Blog

Editör Dükkan- Kitap&Kahve&Komedi

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmaları devam ediyor.

“Huzurlu bir yer olsun herkes için. Hiç olmadı 6 aya batarız.”

Demografik yapısının değişmesiyle birlikte farklı konsepti olan birçok mekâna ev sahipliği yapmaya başlayan Ayrancı, Kızılay ve Tunalı’ya yakınlığı dolayısıyla semt dışından da birçok insanın uğrak noktası oldu. Editör Dükkan da bu yeni mekânlardan biri. 

Editör Dükkan, 2023 yılının başında açıldı. Dükkanın sahipleri Emre Aydın ve Tolga uzun yıllardan beri arkadaş. Emre, yazarlık, senaristlik gibi birçok işin yanında “Birinci Tekil Şahıs” isimli Podcast’in de yapımcısı. Bir gece, kedisi oyuncakla oynarken benim oyuncağım yok deyip başlamış Emre Podcaste. Sonra Granma’da stand-up gösterileri yapmaya başlamış. Şimdi ise Haymatlos ve Route’da gösteriler yapıyor. Hatta 21 ve 30 Eylül tarihlerinde Haymatlos’ta sahnesi var. Kadıköy’de yaşarken internet üzerinden kitap satışı yapmak için Editör Kitap’ı kurmuş ve hala aktif. Tolga ise tasarımcı, hikâye yaratıcısı yani on parmağında on marifet. Dükkanın her yerinde emeği var. Özellikle de tatlılarda. 

“Batmadık biz”

30 Temmuz 2023’te “Batmadık Partisi” düzenlediler, biz Editör Dükkan’ı bu partiyle tanıdık. Dükkan’ı açarken “Huzurlu bir yer olsun herkes için. Hiç olmadı 6 aya batarız” demişler. 6 aya batmayınca da bu partiyi düzenlemişler. O gün dükkana 1000 kişi girmiş çıkmış. Garaj satış yapılmış, el yapımı ürünler için stant açılmış. Stantlar dükkana değil el yapımı üretim yapan birçok kişiye ait, dayanışma için stant ücretleri bile alınmamış ve bir stant hariç tüm stantlar satış yapmış. 

Editör Dükkan’ın dayanışmaya verdiği önem bununla sınırlı değil. Dükkan’ın açılışı deprem dönemine denk geliyor aslında ve depremde Dükkan’ı açmayıp dayanışma alanı haline getirmişler. Kendilerine gelen malzemeleri bizzat deprem bölgesine ulaştırmak için Hatay’a ve Kahramanmaraş’a gitmişler. Batmadık Partisi’nde ise Dükkan’da fazlaca kitap satılmış zaten Dükkan’da kitap satılmayan gün yok. Saat 16.00-22.30 arasında devam eden partide canlı müzik ve stand-up da yapılmış. 

Kahveci ve komedi kulübü

Editör Dükkan kitapçı, kahveci ve komedi kulübü olarak tanıtıyor kendini. Misafirleri buradan bahsederken editördeyim ya da dükkandayım diyor. Burada öncelikle keyif ve huzur sunmak amaçlanıyor. İnsanlar burada sosyalleşme imkânı da buluyor, başka insanlarla tanışabiliyorlar. Kahve, tatlı ve kitap satan dükkanda alışveriş yapmak zorunlu değil. İnsani tüm ihtiyaçlar (arıtmadan içme suyu, tuvalette kadın pedi vb) ücretsiz karşılanıyor. 

Alaçam Sokak’ta yer alan Editör Dükkan’ın Ayrancı’da açılmasının özel bir sebebi yok, Tolga’nın Ayrancı’da Mana diye kıyafet ve kahve satan dükkanının yerine açılmış. Ancak zamanla Ayrancı ile özel bir bağ kurmuşlar. Her yaştan insanın dükkanı ziyaret ettiğini söylüyor Emre. Özellikle Ayrancının teyze ve amcalarının ziyaretinden çok memnunlar. Sıkça sorulan sorular ise burası kafe mi, kitaplar satılık mı şeklinde. Dükkanın misafirleri devamlı gelen kişiler. Sosyal medyadan ya da çevresinden duyan kişiler dükkanı ziyaret ettikten sonra yine geliyorlar. 

Amy Winehouse’dan esinlenen özel tatlı Rehab

Dükkanda kahve ve tatlı satışı yapılıyor. Espresso bazlı tüm kahveler mevcut. Kahveleri; Emre, Tolga, Selin ve Ubeyd yapıyor. Ancak tatlıların reçeteleri Tolga’ya ait. Dükkanın özel tatlısı Rehab. Amy Winehouse şarkısından geliyor. Reçetesi tamamen özgün olan bu tatlıda mevsim meyveleri kullanılıyor. Aynı zamanda glutensiz ve rafine şekersiz browni ve tuzlu kek satışı da var. Dükkanda satılan kitapların büyük çoğunluğu ise Emre’ye ait. Diğer kitaplar ise satın alma ve bağış yoluyla ediniliyor. 

Dükkan hafta içi sabah 07.30’dan akşam 23.00’a kadar açık. Hafta sonu ise sabah 09.00’da açılıyor. Sabah işe gidenler için kahve ve atıştırmalık satışı mevcut. Emre ve Tolga herkesi Dükkan’ı görmeye, kahve içmeye, kitaplara bakmaya davet ediyor. Dükkan’ın üstünü kapattıktan sonra ise stand-up gösterilerine başlayacaklarını ve Ayrancı sakinleriyle birlikte bu gösterinin çok keyifli olacağını da duyuruyorlar.

EDİTÖR DÜKKAN Kitap&Kahve&Komedi

Alaçam Sk 17/B Ayrancı
İletişim: 0546.646 67 20
Twitter: @editordukkan

Prof.Dr. Savaş Zafer Şahin; “İmar rejimi” ile yönetiliyoruz

Son yıllarda sürekli konuştuğumuz içinden çıkılamaz, hakkından gelinemez, hatta belki de fikir beyan edilemez konularımız var: İmar, rant, kentsel dönüşüm, kentleşme, şehir planlaması, gecekondular, gökdelenler, belediyeler, bakanlıklar, her şey dahil rezidanslar, bol katlı plazalar, yıkılanlar ve inşa edilenler… 

Peki; rant hep mi vardı, sonradan mı türedi? Belediyeler imar planlamalarında tek başına otorite mi? Özel mülkiyet nedir, nasıl düzenlenir? Kamu yararı nedir, bunu kim organize eder? Kıdemli bahçelerimizin kaderi kentsel dönüşüm kisvesinde bir klik midir? Peki ya ağaçlarımızı müteahhitlerden koruyabilecek güç belediyelerde midir? 

Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin ile içinden çıkamadığımız çelişkilere dair konuştuk, Türkiye’nin başkanlık veya parlamenter sistem ile değil imar rejimi ile yönetildiği sonucuna ulaştık.

Nasıl bir evde yaşamak isterdiniz diye basitçe soralım, 1 katlı 100 metrekare müstakil bir evde yaşamak mı, 1-2 katlı olabilir diyelim hanımlar temizliği, beyler ısıtması zor diye düşünebilir, peki 5-6 katlı bir apartmanda yaşamak mı, yoksa 15 katlı bir sitede yaşamak mı isteriz?  Halbuki çoğumuz oralarda yaşıyoruz.

Peki, soruyu başka şekilde soralım: bir arsanız var belediyenin bu arsaya imar vermesini istiyorsunuz, peki 1 katlı imar mı istersiniz, 5-6 kat olsa iyi olurdu mu dersiniz ya da 15 kat imar mı istersiniz? 

Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin

Yaşamak istediğimiz bir çevre var

Kentleşme, kentsel dönüşüm, imar planlama dediğimiz bu üç konunun içinden çıkılmaz çelişkisi tam da burada yatıyor.  Bu çelişki sadece bugünün çelişkisi değildir. Bir taraftan yaşamak istediğimiz bir çevre var, 100 metrekare 1 veya 2 katlı müstakil bahçeli, belki pembe panjurlu. Yaşamak istediğimiz o çevre satın aldığımız bir hayal aslında. Çoğumuzun ailesi şehre kırdan geldi, o kırda çoğumuz tek veya 2 katlı müstakil yerlerde yaşıyorduk. Çayyolu’nda bir villa gibi değildi ama teknik olarak hayalimizdekinden çok da uzak bir manzara değil. Gecekondulardan gelenlerimiz var. Mesela havaalanı yolundaki gecekonduları bir zamanlar eski belediye başkanımız yabancı konuklara çok ayıp oluyor diyerek yıktı ve yerine 18-20 katlı bloklar yapıldı. Ben bir zamanlar belediyede şehir plancısı olarak oralarda çalışma yapmış biri olarak söyleyebilirim ki, halbuki geçmişte plancıdan daha iyi düşünülerek araziye oturtulmuş çok nitelikli yapılar vardı orada, belki Ankara’nın “en nitelikli gecekonduları” vardı o tarafta ama yıktık. 

Fakat bir taraftan da ekonominin, reel koşulların, hayatın gerçeklerinin bize dayattığı bir şey de var. Şöyle bir çelişkinin içindeyiz: Arsanız varsa birisi buna 15-20 katlı imar verse de oradan kazandığımız parayla gidip şehrin 20-30 km yakınında bir yerde villa alsak da yaşasak gibi formüller kafamızda dolaşıyor. Sıradan bir Türk insanının zihninde şehirde hangi sanatsal sportif faaliyetine katılacağı konusunda çok büyük hayaller yok. Cebinde parası olan pek çok insan spor salonlarına gidiyor ama bu salonların çoğunda, en pahalı olanında dahi ya mimari ya mühendislik sorunu ya imarla ilgili bir sorunu var, bodruma spor salonu yapmışlar mesela… Cebinizdeki parayla ağzınızın tadıyla spor yapmak bile mümkün değil. 

Kentsel yaşamdaki temel çelişki

Buradaki temel çelişkinin çıktığı yer neresi, bu çelişki sadece bize mi özgü, bu çelişki giderilebilir mi? Önümüzdeki yıllarda en azından gelecek kuşaklar için farklı bir şekle dönüşebilmesi için elimizde olanaklar var mı? 

Gelin önce 200 sene öncesinin Safranbolusu’na gidelim. Safranbolu’yu turistik olarak gezmeye gidiyoruz, burası UNESCO Dünya Mirası Listesi’nin bir parçası. Bu sebeple de insanlığın kültür mirasının bir parçası olarak görülen müthiş bir yer. Aynı zamanda bir şehirci gözüyle bizim adımıza bir rezaletin resmi. Neden? Safranbolu’nun tarihi dokusunun olduğu yer aynı toplumun, kültürün, tarihin ürettiği bir harika ama onun dışına bizim yaptığımız apartmanlar ve yeni kent onunla müthiş bir tezat içinde. Yine bizim yaptığımız müthiş bir çatışma alanı. Yani biz Safranbolu’da çalışan turizm elemanlarını o apartmanlarda veya yeni yapılan o bloklarda barındırıyoruz. 

Yapı inşası meselesi

Peki nasıl oldu da 200 sene önce Safranbolu’yu yapan bir toplum döndü bugünkü kentsel dokuyu inşa eden toplum haline geldi? Safranbolu nasıl inşa edildi? 200 sene önce Safranbolu’da imar müdürlüğü, mimar, mühendis, şehir plancısı yoktu, çevre şehircilik iklim değişikliği il müdürlüğü yoktu, yapı denetimi, hazır beton, jeolojik etüt, fore kazık hiçbiri yoktu. O zamanlar ev yaptıracağınız zaman bir yapı ustası çağırıyordunuz, yapı ustasına kaç odalı ev istediğinizi söylüyordunuz. Yapı ustası o şehrin “taht el-kal’a”sına (kale altında kurulan çarşı) yani Tahtakalesi’ne gidiyordu. Osmanlı döneminde her şehrin Tahtakale’si vardı ve Tahtakaleler o zamanın yapı marketleri gibiydi.  Binalar standart bazı malzemelerden yapıldığı için Tahtakalelerde hazır kapı kirişleri, pencereler, kapılar ve diğer yapı malzemeleri satılıyordu, yapı ustası ev sahibinden aldığı parayla Tahtakaleye gidip gereken malzemeleri alıyordu, amele pazarından amele alıyordu (o zaman her şehrin aynı zamanda bir de amele pazarı olurdu). Evi inşa ederken birtakım kurallara sanki allahın emri gibi uyuyordu. Mesela yapacağı evin yandaki evin güneşini kesmemesi, cumbasından ya da balkonundan evin hanımının sokağı görebilmesini öngörüyordu, çatı seviyesinin belli bir sınırı aşmaması gibi birçok kurala uyuyordu. 

Bu yapı düzeninde Safranbolu’da çoğunlukla ahşap, Anadoluya geldiğimizde taş ahşap karışık, güneyde tamamen taş kullanılmış. Zamanla bu virüs ya da realite Türk toplumuna 1800’lerin ortalarında İstanbulda sıkça yaşanan yangınlarla beraber gelmiştir. Bu ahşap evlerin büyük sorunları yangında yanıp kül olmalarıdır. İstanbul, tarih boyunca yangınlarda defalarca yanıp kül olmuştur. Sürekli yanan bu evleri yeniden yeniden yapmak artık bir maliyete dönüşüyor, Osmanlı uluslararası finansal sistemle tanışmaya başlıyor ve süreç içinde sigortacılar geliyor ve “sizin evlerinizi sigortalayalım” diyorlar ama şartları var: “Evlerinizi artık ahşaptan yapmayın, yangına dayanıklı olsun” diyor. Eski Türk kentlerinin en önemli özelliklerinden biri çıkmaz sokaklardır, onu da istemiyoruz diyorlar. Bugün bizim imar kanunumuzun amir hükümlerinden biri şehir planlanırken çıkmaz sokak ihtas edilemez. Tek tük var diyebilirsiniz ama onlar ya imar planında yoktur ya bir şekilde uygulamada ortaya çıkmışlardır.

