Blog

Cebeci’den Ayrancı’ya Ankara içerisinde ütopya arayışları

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

İzmir’de doğup büyüsem, yirmi iki yaşına kadar orada bulunsam da “baban nereliyse oralısın” lanetiyle çocukluğum boyunca Ankaralı damgasıyla yaşadım. Babası Ankaralı birisi olarak aslında bana uzak bir yer değil Ankara. İzmir’i çok seven ve Ankara ile kütükten başka pek de bir bağı olmayan beni, bu ‘Ankaralı’ damgası, uzaklaştırdı Ankara’ya gitmekten. Zaten babam Altındağ Yenidoğan’lıydı, o yüzden Ankara’ya gittiğimiz kısıtlı zamanlarda da çok bir kısmını bilemezdik Ankara’nın. 

Ama heyhat kaderde Ankara’da okumak hatta buraya bir şekilde yerleşmek varmış. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Antropoloji Bölümü kazanıp Ankara’ya geldiğimde biraz sudan çıkmış balığa döndüm. Şimdi yıkılmış olan Cebeci Stadyumunun oradaki Cebeci Erkek Yurduna gittim ilk önce. Bir yıl kaldım orada. Ankara benim için, yurt ile DTCF arasındaki, Hacettepe Üniversitesi içinden geçerek gittiğim o yoldan ibaretti. Bir de arada Bilkent Üniversitesinde okuyan abimin yanına, Sıhhiye Köprüsü üzerinden kalkan servislerle gidişim ile arada sırada Ulucanlar üzerinden yürüyerek gittiğim Yenidoğan’daki amcamların evi. Bu kadar küçük bir yerde başladı Ankara’daki haritam. Sonra yavaş yavaş Sakarya’yı ve Kurtuluş Parkı’nı keşfettim.

Cebeci çekiciydi çünkü hem okullara hem kent merkezine yakındı.

Cebeci civarı o zamanlar çekici gelmişti bana. Okulların etrafındaki bu mahalleler hem cazip hem işlevseldiler. Cebeci çekiciydi çünkü hem okullara hem kent merkezine yakındı. Üniversite ve çevresinde yetişen hayat beni de içine aldı, zaman hızla aktı. Cebeci Kampüsü içerisinde çoğu öğrenci gibi ben de mutlu bir ütopya adasının içerisinde hissediyordum kendimi. İnandığım düşüncelere yakın dostlarla çevrili bir yaşamdı bu. Sosyalist, feminist, ekolojist insanlar bir şeyler yapmaya çabalıyorduk kampüsün içinde. Tabii arada bu adamıza ufak saldırılar oluyordu. Polislerle ve tomalarla sıklıkla karşı karşıya geliyorduk. Ama konserleri de burada dinledik, eylemleri de burada yaptık.

Cebeci’de yaşadıklarımın doruk anları Gezi direnişi zamanlarıydı.

Benim için Cebeci’de yaşadıklarımın doruk anları Gezi direnişi zamanlarıydı. İki unutulmaz olay. İlki Cebeci Kampüsünde farklı bölümlerde ders veren hocalarımızın ve biz öğrencilerin Kampüsten adeta çığ olup taştığımız o gündür. Önce trafiği engelleyip dışarı çıktık sonra Kolej metrosunda kadar yürüyüp basın açıklamasını yaptık. Polis oradan daha fazla ilerlemeye izin vermemiş olsa da o kendiliğinden hareket derin iz bıraktı Cebeci’de yaşadığım günlerime. Gezi zamanı bir diğer ikinci olay bir akşam vakti yaşandı. Olayları takip etmeye çalıştığımız günlerde dışarıdan bir ses duyduk ev arkadaşımla. Sokağa çıktığımdaysa onlarca insanın Mamak’tan Kızılay’a doğru gittiğini gördüm. O an katarsis ile kendimden geçtim diyebilirim, bir devrim yaşanıyor hissine sanırım hiç, o zamanki kadar yakın olmamıştım. Kurtuluş Parkı civarında kalabalığın önü toma ve akreplerle kesildi, üzerimize gaz bombaları atılmaya başlandı. Kalabalık bir anda şaşkınlığa uğradı. Elinde bayraklar olan teyzeler ve dayılar bir anda korkuyla kaçmaya başladılar. Ben de kaçtım. Ara sokaklara saklandım. Aralardan baktıkça Cemal Gürsel Caddesinde tomaların gezdiği görüyordum. Cebeci Kampüsünün arkasından dolanıp eve öyle gittim.

Gezi sonrasında yaşanan gelişmeler Türkiye’yi geriye doğru götürdükçe benim de Cebeci ile 14 yıllık ilişkim törpülenmeye başladı. 2016’da askere gittim ve askerdeyken darbe girişimine denk geldim. Dönüşte Ankara ile ilişkim de zayıflamaya başlamıştı. Doktoraya Muğla’da başladım. Her hafta Muğla ile Ankara arasında gidip gelirken git gide Cebeci’den de uzaklaşıyordum. Önceden ütopik bir deneyim gibi yaşadığımız günlerim bana çok uzak gelmeye başlamıştı. Kampüse giriş çıkışların eskisi gibi rahatça olamaması, üniversite yönetiminin kampüsün üstüne adeta kâbus gibi çökmesi, sevdiğimiz hocalarımızın kovulmuş olması Kampüsümle de Cebeci’yle de ilişkilerimi koparttı. Covid-19 pandemisi de bu duruma tuz biber ekti. Pandemi boyunca Cebeci’de kaldığım günlerde, bir hapishanedeymişim hissi yaşamaya başlamıştım.

Ankara’da Ayrancı ve çevresinde daha rahat olabileceğimi düşünüyordum. Uzun süredir Tunalı, Seymenler, Portakal Çiçeği Parkı ve çevrelerinde vakit geçiriyorduk. Rahat yaşayabileceğimiz, dış gözlerin ötekileştirmeyeceği, sokaklarında rahat yürüyüp, parklarında rahat oturabileceğimiz bir yer gibi geliyordu bana Ayrancı. Çok sayıda kültür ve sanat etkinliğinin olması, galeri ve kültür merkezlerinin etkinliği daha da çekici kılıyordu benim için bu semti. Turistik olmayan ama Ankaralılar için özel kültürel bir merkeze dönüşmüştü Ayrancı. Bana da; süregelen bir öğrenci yaşantısı için uygun imkânları 14 yıl boyunca sağlayan Cebeci’de yaşadığım özgürlük hissini- bana geri verebilirmiş gibi geliyordu…

Tabii bir de gerçekler vardı, ne kadar istesem de ulaşmak başka bir şeydi. Zorlu bir ev arama süreci geçirdim. Bir şans oldu ve taşınabildim uzun süredir istediğim Ayrancı’ya. Ben de artık yarım yıllık bir Ayrancılıyım ve uzun bir süre daha burada yaşamaya da niyetliyim.

