Blog

Kültürel Bellek 2023 Ankara Sempozyumu

Yazar Hakkında

Web |  + Yazarın diğer yazıları

Hacettepe Üniversitesi Tarihi ve Kültürel Mirası Araştırma Merkezi (HÜTKAM) tarafından düzenlenen Cumhuriyetimizin 100. Yılında Ankara odağındaki konuşmalarla gerçekleşecek “Kültürel Bellek 2023 Ankara Sempozyumu“nda Ayrancım Derneği kent hakkı çalışmalarıyla katılıyor.


29 Kasım 2023 Çarşamba
ANKARA KENT KONSEYİ
10:40-12:00 DÖRDÜNCÜ OTURUM
Şevket Özgün • Küresel Salgın Sürecinde Bahçelievler Derneği
Fatih Fethi Aksoy • Çağa Uygun Dayanışma, Çağa Uygun Komşuluk: Çiğdemim Derneği
Ali Necati Koçak • Kent Hakkına Mahalle Ölçeğinde Bakmak: Ayrancım Derneği Örneği
Halil Yurtkuran • Kültürel Bellek ve Kavaklıderem Derneği
Programın tamamı

Gecekondudan kültür köyüne: Gamsheon

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Kentsel dönüşümün, kent yoksullarının ve gecekonduların gündeminde insanların yaşadıkları yerlerden edildikleri günler yaşıyoruz. Bu sadece ülkemizde böyle değil gelişmekte olan pek çok yerde benzer şeyler görebiliriz. Aykırı bazı örnekler bize başka çözümlerinde olabileceğini gösteriyor. Bunlardan birisi Güney Kore’nin Busan şehrindeki Gamcheon köyü.

Güney Kore’nin Busan şehrindeki Gamcheon köyü

Kökenleri

Gamcheon, Kore Savaşı (1950-53) sırasında mültecilerin ülkenin ikinci büyük şehri Busan’a akın etmesiyle oluşan bir gecekondu kasabasıydı. Kore’nin çalkantılı savaş tarihinin izlerini bugün bile taşıyan köyde evlerin çoğu 30 m2’den küçük, dışarıda inşa edilen umumi tuvaletleri paylaşan haldeydi. Şehir planlaması, kanalizasyon sistemi ve yeterli su temini imkanları olmadığından, bölge sakinleri bugün bile kasabanın çevresinde görülebilen kamu kuyularına bağımlıdır.

1980’lerde 30.000’e kadar ulaşan nüfusun çevredeki daha gelişmiş köylere taşındığından azalmaya başlamış ve 2010 yılında 8.000’e kadar düşmüş. Genç kuşakların köyü terk etmesi ve köye taşınan sakinlerin sayısının azalmasıyla yaşlı nüfusun oranı %26’ya kadar yükselmiş. Boş evler sahipsiz kalmış ve bölge yavaş yavaş gettoya dönüşmeye başlamış. Sonuç olarak, bölgedeki nüfus giderek sosyal açıdan savunmasız, yoksul ve dışlanmış sınıflardan oluşmuştur. Köy sakinleri barınma, gelir, eğitim, güvenlik ve yaşam koşullarını bakımında Busan’daki 205 köy arasında en geri ikinci köy olmuş. 

2009 yılında köyü yeniden canlandırmak ve yaşam koşullarını iyileştirmek amacıyla köyün sakinleri ve sanatçılar BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nden ilham alarak Busan şehriyle ortaklaşa bir proje geliştirdiler. Gamcheon Kültür Köyü Projesi adı verilen proje ile köyü varolan hali ile korumak, sürdürülebilir bir şehir yaratmak ve yaşayanlar için bir topluluk oluşturmak amaçlandı. Bu çerçevede, sağlıklı yaşam ortamı, sürdürülebilir tüketim ve üretim, insana yakışır işler ve ekonomik kalkınma ile  kaliteli eğitim gibi alt hedefler belirlendi. 

Neler yapıldı

Köyde yaşayanların ilk başta projeye kayıtsız kalmaları ya da şüphe duymaları doğaldı çünkü geçimlerini sürdürmek için harcayacak paraları yoktu. Bu nedenle başlangıç olarak, temel altyapı hizmetlerini iyileştirmek amacıyla çevresel iyileştirme politikaları yürütüldü; kamuya ait foseptik tankların kurulumu, kanalizasyon ve eski istinat duvarlarının iyileştirilmesi ve sokakların bakımı öncelendi. Halka açık bir hamam ve köy yönetim ofisi inşa edildi. Gamcheon, köy çevre düzenleme yarışması gibi çeşitli kültürel etkinliklere ev sahipliği yaparak kendisini bir turizm destinasyonuna dönüştürdü. Sokak festivali ve sergilerin yanı sıra enstalasyon sanatı, hediyelik eşya dükkanları ile yeni işler yaratıldı. Kafeler, restoranlar, interaktif aktiviteler, tur programları ve tur rehberliği hizmeti, sürdürülebilir tüketim ve üretim yoluyla yerel ekonominin yeniden canlanmasına yol açtı. 

Topluluk faaliyetlerini artırmak için bir köy okulu, kentsel dönüşüm akademisi ve kültürel programlar geliştirildi. Bölge sakinlerinin gönüllü katılımı ve yeteneklerinin artmasına yol açan eğitimler geliştirildi. Katılım başlı başına eğiticiydi fakat köy aynı zamanda bir öğrenme ortamı olarak da hizmet ediyordu. 

Projenin başarısı yönetim sistemine bağlı

Bu projenin başarısına yol açan şey köy sakinlerini, sanatçıları ve şehir yönetimini bir araya getiren yönetim sisteminde yatmaktadır. Yukarıdan aşağıya kurulan kamu uygulamalarının aksine köy topluluğu, Gamcheon Kültür Köyü’nde yaşayan ve proje tekliflerini yapıp yürüten 120 köy sakininden oluşmuş. 

Gamcheon Kültür Köyü Projesi’ne liderlik etmek için idari işlerden sorumlu 17 kişiden oluşan yaratıcı bir şehir ekibi kurulmuş. Yaklaşık 40 yerel sanatçı, etkinlik planlayıcısı ve akademisyen uzmanlıklarıyla katkıda bulunarak projeye destek vermişler. 