Altyapı meselesi

Bir başka mesele “altyapı meselesi”dir. 1800’ler aynı zamanda biz hariç bütün dünyada sanayi devriminin yaşandığı dönem. 1800’lerin ortalarında özellikle İngiltere kentlerinde muazzam bir dönüşüm yaşanıyor. Londra’nın nüfusu 1800’lerin başlarında 300 bin civarı iken 1850’de 1.5 milyona dayanıyor. Aslında bizim 1950 ile 2000’ler arasında yaşadığımız süreci Londra 1800’lerin başında yaşamış ve bunun sonucunda şöyle bir dönüşüm olmuş: şehrin merkezi fabrikalarla dolmuş, bu fabrikalarda şehrin fakirleri ve kırdan kente göçenler çalışmaya başlamışlar fakat muazzam bir sefalet ortaya çıkmış çünkü o fabrikalarda çalışıp yakın mahallelerde yaşamaya çalışıyorlar, salgın hastalıklar inanılmaz düzeyde artıyor ve yaşam beklentisi düşüyor. Sanayi, teknoloji hızla ilerlerken yaşam beklentisi 40 yaş düzeylerindeyken 1800’lerin ortalarında tekrar 40’ların altına düşüyor, çocuk ölümleri artıyor. Hatta Engels, iş idaresi öğrenmek için geldiği İngiltere’de Manchester ve Liverpol kentlerini geziyor ve bir kitap yazıyor. 20 sayfalık bu kitaba İngiltere’deki işçi mahallelerinin sefaleti üzerine ismini veriyor. O dönemki halk sağlığı alanındaki çalışmaların da etkisiyle İngiltere’de sağlıklı kent yasası çıkıyor bu salgın hastalıkların çok temel sebepleri var ve bunlara önlem almak geektiğini anlıyorlar. Bu önlemlerin biri arazi kullanım planlaması: konutlarla sanayiler iç içe olmamalı, kirletici ve halk sağlığı için sorun yaratacak şeyler insanların yaşadığı yerden uzak olacak, mezarlıklar, mezbahalar, tabakhane ve fabrikalar… Yetmiyor altyapı üzerine çok ciddi düşünceler geliştiriliyor. Bu hastalık yayılması konusunda yıllarca çalışıp kullanılan su meselesinin her şeyden önemli olduğunu tespit ediyorlar. İçilen su ile kullanılan suyun ayrılması gerekiyor. Ayrılmadığı durumunda sağlıklı bir toplum mümkün değil.

1800’lü yıllarda Londra

Umumi hıfsızıha kanunumuz var. Cumhuriyet döneminde çıkarılmış bu kanunda deniliyor ki; mezarlık yeri ile konut arasında en az 500 metre mesafe olacak ve bir yeşil bant ile ayrılacak. Cebeci Asri Mezarlığı’nın orada bir yeşil bant var, gecekondular işte bu bandın üzerine yapılmıştır. Yani şehir gelişirken orası nasıl boş kaldı diye düşünebilirsiniz, aslında boş kalmadı, yeşil banttı. Sağlıklı kentler kanununun bize uyarlanan halidir bu kanun. 

Mülkiyet meselesi

Modernleşme sürecinde biz Osmanlı’dan sonra dünyadaki gelişmeleri yavaş yavaş Türkiye’ye taşımaya başlamışız fakat çok temel bir konuyu bilerek veya bilmeyerek taşıyamamışız: Mülkiyet düzenlemesi. Dünyanın bütün ülkelerinde bir noktada kentleşme sürecinde nüfus arttıkça, şehir büyüdükçe bir kentsel rant olgusu ortaya çıkmış ve bununla yüzleşmek zorunda kalmışlar. 

Ankara’nın ilk planını yapan Hermann Jansen bir akşam yemeğinde Mustafa Kemal’e sormuş: “Bir şehir planı yaptınız batılı manada, çok da iyi bir plan oldu. Fakat bu şehre bu planı uygulamaya yetecek siyasi iradeniz var mı?” Atatürk kızıyor, “ne demek biz yedi düvele karşı harp etmişiz, bir planı mı uygulayamayacağız” deyince Jansen “beni yanlış anladınız biz Berlin’de dahi tam olarak muvaffak olamadık. Arazi spekülasyonu diye bir şey var, birileri kıt kaynak olan sınırlı yerlerdeki arsayı elinde toplayıp fiyat artışından gelir elde etmek, pay elde etmek ile ilgili dertler edinecek siz bununla yüzleşmeye hazır mısınız?” diyor. 

Kent planlama süreçlerinde mülkiyetin kimde olduğu ile kentin nimetlerinden kimin yararlanacağı arasında anlamlı bir denge kurmak meselesidir. Nihai olarak bu denge ulusal ve anayasal bir meseledir. Anayasalar sizlere hak ve ödevler ile sorumluluklar tanır. Devlet insanların sağlıklı çevre koşullarına uygun bir kentte oturmasını sağlar, aynı zamanda toplu konut girişimlerini destekler diyor ama bir süre sonra da özel mülkiyetin dokunulmazlığından bahsediyor ve özel mülkiyeti de şu koşullarla şu şekilde sınırlarım diyor. Dünyanın hiçbir yerinde mülkiyet düzeni tarihsel koşullardan tam anlamı ile kopmamıştır. İngiltere’de mülkiyetin esas sahibi kraldır, toprak mülkiyetinin mutlak sahibi. Bizim hukukumuzda üs hakkı adı verilen bir mesele var. Arazi mülkiyeti mutlak olarak Osmanlıda da devlete aitti İngiltere gibi. Zaten tımar sistemi dediğimiz sistem de buydu. Ama biz Osmanlının geç modernleşme döneminde geç sanayileşmenin ve pek çok başka meselenin etkisiyle devleti nasıl kurtaracağız diye düşünürken toplumun nasıl yaşayacağına kafa yorulmamış. Anayasal düzen değişikliği söz konusu olduğunda mesele azınlık hakları ve mülkleriyle de karışarak biz mutlak mülkiyeti olduğu gibi vatandaşına devreden bir ülke olmuşuz. Eğer elinizde bir arsa varsa, bizim hukuk sistemimize göre, arsadan dünyanın merkezine doğru giden magma tabakasına kadar her şey sizindir, ayrıca arsadan stratosfere kadar da her şey de sizindir çünkü mülkün mutlak sahipsiniz. Türk hukukunda özel mülkiyetin karşılığı budur. Anayasa bunu kendince sınırlamaya çalışmış; “kamu yararına, özel mülkiyet sınırlandırılabilir” demiş. Biz yaklaşık yüz senedir kamu yararı nedir, neden ve ne zaman sınırlandırılır, sınırlandırılabilir mi konusunu tartışıyoruz ama tam olarak içinden çıkabilmiş değiliz. Ve gün geçtikçe de kamu yararının aleyhine mevzi kaybetmeye devam ediyoruz. 

“Türkiye’nin rejimi bir imar rejimidir.”

1970’lere gittiğimizde kamu yararı çok sıkı ve sert uygulanırdı ama 2023’lere geldiğimizde   kamu yararı artık bayağı ve yozlaşmıştır. Şöyleki; bir belediye rahatlıkla elindeki yeşil alanı bugünün koşullarında plan değişikliği ile konut ya da ticari alana dönüştürebiliyor, üzerine bunu satıp gelir elde edebiliyor buna açılan davada da gerekçesinde “ben bunu dönüştürdüm buradan elde ettiğim geliri de kamu yararına davranmış oluyorum” diyor. İşte bu şekilde şehirlerde elimizde ne varsa yitirmişiz. İşte ben bu meseleye “İmar rejimi” diyorum.

Türkiye’nin yönetimini nedir diye sorarsanız; parlamenter rejim mi, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi mi derseniz, “Türkiye’nin rejimi bir imar rejimidir.” 

Rant hep vardı, esas sorun kimin nasıl bölüştüğü

Şöyle bir algımız var; Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bu işler hiç böyle değildi, herkes bilinçliydi, kimsenin rantla işi yoktu bu işler sonradan çıktı. Maalesef öyle değil.Cumhuriyeti kuranlar İstanbul’un bürokrat ve asker tabakasıdır. Bu insanlar gidişatı, tarihi izleyen insanlar ve dünyanın farkındalar: Bir mekânda yapacağınız her şey bir rant doğurur ve bu rantın nasıl paylaşılacağı meselesi önemlidir.