Kavaklıdere Sineması “Kült” ile hayat buluyor

Yıllarca Ankaralıların ortak hafızasında yer edinmeyi başarmış Kavaklıdere Sineması perdelerini seyirciye yeniden açma hazırlıkları yapıyor. Uzun yıllar kapalı kalarak pek çok müdavimini üzmüş olan Kavaklıdere Sineması restore aşamasından geçmeden hemen önce hatıralardaki haliyle son kez Ankaralıların karşısına çıktı. “Bir Zamanlar Kavaklıdere” etkinliği başlığıyla 16 yıl öncesindeki haliyle sinemada pek çok etkinlik düzenlendi. 15 -16 Nisan 2023 tarihlerinde düzenlenen çok çeşitli paneller, filmler, belgeseller ve stand-up gösterileri Ankaralılara anılarını yeniden hatırlatırken Kült Kavaklıdere projesi kapsamında yapılacak yenilenme çalışmalarına da katkı sunmak amaçlandı. Sinemanın girişinde yer alan merdivenlerden aşağı indiğinizde tüm çocukluğunuzun, gençliğinizin hatta yetişkinliğinizin olduğu gibi oracıkta durduğunu görüyor gibi oluyorsunuz. Dört salonunda ayrı ayrı düzenlenen etkinliklerden istediğinize girebiliyorsunuz. Gişede bir hatıra bileti vermeleri de yanınıza kâr kalıyor. Sinemanın alt katında bir anı köşesi yer alıyor. Burada Kavaklıdere Sineması’nda geçirdiğiniz anıları, bu sinemanın sizde uyandırdığı duyguları, burada izlediğiniz ilk ve son filmleri kâğıtlara yazarak paylaşmanıza olanak tanınıyor. Gece 03.00 seansında Fransız filmi izlemek için işe geç kalmayı göze alanlardan tutun da sinema kapısının hemen önünde birasını içenlere kadar. Bu yazıları okurken mekânların aslında sadece bir mekândan ibaret olmadığı orayı değerli kılanın Ankara insanının ortak paylaşımları olduğunu anlamak zor olmuyor. 

Merhaba, bize kendinizden/ekibinizden bahseder misiniz?

Merhabalar, biz “Kült” olarak 5 genç insanın bir araya gelerek oluşturduğu temelinde kolektif iş birliği olan bir yapıyız. Daha öncesinde bireysel olarak “Kült” üyelerinin Ankara’da farklı tecrübeleri olmasına rağmen, Kavaklıdere’nin yeniden işlevlendirilmesi projesi ekibin bir araya gelip ortak bir misyon etrafında toplanmasını sağladı. Bu misyonu “Ankara’nın kültür-sanat mirasının korunması ve geliştirilmesi; kapsayıcı, çok sesli ve yenilikçi bir yaklaşımla başkentin mevcut değerlerini dönüştürerek yeniden canlandırmak, etki alanını genişletmek ve yeni mekanlar oluşturarak herkes için ulaşılabilirliği arttırmak” olarak tanımlıyoruz. Kavaklıdere Sineması’nın topluma yeniden kazandırılmasının yanında, farklı kamusal alanlarda da kültür-sanatı yaygınlaştırmayı ve erişilebilir kılmayı hedefliyoruz. 

Bir şehrin kendine has tarihi bir belleği oluyor. Kavaklıdere Sineması da bunlardan biri. Bize Kavaklıdere Sineması’nın Ankara’ya kattıklarını ve önemini anlatır mısınız?

Kavaklıdere Sineması 8 Nisan 1968’de “Hürriyet Fedaileri” filmi ile kapılarını açtı ve günümüze kadar gelerek “sinemalı apartman” konseptinin önemli temsilcilerinden biri olmayı başardı. Birkaç kapalılık haline rağmen 2007 tarihine kadar Tunalı Hilmi Caddesi üzerinde gösterdiği filmlerle hafızalara kazındı. Burada bahsettiğimiz 55 yıllık bir süreç olduğu için “Kavaklıdere Sineması” önemli bir bellek mekanı oluyor. 

15-16 Nisan’da düzenlediğimiz etkinlikteki katılımcılardan aldığımız geri dönütler de bunun bir göstergesi oluyor. Etkinlikler boyunca 80’lerinde olan insanlardan geçmiş anılarını dinlediğimiz gibi; 20’lerinin başında olup heyecanla “Kült Kavaklıdere”nin açılışını bekleyen insanlarla tanıştık. Yaşadığımız bu deneyimler “Kavaklıdere Sinemasının” önemi hakkında öngörülerimizi kanıtlar nitelikte oldu. Bunlardan ilki, “Kavaklıdere Sinemasının” Ankaralıların uzun süredir bildiği ve anılarının olduğu bir mekan olması. İkincisi ise Ankara’da, özellikle Tunalı civarında “Kavaklıdere Sineması” hacminde bir etkinlik alanına ihtiyaç olması. Umuyoruz ki “Kült Kavaklıdere” olarak tekrar işlevlendirilecek olan bu mekan hem insanların geçmişlerine dokunan dokusuyla varlığını sürdürsün hem de çeşitli alanlarda üretim ve temasın bir alanı olsun.

Birkaç kuşağın aklında iz bırakan ve hikayeleri anlatılan bu sinemanın; bir kente, bir caddeye, bir mahalleye nasıl bu kadar kalıcı bir iz bıraktığından bahseder misiniz?

Bir önceki soruda da değindiğimiz üzere Kavaklıdere Sineması 55 yıllık bir mekan. Bu süreç boyunca birçok Ankaralının ilk filmini izlediği, ilk randevusuna çıktığı, okul çıkışı arkadaşlarıyla buluştuğu ya da yalnız vakit geçirmek istediğinde kaçıp bir salonuna keyifle film izlediği bir mekan. Süreç boyunca tanıştığımız insanlardan dinlediğimiz hikayelerde bunu destekliyor. 

Ankara’da birçok sinemanın kapanması ve sinema dışında kullanıma açılması şehir için bir kayıp. Ekipten 3 kişinin de Ankaralı olduğu göz önüne alınırsa biz artık başka bir bellek mekanını daha kaybetmek istemiyoruz ve Ankaralılarında bizle aynı duyguları paylaştığına inanıyoruz.

Değişen çevre içerisinde yıllarca ana hatlarıyla varlığını koruyan Kavaklıdere Sineması’nın bu kadar kalıcı izler bırakmasının sebepleri de işte bunlardır; yılların biriktirdiği anılar ve bu mekana her gidildiğinde anıları tekrar hatırlatan yıllarca korunmuş dokusu. 

Kavaklıdere Ankara için simge semtlerden biri; şarabıyla, sinemasıyla, parkıyla, sokaklarıyla… Bize geri dönüşün nasıl olduğundan, nasıl başladığınızdan bahseder misiniz?

