Blog

Funda Şenol: Mahalle kültürünün oluşmasında mekânların rolü

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Ayrancı Festivali’nin gelenekselleşmesini umut ettiğimiz katmanlarından biri de Cumhuriyet ve Kent Kültürü Konuşmaları başlığı ile sunduğumuz mahalle söyleşileri idi. Uslanmaz bir Ankara aşığı olan ve aynı zamanda Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden hocamız Funda Şenol semtimizin festivaline 26 Ekim 2023 tarihinde Cafe Creme’de “Mahalle kültürünün oluşmasında mekânların rolü” başlıklı sunumu ile katkı sağladı. Son derece keyifli geçen bu söyleşiden bazı satırbaşlarını sizlerle paylaşmak isterim. 

Mahalle sadece fiziksel bir mekân değil bir hayali cemaat aslında, hayali cemaate(1) mensup olan kişilerin yaşadıkları bir birim. Ayrancı harita üzerindeki sınırlarıyla tanımlanabilecek bir lokasyon değil, başka mahallelerden, yakın mücavir alandan insanların da katkısıyla oluşan veya eski Ayrancılıların anılarıyla da berkittikleri bir kimlik olduğunu söyleyebiliriz.

Kuralları olan bir mekân: Mahalle

Mahalle, aynı ev gibi, belli sınırları ve kuralları olan, dışarıdan gelenlerin bunlara uymak zorunda olduğu ve uymazsa göze batacağı bir fiziksel mekândır. Mekân bizim tarafımızdan belirlenir ama aynı zamanda bizi belirler. Eğer Ayrancı’da yaşıyor ve buna devam etmek istiyorsak bir patern geliştirmemiz gerekir, burada yabancılanmayacak kadar buralı olmaya çalışmamız, ayrıksı durmayacak kadar Ayrancılı olmamız gerekir. Farkında olmadan da bir mekânın şeklini alırız. Kimliklendirici özelliği çok güçlüdür mekânın. Cafe Creme’de otururken sadece bir kafede oturmuyorsunuz aslında mükemmel bir kafede, aynı zamanda Ayrancım Derneğine ve festivaline ev sahipliği yapabilecek, kapısında Cumhuriyetin 100. Yılını kutlayan iki kadın muhtarın afişinin asılı olduğu, sahiplerinin aktivizm yaptığı bir kafede oturuyorsunuz. Bu etkinlik başka bir semtte başka bir mekânda yapılsaydı her şey daha farklı olurdu. Bazı mekânlar insanları çağırır bazıları ise kusar. Mekân sadece mekân değildir; kimliğe, ideolojiye ve kültüre ev sahipliği yapar. Müdavimi olduğumuz mekânlar yani saklı coğrafyalarımız bizi belirler.

Sarmalayan kucak ve ayıplayan göz: Mahalle

Ümmet sisteminde mahalle bir yönetsel düzen aslında. Gayrimüslimlerin, belli mesleklerin, etnik grupların, mezheplerin mahalleleri ayrı; homojen ve merkezden kopuk birimler bunlar. Bütün o yereli merkezden kontrol etmek zor olduğundan mahallenin muhtarı, bekçisi ve esnafı var. Mahalle söz konusu olduğunda esnaf çok önemli.

Cumhuriyetle birlikte artık mahalleyi sınıf ve kültür belirliyor. Özellikle apartmanlaşma söz konusu olduğunda mezhep ve farklı etnik kimliklerin önemi azalıyor; sınıf, belirleyici olmaya başlıyor. 

Cumhuriyetin erken dönemi sona erdiğinde Ankara Yenişehir’e doğru yayılmaya başladığında karma mahallelerin söz konusu olduğunu görüyoruz. 

80’lerden sonra ise merkezin kaymasıyla birlikte konutlar şehrin kenarlarına doğru ilerledi; Çayyolu, Yaşamkent, tebessüm şehri Pursaklar gibi… Birbirlerine benzeyen sosyal sınıf ve kültürdeki insanların bir arada yaşama arzusunun tezahürü olarak bu siteler karşımıza çıktı. Şehir merkezi artık transit bir mekâna, insanların çok oyalanmadan geçip gittiği bir yer ve ticari merkeze dönüşüyor. Şehrin bir kısmı; insanların aylaklık etmesini, sosyalleşmesini, rekreasyon alanlarını kullanmasını ve en önemlisi protesto gösterileri yapmasını, kamusal alanda politik duruşlarını gösterecek söz ve eylemlerde bulunmasını engelleyecek bir duruma geliyor. Konut alanlarının dışarı kaydığı günümüzde Ayrancı mahallesi bu sebeplerle özgün bir yapı olarak var.

Her ilişkide olduğu gibi iyisi de var kötüsü de: Mahalle dediğimiz şey sarmalayan kucak ve ayıplayan gözdür. Bir yandan kendinizi iyi hissedersiniz, dertlerinize çözüm bulur kendinizi ait hissedersiniz; bir yandan da nereye gittiğiniz, kiminle dolaştığınız, ne giyip ne konuştuğunuz, hangi gazeteyi taşıdığınız vesaire sebebi ile mahalle baskısı ile de karşılaşırsınız.

Tarifi zor mekân: Mahalle

Mahalle kamusal ile özel alan arasında tarifi zor bir mekân. Özel alana ait olan hiçbir pratik kamusal alanda kolaylıkla yinelenemez bunun için mücadele etmek gerekir. Mahallede devleti temsil eden çeşitli birimler var; muhtar, okul, sağlık ocağı, halk odası, kütüphane, PTT, cami gibi. Osmanlıda camiler işlevinden farklı şekilde de kullanılıyor; toplanma alanları, enformasyonun toplanıp dağıldığı, imece ve ticaretin, dayanışma faaliyetlerinin de yapıldığı bir alan. Kahvehaneler de bu amaçlarla kullanılan alanlar. Bazı mahallelerde camiler hala bu işlevi sürdürse de şu an kahvehanelerin ve camilerin yerini kafeler almış durumda.


