Blog

Haritalar bana hiç yalan söylemedi, beni hiç yanıltmadı

Yazar Hakkında

Web |  + Yazarın diğer yazıları

1989 Ankara Atatürk Lisesi mezunudur. ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden 1994 lisans derecesi almıştır. ODTÜ Kentsel Politika Planlama Yerel Yönetimler Bölümü ve AÜ Kent ve Çevre Bilimleri'nde yüksek lisans çalışmaları yapmıştır. Pandemi döneminde İzmir Katip Çelebi Üniversitesi'nde "Medya ve İletişim Yüksek Lisansı"nı tamamlamıştır.
1994 yılında TMMOB Şehir Plancıları Odası Genel Sekreter Yardımcısı olarak başladığı Oda’da 1996 yılında Merkez Yönetim Kuruluna seçildi. 2001 yılında başladığı TMMOB Genel Sekreter Yardımcılığı görevini 2004 yılının sonuna kadar sürdürdü. 2002-2008 yılları arasında TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Başkanı, II. Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmıştır.
Halen kurucusu olduğu Kent-Lab Derneği (www.kentlab.org) ile sivil alanda hak savunuculuğu yapmaya devam etmektedir.
Çankaya Belediyesi Belde A.Ş. Genel Müdürlüğü’nden (2009-2014) sonra bir eğitim ve danışmanlık şirketi kurarak İş-Kur Kursları düzenledi. İzmir Büyükşehir Belediyesi Meslek Fabrikası'na danışmanlık yaptı.
2019'dan bu yana da Çiğli Belediyesi'nde "İklim Değişikliği ve Ekoloji" konularında danışmanlık yapmaktadır.

Biraz paftaya ozalite aşina bir geçmişi olanların “Ankara’nın haritaları” deyince eminim akıllara ilk Jansen’in o ihtişamlı planı gelir. Tabii bir akşam sofrasında Paşa, Atatürk Bulvarı’nın daha geniş olmasını isteyince kendisine dönen şaşkın bakışları da burada not edelim.  

Aslında harita ve plan “mevcut durum” ve “olması istenen” arasındaki gerilimin dayanılmaz hafifliğini hissettirir hep bana.

Benim hayatıma haritalar dünya atlaslarında ülkelerin yerleri, başkent ve diğer kentleri bulma oyunları ile girdi. Sonra tarih atlasları geldi dünyanın ezelden beri hep böyle olmadığını farkedince.

18 yaşında başladığım planlama eğitiminde temel tasarım denen zorlayıcı süreçte ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin şimdi büyük oranda otoparka dönüşmüş arka bahçesindeki “münhani eğrileri”yle de tanışmıştık bu harita kavramının önemli değişkenlerinden biri ile. Harita oluşturmak için bir yaz stajında elimizde ölçüm aletleri ile bir ay boyunca aynı arka bahçeyi arşınlamıştık. Bu sürecin mihmandarı, bir Ayrancı sakini hocamız Argun Evyapan’ın kulaklarını çınlatmadan geçemem, sağolsun emeği çoktur üstümüzde. 

Metro ve Ankaray inşaatlarındaki gezilerden

Karayalçın dönemi haritası

Üniversitenin son yılı ülke tarihini inceleyenlerin anlatırken özel atıf yaptığı 1994 seçimlerine denk gelmişti. Yerel politikadaki hareketlenme bizleri de etkilemiş, hatta Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin seçime yetiştiremediği Kızılay’ın ortasında devam eden Metro ve Ankaray inşaatlarında rehber ekipler oluşturup halkımıza yakında devreye girecek olan raylı sistemleri hayal ettirip haftaya teslim alabileceği baretli bir şantiye hatıra fotoğrafı çektirmek görevi de bize düşmüştü.

O dönemde Reşat Nuri’deki belediyenin halkla ilişkiler müdürlüğüne gidip gelirken İbrahim Keleş ve Cemil Cahit Yavuz’un yaptığı yıllarca duvarlarımızı süsleyen karikatür-grafik karması Ankara haritasını edinmiş hatta fazla fazla alıp sınıfa dağıtmıştım. 

Murat Karayalçın’ın Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı döneminde tasarlanan Ankara haritası (İbrahim Keleş, Cemil Cahit Yavuz)

Mamaktan yola çıkan bir zihinsel harita!