Kült ekibinin Ankaralı bir üyesi olan Şamil Dereli Ankara’nın farklı semtlerinde işletmecilikte yapan bir üyemiz. Mevzu bahis olan mekanlarda da kültür-sanat üretimine alan açma çabasında işler yapan birisidir kendisi. Kültür-sanat üretimi için arayışları kendisini Kavaklıdere Sinemasına götürüyor. Süreç sonunda mülk sahibi ile bir anlaşmaya varılıyor ve Kült Ekibi “Kavaklıdere Sinemasının” işletmesini devralıyor. 

Kavaklıdere Sineması, kentsel belleğin bir parçası olması sebebiyle kimlik değeri taşıyor. İkinci kez açıldığı 1991 yılında ise artık festivallerin sineması olarak anılmaya başlıyor. Bu üçüncü açılışı olacak sinemanın, buranın geleceğine dair neler söylemek istersiniz? Kavaklıdere sinemasının nasıl anıldığını duyacağız?

Biz “Kült” ekibi olarak “Kült Kavaklıdere”nin “kolektif bir kültür-sanat merkezi” olmasını hedefliyoruz. Bunun içinde bu mekanı sadece bir sinema olarak değil; sinemanın yanında tiyatro, stand-up, konser, sergi gibi etkinliklere ev sahipliği yapan bir mekan; akademi, sivil toplum ve bireysel katılımlarla desteklen söyleşiler ve atölyelere zemin sağlayan bir merkez olmasını istiyoruz. 

İkinci kez kapandıktan sonra sinema salonu aynı şekilde kalmaya devam etmişti ancak geçtiğimiz yıl sinema bir işletmeye kiralandı ve tarihi dokusu ve iç yapısı da doğal olarak tadilata uğradı. Sinemanın bu anlamda da bir özgünlüğü vardı diyebiliriz. Acaba yeni hali nasıl olacak? Yepyeni bir sinema mı yoksa bu özgünlüğü devam ettirecek kendine özgü bir havaya mı sahip olacak?

Uzun süredir var olan sinemanın hafızalara kazınmış bir dokusu var. Biz yenilenme sürecinde bu dokuyu olabildiğince korumak istiyoruz. Aynı zamanda gerek uzun süredir kapalı kalmasının getirdiği zorunda olan bakımlar gerekse işlevinin genişletilmesi çabasından dolayı bazı değişikliklerde olacaktır. Kısacası özgünlüğünü koruyan yeni bir kültür-sanat merkezi olacak diyebiliriz. 

Sosyal medya paylaşımlarınıza göre sadece sinema salonu değil bir gösteri merkezi gibi işleyecek bir yer düşünüyorsunuz. Biraz içeriğe dair düşüncelerinizden bahseder misiniz?

Ankara aslında çok fazla sanatçı yetiştiren ve bu sanatçıları İstanbul’a gönderen bir şehir. Bizce bunun en büyük sebeplerinden birisi üretim için Ankara’da yeterli alan olmaması. Kült Kavaklıdere’de biz bu alanı sağlamak istiyoruz. Bu sebeple yenilenerek açılacak olan sinemanın bireylerarası ve disiplinlerarası kesişim-diyalog ortamı olmasını öngörüyoruz. 15-16 Nisan tarihlerinde yaptığımız etkinlikte bir nevi gelecekte olacakların bir fragmanı şeklindeydi. Bu etkinlik bize gösterdi ki; farklı kuşaklardan, farklı disiplinlerden gelen hem sanatçılar hem de sanatseverler bir mekanın çatısı altında bulunabiliyor. İşte bizde tam olarak bunu istiyoruz. Umuyoruz ki Kült Kavaklıdere’de tam olarak bu kesişimleri ve diyalogları sağlayabilelim.

Bisikletlileri Yaşatalım!

Yazar Hakkında

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmaları devam ediyor.

Sürdürülebilir ve çevre dostu bir kentte yaşamanın koşullarından biri karbon salınımsız ve temiz ulaşımı sağlayabilmektir. 15 dakikalık kent modelini de tartıştığımız bugünlerde bisiklet kullanımını yaygınlaştırmak ve bisiklet kullananlara ilişkin farkındalığı artırmak gerekiyor. Ülkemizde trafik kurallarından tutalım da motorlu taşıt sürücülerinin tutumlarına kadar birçok alanda bisiklet sürücüleri hayati tehlike yaşamakta. Bisikletli ölümlerine dikkat çekmek için “Bisikletlileri Yaşatalım” sloganıyla İstanbul’dan yola çıkan Can Niyazi Bad, Ayrancı Uçarlı sokağında yer alan Bikes and Crafts kafede Ankaralı bisikletçilerle buluştu.

Bisikletli ölümlerine dikkat çekmek için “Bisikletlileri Yaşatalım” sloganıyla İstanbul’dan yola çıkan Can Niyazi Bad, Bikes and Crafts kafede Ankaralı bisikletçilerle buluştu.

Can Niyazi Bad, İstanbul’da yaşıyor ve sivil topluma ilişkin gönüllü faaliyetlerde aktif çalışma yürütüyor. Arkadaşının trafikte hayatını kaybetmesinin ardından İstanbul’dan Diyarbakır’a, bisiklet kazalarının yaşandığı güzergahtan geçerek farkındalık turuna çıktı. 9 Ekim 2022 tarihinde başlayan bu tur sürecinde birliktelik mesajı vermek ve gittiği yerlerde faaliyet gösteren bisikletçilerle dayanışmak isteyen Can, yolda olduğu süre boyunca 6 arkadaşlarını kaybettiklerini ifade etti. Söyleşi esnasında, toplumda farkındalık yaratabilmek için okullarda öğrencilere ve öğretmenlere eğitim verilebileceği, sürücü kurslarıyla işbirliği yapılarak sürücü adaylarına bisikletlilerle birlikte trafikte varolmanın öğretilebileceği konuşuldu. Bir diğer çözüm önerisi ise mecliste var olarak bisikletçilerin sorunlarının ifade edilmesi ve bu sorunlara çözüm bulunması şeklindeydi. 

Can Niyazi Bad, bisikletli ölümlerine dikkat çekmek için yollarda.

Söyleşinin bir diğer konu başlığı ise doğal afetler anında bisikletlilerin dayanışma şekliydi. Can, ülkemizde yaşanan neredeyse her afette bisikletiyle birlikte dayanışmaya koştuğunu, bisikletin küçük ve mazotsuz çalışan bir araç olarak yardımlaşma konusunda çok etkili olduğunu söyledi. 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinden sonra Hatay’a gönüllü olarak giden Can, kentte yaşanan büyük yıkım neticesinde yolların kapanması dolayısıyla arabayla ulaşımın pek mümkün olmadığını ve mazota ulaşım sıkıntısı yaşandığı için bisiklet aracılığıyla yardım ulaştırmanın çok daha kolay olduğunu ifade etti. Bisikletli bir ekiple birlikte erzak götürmekten yaralı taşımaya kadar birçok alanda yardım edilebileceğini söyleyen Can, bisiklet bu kadar işlevsel bir araçken farkındalığın merkezi ve yerel yönetimlerce desteklenmesi gerektiğini vurguladı.