(1) Benedict Anderson Hayali Cemaatler kitabında özetle fiziksel olarak yakınlığınız olmayan, kişisel olarak tanımadığınız ama hedeflerin, amaçların, ülkülerin, normların, değer yargılarının bizi birleştirdiği bir tür topluluktan bahsediyor. Mahalle de bu anlamda bir hayali cemaat olarak tanımlanabilir. 

Ceren Bozkurt: Gazinolardan lokantalara: Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da yeme içme kültürü

Cumhuriyetin 100. Yılı etkinlikleri çerçevesinde gerçekleşen Ayrancı Festivali programının Cumhuriyet ve Kent Kültürü Konuşmaları etkinliğindeki ilk konuğumuz Ceren Bozkurt oldu. 25 Ekim 2023 tarihinde, Gazinolardan lokantalara: Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da yeme içme kültürü başlığındaki söyleşi Cafe Creme’de kalabalık bir grup ilgiyle izledi.

Ceren Bozkurt

Cumhuriyetin ilk yıllarına başlamadan önce bizi eski Ankara’ya doğru yola çıkarmak istediğini söyleyerek sunumuna başlayan Ceren Bozkurt 19. yüzyılı bilmeden 20. yüzyılı anlamanın biraz zor olduğunu belirtiyor.

İstanbul Saray Mutfağı

İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçiş başlı başına bir devrim ve gündelik hayatı da oldukça etkiliyor. Ekonomik durum, savaşlar, eğitim reformları, kadınların sosyal hayatta görünür hale gelmesi önemli dönüşümler fakat en büyük dönüşüm İstanbul’un artık payitaht olmaması ile gerçekleşiyor. Çünkü 19. yüzyıl Osmanlı saray mutfak kültürü dendiğinde karşımıza İstanbul mutfağı çıkıyor; saraylar İstanbul’da ve doğal olarak bundan ilk etkilenen hep İstanbul oluyor. 19. yüzyılın ortasından itibaren Batılı mutfak kültürü Osmanlıya giriş yapıyor ve saray mutfağını da değiştiriyor. Osmanlıda seyyar satıcılar ve aş evleri, çorbacılar, pilavcılar börekçiler hep var ama İstanbul’da ilk restoranlar Tanzimat Fermanı’ndan sonra açılmaya başlıyor. Padişahlar siniden sofraya geçiyor. Çatal bıçak kullanımı Anadolu için de İstanbul için de çok yeni.

Ankara’nın Aşçı Dükkanları

Tarih her zaman İstanbul’u yazıyor ama hepimizin gönülden bağlı olduğu Ankara’nın da kendine ait bir mutfak kültürü var.

Evliya Çelebi 1648’de Engürü’ye yani Ankara’ya geliyor; burada içtiği paça çorbasından, bu çorbanın yanında yediği pastırmadan, tiftik keçisinden, Ankara’da hayvancılığın, bağların bahçelerin olduğundan, üretim ve ticaret yapıldığından bahsediyor. Bu dönemde dışarda yeme içmenin seyyar satıcılarla sınırlı olduğunu görüyoruz Ankara’da da.

20. yüzyılla beraber hepimizin bildiği At Pazarı’nda sokak köftecileri, dönerciler karşımıza çıkıyor. Anafartalar’da kuyulu kahve var, merkez kıraathanesi insanların sosyalleşebildiği alanlar ama gerçekten çok sınırlı mekânlar.

Restoran, Lokanta, Gazino ve Pavyon

1766 yılında yani 18. Yüzyıl’da Fransa’da ortaya çıkan bir kavram restoran. Şifalı konsantre suların sunulduğu mekanlara restoran deniliyor aslında. Sonra bunlar bir kültürel mekan olarak değişiyor. Yine lokanta ve gazino da enteresan kökene sahip iki kelime. İkisi de İtalyanca kökenli. Gazino, müzikli lokanta demek, lokanta da içinde konaklama odaları bulunan aşçı dükkânı demek. Bir de pavyonumuz var, Cumhuriyetin ilk yıllarında pavyon denilen yerler aslında içkili, müzikli eğlence mekânları.

İstanbul Çorbayı Anadolu’dan Öğreniyor

1920’lere kadar Ankara’da bir restoran kültürü yok, aşçı dükkânı kültürü var. Aşçı dükkanları çok az çeşit yemeğin olduğu, daha çok çorba üzerine olan bir nevi esnaf lokantası gibi düşünülebilir. Aslında bu aşçı lokantaları dışarıda çalışan erkek nüfus için var. Seyyar satıcılarda da aslında Ankara mutfağında da çorba karşımıza çıkıyor ki, benim çok hoşuma giden bir şey. Ortak bir yemek kültürü bulmak Anadolu’da biraz zor. Çünkü o dönemlerde gerçekten her coğrafyanın kendine özgü bir mutfak kültürü var ama Anadolu’da ortak başat bir kültür var: Sabahları çorba içmek. Bu aslında Anadolu’ya ait bir şey. İstanbul çorba içmeyi aslen Anadolu’dan biraz öğreniyor ama işkembe çorbası söz konusu olduğu zaman saray ve İstanbul’da dahil oluyor. Ankara’da da çok seviliyor işkembe çorbası, daha doğrusu sakatat çorbaları çok seviliyor. Ve seyyar satıcı olarak da daha çok çorbacıların olduğunu görüyoruz.

1920’li yıllara girdikten sonra da biz Ankara’da İstanbul tarzı yani batılı anlamda iki tane restoranla karşılaşıyoruz. Bunun birincisi “Kemal’in Lokantası”, Anadolu Lokantası olarak da biliniyor. Bu lokanta meclis binasının yanında ve milli mücadele dönemi Ankarasının en lüks lokantası. Tabii ki daha çok siyasiler geliyor buraya, fikir alışverişleri yapıyorlar birbirleriyle. Ama gerçekten döneme göre lüks bir restoran. Bir de “Abdullah Efendi Merkez Lokantası” var. Bu Anadolu Lokantasına göre daha uygun bir yer. Daha çok memur kesim, yani sivil bürokratlar burada yemek yiyorlar.

Taşhan

Ankara Restorancılığının Merkezi Taşhan

1919 ve 1920’lerde karşımıza çıkan Taşhan çok önemli bir merkez. Çünkü aslında ilerleyen zamanlarda Ankara’daki restorancılığın da temeli burada birazcık şekillenecek, filizlenecek.

