Blog

Ebeveynliğin yaz mevsimi

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Ben doğma büyüme küçük şehirliyim. Küçük bir şehirde çocuk olmanın, genç olmanın çeşitli nimetleri vardı, faydalandım. Ancak küçük şehirler birtakım imkânsızlıklar barındırır. Hepsini kattım karıştırdım öyle geldim Ankara’ya, ilk önce öğrenci olarak.

Şimdilerde ise Ankara’da yaşayan bir ebeveynim ve sanırım çocuklarım için Ankaralı diyebilirim. Bir çocuğu bir köy büyütecekken, bu görevi önce yaşadığımız mahalleye sonra da yaşadığımız şehre bırakmayı seçiyorum. Bunun yolu da hafızalarında şehre dair anılar, kokular ve tatlar bırakmaya çalışmaktan geçiyor.

Son 6 yıl içinde çalışan bir ebeveyn olup çocuğunu bazen işe de götürmek durumunda kalmayı, öğrenci bir ebeveyn olup çocuğunu da derse kucağında götürmeyi, evden çalışan bir ebeveyn olup ev içi sorumlulukları da yüklenerek çalışmayı ve işsiz bir ebeveyn olmayı deneyimledim. Bütün bu deneyimler içinde en zorlusu şüphesiz çocukları yaz tatilindeyken evden çalışan bir anne olmaktı benim için. Ancak diğer bütün durumlar için de çeşitli formüller geliştirdik.

Bizler çocuklarını her daim eğlemek zorunda olan, her fırsatta çocuklarıyla etkinlik planlaması gereken bir nesil olduk. Yeni pedagoji anlayışı, bize başka nesillere yapmadığı bir kıyak yaptı ve şöyle dedi: Çocuklarınızla oynayın, onlarla “kaliteli” zaman geçirin, dinleyin, aynalayın, etkinlik yapın… Tabii ki hakkını verecektik bu devrin getirdiklerinin, gerekeni yaptık. Ancak evden çalışan, bilgisayarını götürdüğü her yeri ofis eyleyen bir ebeveynseniz ve çocuklarınız yaz tatilinde evdeyse işin tek bir sırrı var: Sıkılmalarına fırsat tanımak. Canlarının bir miktar sıkılması bir şekilde üretme isteğini açığa çıkarıyor. Hemen olmasa da zamanla oluşan bir şey bu kendi kendini oyalayabilme becerisi. 

Büyük kızımla aynı masada oturuyoruz ben bu satırları yazarken. Önünde bir kavanoz boncuk ve bir miktar ip var. Bir süre bileklik ve kolye yapacaktır. Birbirimizin iyiliğini gözete gözete bir sabah mesaisi geçirebiliyoruz. Evde okumasını, inceleyip kurcalamasını istediğim kitapları da ulaşılabilir şekilde yaşam alanına yerleştirmek de iyi bir yöntem benim deneyimimde. Örgü denemeleri, su oyunları, kâğıtlar, resimler birçoğumuzun hayatının önemli bir parçası, biliyorum. Peki, şehirle kurduğumuz ilişki bunun neresinde diyecek olursak bu, oturduğumuz mahalle ile başlıyor. Büyük, güvenlikli, çok bloklu sitelerin ya da müstakil bahçeli evlerin olduğu bir mahalle değil burası. Çiçek yetiştirebilecek kadar balkonlu ve önden asla bilinemeyen arka bahçelerden birbirine bakan apartmanların olduğu bir mahalledeyiz. Büyüdüğüm o küçük şehrin tamamına benzeyen bir mahallede başlıyor şehirle ilişkimiz: Ankara’nın en eski apartmanlarından birinin balkonuna ektiğimiz çiçeklerle ve arka bahçelerinde solucan arayarak.

Büyük kızım Ankara’nın en eski apartmanlarından birinin arka bahçesinde solucan arıyor.

Günün rotası, o gün ne işimiz olduğuna göre değişir. Bir anda kendimizi ağaçların ve çiçeklerin içinde Portakal Çiçeği Vadisinde bulabiliriz. Vadi bol bu şehirde, Dikmen Vadisi de olur, severiz. Çiçekli tarihleri asla kaçırmayız. Bu da bir çeşit rutindir. Şehrin belleği saydığım Ulus’a da hava serinse neden yürünmesin? Kısacık bir zamanda bir çocuk etkinliğinin peşine düşüp Cermodern’e de ışınlanabiliriz. Hem böyle olursa çocuklar atölyeden çıkana kadar da biraz çalışma, okuma fırsatı bile oluşur. Rotamızı Kale tarafına hızla kırabiliriz ki sıcak öğleden sonraları bazı evler için çok daha zorlu. Tam da sıcağın dayanılmaz saatlerinde bir müzeye kendinizi atmanızı önerebilirim. Rahmi Koç Müzesinde vakit geçirmeye benim çocuklarım bayılır. Ankara müzeler konusunda da şanslı bir şehir. Kızılay nasıl olsa yakın, Adnan Ötüken Kütüphanesine de haftada bir gün ayrılabilir. Hem yaz etkinlikleri hem bahçesi ile bizim için önemli bir durak. Tunalı’ya doğru gidersek çocuk oyunları sergileyen çeşitli özel tiyatrolarla karşılaşmamız da mümkün. Okumaya yeni başlayan çocuklar ya da kendine dair hikâyeleri çocuğuna anlatmak isteyen ebeveynler için Cin Ali Müzesi de bu civarlarda. Ben bazen çalışmak için de gidiyorum, çünkü çocuk dostu. Çocuk dostu mekânlar biz ebeveynlerin de dostudur.

Şehrin merkezinde kendine has dokusu olan bir mahallede, şehre bu kadar yakından bakabilme imkânını seviyorum. Sadece insan ilişkilerimizde kurduğumuz bağlar değil, yaşadığımız çevre, o çevrenin fiziksel koşulları ve kültürel olanakları ile oluşturduğumuz bağlar da önemli. Bu yüzden inanıyorum; bir çocuğu, yaşadığı şehir büyütür.

Çocukların bir oyun parkına ihtiyaçları var mı?

Geçtiğimiz günlerde Şili Meydanı’ndan Kuğulu Park’a doğru inerken nispeten geniş kaldırımlarda top oynayan çocukları gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı anlatamam. O kadar uzun zamandır sokak ve kaldırımlarda oynayan çocuk görmemiştim ki, kendi kendime şakayla karışık, bu gördüğümün farkındalık yaratmak için yapılan bir performans sanatı ürünü olup olmadığını sordum.

Sokaklarda oynayarak büyüyen neslin temsilcilerinden biri olarak çocukluğumuzdaki kentler ile şimdiki kentler arasında büyük bir uçurum olduğunu görüyorum. Sokakları, kaldırımları, boş arsaları, okul bahçelerini, mahallenin inşaat halindeki binalarını oyun alanı olarak sonuna kadar kullanırdık. Sokakta başladığımız futbol oyunları diğer çocukların katılmasıyla beraber kalabalıklaşır iki takım çıkaracak hale gelirdi. Ondan sonra sokağa sığamadığımız için mahalle okulumuzun bahçesine girer orada devam ederdik (tabii o zamanlar okul bahçesine girmemizi engelleyen güvenlikler de yoktu). Sokaklardan arabalar çok seyrek geçerdi. Bir araba geldiğinde oyunu durdurur, aracın geçmesini bekler, sonra oyuna kaldığımız yerden devam ederdik. Kaldırımlar ara sokaklarda zaten çok yoktu; olanlar da arabalar için park yerine dönüşmemişlerdi.

Kentler artık çocuklar için güvensiz mekânlar olarak görülüyor. Sadece suç potansiyeli, saldırılar, hırsızlıklar, tacizlerle değil rutinleriyle de güvenilmez hale geldiler. Ara sokaklara kadar yansıyan yoğun araç trafiği sorunu sokakları, araçların park edilme ihtiyacı ise kaldırımları birer oyun alanı olmaktan çıkarttı. Kentlerin kalabalıklaşması ve kent merkezindeki boş alanların gittikçe daha değerli hale gelmeye başlaması oynamak için uygun boş arsaları da gittikçe azalttı. Okul bahçeleri de mesai saatleri dışında bahçelerine kimsenin giremeyeceği (ve mesai saatlerinde içerisinden hiçbir öğrencinin kaçamayacağı) şekilde yeniden düzenlendi. Böylece çocuklara açık havada oyun alanı olarak parklar ve  parkların içerisindeki oyun alanları kaldı.

Çocuklar ile oyun parkları arasındaki ilişkisi ise ikircikli ve iki temel soruyu içeriyor. İlki, çocukların gerçekten bir oyun parkına ihtiyaçları var mı? İkincisi; çocuklar için oyun parklarını kim, hangi yetkinliğe dayanarak tasarlamaktadır?

Oyun parkları gerekli mi?

Bu soruya coğrafyacı, eğitimci ve sanat üreticisi Denis WoodÇocuklara Hürriyet! Kahrolsun Oyun Alanları!” isimli denemesinde hayır cevabını verir. Ona göre; kentlerin çocuklar için güvensiz alanlara döndürülmesi tarihsel, kültürel ve politik bir sürecin sonucudur. Çocukluğun tarihsel oluşum sürecinde çocuklar korunmaya muhtaç olarak görülmüştür. Wood’a göre bu yüzden çocuklar ya evlerin özel korunaklı alanlarında ya da park ve bahçeler gibi ailenin koruyuculuğunun devam ettiği yerlerde yaşamalıdırlar. Belirli zamanlarda (örneğin akşamları) belli yerlerde (sokaklar dahil olmak üzere pek çok yabancı kişinin olduğu kamusal alanlarda) çocuklar bulunmamalıdır. Bu yüzden çocuklar rahatlıkla gözlenebilecekleri ve denetlenebilecekleri kendileri için “güvenli” alanlara sürülmelidirler. 