Yaşam koşulları iyileştikçe ve yeni işler yaratıldıkça bu durumdan en çok bölge sakinleri yararlanmış. Köyde düzenlenen kültür ve sanat projeleriyle yaklaşık 20 yerli sanatçı sanatsal çalışmalarına destek sağlamışlar. 

Proje sadece Gamcheon için değil, aynı zamanda Busan, Güney Kore hükümeti ve diğer kamu kurumları için de örnek bir kentsel dönüşüm modeli oluşturarak bölgesel büyümeye ivme kazandırmış. Her yıl 2 milyondan fazla ziyaretçi çeken turistik bir cazibe merkezi olan Gamcheon Kültür Köyü, turizm endüstrisini de etkilemiş. 

Projenin ilk başladığı 2009 yılından 2017 yılına kadar projeye toplam 9.400.000 ABD Doları yani yıllık ortalama 975.000 ABD Doları bütçe aktarılmış. Bütçeler, merkezi hükümetin desteği, yerel yönetim ve topluluk fonu yoluyla sağlanmış. Dört ünlü mimar ve on yedi yerel sanatçı, köyün sanatsal manzarasını bir sonraki seviyeye taşımak için becerileriyle katkıda bulunmuşlar. 

Sonuçlar ve etkiler

Proje, çürüyen köyü kaliteli yaşam koşullarına sahip canlı bir topluluğa dönüştürdü. Proje aracılığıyla elde edilen sonuçlar, yalnızca ülkenin turizm endüstrisini güçlendirmekle kalmadı, aynı zamanda Busan ve çevresinde dengeli bir bölgesel büyüme girişimini de teşvik etti. 

UNESCO başta olmak üzere pek çok kurumdan ödül alan ve dünyanın belli başlı basın kuruluşlarının da ilgisini çeken Gamcheon Kültür Köyü, Busan ve çevresinin en ünlü kültürel markalardan biri oldu ve kentsel dönüşüm girişimleri için yeni bir standart haline geldi. Yurt içi ve yurt dışından heyetler, şehrin yeniden geliştirme projesinin başarısını değerlendirmek üzere köyü ziyaret etmeye devam ediyor.

Güvenlik Caddesi’nin cazibesi

Yaşasağımız çevredeki sosyal yaşam kalitesi yüksek cadde ve sokakların çekiciliği kültürel, toplumsal görgü-davranış ve iletişim üstünlüğü ile biçimlenmektedir. Aşağı Ayrancı’da bu özelliklere sahip başmekânlardan biri de Güvenlik Caddesi’dir.

TBMM Ulusal Egemenlik Parkı (Meclis) koruluğu yakasından, Ayrancı kostümüne yakışan bir kravat şıklığında, Cinnah’tan Çetin Emeç Kavsağı’na ekvator çizgisi gibi uzanan Mesnevi Caddesi’nde sonlanır Güvenlik Caddesi. Yaşam coşkusu veren acemaşiran, gönül ferahlığı estiren neveser, bahar gelince neşe saçan ferahnak makamlarını harmanlayan Ayrancı’nın füsunkâr baş mekânlarından biridir. 

Ayrancı ve Güvenevler Mahallesi’nin en işlek caddesi olarak, Cumhuriyet ile yaşıt sayılan, kültürel ve sosyal konumu Atatürk’ün ruhuna hep huzur gönderen konumdadır. Yaşayanların toplam enerjilerinin ve uygar iletişim alışkanlıklarının, insan ve hayvan sevgisinin ve sahiplenme, sahiplendirme ve korumaya yönelik merhametli sevgilerinin bir “semt dinamiği” oluşturduğu saptamalarının da pozitif bir mekân olan Güvenlik Caddesi için vurgulanması asla abartılı bir kayırma olamaz.

Bakanlıklar’dan Güvenlik’e yaya olarak gelirken, 1986 yılında pek çok ülkenin armağan edip diktiği ağaçların koyu gölgeler oluşturduğu Meclis Parkı’ndan esenlik ve cumhuriyet mürekkepi doldurursunuz gönlünüzün şırıngasına.

Güvenlik caddesi Havuzlu Sokağında başlar. Çevresinde Işıkyolu, kollarını iki yöne açan Ömür, Kuzgun’a uzanan Yaylagül, yine caddeden iki tarafa devrilen Ali Dede ve Yazanlar sokağı yer alır. Çıkışta sol yönde Defne, Şili Meydanı’ndan Kuzgun’da biten, 60’lı  yıllarda boş arsalarında cambazların ip üstünde gösteri yaptığı eski adı Güven olan Kuveyt Caddesi ve Çiftevler Sokağı bulunur. Eski yıllarda troleybüslerin son durağı Farabi Sokağı olarak söylenir. Bir zamanlar bir derenin aktığı  Kuzgun’a kavuşan Mesnevi’nin omuzdaşı Yeşilyurt ile çıkış sol kanatta biten Farabi ve Alaçam sokakları Güvenlik’in son sokaklarıdır. Bu sokakların adı genellikle güzel çağrışımlar uyandırmaktadır. Güvenlik Caddesi ile doğrudan bağlantılı olmayan ara sokaklar bu başmekânın torunları gibi hep şirin bir cıvıltıya sahiptir.  

Güvenlik Caddesi, zarif ve asil, döpiyesli sanata eğilimli bir hanımefendi, profesörlük tezini hakkıyla yeni vermiş çelebi bir akademisyen olgunluğu taşımaktadır. Nefasetinden ötürü yemekleri erkenden tükenip kapatılan lokantaları, her türlü ihtiyacın giderildiği yürüme yakınlığında dükkanları, cadde üzerinde ve ara sokaklarda sıralanan düzenli kafeleri, sevimli sokak kedileri, havlaması yakışan sokak köpekleri, serçeleri, kederli öten kumruları, matrak karga ve alakargaları, kargadan büyük eğik gagalı kuzgunları, baharda semalarında ıslık çalan kırlangıçları, yaz gelince sığırcıkları ile semt akustiğinin korosunu oluştururlar.