İçkinin yasak olduğu Kurtuluş Savaşı döneminde Ankara’da meyhanelerin de olduğu biliniyor. Ama daha çok merdiven altı olduğu söyleniyor yahut herkes tarafından çok fazla gidilmeyen meyhaneler bunlar.

1923 yılında Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle aslında Ankara’nın gerçekten makus tarihi değişiyor diyebiliriz. 13 Ekim 1923 Ankara için çok önemli bir tarih çünkü başkent oluyor. Başkent olduktan sonra Ankara’nın o klasik, yoksul Anadolu şehri görüntüsünden bir an önce kurtulması gerekiyor çünkü bir sürü aydın, bürokrat insan Ankara’ya göçe başlıyorlar.

İstanbul-Ankara Çekişmesinin Çıkış Noktası Eğlence Mekanları

İstanbul’da batılı tarzda eğlence mekanları vardı. Mesela hepimizin aslında bildiği Pera Palas gibi oteller, çok güzel lokantalar var ama Ankara’da gerçekten çok az. Ankara’ya gelen İstanbul elitleri bunun farkına varıyor ve aslında bu İstanbul-Ankara çekişmesi bu tarihlerden itibaren başlıyor. İstanbullu aydınlar Ankara’da eğlenilecek bir mekânın veya modern lokantaların olmadığından yakınıyorlar.

Erken Cumhuriyet döneminde batı tarzı lokantalarda önemli olan şey şu: Bu lokantalar aslında sadece karın doyurmalık yerler değiller. Aksine, yemeklerden ziyade buralar birer kültürel mekân, bir sosyalleşme alanı. Burada insanlar adabı muaşeret kurallarını görüyorlar. Avrupalı menüleri görüyor, Fransız mutfağını, Rus mutfağını tadıyorlar. Aslında buralara karın doyurmaktan ziyade gerçekten birer sosyalleşme mekânı olarak bakmak gerekiyor.

Rus Devrimi Ankara Mutfağını Etkiliyor

Ankara’da açılan ilk restoranlarda Osmanlı mutfağının izleri yok. Çünkü bunlar cumhuriyetin Osmanlı kimliğini reddetmesinden dolayı ortaya çıkan yerler yani batılı restoranlar. Aş evi, köfteci gibi yerler ile seyyar satıcıların artık lokantalara doğru geçiş yaptığını görüyoruz. Burada önemli bir detay daha var. Ankara’nın kaderini değiştiren noktalardan bir tanesi 1917 Rus devrimi. Devrim sonrası Rusya’dan Anadolu’ya çok fazla insan göçüyor ve bu göçle beraber başta İstanbul mutfağı olmak üzere Anadolu ve Ankara mutfağı restorancılıkla tanışıyor. Beyaz Ruslar sadece aşçılıkta değil garsonlukta da çok iyiler. Ve artık garson olarak kadınları da görüyoruz.

1923’le 1950 yılları arasında Ankara’nın şehir merkezi Ulus. İlk merkez kayması 1950 yılında oluyor merkez Ulus’tan yeni şehir yani Kızılay’a doğru kayıyor.

Karpiç Lokantası (sağ önde)

Aşçı Lokantası Devrini Kapatan Mekan: Karpiç

Erken dönem Ankara’da restoran ya da lokanta denince akla gelen ilk yer Karpiç. Kendisi bir Rus göçmeni. Önce İstanbul’a göçüyor. 1923-24’de İstanbul’da bir lokantası var “İyi Tat Lokantası”.

Artık Ankara’da bir Cumhuriyet var. Ankara’ya memurlar, bürokratlar, yabancı elçilikler geliyor. Ankara’da insanların ağırlanması ve dolayısıyla mekân ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bir devlet projesi mahiyetinde Karpiç İstanbul’dan Ankara’ya transfer ediliyor.

Karpiç, 1924’te geliyor Ankara’ya. İlk olarak Taşhan’ın alt katındaki “Şölen”i açıyor. Sonra Merkez Bankası’nın yanında havuzlu şehir bahçesinin içinde bir restoran daha doğrusu lokanta açıyor. İsmi “Şehir Lokantası” ama hep “Karpiç’in Yeri” olarak anılıyor. Çünkü bu dönemlerde bütün restoranlar sahiplerinin adıyla anılıyor. Bu dönemlerde restoran sahipleri müşterileri kapıdan girdikten çıkana kadar kontrol ediyorlar. Bu müthiş bir ağırlama.

Karpiç, bizim için neden önemli? Karpiç’in açılmasıyla beraber yeni Türkiye’de aşçı lokantası devri kapanıyor. Karpiç bir ekol artık. Karpiç’te yetişen garsonlar, aşçılar, kasada duranlar ilerleyen zamanlarda kendi mekanlarını açıyorlar. Bu inanılmaz bir etkileşim. Ben Karpiç’in gerçekten bir okul olduğunu, dönemin gastronomi eğitimi verdiğini düşünüyorum.

Karpiç Lokantası terası

Batıya Açılan Bir Pencere: Ankara Palas

Karpiç’ten sonra karşımıza “Ankara Palas” çıkıyor. Ankara Palas aslında bir otel fakat içinde bir restoran var. Yeni başkent olan Ankara için insanların güzel yemek yiyeceği, adabı muaşeret kurallarının uygulanacağı yerlere ihtiyaç vardı. Ankara Palas, Ankara’ya yeni gelenlerin modern tarzda, kalabileceği yer ihtiyacı için yapılmıştı. Bizzat Atatürk’ün talimatıyla yapılmış bir misafirhane, otel diyebiliriz. O yıllarda özellikle politik çevreye daha çok tesis ediliyor burası. Milletvekillerini sürekli Ankara Palas’ta görüyoruz.