Yıl 1920, daha Mustafa Kemal Atatürk Ankara’ya yeni gelmiş, meclis yeni kuruluyor. İzmir eski mebusu Asaf Bey meclise bir mektup yazıyor: “Meclisimiz Ankara’da kurulmuştur, hayırlı uğurlu olsun. Benim bir önerim var: Ankara’yı bir development company kuralım, –bugünün deyişiyle gayrimenkul şirketi– bunun eliyle Ankara’yı yoktan var edelim, batılı anlamda bir şehre dönüştürelim ama bu şirkete Ankara’nın altyapı ve gelişme imtiyazlarını verelim.” Yani imar dağıtma yetkisi bunlarda olsun diyor.

 Enteresan bir anekdot daha; yıl 1921, Amerikalı Chester isimli bir şirket bir başvuruda bulunuyor. Diyor ki, “bırakın biz size Amerikan usulü bir şehir kuralım, sadece bize şehrin planlama ve altyapı imtiyazlarını verin.” 

O dönemin de bugünden çok da farklı olmadığını bilerek hayal etmek lazım.

Demek ki, bir ülkenin kentleşme, kentsel dönüşüm, imar planlama meselesindeki odak noktası, mülkiyet hakkının o ülkede, şehirde yaşamanın nimetlerinden nasıl yararlanılacağı ile kurduğu denge noktasıdır. Bugün Türkiye’nin geldiği nokta, bu mutlak mülkiyet anlayışının sonucunda mülkiyet sahiplerinin giderek daraldığı, ellerindeki biriken sermayenin ve arazi miktarının inanılmaz arttığı, mülkiyet sahibi olmayan kitlelerin aşırı büyüdüğü bunun böyle daralan, küçülen spiral gibi sarmal şekilde devam ettiği bir hikâyeye işaret ediyor. 

Herkes parayı kazandı mı eve, arsaya yatırıyor. Bunların fiyatı arttıkça ellerindeki satıp yenilerini alıyorlar. Bu böyle devam edip gidiyor. Demek ki, imar rejimi meselesi ülkenin kentleşmesi konusundaki en büyük meseledir. Neden? Mülkiyet bir takım haklar ifade ediyor. Buaradan aldıklarınızla şehiri inşa etmek zorundasınız. Bunun için bir yol bir çare bulmanız lazım.

“Yargıya güven kalmadı” mı?

Son zamanlarda ailemden, yakın çevremden, müvekkillerimden ve hatta avukat arkadaşlarımdan ‘’yargıya güven kalmadı’’, ‘’adalete erişim sağlayamıyoruz’’ gibi cümleler duymaya başladım. Onlara neden böyle düşündüklerini sorduğumda, yargılamanın yıllar sürdüğünü, enflasyon karşısında yıllar süren alacak davalarındaki para değerinin eridiğini, ceza dosyalarında haksız tahrik ve iyi hal indirimleri nedeniyle sanıklara yeterince ceza verilmediğini ve bu nedenle de hak aramanın vakit ve emek kaybı olduğunu dile getirdiler. Bu saydıkları nedenlerin, bu kişilerin yargıya ve adalete olan inançlarını azaltmış/ yok etmiş olduğunu ve uğradıkları bazı haksızlıklarda haklarını aramaktan vazgeçtiklerini gözlemledim.

Uzun yargılama süreleri

Yargılaması devam etmekte olan dava dosyalarına baktığımızda davaların seneler sürdüğü halde halen karara bağlanmadığı, özellikle büyükşehirdeki adliyelerde bir sonraki duruşma gününün 5-6 ay sonraya verildiği, istinaf ve temyiz edilen dosyaların dosya yoğunluğu nedeniyle 2-3 yıl boyunca kesin karara bağlanamadığı görülmekte. Gerek bir davanın karara bağlanmasının yıllar sürmesi gerek ülkedeki enflasyon nedeniyle davacılar, alacak davalarındaki parasal değerlerden çoktan vazgeçmiş durumdalar. Son zamanlarda en gündemde olan dava konusu kiracılar ile ev sahipleri arasındaki uyuşmazlıklar olduğunu biliyoruz. Özellikle büyükşehirdeki adliyelerde açılan kira uyuşmazlıklarına ilişkin davalara baktığımızda ilk duruşma gününün dahi 6-7 ay sonraya verildiği görülmekte. Bu örnekleri gördüğümüzde aklımıza Orhan Gazi’nin ‘’ Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir. Sonunda hüküm isabetli olsa da, geciken adalet zulümdür’’ sözleri gelmekte. Yine aynı şekilde özellikle medyaya yansımayan ceza davalarında bolca yapılan iyi hal indirimleri sanıkları suçtan caydırmaya ve mağdurun mağduriyetini gidermeye yetmemektedir. 

Çözümü hukuk dışında aramak

Peki bu durumda tüm bu geç gelen adalet ve bize göre ‘’hatalı’’ kararlar karşısında ‘’yargıya güven kalmadı’’ ve ‘’adalete erişim sağlayamıyoruz’’, ‘’hak aramak vakit ve emek kaybı’’ diyenler haklı mı? 

Geçen gün kombi tamiri için yetkili servis çalışanı geldi ve avukat olduğumu duyduğunda ‘’biz adliyelik işlerimizi ‘’başka’’ şekilde çözüyoruz’’ dedi. Fark ettim ki, o kişi de ‘’yargıya güven kalmadı’’ diyen kişilerdendi ve çözümü kendi adaletini sağlamakta bulmuştu. Peki bu bir çözüm mü?

Elbette hayır.

İlk çağlarda yaşamıyoruz ve kabul etsek de etmesek de, eksik olduğunu düşünsek de düşünmesek de uymamız gereken kurallar ve yüzlerce kanun var. ‘’Başka’’ çözümler bularak olayları daha karmaşık ve adaletsiz hale getirmek ya da ‘’seneler sonra sonuçlanacak davayı açıp ne yapayım’’ diyerek durumun haksızın ya da suçlunun yanına kâr kalmasını sağlamak yerine, kanunlara uygun şekilde hak aramak en cesur çözüm olacak.

Herkesin kendi adaletini kendi geliştirdiği yollarla sağlaması her şeyi şu an olduğundan daha iyi hale getirecek mi? Hiç sanmıyorum. 

Ya da bir şeylerden şikayetçiysek bunu olduğu gibi kabul etmek ve boş vermek bize ne yarar sağlayabilir ki? Birinin size bir zararı dokunduğunda, biri size haksızlık ettiğinde, biri size hakkınız olan tazminatı vermediğinde, biri siz karşı bir suç işlediğinde boş vermek yalnızca sizi etkileyen bir durum değildir. Bu durum aslında dolaylı olarak tüm toplumu etkiler. 

Mesela bir işveren işçilerinin hakkını vermiyor, tazminatsız bir şekilde işten çıkarıyor. Bu durumda o işçiler, senelerce davayla uğraşmak istemeyip hakkını aramaktan vazgeçtiği anda bu işveren yaptığı haksızlığın bedelini ödemiyor, yani yanına kâr kalıyor ve aynı muameleyi diğer işçilerine de uygulamaya devam ediyor. Ya da birileri gelip sizi tehdit ediyor, taciz ediyor. Nasıl olsa düzgün bir ceza almayacak, uğraşmayayım dediğiniz anda aslında bir suça ve bir suçluya göz yummuş oluyoruz. Bu kişi cezalandırılmadığı için aynı suç teşkil eden eylemlerini başka insanlara karşı da yapmaktan çekinmiyor. Örnekler daha da çoğaltılabilir ama asıl anlamamız gereken uğradığımız haksızlığa ses çıkarmak yalnızca kendimize olan sorumluluğumuz değil, aynı zamanda topluma olan sorumluluğumuz.