Serde “şehircilik” vardı ya, bu Ankara’nın haritaları mevzusu hep kafamda dönüp duruyordu. O sırada Mamak’ta çıkardığımız yerel gazetenin sayfasına da bu meseleyi taşıyalım diye konuşmuştuk, gazeteden arkadaşım Dilek’le… Araştırırken çok uzağa gitmemiz gerekmedi işin açıkçası. Bizim Odanın yayın organı Planlama Dergisi’nin 86 yılında çıkmış ilk sayısında böyle bir yazıyı bulduk hemen. “Çevresel Psikoloji, Planlama ve Kentsel Bütünleşme” başlıklı yazısında Ömür Kızılgün; 1983 yılında yüksek lisans tezi için yaptığı bir araştırmaya(1) dayanarak Ankara kentine ilişkin zihinsel haritalardan örnekler sunarak bu tür çalışmaların “kentsel  bütünleşme” gibi sosyal bir olgunun irdelemesindeki  kullanımını tartışıyordu. Araştırmada çarpıcı olan Mamak ve Tevfik Fikret Liselerinin öğrencilerinin zihinsel Ankara haritalarını ortaya çıkararak tartışması idi. O Ankara zihin haritalarında gecekondu mahallelerini temsil eden Mamak Lisesi öğrencilerinin çeperde yaşamanında etkisiyle kenti bütünsel olarak algılayabilmiş olmasına rağmen görece daha iyi bir eğitim gören Tevfik Fikret Lisesi öğrencilerinin kenti merkezinden ibaret görmesi bana çok çarpıcı gelmişti.  Ankara Atatürk Mezunu bir gecekondu sakini olarak kendimi nereye koyacağımı şaşırmıştım doğrusu…

Ankara Kültür-Sanat Haritası

1996’da Arkadaş Yayınevinde grafik grubu yöneticisi olarak çalışırken -aynı zamanda akrabam da olan- Ankara Sanat Bülteni’nin yönetmeni Timur Zeren benden sanat galerilerinin adreslerin gösteren ve  içinde müzeler ve tarihi yerlerin de olduğu haritalar hazırlamamı talep etmişti.  O günün teknik koşullarında bilgisayarda hazırladığım haritalar, navigasyon uygulamalarını yaygınlaştığı son yıllara kadar bültenin sayfalarında yer almıştı. Sanırım 20 yılı aşkın sürede bülten sayfalarında yer alan bu haritaların yılda 11 kere çıkan ve her yıl 190 bin ortalama ile basılan bir yayın  olduğu düşünüldüğünde Rekorlar Kitabı’na girecek kadar çok basıldığını söyleyebilirim. Tabii artık telefonlara emanet ettiğimiz adres bulma halimiz düşünüldüğünde ne kadar da uzak geliyor o yeni bir şehre gittiğimizde hemen kırtasiyeden şehrin haritalarını aldığımız günler.

Ankara Kültür Sanat Haritası

Kent muhalefetinin haritası

Sonrasında TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın Ankara Şubesi’nde yönetim kurulu başkan ve II. başkanı olarak geçen 2002-2008 yıllarında, Gökçek’e karşı kent muhalefetini örgütlediğimiz dönemde de Ankara’nın kentsel dönüşümünden raylı sistemlerine, katlı kavşaklarından barınma haklarının ihlallerine, ulaşım zamlarına kadar onlarca Ankara haritası yapmıştık. Yani Ankaram Platformu üstünden yürüttüğümüz muhalefetin de dili olmuştu bu haritalar. O dönem eşim ve meslektaşım Gökçen sayesinde tanıştığım Coğrafi Bilgi Sistemlerini kullanarak daha önceleri kuru boya-tinerlerle geceler boyu hazırladığımız haritalara dijital olarak ulaşabilmek ve bunları plotterlardan çıkış olarak alabilmek de çok heyecan verici idi.

Birde 1990’lı yılların ikinci yarısında Ankara Demokrasi Platformu önderliğinde başlayan ve 2000’li yılların ortalarına kadar Emek Platformu üzerinden devam eden büyük mitinglerin organizasyonu için hem mitinge katılanlarla hem emniyet yetkilileri ile yürütülen ve içinde bulunduğum yıpratıcı görüşmelerle komitelerinde yaptığımız “Ankara Miting güzergah haritaları”nı da anmadan geçmeyeyim. Bu mitinglerin doruk noktası benim için 1 Mart Tezkeresine karşı yapılan miting idi. Eylül 2008’de dört yüz bin kişinin katılım ile gerçekleşen “Eşit Yurttaşlık Mitingi” de benim için organizasyonun da yer aldığım son büyük mitingdi.   

