Blog

Ankara Postası – Ağustos 1933

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

1953 Ankara'da doğdu. 1976'da ODTÜ Ekonomi-İstatistik bölümünü bitirdi. 1979-1987 arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Bu arada Ankara Üniversitesi SBF sosyal politika yüksek lisansını tamamladı. 1987-2003 arasında Türk Exinbank'ta görev yaptı, buradan emekli oldu. Yayınlanmış pek çok kitap ve makalesi bulunmaktadır.

Bayram Kutlaması

Ankara’da Zafer Bayramı

Büyük Zafer Bayramı coşgun tezahürlerle kutlanmıştır. Resmi daireler kapanmış, her yer bayraklarla süslenmiştir. 

Merasime sabah saat sekiz buçukta başlanmış ve  ve bu saatte  Sarıkışla’da, fırka karargâhında dokuz buçukta da  büyük büyük erkânıharbiyede [genel kurmay başkanlığında] tebrik merasimi yapılmıştır. 

Saat 10:30’da geçit resmi sahasında merasim başlamıştır. Bu merasimde Milli Müdafaa Vekili Zekâi Bey ve büyük erkânıharbiye reisi Asım [Gündüz] Paşa, şehrimizde bulunan diğer bilumum erkân ve  ümerai askeriye, zabitan ve binlerce halk hazır bulunmuştur.

Alayın en kıdemsiz bir zabiti ve bundan sonra fırka Liva kumandanı miralay Tevfik ve Halkevi namına Haşim beyler tarafından birer nutuk söylenmiştir. Büyük bir geçit resmi ile merasime nihayet verilmiştir. Geçit resmine piyade, süvari ve topçu, jandarma kıtaatı ile iki teyyare filosu ve ayrıca bir temsil alayı iştirak etmiştir.

Öğleden sonra saat on altıda halkevinde merasim yapılmıştır. Burada başkumandanlık meydan muharebesini ve o günün hatıralarını anlatan hitabeler söylenmiş, şiirler okunmuş ve bir piyes temsil edilmiştir. 

Gece saat yirmide büyük bir fener alayı ve bahçelerde tayyare cemiyeti menfaatine muhtelif eğlenceler tertip edilmiştir.

Şehir baştan başa ışık içindedir. Sokaklarda bayram sevinci ile, coşgun bir hayat ve hareket görülmektedir.. Halk, kendisine yaşama ve istiklâl haklarını kazandıran büyük zafer gününü samimî tezahürlerle kutlulamağa devam ediyor. (Milliyet, 31 Ağustos 1933)

Sağlık

Hükûmet Tabibi Olan İlk Kadın

Ankara vilâyeti hükûmet tabipliğine Mediha Raşit hanım tayin edilmiştir. Mediha Hanım, hükûmet tabibi olan ilk doktordur. (Vakit, 19 Ağustos 1933)

Sosyal Yaşam

[Ankara’da Bir Zamanlar Museviler Vardı!]

Ankara Musevilerinin Bir İçtimaı

Ankara Musevileri dün akşam Türklük Kültür Kulübü’nde bir toplantı yapmışlardır. Bu içtimada Gazi Antep meb’usu Nuri Bey de hazır bulunmuştur. Riyaseticumhur orkestra şefi tarafından Musevilere İstiklâl marşı öğretilmiş, marş hep birlikte teganni edilmiştir. Ankara Musevileri Halkevine kaydolunmaktadırlar. (Cumhuriyet, 24 Ağustos 1933)

Ekonomi

Ankara’da Çeltik Fabrikası Kuruluyor

Memleketimizin muayyen bazı mıntakalarında yetiştirilen ve Ziraat Vekâleti’nce de ıslah ve tevsiine çalışılan pirinç mahsulü, memleketimizin bilhassa istikbalde mühim bir gelir kaynağı olacaktır. Ziraat Vekâletince bu mahsulün ıslahına muayyen bir program dahilinde çalışılmaktadır. Pirinç yetiştirilen mıntakalardan bir kısmı da Ankara vilâyeti dahilindedir. Vilâyetimizde Beypazarı, Ayaş, Kızılcahamam kazaları pirinç yetiştiren mıntakalardır.

Bu mahsulün kıymetlendirilmesi ve netiyce itibariyle yetiştiren köylünün daha çok faydalanması hususları vilâyetçe düşünülmekte ve vilâyet makamı buna çok ehemmiyet vermektedir. Bunun için de yapılacak iş halen yetiştirilen pirinçlerin taşsız, topraksız ve kırıksız, temiz olarak piyasaya çıkarılmasının temini meselesidir. … Bu da ihtiyacı karşılayabilecek bir çeltik fabrikasının tesisi ile mümkündür. … Vilâyet, köylümüzün yetiştirdiği pirinci daha ziyade müsait bir fiatla satabilmesi için bir çeltik fabrikası tesisi etrafında ciddi bir surette meşgul olmaktadır. (Hakimiyeti Milliye, 8 Ağustos 1933)

Seyyar Satıcılar

İşportacılar Fazlalaştı, Bilhassa Halı Satanlar

İşportacıların ana caddelerde belediyece kaldırılması üzerine bu kabil seyyar esnaf daha pratik bir satış şekli buldu: Elde ve sırtta, daime seferber bir vaziyette satıcılık yapmak…

Bunlar neler satmazlar? Bir liraya ayakkabı, yirmi kuruşa kayış, korsa, fanila, yüz kuruşa yatak çarşafı, yedi buçuğa boyunbağı, on kuruşa çorap. Bu kabil esnafın bir de halı satanları vardır ki belediyenin bunu ne zaman kaldıracağını merak ediyoruz. Halı kadar mikrop nakli vasıta çok az bulunur. Bu halıcıların üç beş halı birden yüklenerek sokaklarda ve yaya kaldırımlarında herkese sürünerek icrayı sanat elemeleri çekilir şey değildir. Bunların mikdarı da o kadar fazladır ki her gün bir ikisine sürünmemekliğin ihtimali yoktur. (Milliyet/Ankara Postası, 13 Ağustos 1933)

Çarşı-Pazar

Meyve Ucuzluğu

Bugün hâlde üzüm 25-30, topatan kavun 20, Kırkağaç kavunu 25, karpuz 10, şeftali 25-30, kayısı 20, akça armudu 30, Malatya armudu 25, vişne 20, Amasya elması 35, ekşi elma 20, erik 20 kuruşa satılmaktadır. (Milliyet/Ankara Postası, 18 Ağustos 1933)

20 Kuruşa Domates

Dün sabah hâlde sırık domatesin okkası perakende olarak yirmi kuruşa satılmış ve akşama doğru on beşe inmiştir. Vakıa bu bahalılığa halk, lâyık olduğu fiil cevabı vererek hale uğramamaktadır. Ancak etin okkası 25’e satıldığı şu bol mevsimde yirmiye domates satılmasına belediye nasıl müsaade ediyor? Muhterem belediyemizin hal ile biraz daha yakından alâkadar olmasını rica ederiz. (Milliyet/Ankara Postası, 24 Ağustos 1933)

Haberleşme

Ankara-İstanbul-İzmir Telefonu Hazırlanıyor

Ankara ve İstanbul’u İzmir’e bağlıyacak olan telefon hattının Bursa’dan itibaren yüz kilometrelik kısmı yapılmıştır. Geri kalan 200 kilometresinin de Teşrinisani [Kasım] içinde tamamile yapılmış olacağı tahmin ediliyor. (Vakit, 4 Ağustos 1933)

Ulaştırma

Bisiklet Merakı

Düz asfalt caddeler Ankara’da bisiklete binmek merakını arttırdı. Otobüslerin berbat vaziyette olmaları ve pahalı bulunmaları da bağlarda oturanların birer bisiklet edinmelerine sebep oldu.