Elbette yalnızca hakkımızı hukuka uygun şekilde aramamız, hakkımızdan vazgeçmememiz hukuk sistemimizdeki tüm sorunları çözmüyor, çözmeyecek de. Ancak bu sayede haklarımızdan vazgeçmiyor ve topluma karşı olan sorumluluğumuzu da bu noktada yerine getirmiş oluyoruz. Her şeye rağmen mücadele etmenin vermiş olduğu güç hissine tutunmuş oluyoruz. ‘’Başka’’ yollarla kendi adaletini sağlamak isteyenlere, her şeye rağmen bu ülkede kanunlar var demiş oluyoruz. 

Eylül ayı: Bir Oryantasyon Festivali

Bazıları için yeni yıl Eylül’de başlar. Çünkü Eylül’de okullar açılır, rüzgâr artık serin eser, gece ve gündüz süreleri eşitlenene kadar hayatımıza türlü türlü yenilikler dahil olur ve olan bitene hızla uyum sağlanır. Çocuklar okula başlar. Günlük rutinler için rota yeniden oluşturulur. Takip edilecek ödevler ve polo yakalı t-shirtler hayata yeniden eklenir. Tüm bu sürece oryantasyon adı verilir ve oryantasyon ebeveynleri apaçık kapsar. Aynı dönemde hobiler, aktiviteler ve çeşitli kurslar yeniden açılır. Artık günlük mesaimize çocukları çeşitli kurumlara ve kurslara ulaştırma görevi de eklenir. 

Sırtımızı sıvazlayacak o dost nerede?

Biz de koca yaz bunun için dinlendik ve Eylül başlar başlamaz işe koyulduk. Çeşitli veli gruplarından yeni yeni bildirim sesleri geliyor artık. Bizler başkentin orta yerinde Y kuşağı ebeveynleriz. Kimimiz sabah mesaisi için 7’de yola düşeriz ancak okul zili sabah 9’da çalar. 9-6 yollarında geçen beyaz yakalı hayatlarımızda okul saati, günün orta yerinde biter. Yaşları 7 ila 12 arasında değişen irili ufaklı bebeklerimizi kalabalığın orta yerine bırakabilmek için gerekli oryantasyon bize de otomatikman yüklenir bu dönemde. Şanslı olanlar, çocuklarını okuldan mesai saatinin orta yerinde kendileri teslim alabilir ya da en iyi ihtimal kök ailelerinden destek görür. Geri kalanı etüt merkezleri ya da varsa okulların etüt programlarına emanet ederek bu düzene uyumlanır. Tüm bu süreçten anladığım, mahalle mekteplerimizin pek de çalışan ebeveyn dostu olmadığı. Oysa hepimizin bir dosta ihtiyacı var. Dost bir mekân, dost bir etkinlik, şöyle bir sırtımızı sıvazlasa ve aferin iyi gidiyorsun dese bize fena mı olur? 

Ebeveyn dostu mekânlar

Ebeveynlere dost olabilen bir mekân derken, içinde hem çocuğun çocuk olarak var olabildiği ve ebeveynlerin de kendine yetişkin anlar yaşatabildiği mekânları kastediyorum. Peki, neler bu ebeveyn dostu mekân kümesine dahil olabilir? Bir mekânı ebeveyn dostu yapan nedir? Benim için bunu sağlayan kriterlerin başında hem çocukla hem de kendimizle temas kurmamıza imkân sağlayan ortamlar geliyor. Mesela müzeler.

Ben bu satırları yazarken Başkent Kültür Yolu Festivali kapsamında çeşitli etkinlikler gerçekleşiyor Ankara’da. Farklı yaş grupları ve ilgi alanları için etkinlikler mevcut. Mesela Resim Heykel Müzesi’nde çocuğunuz müze kâşifliği yaparken siz de kendi görsel sanat okuyuculuğunuzu besleyebilirsiniz. Çocuğunuz bir etkinlik atölyesindeyken, müzenin kafesinde bir kahve içebilirsiniz. Festival zamanı dışında da Rahmi Koç ve Erimtan Müzelerinde de çeşitli çocuk atölyeleri gerçekleşmekte. Bunların hepsi benim anlayışımda ebeveyn dostluğu sunan mekânlar. Çocuklar verimli bir atölye süresi içindeyken çocuklu arkadaşlarımla müzenin kafesinde biraz sohbet etmek de yanımıza kâr kalacak. Ne diyorduk: Kazan-kazan.

Ebeveyn dostu olmaktan uzak bir düzene oryantasyonumuz yüklenirken şehrin dostane imkânlarına yüzümüzü dönersek işlerin kolaylaşacağına gönülden inanıyorum. Hepinize iyi seneler dilerim. Hoş geldin Eylül başlangıçlı yeni yılımız.


Resim Heykel Müzesi

Türkocağı Sokağı, Hacettepe, Altındağ/Ankara

Telefon: (0312) 310 20 95


Rahmi Koç Müzesi

Depo Sokağı No:1, Kale  Altındağ/Ankara

Telefon: (0312) 309 68 00


Erimtan Müzesi

Erimtan Müzesi

Gözcü Sokağı No:10, Kale  Altındağ/Ankara

Telefon: (0312) 311 04 01

Ankara Postası – Ekim 1933

Yazar Hakkında

1953 Ankara'da doğdu. 1976'da ODTÜ Ekonomi-İstatistik bölümünü bitirdi. 1979-1987 arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Bu arada Ankara Üniversitesi SBF sosyal politika yüksek lisansını tamamladı. 1987-2003 arasında Türk Exinbank'ta görev yaptı, buradan emekli oldu. Yayınlanmış pek çok kitap ve makalesi bulunmaktadır.

Yıl:1 Sayı:2

Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü

Ankara’daki Kutlulamalar

Ankara’da Cümhuriyetin onuncu yıl dönümü; üç gün gece gündüz büyük coşkunluklarla candan ve hep beraber kutlulanacaktır. Bunun için bayram günlerinde ve gecelerinde şehirde bulunan bütün resmî daireler, resmî ve hususî müesseseler, Cümhuriyet Halk Fırkası [Partisi] merkezi, halkevi, mektepler. spor kulüpleri, ev ve dükkânlar, minareler, meydanlar, caddeler bayraklarla, yeşilliklerle, kırmızı beyaz kurdelâlarla süslenecek ve elektrikle tenvir edilecektir [aydınlatılacaktır]. Elektrik tesisatı henüz yapılmamış olan mahaller de fenerlerle donatılacaktır.

Cümhuriyetin on yıllık bütün işlerinin mukayeseli grafikleri Büyük Millet Meclisiyle Fırka binası arasında caddenin iki tarafındaki yaya kaldırım kenarına konacak ve tenvir edilecektir. Bilumum vesaiti nakliye kırmızı beyaz kurdelâlarla süslenecektir. 

Bundan başka ana caddeler ve meydanlar inkılâp şiarlarımızı [temel ilkelerimizi] ifade eden uzun ve bez levhalar üzerine yazılı kısa sözlerle ve cümhuriyetin feyizlerini gösteren levha, resim ve grafiklerle işlenecektir. Şehirdeki tezahürata iştirak etmek üzere yakın kaza ve köylerden atlı ve yaya köylü misafirler davet edilecektir. Bu misafirler Vilâyet ve belediyece ayrılan yerlerde yatırılacaktır.
(Hakimiyeti Milliye, 27 Ekim 1933)

Onuncu Yıl Marşını Millete Öğretmek İçin

Onuncu cümhuriyet bayramı marşının notaları dağıtılmıştır. Birkaç günden beri çalıştırılan Ankara’nın bütün mektepleri talebesi dün halkevinde toplanarak hep bir ağızdan ilk provayı yaptılar. Marşın bestesi gramofon plâklarına da alınmaktadır.
(Hakimiyeti Milliye, 4 Ekim 1933) 

Bayramda Açılacak Sergiler

Cümhuriyetin onuncu yıl dönümünde, sade yaptıklarımızı göstermek ve onlarla öğünmek için değil, yeni on yıllar için hız ve kudret almak için büyük bir bayram yapıyoruz.