Eski kaliteli kumaşlardan terzilere diktirdikleri eskimek bilmeyen ütülü, kravatlı takım giysileriyle, eski bir senatör ihtişamıyla fırına ya da markete alışverişe gidip dönen, bazen eşiyle el ele tutuşarak yürüyen yaş almış beyefendiler ve ölçülü şık giyimleriyle bakımlı, soylu hanımefendiler, sahil rahatlığı içinde rahat giyimli, şortlarının çok yakıştığı, bakışları insanlaşmış sevimli köpeklerini gezdiren  genç kızlarımız, nezaketli gençlerimizin oluşturdukları güven, Güvenlik ile özdeş olmaktadır.

Güvenlik kaldırımlarında; sakin, telaşsız, paniksiz ama debisi kıvamlı, suyu berrak bir ırmağın süzülüşü bulunmaktadır. Kuveyt kavşağı dışında sabırsız ve hırçın araç kornalarına pek rastlanmaz. Semalarımızda geceleri umursamaz bir hoyratlıkla bağıran helikopter gürültüsü ile başka yerlerden olduğu belli araçlardan son ses gelen müzik dışında semtin genel akustiği bir viyolonsel bir keman konçertosu hazzındadır Ayrancı’nın.

Bir de çok yakışan bozacının sesi. Sabahın erken vakitlerinde simitçilerin, akşam vakitlerinde apartman önlerinde çocukların haykırışları. Akşamlara kafeler kalabalıklaşırken, kış günlerinde sokak lambaları yeni yanmışken ve Ahmet Vefik Paşa okulu paydos olunca, o pırıl pırıl öğrencilerin anne ve babalarına bıcır bıcır günün özetini anlatmaları akşama dönüşen günün neşeli bir sesli imzasıdır.

Paris, Kuzgun caddeleri, Şimşek ve Meneviş sokakları Güvenlik Caddesi’nin amca oğullarıdır. Çift yönlü trafiğe sahip Hoşdere Caddesi’nin Güvenlik ile dayanışma içinde olduğu söylenebilir. Güvenlik’in trafikte son yıllarda ondan aşağı kalır bir yönü kalmadığı da bilinmektedir.  Hoşdere, Güvenlik, Atatürk’ün Cumhuriyet köşküne tırmanan Cinnah, hep birlikle Çankaya uygarlığı altında eskilerin semtürreis dedikleri cumhuriyetin baş ucu noktasıdır bu semt.

Bir Ayrancılı şöyle der Güvenlik için: “Değil tek yön, iki ucunu kapatsalar yine Güvenlik’te otururum.” Pazar günleri dükkanlar kapalı olunca Güvenlik’te bir burukluk duyulur. Kuşku ve korku duymadan bağlanma ve aidiyet duygusuyla bağdaşık, yaşam kalitesini artıran. 

Dikmen Vadisi, Portakal Çiçeği, Kuğulu Park, Seğmenler, Atakule, Botanik ve irili ufaklı yer alan bütün parklar Aşağı ve Yukarı Ayrancı’da ve Güvenlik Caddesi’nde oturanların birer bahçesidir. Ülkemizin kalbi Ankara’da, her yere yakın, kültürel imaj ve uygar görüntüleriyle peyzajı ayrıcalık  ve cazibe kazanan kimliğiyle, dönemsel ve geleneksel özelliklerini dernekleriyle, Ayrancım Gazetesi ile koruyup geliştiren, Çankaya’nın “bir tatlı huzur alınan” semtidir şu bizim Aşağı ile Yukarı Ayrancı.

Orman Mühendisi Ahmet Demirtaş: “Belediyeler ihale kurumları değildir”

Orman Mühendisi Ahmet Demirtaş kentsel dönüşüm ile semtimizdeki bahçeleri gittikçe yitirmemize yönelik neler yapabileceğimizi sorumluluğu kimlerin bölüştüğünü sorduğumuzda bize net bir yanıt veriyor: 

“Belediyeler ihale kurumları değildir. Bu konuları takip etmeli gerek bahçelerdeki gerek kaldırımlardaki ağaçlarla alakalı düzenleme belediyelerce yapılmalıdır. Apartman bahçelerindeki ağaçların büyütülmesi, korunması konuları apartman maliklerinin kararı. Belli bir boya, yaşa ulaşan ağaçlar, bina kentsel dönüşüme girince aslında imar iznini veren belediye binayı ve bahçesini görmeli, izni oturduğu yerden değil gidip yerinde görerek, tespit yaparak vermeli. Kaldırımlarda yer alan ağaçlar ise müteahhitlerin en büyük düşmanı. Belediye bu konuda ne yapıyor?” 

Demirtaş, belediyelerin imar planlarını yaparken, yeni inşaat veya kentsel dönüşümle yenilenecek yapılar için onay sürecinde bahçelerimizdeki ağaçları koruyabileceğini, bununla alakalı bir mevzuat oluşturulabileceğini belirtiyor. 

Ayrancı’nın Ağaçları Çalıştayına Davet

Biz de Ayrancı mahalle bostanı ekibi olarak şimdi yeni bir adım atıyoruz: Semtimizdeki ağaçları seviyoruz ve onlara sahip çıkıyoruz. Bizim 80 yıllık erik ağacımızı öldürüp yerine yenisinin dikilmesini istemiyoruz. Bu konuda geniş kapsamlı bir çalıştay planlıyor ve siz değerli komşularımızı da bu çalışmaya katılmaya davet ediyoruz. 

İletişim: ayrancibostani@gmail.com 

Bilişsel haritalar: Nasıl bir Ayrancı’da yaşıyoruz?

Uzunca bir süredir yürüttüğüm doktora araştırmasında teze katılımcı olan kişilere görüşme sonunda nasıl bir çevrede yaşadıklarına ilişkin bilişsel harita çizdiriyorum. Başlangıçta kişilerin biyografilerine yönelik bazı kesitler dinlediğim için görüşme sonunda anlatılanlar ile ortaya çıkan haritanın uyumunu görmek beni heyecanlandırıyor. Bilişsel haritada görülen temel şey etrafta objektif olarak, ölçülebilir, hesaplanabilir olan şeyleri kişinin nasıl algıladığı ve objektif olanın algısal düzeyde nasıl öznel olabileceğidir. Böylece harita aracılığıyla öznel olan gözle görülebilir hale gelir. Bilişsel haritaya bakılarak bireyin akan gündelik yaşam içindeki konumları, özellikleri ve ilişkileri hakkında bilgi edinilebilir. Elbette ki bu durağan bir süreç değildir, bu gün çizdiğiniz harita bir önceki zamandan veya bir sonrakinden farklı olacaktır, bu sebeple de bilişsel harita bir sürece vurgu yapar. 