Bu merak o kadar ilerledi ki; adetleri mühim bir yekûn teşkil eden bisiklet kiralayıcı dükkânlarından başka seyyar bisiklet kiralayıcıları da türedi.

[İş Bankasının önünde] bisiklet kiralayanlar Çankırı caddesinin dümdüz asfaltı üzerinde bir aşağı bir yukarı gezer ve otomobiller arasında yalpa vurarak onların seyriseferlerini işkâl ederler. …

Öğrendiğimize göre bunları kiralamak da ucuzdur. İyi markalı ve yeni velospetlerin saati altmış ve elliye, orta halilerin de otuz kuruşadır. (Milliyet/Ankara Postası, 18 Ağustos 1933)

Cebeci Yolu Açılıyor

Samanpazarını Cebeci’ye bağlayacak olan büyük yolun iki tarafındaki binalar yıkılmış, toprak tesviyesi bitmiştir. Kışa kadar yol işlemeğe açılacaktır.

Bu yol tamamen bittikten sonra istasyon caddesine bağlanacak bu suretle Cebeci’den, kolayca hem istasyona hem de Samanpazarı’ndan şehre gelmek kabil olacaktır. Cebeci yolsuzluktan kurtulacaktır. (Hakimiyeti Milliye, 8 Ağustos 1933)

Altyapı Sorunlar

Ankara İçme Suyu

Ankara içme suyu komisyonu tarafından şehir içme suyu ihtiyacının temini için yapılmakta olan işler program dahilinde yürümektedir. …

…Halen şehre gelmekte olan su mikdarı azalmağa başlamıştır. Mevsimin en kurak zamanına yaklaşılmış olması ve esasen kışın kurak geçmesi suyun eksilmeğe başlamasını çok tabii göstermektedir. (Hakimiyeti Milliye, 2 Ağustos 1933)

Su Sıkıntısı

Ankara’da her sene olduğu gibi bu sene de şehir suyu sıkıntısı başlamıştır. Suyun varidatı gayrimuntazam bir seyir takip etmekte ve şehre su verilmesi de bu seyre göre tanzim olunmaktadır.

Hâlen halkın mümkün olduğu kadar az sıkıntı çekmesi için sular eskişehir tarafında geceleri kesilmekte ve bu inkıta müddeti o günkü su varidatına göre uzayıp kısalmaktadır. (Milliyet/Ankara Postası, 13 Ağustos 1933)

Çocuk parkında gerçekleşen kazalardan doğan sorumluluk

Çocukların oyun ve sosyalleşme ihtiyaçlarını karşılamaya hizmet eden, aynı zamanda fiziksel ve ruhsal gelişimlerinde önemli bir rol oynayan çocuk parkları çocuklarımızın hayatında oldukça önemli bir yer edinmektedir. Bu denli önemli bir yere sahip olan çocuk parklarının çocuklarımız için ne kadar güvenli olduğuna, bu parkların güvenliğini kimlerin sağlamakla yükümlü olduğuna ve parklarda gerçekleşen kazalarda sorumluluğun mahiyetine ilişkin hususların detaylarına gelin beraber inelim.

Çocukların en temel ihtiyaçlarından bir tanesi oyundur. Dört duvar arasında gerçekleştirilen oyun aktiviteleri çocuğun oyun ihtiyacını ancak bir nebzeye kadar karşılarken, çocuk parkları söz konusu ihtiyacı karşılamakta fazlasıyla yeterli ve aynı zamanda çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimi için oldukça önemlidir. Çocuk parkları çocukların yanında, biz yetişkinler için dahi heyecanlı koşuşturmaların yansımasıyla neşe kaynağıdır. 

Peki, hayatımızda bu denli önemli yere sahip olan çocuk parkları, çocuklarımız için ne kadar güvenlidir? Bu parkların güvenliğini sağlamakla kimler yükümlüdür? 

Ülkemizde bulunan çocuk parklarında salıncakların bağlı olduğu zincirin kopması, kaydırakların çökmesi yahut kaydırağın bitişine denk gelen zeminin iniş için uygun olmayışı, park ekipmanlarının devrilmesi yahut ekipmanlar için kullanılan malzemenin uygunsuzluğu, parkın zamanla çeşitli sebeplerle kullanıma uygun olmayan bir hale gelmesi ancak gerekli denetimlerin yapılmaması, tedbirlerin alınmaması ile birlikte kullanıma açık halde bırakılması gibi durumlar neticesinde birçok çocuk yahut ebeveyn yaralanmış yahut vefat etmiştir. 

Çocuk parklarının yapılacağı yerleri belirleme, alanda kullanılacak oyun ekipmanlarının tesisini sağlama, alana kurulan ekipmanların güvenli kullanım için gerekli koşulları sağlayıp sağlamadığını test etme, ekipmanların ve alanın güvenliğini düzenli aralıklarla denetleme, gerekli görüldüğünde ekipmanları tamiri yahut yenilenmesini sağlama ve ekipman ile alana yönelik diğer her türlü ek önlemleri alma görev ve yetkisi çocuk parkının bağlı bulunduğu belediyeye aittir. Belediye, söz konusu hizmeti kusursuz bir şekilde halka sunmakla yükümlüdür. 

Parkların güvenliğinin sağlanmaması sebebiyle gerçekleşen kazalardan doğacak sorumluluğun mahiyeti nedir?

Belediyenin çocuk parklarına ilişkin sunmakla yükümlü bulunduğu bahsi geçen hizmeti yerine getirmemesi veya eksik getirmesi yahut verdiği hizmeti kötü işletmesi neticesinde hizmet kusuru oluşacak, belediye sebep olduğu maddi ve manevi zararı giderme yükümlü olacaktır. 

Bu halde hizmet kusuru sebebiyle maddi ve manevi zarara uğramış kişilerin zarara sebebiyet veren belediyeye, zarara sebep olan eylemi öğrendikleri tarihten itibaren 1 yıl ve herhalde eylem tarihinden itibaren 5 yıl içerisinde, haklarının yerine getirilmesi maksadıyla başvurması gerekmektedir. Söz konusu talebe ilişkin başvurunun kısmen yahut tamamen reddi halinde, redde dair işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında 30 gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren 60 gün içerisinde zarar gören kişi, kanuni temsilcisi yahut yaşamını yitiren kişilerin yakınları tarafından zararın meydana geldiği yer İdare Mahkeme’sinde idari dava açılabilecektir.

Açılacak idari davanın davalısı belediye tüzel kişiliği olup, somut olayda hizmet kusuru bulunduğu düşünülen belediyeye göre değişkenlik gösterecektir. Ancak bilinmesi gerekir ki, idari davalarda davalı idarenin yanlış gösterilmesi halinde mahkeme, davayı husumet yokluğu sebebiyle reddetmeyecek, gerçek davalı idareyi davaya yönlendirecektir.

Söz konusu hizmet kusuru teşkil eden eylemi neticesinde belediyenin idare hukuku bağlamında tazminatla sorumluluğu doğduğu gibi, cezai sorumluluk da gündeme gelecek, meydana gelen yaralama yahut vefat vakaları, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu bağlamında yaralama yahut adam öldürme suçuna vücut verecektir. Burada ceza hukukumuzda geçerli olan cezanın şahsiliği ilkesi dolayısıyla, belediyenin somut olay çerçevesinde yetkili kılınmış biriminde çalışan temsilcinin bahsi geçen suç nevileri yönünden cezai sorumluluğuna gidilecektir. Suça ilişkin ihbar yahut şikayet ise mağdur kişi veya çocuk mağdurlarda kanuni temsilci tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına yahut kolluk makamlarına yapılabilecektir.