Buranın bir mutfağı var ve mutfak bizim için önemli. Otelin aşçıbaşı Fransız, o nedenle Fransız yemekleri yapılıyor burada. Fransız olması aslında bizim bu alafranga mutfağı görmemizi daha iyi sağlıyor. Restorandaki servis ekibi de yabancı, Türk yok. Avrupa mutfağına dair bütün yemekleri görebiliyorsunuz. Ankara Palas’ta sadece yemek yenmiyor, müzikli yemekli balolar burada düzenliyor ve Ankara Palas gerçekten bir cazibe merkezi haline geliyor.

Atatürk’ün de deyimiyle Ankara Palas aslında doğudan batıya açılan bir pencere. Çünkü kadınları da artık Ankara Palas’ta görmeye başlıyoruz. Buraya kıyafetler diktirip gelmeye, çatal bıçak kullanımını öğrenmeye başlıyorlar.

1939 yılında ilk olarak tarihi Çiçek Lokantası Hüsamettin Sencer tarafından Zincirli Cami yakınlarında açılıyor. 1949 yılında Ulus meydanına taşınıyor. 1993’te de Necatibey’e taşınıyor. Çiçek lokantası hala devam ediyor zaten nadir kalan restoranlardan biri olduğu için değinmeden geçmek istemedim. Hüsamettin Sencer sonra Tavukçu Lokantası’nı da açıyor.

Restoranlar, kahvehaneler sosyal hayatı da aslında çok etkiliyor gerçekten yepyeni bir Ankara kültürü yaratıyorlar. Dönemin edebiyatçılarının da en çok ziyaret ettiği yerler bunlar.

1926’da karşımıza çıkan bir yer daha var; Anadolu Kulübü. Yine Atatürk’ün emriyle açılan bir mekan. Ankara’da oturan Türk ve yabancı üst düzey kişilerin zaman zaman buluştuğu bir yer burası.

Biz çok büyük değişimleri aslında 1940’lardan sonra görüyoruz. Ankara’nın rotasının Yenişehir’e kaymasıyla beraber restoranlar da bir nevi oraya taşınıyor. Asıl değişim siyasette gerçekleştiği için sosyal hayat da bundan çok ciddi bir şekilde etkileniyor. 50’lerden sonra Ankara’da gerçekten restoranların çok hızlı bir şekilde arttığını, özellikle hızlı yemek kültürünün yerleştiğini görüyoruz ki zaten işte göçler, ticaret, yeni sınıflar, yeni meslekler ortaya çıkıyor.

Ceren Bozkurt kimdir?
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesinde Tarih bölümünden lisans ve Hacettepe Üniversitesinde Tarih bölümünden yüksek lisans eğitimi aldı. “Tarih ve Tarif” isimli internet sitesinin kurucusudur. Yemek tarihi ve yemek kültürü araştırmaları yapıyor.

Ayrancı Festivali Cumhuriyetin 100. yılında ilk kez mahalleliyle buluştu

Birinci “Geleneksel” Ayrancı Festivali 

Ayrancı Festivali, Cumhuriyetin 100. yılı nedeniyle 13 Ekim (Ankara’nın başkent oluşu) ile 29 Ekim 2023 (Cumhuriyet Bayramı) tarihleri arasında bu yıl ilk kez mahalleliyle buluştu. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin destekleriyle gerçekleşen etkinlikler ücretsiz ve herkese açık şekilde Ayrancı’nın çeşitli mekânlarında izleyiciler ve katılımcılarla buluştu.

Gülecek Bi’şey mi Var!

Festivalin ilk etkinliği olan standup gösterisi Gülecek Bi’şey mi Var! adını taşıyordu. Kendisi de Ayrancı’daki Editör Dükkan’ın sahibi olan Emre Aydın’ın katılımı ve destekleriyle organize edilen programda 3 sanatçı 1 saati aşan bir programla sahne aldılar. 

Gülecek bi’şey mi var!

#Sanataevet Sansürsüz Şakalar

Yeşilyurt Sokağı No:32’de faaliyet gösteren Ayrancı’nın sevilen mekânı Cafe Crème’de düzenlenen ücretsiz etkinlikte Samet Karadeniz, Leyla Ezgi Dinç ve Emre Aydın’dan oluşan grup güncel anlatı ve şakalarıyla sevenlerinin karşısındaydı. Ankara’nın değişik mekânlarında da sahne alan sanatçılar özellikle gençlerin ilgiyle takip ettiği bir grup. Sosyal medyada binlerce takipçisi olan genç sanatçıları Instagram üzerinden takip etmenizi öneririz.

Samet Karadeniz @s.samet.karadeniz  

Leyla Ezgi Dinç @leylaezgi.d

Emre Aydın @emreaydinmaalesef

Ayrancı Çocuk Şenliği

Festival; 22 Ekim 2023 Pazar günü Portakal Çiçeği Vadisi Çocuk Parkı’nda düzenlenen çocuk şenliğinde, mini konser, yaratıcı drama, yüz boyama, resim, karikatür ve satranç atölyeleri ile devam etti. Yazarların çocuklarla buluştuğu etkinliklerde ise İş Bankası Yayınları, Yapı Kredi Yayınları, ODTÜ Yayınları, Pötikare Yayınları, Can Yayınları, Sapiens Yayınları açtığı standlarda yazarlar ve çizerler çocuklarla sohbetler etti, kitaplarını imzaladılar.

Cumhuriyet ve Kent Kültürü Konuşmaları

Festivalin üçüncü etkinlik grubu “Cumhuriyet ve Kent Kültürü Konuşmaları” adını taşıyan söyleşiler oldu. Cafe Crème’de gerçekleşen söyleşilerin ilk konuğu 25 Ekim 2023’de yemek kültürü yazarı Ceren Bozkurt oldu. “Gazinolardan lokantalara: Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’da yeme-içme kültürü” üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirildi.

Söyleşilerin ikinci konuğu ise değerli iletişimci-yazar Funda Şenol’du. “Mahalle kültürünün oluşmasında mekânların rolü” üzerine söyleşimiz 26 Ekim 2023 günü yapıldı.

Kültürel Bellek 2023 Ankara Sempozyumu

Hacettepe Üniversitesi Tarihi ve Kültürel Mirası Araştırma Merkezi (HÜTKAM) tarafından düzenlenen Cumhuriyetimizin 100. Yılında Ankara odağındaki konuşmalarla gerçekleşecek “Kültürel Bellek 2023 Ankara Sempozyumu“nda Ayrancım Derneği kent hakkı çalışmalarıyla katılıyor.