Çankaya’dan çıkarak bir harita denemesi

Çankaya Belediyesinde görev yaptığım ve sahibi-sorumlu yazı işleri müdürlüğünü üstlendiğim halen yayını devam eden “Gazete Çankaya” bizim o dönemki deyimimizle “Gazete Ç”, döneminde de gazetenin yayın amaçlarına ulaşmak üzere İbrahim Keleş ve Cemil Cahit Yavuz’un yaptığı Ankara haritası gibi bir harita yapma fikri hep gündemimdeydi. O günlerde İbrahim Keleş’e ulaşmanın bir yolunu bulamayınca geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz gazetenin karikatüristi sevgili Derya Sayın’a da çıtlatmıştım. Ama Derya Ankara’da yaşamadığını belirterek ne yazık ki talip olmadı. Eminim bu işe soyunsa güzel kalemi ile bize çok güzel bir harita çıkarırdı. O dönemde tesadüfen bana ulaşan ve Ankara haritası yapabileceğini söyleyen karikatüristi de çalıştığı yayın grubundan ötürü ben reddettim. 

Bu arayış benim için bitmedi nedense. Bunun üzerine 2013 yılında amatör bir karikatüriste haber salarak ondan talep etmiştim Ankara haritası yapmayı… Tabii günü koşullarında Ankara çok büyümüştü. Bir grafik haritanın kurgusunu bir türlü yakalayamamıştı bu son çalışma belki de İbrahim Keleş ve Cemil Cahit Yavuz’un yaptığı işin yüksek kalitesinden ve ilk gençliğimiz ve Ankara değerleri ile kafamızda özdeşleştiğinden. Kafamda o barajı hiç aşamadı bu çalışma. Biz de gazetenin tanıtımında kullandığımız bir görsel olarak sınırlı bir şekilde kullanmıştık yeni nesil haritayı.

Ankara’nın haritaları ile yaşadığım kişisel deneyimi sizlerle de paylaşmak istedim. Benim kenti ve fiziksel-sosyal varlığını algılama ve kente dair söz söylememde işte böyle köşe taşlarını oluşturdu Ankara’nın haritaları. Bana hiç yalan söylemediler, beni hiç yanlış yönlendirmediler.

1 https://www.spo.org.tr/resimler/ekler/6138bc5af602364_ek.pdf

Harita nasıl konuşur?

Bir şehrin haritada karşılık bulan çizgisel ifadesi, ister kendi döneminde, isterse ardışık dönemlerde odak alınsın, birdenbire konuşmaya başlar ve bazen de konuşması durdurulamayan uzmanlara benzer.

Haritacılık dünyayı sahiplenme aracıdır

Türkiye söz konusu olduğunda, bizim kültür olarak haritalarla ilişkimizi, somut çıkar umduğumuz alanlarla sınırlı gördüğümüzü söylemek olanaklı. Bu nedenle de yurdumuzda, askerlik mesleğinin, dolayısıyla ordunun önemsediği haritacılık, bir kültürel giriş kanalı oluşturmuş ve diğer disiplinlerdeki önemi ona göre şekillenmiştir. Oysa yazılı kaynakların ve kayda almanın daha fazla önemsendiği  başka kültürlerde haritacılık, bir “dünyayı sahiplenme aracı”dır. İster bir toplumsal ve topluluksal mülkiyet, ister tarımsal ya da endüstriyel üretime dayalı sahiplik anlamında olsun, harita, sahip olan özne ile sahiplik nesnesi arasında ilişki kurar. ‘Ne kadar dönüm bağım var; bu yılki rekolte iyi olursa ne kadarlık yemeklik, şaraplık ve sirkelik üzümüm çıkar?’ ‘Kaç kilometrekare toprağımda, ne kadar yurttaşım yaşamakta ve onların sağlığı için bu yıl nasıl yatırımlar yapabilirim?’ ‘Şehrimin akarsularının sayısı, debileri, suyunu taradıkları havzalar nasıl dağılır ve aynı bölgedeki yıllık yağışa göre su kullanım sınırlarını ve kapasitelerini nasıl denetleyebilirim?’ Coğrafya, ekonomi, ticaret, kültür, sanayi, eğitim, sağlık, ve benzeri, dolayısıyla kısacası bir toplumun bütün yaşamsal alanlarını birbirine bağlayabilecek güçte bir veritabanı oluşturan bir kurultudur harita. Haritası olan, önünü görme, geleceği planlama iktidarına da sahiptir. Çünkü bu iktidar, harita üzerinden üretilen bilgiye dayanır ve onunla varolur. Haritayı ne denli ayrıntılı, özelleşmiş bakışlı, tikel konulu, zaman içinde değişimlere açık ve nesnel kabul ve ölçümlere dayalı biçimde dürüst yaparsanız, iktidarınız da o denli sarsılmaz olur.  