Etkinliğe katılanlar.

Ayrancı Semt Meclisi aday adaylarını Ayrancılılarla buluşturdu

14 Mayıs 2023 tarihli seçimler ülkemiz için oldukça önemli. Demokrasi, katılımcılık, eşitlik, saydamlık gibi kavramların da önem kazanmaya başladığı günümüz yönetim anlayışında oy verdiğimiz milletvekillerini tanıyamıyoruz bile. Bu eksikliği fark eden Ayrancı Semt Meclisi, 28. Dönem milletvekili aday adaylarıyla bir söyleşi gerçekleştirdi. 6 Nisan 2023 tarihi saat 18.00’de Çankaya Bahar Evinde gerçekleştirilen söyleşiye Türkiye İşçi Partisi (TİP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Türkiye Komünist Partisi’nden (TKP) aday adayları katıldı. Gamzegül Kızılcık Aykanat moderatörlüğünde gerçekleştirilen söyleşide Ayrancı Semt Meclisi Sözcüsü Ahmet Uçar semt meclislerinde biraraya gelmeye, mahallelerimize sahip çıkmamız gerektiğine dair konuşmasının ardından sözü aday adaylarına bıraktı. Katılımcılar isim sırasıyla söz aldılar. 

14 Mayıs 2023 seçimlerinde Ayrancı’dan aday olanlarla biraraya geldik.

CHP aday adayı Bengisu Şulan genç bir makine mühendisi olarak özellikle gençlerin ve kadınların yaşadığı sorunlara vurgu yaptı, bu sorunlara çözüm olabilmek adına teknolojiden de faydalanarak Meclis’te vekilimiz olmak istediğini belirtti. 

TKP aday adayı Coşkun Gök ülkenin içinde bulunduğu tüm sorunlara bütüncül bir bakış açısıyla ve Partilerinin politikaları çerçevesinde çözüm olmak istediklerini söyledi. 

TİP aday adayı Erkan Yıldız, milletin meclisini yine millete teslim edeceklerini, yerel örgütlenmelerin çok belirleyici olduğunu belirtirken TKP aday adayı Güven Akdaş da mahalle örgütlenmelerinin önemine değindi. 

CHP aday adayı Ali Necati Koçak uzun süredir sürdürdüğü siyasi yaşamını milletvekilliği ile devam ettirmek istediğini, vekil olması halinde tecrübesinin çok yararlı olacağını aktardı. 

TİP aday adayı ve Tekel Bayileri Platformu Başkanı Özgür Aybaş, geçtiğimiz dönemlerde yaşadıkları sorunlardan yola çıkarak yurttaşların yaşam biçimine karışılmadan bir hayat sürebilmesi için vekillik yapmak istediğini belirtti. 

Temsili demokrasi anlayışının benimsenmesiyle birlikte siyasi partiler milletvekili adaylarını belirlemeye biz de siyasi görüşlerimiz çerçevesinde çoğunlukla adayları tanımadan oy vermeye başladık. Böyle bir dönemde milletvekili aday adaylarını tanımak, bizi nasıl temsil edeceklerini öğrenmek ve aday olmaları durumunda bilinçli bir şekilde oy vermek çok önemli. Bu amaçla halkla aday adaylarının bir araya gelmesini sağlayan Ayrancı Semt Meclisi oldukça demokratik ve çok katılımlı bir söyleşi planlamış, diğer semtlerden de katılımcılarla eşitlikçi bir tutumla etkinliği gerçekleştirmiştir. Söyleşi iki bölümden oluşmuş ilk bölüm aday adaylarının kendisini tanıttığı bölüm, ikinci bölüm ise dinleyicilerin aday adaylarını daha yakından tanımak için soru sorduğu bölüm olmuştur. Toplantının sonunda ise adaylar açıklandıktan sonra adaylarla da benzer bir çalışmanın yapılacağı duyurulmuştur. Bu çalışmanın diğer semt meclislerine de ilham vermesini, semt sakinlerimizin yapılacak çalışmalara katılımını temenni ediyoruz.

Söyleşimizin ardından seçime girecek partilerin adayları netleşti. Söyleşimize katılan aday adaylarından Özgür Aybaş TİP, Coşkun Gök ve Güven Akdaş ise TKP adayı olarak belirlendiler. Vekillerimiz olma sözlerini unutmamalarını ve başarılı olmalarını diliyoruz. 


AYRANCI SEMT MECLİSİ

ayrancisemtmeclisi@gmail.com

Sosyal medya hesaplarımız

Facebook: @ayrancisemtmeclisi

Twitter: @ayrancimeclisi

Instagram: @ayrancimeclisi

Ayrancı’nın kadınlarına mor bir çağrı

Kadın Savunma Ağı olarak 5 sene önce kurulduk. Bulunduğumuz kentlerde kadınların birbirlerini güçlendirecekleri, örgütlenebilecekleri, haklarını öğrenmek ve aramak için mücadele edebilecekleri özerk alanlar oluşturmak amacıyla yola çıktık. Türkiye’nin dört bir yanında olan ağımız Ankara’da faaliyetlerini tüm hızı ile sürdürüyor. 

Kadın Savunma Ağı’nın dernek şubesi olarak “Mor Mekan’’ Ankara’da 2019 yılında kuruldu. Kızılırmak Caddesi No:5/2 adresinde kadınların nefes durağı olan mekanımız açık. Peki bizler kadın savunma ağında neler yapıyoruz:

-Kadınlar için “feminist öz savunma’’ eğitimleri yapıyoruz. Bu eğitimlerde fiziksel savunmanın ötesinde öz savunmanın aslında hayatımızdaki şiddetin kaynağını bulup buna karşı verilen her türlü mücadele olduğunu bilince çıkarıyoruz.

-Şiddete uğrayan kadınlara hukuki ve psikolojik yönlendirme yapıyoruz. Yerel yönetimler, avukat örgütlenmeleri ve çeşitli STK’lar ile iş birliği yaparak şiddete uğrayan kadınlarla dayanışma ilişkisi kuruyoruz. 

-Çeşitli panel ve şöyleşilerle feminist politikaya dair tartışmalar gerçekleştiriyoruz. Akademisyen, yazar, gazeteci, feminist pratiklerde yol alan pek çok ismi konuk ediyoruz.

-Şiir gecelerinde ünlü kadın şairlerin şiirlerini okuyor, tartışıyor ve hayatlarına dair sohbet ediyoruz.

– Masal Atölyelerinde Clarissa Pinkola Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından masalları okuyarak farkındalıklarımızı arttırıyor, deneyimlerimizi paylaşıyoruz.