29 Kasım 2023 Çarşamba
ANKARA KENT KONSEYİ
10:40-12:00 DÖRDÜNCÜ OTURUM
Şevket Özgün • Küresel Salgın Sürecinde Bahçelievler Derneği
Fatih Fethi Aksoy • Çağa Uygun Dayanışma, Çağa Uygun Komşuluk: Çiğdemim Derneği
Ali Necati Koçak • Kent Hakkına Mahalle Ölçeğinde Bakmak: Ayrancım Derneği Örneği
Halil Yurtkuran • Kültürel Bellek ve Kavaklıderem Derneği
Programın tamamı

Gecekondudan kültür köyüne: Gamsheon

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Kentsel dönüşümün, kent yoksullarının ve gecekonduların gündeminde insanların yaşadıkları yerlerden edildikleri günler yaşıyoruz. Bu sadece ülkemizde böyle değil gelişmekte olan pek çok yerde benzer şeyler görebiliriz. Aykırı bazı örnekler bize başka çözümlerinde olabileceğini gösteriyor. Bunlardan birisi Güney Kore’nin Busan şehrindeki Gamcheon köyü.

Güney Kore’nin Busan şehrindeki Gamcheon köyü

Kökenleri

Gamcheon, Kore Savaşı (1950-53) sırasında mültecilerin ülkenin ikinci büyük şehri Busan’a akın etmesiyle oluşan bir gecekondu kasabasıydı. Kore’nin çalkantılı savaş tarihinin izlerini bugün bile taşıyan köyde evlerin çoğu 30 m2’den küçük, dışarıda inşa edilen umumi tuvaletleri paylaşan haldeydi. Şehir planlaması, kanalizasyon sistemi ve yeterli su temini imkanları olmadığından, bölge sakinleri bugün bile kasabanın çevresinde görülebilen kamu kuyularına bağımlıdır.

1980’lerde 30.000’e kadar ulaşan nüfusun çevredeki daha gelişmiş köylere taşındığından azalmaya başlamış ve 2010 yılında 8.000’e kadar düşmüş. Genç kuşakların köyü terk etmesi ve köye taşınan sakinlerin sayısının azalmasıyla yaşlı nüfusun oranı %26’ya kadar yükselmiş. Boş evler sahipsiz kalmış ve bölge yavaş yavaş gettoya dönüşmeye başlamış. Sonuç olarak, bölgedeki nüfus giderek sosyal açıdan savunmasız, yoksul ve dışlanmış sınıflardan oluşmuştur. Köy sakinleri barınma, gelir, eğitim, güvenlik ve yaşam koşullarını bakımında Busan’daki 205 köy arasında en geri ikinci köy olmuş. 

2009 yılında köyü yeniden canlandırmak ve yaşam koşullarını iyileştirmek amacıyla köyün sakinleri ve sanatçılar BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nden ilham alarak Busan şehriyle ortaklaşa bir proje geliştirdiler. Gamcheon Kültür Köyü Projesi adı verilen proje ile köyü varolan hali ile korumak, sürdürülebilir bir şehir yaratmak ve yaşayanlar için bir topluluk oluşturmak amaçlandı. Bu çerçevede, sağlıklı yaşam ortamı, sürdürülebilir tüketim ve üretim, insana yakışır işler ve ekonomik kalkınma ile  kaliteli eğitim gibi alt hedefler belirlendi. 

Neler yapıldı

Köyde yaşayanların ilk başta projeye kayıtsız kalmaları ya da şüphe duymaları doğaldı çünkü geçimlerini sürdürmek için harcayacak paraları yoktu. Bu nedenle başlangıç olarak, temel altyapı hizmetlerini iyileştirmek amacıyla çevresel iyileştirme politikaları yürütüldü; kamuya ait foseptik tankların kurulumu, kanalizasyon ve eski istinat duvarlarının iyileştirilmesi ve sokakların bakımı öncelendi. Halka açık bir hamam ve köy yönetim ofisi inşa edildi. Gamcheon, köy çevre düzenleme yarışması gibi çeşitli kültürel etkinliklere ev sahipliği yaparak kendisini bir turizm destinasyonuna dönüştürdü. Sokak festivali ve sergilerin yanı sıra enstalasyon sanatı, hediyelik eşya dükkanları ile yeni işler yaratıldı. Kafeler, restoranlar, interaktif aktiviteler, tur programları ve tur rehberliği hizmeti, sürdürülebilir tüketim ve üretim yoluyla yerel ekonominin yeniden canlanmasına yol açtı. 

Topluluk faaliyetlerini artırmak için bir köy okulu, kentsel dönüşüm akademisi ve kültürel programlar geliştirildi. Bölge sakinlerinin gönüllü katılımı ve yeteneklerinin artmasına yol açan eğitimler geliştirildi. Katılım başlı başına eğiticiydi fakat köy aynı zamanda bir öğrenme ortamı olarak da hizmet ediyordu. 

Projenin başarısı yönetim sistemine bağlı

Bu projenin başarısına yol açan şey köy sakinlerini, sanatçıları ve şehir yönetimini bir araya getiren yönetim sisteminde yatmaktadır. Yukarıdan aşağıya kurulan kamu uygulamalarının aksine köy topluluğu, Gamcheon Kültür Köyü’nde yaşayan ve proje tekliflerini yapıp yürüten 120 köy sakininden oluşmuş. 

Gamcheon Kültür Köyü Projesi’ne liderlik etmek için idari işlerden sorumlu 17 kişiden oluşan yaratıcı bir şehir ekibi kurulmuş. Yaklaşık 40 yerel sanatçı, etkinlik planlayıcısı ve akademisyen uzmanlıklarıyla katkıda bulunarak projeye destek vermişler. 

Yaşam koşulları iyileştikçe ve yeni işler yaratıldıkça bu durumdan en çok bölge sakinleri yararlanmış. Köyde düzenlenen kültür ve sanat projeleriyle yaklaşık 20 yerli sanatçı sanatsal çalışmalarına destek sağlamışlar. 