Ankara’da Maarif Vekâleti’nin İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nde hazırladığı ve maarif sahasındaki inkılâplarımızı gösteren sergi ile Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin ticaret lisesinde tertip ettiği ‘On Yıl İktisat Sergisi’ çok manalı ve nevileri şahıslarına mahsus eserler olacaktır.
(Hakimiyeti Milliye, 25 Ekim 1933)

Tıbbî Müstahzarlar ve Aletler Sergisi

Beşinci millî tıp kongresi ile beraber Büyük Millet Meclisi’nin yeni yapılan salonlarında açılmış olan tıbbî müstahzarlar ve alet sergisi iki gündür binlerce yurttaş tarafından ziyaret edilmektedir.
(Hakimiyeti Milliye, 23 Ekim 1933)

Spor

Ankara’da Bayram Münasebetile Birincilikler

Büyük bayram münasebetiyle denizcilikten başka bütün sporların Türkiye birincilik müsabakaları Ankara’da olacaktır. Müsabakalara 46 güreşçi, 20 eskrimci, 105 atlet ve 120 futbolcu iştirak edecektir. 

Büyük geçit resminde otuzu denizci olmak üzere beş yüzden fazla sporcu ve kulüp murahhasları [delegeleri] iştirak edecektir. (Hakimiyeti Milliye, 20 Ekim 1933)

Ankara’nın İmarı Üzerine

Tapusuz Şehir

Ziraat Enstitülerinden Ankara şehrine doğru bakıldığı zaman, gözlerinizi oğuşturmak istiyeceksiniz. Eteğinden tepesine kadar koskoca bir dağ, çamur çoban kulübeleri ile kaplanmıştır. Sanki bir gecede, bir köy Ankara’nın sırtına yapıştırılıvermiştir: En garplı şehrin omuzlarından biri üzerinde en geri şark!

Bu dağ ve yanındaki dağ, ikisi de şehir plânında yeşil saha’dırlar. Plânın 250 bin nüfus için yapıldığını da akılda tutunuz.

Bu iki dağda ne yol, ne su, ne ışık, hiçbir şey yoktur. Bu iki dağda hiçbir ev tapulu değildir. Bu iki dağ yeni Ankara’nın baştanbaşa bütün iddialarını ve davalarını tekzip etmeğe çalışıyor.

Şehrin bu iki dağını ve etrafını kaplıyan çamur şehir, hükûmet ve belediyenin kontrolsüzlüğünün ve müsamahasının değil, maatteessüf bir zaruret’in eseridir. Ankara’ya gelen binlerce amele nerede oturacaktı? Ya çadır kuracaklar, ya yerin altını kazacaklar, yahut ikisinden de farkı olmıyan bu çamur çerkileri inşa edeceklerdi. Belediye yarın hepsini silip süpürebilir; tapusuz tek bir dam bırakmıyabilir. Fakat ayazda kış ortasında biriken kadın çoluk çocuk binlerce fakir vatandaşa ne cevap verecektir?

Şehir plânında bir amele mahallesi parçası vardır. Bu topraklar, en ucuz yerlerdedir. Bu topraklarda en ucuz, bu yapılanlar kadar ucuz, fakat sıhhî, güzel ve muntazam ikametgâhlar da kurulabilir. Bu iki dağ, işte ancak böyle, aileler bir damdan başka bir dama nakledilerek, ev yapanlar orada çalıştırılıp kendilerine kendi evleri yaptırılarak, boşaltılacaktır. Bu yalnız içtimaî muavenetin [sosyal dayanışmanın] borcu değil, şehrin inzibat, estetik, sıhhat ve halk terbiyesi bakımlarından da elzemdir. Amele mahallesi yerlerinin istimlâk olunarak, birer ikişer odalı basit evler inşa olunmak için harcedilecek para, hiç şüphesiz, bu tapusuz şehr’i emrivaki gibi kabul edip, oraya ışık, su, yol ve inzıbat yetiştirmek için harcedilecek paradan daha az olacaktır.

Şurası mühimdir ki, Ankara’nın büyük iddiası karşısında bu garabet daha uzun müddet muhafaza edilemez. Üç tedbir başta geliyor: Bu iki dağı tapulandırmamak, yeniden hiçbir şey yaptırmamak, plânın amele mahallesi kısımlarını istimlâk edip bu iki dağı oraya nakletmek!
(Falih Rıfkı [Atay], Hakimiyeti Milliye, 10 Ekim 1933)

Altyapı Yatırımları

Çıbık Barajı*

Yeşil Ankara’yı, bundan beş on yıl evel ancak ham bir hayal sayılırken bugün hakiykat yapmak yolunda olan Cümhuriyet hükûmeti, bu maksadını tamamiyle tahakkuk ettirmek [gerçekleştirmek] için; Ankara’nın en mühim derdini halledecek, en mühim ihtiyacını karşılıyacak çareyi bulmuş ve başarma yolunda bulunmuştur. ‘Çıbık’ da yağmur ve sel sularının içinde toplandığı bir vadinin tepelerle çevrilmiş bir yerinde suları biriktirmek için 105 rakımına kadar yükseltilecek olan büyük Çıbık barajının inşasına hararetle devam edilmektedir. Çalışma mevsimi bitmeden evel işin büyük bir kısmı tamamlanmış olacaktır. Beton dökmeye müsait havalar daha bir müddet devam edebilecektir; bu zaman içinde işin esaslı kısımları başarılmış olacaktır.

Ankara’nın bütün ecnebi ziyaretçilerini de hayret ve takdir içinde bırakan büyük inşa işlerinin başında gelen Çıbık barajı Türkiye Cümhuriyeti merkezinin en esaslı ihtiyacını biter bitmez bütün kifayetiyle karşılamış olacaktır. (Hakimiyeti Milliye, 3 Ekim 1933)

* Barajın adı başlangıçta yörenin adının ‘halk” kullanımındaki şekliyle belirtilmiş, ancak kısa bir süre sonra ‘Çubuk’ sözcüğü benimsenmiştir.

Çubuk Barajı

Hükûmet merkezinin su ihtiyacının temini, sokakların, bahçelerin, parkların sulanması ve şehir havuzlarının tağdiyesine [doldurulmasına]  yarar suyu temin ve aynı zamanda Sincan köyüne kadar 55.000 dönüm arazinin sulanmasını ve ağaçlama sahasının inkişafını kolaylaştırmak için Çubuk feyezan [taşkın] sularını tutacak bir hazne bendi yaptırılmaya  başlanmıştır. Gelecek sene nihayetlerinde inşati bitecek olan bu bent, 12,5 milyon ton su alacaktır ve 49 milyon [ton] sel sularının kullanılmasını kolaylaştıracaktır.
(Hakimiyeti Milliye, 29 Ekim 1933)

Çarşı-Pazar

Yiyecek Fiatları

Sebze fiatları yeni mevsime ucuzlukla girdi. Çok ucuz seneler vardır ki Ankara bu mevsimde, yani yaz sebzelerinin turfanda zamanında bu kadar ucuz olmamıştır.