– Feminist gece yürüyüşlerini, kadın cinayetlerine karşı protestoları, adliyede kadınların adalet arayışını destekliyor, aktif olarak eylemlerin düzenlenmesine dahil oluyoruz.

-İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı yasa, kadın sağlığı, gibi konularda mahallelerde kadınlara bilgilendirme etkinlikleri düzenliyoruz.

-Depremden etkilenen kadınlarla dayanışma için Hatay Defne’de bulunan kadın çadırımıza malzeme tedarik ediyoruz. Gönüllüleri deprem bölgesine yönlendiriyoruz. 

-El emeği ürünler ürettiğimiz atölyeler gerçekleştiriyor zaman zaman bu ürünlerin olduğu kermesler düzenliyoruz.

Kadın savunma ağı adıyla müsemma bir ağ olarak örgütlenmektedir. Her yerden kadınlar bu ağın bir parçası olabilir. Özellikle mahallerde kadınların kurmuş olduğu birliktelikler ağın en önemli ayaklarından birini oluşturuyor. Ayrancı semti ise ağın pek çok üyesinin yaşadığı bir semt. Yaşanan şiddet durumlarında ise bu ağın parçası olan kadınlarla şiddet faillerinden hesap sormak kadın dayanışmasını örgütlemek için bir araya hızlıca gelebiliyoruz. 

Ayrancı’da öldürülen Pelin için de benzer şekilde harekete geçtik. Dayanışma ilişkisi kurduğumuz tüm kadınlarla ve kurumlarla birlikte hareket ederek mahallerde yaşanan şiddete karşı kadınların yalnız ve çaresiz olmadığını birlikte dile getirdik. Şimdi ise yaşanan bu politik saflaşmada İstanbul Sözleşmesini geri almanın, ülkeyi yeniden inşa etmenin ve gerici tüm ittifaklara karşı mücadele etmenin olanaklarını geliştirmeye devam ediyoruz. Bedenlerimizin, emeğimizin, yaşamlarımızın böylesine tahakküm altına alındığı ve pazarlık konusu haline getirdiği bir düzende yaşamaya tahammülümüz yok! 

Ne istediğimizi çok iyi biliyoruz

İstanbul Sözleşmesi

6284

Erkek şiddetine karşı cezasızlığın son bulması

Çocuklara yönelik her türlü istismar ve suçun son bulması

Başta gösteri ve örgütlenme hakkımız olmak üzere tüm demokratik-politik haklarımız; diktatörlüğün baskı politikaları yüzünden cezaevlerinde bulunan tüm tutsakların serbest bırakılması 

Güvenceli ve insanca-eşit koşullarda istihdam, kocadan ve babadan bağımsız sosyal güvence, bakım emeğinin tanınması ve bakım yükünün toplumsallaştırılması, sağlık ve eğitim haklarımız başta olmak üzere tüm temel toplumsal- haklarımızın güvence altına alınması

Doğa yağmasının son bulması, finansallaştırılmış ve her türlü doğal afet karşısında güvencesiz hale gelen ve toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren kent-konut modelleri yerine afetlere karşı güvenli, erkek şiddetine karşı korunaklı sosyal konut-kent modelleri

Depremden etkilenen milyonlarca insanın piyasa koşullarında sefalete terk edilmemesi; yeniden borçlandıkları bir hayatta kalma mücadelesine mahkûm edilmemesi; depremde yaşanan yıkımın ve toplumsal kıyımın tüm sorumlularının yargılanması ve depremden etkilenen herkesin kaybının karşılanması için yağmalanan servetlerin kamulaştırılması, sermayenin vergilendirilmesi; devletin deprem bölgesinde, gönüllülerin, kadınların sırtına yıktığı tüm toplumsal sorumluluklarını yeniden üstlenmesi. Deprem bölgelerinin halkın söz ve karar sahibi olduğu bir süreçle yeniden inşasına kadar bölgede kalanlara acil ve ücretsiz konteynır, hijyen ürünleri, erişilebilir sağlıklı su ve gıda, tuvalet, duş, yaşlı ve çocuk bakımevleri, yemekhaneler, çamaşırhaneler, sağlık ve eğitim hizmetleri sağlanması, erkek şiddetine karşı önleme, müdahale ve koruma mekanizmalarının acilen kurulması; enkaz çalışmalarının oluşturduğu tehlikelerin ortadan kaldırılması, finans sermayesinin depremden etkilenen kentlerin yeniden inşasından nemalanmasına acilen son verilmesi. 

Sermaye değil yaşam merkezli bir toplumu kurmanın ön koşulu kadınların haklarına ve hayatlarına sahip çıkmasından geçmektedir. Sizler de ağın bir parçası olun, birlikte bu ağı mahallelerimizde büyütelim!

İklim krizi kısa tarihi ve güncel konular

İklim krizine dair bilimsel kanıtları bir araya getirmek uzun ve zor bir süreç olagelmiştir. Bir asırdan fazla bir süredir binlerce zihni meşgul etmiş, üzerine yürütülen tartışmalar ilkokul sıralarından meclislere ve hükümetlerarası panellere uzanan çok çeşitli alanları işgal etmiştir.

İlk çalışma olarak, Joseph Fourier’nin (1824) şimdi “sera etkisi” diye adlandırılan olguyu keşfetmesi işaret edilir. Yalnızca güneşten uzaklığa dayanan tahminlere göre dünyanın gerekenden çok daha sıcak olduğunu hesaplar. Buna sebep olan şeyin, dünyanın atmosferinin ısıyı uzaya yaymayı yavaşlatması olduğunu önerir. Güneşten gelen ışığın, karaları ve okyanusları ısıtmak için atmosferden geçtiğini, atmosferin ise bu ısının kaçmasını engellediğini belirtir. Ancak “sera etkisi” adlandırması kendisi tarafından o tarihlerde yapılmaz.

Eunice Foote

Ancak günümüzde yeni yayınlanan araştırmalar, “sera gazı” deneylerini ilk yürüten araştırmacının Eunice Foote isimli bir kadın araştırmacı olduğunu göstermektedir. Tüm kaynaklarda keşfin atfedildiği John Tyndall’dan 5 yıl önce, güneş ışınlarının farklı gazlar üzerindeki ısınma etkisini, çok basit ancak çok etkili bir deneysel düzenekle test etmiş ve bulguları sonucunda, “(…) diyelim ki tarihinin bir döneminde hava daha büyük oranda “karbondioksit” ile karışırsa, zorunlu olarak sıcaklık artışıyla sonuçlanmalıdır” diyerek, Sanayi Devrimi sonra yaşayacağımız ve bugün içinde bulunduğumuz tüm gerçekliği öngörmüştür. Fakat çalışmasının sonuçları American Association for the Advancement of Science isimli bilimsel kongrede kendisi tarafından sunulmamış, onun yerine Joseph Henry tarafından kısa bir bildiri olarak okunmuştur. Daha sonra kısa bir bildiri yayınlasa da görmezden gelinmiş ve ilk çalışmalar kendisinden tam 5 yıl sonra aynı sonuçları bulgulayan John Tyndall’a atfedilmiştir.