Ünlü yazar Jane Jacobs ünlü eseri Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı kitabının “Kaldırımın Kullanımı: Çocukların Asimilasyonu” isimli bölümünde sokaklarda ve kaldırımlarda oynamanın farklı faydalarından bahseder. Jacobs’a göre kaldırımlarda oynamak çocukları yetişkin yaşamına hazırlar (ki zaten oyunun da en önemli işlevi budur). Jacobs kaldırımların en önemli kamusal karşılaşma yeri olduğunu belirtir; bir sokaktan ve kaldırımından onlarca farklı insan geçmektedir. Çocuk bu insanlarla karşılaştıkça kamusal yaşam için gerekli olan ilişki biçimlerini öğrenmeye başlar. Ailesi, akrabası, komşusu, tanıdığı olan kişilerin ötesinde insanları görür. 

Çocuklar için en iyisini kim bilir?

Çocuklar korunmaya muhtaç oldukları kadar karar verme iradesinden ve sorumluluğundan da mahrum olarak damgalanırlar. Aldıkları kararlarda tümüyle yetişkinlerin özellikle de ebeveynlerinin tahakkümü altında görünürler. Yani en temel inanış, çocuklar kendileri için doğru olan şeylerin farkında değillerdir ve yetişkinlere muhtaçtırlar. Bu oyun alanı tasarımlarında da böyledir. Birtakım yetişkinler çocuklar için en uygun, en öğretici, en güvenli oyun alanlarını çocuklara sormadan tasarlar ve çocukları da bu oyun alanlarına mahkum ederler.

Fakat çocukları değersizleştiren bu tutuma karşı kampanyalar da ortaya çıkmıştır. Bunların en ünlüleri ‘macera oyun alanları’ (adventure playgrounds) denilen yaklaşımdır. Bu yaklaşımda oyun alanı için bazı mekânlar belirlenir ve bu mekânlar çoğunlukla belirli mahalle topluluklarının kontrolündedir. Bu oyun alanları çocuklara bırakılır ve çocuklar kendi istedikleri oyun mekânlarını, topluluğun imkânları çerçevesinde kendileri üretirler. Malzemeleri çocuklar taşır, çivileri çocuklar çakarlar. Yetişkinlerin buradaki işlevi çocukların istedikleri tasarımı oluşturmalarında yardımcı olmalarıdır. Bu oyun alanlarının fotoğraflarına baktığımızda günümüz ebeveynlerini çıldırtacak kadar güvensiz alanlar görürüz ama buralar çocukların kendi istek ve ihtiyaçlarına göre düzenledikleri alanlardır.

Macera oyun alanları anlayışından türeyen bir diğer yaklaşım oyun koruculuğu (playworker) yaklaşımıdır. Bu yaklaşımda oyun mekânı tümüyle geri plana itilir ve çocuk ile oyununa odaklanılır. Zira bu yaklaşıma göre mekâna çok fazla odaklanmak oyunun ve çocuğun geri planda kalmasına yol açar. Bu yaklaşımla; oyun oynayan çocuğun olduğu her yer, bir oyun alanı haline dönüşmektedir. 

Sonuç

Çocuklar ile kent arasındaki ilişkiyi oyun üzerinden anlamaya çalışırken iki sorun bulduk. Bunların temelde iki çözümü vardır. İlki acele ve pragmatik çözüm, ki bu çocukların güvenli oyun alanlarına mahkum etmektir. İkincisi uzun ve akılcı çözüm, ki bu çözüm kentlerin çocuklar için daha yaşanabilir yerler haline getirilmesini kapsamaktadır. Hangi çözüm için mücadele edeceğimiz hala açık bir kapıdır.

Kaynak Notu

Pelin Derviş ve Selva Gürdoğan’ın editörlüğü yaptıkları İstanbul95 Okumaları: Şehirde Oyun kitabı (https://pelindervis.com/media/pages/publications/istanbul-okumalari-sehirde-oyun/51349506b1-1606898591/sehirde-oyun.pdf). 

Denis Wood “Çocuklara Hürriyet! Kahrolsun Oyun Alanları!” (s. 140-153). 

Jane Jacobs “Kaldırımın Kullanımı: Çocukların Asimilasyonu” (s. 84-95). 

Lady Allen of Hurtwood, “Macera Oyun Alanları” (s. 96-129). 

Morgan Leichter-Saxby ve Suzanna Law, “Oyun Kuruculuğu Uygulaması ve Pop-Up Macera Oyunu & Turun Öyküsü”, (s. 166-173).        

Orada bir bostan var uzakta: Çankaya Belediyesi Mutlukent Bostanı gezisi 

Temmuz ayından bu yana sürdürdüğümüz Ayrancı mahalle bostanı eğitimlerine, altıncı haftamızda Çankaya Belediyesi’nin kurduğu ilk kent bostanına yaptığımız geziyle devam ettik. 

17 Ağustos 2023 günü sabah 9.00’da Ayrancı Baharevinde başlayan maceramızın yeni hedefi Çankaya Belediyesi Mutlukent Bostanı oldu. 2015 yılında 2 bin metrekarelik bir alanda kurulan bostanda ilkbahar ve sonbaharda ücretsiz olarak temel sebze yetiştiriciliği eğitimleri veriliyor. Eğitimlere katılan kursiyerlere öğrendiklerini uygulama imkânı sunan, 20 parselden oluşan Mutlukent Bostanı yaklaşık 350 metrekarelik bu araziyi, dikim alanı, eğitim salonu ve sera ile paylaşıyor.Kursiyerler Ocak-Haziran arası aldıkları eğitimin sonunda dikim yaptıkları alandan ürünlerini bu aralar almaya başlamış. Bir ay içinde kışlık ekim için yeni hazırlıklar da başlayacak. 

2015 yılında açılan Çankaya Belediyesi Mutlukent Bostanı 2 bin metrekarelik bir alanda kurulmuş.

Mutlukent Bostanı’nda bizi Çankaya Belediyesi Kent Tarım Grubundan Ziraat Mühendisi Sertaç Hekim ve ekibi karşıladı. Bizimle bostanın açılış fikrinden bugününe kadar geçtikleri yolları, yaşadıkları sorunları ve hissettikleri mutluluğu paylaştılar. 

Çankaya Belediyesi Kent Tarım Grubundan Ziraat Mühendisi Sertaç Hekim

Hekim, “Amaç kışa turşuluk çıkarmak değil bostancılığı öğrenmek” diyor ve ekliyor “Tabii ki bazı kurallar burada da var: Her parseli 2 kişi paylaşıyor. Herkes bahçesiyle ilgilenmeli, biri tatile gittiğinde diğeri burada olmalı. Gönüllülük esası ve dayanışmayı büyüten bostan çalışmasında hasata yaklaştık. 1 ay içinde ürünleri hasat ettikten sonra güz ekimine başlanacak.“ Hekim ayrıca kardeş bitkiler ve zararlılarla mücadele yöntemleri konusunda şunları açıkladı: “Kabak, fasulye ve mısır aslında üç kız kardeş olarak bilinir ve birlikte ekilirler. Ayrıca kadife çiçeği de bazı zararlıları uzak tutar. Bahçede kesinlikle kimyasal ilaç kullanmıyoruz. Doğal ilaç kullanıyoruz.” 

Mutlukent Bostanı’na yeni ebeveynlerin çok ilgili olduğunu belirten Hekim bostancılığın sağladığı faydayı üç başlıkla özetliyor: “Tabiat bilinci artıyor, sosyal iletişim güçleniyor ve ekme biçme yetiştirme konusunda bilgilendiriyor.” Biz farklı yaş gruplarının bir arada olduğu, aynı dili konuşan insanların bir dayanışma içinde olması nasıl da güzel diye düşünürken altını çiziyor: “Sağlıklı gıdaya en kolay kendiniz yetiştirerek ulaşabilirsiniz!

Hekim tohumların saklanmasından ekilmesine kadarki süreci ise şöyle açıklıyor: “Serada, önceki seneden gelen ve gönüllülerin paylaştığı atalık ve/veya yerel tohumlar tohum çimlendirme torfu kullanılarak ekiliyor ve kursiyerler kendi fidelerini üretiyorlar. Tohumlar ışık almayan nemsiz ortamda saklanmalı. Tohumların hepsi hava almayan kavanozlarda ve buzdolabında muhafaza ediliyor. Tohumları iyi muhafaza etmediğimiz durumda verim yüzde 70’in altına düşer ve mümkünse bu senenin tohumlarını seneye kullanırız, çok da uzun zaman bekletmememiz gerekir.” 

Ziraat Mühendisi Sertaç Hekim serada tohumların saklanmasından ekilmesine kadarki süreci açıklıyor.

Mutlukent Bostanı’ndan size özel öneriler:

Taşınacağımız zaman hep güney cephe gözetiyor olsak da ekim yapacağımız alan için en doğru taraf doğu yönü. Çünkü isteğimiz sıcaktan kavrulan toprak ve bitkiler değil sabah güneşi ile beslenip sonrasında serinlemesi.

Kullandığımız toprak karışımı besin açısından zengin olmalı. Toprağın rengi açık kahverengi değil koyu kahverengi humuslu ve ph’ı da optimum 6.0-7.5 olmalı. 

Cam kenarında yetiştirme yapmamalıyız; tohum çimlenene kadar karanlık ve nemli tutmamız gerekiyor. 

Hava 20 dereceyi geçtiyse sulama yapmamalıyız.

Ekim yaptığımız saksı en az 40-45 cm derinliğinde olmalı.