Fiatı en çok düşenlerden biri patatestir. Vasati [ortalama] olarak patatesin fiatı 100 paradır [2,5 kuruş]. Lahna çok boldur, dört kuruştur. Pırasa da aynı haldedir. Patlıcan 10-12 arasındadır. Kabak artık turfandadır. Ağustos iptidalarında [başlangıcında] ekilen yeni kabaklar şimdi mahsul vermeğe başlamışlardır ki bu sebeple 12,5-15 arasında tahavvül ediyor [değişiyor].

Dolmalık biber 5, sivri biber 10-12,5’tur. Sivrinin fiatının dolmalığa nisbeten bir buçuk misli fazla oluşu turşuluk için sivrinin fazla müşteri bulmasından ileri gelmektedir. Domates pek çok gelmektedir. 5-7,5 arasında istenilen domates tedarik edilebilmektedir. Köylünün getirdiği kışlık soğan 3-4 arasında satılmaktadır.

Havuç dört kuruştur. Ispanak 10-12,5 kuruşadır. Sebzeler içinde fiatı en yüksek olan çalı fasulyesidir. 20-22,5 arasında dolaşmaktadır. Barbunya ve ayşekadın 15-17,5 kuruşadır. [Bu fiatlar] esnafın kabzımallardan aldığı toptan fiattır. Esnaf da bunun üzerine bir miktar zammederek satmaktadır.
(Hakimiyeti Milliye, 8 Ekim 1933)

Kışa Girerken

Kömür Fiatları

Şehirde kömür fiatları  yüksektir. Vilayet ve belediye bu işi hal için tedbirler almaktadır. İstanbul ve Ankara arasındaki yol boyunca toplanmış olan kömürün taşınması da vagon vaziyetleri dolayısiyle tehir edilince kömür fiatları birden on beş kuruşa çıkmıştır. 

Hükumet, önüne gelenin istediği yerde odun kömürü yakmasına müsaade vermemek suretiyle pek haklı bir hassasiyet  göstermektedir. Vilayet, fennî surette ayrılan ormanlardan ağaç alınarak derhal kömür yapılması için Ayaş’a, Bâlâ’ya müsaade etmiştir. Fiatlar birkaç güne kalmadan normalleşecektir. Maden kömürü fiatları normaldir.
(Hakimiyeti Milliye, 10 Ekim 1933)

Sağlık

Hıfzıssıhha Müessesesi

Ankara’da yapılan ‘Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi’ bilhassa bulaşık hastalıklarla ilmî bir surette mücadele ederek onları yok etmek için ilmî tetkikatta bulunmak üzere tesis edilmiş çok büyük ve çok mühim bir sıhhat ocağıdır. Bu büyük müessesenin kimya ve bakteriyoloji şubeleri iki seneden beri işlemektedir. Bunlardan başka hıfzıssıhha mektebi, seroloji [serum bilim] kısmı ve fennî ahırları vardır.
(Son Posta, 29 Ekim 1933)

Eğitim

Yüksek Ziraat Enstitüsü Açıldı

Yüksek Ziraat Enstitüsü’nü dün Başvekil İsmet Paşa Hazretleri yüksek ve samimi tezahürat arasında açtı. Enstitünün açılmasını kutlulama hatırası olarak Başvekil Hazretleri tarafından bir meşe ağacı dikilmiştir.
(Hakimiyeti Milliye, 31 Ekim 1933).

Rengarenk giriş seçenekleri ile Ayrancı-III

Kapı kavramının farklı kültür ve farklı disiplinlerde değişik anlam ve tanımları vardır. Bu yönüyle eski dönemlerde kale kapıları kentlerin girişleri olarak işlev üstlenmişler ve modern zamanlarda işlevlerini yitirerek terk edilmişlerdir. Eski dönemlerden bu yana kapılara siyasi iktidar, egemenlik ve hâkimiyet anlamlarının yanısıra dini ve kozmolojik anlamlarda yüklenmiştir. Mekânlara giriş ve çıkış işlevlerini üstlenen kapı kavramı zamanla simgesel bir gücü ifade etmeye başlamıştır. Kentlerin girişleri de bu simgesel güç ve egemenlik ifadesinden nasibini almıştır. Ayrancı semti çeşitli köşelerden farklı girişlere sahiptir. Atakule, TBMM, Cemal Süreya Parkı, Çetin Emeç Göbeği gibi farklı noktalardan semte giriş ve çıkış yapılmaktadır. Bu girişler her birimizde farklı anlamlar taşıdığı gibi bizde farklı duyguları da çağrıştırmaktadır. 

Ülkenin kaderini etkileyen sevinçli haberler, darbeler, olaylar hep bu Ayrancı girişinden duyuruldu. Türkçeyi en güzel konuşan spikerler hep buradan konuştular.

Eski TRT binasından Zeytin Dalı Caddesi girişi

Atatürk Bulvarı üzerinde, Ankara’nın ilk yüksek yapılarından eski İş Bankası hizmet binası ile Ankara Sanayi Odası’nın haşmetli yeni binası ve onun hemen yanında Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezi bulunmaktadır. Karşılarında ise TRT ile bahçesi bol ağaçlı ABD Büyükelçiliği göze batmaktadır. İşte eski TRT ile ABD büyükelçilik arası Aşağı Ayrancı’nın bir diğer giriş kapısıdır.

Atatürk Bulvarı üzerinden girişi olan Zeytin Dalı Caddesi’nin önceki adı Nevzat Tandoğan idi. 2018 yılında adı değiştirilerek Zeytin Dalı oldu. Tandoğan Meydanı’nı adı da  2015 yılında Anadolu Meydanı olarak değiştirilmişti. Nevzat Tandoğan özkıyımla yaşama veda eden eski Ankara Valilerindendi. 

Ülkenin kaderini etkileyen sevinçli haberler, darbeler, olaylar hep bu Ayrancı girişinden duyuruldu. Türkçeyi en güzel konuşan spikerler hep Ayrancı girişinde konuştular. 

Çetin Emeç ve Dikmen Yolu kavşağından Dikmen Vadisi 1. Etap önünden geçen Aşağı ve Yukarı Ayrancı giriş kapısı.
Eski TRT binası ülkemizin kaderini yönlendiren çok önemli olayların iletişiminin yapıldığı merkezdi.

Çetin Emeç Caddesi’nden Dikmen Caddesi girişi

TBMM Dikmen kapısından Yukarı Ayrancı’ya seyrederken ilk Ayrancı girişi Cemal Süreya Parkı ve hemen önündeki Ömür Sokak olarak karşımıza çıkmaktaydı. Çetin Emeç Bulvarı ile Dikmen yolu kavuşması, Polis Evi yanından Dikmen Vadisi’ne dönen yol Ayrancı’nın Mesnevi Sokağıdır. Burası hem Aşağı Ayrancı’nın hem Yukarı Ayrancı’nın Dikmen yolu üzerindeki giriş meydanıdır. 

Çetin Emeç Bulvarı üzerinden Ayrancı’ya ilk giriş noktası.

Dikmen Yolu Polis Evi kavşağından, Ayrancı’ya doğru dönünce sağ tarafınızda bütün Dikmen Vadisi 1. Etap’ın doğal güzelliği başlar. Aracınızla oradan geçiyorsanız park edip fıskiyeli havuzları, yemyeşil korulukları izleyip yaşama sevincinizi artırabilirsiniz. Bu caddeden şehrin kuzeyini kuşbakışı seyredebilirsiniz. 