Steve Arrhenius,1896’da buzul çağlarına CO2’deki bir düşüşün neden olduğu hipotezini test etme arayışında, atmosferdeki değişen karbondioksit seviyelerinin etkisinin ayrıntılı bir hesaplamasını yapan ilk kişiydi. Bu çalışma, hem atmosferdeki ne oranda CO2 artışının ne kadar sıcaklık artışıyla sonuçlanacağını belirlemenin temelini oluşturur hem de dünyanın geçmiş döngülerindeki iklimsel değişkenlikleri anlamamıza olanak sağlar. 

Sera gazları” araştırmalarının temelini oluşturan tüm bu çalışmalar, yayınlandıkları sırada bu terimi kullanmamışlardır. “Sera gazı” ve “sera etkisi” farklı yayınlarda adı geçmiş olsa da ilk kez 1907 yılında John Henry Poynting tarafından detaylı tanımı yapılarak kullanılmıştır. 

Bu ilk çalışmaların ardından geçen 100 yılda, iklim krizi gündemi çokça değişmiştir. Ortalama 5 yıl öncesine kadar “iklim değişikliği” diye bahsettiğimiz olgu, hükümetlerin “iklim acil durumu” ilan etmeye başlamasıyla “kriz”e dönüşmüştür. Yalnızca bilimsel bir çalışma alanı olmaktan çıkmış; gıda gündeminin, sivil toplum örgütlerinin, sanatın, yerel hükümetlerin, felsefenin, uluslararası anlaşmaların konusu olmuştur. Beraberinde iklim şüphecileri ya da iklim inkarcıları üretmiş, daha sonra onları tüketmiştir. Son yıllarda sıklığı artan ve etki alanı genişleyen iklim eylemleri başlamıştır. 2023 yılında gündelik hayatımızın neredeyse her alanına işlemiş bu kriz, ilk keşfinden bugüne geldiğimiz noktada artık çok daha farklı konulara odaklanmaktadır.

İklim Göçü (Kaynak: The Guardian)

Bu konuların başlıca örneklerinden biri iklim göçleridir. Belli bölgelerde, iklim krizi kaynaklı kuraklık artışları, su kaynakları azalışı ve buna bağlı olarak gıda üretimi verimsizleşmesi; fırtına, taşkın gibi aşırı hava olaylarının artışı ve deniz seviyesinde yükselmeler nedeniyle yaşamanın, barınmanın elverişsiz hale gelmesi insan topluluklarının göç etmesini tetikleyen unsurlardan başlıcası haline gelmektedir. Aynı zamanda, iklim krizinin yaşayabilirlik üzerine bu negatif etkileri asimetriktir. Toplumun her bireyi eşit olarak zarar görmez; yaşlılar, kadınlar, çocuklar ve yoksullar ilk etkilenen dezavantajlı gruplar olarak düşünülebilir. Daha geniş perspektifte ise yoksul ve beyaz-olmayan toplumların iklim krizinin etkilerinden doğrudan zarar görme ve göçe mecbur kalma oranı çok daha yüksektir. Oxfam tarafından yayınlanan bir rapor, iklim kaynaklı afetlerin son 10 yılda ülke içi göçlerin bir numaralı itici gücü olduğunu, yılda 20 milyondan fazla insanın (her iki saniyede bir kişi) evlerini terk etmek zorunda kaldığını ileri sürmektedir.

Avusturalya Orman Yangınları (2019). Kaynak: New Scientist.

Hem dünyada hem Türkiye’de sıklığı ve şiddeti artan orman yangınları, iklim krizinin güncel konularına bir diğer örnektir. Orman yangınlarının evrimsel tarihin bir parçası olduğu ekosistemlerde, yangının o ekosistemde yaşayan türler üzerine negatif bir etkisi olmaktan ziyade, üremelerini tetiklediği, popülasyon yenilenmesini sağladığı uzun zamandır araştırmacılar tarafından bilinmektedir. Ancak iklim krizinin sıcaklıkları ve kuraklığı artıran etkisiyle, doğal yangın sıklığından daha sık gerçekleşen yangınlar hem ekosistemin kendini toparlamasına fırsat vermez. Aynı etkilerle şiddeti ve süresi artan yangınlar ekosistemlerin devamlılığı ile birlikte insan yaşam alanlarını da tehdit eder hale gelmektedir. Aynı zamanda Avusturalya yangınları (2019) sonrası  kanser, solunum ve kalp hastalıkları oranlarında artış olduğu belirtilmektedir.

İklim krizinde geldiğimiz noktada, değişen iklimle birlikte var olmanın ve krize uyum sağlamanın bir yöntemi olarak önerilen dirençli toplumdur. İklime dirençli kentler, iklime dirençli tarım uygulamaları, iklime dirençli kalkınma, iklime dirençli okullar/kampüsler dirençli toplum çalışmalarının birkaç örneği sayılabilir. Tarım bağlamında su gereksinimi az ürün örüntüsüne geçiş, kalkınma bağlamında iklim krizi nedeniyle işini kaybeden bireylere istihdam sağlanması, okullar bağlamında karbon salımını azaltmaya yönelik uygulamalar örnek verilebilir. 

Ulaş Bayraktar: Harita, yönümüzü bulmak ve geldiğimiz yeri hatırlamak için çok elzem

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Haritaları konu aldığımız bu sayımızda YouTube programınız “Kent Rasathanesi”ni konuşmak istiyoruz sizinle. Çünkü bizim için bir anlamda harita işlevi görüyor. Nedir Kent rasathanesi?

Harita konuşacaksak, Ayrancım Gazetesi’nden iyi bir harita yoktur herhalde. Harita dediğimiz şey aslında bir bellek ve yön belirten, yolumuzu bulmamız sağlayan bir işlevi var. Murat Karayalçın dönemi harita da öyle birtakım yürüyüş haritaları da. Çok iyi bildiğimiz gibi harita sadece ileriye götüren değil, geriyi de tutan bir şey. Bu anlamda hem ileriye bakmaya hem geriye bakmaya, yaşanan yerin bir gözlemine yarıyor. 

O noktada rasathane deyince hep deprem ve uzaybilim akla geliyor ama kelime kökeni itibariyle “gözlemevi” demek. Kent Rasathanesi’nin mantığı da kente dair politikaları, kente dair gelişmeleri gözlemleme için bir vesile. İki işlevi var; birincisi yereli takip etmek, en yakında olanı görmek. İkincisi de en uzaktakini görmek, dünyayı takip etmek.