Proje sadece Gamcheon için değil, aynı zamanda Busan, Güney Kore hükümeti ve diğer kamu kurumları için de örnek bir kentsel dönüşüm modeli oluşturarak bölgesel büyümeye ivme kazandırmış. Her yıl 2 milyondan fazla ziyaretçi çeken turistik bir cazibe merkezi olan Gamcheon Kültür Köyü, turizm endüstrisini de etkilemiş. 

Projenin ilk başladığı 2009 yılından 2017 yılına kadar projeye toplam 9.400.000 ABD Doları yani yıllık ortalama 975.000 ABD Doları bütçe aktarılmış. Bütçeler, merkezi hükümetin desteği, yerel yönetim ve topluluk fonu yoluyla sağlanmış. Dört ünlü mimar ve on yedi yerel sanatçı, köyün sanatsal manzarasını bir sonraki seviyeye taşımak için becerileriyle katkıda bulunmuşlar. 

Sonuçlar ve etkiler

Proje, çürüyen köyü kaliteli yaşam koşullarına sahip canlı bir topluluğa dönüştürdü. Proje aracılığıyla elde edilen sonuçlar, yalnızca ülkenin turizm endüstrisini güçlendirmekle kalmadı, aynı zamanda Busan ve çevresinde dengeli bir bölgesel büyüme girişimini de teşvik etti. 

UNESCO başta olmak üzere pek çok kurumdan ödül alan ve dünyanın belli başlı basın kuruluşlarının da ilgisini çeken Gamcheon Kültür Köyü, Busan ve çevresinin en ünlü kültürel markalardan biri oldu ve kentsel dönüşüm girişimleri için yeni bir standart haline geldi. Yurt içi ve yurt dışından heyetler, şehrin yeniden geliştirme projesinin başarısını değerlendirmek üzere köyü ziyaret etmeye devam ediyor.

Güvenlik Caddesi’nin cazibesi

Yaşasağımız çevredeki sosyal yaşam kalitesi yüksek cadde ve sokakların çekiciliği kültürel, toplumsal görgü-davranış ve iletişim üstünlüğü ile biçimlenmektedir. Aşağı Ayrancı’da bu özelliklere sahip başmekânlardan biri de Güvenlik Caddesi’dir.

TBMM Ulusal Egemenlik Parkı (Meclis) koruluğu yakasından, Ayrancı kostümüne yakışan bir kravat şıklığında, Cinnah’tan Çetin Emeç Kavsağı’na ekvator çizgisi gibi uzanan Mesnevi Caddesi’nde sonlanır Güvenlik Caddesi. Yaşam coşkusu veren acemaşiran, gönül ferahlığı estiren neveser, bahar gelince neşe saçan ferahnak makamlarını harmanlayan Ayrancı’nın füsunkâr baş mekânlarından biridir. 

Ayrancı ve Güvenevler Mahallesi’nin en işlek caddesi olarak, Cumhuriyet ile yaşıt sayılan, kültürel ve sosyal konumu Atatürk’ün ruhuna hep huzur gönderen konumdadır. Yaşayanların toplam enerjilerinin ve uygar iletişim alışkanlıklarının, insan ve hayvan sevgisinin ve sahiplenme, sahiplendirme ve korumaya yönelik merhametli sevgilerinin bir “semt dinamiği” oluşturduğu saptamalarının da pozitif bir mekân olan Güvenlik Caddesi için vurgulanması asla abartılı bir kayırma olamaz.

Bakanlıklar’dan Güvenlik’e yaya olarak gelirken, 1986 yılında pek çok ülkenin armağan edip diktiği ağaçların koyu gölgeler oluşturduğu Meclis Parkı’ndan esenlik ve cumhuriyet mürekkepi doldurursunuz gönlünüzün şırıngasına.

Güvenlik caddesi Havuzlu Sokağında başlar. Çevresinde Işıkyolu, kollarını iki yöne açan Ömür, Kuzgun’a uzanan Yaylagül, yine caddeden iki tarafa devrilen Ali Dede ve Yazanlar sokağı yer alır. Çıkışta sol yönde Defne, Şili Meydanı’ndan Kuzgun’da biten, 60’lı  yıllarda boş arsalarında cambazların ip üstünde gösteri yaptığı eski adı Güven olan Kuveyt Caddesi ve Çiftevler Sokağı bulunur. Eski yıllarda troleybüslerin son durağı Farabi Sokağı olarak söylenir. Bir zamanlar bir derenin aktığı  Kuzgun’a kavuşan Mesnevi’nin omuzdaşı Yeşilyurt ile çıkış sol kanatta biten Farabi ve Alaçam sokakları Güvenlik’in son sokaklarıdır. Bu sokakların adı genellikle güzel çağrışımlar uyandırmaktadır. Güvenlik Caddesi ile doğrudan bağlantılı olmayan ara sokaklar bu başmekânın torunları gibi hep şirin bir cıvıltıya sahiptir.  

Güvenlik Caddesi, zarif ve asil, döpiyesli sanata eğilimli bir hanımefendi, profesörlük tezini hakkıyla yeni vermiş çelebi bir akademisyen olgunluğu taşımaktadır. Nefasetinden ötürü yemekleri erkenden tükenip kapatılan lokantaları, her türlü ihtiyacın giderildiği yürüme yakınlığında dükkanları, cadde üzerinde ve ara sokaklarda sıralanan düzenli kafeleri, sevimli sokak kedileri, havlaması yakışan sokak köpekleri, serçeleri, kederli öten kumruları, matrak karga ve alakargaları, kargadan büyük eğik gagalı kuzgunları, baharda semalarında ıslık çalan kırlangıçları, yaz gelince sığırcıkları ile semt akustiğinin korosunu oluştururlar.

Eski kaliteli kumaşlardan terzilere diktirdikleri eskimek bilmeyen ütülü, kravatlı takım giysileriyle, eski bir senatör ihtişamıyla fırına ya da markete alışverişe gidip dönen, bazen eşiyle el ele tutuşarak yürüyen yaş almış beyefendiler ve ölçülü şık giyimleriyle bakımlı, soylu hanımefendiler, sahil rahatlığı içinde rahat giyimli, şortlarının çok yakıştığı, bakışları insanlaşmış sevimli köpeklerini gezdiren  genç kızlarımız, nezaketli gençlerimizin oluşturdukları güven, Güvenlik ile özdeş olmaktadır.