Belediyelerin ilgili birimlerinin hizmet kusuru teşkil edecek işlemleri sebebiyle parklarda gerçekleşen kazalarda cezai sorumluluğa gidilebileceğine yönelik emsal teşkil edebilecek birçok Yargıtay kararı da bulunmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/695 Esas, 2021/278 Karar ve 15.06.2021 tarihli kararı ile; Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne ait Süleyman Çelebi Parkında lise öğrencisi şahsın elinde bulunan basketbol topuyla potaya smaç atması ile birlikte basketbol pota direğinin zeminde tutturulduğu demir kaidelerden kırılıp şahsın üzerine devrilmesi ile şahsın hayati tehlikesine, 6. derece kemik kırığına ve organ işlevinin kaybına neden olacak şekilde yaralandığı bir olayda, Bursa Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Şube Müdürü ve teknik birimler sorumlusu sanıklar hakkında, sanıkların sorumluluklarında bulunan kent mobilyalarının bakımını sağlamak ve bu eşyanın tehlike yaratmasını önlemek amacıyla gerekli önlemleri almakta yetersiz kalmaları ve sadece önleme faaliyetlerini gelen şikayetler ile dar kapsamda bırakmaları nedeniyle olayın meydana gelmesinde kusurlu olduklarının kabulünün gerektiğine karar vermiştir. 

Çocuk parklarında belediyelerin hizmet kusuru sebebiyle gerçekleşebilecek kazalarda başvurabileceğimiz hukuki yolların bilincinde olarak; çocuğu ve oyunu birleştirip herkesi dört duvar arasından dışarıya taşıyan, neşenin ve heyecanın ortaya çıkardığı bol kahkaha sesinin kulaklarımızı çınlattığı, güvenlik sorunu ve neticesinde kaza yaşanmaksızın eğlenceye doyulan ve hepimizin çocukluğunda ve hatta yetişkinliğinde önemli bir yer edinen çocuk parklarında güzel vakit geçirmenizi dileriz. 

Ebeveynliğin yaz mevsimi

Ben doğma büyüme küçük şehirliyim. Küçük bir şehirde çocuk olmanın, genç olmanın çeşitli nimetleri vardı, faydalandım. Ancak küçük şehirler birtakım imkânsızlıklar barındırır. Hepsini kattım karıştırdım öyle geldim Ankara’ya, ilk önce öğrenci olarak.

Şimdilerde ise Ankara’da yaşayan bir ebeveynim ve sanırım çocuklarım için Ankaralı diyebilirim. Bir çocuğu bir köy büyütecekken, bu görevi önce yaşadığımız mahalleye sonra da yaşadığımız şehre bırakmayı seçiyorum. Bunun yolu da hafızalarında şehre dair anılar, kokular ve tatlar bırakmaya çalışmaktan geçiyor.

Son 6 yıl içinde çalışan bir ebeveyn olup çocuğunu bazen işe de götürmek durumunda kalmayı, öğrenci bir ebeveyn olup çocuğunu da derse kucağında götürmeyi, evden çalışan bir ebeveyn olup ev içi sorumlulukları da yüklenerek çalışmayı ve işsiz bir ebeveyn olmayı deneyimledim. Bütün bu deneyimler içinde en zorlusu şüphesiz çocukları yaz tatilindeyken evden çalışan bir anne olmaktı benim için. Ancak diğer bütün durumlar için de çeşitli formüller geliştirdik.

Bizler çocuklarını her daim eğlemek zorunda olan, her fırsatta çocuklarıyla etkinlik planlaması gereken bir nesil olduk. Yeni pedagoji anlayışı, bize başka nesillere yapmadığı bir kıyak yaptı ve şöyle dedi: Çocuklarınızla oynayın, onlarla “kaliteli” zaman geçirin, dinleyin, aynalayın, etkinlik yapın… Tabii ki hakkını verecektik bu devrin getirdiklerinin, gerekeni yaptık. Ancak evden çalışan, bilgisayarını götürdüğü her yeri ofis eyleyen bir ebeveynseniz ve çocuklarınız yaz tatilinde evdeyse işin tek bir sırrı var: Sıkılmalarına fırsat tanımak. Canlarının bir miktar sıkılması bir şekilde üretme isteğini açığa çıkarıyor. Hemen olmasa da zamanla oluşan bir şey bu kendi kendini oyalayabilme becerisi. 

Büyük kızımla aynı masada oturuyoruz ben bu satırları yazarken. Önünde bir kavanoz boncuk ve bir miktar ip var. Bir süre bileklik ve kolye yapacaktır. Birbirimizin iyiliğini gözete gözete bir sabah mesaisi geçirebiliyoruz. Evde okumasını, inceleyip kurcalamasını istediğim kitapları da ulaşılabilir şekilde yaşam alanına yerleştirmek de iyi bir yöntem benim deneyimimde. Örgü denemeleri, su oyunları, kâğıtlar, resimler birçoğumuzun hayatının önemli bir parçası, biliyorum. Peki, şehirle kurduğumuz ilişki bunun neresinde diyecek olursak bu, oturduğumuz mahalle ile başlıyor. Büyük, güvenlikli, çok bloklu sitelerin ya da müstakil bahçeli evlerin olduğu bir mahalle değil burası. Çiçek yetiştirebilecek kadar balkonlu ve önden asla bilinemeyen arka bahçelerden birbirine bakan apartmanların olduğu bir mahalledeyiz. Büyüdüğüm o küçük şehrin tamamına benzeyen bir mahallede başlıyor şehirle ilişkimiz: Ankara’nın en eski apartmanlarından birinin balkonuna ektiğimiz çiçeklerle ve arka bahçelerinde solucan arayarak.

Büyük kızım Ankara’nın en eski apartmanlarından birinin arka bahçesinde solucan arıyor.

Günün rotası, o gün ne işimiz olduğuna göre değişir. Bir anda kendimizi ağaçların ve çiçeklerin içinde Portakal Çiçeği Vadisinde bulabiliriz. Vadi bol bu şehirde, Dikmen Vadisi de olur, severiz. Çiçekli tarihleri asla kaçırmayız. Bu da bir çeşit rutindir. Şehrin belleği saydığım Ulus’a da hava serinse neden yürünmesin? Kısacık bir zamanda bir çocuk etkinliğinin peşine düşüp Cermodern’e de ışınlanabiliriz. Hem böyle olursa çocuklar atölyeden çıkana kadar da biraz çalışma, okuma fırsatı bile oluşur. Rotamızı Kale tarafına hızla kırabiliriz ki sıcak öğleden sonraları bazı evler için çok daha zorlu. Tam da sıcağın dayanılmaz saatlerinde bir müzeye kendinizi atmanızı önerebilirim. Rahmi Koç Müzesinde vakit geçirmeye benim çocuklarım bayılır. Ankara müzeler konusunda da şanslı bir şehir. Kızılay nasıl olsa yakın, Adnan Ötüken Kütüphanesine de haftada bir gün ayrılabilir. Hem yaz etkinlikleri hem bahçesi ile bizim için önemli bir durak. Tunalı’ya doğru gidersek çocuk oyunları sergileyen çeşitli özel tiyatrolarla karşılaşmamız da mümkün. Okumaya yeni başlayan çocuklar ya da kendine dair hikâyeleri çocuğuna anlatmak isteyen ebeveynler için Cin Ali Müzesi de bu civarlarda. Ben bazen çalışmak için de gidiyorum, çünkü çocuk dostu. Çocuk dostu mekânlar biz ebeveynlerin de dostudur.

Şehrin merkezinde kendine has dokusu olan bir mahallede, şehre bu kadar yakından bakabilme imkânını seviyorum. Sadece insan ilişkilerimizde kurduğumuz bağlar değil, yaşadığımız çevre, o çevrenin fiziksel koşulları ve kültürel olanakları ile oluşturduğumuz bağlar da önemli. Bu yüzden inanıyorum; bir çocuğu, yaşadığı şehir büyütür.