Biz bazen şizofrenik bir şekilde yaklaşıyoruz kentimize, ülkemize. Ya abartılı bir şekilde seviyoruz, dünyada böyle bir güzellik yok diye gerçek üstü bir aşkla bağlanıyoruz. Ya da onu hiç hak etmediği kadar yerin dibine batırıyoruz. Oysa dünyanın birçok yerinde olduğu gibi benzer sorunlarla mücadele ediyoruz. Ve iyi fikirler de çıkıyor ama ne onların hakkını verebiliyoruz, ne de başkasının hakkını verebiliyoruz. Rasathane fikri de, aslında kente dair Türkiye’de ve Dünya’da ne olup bittiğini takip etmenin benim için bir paylaşım vesilesiydi. Kendi kendime bir ders gibi; okulda olsam bu dersi verirdim, okul yoksa yine de veririm. Kendimi disipline etmek için bir kurduğum bir alan oldu.

Ulaş Bayraktar’ın hazırlayıp sunduğu Kent Rasathanesi

Fikir nasıl çıktı, çerçeveyi nasıl oluşturdunuz, her hafta içerik nasıl hazırlanıyor biraz mutfaktan bahseder misiniz?

Biz üniversitedeyken DPT’nin bir laboratuvar çağrısı vardı. Biz bu çağrı için önermiştik. O zaman yurttaş karneleri yapan bir dernek, bir proje vardı. Biz onlara demiştik ki, bunları iki yılda bir yapmak yerine bunu hep izleyecek bir mekanizma olsun. Kalkınma ajanslarının yaptığını daha mikro çerçevede yapalım, verileri toplayan, derleyen, yeni veri üreten bir yapı gibi kuralım. Ona kent gözlemevi denmişti ama o hiç işlemedi. Sonrasında Helsinki Yurttaşlar Derneği için dünyada iyi belediyecilik örnekleri raporu istediler, onu yaptım ve niye bunu devamlı yapmayalım ki dedim? Onlara da önermiştim, dijital ve aktif bir şey olsun bu, gelişmeleri takip etmek lazım diye. 

Çünkü aslında bizim ilham alacağımız çok şey var. Hem Türkiye’nin geçmişinden ilham alacağımız şeyler var, hem Türkiye’nin farklı yörelerinden alacağımız çok ilham var, hem de dünyadan alacağımız çok ilham var. O zaman bunun projesini geliştiremedik. Sonra ben bunu yapmak için çok şeye ihtiyaç yok ki dedim ve koyduk ipad’i başladık. İlk programları görmüşsünüzdür 40-45 dakikalık programlar yaptık. Sadece haberleri sunmuyoruz, üzerine yorum, espri falan da yapıyoruz. Öyle çıktı.

Zaten gazeteleri falan takip ediyordum. Twitter’ın liste özelliği çok işime yaradı. Kentlere, yerel yönetimlere dair belli kullanıcıları, gazetecileri, araştırmacıları, platformları grupladım. Çok kolay bir şekilde dünya gündemini izlemeyi mümkün kıldı bu.

Aslında benim hayalim, Kent Rasathanesi belli bir bölüme geldikten sonra kendi haritasını yapmaktı. Bir tematik harita; bisiklet politikaları mesela, ona tıklayınca rasathanede çıkmış haberleri birarada görmek. İkincisi de coğrafi olarak görmek, Viyana’yı tıklıyorsunuz orada ne oluyor onları birarada görüyorsunuz. Endesklemeyi istiyordum, onu yapamadık henüz. 

İçeriği ben hazırlıyorum. Çekimleri ve kurgusunu sağolsun yapıyorlar.

Programın geleceği için neler öngörüyorsunuz?

Adana, Viyana, Paris gibi tek kentin farklı politikalarını, özelliklerini konuştuğumuz bölümler yaptık. Onu geliştirmeyi çok istiyorum. Hem Türkiye’den hem de dünyadan iyi belediyecilik örneklerini paylaşmak istiyorum. Bu hem zaman hem de kaynak demek.

Harita gereksinimi ve harita sunumu konusu gelecekte ne olacak?

Enformasyon çağı dediğimiz şey her türlü bilgiye çok kolay ulaşmamızı sağladığı için aslında hiçbir şeye ulaşamaz hale geldik. Gerçekten de veri, bilgi büyük bir samanlık. Onun içinde aradığımız her şey var. Fakat onu bulmamız zorlaştığı için haritaya çok ihtiyacımız var şimdi. Şu andaki derdimiz zengin coğrafya içinde yolumuzu bulabilmek. Yemek yiyecek yerlerin haritasına da ihtiyacımız var, gölge haritasına da, bellek haritalarına da. Her anlamda harita, yönümüzü bulmak ve geldiğimiz yeri hatırlamak için çok elzem, gitgide de artan bir önem arzediyor bence.

Bu harita ihtiyacımızı karşılamak için gene yerel yönetimlere mi bakacağız?

Ben üniversiteye başladığımdan beri yerel yönetimlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Siyasi, toplumsal çok önemli bir alan olduğunu düşünüyorum. Barselona’nın dönüşümü orada bir hareketle oldu. Biz bu işi biraz tepeden çözmeye çalışıyoruz. Dünyanın en tatlı insanını, en iyi kampanyasını, en güzel sloganını da bulsanız ne yazık ki, şu anda yaşadığımız gibi bu kadar oluyor. Anında da dönebiliyor. Oysa onu yerel yönetimler üzerinden yavaş yavaş, toplumla temas ede ede, ilmek ilmek örerek yaşanılan dönüşümün oradan geçtiğini düşünüyorum. Işık yerelden yükselir diyordum ben, oradaki doğru belediyecilik deneyimlerinin birikerek makro demokratik geçişi ancak bu sağlayabilecektir. 

Pusula, mekanlar ile insanlar arasında bir bağ kurmaya çalışıyor

Lavarla ekibinden Ankaraseverlere bir pusula: Ankara Keşif Haritası

Sevgili Seren Erciyas, siz Lavarla’nın kurucularından ve Pusula’yı yapan ekiptensiniz. Ankara Keşif Haritası Pusula’nın başlangıç noktası nedir? Bu projenin hikayesi nasıl başladı?

Lavarla ekibi ilk kez 2016’da bir masa başında bir araya geldiğinde Ankara’ya iyi bir kent haritası kazandırma fikri ilk konuştuğumuz konulardan biriydi. Ankara’nın sağlam bir kent haritası olmalıydı, fakat sıkıcı turist haritalarından farklı ne yapabilirdik? Ekipten Serkan’ın Avrupa’da gezdiği ülkelerden topladığı Use-it haritaları ilk çıkış noktamızı oluşturdu. “Act like a local” sloganıyla hazırlanan bu haritalar, Avrupa şehirlerini bir turist gibi gezmek yerine o şehrin insanının gözünden görmek ve deneyimlemek, gündelik rutinlerine dahil olmak ve onlarla aynı mekanlara gitmek isteyenleri hedefliyordu. 