Güvenlik kaldırımlarında; sakin, telaşsız, paniksiz ama debisi kıvamlı, suyu berrak bir ırmağın süzülüşü bulunmaktadır. Kuveyt kavşağı dışında sabırsız ve hırçın araç kornalarına pek rastlanmaz. Semalarımızda geceleri umursamaz bir hoyratlıkla bağıran helikopter gürültüsü ile başka yerlerden olduğu belli araçlardan son ses gelen müzik dışında semtin genel akustiği bir viyolonsel bir keman konçertosu hazzındadır Ayrancı’nın.

Bir de çok yakışan bozacının sesi. Sabahın erken vakitlerinde simitçilerin, akşam vakitlerinde apartman önlerinde çocukların haykırışları. Akşamlara kafeler kalabalıklaşırken, kış günlerinde sokak lambaları yeni yanmışken ve Ahmet Vefik Paşa okulu paydos olunca, o pırıl pırıl öğrencilerin anne ve babalarına bıcır bıcır günün özetini anlatmaları akşama dönüşen günün neşeli bir sesli imzasıdır.

Paris, Kuzgun caddeleri, Şimşek ve Meneviş sokakları Güvenlik Caddesi’nin amca oğullarıdır. Çift yönlü trafiğe sahip Hoşdere Caddesi’nin Güvenlik ile dayanışma içinde olduğu söylenebilir. Güvenlik’in trafikte son yıllarda ondan aşağı kalır bir yönü kalmadığı da bilinmektedir.  Hoşdere, Güvenlik, Atatürk’ün Cumhuriyet köşküne tırmanan Cinnah, hep birlikle Çankaya uygarlığı altında eskilerin semtürreis dedikleri cumhuriyetin baş ucu noktasıdır bu semt.

Bir Ayrancılı şöyle der Güvenlik için: “Değil tek yön, iki ucunu kapatsalar yine Güvenlik’te otururum.” Pazar günleri dükkanlar kapalı olunca Güvenlik’te bir burukluk duyulur. Kuşku ve korku duymadan bağlanma ve aidiyet duygusuyla bağdaşık, yaşam kalitesini artıran. 

Dikmen Vadisi, Portakal Çiçeği, Kuğulu Park, Seğmenler, Atakule, Botanik ve irili ufaklı yer alan bütün parklar Aşağı ve Yukarı Ayrancı’da ve Güvenlik Caddesi’nde oturanların birer bahçesidir. Ülkemizin kalbi Ankara’da, her yere yakın, kültürel imaj ve uygar görüntüleriyle peyzajı ayrıcalık  ve cazibe kazanan kimliğiyle, dönemsel ve geleneksel özelliklerini dernekleriyle, Ayrancım Gazetesi ile koruyup geliştiren, Çankaya’nın “bir tatlı huzur alınan” semtidir şu bizim Aşağı ile Yukarı Ayrancı.

Orman Mühendisi Ahmet Demirtaş: “Belediyeler ihale kurumları değildir”

Orman Mühendisi Ahmet Demirtaş kentsel dönüşüm ile semtimizdeki bahçeleri gittikçe yitirmemize yönelik neler yapabileceğimizi sorumluluğu kimlerin bölüştüğünü sorduğumuzda bize net bir yanıt veriyor: 

“Belediyeler ihale kurumları değildir. Bu konuları takip etmeli gerek bahçelerdeki gerek kaldırımlardaki ağaçlarla alakalı düzenleme belediyelerce yapılmalıdır. Apartman bahçelerindeki ağaçların büyütülmesi, korunması konuları apartman maliklerinin kararı. Belli bir boya, yaşa ulaşan ağaçlar, bina kentsel dönüşüme girince aslında imar iznini veren belediye binayı ve bahçesini görmeli, izni oturduğu yerden değil gidip yerinde görerek, tespit yaparak vermeli. Kaldırımlarda yer alan ağaçlar ise müteahhitlerin en büyük düşmanı. Belediye bu konuda ne yapıyor?” 

Demirtaş, belediyelerin imar planlarını yaparken, yeni inşaat veya kentsel dönüşümle yenilenecek yapılar için onay sürecinde bahçelerimizdeki ağaçları koruyabileceğini, bununla alakalı bir mevzuat oluşturulabileceğini belirtiyor. 

Ayrancı’nın Ağaçları Çalıştayına Davet

Biz de Ayrancı mahalle bostanı ekibi olarak şimdi yeni bir adım atıyoruz: Semtimizdeki ağaçları seviyoruz ve onlara sahip çıkıyoruz. Bizim 80 yıllık erik ağacımızı öldürüp yerine yenisinin dikilmesini istemiyoruz. Bu konuda geniş kapsamlı bir çalıştay planlıyor ve siz değerli komşularımızı da bu çalışmaya katılmaya davet ediyoruz. 

İletişim: ayrancibostani@gmail.com 

Bilişsel haritalar: Nasıl bir Ayrancı’da yaşıyoruz?

Uzunca bir süredir yürüttüğüm doktora araştırmasında teze katılımcı olan kişilere görüşme sonunda nasıl bir çevrede yaşadıklarına ilişkin bilişsel harita çizdiriyorum. Başlangıçta kişilerin biyografilerine yönelik bazı kesitler dinlediğim için görüşme sonunda anlatılanlar ile ortaya çıkan haritanın uyumunu görmek beni heyecanlandırıyor. Bilişsel haritada görülen temel şey etrafta objektif olarak, ölçülebilir, hesaplanabilir olan şeyleri kişinin nasıl algıladığı ve objektif olanın algısal düzeyde nasıl öznel olabileceğidir. Böylece harita aracılığıyla öznel olan gözle görülebilir hale gelir. Bilişsel haritaya bakılarak bireyin akan gündelik yaşam içindeki konumları, özellikleri ve ilişkileri hakkında bilgi edinilebilir. Elbette ki bu durağan bir süreç değildir, bu gün çizdiğiniz harita bir önceki zamandan veya bir sonrakinden farklı olacaktır, bu sebeple de bilişsel harita bir sürece vurgu yapar. 