Kanatlı gübresi çiçeklenme zamanında eklenmeli.

Mutlukent bostanından bahçe bitkilerimiz için doğal ilaç tarifi

30 gr arap sabunu, 

15 ml ispirto

1 litre suyu karıştırıp bahçenize, balkonunuzdaki saksılarınızı afifler, beyaz sinek, tripsler ve unlu bite karşı korumak için, bu zararlılarla mücadelede doğal bir ilaç olarak kullanabilirsiniz.

Çankaya’daki tüm gelişmeleri buradan takip edebilirsiniz.

Sürdürülebilir bir kent hayali: Ayrancı Bostanı Girişimi 

Yağmurların asla durmadığı, en güzel baharın bir türlü bitmediği, yazın başlamakla başlamamak arasında kaldığı, umutlarımızı sineye çektiğimiz günlerde Ayrancı Mahalle Bostanı için harekete geçtik. Bir grup semt sevdalısı, yeşile düşkün insan ile 10. yıldönümünde Gezi Direnişi’ne de bir selam yollayıp bir araya geldik. Çok heyecanlı bir gruptuk, uzun uzun konuştuk.

İlk ve en önemli sorunumuz Ayrancı’da bostan yapacak alanın olmamasıydı. Bazı kimseler “onu da belediye veriversin” dese de, olmayan şeyleri belediyeden isteyemezdik. Semtin esnafı “ürünleri satacak mısınız” endişesine düşse de tabii ki satmayacağız… Aslında daha başka sorunlarımız vardı: Zararlılarla nasıl mücadele edeceğiz, egzoz gazı, hava kirliliği ürünleri nasıl etkileyecek, hangi mevsimde ne ekeceğiz, ona nasıl bakacak ve nasıl hasat edeceğiz? 

Madem henüz bostan alanımız yok, o zaman önce teorik bazı bilgilere erişelim sonra diğer sorunlarımız çözelim ve mümkünse sonbahara –değilse 2024 ilkbaharına– ekimimizi gerçekleştirelim kararını verdik. 

Cemile Sunar

Ayrancı’nın bostan hayali

Ayrancı’da bostan hayali yeni değil. Bunu apartman bahçelerinde deneyenler var.

Peyzaj Yüksek Mimarı Cemile Sunar oturduğu apartmanın bahçesinde oluşturduğu bostanla gazetemize konu olmuştu, hatırlarsınız. Onun hem eğitiminden hem de deneyiminden faydalanmak istememiz de tam olarak bu sebeptendi. Önce sevgili hocamız Cemile ile görüştük. Ayrancı’da bir bostan fikri onu da son derece cezbetti ve kendini semt bostanına adadı.

İşte böyle başlayan hikâyemizi Haziran’ın sonundan beri her perşembe 19.00’da Çankaya Belediyesi Baharevi’nde bir araya gelerek sürdürüyoruz. 

Cemile hocanın haftalık sunumlarıyla öğreniyoruz, tecrübe paylaşımı yapıyor sorularımızı soruyoruz. Viyollere havuç, brokoli, sap kereviz gibi sebzeler ekip aramızda bölüşüyoruz. Bunları evlerimizde filizlendirip saksılara ekmeye dair planlar yapıyoruz. Burada Çiğdem hanımın kulaklarını çınlatmadan olmaz. Kendisi semtimizin bir başka yeşil sevdalısı. Oturduğu apartmanın bahçesini bir bostana çevirmiş. Tam da hayal ettiğimiz sebze ve meyveleri yetiştiriyor. Kendisi bizi her şeyleri ektiği o şahane bahçesinde ağırlıyor, kırk yıllık hatırlı kahveler yapıyor.

Bir başka hafta, hocamızın sunumunun ardından “Şehir Bahçeleri” isimli belgeseli değerlendirdik. Balkonda yeşeren –belki de yeşeremeyen– tohumlarımızı konuştuk. Bir hafta Çankaya Belediyesinin Mutlukent’te bulunan kent bostanını ziyaret ettik, eğitimlerine katıldık.

Bedava maydanoz için bostan mı kurulur?

Semtimizde bir bostan kurmak istiyoruz ama maksat bedava maydanoz yemek değil. Çünkü öyle bir alanımız yok ve ektiklerimizle semtte yaşayanların sebze, meyve ihtiyacını karşılayacak bir insan gücümüz veya maddi imkanımız da yok… Bostan hayalimizin altında yeşile düşkün, semte sevdalı dostlarımızla bir arada olmak yatıyor. Çünkü aynı hayali kuranlarla bir araya gelemediğimizde duygularımız da boşa gidiyor, çabalarımız da… Biliyoruz ki birbirimizi bilmek, görmek, duymak hepimize güç veriyor. Dayanışma yaşatıyor komşular. 

Bostan için alan yok peki neden bu çalışmalar diye sorabilirsiniz. Yeşil ve sahipsiz bir alan yok ama tek seçeneğimiz “bahçeye” ekmek değil. Tohumlarımızı yükseltilmiş bahçecilik, topraksız tarım gibi uygulamalar ile canlandırabileceğimiz gibi balkonları, saksıları, bazı parkları da bu işe katabiliriz. Yaşamlarımızı sürdürülebilir kılabiliriz.

Komşu komşunun külüne de gülüne de muhtaçtır

Semtimizin başının belası kentsel dönüşümlerle, kentsel dönüşüm sebebiyle yıkılan yok olan bahçeler, meyve ağaçlarının yerine tayin edilen çim alanlar ile mücadele edeceğiz. Bostan hayaliyle girdiğimiz bu yolda aslında bir semt özsavunmasını inşa edeceğiz. Sosyal medyada bostan duyurusu paylaştığımızda altına gelen betonlaşmayla mücadele ne zaman sorularına sabırla cevap vereceğiz ve eleştirenlerin de desteğinizi bekleyeceğiz. Bilmelisiniz ki, siz de katıldığınız gün mücadele hızlanacak. 

Komşu komşunun külüne de gülüne de muhtaçtır diyoruz ve hepinizi açık seçik davet ediyoruz. Canını seven, yeşil bir semt isteyen komşular; perşembe 19.00’da Baharevi’nde görüşmek üzere!

Kendimize dürüst olmak

Astroloji ile ilgilenenler yakından bilirler. Doğum haritanıza bakıldığında, dört element dedikleri ateş, toprak, hava ve su burçlarına denk gelen evlerinize gezegenleriniz dengeli olarak yerleşmişse farkındalığı yüksek insanlar olduğunuza inanılır. Şanslı insanlar… Benim gibi toprağı bol, ateşi düşük, havası fazla, suyu az olanların ise yaşamda farkındalık için sanırım daha fazla çaba sarf etmesi gerekiyor. Ne yapmamız lazım?  Elbette bu konudaki yetkin insanların söyleyecekleri yöntemleri öğrenmek gerek. Sanırım ilk olarak insanın mevcut durumunu kabullenmesi ile farkındalık başlıyor. Önce kendimize dürüst olmak, bence farkındalığı arttırmanın en önemli adımlarından biri.

Slavoj Zizek

Geçenlerde sosyal medyada günümüzün renkli simalarından sosyolog ve filozof Slovenyalı Slavoj Zizek’in bir videosuna denk geldim. Dünyanın en bilinen kahve markasıyla ilgili ilginç tespitleri var. Şöyle diyor Zizek; Dükkândan içeriye bir kapuçino almak üzere girdiniz. Sadece kahve almakla kalmıyor aynı zamanda bir ideoloji de satın alıyorsunuz. İçeride sizi posterler karşılıyor. Satış gelirlerinin bir bölümünü Afrika’daki açlığın giderilmesi, çocukların sağlığı, Sahra’ya su getirilmesi, çiftçilerin desteklenmesi gibi projelere nasıl aktardıklarını anlatıyorlar. Benzerlerimizden pahalıyız ama sayenizde bakın bunları yapıyoruz diyen afişler, mükemmel bir sistem… Düşünsenize, eskiden kahvemizi yudumlarken orada bizim için kahveyi üreten insanların yaşam koşullarına üzülürdük. Hâlbuki bu olağanüstü pazarlama başarısı tüketiciyi bu tip dertlerden kurtarmış oluyor. Kısaca biz kahvemizi keyifle içerken artık vicdan azabı çekmeyen bir tüketici olmayı kabul etmiş oluyoruz.

Videoyu izlerken aklıma küçükken memleketimizde şahit olduğum taziye evleri geldi. Parayla cenazeye çağrılan kadınlar öleni tanımasalar bile üstlerini başlarını parçalayıp, ailenin en yakınından daha fazla ağlamak ve ağıt yakmak suretiyle hem aldıkları parayı hak ederler hem de ev sahibi yerine yas ritüellerini yerine getirirlerdi. Alın size, vicdanı rahat bir cenaze sahibi…

Daha o zamanlar bile, demek ki insan doğası, vicdan azabı yükünü başkasına aktarmayı öğrenmiş ve basitçe bir sistem geliştirmiş. Yani insanın olduğu yerde sürpriz diye bir şey olmuyor.

Sokrates günümüzde yaşasaydı böyle durumlar karşısında onun en sevdiği ve ömrü boyunca peşinden koştuğu can alıcı soruları sormadan edemezdi. Mesela bize yas tutmak nedir, vicdan nedir diye sorardı. Yahut düşkün birine yardım etmek nedir diye canımızı sıkardı. Onun vazgeçemediği bir “tanım” takıntısı vardı. Çünkü bir hissi, bir düşünceyi, bir durumu tanımlamak hayati bir konuydu. Onun için tanımı doğru yapmadan hayatın farkındalığı başlamıyordu.