Herkesin kendi bilişsel haritası

Hadi beraber bilişsel bir harita çizelim. Elinize boş bir kâğıt alın ve kendi Ayrancınızı çizin. İsterseniz haritanın köşelerine Ankara’ya ilişkin bazı temas kurduğunuz yerleri de ekleyebilirsiniz. Çizimi tamamladığınızda haritada gördükleriniz nasıl, ne şekilde, nerede yaşadığınız hakkında size, daha önce sizin de fark etmediğiniz, bilgiler verecektir. Bu harita sizi üzebilir; Ayrancı’dan hiç çıkmıyor, farklı alanlarla temas kurmuyor olduğunuzu hissettirebilir. Kendinizi bunun sebebini sorgularken bulabilirsiniz. 

Bilişsel haritaları değerlendirmek

Bu haritalar farklı açılardan değerlendirilebilir. Haritadaki çizim yoğunluğuna, çizilen öğe miktarına bakılabilir. Haritanın bazı kısımları yoğunken bazı kısımları seyrek olabilir. Bunun cevabını mutlaka kendi içinizde vereceksinizdir. Çizilen öğelerdeki ayrıntı miktarı da belli fikirler verir. Bir apartmanı veya sokağı ayrıntılı şekilde çizmek ile düz hatlar şeklinde çizmek arasındaki fark orayla kurduğunuz ilişki yoğunluğu ile ilgili olabilir. Haritanızın gerçeğe ne kadar yakın olup olmadığına da bakabilirsiniz. Çizdiğiniz ev gerçekten de Ayrancı için o derece merkezde mi yer alıyor? Çizilen kafe fiziki olarak gerçekten o kadar büyük mü? Evinize o kafe gerçekten o kadar yakın mı?  Gerçek harita ile bilişsel harita arasındaki farka veya hatalara bakarak nedeni hakkında düşünebilirsiniz. Yakın olarak çizdiğiniz gerçekte uzak, uzak olarak çizdiğiniz gerçekte yakın olabilir. Bunun sebebine odaklandığınızda ilgili yere giderken yolun niteliği, gösterdikleri, yol üstündeki dostlarınızı da dikkate almanızı öneririm. Haritanıza çizdiklerinizi belli açıdan sınıflandırabilirsiniz. Ne tür öğeler içeriyor? Alışveriş, boş zaman etkinlikleri, özel hayat, belli bir yaşam tarzı vb. Bilişsel haritanızı çizerken başlangıç noktasının neresi olduğu haritayı kavramak için önemlidir. Başladığınız nokta eviniz veya işyeriniz olabilir. Bu, semtle hangi nesne dolayımıyla ilişki kurduğunuzu açık edebilir. Haritanız her ne kadar mekâna yönelik algılarınıza ilişkin bilgi verse de haritada çizmediğiniz şeylerden de bilgi üretilebilir. Kimi-neyi yok sayıyor, görmezden geliyor, temas kurmuyorsunuz? Bu sorulara çizmediğiniz şeylere bakarak cevap verebilirsiniz. 

Bilişsel haritayı kimin çizdiği, nasıl bir haritanın ortaya çıkacağı konusunda belirleyicidir.  Çizdiğiniz haritayı okurken sahip olduğunuz özelliklerle ilişkisini de kurabilirsiniz. Siz kimsiniz, erkek, kadın, patili sever, orta yaşlı, yönetici, kapıcı, evli, eğitim durumunuz, ait olduğunuz-doğduğunuz kültürel grup,  LGBTİQ+ vb. Erkek olduğunuz için kadın kuaförü çizmeyebilirsiniz, köpeğiniz olduğu için pet kuaför çizebilirsiniz. Planlama işi yaptığınız için haritanız çok ayrıntılı ve doğru olabilir. LGBTİQ bireyiyseniz güvensiz olduğunu düşündüğünüz bir yerle temas kurmayacağınız için o yer haritanızda yer almayabilir. Eğer bilişsel haritanızı karşı cinsinizle birlikte çiziyorsanız, iki farklı cinsiyetin haritada temsil ettiği fark hakkında da düşünebilirsiniz. Araç kullanma, kamusal hayata daha fazla katılma, mekânın daha çok onlar tarafından kullanılması ve inşa edilmesi, gece dışarıya çıkabilme ihtimalinin daha fazla olması vb. gerekçelerle erkekler daha fazla mekânsal birim çizebilirler. Sadece cinsiyet farkına odaklanılarak Ayrancı’nın cinsiyet rejimi hakkında bir fikir elde edilebilir. Yaşlı bir birey ile genç birey arasındaki farka odaklanmak hem jenerasyon farkına ilişkin bir şey söyler hem de yaşlıların dezavantajlı durumuna yönelik öngörü sağlar. Eğer yaşlı bir bireyin bilişsel haritası mekânsal olarak ev merkezli ve kısıtlı bir alanı kapsıyorsa yaşlılar için bu haritanın genişletilmesinin yolları aranabilir. 

Herkesin Ayrancısı farklı

Kendi haritanızdan yola çıkarak nasıl bir Ayrancı’da yaşadığınızı ve herkesin Ayrancısının aslında aynı olmadığını görebilirsiniz. Doktora çalışması süresince aynı mahalleye ilişkin çok farklı kültür, cinsiyet, eğitim, gelir, iş gruplarından kişilerle görüştüm. Ev, iş, kafe arasında bir döngüyle hareket eden beyaz yakalılar, neredeyse tüm sokak ve binaları çizen ama hepsinin numaralardan ibaret olduğu kuryeler, iş ve evi arasında gidip gelenler, Ayrancı’dan neredeyse hiç çıkmayan uzaktan çalışanlar, örgütlü mücadele içinde olduğu için hemen her yer ile teması olanlar… Ayrancınızı yani bilişsel haritanızı genişletmenin ve müşterekleşmeye açmanın vakti belki de gelmiştir. 