Çocukların bir oyun parkına ihtiyaçları var mı?

Geçtiğimiz günlerde Şili Meydanı’ndan Kuğulu Park’a doğru inerken nispeten geniş kaldırımlarda top oynayan çocukları gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı anlatamam. O kadar uzun zamandır sokak ve kaldırımlarda oynayan çocuk görmemiştim ki, kendi kendime şakayla karışık, bu gördüğümün farkındalık yaratmak için yapılan bir performans sanatı ürünü olup olmadığını sordum.

Sokaklarda oynayarak büyüyen neslin temsilcilerinden biri olarak çocukluğumuzdaki kentler ile şimdiki kentler arasında büyük bir uçurum olduğunu görüyorum. Sokakları, kaldırımları, boş arsaları, okul bahçelerini, mahallenin inşaat halindeki binalarını oyun alanı olarak sonuna kadar kullanırdık. Sokakta başladığımız futbol oyunları diğer çocukların katılmasıyla beraber kalabalıklaşır iki takım çıkaracak hale gelirdi. Ondan sonra sokağa sığamadığımız için mahalle okulumuzun bahçesine girer orada devam ederdik (tabii o zamanlar okul bahçesine girmemizi engelleyen güvenlikler de yoktu). Sokaklardan arabalar çok seyrek geçerdi. Bir araba geldiğinde oyunu durdurur, aracın geçmesini bekler, sonra oyuna kaldığımız yerden devam ederdik. Kaldırımlar ara sokaklarda zaten çok yoktu; olanlar da arabalar için park yerine dönüşmemişlerdi.

Kentler artık çocuklar için güvensiz mekânlar olarak görülüyor. Sadece suç potansiyeli, saldırılar, hırsızlıklar, tacizlerle değil rutinleriyle de güvenilmez hale geldiler. Ara sokaklara kadar yansıyan yoğun araç trafiği sorunu sokakları, araçların park edilme ihtiyacı ise kaldırımları birer oyun alanı olmaktan çıkarttı. Kentlerin kalabalıklaşması ve kent merkezindeki boş alanların gittikçe daha değerli hale gelmeye başlaması oynamak için uygun boş arsaları da gittikçe azalttı. Okul bahçeleri de mesai saatleri dışında bahçelerine kimsenin giremeyeceği (ve mesai saatlerinde içerisinden hiçbir öğrencinin kaçamayacağı) şekilde yeniden düzenlendi. Böylece çocuklara açık havada oyun alanı olarak parklar ve  parkların içerisindeki oyun alanları kaldı.

Çocuklar ile oyun parkları arasındaki ilişkisi ise ikircikli ve iki temel soruyu içeriyor. İlki, çocukların gerçekten bir oyun parkına ihtiyaçları var mı? İkincisi; çocuklar için oyun parklarını kim, hangi yetkinliğe dayanarak tasarlamaktadır?

Oyun parkları gerekli mi?

Bu soruya coğrafyacı, eğitimci ve sanat üreticisi Denis WoodÇocuklara Hürriyet! Kahrolsun Oyun Alanları!” isimli denemesinde hayır cevabını verir. Ona göre; kentlerin çocuklar için güvensiz alanlara döndürülmesi tarihsel, kültürel ve politik bir sürecin sonucudur. Çocukluğun tarihsel oluşum sürecinde çocuklar korunmaya muhtaç olarak görülmüştür. Wood’a göre bu yüzden çocuklar ya evlerin özel korunaklı alanlarında ya da park ve bahçeler gibi ailenin koruyuculuğunun devam ettiği yerlerde yaşamalıdırlar. Belirli zamanlarda (örneğin akşamları) belli yerlerde (sokaklar dahil olmak üzere pek çok yabancı kişinin olduğu kamusal alanlarda) çocuklar bulunmamalıdır. Bu yüzden çocuklar rahatlıkla gözlenebilecekleri ve denetlenebilecekleri kendileri için “güvenli” alanlara sürülmelidirler. 

Ünlü yazar Jane Jacobs ünlü eseri Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı kitabının “Kaldırımın Kullanımı: Çocukların Asimilasyonu” isimli bölümünde sokaklarda ve kaldırımlarda oynamanın farklı faydalarından bahseder. Jacobs’a göre kaldırımlarda oynamak çocukları yetişkin yaşamına hazırlar (ki zaten oyunun da en önemli işlevi budur). Jacobs kaldırımların en önemli kamusal karşılaşma yeri olduğunu belirtir; bir sokaktan ve kaldırımından onlarca farklı insan geçmektedir. Çocuk bu insanlarla karşılaştıkça kamusal yaşam için gerekli olan ilişki biçimlerini öğrenmeye başlar. Ailesi, akrabası, komşusu, tanıdığı olan kişilerin ötesinde insanları görür. 

Çocuklar için en iyisini kim bilir?

Çocuklar korunmaya muhtaç oldukları kadar karar verme iradesinden ve sorumluluğundan da mahrum olarak damgalanırlar. Aldıkları kararlarda tümüyle yetişkinlerin özellikle de ebeveynlerinin tahakkümü altında görünürler. Yani en temel inanış, çocuklar kendileri için doğru olan şeylerin farkında değillerdir ve yetişkinlere muhtaçtırlar. Bu oyun alanı tasarımlarında da böyledir. Birtakım yetişkinler çocuklar için en uygun, en öğretici, en güvenli oyun alanlarını çocuklara sormadan tasarlar ve çocukları da bu oyun alanlarına mahkum ederler.

Fakat çocukları değersizleştiren bu tutuma karşı kampanyalar da ortaya çıkmıştır. Bunların en ünlüleri ‘macera oyun alanları’ (adventure playgrounds) denilen yaklaşımdır. Bu yaklaşımda oyun alanı için bazı mekânlar belirlenir ve bu mekânlar çoğunlukla belirli mahalle topluluklarının kontrolündedir. Bu oyun alanları çocuklara bırakılır ve çocuklar kendi istedikleri oyun mekânlarını, topluluğun imkânları çerçevesinde kendileri üretirler. Malzemeleri çocuklar taşır, çivileri çocuklar çakarlar. Yetişkinlerin buradaki işlevi çocukların istedikleri tasarımı oluşturmalarında yardımcı olmalarıdır. Bu oyun alanlarının fotoğraflarına baktığımızda günümüz ebeveynlerini çıldırtacak kadar güvensiz alanlar görürüz ama buralar çocukların kendi istek ve ihtiyaçlarına göre düzenledikleri alanlardır.

Macera oyun alanları anlayışından türeyen bir diğer yaklaşım oyun koruculuğu (playworker) yaklaşımıdır. Bu yaklaşımda oyun mekânı tümüyle geri plana itilir ve çocuk ile oyununa odaklanılır. Zira bu yaklaşıma göre mekâna çok fazla odaklanmak oyunun ve çocuğun geri planda kalmasına yol açar. Bu yaklaşımla; oyun oynayan çocuğun olduğu her yer, bir oyun alanı haline dönüşmektedir. 

Sonuç

Çocuklar ile kent arasındaki ilişkiyi oyun üzerinden anlamaya çalışırken iki sorun bulduk. Bunların temelde iki çözümü vardır. İlki acele ve pragmatik çözüm, ki bu çocukların güvenli oyun alanlarına mahkum etmektir. İkincisi uzun ve akılcı çözüm, ki bu çözüm kentlerin çocuklar için daha yaşanabilir yerler haline getirilmesini kapsamaktadır. Hangi çözüm için mücadele edeceğimiz hala açık bir kapıdır.