Doğuştan eksik olan elementlerimi tamamlamam mümkün olamayacağına göre farkındalığı sağlayıp dengeyi nasıl tutturacağım? Bu çağın en önemli sınavlarından biri de bu olsa gerek. Sanırım samimi sorular burada başlıyor. Kendimize karşı dürüst müyüz? Elbette günümüzde pek çok sorunla baş etmek zorundayız. İklimin gelgitli ruh halleri, yasa tanımazlık, bölüşümün acımasız adaletsizliği, kaygılar, endişeler… Tüm buna benzer dertlerle uğraşırken farkındalığımızı arttırmak sorunlarımızı çözer mi? Üstüne, karşılaştığınızda zoraki gülümseyip ardından park yerinize arabasını park eden sevgili apartman komşunuza gelin de komşuluğun, dostluğun tanımını yapın bakalım.

İçi zaten boşaltılmış olan sevgiyi, aşkı, ölümü, merhameti ve elbette samimiyeti yeniden doldurmak ne kadar da zormuş. Sokrates idealleri uğruna baldıran zehrini içmek zorunda kalmıştı. Şimdiyse en azından başımıza bir dert açmadan durumun farkında olanlara komşu diyelim, azıcık dedikodu yapıp diğerlerini astrolojiye havale edelim. 

Nesneleri saklayarak ortaya çıkaran çift

Sanatı; tuvaller, heykeller olarak görerek, dört duvarın içerisinde hapsetmeye meyilliyiz. Belki de onlara fazlaca değer verdiğimiz ve korumak istediğimiz için bunu yaparız. Kalıcılığını sağlamaya çalıştığımız bu eserlerin zaman zaman taklitleriyle karşılaşırız bu nedenle. Çünkü eserlerin bulunduğu konumlara gidip görmek ve incelemek, mümkün olmayabilir.

Fiziki ihtiyaçların karşılanması, örtünme, korunma için var olduğunu düşündüğümüz kumaşı, sanat eserlerinin olmazsa olmazı olarak da görebiliriz. Burada Postmodern sanatla ilişkilendirsek de, tuvallerde boyaların kendilerini gösterdikleri yer bir kumaş parçası. Kumaş formdan forma girebilmesi, sosyal ve kültürel konumu göstermesi bakımından da önemlidir. Geçmişte farklı anlamlar taşısa da günümüzde kumaşın daha olumsuz bir işlevi vardır; farklılıkları karıştırmak, kuşku ve belirsizlikleri anlatmak gibi. Örtmek bir nevi maskelemedir.

Son yüzyıla kadar eserlerin belli mekânlarda görülebilmesine alışkındık. Ancak bu yüzyıl sanatın mekândan, boyadan, alçıdan, kağıttan ve fırçadan bağımsız olarak yaratılabileceğini de kanıtladı. Bir enstalasyon (yerleştirme, konumlandırma) sanatçısı olan Christo ve eşi Claude, adlarını binaları, nesneleri veya parkları renkli kumaşlarla örterek duyurdu. Her ne kadar farklı eserleri olsa da uzmanlıkları binaları kumaşla paketlemek. Sipariş üzerine çalışmayı reddeden sanatçı, nihayetinde şu an bahsi geçen enstalasyon eserlerden hayatını idame edemeyeceğinden, klasik tarzdaki eserlerinin gelirini enstalasyon çalışmalar için bir kaynak olarak görmüştür. Bu eserler maliyetli olmalarının dışında, sergilendikten hemen bir ya da iki hafta sonra eski hallerine dönmeleri nedeniyle dikkat çekicidir. Bu giydir-çıkart mekanizması nedeniyle sanatçının bu tarz bir kalıcı eseri yok. Bu eserlerden geriye sadece o anın fotoğrafları, proje çalışmaları ve anıları kalıyor. Doğa, onların galerisi, kumaşsa eserleri olmuştur. 

Sanatçıya neden böyle bir şey ortaya çıkardın diye sormak pek normal olmasa da, Christo’nun neden bu tarzı seçtiğini görebiliyoruz; kendince var olan sorunu başkalarına da göstermek ve çözüm üretmek. Sanatçıların neden kumaşı seçtikleri ise, “İnsanların kendilerine ve çevrelerine daha bilinçli yaklaşmalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Bir projeye başladığımda sonucunun nasıl olacağını tam olarak bilmiyorum. Projelerimde çoğunlukla farklı tiplerde de olsa daima kumaş kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü kumaş, dinamik ve dokununca karşılık veren bir materyal olarak, en ufak esintide bile hareketlenebilmektedir” (Keser ve Oskay, 2015, s.84) sözlerinde saklı. Christo ve Jean Claude’un binaları kumaşla kapladıkları çalışmalarında binaların bulundukları çevreyle uyumlu kumaş renkleri seçmeleri izleyici üzerinde çarpıcı bir etki bırakmaktadır. Her çalışma için farklı tipte kumaş kullanmış olsalar dahi kumaşların ortak noktası hiçbir yapay katkı maddesi içermeyen doğal ve yeniden işlenebilen kumaşlar olmalarıdır. Mimaride kumaşın kavramsal ve estetik yönüyle kullanılması, yapının, çevreyle uyumuna işaret etmektedir. Kumaşın mimari bir yapıyla yorumlanması öncü ve sıra dışı özellikler içermektedir. Christo- Jeanne Claude çiftinin kumaşlarla gerçekleştirdiği devasa projeler popüler bölge ve yapıları ikonlaştırmaktadır. Kendisini paketleme sanatının yaratıcısı olarak görmeyerek nesnelerin formlarını değiştirmediğini, sadece merak uyandırmaya çalıştığını söylemiştir. Eserlerini yaratarak, yorumlamayı izleyicilere bıraktıklarını söylemişlerdir. Sahiplenmeyi protesto eden ve özgürlüğün üstünde fazlaca duran ikili, projelerini ücretsiz ancak kısa süreli sunmayı tercih etmişlerdir.

Christo- Jeanne Claude çifti

Christo ve eşi Jeanne Claude, 70’li yılların başında Colorada’da ‘Curtain Valley’ (Perde Vadisi) projesini hayata geçirdi. 80’li yıllarda Florida’nın Biscayne Koyu’ndaki küçük adaları pembe kumaşlarla çevreledikleri ‘Surrounded Islands’ (Çevrilmiş Adalar) ve Paris’te Ponf Neuf köprüsünü giydirme projeleri büyük ses getirdi. Christo eşinin ölümünün ardından İtalya’da İseo Gölü üzerinde 2016’da gerçekleştirdiği enstalasyon ‘Floating Piers’ (Yüzen İskele) ile yaklaşık 1 milyon 300 bin kişiyi gölün üzerinde yürüttü. Projeye ilişkin belgesel ‘Walking on Water’da, Christo ‘Gerçek şeyleri seviyorum, gerçek rüzgar, gerçek kuruluk, gerçek ıslaklık, gerçek korku ve gerçek sevinç’ diyordu. Sanatının anlamını, izleyene bırakan Christo’nun biyografisini kaleme alan David Boundon, Christo’nun nesneleri ‘saklayarak, ortaya çıkardığını’ ifade ediyor.

Arazi sanatının bir temsilcisi olan Christo, Jeanne-Claude ile birlikte binaları, parkları, doğal alanları örterek, sararak, yeniden şekillendirerek, siyasi bir duruş da sergiledi. Coğrafi alanın bir sanat eserine dönüştürülmesi ile hiç kimsenin sahip olamayacağı bir durum yaratan Christo, sahiplenmeyi protesto ediyordu.

Bu fikri sonuna kadar savunan Christo’nun açık alandaki büyük çaplı projeleri sadece kısıtlı bir süre için, ücretsiz olarak izleyiciye sunuldu. Christo, Reichstag’ı giydirmesinin ardından sanatına ilişkin yaptığı açıklamada, eserlerinin ‘Bir süre sonra kaybolmasının, estetik konseptin bir parçası olduğunu’ söylüyordu. Eserlerine işaret eden Christo, ‘Böylelikle özgürlük ile kök salıyorlar, zira özgürlük sahiplenmenin düşmanıdır ve sahiplenme aynı zamanda devamlılık anlamına gelir’ diyordu.

Eserleri sadece bir kesimin değil, toplumun tüm tabakaları tarafından izlenmesi ve yorumlanması sanatçı çiftin aradığı mekanizma idi. Eserleri binalara hapsolmadığından, eleştirmenlerin sözleriyle etkilenmediğinden aynı anda oradaki tüm halk kendilerince yorum yaparak inceleyebiliyorlardı.

Bu eserleri ortaya çıkartmak hayli zahmetliydi. Almanya’nın eski parlamento binası Reichstag’ın paketlemesi izni 23 yıl önce alınmıştı. Sadece izinlerin alınması, görüşmeler, incelemeler bile büyük maliyetler, siyasi iletişimler ve efor gerektiriyordu. Federal mecliste yapılan oylamayla sonuç alınmıştı. Ancak projeye karşı olanlar, 1890’da inşa edilen ve Almanya’nın en zor günlerine tanıklık etmiş yapının sarıp sarmalanmayla konu edilmesini onaylamıyorlardı. Eserin oluşmasını isteyenlerden özellikle belediye başkanı ise Almanya’nın 2000 yılı olimpiyatları için isminin duyulmasının kolaylaşacağı düşüncesindeydiler. Sanatçı çiftimiz ise eserin Almanya’nın tamamını mutlu edeceği düşüncesindeydi; nüfusun yüzde sekseni eser oluştuğunda yüzde yirmisi ise eser söküldüğünde mutlu olacaktı.