Editör Dükkan- Kitap&Kahve&Komedi

Yazar Hakkında

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmaları devam ediyor.

“Huzurlu bir yer olsun herkes için. Hiç olmadı 6 aya batarız.”

Demografik yapısının değişmesiyle birlikte farklı konsepti olan birçok mekâna ev sahipliği yapmaya başlayan Ayrancı, Kızılay ve Tunalı’ya yakınlığı dolayısıyla semt dışından da birçok insanın uğrak noktası oldu. Editör Dükkan da bu yeni mekânlardan biri. 

Editör Dükkan, 2023 yılının başında açıldı. Dükkanın sahipleri Emre Aydın ve Tolga uzun yıllardan beri arkadaş. Emre, yazarlık, senaristlik gibi birçok işin yanında “Birinci Tekil Şahıs” isimli Podcast’in de yapımcısı. Bir gece, kedisi oyuncakla oynarken benim oyuncağım yok deyip başlamış Emre Podcaste. Sonra Granma’da stand-up gösterileri yapmaya başlamış. Şimdi ise Haymatlos ve Route’da gösteriler yapıyor. Hatta 21 ve 30 Eylül tarihlerinde Haymatlos’ta sahnesi var. Kadıköy’de yaşarken internet üzerinden kitap satışı yapmak için Editör Kitap’ı kurmuş ve hala aktif. Tolga ise tasarımcı, hikâye yaratıcısı yani on parmağında on marifet. Dükkanın her yerinde emeği var. Özellikle de tatlılarda. 

“Batmadık biz”

30 Temmuz 2023’te “Batmadık Partisi” düzenlediler, biz Editör Dükkan’ı bu partiyle tanıdık. Dükkan’ı açarken “Huzurlu bir yer olsun herkes için. Hiç olmadı 6 aya batarız” demişler. 6 aya batmayınca da bu partiyi düzenlemişler. O gün dükkana 1000 kişi girmiş çıkmış. Garaj satış yapılmış, el yapımı ürünler için stant açılmış. Stantlar dükkana değil el yapımı üretim yapan birçok kişiye ait, dayanışma için stant ücretleri bile alınmamış ve bir stant hariç tüm stantlar satış yapmış. 

Editör Dükkan’ın dayanışmaya verdiği önem bununla sınırlı değil. Dükkan’ın açılışı deprem dönemine denk geliyor aslında ve depremde Dükkan’ı açmayıp dayanışma alanı haline getirmişler. Kendilerine gelen malzemeleri bizzat deprem bölgesine ulaştırmak için Hatay’a ve Kahramanmaraş’a gitmişler. Batmadık Partisi’nde ise Dükkan’da fazlaca kitap satılmış zaten Dükkan’da kitap satılmayan gün yok. Saat 16.00-22.30 arasında devam eden partide canlı müzik ve stand-up da yapılmış. 

Kahveci ve komedi kulübü

Editör Dükkan kitapçı, kahveci ve komedi kulübü olarak tanıtıyor kendini. Misafirleri buradan bahsederken editördeyim ya da dükkandayım diyor. Burada öncelikle keyif ve huzur sunmak amaçlanıyor. İnsanlar burada sosyalleşme imkânı da buluyor, başka insanlarla tanışabiliyorlar. Kahve, tatlı ve kitap satan dükkanda alışveriş yapmak zorunlu değil. İnsani tüm ihtiyaçlar (arıtmadan içme suyu, tuvalette kadın pedi vb) ücretsiz karşılanıyor. 

Alaçam Sokak’ta yer alan Editör Dükkan’ın Ayrancı’da açılmasının özel bir sebebi yok, Tolga’nın Ayrancı’da Mana diye kıyafet ve kahve satan dükkanının yerine açılmış. Ancak zamanla Ayrancı ile özel bir bağ kurmuşlar. Her yaştan insanın dükkanı ziyaret ettiğini söylüyor Emre. Özellikle Ayrancının teyze ve amcalarının ziyaretinden çok memnunlar. Sıkça sorulan sorular ise burası kafe mi, kitaplar satılık mı şeklinde. Dükkanın misafirleri devamlı gelen kişiler. Sosyal medyadan ya da çevresinden duyan kişiler dükkanı ziyaret ettikten sonra yine geliyorlar. 

Amy Winehouse’dan esinlenen özel tatlı Rehab

Dükkanda kahve ve tatlı satışı yapılıyor. Espresso bazlı tüm kahveler mevcut. Kahveleri; Emre, Tolga, Selin ve Ubeyd yapıyor. Ancak tatlıların reçeteleri Tolga’ya ait. Dükkanın özel tatlısı Rehab. Amy Winehouse şarkısından geliyor. Reçetesi tamamen özgün olan bu tatlıda mevsim meyveleri kullanılıyor. Aynı zamanda glutensiz ve rafine şekersiz browni ve tuzlu kek satışı da var. Dükkanda satılan kitapların büyük çoğunluğu ise Emre’ye ait. Diğer kitaplar ise satın alma ve bağış yoluyla ediniliyor. 

Dükkan hafta içi sabah 07.30’dan akşam 23.00’a kadar açık. Hafta sonu ise sabah 09.00’da açılıyor. Sabah işe gidenler için kahve ve atıştırmalık satışı mevcut. Emre ve Tolga herkesi Dükkan’ı görmeye, kahve içmeye, kitaplara bakmaya davet ediyor. Dükkan’ın üstünü kapattıktan sonra ise stand-up gösterilerine başlayacaklarını ve Ayrancı sakinleriyle birlikte bu gösterinin çok keyifli olacağını da duyuruyorlar.

EDİTÖR DÜKKAN Kitap&Kahve&Komedi

Alaçam Sk 17/B Ayrancı
İletişim: 0546.646 67 20
Twitter: @editordukkan

Prof.Dr. Savaş Zafer Şahin; “İmar rejimi” ile yönetiliyoruz

Son yıllarda sürekli konuştuğumuz içinden çıkılamaz, hakkından gelinemez, hatta belki de fikir beyan edilemez konularımız var: İmar, rant, kentsel dönüşüm, kentleşme, şehir planlaması, gecekondular, gökdelenler, belediyeler, bakanlıklar, her şey dahil rezidanslar, bol katlı plazalar, yıkılanlar ve inşa edilenler… 

Peki; rant hep mi vardı, sonradan mı türedi? Belediyeler imar planlamalarında tek başına otorite mi? Özel mülkiyet nedir, nasıl düzenlenir? Kamu yararı nedir, bunu kim organize eder? Kıdemli bahçelerimizin kaderi kentsel dönüşüm kisvesinde bir klik midir? Peki ya ağaçlarımızı müteahhitlerden koruyabilecek güç belediyelerde midir? 

Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin ile içinden çıkamadığımız çelişkilere dair konuştuk, Türkiye’nin başkanlık veya parlamenter sistem ile değil imar rejimi ile yönetildiği sonucuna ulaştık.

Nasıl bir evde yaşamak isterdiniz diye basitçe soralım, 1 katlı 100 metrekare müstakil bir evde yaşamak mı, 1-2 katlı olabilir diyelim hanımlar temizliği, beyler ısıtması zor diye düşünebilir, peki 5-6 katlı bir apartmanda yaşamak mı, yoksa 15 katlı bir sitede yaşamak mı isteriz?  Halbuki çoğumuz oralarda yaşıyoruz.

Peki, soruyu başka şekilde soralım: bir arsanız var belediyenin bu arsaya imar vermesini istiyorsunuz, peki 1 katlı imar mı istersiniz, 5-6 kat olsa iyi olurdu mu dersiniz ya da 15 kat imar mı istersiniz? 

Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin

Yaşamak istediğimiz bir çevre var

Kentleşme, kentsel dönüşüm, imar planlama dediğimiz bu üç konunun içinden çıkılmaz çelişkisi tam da burada yatıyor.  Bu çelişki sadece bugünün çelişkisi değildir. Bir taraftan yaşamak istediğimiz bir çevre var, 100 metrekare 1 veya 2 katlı müstakil bahçeli, belki pembe panjurlu. Yaşamak istediğimiz o çevre satın aldığımız bir hayal aslında. Çoğumuzun ailesi şehre kırdan geldi, o kırda çoğumuz tek veya 2 katlı müstakil yerlerde yaşıyorduk. Çayyolu’nda bir villa gibi değildi ama teknik olarak hayalimizdekinden çok da uzak bir manzara değil. Gecekondulardan gelenlerimiz var. Mesela havaalanı yolundaki gecekonduları bir zamanlar eski belediye başkanımız yabancı konuklara çok ayıp oluyor diyerek yıktı ve yerine 18-20 katlı bloklar yapıldı. Ben bir zamanlar belediyede şehir plancısı olarak oralarda çalışma yapmış biri olarak söyleyebilirim ki, halbuki geçmişte plancıdan daha iyi düşünülerek araziye oturtulmuş çok nitelikli yapılar vardı orada, belki Ankara’nın “en nitelikli gecekonduları” vardı o tarafta ama yıktık. 

Fakat bir taraftan da ekonominin, reel koşulların, hayatın gerçeklerinin bize dayattığı bir şey de var. Şöyle bir çelişkinin içindeyiz: Arsanız varsa birisi buna 15-20 katlı imar verse de oradan kazandığımız parayla gidip şehrin 20-30 km yakınında bir yerde villa alsak da yaşasak gibi formüller kafamızda dolaşıyor. Sıradan bir Türk insanının zihninde şehirde hangi sanatsal sportif faaliyetine katılacağı konusunda çok büyük hayaller yok. Cebinde parası olan pek çok insan spor salonlarına gidiyor ama bu salonların çoğunda, en pahalı olanında dahi ya mimari ya mühendislik sorunu ya imarla ilgili bir sorunu var, bodruma spor salonu yapmışlar mesela… Cebinizdeki parayla ağzınızın tadıyla spor yapmak bile mümkün değil. 

Kentsel yaşamdaki temel çelişki

Buradaki temel çelişkinin çıktığı yer neresi, bu çelişki sadece bize mi özgü, bu çelişki giderilebilir mi? Önümüzdeki yıllarda en azından gelecek kuşaklar için farklı bir şekle dönüşebilmesi için elimizde olanaklar var mı? 

Gelin önce 200 sene öncesinin Safranbolusu’na gidelim. Safranbolu’yu turistik olarak gezmeye gidiyoruz, burası UNESCO Dünya Mirası Listesi’nin bir parçası. Bu sebeple de insanlığın kültür mirasının bir parçası olarak görülen müthiş bir yer. Aynı zamanda bir şehirci gözüyle bizim adımıza bir rezaletin resmi. Neden? Safranbolu’nun tarihi dokusunun olduğu yer aynı toplumun, kültürün, tarihin ürettiği bir harika ama onun dışına bizim yaptığımız apartmanlar ve yeni kent onunla müthiş bir tezat içinde. Yine bizim yaptığımız müthiş bir çatışma alanı. Yani biz Safranbolu’da çalışan turizm elemanlarını o apartmanlarda veya yeni yapılan o bloklarda barındırıyoruz. 

Yapı inşası meselesi

Peki nasıl oldu da 200 sene önce Safranbolu’yu yapan bir toplum döndü bugünkü kentsel dokuyu inşa eden toplum haline geldi? Safranbolu nasıl inşa edildi? 200 sene önce Safranbolu’da imar müdürlüğü, mimar, mühendis, şehir plancısı yoktu, çevre şehircilik iklim değişikliği il müdürlüğü yoktu, yapı denetimi, hazır beton, jeolojik etüt, fore kazık hiçbiri yoktu. O zamanlar ev yaptıracağınız zaman bir yapı ustası çağırıyordunuz, yapı ustasına kaç odalı ev istediğinizi söylüyordunuz. Yapı ustası o şehrin “taht el-kal’a”sına (kale altında kurulan çarşı) yani Tahtakalesi’ne gidiyordu. Osmanlı döneminde her şehrin Tahtakale’si vardı ve Tahtakaleler o zamanın yapı marketleri gibiydi.  Binalar standart bazı malzemelerden yapıldığı için Tahtakalelerde hazır kapı kirişleri, pencereler, kapılar ve diğer yapı malzemeleri satılıyordu, yapı ustası ev sahibinden aldığı parayla Tahtakaleye gidip gereken malzemeleri alıyordu, amele pazarından amele alıyordu (o zaman her şehrin aynı zamanda bir de amele pazarı olurdu). Evi inşa ederken birtakım kurallara sanki allahın emri gibi uyuyordu. Mesela yapacağı evin yandaki evin güneşini kesmemesi, cumbasından ya da balkonundan evin hanımının sokağı görebilmesini öngörüyordu, çatı seviyesinin belli bir sınırı aşmaması gibi birçok kurala uyuyordu. 