Dolayısıyla haritacılık, hem dünyada yönümüzü ve ilintilerimizi gösteren, bizi zaman bağlamında gelecekle ilişkilendiren, hem de (zorunlu olarak) günün kaydını alan, kayıt tutan bir etkinlik ve giderek meslek alanıdır. Anadolu’nun en eski uygarlık ve kültürlerinden Hititler, kayıt tutmayı önemsedikleri, kentsel düzeni ilk kez planladıkları ve kurguladıkları halde, (mevsimsel ve savaş-barış zamanları, kıtlık-bolluk yılları, ve benzeri istisnai durumlara ilişkin iradi geçişimleri düzenledikleri halde) niçin haritacılık konusunda adım atmadılar ya da bu çoğunlukla iki, bazen üç boyutlu kayıtçılığa başlamadılar, bu ayrı bir tartışma konusudur. Örneğin Tabula Peutingeriana
4. yüzyılda kullanılan bir yol haritası (itinerarium) olarak 0,34m/6,75m boyutlarında bir Roma kamu yolları (cursus publicus) rehberidir. Ankara’nın yakından tanıdığı İmparator Augustus zamanında ilk örneklerinin üretildiği düşünülen bu haritanın, bugünkü İngiltere’den Hint yarımadasına kadar bütün Roma yollarını ve dolayısıyla 555 şehri ve yüzlerce küçük yerleşimi kapsaması, ‘temellük etme’ ile ‘kullanma, düzenleme ve koruma’ (dolayısıyla sürekli kılma) edimleri arasındaki ilişkileri göstermesi açısından ilginçtir.

1928 tarihli, 1/25000 ölçekli Erkan-ı Harbiye-i Umumiyye (Genel Kurmay Başkanlığı) imzalı Ankara haritası

Ankara’nın ilk haritaları

Bilindiği gibi Ankara’nın çağdaş dönemdeki ilk haritası, İstanbul’a gelen Prusya Mareşali Helmut Moltke’nin kurmaylarından Baron Von Vincke tarafından 1839 yılında çizilen haritadır. Bu harita, Ankara Kalesi ve çevresiyle o dönem demiryolu öncesi Ankara’sını gösteren ilk ayrıntılı kayıttır; harita 1854 yılında basılarak Ankara Valisi İzzet Paşa’ya sunulmuştur. Ankara’ya ait, askeri kabul edilebilecek yakın dönem haritalarından bir diğeri, ilişikteki 1928 tarihli, 1/25000 ölçekli Erkan-ı Harbiye-i Umumiyye (Genelkurmay Başkanlığı) imzalı haritadır. Yeni gelişmekte olan Ankara’nın Yeni Şehri’ni de gösteren bu harita, kayıtçılık açısından bugün baktığımızda yeşil alanlara yaptığı vurgu ile ortaya çıkmaktadır. Başta Ayvalı, Etlik, Keçiören, Sanatoryum, Kalaba, Çubuk Çayı çevresi, Karapürçek, Mamak olmak üzere Kuzey; yine başta Dikmen, Ayrancı, Kavaklıdere, Çankaya, İncesu, Abidinpaşa, Lakavuz, Frenközü bağları olmak üzere Güney bağlarını ve bağ evlerini, gözle sayılabilecek derecede bir kesinlikle göstermektedir. Haritada, 1932 Jansen Planı ile kullanım tanımı ‘işçi mahallesi’ olarak değiştirilen ovadaki Kazıkiçi Bostanları ile İskitler Bostanları, bugünkü Ziraat Fakültesi kullanım alanlarında kalan bostan ve tarlalar, dikkat çekici biçimde hem topoğrafya ile hem de akarsu yatakları ve kentsel havalandırma olgusuyla uyumlu bir İç Anadolu şehri sınırlarını ve morfolojisini tanımlamaktadırlar. Bilgi üretimi açısından haritalara farklı dönemlerde değişik arayışlarla tekrar tekrar bakmak, yeni nitelik, önem noktaları ve odakları keşfetmemize, görmemize, anlamamıza yaramaktadır.

Baron Von Vincke tarafından 1839 yılında çizilen Ankara haritası
1932 Jansen Planı

Harita nedir, plan nedir?