Christo’nun planladığı son eseri ise, Fransa’nın başkenti Paris’teki Zafer Takı projesiydi. Eylül 2021’de gerçekleşmesi düşünülen enstalasyonda, Paris’in simgelerinden biri olan Zafer Takı’nın 25 bin metrekare gümüş mavisi renkte polipropilen kumaş ile kaplanması ve 7 bin metre uzunluğundaki kırmızı kurdele ile bağlanması planlanıyordu. Christo’nun yaratıcı yenilikçi sanat etkinliği, sadece iki haftada 6-19 Nisan 2020’de olup bitecekti. Zafer Takı, yüksekliği 50, boyu 45, eni 22 metre dev bir anıt. Ortasındaki kemerli açıklığın eni 15 metre, yüksekliği 30 metreyi buluyor. Napolyon’un yıldızı parlarken planlanan anıtın, inşaatı başladığında Napolyon’un yıldızı sönüyordu. 1821’de ölen Napolyon’dan sonra ise inşaat 15 yıl terk edildi. Nihayet 1836’da tamamlandı. Ancak kadere bakın ki, ne Napolyon bu anıtı görebildi ne de Christo burada yapacağı çalışmayı yapabildi. Çalışma, sanatçı öldükten bir yıl sonra yeğeni tarafından tamamlanarak gerçekleştirildi.

Eserlerinde kullandıkları malzemelerin geri dönüştürülebilir olmasına da dikkat çeken sanatçı çift, güzellikler sunmak kadar doğayı korumayı da amaçlamışlardır.

Christo’nun yapıtları sanat eseri midir değil midir diye düşünebiliriz. Bergson, ‘sanat eseri hayret değil hayranlık uyandırmalıdır’ der. Bu açıdan bakıldığındaysa, Christo’nun, oldukça büyük sanat eserleri oluşturduğunu söyleyebiliriz.

The Wrapped Coast

The Wrapped Coast (Sydney,1968-69)

Enstalasyonun gerçekleştirildiği Little Bay sahili Sidney merkezine 14.5 km uzaklıkta, 2.4 km uzunluğunda, 46-244 metre genişliğinde ve 26 metre yüksekliğinde. Sarılması için 92.900 metrekare sentetik kumaş kullanıldı. Enstalasyonun kurulumunda dört hafta boyunca 110 mimarlık ve sanat öğrencisi ile birçok sanatçı çalıştı. Projenin finansmanı için sponsorluk kabul etmeyen ikili, projeyi Christo’nun 1950-1960’larda ürettiği işlerini satarak finanse etti. 28 Ekim 1969’dan itibaren 10 hafta boyunca sarılı kalan sahilden çıkarılan tüm malzeme geri dönüştürüldü.

Wrapped Manuments

Wrapped Monuments (Milano,1970)

1970 yılında, Milano’daki İtalya Kralı Vittorio Emanuele II’nin Duomo Meydanı’ndaki anıtı ve Leonardo da Vinci’nin Scala Meydanı’ndaki anıtı polipropilen kumaş ve kırmızı polipropilen iple sarıldı. Bol kıvrımlara izin verilecek şekilde dikilmiş kumaşlarla sarılan iki anıt da aynı anda Galleria’nın merkezinden görülebiliyordu.

Valley Curtein

Valley Curtein (Colorado, 1970-72)

10 Ağustos 1972’de, Colorado’da, Grand Junction ve Glenwood Springs arasına 35 inşaat işçisi ve 64 sanat okulu ve üniversite öğrencisinden oluşan bir ekiple, 18.600 metrekarelik naylon kumaş perde gerildi. Hazırlanması 28 ay süren projenin finansmanı yine Christo’nun eski işlerinin satılmasıyla sağlandı. Enstalasyonun kurulumunun ertesi günü çıkan bir fırtına ise bu projenin toplanmaya başlanmasına neden oldu.

Surraunded Islands

Surraunded Islands (Florida 1980-83)

7 Mayıs 1983’te, Miami’deki Biscayne Körfezi’ndeki 11 ada, 603.730 metrekare yüzer pembe dokuma polipropilen kumaşla çevrelendi. 430 kişilik bir ekip aracılığıyla kurulan enstalasyon öncesi adalardan kırk tonluk çöp toplandı. 11.3 km’ye yayılan neon pembe enstalasyon iki hafta boyunca sergilendi ve büyük ses getirdi.

Le Pont Neuf

Le Pont Neuf (Paris, 1985)

Paris’te yer alan Pont Neuf Köprüsü 22 Eylül 1985’te 300 profesyonel işçili bir grubun yardımıyla 41.800 metrekarelik ipek görünümlü altın rengi kumaşla kaplandı. Nehir trafiğini engellemeyecek şekilde sarmalanan kumaş, halatlar yardımıyla sabitlenip köprünün ana hatlarını belli edecek şekilde konumlandırıldı. Enstalasyon 14 gün boyunca sergilendi ve köprüyü kullanan yayalar da bu kumaşın üzerine yürüdü.

The Floating Piers

The Floating Piers (İtalya 2015-16)

1970 yılında tasarlanan proje ancak 2016 yılında gerçekleştirilebildi. Modüler yüzer bir iskele sisteminin taşıdığı 100.000 metrekarelik sarı bir kumaş, İtalya’nın Iseo Gölü üzerinde 3 km uzunluğunda bir yürüme yolu oluşturdu. 16 gün süren sergide yolu 1 milyon 300 bin kişi deneyimleme şansı elde etti. Sergi sonrasında ise kullanılan tüm malzemeler endüstriyel olarak geri dönüştürüldü. Christo, “Yüzen iskeleleri deneyimleyenler kendilerini suyun üzerinde ya da belki bir balinanın sırtında yürüyormuş gibi hissettiler” dedi.

Büyümek, başarmak ve gitmek hakkında

Sevgili Ayrancım Gazetesi okurları, 2023 yazının Ağustosundan merhaba! Umarım şu anda bir klimanın altında ya da buzlu bir içecekle berabersinizdir. Sanırım son zamanların en kavurucu yaz mevsimini yaşıyoruz. Gerçi biz her yaz, son zamanların en sıcak yaz mevsimini yaşıyoruz. Her neyse, iklim krizi ile moralimizi bozma meselesini sonraya bırakarak, asıl konumuza girelim.

Hepimizin hakim olduğu üzere, 20 Temmuz günü üniversite sınav sonuçları açıklandı. Aradan 10 sene geçmesine ve halihazırda üniversiteyi bitirip çalışma hayatına başlamış olmama rağmen, bu dönemlerde ben de geçmişte yaşadığım bunalımı neredeyse yeniden hissediyorum. Sınava gireceğim sene, mutlu ve başarılı olmak için tek bir yolumun olacağını, o yoldaki dev reklam tabelalarında ise neon sayılarla sınav sonuçlarımın yanıp söneceğini, eğer sınav puanım kötü olursa yanlış yollara sapacağımı, kaybolacağımı düşünürdüm…

Oysa aradan biraz zaman geçince, belki biraz büyüyünce anlıyor insan. Şöyle bir durup düşünüyor, alıcı gözlerle çevresine, başka başka insanların, birbirinden çok farklı yaşamlarına bakıyor ve kaçınılmaz bir şekilde soruyor: Hayat o kadar büyük, zengin ve renkli ki, herhangi bir şey için tek bir yol ya da yöntemin olması mümkün mü hiç?

Şimdi, üniversite sınav sonuçlarım, benim için, o dönemin stresinden, başarıdan, okuduğum bölümden, halihazırda yaptığım meslekten çok başka bir şeyi ifade ediyor: Gitmeyi. 

Nasıl diyor Cemal Süreya, Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir’inde: 

“Şair arkadaş, bir derdin mi var, bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden, Ankara’ya gelmelisin.” 

İşte ben de tam olarak böyle yaptım; yıllar önce, büyük çoğunluğumuzun yaptığı ve yapacağı gibi, doğup büyüdüğüm şehirden ayrıldım ve üniversite eğitimim için Ankara’ya geldim. Bu kadar genç bir yaşta, yeni bir şehirde, yeni bir hayata başlamak; yeniden doğmak kadar sancılı ama harikulade bir süreç. Kent öyle bir şey ki, insanı büyütüyor, şekillendiriyor, kendine benzetiyor, bir şekilde genlerini aktarıyor ona. Gidince, bir süre sonra kavramların değişiyor, gurbetin evin, evin gurbetin oluyor. Hepsi yaşayan bir organizma: gittiğin yer, geldiğin yer… Onlar durmadan değişip dönüştüğü için, senin başkalaşımın da kaçınılmaz oluyor. Zor olsa da, gitmek, puzzle’ın eksik parçalarını aramak için en iyi yöntem. Ben, geldiğim şehri öyle sevdim ki, gitmek benim için geride bırakmak değil, bulmak oldu artık.

Madem ki temamız bu, o halde, “büyümek ve başarmak için gitmek” adlı önerilerimiz geliyor. 

Kitap: Amerikana

Feminist Manifesto’su ile tanıdığımız Chimamanda Ngozi Adichie’nin 2013’te yayımlanan ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü’ne layık görülen romanı Amerikana, üniversite eğitimi için Nijerya’dan Amerika’ya giden genç bir kadın olan Ifemelu’nun hikayesini anlatıyor. “Hepimiz Feminist Olmalıyız” başlıklı TEDx konuşmasından sonra feminist kimliğiyle de ön plana çıkan yazar Ngozi Adichie, henüz 19 yaşında iken Drexel Üniversitesi’nde iletişim ve siyaset bilimi alanında yüksek öğrenim görmek üzere Nijerya’dan Amerika’ya taşınıyor. Bu nedenle, kitaptaki otobiyografik unsurları fark etmemek imkansız. Ifemelu, bambaşka bir kültürde kendi ayakları üzerinde durmaya çalışırken, aynı zamanda bir ırk, kültür ve sınıf mücadelesi veriyor. Amerika’da yaşadıkları üzerine bir blog sayfası yazmaya başlıyor ve sayfası giderek ünleniyor. Bu blog üzerinden, Ifemelu’nun Amerikan kültürü ve ırkçılık konusundaki görüşlerini okurken, aynı zamanda günlük hayatta karşılaştığı sosyal ve siyasi konularla ilgili analizlerini öğrenme fırsatı ediniyoruz. Bir kadının büyüme ve güçlenme mücadelesini anlatan roman, bu yönüyle yazmak konusunda da okuyucuya ilham veriyor.