Bu yapı düzeninde Safranbolu’da çoğunlukla ahşap, Anadoluya geldiğimizde taş ahşap karışık, güneyde tamamen taş kullanılmış. Zamanla bu virüs ya da realite Türk toplumuna 1800’lerin ortalarında İstanbulda sıkça yaşanan yangınlarla beraber gelmiştir. Bu ahşap evlerin büyük sorunları yangında yanıp kül olmalarıdır. İstanbul, tarih boyunca yangınlarda defalarca yanıp kül olmuştur. Sürekli yanan bu evleri yeniden yeniden yapmak artık bir maliyete dönüşüyor, Osmanlı uluslararası finansal sistemle tanışmaya başlıyor ve süreç içinde sigortacılar geliyor ve “sizin evlerinizi sigortalayalım” diyorlar ama şartları var: “Evlerinizi artık ahşaptan yapmayın, yangına dayanıklı olsun” diyor. Eski Türk kentlerinin en önemli özelliklerinden biri çıkmaz sokaklardır, onu da istemiyoruz diyorlar. Bugün bizim imar kanunumuzun amir hükümlerinden biri şehir planlanırken çıkmaz sokak ihtas edilemez. Tek tük var diyebilirsiniz ama onlar ya imar planında yoktur ya bir şekilde uygulamada ortaya çıkmışlardır.

Altyapı meselesi

Bir başka mesele “altyapı meselesi”dir. 1800’ler aynı zamanda biz hariç bütün dünyada sanayi devriminin yaşandığı dönem. 1800’lerin ortalarında özellikle İngiltere kentlerinde muazzam bir dönüşüm yaşanıyor. Londra’nın nüfusu 1800’lerin başlarında 300 bin civarı iken 1850’de 1.5 milyona dayanıyor. Aslında bizim 1950 ile 2000’ler arasında yaşadığımız süreci Londra 1800’lerin başında yaşamış ve bunun sonucunda şöyle bir dönüşüm olmuş: şehrin merkezi fabrikalarla dolmuş, bu fabrikalarda şehrin fakirleri ve kırdan kente göçenler çalışmaya başlamışlar fakat muazzam bir sefalet ortaya çıkmış çünkü o fabrikalarda çalışıp yakın mahallelerde yaşamaya çalışıyorlar, salgın hastalıklar inanılmaz düzeyde artıyor ve yaşam beklentisi düşüyor. Sanayi, teknoloji hızla ilerlerken yaşam beklentisi 40 yaş düzeylerindeyken 1800’lerin ortalarında tekrar 40’ların altına düşüyor, çocuk ölümleri artıyor. Hatta Engels, iş idaresi öğrenmek için geldiği İngiltere’de Manchester ve Liverpol kentlerini geziyor ve bir kitap yazıyor. 20 sayfalık bu kitaba İngiltere’deki işçi mahallelerinin sefaleti üzerine ismini veriyor. O dönemki halk sağlığı alanındaki çalışmaların da etkisiyle İngiltere’de sağlıklı kent yasası çıkıyor bu salgın hastalıkların çok temel sebepleri var ve bunlara önlem almak geektiğini anlıyorlar. Bu önlemlerin biri arazi kullanım planlaması: konutlarla sanayiler iç içe olmamalı, kirletici ve halk sağlığı için sorun yaratacak şeyler insanların yaşadığı yerden uzak olacak, mezarlıklar, mezbahalar, tabakhane ve fabrikalar… Yetmiyor altyapı üzerine çok ciddi düşünceler geliştiriliyor. Bu hastalık yayılması konusunda yıllarca çalışıp kullanılan su meselesinin her şeyden önemli olduğunu tespit ediyorlar. İçilen su ile kullanılan suyun ayrılması gerekiyor. Ayrılmadığı durumunda sağlıklı bir toplum mümkün değil.

1800’lü yıllarda Londra

Umumi hıfsızıha kanunumuz var. Cumhuriyet döneminde çıkarılmış bu kanunda deniliyor ki; mezarlık yeri ile konut arasında en az 500 metre mesafe olacak ve bir yeşil bant ile ayrılacak. Cebeci Asri Mezarlığı’nın orada bir yeşil bant var, gecekondular işte bu bandın üzerine yapılmıştır. Yani şehir gelişirken orası nasıl boş kaldı diye düşünebilirsiniz, aslında boş kalmadı, yeşil banttı. Sağlıklı kentler kanununun bize uyarlanan halidir bu kanun. 

Mülkiyet meselesi

Modernleşme sürecinde biz Osmanlı’dan sonra dünyadaki gelişmeleri yavaş yavaş Türkiye’ye taşımaya başlamışız fakat çok temel bir konuyu bilerek veya bilmeyerek taşıyamamışız: Mülkiyet düzenlemesi. Dünyanın bütün ülkelerinde bir noktada kentleşme sürecinde nüfus arttıkça, şehir büyüdükçe bir kentsel rant olgusu ortaya çıkmış ve bununla yüzleşmek zorunda kalmışlar. 

Ankara’nın ilk planını yapan Hermann Jansen bir akşam yemeğinde Mustafa Kemal’e sormuş: “Bir şehir planı yaptınız batılı manada, çok da iyi bir plan oldu. Fakat bu şehre bu planı uygulamaya yetecek siyasi iradeniz var mı?” Atatürk kızıyor, “ne demek biz yedi düvele karşı harp etmişiz, bir planı mı uygulayamayacağız” deyince Jansen “beni yanlış anladınız biz Berlin’de dahi tam olarak muvaffak olamadık. Arazi spekülasyonu diye bir şey var, birileri kıt kaynak olan sınırlı yerlerdeki arsayı elinde toplayıp fiyat artışından gelir elde etmek, pay elde etmek ile ilgili dertler edinecek siz bununla yüzleşmeye hazır mısınız?” diyor. 