Kaynak Notu

Pelin Derviş ve Selva Gürdoğan’ın editörlüğü yaptıkları İstanbul95 Okumaları: Şehirde Oyun kitabı (https://pelindervis.com/media/pages/publications/istanbul-okumalari-sehirde-oyun/51349506b1-1606898591/sehirde-oyun.pdf). 

Denis Wood “Çocuklara Hürriyet! Kahrolsun Oyun Alanları!” (s. 140-153). 

Jane Jacobs “Kaldırımın Kullanımı: Çocukların Asimilasyonu” (s. 84-95). 

Lady Allen of Hurtwood, “Macera Oyun Alanları” (s. 96-129). 

Morgan Leichter-Saxby ve Suzanna Law, “Oyun Kuruculuğu Uygulaması ve Pop-Up Macera Oyunu & Turun Öyküsü”, (s. 166-173).        

Orada bir bostan var uzakta: Çankaya Belediyesi Mutlukent Bostanı gezisi 

Temmuz ayından bu yana sürdürdüğümüz Ayrancı mahalle bostanı eğitimlerine, altıncı haftamızda Çankaya Belediyesi’nin kurduğu ilk kent bostanına yaptığımız geziyle devam ettik. 

17 Ağustos 2023 günü sabah 9.00’da Ayrancı Baharevinde başlayan maceramızın yeni hedefi Çankaya Belediyesi Mutlukent Bostanı oldu. 2015 yılında 2 bin metrekarelik bir alanda kurulan bostanda ilkbahar ve sonbaharda ücretsiz olarak temel sebze yetiştiriciliği eğitimleri veriliyor. Eğitimlere katılan kursiyerlere öğrendiklerini uygulama imkânı sunan, 20 parselden oluşan Mutlukent Bostanı yaklaşık 350 metrekarelik bu araziyi, dikim alanı, eğitim salonu ve sera ile paylaşıyor.Kursiyerler Ocak-Haziran arası aldıkları eğitimin sonunda dikim yaptıkları alandan ürünlerini bu aralar almaya başlamış. Bir ay içinde kışlık ekim için yeni hazırlıklar da başlayacak. 

2015 yılında açılan Çankaya Belediyesi Mutlukent Bostanı 2 bin metrekarelik bir alanda kurulmuş.

Mutlukent Bostanı’nda bizi Çankaya Belediyesi Kent Tarım Grubundan Ziraat Mühendisi Sertaç Hekim ve ekibi karşıladı. Bizimle bostanın açılış fikrinden bugününe kadar geçtikleri yolları, yaşadıkları sorunları ve hissettikleri mutluluğu paylaştılar. 

Çankaya Belediyesi Kent Tarım Grubundan Ziraat Mühendisi Sertaç Hekim

Hekim, “Amaç kışa turşuluk çıkarmak değil bostancılığı öğrenmek” diyor ve ekliyor “Tabii ki bazı kurallar burada da var: Her parseli 2 kişi paylaşıyor. Herkes bahçesiyle ilgilenmeli, biri tatile gittiğinde diğeri burada olmalı. Gönüllülük esası ve dayanışmayı büyüten bostan çalışmasında hasata yaklaştık. 1 ay içinde ürünleri hasat ettikten sonra güz ekimine başlanacak.“ Hekim ayrıca kardeş bitkiler ve zararlılarla mücadele yöntemleri konusunda şunları açıkladı: “Kabak, fasulye ve mısır aslında üç kız kardeş olarak bilinir ve birlikte ekilirler. Ayrıca kadife çiçeği de bazı zararlıları uzak tutar. Bahçede kesinlikle kimyasal ilaç kullanmıyoruz. Doğal ilaç kullanıyoruz.” 

Mutlukent Bostanı’na yeni ebeveynlerin çok ilgili olduğunu belirten Hekim bostancılığın sağladığı faydayı üç başlıkla özetliyor: “Tabiat bilinci artıyor, sosyal iletişim güçleniyor ve ekme biçme yetiştirme konusunda bilgilendiriyor.” Biz farklı yaş gruplarının bir arada olduğu, aynı dili konuşan insanların bir dayanışma içinde olması nasıl da güzel diye düşünürken altını çiziyor: “Sağlıklı gıdaya en kolay kendiniz yetiştirerek ulaşabilirsiniz!

Hekim tohumların saklanmasından ekilmesine kadarki süreci ise şöyle açıklıyor: “Serada, önceki seneden gelen ve gönüllülerin paylaştığı atalık ve/veya yerel tohumlar tohum çimlendirme torfu kullanılarak ekiliyor ve kursiyerler kendi fidelerini üretiyorlar. Tohumlar ışık almayan nemsiz ortamda saklanmalı. Tohumların hepsi hava almayan kavanozlarda ve buzdolabında muhafaza ediliyor. Tohumları iyi muhafaza etmediğimiz durumda verim yüzde 70’in altına düşer ve mümkünse bu senenin tohumlarını seneye kullanırız, çok da uzun zaman bekletmememiz gerekir.” 

Ziraat Mühendisi Sertaç Hekim serada tohumların saklanmasından ekilmesine kadarki süreci açıklıyor.

Mutlukent Bostanı’ndan size özel öneriler:

Taşınacağımız zaman hep güney cephe gözetiyor olsak da ekim yapacağımız alan için en doğru taraf doğu yönü. Çünkü isteğimiz sıcaktan kavrulan toprak ve bitkiler değil sabah güneşi ile beslenip sonrasında serinlemesi.

Kullandığımız toprak karışımı besin açısından zengin olmalı. Toprağın rengi açık kahverengi değil koyu kahverengi humuslu ve ph’ı da optimum 6.0-7.5 olmalı. 

Cam kenarında yetiştirme yapmamalıyız; tohum çimlenene kadar karanlık ve nemli tutmamız gerekiyor. 

Hava 20 dereceyi geçtiyse sulama yapmamalıyız.

Ekim yaptığımız saksı en az 40-45 cm derinliğinde olmalı.

Kanatlı gübresi çiçeklenme zamanında eklenmeli.

Mutlukent bostanından bahçe bitkilerimiz için doğal ilaç tarifi

30 gr arap sabunu, 

15 ml ispirto

1 litre suyu karıştırıp bahçenize, balkonunuzdaki saksılarınızı afifler, beyaz sinek, tripsler ve unlu bite karşı korumak için, bu zararlılarla mücadelede doğal bir ilaç olarak kullanabilirsiniz.

Çankaya’daki tüm gelişmeleri buradan takip edebilirsiniz.

Sürdürülebilir bir kent hayali: Ayrancı Bostanı Girişimi 

Yağmurların asla durmadığı, en güzel baharın bir türlü bitmediği, yazın başlamakla başlamamak arasında kaldığı, umutlarımızı sineye çektiğimiz günlerde Ayrancı Mahalle Bostanı için harekete geçtik. Bir grup semt sevdalısı, yeşile düşkün insan ile 10. yıldönümünde Gezi Direnişi’ne de bir selam yollayıp bir araya geldik. Çok heyecanlı bir gruptuk, uzun uzun konuştuk.

İlk ve en önemli sorunumuz Ayrancı’da bostan yapacak alanın olmamasıydı. Bazı kimseler “onu da belediye veriversin” dese de, olmayan şeyleri belediyeden isteyemezdik. Semtin esnafı “ürünleri satacak mısınız” endişesine düşse de tabii ki satmayacağız… Aslında daha başka sorunlarımız vardı: Zararlılarla nasıl mücadele edeceğiz, egzoz gazı, hava kirliliği ürünleri nasıl etkileyecek, hangi mevsimde ne ekeceğiz, ona nasıl bakacak ve nasıl hasat edeceğiz? 

