığım günlerden birinde Ayrancılı bir elma ağacının dibine düşüp biriken elmaları fark ettim. Toprağın üzerinde yara bereyle de olsa sapasağlam duruyorlardı. Kısa bir tereddütten sonra biraz toplamaya karar verdim.

O sırada oradan geçen biriyle göz göze geldik. Ardından şu soruyu yöneltti: “o topladığınız şeyler nedir?” Afallamak sözcüğü bu ana özgülenmişti adeta! “Elma bunlar, böyle ‘eskimiş’ meyvelerden sirke yapıyorum ben, siz de yapabilirsiniz, yazık burada sadece çürümekle kalacaklar” diyip sirke tarifime geçtim ama adamcağızın ilgi alanında elma bile yokken sirke çok ağır geldi galiba, “iyi akşamlar” diyip ayrıldı… Bir iki tane daha toplayıp ceplerime tıkıştırdıktan sonra ben de eve yollandım.

Evde elmaları bir güzel yıkadım, bıçakla dört parçaya bölüp iç kısmındaki sert bölümleri çıkardım, çekirdekleri alıkoydum. Bir kavanoza önce 2-3 nohudu, sonra dilimlediğim elmaları yerleştirdim. Daha önce yaptığım sirkeden birkaç kaşık ile kavanozu dolduracak kadar dinlenmiş su ekleyip onları, çok kısa zamanda üşüşecek sirke sineklerinden korumak üzere hava alan pamuklu bezlerle kapattım. Ve böylece, bana hep mucizevi gelen fermantasyon sürecini, mikroplarla hiç bitmeyen faydalı ilişkimizi bir kez daha başlatmış oldum!

Sirke maceram

Sirkeyle belki en yakından ilişkili yiyecek turşudur herhalde, o da mayalanmadan nasiplenen uzun ömürlü besinlerimizdendir. Yıllar önce bir heves pazara inip envai çeşit sebze ve meyve alıp, çok sevdiğim bir yiyecek olan turşuyu kurmaya girişmiştim. Zira çarşı pazardan turşu almak hem gücüme gidiyor (maddi ve manevi olarak!) hem de hata kaza alırsam ikinci yiyişte tadı bozulmuş oluyordu. Her şeyi kitabına uygun şekilde hazırlayıp kavanozu kuru ve karanlık bir yere terk ettim. Galiba bir iki ay sonra kapağını açıp heyecanla tadına baktığımda kitaptaki çok önemli bir ilkeyi feci halde yanlış yorumladığımı fark ettim: “bolca tuz ekleyin, tuzu sakınmayın!” Yaklaşık sekiz kilo malzemeyi berbat etmiştim. 

Uzunca bir süre, 15 yıl kadar elimi turşu alet edevatına değdirmedim. Sonra pandemi geldi! Ve ben yeniden turşuya ve o ana kadar pek de farkında olmadığım, onun yakın arkadaşı sirkeye meftun oldum. Yavaş yavaş mayalanmanın önemini kavramaya başladım, her an her yerde bir tür mayalanma meydana geliyordu, biz farkında olsak da olmasak da. Mayalanmayı kendi lehine bir sürece dönüştürmek ise işten bile değildi! 

…her nefesimizde, her lokmamızda bakteri ve mantar bulunur… antibakteriyel sabunlarla, mantar önleyici kremlerle ve antibiyotik ilaçlarla onları yok etmeye çalışın, kaçamazsınız: Onlar her yerde bulunan dönüşüm ajanlarıdır, çürüyen maddeyle beslenirler, dinamik yaşam güçlerini sürekli olarak bir mucizevi ve korkunç yaratımdan diğerine kaydırırlar. Bazı mikroorganizmalar olağanüstü mutfak dönüşümleri sergileyebilir. Gözümüze görünmeyen minik varlıklar bize ilgi çekici ve çeşitli tatlar getirir. Fermantasyon bize ekmek ve peynir gibi en temel gıdalarımızın çoğunu ve çikolata, kahve, şarap ve bira gibi en zevkli ikramlarımızı verir.(1)


(1) Sandor Ellix Katz. 2003. Wild fermentation: the flavor, nutrition, and craft of live-culture foods. Vermont: Chelsea Green Publishing Company. s. 2.

Ayrancı Festivali’ne destek verenlere teşekkürlerimizle

Ayrancı Festivali, Cumhuriyetin 100. yılı nedeniyle 13 Ekim (Ankara’nın başkent oluşu) ile 29 Ekim 2023 (Cumhuriyet Bayramı) tarihleri arasında bu yıl ilk kez mahalleliyle buluştu. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin destekleriyle gerçekleşen etkinlikler ücretsiz ve herkese açık şekilde Ayrancı’nın çeşitli mekânlarında izleyiciler ve katılımcılarla buluştu.

Festivale destek veren kurumlar arasında Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne Belediye Başkanımız Mansur Yavaş’ı ziyaret ederek teşekkür ettik. ABB’ye ait Portakal Çiçeği Parkı’nda gerçekleşen Ayrancı Çocuk Festivali’ne verdikleri destek için tekrar teşekkür ederiz. 

Festival programına başından itibaren her detayı ile ilgilenen ve programın gerçekleşmesinde önemli destekler olan ABB Kültür ve Tabiat Varlıkları Daire Başkanı Bekir Ödemiş ve ABB Sosyal Medya Daire Başkanı Yüksel Işık’a katkılarından dolayı teşekkür ederiz.

Festival programının oluşturulmasında her toplantıda pozitif yaklaşımları ve programa kurumsal desteklerinden dolayı Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Genel Sekreteri Pınar Alpay Yüksel’e teşekkür ederiz.

Ayrancı Festivali’ni geliştirerek devam ettirme yolunda bütün kişi ve kurumlarımızla işbirliğimizin büyüyerek sürmesini umut ediyoruz.