Çok karıştırılan bir durumdur: Harita, bir yerin halihazır durumunu, haritacının o anki zihinsel ve teknolojik donanımına dayanarak, o anki ilgi ve gerekirlikler açısından kayda geçiren bir araçtır. Plan ise, bir yerin haritasından yararlanılarak, o yerin geleceğini, yine bu kez mimar ya da plancının o anki zihinsel ve teknolojik donanımlarına bağlı kalarak, tahayyül edildiği haliyle kayda geçiren ve projeksiyon aracıdır. Birbirlerinin olmazsa olmaz bileşeni ve destekçisi olan bu iki araç, her zaman birbirini beslemektedir.

Unutulmamalıdır: Mimar, şehir plancısı ya da coğrafyacı, sorulduğunda haritayı sözlüğe bakarak anlatıyorsa, kendisine ait bir ‘harita’ tanımı yoksa, ona güvenimiz sarsılır; kuşaklar boyunca bütün bir eğitim ve bilgi akışının getirdiği uzmanlık, anlamsız olur.

Ankara’nın ilk karikatür haritası

Üniversite hayatım 1977 yılında İstanbul Devlet Tatbiki Yüksek Okulu Grafik Bölümünde başladı. Öğrencilik yıllarımda okul kütüphanesi en önemli bilgi kaynağımızdı. Yurt dışı yayınları orada görme şansımız olurdu. Grafik tasarımla ilgili yayınlarda kent illüstrasyonları ile ilgili çeşitli örneklere hayranlıkla bakardım. Okulumu bitirip Ankara’ya dönüp kendi grafik stüdyomu kurdum. 1989 yerel seçimleri öncesinde Çankaya ilçesinde bir adayın ön seçim kampanyasını bir arkadaşımla birlikte yürüttüm. Bu çalışmadan (kampanya) ötürü Murat Karayalçın ön seçimi kazanması halinde seçim kampanyasında bizimle çalışmak isteğini dile getirdi, Murat Bey ile tanışıklığımız böyle başladı.

Karayalçın altyapı yatırımlarını duyurmak istiyordu

O yıllarda Ankara için çok önemli altyapı projeleri eş zamanlı başlatılmıştı ve Ankara bir şantiye alanına dönüşüyordu. Murat Bey bu projeleri hemşehrilerine hem duyurmak hem de onları bilgilendirmek amacıyla bir görsel çalışma yapmamı istediğinde daha önceleri görmüş olduğum kent illüstrasyonlarından esinlenerek Ankara kent görünümünü hayal ettim ve Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bu altyapı projelerini neden böyle bir çalışma üzerinde göstermeyelim, diye düşünerek bu fikrimi Murat Bey’le paylaştım. Ancak tam olarak anlatamamış olmalıyım ki onu ikna edemedim. Buna rağmen bu illüstrasyonu yapmayı kafama koymuştum. İstanbul’da öğrencilik yıllarından arkadaşım, grafik tasarımcı ve karikatürist Cemil Cahit’e fikrimi açtım. O güne kadar Ankara’yı hiç görmediğini ve kendisi için zor olacağını söyledi. Sonuçta Cemil’i ikna ettim ve işe başladık.

Murat Karayalçın’ın Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı döneminde tasarlanan Ankara haritası (İbrahim Keleş, Cemil Cahit Yavuz)

Ben Ankara’dan Cemil İstanbul’dan çalıştı

Ben Ankara ile ilgili görsellerden ne bulduysam haftanın 3 günü İstanbul’da Cemil’e tarif üzerine Ankara’yı çizdirdim. Çizimin siyah beyazı bitince renklendirme çalışmasını birlikte tamamladık. O yıllarda kentlerin hava çekim fotoğraflarını bulmak gerçekten çok zordu. Bunun için bir arşiv oluşturduk. Ankara için mimari ve tarihi değerleri olan yerlerin fotoğraflarını basılı yayınlardan topladık. Kendim de çeşitli yerleri fotoğrafladım. Kent planı zaten turistik Ankara haritasında vardı. Perspektif deformasyonlar yaparak karikatür sanatının olanaklarıyla ortaya bir çalışma çıkartık. Çalışmanın içerisine mizahi unsurları da ekleyince daha sempatik oldu.

Ankara’lı sokağa çıktığında her yerde altyapı inşaatı görüyordu

Bu çalışma ile o güne değin yapılan (veya yapılmayan) kamu yatırımlarını etkili bir dille anlatmak istedik. İllüstrasyonun arka yüzünde zaten projeler ile ilgili kapsayıcı bilgiler vardı. İllüstrasyon, Karayalçın’ın projelerinin Ankaralılar tarafından sahiplenilmesini ve çok yoğun inşaat faaliyetlerinden dolayı ortaya çıkan olumsuzlukları hoşgörü ile karşılamalarını da sağladı. 