Madem henüz bostan alanımız yok, o zaman önce teorik bazı bilgilere erişelim sonra diğer sorunlarımız çözelim ve mümkünse sonbahara –değilse 2024 ilkbaharına– ekimimizi gerçekleştirelim kararını verdik. 

Cemile Sunar

Ayrancı’nın bostan hayali

Ayrancı’da bostan hayali yeni değil. Bunu apartman bahçelerinde deneyenler var.

Peyzaj Yüksek Mimarı Cemile Sunar oturduğu apartmanın bahçesinde oluşturduğu bostanla gazetemize konu olmuştu, hatırlarsınız. Onun hem eğitiminden hem de deneyiminden faydalanmak istememiz de tam olarak bu sebeptendi. Önce sevgili hocamız Cemile ile görüştük. Ayrancı’da bir bostan fikri onu da son derece cezbetti ve kendini semt bostanına adadı.

İşte böyle başlayan hikâyemizi Haziran’ın sonundan beri her perşembe 19.00’da Çankaya Belediyesi Baharevi’nde bir araya gelerek sürdürüyoruz. 

Cemile hocanın haftalık sunumlarıyla öğreniyoruz, tecrübe paylaşımı yapıyor sorularımızı soruyoruz. Viyollere havuç, brokoli, sap kereviz gibi sebzeler ekip aramızda bölüşüyoruz. Bunları evlerimizde filizlendirip saksılara ekmeye dair planlar yapıyoruz. Burada Çiğdem hanımın kulaklarını çınlatmadan olmaz. Kendisi semtimizin bir başka yeşil sevdalısı. Oturduğu apartmanın bahçesini bir bostana çevirmiş. Tam da hayal ettiğimiz sebze ve meyveleri yetiştiriyor. Kendisi bizi her şeyleri ektiği o şahane bahçesinde ağırlıyor, kırk yıllık hatırlı kahveler yapıyor.

Bir başka hafta, hocamızın sunumunun ardından “Şehir Bahçeleri” isimli belgeseli değerlendirdik. Balkonda yeşeren –belki de yeşeremeyen– tohumlarımızı konuştuk. Bir hafta Çankaya Belediyesinin Mutlukent’te bulunan kent bostanını ziyaret ettik, eğitimlerine katıldık.

Bedava maydanoz için bostan mı kurulur?

Semtimizde bir bostan kurmak istiyoruz ama maksat bedava maydanoz yemek değil. Çünkü öyle bir alanımız yok ve ektiklerimizle semtte yaşayanların sebze, meyve ihtiyacını karşılayacak bir insan gücümüz veya maddi imkanımız da yok… Bostan hayalimizin altında yeşile düşkün, semte sevdalı dostlarımızla bir arada olmak yatıyor. Çünkü aynı hayali kuranlarla bir araya gelemediğimizde duygularımız da boşa gidiyor, çabalarımız da… Biliyoruz ki birbirimizi bilmek, görmek, duymak hepimize güç veriyor. Dayanışma yaşatıyor komşular. 

Bostan için alan yok peki neden bu çalışmalar diye sorabilirsiniz. Yeşil ve sahipsiz bir alan yok ama tek seçeneğimiz “bahçeye” ekmek değil. Tohumlarımızı yükseltilmiş bahçecilik, topraksız tarım gibi uygulamalar ile canlandırabileceğimiz gibi balkonları, saksıları, bazı parkları da bu işe katabiliriz. Yaşamlarımızı sürdürülebilir kılabiliriz.

Komşu komşunun külüne de gülüne de muhtaçtır

Semtimizin başının belası kentsel dönüşümlerle, kentsel dönüşüm sebebiyle yıkılan yok olan bahçeler, meyve ağaçlarının yerine tayin edilen çim alanlar ile mücadele edeceğiz. Bostan hayaliyle girdiğimiz bu yolda aslında bir semt özsavunmasını inşa edeceğiz. Sosyal medyada bostan duyurusu paylaştığımızda altına gelen betonlaşmayla mücadele ne zaman sorularına sabırla cevap vereceğiz ve eleştirenlerin de desteğinizi bekleyeceğiz. Bilmelisiniz ki, siz de katıldığınız gün mücadele hızlanacak. 

Komşu komşunun külüne de gülüne de muhtaçtır diyoruz ve hepinizi açık seçik davet ediyoruz. Canını seven, yeşil bir semt isteyen komşular; perşembe 19.00’da Baharevi’nde görüşmek üzere!

Kendimize dürüst olmak

Astroloji ile ilgilenenler yakından bilirler. Doğum haritanıza bakıldığında, dört element dedikleri ateş, toprak, hava ve su burçlarına denk gelen evlerinize gezegenleriniz dengeli olarak yerleşmişse farkındalığı yüksek insanlar olduğunuza inanılır. Şanslı insanlar… Benim gibi toprağı bol, ateşi düşük, havası fazla, suyu az olanların ise yaşamda farkındalık için sanırım daha fazla çaba sarf etmesi gerekiyor. Ne yapmamız lazım?  Elbette bu konudaki yetkin insanların söyleyecekleri yöntemleri öğrenmek gerek. Sanırım ilk olarak insanın mevcut durumunu kabullenmesi ile farkındalık başlıyor. Önce kendimize dürüst olmak, bence farkındalığı arttırmanın en önemli adımlarından biri.

Slavoj Zizek

Geçenlerde sosyal medyada günümüzün renkli simalarından sosyolog ve filozof Slovenyalı Slavoj Zizek’in bir videosuna denk geldim. Dünyanın en bilinen kahve markasıyla ilgili ilginç tespitleri var. Şöyle diyor Zizek; Dükkândan içeriye bir kapuçino almak üzere girdiniz. Sadece kahve almakla kalmıyor aynı zamanda bir ideoloji de satın alıyorsunuz. İçeride sizi posterler karşılıyor. Satış gelirlerinin bir bölümünü Afrika’daki açlığın giderilmesi, çocukların sağlığı, Sahra’ya su getirilmesi, çiftçilerin desteklenmesi gibi projelere nasıl aktardıklarını anlatıyorlar. Benzerlerimizden pahalıyız ama sayenizde bakın bunları yapıyoruz diyen afişler, mükemmel bir sistem… Düşünsenize, eskiden kahvemizi yudumlarken orada bizim için kahveyi üreten insanların yaşam koşullarına üzülürdük. Hâlbuki bu olağanüstü pazarlama başarısı tüketiciyi bu tip dertlerden kurtarmış oluyor. Kısaca biz kahvemizi keyifle içerken artık vicdan azabı çekmeyen bir tüketici olmayı kabul etmiş oluyoruz.

Videoyu izlerken aklıma küçükken memleketimizde şahit olduğum taziye evleri geldi. Parayla cenazeye çağrılan kadınlar öleni tanımasalar bile üstlerini başlarını parçalayıp, ailenin en yakınından daha fazla ağlamak ve ağıt yakmak suretiyle hem aldıkları parayı hak ederler hem de ev sahibi yerine yas ritüellerini yerine getirirlerdi. Alın size, vicdanı rahat bir cenaze sahibi…

Daha o zamanlar bile, demek ki insan doğası, vicdan azabı yükünü başkasına aktarmayı öğrenmiş ve basitçe bir sistem geliştirmiş. Yani insanın olduğu yerde sürpriz diye bir şey olmuyor.

Sokrates günümüzde yaşasaydı böyle durumlar karşısında onun en sevdiği ve ömrü boyunca peşinden koştuğu can alıcı soruları sormadan edemezdi. Mesela bize yas tutmak nedir, vicdan nedir diye sorardı. Yahut düşkün birine yardım etmek nedir diye canımızı sıkardı. Onun vazgeçemediği bir “tanım” takıntısı vardı. Çünkü bir hissi, bir düşünceyi, bir durumu tanımlamak hayati bir konuydu. Onun için tanımı doğru yapmadan hayatın farkındalığı başlamıyordu.