Ifemelu’nun Blog Sayfasından:

“Biz üçüncü dünya insanıyız ve üçüncü dünyalılar ileriye bakar, her şeyin yeni olmasını ister; çünkü bizim için en iyi hala ileride, oysa batı en iyiyi geride bıraktı ve bu nedenle geçmiş onlar için bir fetiş.”

“İyi giyinme konusunda Amerikan kültürü kendinden o kadar memnun ki, sadece kendini bir başkasına sunmakla ilgili kuralları hiçe saymakla kalmamış ama bu saygısızlığı bir de meziyete dönüştürmüş.”

“Başka insanlara nasıl göründüğümüzü önemsemeyecek kadar üstün/meşgul/ havalı/rahatız, o yüzden okula pijamayla, alışveriş merkezine iç çamaşırıyla gidebiliriz.”

“Profesör Hunk’a ayrıca şöyle dedi: Hem neden sürekli ırktan konuşmak zorundayız? Sadece insan olamaz mıyız? Profesör Hunk da yanıtladı: Beyaz ayrıcalığı tam da bu, bunu söyleyebilmen. Senin için ırk diye bir şey aslında yok çünkü bu sana hiç engel oluşturmadı. Siyahlarınsa bu seçeneği yok.”

Film: Columbus (2017)

Columbus, bağımlılık ile mücadele eden annesini yalnız bırakmamak için şehrinden ayrılamayan, bu nedenle de üniversite eğitimi almayan ve yerel bir kütüphanede çalışan Casey adlı genç bir kadının hikayesi. Bu genç kadının yolu, ölmek üzere olan babasını ziyaret etmek için Kore’den Columbus’a gelen Jin ile kesişiyor. Jin, Casey’nin mimarlık konusunda çok ilgili ve yetenekli olduğunu fark ediyor ve onu üniversite eğitimi için Colombus’tan ayrılmaya ikna etmeye çalışıyor.

Jin ve Casey’nin arkadaşlığını gitmek ve kalmak kavramları üzerinden işleyen film boyunca, aynı zamanda modern mimari turizmine ev sahipliği yapan Columbus adlı şehrin yapılarını da ziyaret ediyoruz. Modernizmi hep soğuk ve mesafeli kavramlar ile karşılarız, buna rağmen filmin senaryosunu da yazan yönetmen Kogonada, sıcak ve pastel bir ortam yaratmayı başararak modern mimari hakkında da yeni bir bakış açısı yaratıyor.

Yönetmen Kogonada, her ikisi de alternatif rock grubu Common Children’ın eski üyeleri olan Marc Byrd ve Andrew Thompson’nın kurduğu Hammock’tan Columbus için filme özel bir albüm istemiş. Filmin müzikleri ile teması birbiriyle öyle bir uyum içerisinde ki, seyir zevki neredeyse iki katına çıkıyor. 

Ayrancı’da caz havası: ahzuita

Yazar Hakkında

1985 yılında Ankara'da doğdu. Başkent Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünde lisans eğitimini tamamlamasının ardından Ankara Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisansa başladı. Ankara'da yaşamaktadır.

Biyoloji lisans eğitimi sonrası, Ankara Üniversitesi İLEF’te Radyo, Televizyon ve Sinema yüksek lisansına başladı. Film festivallerinde çalıştıktan sonra radyoculukta soluklandı.

Can: Klasik bir soruyla başlayalım istersiniz. ahzuita Ayrancı’da yeni açılan bir mekân. Mekanın hikayesini bize anlatabilir misiniz?

Didem: Mekan kurma fikri esasen Rus Konsolosluğu’nun tam karşısında neredeyse 30 yıldır atıl durumda olan piramit yapısıyla başlıyor. Bize kalırsa orası Ankara’da yeniden çok güçlü bir sanat ortamının doğmasını sağlayabilecek kocaman bir yer.

Ayrancı Bağevi

Yunus: Ankara’nın Louvre’u diyorum ben.

Didem: Aslında ilk olarak oraya çok heveslendik. Pandemi boyunca orası için çok çalıştım. Sponsor bulabilmek için proje dosyaları hazırladım. Hatta belediyeye de sundum ancak pandemi dönemi sağlık harcamaları nedeniyle projem onay almadı maalesef. Mekan fikri için başka yollar aramaya başladık. Bir de sürekli başka bir arkadaşımızın İstanbul’a taşındığı haberi geliyordu. Can sıkıcı bir durum tabii. Bu göç böyle giderse, birlikte bir şeyler üretebileceğimiz insan kalmayacaktı. Eğer onların rahat edebileceği, sanatsal anlamda bir şeyler yapabileceği bir yer olursa, onları göç fikrinden caydırabiliriz diye düşündük. Uzun süredir düşünüyorduk ama karar verme anı hızla oldu. Sahibinden.com’da burayı gördük ve kiraladık. Bu mekan aslında 1967’den beri kasaptı. Mermerlerine tutulduk. Kasap dükkanının böyle bir şeye evrileceği kimsenin aklına gelmezdi.

Yunus: Biz zaten girdik mermer duvarları görünce “tutuyoruz” dedik. Didem arkeolog ben de meraklıyım o tip şeylere, taş da seviyorum.

ahzuita’nın mermer duvarları

Karaca: Didem sen arkeolog, Yunus sen müzisyensin. Sizin hikayeniz nedir?

Didem: Ben arkeoloğum, doğma büyüme Ankaralıyım. Tunalı’da büyüdüm, senelerce Büklüm Sokak’ta yaşadım. Bilkent’te iktisat okuyordum, arkeolojiyi çok merak ediyordum, oradan öyle bir geçiş oldu. Tabii bölüme girerken kimse “sonunda işsiz kalacaksın” demedi.

Böyle olunca insan kendi kendine soruyor tabii “Türkiye’de arkeoloji neden böyle? Her yerinden tarih akan bir memleket neden bu konuda bu kadar başarısız?”.  Çünkü kültürel miras doğru tanıtılamıyor, doğru kazılar yapılmıyor. Örneğin, Kapadokya 8000 yıl kesintisiz yaşam olan yer ama herkesin aklına balon turizmi geliyor. Ben bunlara çok sinirlenip Didantik diye bir marka kurdum, aynı ahzuita’yı açma hikayesi gibi. Alaçatı’da mağazamı açtım ve üç sene Alaçatı’da bu kültürel mirasın tanıtılması projesiyle bağlantılı bir mağaza işlettim. Pandemi öncesi Ankara’ya döndüm, Muti’yle tanıştım derken bir cazsever oldum çıktım.

Yunus: Ben Sakaryalıyım. Normal bir düz lise okudum. 13 yaşında gitara başladım. Kuzenimden çok etkilendim. Nothing Else Matters’ı o göstermişti. Rock ve metal müzik doğrudan gitar temelli ve aslında bu yüzden bir gitarcının gitarın doğasını anlayabilmesi için o müziklerle başlamak önemli.  Kuzenim bir şeyler gösterdi, sonra ben internetten falan kendi başıma öğrenmeye başladım. Liseye başladığımda Sakarya’da Hakan Ulu Meriç’in işlettiği müzik dükkanı Efsun Müzik’le tanıştım. Hayatımın önemli dönemeçlerinden biridir. Hakan abi orada gitar dersleri veriyordu. Biz orada kendi çabamızla bir stüdyo kurduk. Tam anlamıyla müzik mekanına dönüştü orası. Hakan abinin eşi şarkı söylüyordu, bir grupları vardı. Adapazarı’nda çalarlardı. Müziğe yeni başlamış biri olarak, böyle bir ortama dahil oldum hatta oranın müridi oldum diyebilirim. Ne gerekiyorsa, hiç kimse fark etmeden o sorunları giderip, oradaki ortamın sağlığına devamlılığına odaklı bir rodi gibi bir çocuk düşün. Adapazarı’ndaki çoğu müzisyenle orada tanıştım.

Karaca: Aslında ahzuita’dan yola çıkarak, sizin için müzik açısından yer etmiş böyle mekanlar var mı diye soracaktım, cevabını sormadan almış oldum.

Yunus: Aslına bakarsan hayatım kadersel bir araya gelişlerle şekillendi hep. Efsun Müzik de öyle bir yer. Benim birine gidip akorları vs. sora sora birçok şey öğrendiğim, birçok prototip insan, müzisyen gördüğüm, tanıdığım, bana birçok şey katan bir yerdi. Bir çocuk olarak on, yirmi, otuz yaş büyük müzisyenlerden bir sürü şey öğrendim. ahzuita’daki durum da aslında biraz öyle. Sadece konserler düzenlemekten ziyade, sanat yapmak isteyen ve içinde bulunmak isteyen her insanın tek bir bilinçte toplanıp, onu tecrübe edip birbirine birçok şey katabileceği bir alan oluşturmayı istiyoruz.

Can: Peki, nedir bu ahzuita?

Didem: ahzuita sözlük anlamıyla, alışveriş manasına geliyor. Biz burada, bu mekanda her dakika bir alışveriş içindeyiz aslında. Benim bilmediğimi sen biliyorsun ve senin bilmediğini ben biliyorum. Birlikte bir şeyler öğreniyoruz ve sürekli bir fikir alışverişi dönüyor.