Bu haritaların turistik deneyimleri ters yüz etmesi fikrini hepimiz çok sevdik ve bize farklı bir bakış açısı kazandırdı. Ankara’ya gelen bir turistten önce “Ankara’da yaşayanlar bu şehri ne kadar deneyimliyor?” sorusundan yola çıktık. Ankara’da uzun yıllar yaşayıp da Ulus’a hiç gitmemiş veya sadece kısa işlerini halletmek için “uğramış” insanların olması, bu bölgenin zihinlerde “tehlikeli” olarak işaretlenmesi; belli dönemlerde popüler olan mekan ve bölgelerin talep görmesi, belli başlı deneyimlerin dışına çıkılmaması; Ankara-İstanbul karşılaştırmalarının yapılması ve kendi şehrini tanımayan Ankaralıların hep bir sıfır geride başlamaları gibi meseleleri Ankara’yı Ankaralının kendisine, farklı yollar ve deneyimler göstererek anlatmak iyi bir fikir gibi geldi. 

Bir de tabi “Ankaralılık” meselesi var. İklimiyle, ulaşımıyla, hafızasıyla, kozmopolit yapısıyla, başkent oluşunun ağırlığıyla, düzeniyle, duruma göre “öğrenci” duruma göre “memur” kenti oluşuyla kendini dayatan bu şehirde belli rutinleri tutturan, birbiriyle paylaşan, kendine rotalar oluşturan, şehre sahip çıkan insanların tüm bu ortaklıkları Ankaralılık adı altında buluşabilir mi? Bu da bizim sadece haritayla da değil, yayıncılıkta veya sosyal medyada da tekrar tekrar cevaplamaktan çok mutlu olduğumuz bir soru.

Ankara Keşif Haritası (Foto: Sema Çavdar)

Neden harita çalışması? 

Ankara’ya yakışır bir kent haritası yapma isteğinden yola çıktığımız ama harita fikrinden kopmadan kendi bakış açımızdan kentlileri bir deneyim ve keşif sürecine davet ettiğimiz kompakt bir çalışmaya niyetlendik. Haritadan yola çıktık, uzaklaştık ve tekrar haritada buluştuk bu süreçte. Yani ilk fikir Ankara haritası yapalım değil de Ankaralılara Ankara’yı nasıl anlatabiliriz olsaydı, kapısı yine haritaya çıkardı diye düşünüyorum. Zira “yol göstermek, adres tarif etmek” için en kullanışlı araç harita. Haritayı aynı zamanda hikaye anlatmak için kullanabildiğimizi görmek de onu kullanışlı bir araç haline getirdi. Bizim de yaptığımız bu: Ankaralılara bir seferde şehre dair farklı ya da yeni yolları ve deneyimleri göstermek, şehrin hikayelerini anlatmak.

Herkes dijitale geçiş yaparken neden basılı harita? 

Cevabı çok basit aslında, kullanıcılar elleriyle hissetsinler ve emek versinler istedik. Küçücük bir ekrana sığmasınlar, aynı anda tüm önerileri ve rotaları görebilsinler. İşin eğlenceli bir yanı da var, bir haritadan yol bulmaya çalışmak mesela, şehirdeki gezintiyi daha bulmacalı ve eğlenceli kılıyor. Yani bir deneyim haritası yaparken, harita ile gezmeyi de kendi başına bir deneyim haline getirdik.

Bir diğer niyetimiz de Ankaralılara geriye dönüp bakabildikleri, belki bir kaynak olarak ya da çıkış noktası olarak başvurabildikleri arşivlik bir çalışma bırakmak. Pusula’nın ilki 2017 yılında, ikincisi geçen sene çıktı; üçüncüsü de olacak zamanı geldiğinde. Aradaki beş senede ilk haritadan ikinciye geçemeden kapanan yerler oldu. Veya biz ilk haritada anlattığımız mekanları bu sefer daha farklı bir bakış açısı veya deneyimden anlattık; çalışma sürecinde yeni iş birlikleri yaptık. Bu da ilki ile ikincisi arasında, 2017 ile 2022’nin Ankara’sı arasında –mekanlar, hikayeler, kent aktörleri, yaşam biçimi, kültür sanat hayatı gibi– birçok yönden karşılaştırma yapmaya da fırsat tanıyor. Pusula’daki her durakta kullanıcıya yeni meraklar ve hikayeler sunduk. Bir kitaba, geçmişten bir hikayeye, ilginç bir bilgiye, kente farklı alanlarda değer katmış insanlara değinip, bir merak oluşturmaya çalıştık. Metinlerin yanında haritaların birer sanat çalışma olması için de Ankaralı tasarımcılara başvurduk. İlkinde modern minyatür sanatçısı Öykü Terzioğlu, ikincisinde çizer Rüya İğit ile çalıştık. Tüm bunlar haritayı; saklamaya değer, dönüp dönüp başvurulacak bir kaynak ve aynı zamanda haritanın da hedeflediği gibi haritayı arayıp bulmak için Ankaralıları evinden çıkarıp belli noktalara yönlendirecek bir harekete geçirici unsur haline getiriyor bizce.

Haritaların kent kültürü ile bağlantısı nedir?  Değerlendirir misiniz?

Pusula özelinde konuşmam gerekirse, kent ve kentli arasında bir bağ yaratmak ya da mevcut bağı güçlendirmek gibi bir misyonu var. Önünden geçip gittiğiniz, sizin için dekordan öteye geçemeyen yapılar, mekanlar, eserler ve hatta insanlar hakkındaki hikayeleri öğrendiğinizde şehre bakışınız da farklılaşıyor. Haritayla gezerken kendi yeni deneyimlerinizi ekleyip aslında kendi hikayenizi oluşturuyorsunuz. Bu hikayeler birikiyor, başkalarınınkiyle birleşiyor ve günün sonunda daha önce de bahsettiğimiz o Ankaralılık hali pekişmiş oluyor. Mesela Kale’ye çıkan yokuşun sonundaki baharatçının Barış Manço’nun şifalı bir klibine mekan olduğunu veya Ayrancı’da gittiğiniz bir restoranın aslında çok eski bir Ankara bağ evi olduğunu öğrendiğinizde tüm bakış açınız değişiyor. Elinizin altında Internet gibi bir nimet de var, bu hikayelerin peşine düşebiliyorsunuz. Çevrenize anlatıyorsunuz ve bu da kentte ortaklaştıklarınızı, dolayısıyla da kent hafızasını, kent kültürünü pekiştiriyor.

Ankara’nın yeni bir hikayeye ihtiyacı yok, Ankara’nın kendi hikayelerini hatırlamaya ve bunların yeniden anlatılmasına ihtiyacı var. Yaşadığınız kentin hikayelerini bildiğinizde ve kendi bireysel hikayelerinizi yarattığınızda o kenti sevmeye başlarsınız. Biz de Pusula ile, Ankaralıların peşine düşüp kendi hikayelerini yaratacağı eski Ankara hikayelerini anlatıyoruz.

https://www.rotapusula.co