Çetin Emeç, Dikmen Yolu kavşağından taş döşeli bu kaldırımda Aşağı ve Yukarı Ayranrı’ya doğru yürümek doğaya karşı olan özlemi gidermektedir. Bu yaya yolu mahalleler arası bir köprüyol gibidir.

Hoşdere Caddesi, Mesnevi köprüsü. Soldan Cinnah Caddesi’ne, sağdan Hoşdere’ye çıkar

Eski devirlerde şehirlerin girişleri savunma amacıyla surlarla kalelerle örülüyordu. Dokuz bin kilometreye yakın Çin Seddi bile saldırılara karşı yapılmış en uzun savunma duvarıydı. Yine eski ve yeni zamanlarda şehirlerin girişinde heybetli giriş kapıları yaptılar. 

Ankara’nın ve Ayrancı’nın bütün giriş kapıları, Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş Cumhuriyet kapılarıdır.  Çankaya’nın ve Ayrancı’nın  bütün kapılarının doruklarından bakınca Anıtkabir görünür. Atatürk’ün yaşadığı Çankaya, her iki Ayrancı’nın merkez kapısıdır.

Plastikten bir kaydırak, bir salıncak

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Çocukların gelişimi ve sağlığı için çocuk dostu parklar hayal değil!

Pandemi ile birlikte günlük yaşamımızı, ihtiyaçlarımızı, sokağımızı, mahallemizi, komşuluk ilişkilerimizi, muhtarımızı, sağlık ocağımızı, fırınımızı ve daha pek çok şeyi yeniden fark etmemiz, gözden geçirmemiz gerekti. Eve kapanan çocukların oyun ihtiyaçlarını da burada saymadan geçemeyiz. Her ne kadar elektronik oyunlar ve internet ile oyalanmaya çalışsak da; çocukların büyüme çağında koşma, atlama, zıplama gibi fiziksel etkinlikleri ile başka çocuklarla bir araya gelerek sosyalleşmesini bu ortamlarda karşılamak mümkün olmadı. Bütün bunlar kentlerdeki çocuk oyun alanlarını, sokağın bir oyun alanı olarak varlığını yeniden düşünmemizi gerektirdi.

2024 yerel seçimlerine doğru

Pandemi bitti, normal hayatımıza geri döndük ve birkaç ay sonra da bir yerel seçim süreci yaşayacağız. Mahallemizi, kentimizi bu çerçevede yeniden düşünerek yerel yöneticilerimizden beklentilerimizi de bu gerekçelerle belirlememiz gerekmez mi? Gerekir ama bu konuda siyasi partiler arasında farklı anlayışların olmadığını da en baştan ortaya koymak gerekir.

Kentlerdeki çocuk oyun alanlarına bakarak o kentin hangi siyasi anlayış tarafından yönetildiğini söyleyebilmek mümkün mü? Birbirlerinden farklı anlayışlara sahipler mi? 

Bütün kentlerde çocuk oyun alanları aynı sistem ile kuruluyor, malzemeleri aynı firmalar üretiyor. Petrol artığı asfalt yürüyüş alanları, petrol artığı plastik kaydıraklar, salıncaklar, petrol artığı kauçuk zeminler. Şimdi sokağa çıkın, size en yakın çocuk parkına gidin ve bunların dışında gördüğünüz bir farklılık var mı lütfen bir bakın.

Bizde pek yok, ama dünyada var. 

Çocukların ihtiyacını karşılayan parklar

Çocukların oyun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bilimsel çalışmalar var. Oyun alanlarının çocuklar üzerindeki etkilerini araştıran, daha iyiyi bulmaya çalışan arayışlar var. Farklı malzemelerin kullanımı için ilkeler var. Yerel yönetim çalışmalarında artık çocuğa kentte yer açmak, çocuk dostu kentler kavramları sıkça konuşuluyor. Engelli çocukların, özel eğitime ihtiyaç duyan çocukların da kullanabileceği ortamların yaratılması birer hak olarak önümüzde duruyor.

Çocuk oyun alanları, kentsel yeşil alan planlamasında önemli bir yeri olan yeşil alan planlamasının bir parçasıdır.  Bu konuda yerel yönetimlere, çocuklara güvenle oynayabilecekleri iyi planlanmış park alanları oluşturmaları konusunda görevler verilmiştir. Tabii bu planlamadan ne anlamamız gerektiğini de konuşmamız gerekiyor. Bu, park alanının içine asfalt atılmasının, oyun alanlarında petrol artığından üretilmiş zemin malzemesi kullanılmasının ve aynı fabrikadan çıkmış plastik oyun malzemelerinin kullanılmasının ötesinde bir planlama anlayışını ifade etmektedir.

Okul bahçelerinin oyun alanı olarak kullanımı

Büyük kentlerde ve Ayrancı gibi kent merkezlerinde kalmış semtlerdeki okul bahçelerinin, eğitim zamanı dışında çocuk oyun alanı olarak kullanımının özendirilmesi gerekir. Bizde okullar hala eğitim-öğretim zamanı dışında kapısına kilit vurulan alanlar. Bakanlığın okullara ayırmadığı bütçeler nedeniyle okul bahçelerinin düzenlenmesi işi belediyelerin insafına bırakılmış durumdadır. Belediyelerimiz de skor yakalama çabası nedeniyle buralara yaratıcı çalışmalar yapmak yerine bahçeye asfalt döküp 2 tane basketbol potası dikerek sorunu gideriyorlar. Tatil zamanında ve hafta sonları hiçbir şekilde kullanılmayan veya otopark olarak kiraya verilen okul bahçelerini görmemizin temel nedeni işte bu.

Çocuk parkı mı, köpek parkı mı?

Son yıllarda evlerde bakılan köpek sayısında patlama yaşanıyor. Bu hayvanların ihtiyaçlarını gidermek için en çok kullanılan yerler de çocuk parkları. Bazı örneklerde bu alanlar ayrılmış olsa bile bunlar özenli kullanılmadığında sık sık şikayet konusu oluyor. Parklar bir taraftan da sokak köpeklerinin barınakları haline geliyor ve bu sorunun sadece yasal önlemlerle giderilemeyeceği de aşikar.

Parkların bitki örtüsünü zenginleştirmek

Çocuk oyun alanları aynı zamanda çocukların doğayla ilk buluştukları yerler. Ağaçları, bitkileri ilk tanıdıkları bu alanların ruhuna uygun şekilde zenginleştirilerek birer doğa okuluna dönüşmeleri gerekiyor. Çocuklar yürümeye başladığı andan itibaren ilgi alanları parklar oluyor. Hangimiz bu konuda kara kara düşünmedik ki? Koşarken nereye düşecekler diye aklımızın çıktığı ya da çimenleri koparıp ağızlarına götürürken çocuklarımızın üzerine atladığımız anları hatırlamışsınızdır. Bu anlamda parkları güvenli ve sağlıklı bir bitki örtüsüyle zenginleştirmek çocukların dünyasını da zenginleştirecektir.

Sokak oyunları parkı

Sokaklarımız oyun alanı olmaktan çoktan çıktı. Bazı sokakların trafiğe kapatılarak belli zamanlarda oyun alanına dönüşmesi denendi ama sürdürülebilir olmadılar. Bu nedenle çocukları geliştirecek ve diğer çocuklarla oynamalarını teşvik edecek sokak oyunlarının çocuk parklarının içerisine eklenmesi faydalı olacaktır. Parklar sadece kaydırak ve salıncak parkı olmaktan böylece çıkarılabilir ve çocukların tek başına değil birlikte oynamalarını özendirebilir.

Dünyadan iyi örnekler 

İsveç
Almanya
Japonya
Kopenhag- İsveç