Karayalçın haritayı çok beğendi

Baskıdan önceki son aşamasını Murat Bey’e gösterdiğimde çok beğendi. Bu çalışmayı, İstanbul’da ulusal basının temsilcileriyle yapacağı belediyenin 2. yıl çalışmaları bilgilendirme toplantısında basılı olarak kullandı. 1991 yılında basıldı, ilgi ve sempatiyle karşılık buldu.

Sınırlı sayıda ilk baskısı Ankaralılar tarafından çok sevildi. Ülkemizden ve yurt dışından çeşitli üniversitelerin mimarlık ve şehircilik fakülteleri kütüphaneleri için arşivlenmek üzere talepte bulundu. Gençler özellikle poster olarak kullanmak üzere haritanın peşine düştüler.

Geriye dönüp bakıyorum, yaptığım işten memnunum

Geriye dönüp baktığımda böyle bir çalışmayı başlatmış olmak ve üretim sürecinde bulunmaktan bir Ankaralı olarak çok mutluyum. Belediyeden sonraki profesyonel iş hayatımda çeşitli şehir ve bölge çalışmaları yaptım. Halen Antalya’da kendi atölyemde resim çalışmaları yapıyorum.

Bir Ankara efsanesi: Süleyman Bağcıoğlu

Yazar Hakkında

1985 yılında Ankara'da doğdu. Başkent Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünde lisans eğitimini tamamlamasının ardından Ankara Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisansa başladı. Ankara'da yaşamaktadır.

Sırtında gitarı, üzerinde Hard-Rock Ankara kot gömleği, ayağında yaz-kış çıkarmadığı kovboy çizmeleri ile çalacağı mekâna grup arkadaşlarından en önce gelir, efsanevi Fender’ini özenle kılıfından çıkarır ve alâmetifarikası olan gitarının tonunu cerrah titizliğinde ayarlar. Sahne ışıkları açılır. Gözlerini kapar, müzik başlar, solo kısmında sahnede ufak adımlar atar ardından kot pantolonun arkasında yakılmak üzere hazır bulunan sigarasını yakar, onu da gitarının tellerine sıkıştırdığı an başka bir dünyanın kapıları ardına kadar aralanır. Bu sahne Ankara’da uzun yıllardır değişmedi. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en yetenekli gitaristlerinden Süleyman Bağcıoğlu’ndan bahsediyorum. Sadece Ankara’da değil, Türkiye’de dinleyeni giderek azalmakta olan bir müzikal geleneğin son temsilcilerinden. Kendisi müziğin bu çağda hala idealist bir şekilde yapılabileceğinin en somut kanıtı bence.

Süleyman Bağcıoğlu

Efsanevi A-Bar ve Blues Express günleri

Süleyman Abi, müzikal yaşamına dokuz yaşında abisinin gitarını gizli gizli çalarak başlar. Beatles, Rolling Stones plakları ilk dinlenen plaklardır. Bu plaklar sayesinde rock müzik de Bağcıoğlu‘nun hayatına girmiş olur. Zaten bu istikametten de hayatı boyunca hiç sapmaz. Müzikal anlayışını hep bu hattan yana çizer. Kabataş Lisesi’nde okurken ilk müzikal denemelere başlar. Zaten kısa bir süre sonra Kabataş Lisesi’nde Milliyet gazetesinin düzenlediği yarışmada, arkadaşları ile kurduğu grupla birinci olur. Kabataş Lisesi’nde sonra 7 senelik bir memuriyet macerası olur. Tahmin edilebileceği üzere memuriyet Bağcıoğlu’nu pek sarmaz, dolaptan kovboy çizmeleri yeniden dışarı çıkartılır ve müziğe kesintisiz olarak geri dönüş yapar. 1980’lerin başında Ankara’da rock müzik çalacak mekân olmadığı için bir ara Amerikan Üssü’nde müzik yaparlar kısa bir süre de Siyah Beyaz’da çalarlar sonra da efsanevi A-Bar günleri başlar. “O zaman zaten, İstanbul’da da yoktu böyle canlı müzik barı. Ankara’da A Bar tekti. A Bar’ın açıldığı ilk iki sene, inanılmazdı Ankara. İngiltere falan halt etmişti, çok ciddi söylüyorum, acayipti. İki sene öyle gitti…” A-Bar günlerinden sonra efsanevi Blues Express günleri gelir. Teoman’ın bile dinlemek için İstanbul’dan kalkıp geldiği bir gruptur Blues Express. Maalesef bu grubun ömrü de çok uzun olmaz. Kısa bir Bulutsuzluk Özlemi dönemi sonrası ağırlığı Ankara’ya ve bar gruplarına verir. Uzun yıllardır devam ettiği In Rock ve Kendinden Prensli At grupları bu dönemlerde kurulur. 