Yunus: Kelimenin aslı ahzüita ama internette daha rahat dolaşımda olsun diye biz ahzuita yaptık.

Can: Müzikle alakası yok değil mi?

Didem: Hayır. Sadece sözlük anlamı, Arapça kökenli.

Yunus: Arapça, bir de çok bakir bir kelime. İnternete yazdığınızda sadece “ahzuita nedir?” diye sözlük çıkıyor.

Can: Peki, Yunus Ankara’ya geliş nasıl oldu?

Yunus: 2010’da Hacettepe Caz’ı kazandım. Orada da bir sürü insanla bir sürü şey öğrendiğim için daha ciddi gitar parçaları çalışmaya başladım. Özgür abim var, 18. yaş günümde bir caz gitar hediye etti. “Ben bunu çalamıyorum ama sen çalarsan çok güzel tınlar” diyerek verdi, üç dört ay sadece caz çalışıp Hacettepe’ye girdim. Orada da Amerika’ya gitmeden Amerikan eğitimi aldık, yani iki sene boyunca gerçekten native swingerlarla çalışıp onlardan öğrendik. Dolayısıyla burada genel olarak çalınandan farklı bir ekolden geliyoruz. Ve işte burada benim gibi bir sürü insan var, Ankara’da çok iyi müzisyenler var. İstanbul artık dolu, buradaki güzel insanların da hak etmesi gibi bir durum var. Buradaki 18-20 yaşındaki bir gencin de bizim üst katımızdaki, Ankara’nın ilk caz orkestrasında saksafon çalan kişiyle, Erdoğan Seçil’le bir araya gelip bir şeyler paylaşması kadar değerli bir şey yok bence. Kendisi aynı zamanda ressam.

Can: Profesyonel albüm kayıtları yaptın mı?

Yunus:  Çok solo artist olarak ilerlemedim, Spotify’da bir parçam var. Kayıt ve üretim konusundan çok, sahne ve eğitim odaklı bir hayatım oldu. Şu an akademideyim bir yandan. 2015’te Hacettepe bitti, İzmir’de bir burs kazandım ve yüksek lisansa gittim. 2016’da buraya döndüğümden beri ders veriyorum.

Karaca: ahzuita’da sadece konserler olmayacak sanırım. Geçtiğimiz hafta gerçekleşen Caz Talks gibi sohbetler ve farklı müzik etkinlikleri de olacak değil mi?

Didem: ahzuita’yı üç ana başlık üzerine topladık. İşin müzik tarafında caz baskın olacak ama burası bildiğimiz anlamda Jazz Club olmayacak. Caz ağırlıklı bir sahne olmasıyla beraber biz burada tüm müzisyenleri ağırlamak istiyoruz. Elbette belli bir estetik kaygı üzerinden gideceğiz.

Yunus: Belirli bir kültürel yaklaşımımız var; dolayısıyla sahne için belirli bir süzgeçten geçerek olmasını istiyoruz.

Didem: Bestesi olan grupların, müzisyenlerin konserlerini burada gerçekleştirmek istiyoruz.  Ayda bir kendi besteleri olan gruplara yer vermek istiyoruz. Türk Sanat Müziği yine bizim için çok önemli ve çok değerli. Ayrıca zengin bir kültürel değeri olduğu için de ayda bir Türk geceleri de yapacağız. Bunların haricinde klasik müzik ve oda orkestraları da bizimle olacak.

Can: Düzenli çalacak gruplar olacak mı?

Didem: Düzenli bir grup fikrine şu aşamada pek sıcak bakmıyoruz. Her programda farklı bir müzisyenin yer almasını düşünüyoruz.

Yunus: Konserlerin ses ve görüntü kaydını alıyoruz.  İlerleyen zamanlarda montaj vs. için de vakit harcayarak kayıtları en temiz şekilde sunmayı da planlıyoruz. Şu ana kadar olan etkinliklerden bazı kayıtları yüklemeye başladık

Didem: İşin müzik kısmı böyle: orijinal besteler, klasik oda konserleri ve Türk Sanat Müziği üzerine çeşitlenecek bir aylık program olacak ve sürekli değişim gösterecek. Elimizden geldiğince haftanın iki günü müzik yapma planımız var, ama gönül ister ki dörde beşe de çıksın, bakalım Ankara seyircisi ne diyecek? Önemli olan o.

Karaca: Hedeflenen alışveriş hali sadece müzikle sınırlı mı kalacak peki? Farklı sanat dallarından farklı çalışmalar, onlara dair etkinlikler de bekliyor mu bizleri?

Didem: Müzik dışında bir de mağaza kısmımız var. Dediğim gibi ben arkeoloğum, Alaçatı’da senelerce mağaza işlettim. Esnaf kızıyım, aynı zamanda optik mağazam var Esat’ta. İşin esnaflık kısmını çok seviyorum.  Dükkânda babamın kendi koleksiyonu, 1950’lerden, 1960’lı yıllardan vintage gözlükler var. Yine çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşımın seramikleri satılıyor. O da şimdi Âdem ve Havva’nın ilk günah hikayesini anlattığı bir serisini hazırlıyor. Benim yine did. Antique markama ait eserler de satışta. Türkiye’de kurulan ilk caz orkestrasında saksafon çalan, az önce kendisini andığımız Erdoğan Hocamıza ait iki resim de satılıyor. Burada müzik olmadığı dönemlerde insanlar daha farklı lokal sanatçılarla da tanışabilsin istiyoruz. İçeride vakit geçirdiğiniz her anınızda birbirinizle konuşabileceğiniz farklı bir konu olsun. Seramik, heykel, resim gibi… Bu da aslında ikinci başlıktı.

Mekanın üçüncü ayağı ise cafe kısmı olacak. Bu kısımda biraz zorlanıyoruz açıkçası. Bizim bir işletme geçmişimiz yok. Ama ilerleyen dönemlerde orada da değişiklikler olacak. Sonuç olarak hepimizin ayrı bir görevi var. Yunus müzikle ilgileniyor, benim için mağaza ve sosyal medya kısmı.

Can: İleride nasıl bir atölye ve workshop süreci olacak?

Didem: Klasik workshop anlayışı gibi bir şey düşünmüyoruz. Daha çok birlikte bir şeyler paylaşabileceğimiz etkinlikler olacak. Temmuz’da Cem Aksel ve Metin Paksoy’la Caz Talks’u gerçekleştirdik.  Önümüzdeki günlerde seramik üzerine konuşacağız, İngiliz Arkeoloji Enstütüsü’nü buraya davet edeceğim. Kültürel mirası tartışacağız.

Yunus: Ankara’da veya İstanbul’dan buraya gelmiş dostlarımızla bir araya gelip, onların yetkinlikleri dahilinde bir bilgi alışverişi yapmayı düşünüyoruz: ahzuita yani. Biraz kumpanya, biraz kabare gibi bir şeye dönüştürmek isteriz burayı. Workshoplar olacak, ayrıca ben periyodik kurslar düşünüyorum. Mesela çok hızlı bir şekilde ensemble, grup müziği dersleri düşünüyorum. Cem Aksel’den ritim dersleri de olacak. Tabii bunlar sadece müzisyenlere, konservatuvar öğrencilerine değil, müzisyen olmayanlara da açık olacak. Burası aynı zamanda bir eğitim alanı da olacak.

Karaca: Bunlar Eylül ayında mı başlayacak?

Yunus: Evet, yeni sezonla birlikte bu etkinliklere başlamak istiyoruz. Aslında Caz Talks, Caz Tarihi gibi etkinlikler biraz da insanlara “biz burada ne yapmak istiyoruz”u anlatmak için gerçekleştirmek istediğimiz etkinlikler.

Mesela bir hobiyi öğrenirsiniz ve o gittikçe güzelleşir ya… Caz da benim için öyle bir şey, çaldıkça güzelleşiyor. Bunlar dinleyici için de geçerli. Yapılan şeyle ne kadar iletişim kurarlarsa ne kadar anlarlarsa o kadar fazla keyif alacaklardır. Sanattan aldığımız keyfi arttırmak için de bu atölyeleri yapmayı istiyoruz. O yüzden hem eğitim hem performans olarak kurgulamak istiyoruz burayı. Bir de hazır kurulu sahne olduğu için, her an müzik de yapabilme imkânımız var. İnsanların birbiriyle tanışıp, grup kurabileceği de bir ortam olacak.

Can: Caza dair ön yargılı bir durum var. Genel olarak elitlikle özdeşleştirilmesi gibi bir durum. Bu ön yargıyı nasıl kırmayı planıyorsunuz?

Yunus: Şimdi caz yapma deyimi nereden geliyor, oradan açmak lazım bunu. Bilmeyenler için de bir dipnot olsun: Türkiye’deki  caz ve elitlik algısı, 1950’li yıllarda İstanbul’da Hilton’un açılışındaki caz konserlerinden ötürü oluşmuş sanırım. Adı üstünde Hilton, orası çok lüks ve şatafatlı bir yer. Öyle bir ortama da ancak caz yakışır diye düşünmüşler galiba. Dolayısıyla caza suni bir elit giydirmesi yapıldığı için bir anda bu müzik doğrudan elitlikle eş değer tutulmuş.