Doğuştan eksik olan elementlerimi tamamlamam mümkün olamayacağına göre farkındalığı sağlayıp dengeyi nasıl tutturacağım? Bu çağın en önemli sınavlarından biri de bu olsa gerek. Sanırım samimi sorular burada başlıyor. Kendimize karşı dürüst müyüz? Elbette günümüzde pek çok sorunla baş etmek zorundayız. İklimin gelgitli ruh halleri, yasa tanımazlık, bölüşümün acımasız adaletsizliği, kaygılar, endişeler… Tüm buna benzer dertlerle uğraşırken farkındalığımızı arttırmak sorunlarımızı çözer mi? Üstüne, karşılaştığınızda zoraki gülümseyip ardından park yerinize arabasını park eden sevgili apartman komşunuza gelin de komşuluğun, dostluğun tanımını yapın bakalım.

İçi zaten boşaltılmış olan sevgiyi, aşkı, ölümü, merhameti ve elbette samimiyeti yeniden doldurmak ne kadar da zormuş. Sokrates idealleri uğruna baldıran zehrini içmek zorunda kalmıştı. Şimdiyse en azından başımıza bir dert açmadan durumun farkında olanlara komşu diyelim, azıcık dedikodu yapıp diğerlerini astrolojiye havale edelim. 

Nesneleri saklayarak ortaya çıkaran çift

Sanatı; tuvaller, heykeller olarak görerek, dört duvarın içerisinde hapsetmeye meyilliyiz. Belki de onlara fazlaca değer verdiğimiz ve korumak istediğimiz için bunu yaparız. Kalıcılığını sağlamaya çalıştığımız bu eserlerin zaman zaman taklitleriyle karşılaşırız bu nedenle. Çünkü eserlerin bulunduğu konumlara gidip görmek ve incelemek, mümkün olmayabilir.

Fiziki ihtiyaçların karşılanması, örtünme, korunma için var olduğunu düşündüğümüz kumaşı, sanat eserlerinin olmazsa olmazı olarak da görebiliriz. Burada Postmodern sanatla ilişkilendirsek de, tuvallerde boyaların kendilerini gösterdikleri yer bir kumaş parçası. Kumaş formdan forma girebilmesi, sosyal ve kültürel konumu göstermesi bakımından da önemlidir. Geçmişte farklı anlamlar taşısa da günümüzde kumaşın daha olumsuz bir işlevi vardır; farklılıkları karıştırmak, kuşku ve belirsizlikleri anlatmak gibi. Örtmek bir nevi maskelemedir.

Son yüzyıla kadar eserlerin belli mekânlarda görülebilmesine alışkındık. Ancak bu yüzyıl sanatın mekândan, boyadan, alçıdan, kağıttan ve fırçadan bağımsız olarak yaratılabileceğini de kanıtladı. Bir enstalasyon (yerleştirme, konumlandırma) sanatçısı olan Christo ve eşi Claude, adlarını binaları, nesneleri veya parkları renkli kumaşlarla örterek duyurdu. Her ne kadar farklı eserleri olsa da uzmanlıkları binaları kumaşla paketlemek. Sipariş üzerine çalışmayı reddeden sanatçı, nihayetinde şu an bahsi geçen enstalasyon eserlerden hayatını idame edemeyeceğinden, klasik tarzdaki eserlerinin gelirini enstalasyon çalışmalar için bir kaynak olarak görmüştür. Bu eserler maliyetli olmalarının dışında, sergilendikten hemen bir ya da iki hafta sonra eski hallerine dönmeleri nedeniyle dikkat çekicidir. Bu giydir-çıkart mekanizması nedeniyle sanatçının bu tarz bir kalıcı eseri yok. Bu eserlerden geriye sadece o anın fotoğrafları, proje çalışmaları ve anıları kalıyor. Doğa, onların galerisi, kumaşsa eserleri olmuştur. 

Sanatçıya neden böyle bir şey ortaya çıkardın diye sormak pek normal olmasa da, Christo’nun neden bu tarzı seçtiğini görebiliyoruz; kendince var olan sorunu başkalarına da göstermek ve çözüm üretmek. Sanatçıların neden kumaşı seçtikleri ise, “İnsanların kendilerine ve çevrelerine daha bilinçli yaklaşmalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Bir projeye başladığımda sonucunun nasıl olacağını tam olarak bilmiyorum. Projelerimde çoğunlukla farklı tiplerde de olsa daima kumaş kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü kumaş, dinamik ve dokununca karşılık veren bir materyal olarak, en ufak esintide bile hareketlenebilmektedir” (Keser ve Oskay, 2015, s.84) sözlerinde saklı. Christo ve Jean Claude’un binaları kumaşla kapladıkları çalışmalarında binaların bulundukları çevreyle uyumlu kumaş renkleri seçmeleri izleyici üzerinde çarpıcı bir etki bırakmaktadır. Her çalışma için farklı tipte kumaş kullanmış olsalar dahi kumaşların ortak noktası hiçbir yapay katkı maddesi içermeyen doğal ve yeniden işlenebilen kumaşlar olmalarıdır. Mimaride kumaşın kavramsal ve estetik yönüyle kullanılması, yapının, çevreyle uyumuna işaret etmektedir. Kumaşın mimari bir yapıyla yorumlanması öncü ve sıra dışı özellikler içermektedir. Christo- Jeanne Claude çiftinin kumaşlarla gerçekleştirdiği devasa projeler popüler bölge ve yapıları ikonlaştırmaktadır. Kendisini paketleme sanatının yaratıcısı olarak görmeyerek nesnelerin formlarını değiştirmediğini, sadece merak uyandırmaya çalıştığını söylemiştir. Eserlerini yaratarak, yorumlamayı izleyicilere bıraktıklarını söylemişlerdir. Sahiplenmeyi protesto eden ve özgürlüğün üstünde fazlaca duran ikili, projelerini ücretsiz ancak kısa süreli sunmayı tercih etmişlerdir.

Christo- Jeanne Claude çifti

Christo ve eşi Jeanne Claude, 70’li yılların başında Colorada’da ‘Curtain Valley’ (Perde Vadisi) projesini hayata geçirdi. 80’li yıllarda Florida’nın Biscayne Koyu’ndaki küçük adaları pembe kumaşlarla çevreledikleri ‘Surrounded Islands’ (Çevrilmiş Adalar) ve Paris’te Ponf Neuf köprüsünü giydirme projeleri büyük ses getirdi. Christo eşinin ölümünün ardından İtalya’da İseo Gölü üzerinde 2016’da gerçekleştirdiği enstalasyon ‘Floating Piers’ (Yüzen İskele) ile yaklaşık 1 milyon 300 bin kişiyi gölün üzerinde yürüttü. Projeye ilişkin belgesel ‘Walking on Water’da, Christo ‘Gerçek şeyleri seviyorum, gerçek rüzgar, gerçek kuruluk, gerçek ıslaklık, gerçek korku ve gerçek sevinç’ diyordu. Sanatının anlamını, izleyene bırakan Christo’nun biyografisini kaleme alan David Boundon, Christo’nun nesneleri ‘saklayarak, ortaya çıkardığını’ ifade ediyor.

Arazi sanatının bir temsilcisi olan Christo, Jeanne-Claude ile birlikte binaları, parkları, doğal alanları örterek, sararak, yeniden şekillendirerek, siyasi bir duruş da sergiledi. Coğrafi alanın bir sanat eserine dönüştürülmesi ile hiç kimsenin sahip olamayacağı bir durum yaratan Christo, sahiplenmeyi protesto ediyordu.