Süleyman Bağcıoğlu için yapılacak en doğu tanım tüccar değil, harbi müzisyen olsa gerek. Kendisi tüm endüstriyel faaliyetlerden uzakta sadece kendi sevdiği sanatçıların ve grupların parçalarını kendi stiliyle çalan bir müzisyen. Deep Purple, Led Zeppelin, Pink Floyd, Jimi Hendrix, Dire Straits, Süleyman ağabeyin geçmişten bugüne kadar hiç değiştirmediği playlisti mesela. Böyle bir işi de bu kadar uzun yıl sürdürebilmenin altında da müzikle kurduğu bu naif ilişkide yatıyor sanırım. Bar ortamında, sürekli değişen mekanlar arasında inatla sadece sevdiği müziğin peşinden koşan nadir müzisyenlerden bence. Ayrıca gece 03.00’te bitirilen Yavuz Çetin’in Yaşamak İstemem parçasından sonra grup elemanları ekipman toplamaya yeltenirken mikrofonun başına geçip “Bu parçadan sonra Jimi Hendrix çalınır abi” diyecek motivasyona ve enerjiye de ekstradan şapka çıkarmak gerek. Süleyman Abi, motive olmak için salt seyircinin teşvikine gerek duymayan biri –elbette seyircinin teşviki onun o günkü gitar çalışına pozitif bir şekilde yansıyor– enstürmanına ve müziğe duyduğu derin aşk onu motive etmeye yetiyor artıyor bile. Pink Floyd’dan Coming Back to Life parçasını çalarken ya da çalarken çok keyiflendiği vücut dilinden anlaşılan bir Jimi Hendrix parçasının solo kısmında gözlerini kapatır, o an onu dinleyen beş kişi bile olsa, onlarla birlikte müziğin ruhani boyutuna geçer ve o anın tadını çıkarır.

“Abi, eyvallah”

Süleyman Abi, Ankaralı değil ama sıkı bir Ankaracı. İstanbul’a kıyasla Ankara’nın kendisine müzikal anlamda beslediğini sık sık röportajlarında da belirtiyor: “Ankara’nın enerjisi daha başka yani… Elbette her yörenin kendine ait bir enerjisi var. İstanbul çok farklı bir yer hakikaten. Oradan memnun olanı var, olamayanı var. Ama ben mesela İstanbul’daki hayattan beslenemiyorum. Ankara’nın enerjisi farklı yani…” 

Kendisi aynı zamanda Ankara rock kültürünü de başlatan adamlardan. 70’li yılların sonunda A-Bar ve Siyah Beyaz’da çaldığı gruplarla rock gruplarıyla, Ankara’da birçok genci gitara başlatanlardan birisidir. Ankara rock dinleyicisi her zaman için Bağcıoğlu’nu çok özel bir yere koymuştur, bar sahiplerinin birçok kez “bu çaldığınız müzik de para yok” demesiyle, sık sık mekân değiştirir, ardında bir avuç insanla beraber yollara düşer. Ankara’nın son yıllarda  hızla değişen kent kültürünün etkilerinden Süleyman ağabey ve grupları da etkilenir. Müziklerini icra edecek ortam bulmakta zorlanırlar. Son yıllarda Sakarya Caddesi neon ışıklı kötü Türkü barlarla çevrelenmiştir mesela ya da Kızılay’ın bir başka yeri birbirine benzeyen kahveci ya da tavuk dönercilerle… Bağcıoğlu da bu vaziyetten sonra gitarını alıp bu ortamdan uzaklaşma kararını alıp kendine başka mekanlar arayıp, bulmaya devam ediyor. Süleyman Bağcıoğlu yaşanılan tüm bu zorluklar karşında hiç pes etmez, müziğini yapabildiği her yer onun için mutluluk vericidir zaten. 