Can: Tabii bu algı biraz da bize özgü sanırım…

Yunus: Elbette. Şimdi aslında caz, ABD’deki siyah kölelerin ortaya çıkardığı bir müzik. Bir anlamda halk müziği. Dolayısıyla elitlikle hiç alakası yok. İşte burada hikaye Hilton Oteli’nde başladığı için ortaya tuhaf bir karışım çıkmış. Şu anki mekanlara, festivallere baktığımızda hatta Caz Etkinlikleri diyelim. Burada fikir ayrılıkları var. Müzikte janra ticari kavram. Müziğin ne olduğunu belirleyen, sınırlayan ve kitlesini yaratan bir şey. Tüm bunlar müzikten bağımsız şeyler, müzikle alakası olmayan bir durum.  Müzik, müziktir. Kalitelidir veya değildir.

Didem: Her sahnede şöyle tuhaf bir durum var: saksafon, kontrbas koyduğunuz zaman üzerine parlak ışıklı bir “caz” yazısı yazılıyor. Onlar caz değil aslında.

Yunus: Aslında “caz demek değil” de garip. Kaliteli olanı var, kalitesiz olanı var.  Şu bir gerçek ki, insanın gözlemiyle, ortada bütün evrendeki nizam var. Bu nizam her yerde var. Algılasak da algılamasak da. Bu müzikte de var. Dolayısıyla çiçekten örnek alalım, güzel görünüyor, güzel kokuyor, kadife gibi tüyleri var. Tüm paradigmalarda güzel bir yaratım. Çünkü doğru bir kod. Bütün evrendeki her şey titreşiyor, müzik evrenin kozmik anahtarı gibi bir şey. İnsanı duyduğu anda başka bir frekansa götüren, en kuvvetli sanat. Bu ciddi bir potansiyel. Bu doğru yapıldığında insanın yaşadığı duygu durumu diğer sanatlardan daha kuvvetli oluyor. O kadar kuvvetli bir hikâye anlatımı oluşturuyor.

Benim müzisyen olarak asla hedeflemediğim bir ortam var. Bir mekâna gidiyorsunuz, hazırlıklarınızı yapıyorsunuz, çalacaksınız, konser başlıyor ve bitiyor. Bu süreç boyunca sizi 150 kişi arasından sadece beş kişi dikkatle dinliyor, neredeyse tüm masalar konuşuyor.

Karaca: Aslında siz burada dinleme alışkanlığını da değiştirmek istiyorsunuz diyebilir miyiz?

Yunus: Kesinlikle. Konser sırasında yemek, içecek gibi servis olmayacak. Zaten bir saat on dakika konuşmadan film izleyebiliyoruz. Müzik de dinleyebilelim. Müzik bittikten sonra sosyalleşeceğiz zaten kimse merak etmesin.

Didem: Ankara seyircisinin entelektüel birikimi ve donanımı hep başkadır. Uyarmamıza gerek kalmadan sessizlik içinde dinleyebiliyorlar. 150 kişi değil, 30 kişiler. O yüzden büyük bir alan yerine küçük bir yerde olmak istedik. Büyük mekanları kalabalıkla doldurabilirsiniz ama meselemiz esas kitleyi bir araya getirebilmek, 30 kişinin dikkatli bir şekilde müziği takip edebilmesi.

Yunus: Bu karşılıklı bir öğrenme süreci ve o kadar hızlı öğreniliyor ki, buraya gelen insanlar, müzisyenler dahil, 30 kişi var diyelim ve herkesin algısı sadece müzikte, tek bir ses çıkmıyor. Burada çok ciddi bir sinerji ortaya çıkmış oluyor. İnsanlar zaten, onun lezzetini aldıktan sonra ses çıkarmayacak. 150, 200 kişinin dinlemesindense, 30 kişinin dinlemesi çok daha önemli ve büyük kazanım.

Performans denilen şey, üç ayaklı bir düzenek: Bir tarafta bestecisi, diğer taraftan icracısı ve bunu alımlayanı. Bu üçü yoksa ortada sanat da yoktur zaten. Ortaya güzel bir şey çıkması çok zor. Burada bunu sağlamaya çalışıyoruz.

Didem: Ankara’da böyle bir durum var. Etkinliğin duyurusunu bir gün önceden çıkıyorum, alan çok küçük olduğu için yerler hemen bitiyor. Bir şekilde hayır diyemeyeceğim kişiler yazıyorlar. Bu sefer ikinci matine açmak durumunda kalıyoruz. Aynı konseri iki defa dinlemek çok iyi geliyor. Bu arada internet sitemizi hazırlıyoruz ve orada da yer alacak aylık bir program hazırlamak istiyoruz.

Karaca: Tüm bu alışveriş halini Ayrancı semtinin atmosferiyle birlikte düşününce, bazı şeyler çok daha hızlı ilerleyebilirmiş gibi geliyor bana. Bunun ilginç örneklerinden birisi benim için Metin Paksoy’la yolunuzun kesişme hikayesiydi.

Yunus: Metin abi, yan binamızda oturuyor. İlk Caz Talks’u konuşmak için burada oturduğumuzda 3 Temmuz’du. Kendisinin Türkiye’den ayrılışı da 35 sene evvel 3 Temmuz imiş.

Didem: Ben içeride toz alıyordum. Gülümseyerek, “Siz kimsiniz ya! Kim yan binamda caz kulüp açan” diyerek kapıdan içeri girdi. (Gülüşmeler)

Can: Ankara’da köklü bir caz geleneği var. Siz bu geleneği, gelecekle nasıl bağlamayı planlıyorsunuz?

Didem: Ustalarımız bize çok yardımcı oluyor.

Yunus: Türkiye’de birçok caz müzisyeniyle arkadaşlığım, dostluğum söz konusu. Burada belli bir alanı yarattığımızda, onların buraya gelmesi, konser vermesi çok olası oluyor. İmer Demirer’in, Sibel Köse’nin, Önder Focan’ın, Meltem Ege’nin… Tecrübeli müzisyenlerle gençlerin  bir araya gelmesi, burada yeni bir ekol yaratabilir.

Didem: Bu aslında çok istediğimiz bir şey, çünkü örneğin Hacettepe’de çok iyi öğrenciler var. Bu insanların 25-30 kişilik bir mekanda, Tuna Ötenel, Cem Aksel  gibi isimlerle yan yana gelmesi, çok önemli. Asıl istediğimiz bu.

Yunus: Bu aslında usta, çırak ilişkisi. Müzik tek başına olur ama müzisyen asla tek başına olamaz. O yüzden farklı jenerasyondan müzisyenlerin bulunuyor olması önemli bir sinerji yaratıyor. Genç müzisyenler bilgiye, tecrübeye daha kolay ulaşsın, daha çok keyif alsın ve keyif aldıkça daha çok çalışsın, daha çok çalışınca daha iyi yapacağına inansın. Bu böyle bir şey.

ahzuita

Karaca: Semtin uzun soluklu bir mekânı olacak burası…

Yunus: Özellikle bu sokak önemli.  Ayrancı’nın profili, demografisi önemli. Şu da çok enteresan. Biz burayı kiralarken önemli bir maddi yükün de altına girdik. Tahminimizden uzun ve pahalı sürdü. Neyse bir şekilde yaptık. Tam davul alacağız paramız bitti. Tüm mekânı davul üzerine kurduk.  Ama ortada davul yoktu. Arkadaşlarımız açılış hediyesi almak istemişler, Çağrı diye bir arkadaşımız herkesi organize ederek, para toplayıp davul aldılar. Toprak diye bir arkadaşımıza kullanmadığı bir piyanosunun olup olmadığını sorduk, o piyano getirdi.

Ve Cem Aksel… Davulu kurdum, bir iki saat geçmedi Cem abi geldi hemen. Hiçbir şey sormadan, davulun başına geçti. Akorlarını yaptı, derilerini düzeltti. Sonra zil getirdi. Çaldık ettik sonra her geldiğinde farklı bir zil, farklı bir deri getirdi. Hep dayanışma içindeyiz, bir aradayız. Zaten bizim en çok keyif aldığımız şey, birlikte müzik yapmak. Burası zaten işletme, mekân vs. değil burası ev yani. Burası müzisyenlerin evi, buradaki müzik ortamı herkesin. Cem Aksel davula bakıyor, Cem Malak kontrbas ayarlarını yapıyor. Aslında imece, kolektif, ahzüita kafasındayız. Bu küçük mekânın bu şekilde büyümesini hayal ediyoruz.

Can: Son soru, gelecekten beklentileriniz?

Didem: Bireysel beklentilerimiz yok. Kiramızı ödeyebilelim, müzisyenlerin kaşesini çıkaralım, güzel kahvelerimizi almaya devam edebilelim, kredilerimizi ödeyebilelim, ilk aşamada bize yeter. Ankara daha fazla sanatçı anlamında kan kaybı yaşamasın, sanatçıları burada tutabilelim. Biz de zincirin parçası olalım, tutunalım. Yunus: Benim hissettiğim şu: Son zamanlarda hezeyanlar içinde fazlasıyla kaldık. İnsanlar tüm bunlardan kendilerini sıyırıp, işlerini en iyi şekilde yapmaya çalışıyorlar gibi durum var. Ben de böyle hissediyorum. Ankara’da bir iki seneye kalmadan çok acayip şeyler olacak bana kalırsa. Bunu gerçekten hissediyorum ve biliyorum. Birilerinin bir araya gelip verdikleri kararlar hepimizi etkiliyor olabilir. Ama biz de başka birileriyiz, bir araya gelip gelişmeyi ve öğrenmeyi, sanatla, kültürle, saygıyla, sevgiyle yaşamak için bir araya gelmeyi tercih edersek biz de çok fazlayız. Bu hayatı her şeye rağmen çok güzel yaşayabiliriz. Küçük topluluklar halinde olsa da güzel bir şey yapmak, denemek, bir şeylerin yapılmasına ön ayak olmak, şahitlik etmek, vesile olmak, içinde bulunmak, hepimiz gibi… Başka çaremiz yok.