Kent planlama süreçlerinde mülkiyetin kimde olduğu ile kentin nimetlerinden kimin yararlanacağı arasında anlamlı bir denge kurmak meselesidir. Nihai olarak bu denge ulusal ve anayasal bir meseledir. Anayasalar sizlere hak ve ödevler ile sorumluluklar tanır. Devlet insanların sağlıklı çevre koşullarına uygun bir kentte oturmasını sağlar, aynı zamanda toplu konut girişimlerini destekler diyor ama bir süre sonra da özel mülkiyetin dokunulmazlığından bahsediyor ve özel mülkiyeti de şu koşullarla şu şekilde sınırlarım diyor. Dünyanın hiçbir yerinde mülkiyet düzeni tarihsel koşullardan tam anlamı ile kopmamıştır. İngiltere’de mülkiyetin esas sahibi kraldır, toprak mülkiyetinin mutlak sahibi. Bizim hukukumuzda üs hakkı adı verilen bir mesele var. Arazi mülkiyeti mutlak olarak Osmanlıda da devlete aitti İngiltere gibi. Zaten tımar sistemi dediğimiz sistem de buydu. Ama biz Osmanlının geç modernleşme döneminde geç sanayileşmenin ve pek çok başka meselenin etkisiyle devleti nasıl kurtaracağız diye düşünürken toplumun nasıl yaşayacağına kafa yorulmamış. Anayasal düzen değişikliği söz konusu olduğunda mesele azınlık hakları ve mülkleriyle de karışarak biz mutlak mülkiyeti olduğu gibi vatandaşına devreden bir ülke olmuşuz. Eğer elinizde bir arsa varsa, bizim hukuk sistemimize göre, arsadan dünyanın merkezine doğru giden magma tabakasına kadar her şey sizindir, ayrıca arsadan stratosfere kadar da her şey de sizindir çünkü mülkün mutlak sahipsiniz. Türk hukukunda özel mülkiyetin karşılığı budur. Anayasa bunu kendince sınırlamaya çalışmış; “kamu yararına, özel mülkiyet sınırlandırılabilir” demiş. Biz yaklaşık yüz senedir kamu yararı nedir, neden ve ne zaman sınırlandırılır, sınırlandırılabilir mi konusunu tartışıyoruz ama tam olarak içinden çıkabilmiş değiliz. Ve gün geçtikçe de kamu yararının aleyhine mevzi kaybetmeye devam ediyoruz. 

“Türkiye’nin rejimi bir imar rejimidir.”

1970’lere gittiğimizde kamu yararı çok sıkı ve sert uygulanırdı ama 2023’lere geldiğimizde   kamu yararı artık bayağı ve yozlaşmıştır. Şöyleki; bir belediye rahatlıkla elindeki yeşil alanı bugünün koşullarında plan değişikliği ile konut ya da ticari alana dönüştürebiliyor, üzerine bunu satıp gelir elde edebiliyor buna açılan davada da gerekçesinde “ben bunu dönüştürdüm buradan elde ettiğim geliri de kamu yararına davranmış oluyorum” diyor. İşte bu şekilde şehirlerde elimizde ne varsa yitirmişiz. İşte ben bu meseleye “İmar rejimi” diyorum.

Türkiye’nin yönetimini nedir diye sorarsanız; parlamenter rejim mi, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi mi derseniz, “Türkiye’nin rejimi bir imar rejimidir.” 

Rant hep vardı, esas sorun kimin nasıl bölüştüğü

Şöyle bir algımız var; Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bu işler hiç böyle değildi, herkes bilinçliydi, kimsenin rantla işi yoktu bu işler sonradan çıktı. Maalesef öyle değil.Cumhuriyeti kuranlar İstanbul’un bürokrat ve asker tabakasıdır. Bu insanlar gidişatı, tarihi izleyen insanlar ve dünyanın farkındalar: Bir mekânda yapacağınız her şey bir rant doğurur ve bu rantın nasıl paylaşılacağı meselesi önemlidir.

Yıl 1920, daha Mustafa Kemal Atatürk Ankara’ya yeni gelmiş, meclis yeni kuruluyor. İzmir eski mebusu Asaf Bey meclise bir mektup yazıyor: “Meclisimiz Ankara’da kurulmuştur, hayırlı uğurlu olsun. Benim bir önerim var: Ankara’yı bir development company kuralım, –bugünün deyişiyle gayrimenkul şirketi– bunun eliyle Ankara’yı yoktan var edelim, batılı anlamda bir şehre dönüştürelim ama bu şirkete Ankara’nın altyapı ve gelişme imtiyazlarını verelim.” Yani imar dağıtma yetkisi bunlarda olsun diyor.

 Enteresan bir anekdot daha; yıl 1921, Amerikalı Chester isimli bir şirket bir başvuruda bulunuyor. Diyor ki, “bırakın biz size Amerikan usulü bir şehir kuralım, sadece bize şehrin planlama ve altyapı imtiyazlarını verin.” 

O dönemin de bugünden çok da farklı olmadığını bilerek hayal etmek lazım.

Demek ki, bir ülkenin kentleşme, kentsel dönüşüm, imar planlama meselesindeki odak noktası, mülkiyet hakkının o ülkede, şehirde yaşamanın nimetlerinden nasıl yararlanılacağı ile kurduğu denge noktasıdır. Bugün Türkiye’nin geldiği nokta, bu mutlak mülkiyet anlayışının sonucunda mülkiyet sahiplerinin giderek daraldığı, ellerindeki biriken sermayenin ve arazi miktarının inanılmaz arttığı, mülkiyet sahibi olmayan kitlelerin aşırı büyüdüğü bunun böyle daralan, küçülen spiral gibi sarmal şekilde devam ettiği bir hikâyeye işaret ediyor. 

Herkes parayı kazandı mı eve, arsaya yatırıyor. Bunların fiyatı arttıkça ellerindeki satıp yenilerini alıyorlar. Bu böyle devam edip gidiyor. Demek ki, imar rejimi meselesi ülkenin kentleşmesi konusundaki en büyük meseledir. Neden? Mülkiyet bir takım haklar ifade ediyor. Buaradan aldıklarınızla şehiri inşa etmek zorundasınız. Bunun için bir yol bir çare bulmanız lazım.