Bu fikri sonuna kadar savunan Christo’nun açık alandaki büyük çaplı projeleri sadece kısıtlı bir süre için, ücretsiz olarak izleyiciye sunuldu. Christo, Reichstag’ı giydirmesinin ardından sanatına ilişkin yaptığı açıklamada, eserlerinin ‘Bir süre sonra kaybolmasının, estetik konseptin bir parçası olduğunu’ söylüyordu. Eserlerine işaret eden Christo, ‘Böylelikle özgürlük ile kök salıyorlar, zira özgürlük sahiplenmenin düşmanıdır ve sahiplenme aynı zamanda devamlılık anlamına gelir’ diyordu.

Eserleri sadece bir kesimin değil, toplumun tüm tabakaları tarafından izlenmesi ve yorumlanması sanatçı çiftin aradığı mekanizma idi. Eserleri binalara hapsolmadığından, eleştirmenlerin sözleriyle etkilenmediğinden aynı anda oradaki tüm halk kendilerince yorum yaparak inceleyebiliyorlardı.

Bu eserleri ortaya çıkartmak hayli zahmetliydi. Almanya’nın eski parlamento binası Reichstag’ın paketlemesi izni 23 yıl önce alınmıştı. Sadece izinlerin alınması, görüşmeler, incelemeler bile büyük maliyetler, siyasi iletişimler ve efor gerektiriyordu. Federal mecliste yapılan oylamayla sonuç alınmıştı. Ancak projeye karşı olanlar, 1890’da inşa edilen ve Almanya’nın en zor günlerine tanıklık etmiş yapının sarıp sarmalanmayla konu edilmesini onaylamıyorlardı. Eserin oluşmasını isteyenlerden özellikle belediye başkanı ise Almanya’nın 2000 yılı olimpiyatları için isminin duyulmasının kolaylaşacağı düşüncesindeydiler. Sanatçı çiftimiz ise eserin Almanya’nın tamamını mutlu edeceği düşüncesindeydi; nüfusun yüzde sekseni eser oluştuğunda yüzde yirmisi ise eser söküldüğünde mutlu olacaktı.

Christo’nun planladığı son eseri ise, Fransa’nın başkenti Paris’teki Zafer Takı projesiydi. Eylül 2021’de gerçekleşmesi düşünülen enstalasyonda, Paris’in simgelerinden biri olan Zafer Takı’nın 25 bin metrekare gümüş mavisi renkte polipropilen kumaş ile kaplanması ve 7 bin metre uzunluğundaki kırmızı kurdele ile bağlanması planlanıyordu. Christo’nun yaratıcı yenilikçi sanat etkinliği, sadece iki haftada 6-19 Nisan 2020’de olup bitecekti. Zafer Takı, yüksekliği 50, boyu 45, eni 22 metre dev bir anıt. Ortasındaki kemerli açıklığın eni 15 metre, yüksekliği 30 metreyi buluyor. Napolyon’un yıldızı parlarken planlanan anıtın, inşaatı başladığında Napolyon’un yıldızı sönüyordu. 1821’de ölen Napolyon’dan sonra ise inşaat 15 yıl terk edildi. Nihayet 1836’da tamamlandı. Ancak kadere bakın ki, ne Napolyon bu anıtı görebildi ne de Christo burada yapacağı çalışmayı yapabildi. Çalışma, sanatçı öldükten bir yıl sonra yeğeni tarafından tamamlanarak gerçekleştirildi.

Eserlerinde kullandıkları malzemelerin geri dönüştürülebilir olmasına da dikkat çeken sanatçı çift, güzellikler sunmak kadar doğayı korumayı da amaçlamışlardır.

Christo’nun yapıtları sanat eseri midir değil midir diye düşünebiliriz. Bergson, ‘sanat eseri hayret değil hayranlık uyandırmalıdır’ der. Bu açıdan bakıldığındaysa, Christo’nun, oldukça büyük sanat eserleri oluşturduğunu söyleyebiliriz.

The Wrapped Coast

The Wrapped Coast (Sydney,1968-69)

Enstalasyonun gerçekleştirildiği Little Bay sahili Sidney merkezine 14.5 km uzaklıkta, 2.4 km uzunluğunda, 46-244 metre genişliğinde ve 26 metre yüksekliğinde. Sarılması için 92.900 metrekare sentetik kumaş kullanıldı. Enstalasyonun kurulumunda dört hafta boyunca 110 mimarlık ve sanat öğrencisi ile birçok sanatçı çalıştı. Projenin finansmanı için sponsorluk kabul etmeyen ikili, projeyi Christo’nun 1950-1960’larda ürettiği işlerini satarak finanse etti. 28 Ekim 1969’dan itibaren 10 hafta boyunca sarılı kalan sahilden çıkarılan tüm malzeme geri dönüştürüldü.

Wrapped Manuments

Wrapped Monuments (Milano,1970)

1970 yılında, Milano’daki İtalya Kralı Vittorio Emanuele II’nin Duomo Meydanı’ndaki anıtı ve Leonardo da Vinci’nin Scala Meydanı’ndaki anıtı polipropilen kumaş ve kırmızı polipropilen iple sarıldı. Bol kıvrımlara izin verilecek şekilde dikilmiş kumaşlarla sarılan iki anıt da aynı anda Galleria’nın merkezinden görülebiliyordu.

Valley Curtein

Valley Curtein (Colorado, 1970-72)

10 Ağustos 1972’de, Colorado’da, Grand Junction ve Glenwood Springs arasına 35 inşaat işçisi ve 64 sanat okulu ve üniversite öğrencisinden oluşan bir ekiple, 18.600 metrekarelik naylon kumaş perde gerildi. Hazırlanması 28 ay süren projenin finansmanı yine Christo’nun eski işlerinin satılmasıyla sağlandı. Enstalasyonun kurulumunun ertesi günü çıkan bir fırtına ise bu projenin toplanmaya başlanmasına neden oldu.

Surraunded Islands

Surraunded Islands (Florida 1980-83)

7 Mayıs 1983’te, Miami’deki Biscayne Körfezi’ndeki 11 ada, 603.730 metrekare yüzer pembe dokuma polipropilen kumaşla çevrelendi. 430 kişilik bir ekip aracılığıyla kurulan enstalasyon öncesi adalardan kırk tonluk çöp toplandı. 11.3 km’ye yayılan neon pembe enstalasyon iki hafta boyunca sergilendi ve büyük ses getirdi.

Le Pont Neuf

Le Pont Neuf (Paris, 1985)

Paris’te yer alan Pont Neuf Köprüsü 22 Eylül 1985’te 300 profesyonel işçili bir grubun yardımıyla 41.800 metrekarelik ipek görünümlü altın rengi kumaşla kaplandı. Nehir trafiğini engellemeyecek şekilde sarmalanan kumaş, halatlar yardımıyla sabitlenip köprünün ana hatlarını belli edecek şekilde konumlandırıldı. Enstalasyon 14 gün boyunca sergilendi ve köprüyü kullanan yayalar da bu kumaşın üzerine yürüdü.

The Floating Piers

The Floating Piers (İtalya 2015-16)

1970 yılında tasarlanan proje ancak 2016 yılında gerçekleştirilebildi. Modüler yüzer bir iskele sisteminin taşıdığı 100.000 metrekarelik sarı bir kumaş, İtalya’nın Iseo Gölü üzerinde 3 km uzunluğunda bir yürüme yolu oluşturdu. 16 gün süren sergide yolu 1 milyon 300 bin kişi deneyimleme şansı elde etti. Sergi sonrasında ise kullanılan tüm malzemeler endüstriyel olarak geri dönüştürüldü. Christo, “Yüzen iskeleleri deneyimleyenler kendilerini suyun üzerinde ya da belki bir balinanın sırtında yürüyormuş gibi hissettiler” dedi.