Herkesin kendi bilişsel haritası

Hadi beraber bilişsel bir harita çizelim. Elinize boş bir kâğıt alın ve kendi Ayrancınızı çizin. İsterseniz haritanın köşelerine Ankara’ya ilişkin bazı temas kurduğunuz yerleri de ekleyebilirsiniz. Çizimi tamamladığınızda haritada gördükleriniz nasıl, ne şekilde, nerede yaşadığınız hakkında size, daha önce sizin de fark etmediğiniz, bilgiler verecektir. Bu harita sizi üzebilir; Ayrancı’dan hiç çıkmıyor, farklı alanlarla temas kurmuyor olduğunuzu hissettirebilir. Kendinizi bunun sebebini sorgularken bulabilirsiniz. 

Bilişsel haritaları değerlendirmek

Bu haritalar farklı açılardan değerlendirilebilir. Haritadaki çizim yoğunluğuna, çizilen öğe miktarına bakılabilir. Haritanın bazı kısımları yoğunken bazı kısımları seyrek olabilir. Bunun cevabını mutlaka kendi içinizde vereceksinizdir. Çizilen öğelerdeki ayrıntı miktarı da belli fikirler verir. Bir apartmanı veya sokağı ayrıntılı şekilde çizmek ile düz hatlar şeklinde çizmek arasındaki fark orayla kurduğunuz ilişki yoğunluğu ile ilgili olabilir. Haritanızın gerçeğe ne kadar yakın olup olmadığına da bakabilirsiniz. Çizdiğiniz ev gerçekten de Ayrancı için o derece merkezde mi yer alıyor? Çizilen kafe fiziki olarak gerçekten o kadar büyük mü? Evinize o kafe gerçekten o kadar yakın mı?  Gerçek harita ile bilişsel harita arasındaki farka veya hatalara bakarak nedeni hakkında düşünebilirsiniz. Yakın olarak çizdiğiniz gerçekte uzak, uzak olarak çizdiğiniz gerçekte yakın olabilir. Bunun sebebine odaklandığınızda ilgili yere giderken yolun niteliği, gösterdikleri, yol üstündeki dostlarınızı da dikkate almanızı öneririm. Haritanıza çizdiklerinizi belli açıdan sınıflandırabilirsiniz. Ne tür öğeler içeriyor? Alışveriş, boş zaman etkinlikleri, özel hayat, belli bir yaşam tarzı vb. Bilişsel haritanızı çizerken başlangıç noktasının neresi olduğu haritayı kavramak için önemlidir. Başladığınız nokta eviniz veya işyeriniz olabilir. Bu, semtle hangi nesne dolayımıyla ilişki kurduğunuzu açık edebilir. Haritanız her ne kadar mekâna yönelik algılarınıza ilişkin bilgi verse de haritada çizmediğiniz şeylerden de bilgi üretilebilir. Kimi-neyi yok sayıyor, görmezden geliyor, temas kurmuyorsunuz? Bu sorulara çizmediğiniz şeylere bakarak cevap verebilirsiniz. 

Bilişsel haritayı kimin çizdiği, nasıl bir haritanın ortaya çıkacağı konusunda belirleyicidir.  Çizdiğiniz haritayı okurken sahip olduğunuz özelliklerle ilişkisini de kurabilirsiniz. Siz kimsiniz, erkek, kadın, patili sever, orta yaşlı, yönetici, kapıcı, evli, eğitim durumunuz, ait olduğunuz-doğduğunuz kültürel grup,  LGBTİQ+ vb. Erkek olduğunuz için kadın kuaförü çizmeyebilirsiniz, köpeğiniz olduğu için pet kuaför çizebilirsiniz. Planlama işi yaptığınız için haritanız çok ayrıntılı ve doğru olabilir. LGBTİQ bireyiyseniz güvensiz olduğunu düşündüğünüz bir yerle temas kurmayacağınız için o yer haritanızda yer almayabilir. Eğer bilişsel haritanızı karşı cinsinizle birlikte çiziyorsanız, iki farklı cinsiyetin haritada temsil ettiği fark hakkında da düşünebilirsiniz. Araç kullanma, kamusal hayata daha fazla katılma, mekânın daha çok onlar tarafından kullanılması ve inşa edilmesi, gece dışarıya çıkabilme ihtimalinin daha fazla olması vb. gerekçelerle erkekler daha fazla mekânsal birim çizebilirler. Sadece cinsiyet farkına odaklanılarak Ayrancı’nın cinsiyet rejimi hakkında bir fikir elde edilebilir. Yaşlı bir birey ile genç birey arasındaki farka odaklanmak hem jenerasyon farkına ilişkin bir şey söyler hem de yaşlıların dezavantajlı durumuna yönelik öngörü sağlar. Eğer yaşlı bir bireyin bilişsel haritası mekânsal olarak ev merkezli ve kısıtlı bir alanı kapsıyorsa yaşlılar için bu haritanın genişletilmesinin yolları aranabilir. 

Herkesin Ayrancısı farklı

Kendi haritanızdan yola çıkarak nasıl bir Ayrancı’da yaşadığınızı ve herkesin Ayrancısının aslında aynı olmadığını görebilirsiniz. Doktora çalışması süresince aynı mahalleye ilişkin çok farklı kültür, cinsiyet, eğitim, gelir, iş gruplarından kişilerle görüştüm. Ev, iş, kafe arasında bir döngüyle hareket eden beyaz yakalılar, neredeyse tüm sokak ve binaları çizen ama hepsinin numaralardan ibaret olduğu kuryeler, iş ve evi arasında gidip gelenler, Ayrancı’dan neredeyse hiç çıkmayan uzaktan çalışanlar, örgütlü mücadele içinde olduğu için hemen her yer ile teması olanlar… Ayrancınızı yani bilişsel haritanızı genişletmenin ve müşterekleşmeye açmanın vakti belki de gelmiştir.