Bana kalırsa kendisini dinleyici nezdinde özel kılan müthiş tevazusudur. Sahnede hayranlıkla izlenen ve çalınması gerçekten çok zor olan bir Deep Purple veya Led Zeppelin parçasının solosunun ardından yanına öbeklenen ve ona methiyeler düzen izleyicisine hep aynı tepkiyle karşılık vermiştir: “Abi, eyvallah

Ankara’da sıkıcı bir cumartesi günü yapılacak hiçbir şey olmayan ve boş boş dolaşılan gecelerde kulaklara çarpan nefis bir Pink Floyd solosunun ardına düşülür ve karşınıza elbet Süleyman Bağcıoğlu çıkar. Orada kendisi ve nefis grubu size artık canlı dinleme olasılığının neredeyse imkânsız gruplardan parçalar çalarlar ve bir nebze olsa mutlu kılarlar. Zamana karşı direnmek zor; bazı insanları zamansız yapan, hayata karşı duruşları, idealizmleri veya tutkuları oluyor. Süleyman Bağcıoğlu’nun da en azından benim hayatımdaki karşılığı tam olarak bu. İnatla, sevdiği şehirde sevdiği şarkıları çalmasında. Gerek sahne duruşu, gerek tevazusu gerek müthiş müzikal yeteneğiyle Süleyman Bağcıoğlu hala aynı heyecanla müzik yapmaya ve Ankaralı ufak azınlığı mutlu etmeye devam ediyor… İyi ki varsın Muhteşem Süleyman!


Bu yazı 2012 yılında Agos’ta yayımlanan Bir Ankara Efsanesi: Süleyman Bağcıoğlu yazsının revize edilmiş halidir. 

Kaynak: http://filucusu.yektakopan.com/kendinden-gitarl-adam-suleyman-bagcoglu/

Ayrancı Mahalle Bostanı’na davet

“Gezi Direnişi’nin 10. yılında Ayrancı’ya bir Bostan iyi gider.”

İyi gider diye düşünenler gelin birlikte yapalım. 

Gezi’ye Ayrancı’dan bir selam göndermek isteyen komşularla tanışmak, Ayrancı Bostanı’nı beraber kotarmak, komşuluk ilişkilerini ve mahallelilerin birlikteliğini, dayanışmasını pekiştirmek, ortamımızı yeşertmek için Haziran ayında yağmurlar izin verir vermez haydi buluşalım, yapacaklarımıza biz karar verelim.

ayrancibostani@gmail.com

Ayrancı mahalle bostanına davet

Hollanda’dan misafir bir “Ankara Manzarası”

1970’li yıllara kadar Halep şehrini tasvir ettiği düşünüldüğünden “Halep Manzarası” olarak anılan ve Hollanda’da bulunan tablonun rutini, Prof. Dr. Semavi Eyice’nin bir katalogda tablonun resmini görmesi ile değişiyor. Dikkat perileri hocama fısıldıyor: Burası Halep değil, bizim eski Ankara! Prof. Dr. Eyice ‘Ankara’nın Eski bir Resmi’ adlı eserinde resmin Ankara’ya ait olduğunu ortaya koyduktan sonra tablo artık kent çalışmaları için şahane bir kaynağa dönüşüyor. 

Ankara Manzarası

1700-1799 arasına tarihlenen tablo 1902’de Hollanda, Rijksmuseum Müzesi’nde kayıtlara “Halep Manzarası” olarak geçiyor. 1970 yılında ise Prof. Dr. Semavi Eyice bir katalogda tabloyu gördüğünde Halep değil Ankara Manzarası olduğunu fark ediyor. Hemen çalışmaya başlayıp Ankara’nın Eski Bir Resmi adlı çalışmasını Türk Tarih Kurumu’nun bir konferansında sunuyor. Eyice Ankara’yı çok iyi tanımadığından yapılara dair kesin belirlemelerde bulunmuyor ve bu yapılarla alakalı ayrıntılı çalışmalar yapılması gerektiğini belirtiyor. 2008’de Erman Tamur tablo üzerindeki çalışmasıyla, eserin, Rijksmuseum envanterine, 20. yüzyıl başında, Levantsche Handel adlı bir şirketten dahil edildiği ve resmin bulunduğu seriye Vanmour Serisi dendiği; Levantsche Handel şirketinin 18. yüzyılda Osmanlı Devleti ile Hollanda arasında ticaret yapan bir şirket olduğu ortaya koyuyor.  Tamur “Amsterdam’da Bir Ankara Resmi” başlıklı çalışmasında, Ankara Manzarası tablosundaki yapıları başka görsel materyallerle de kıyaslamalar yaparak netleştirirken bir yandan ticari hayatın işleyişini inceliyor. Bu çok değerli çalışmalar sayesinde Ankara kent tarihine dair daha çok çalışmanın da önü açılıyor. 

1700’lü yıllarda Ankara’da bir ticari akış olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda dönemin Ankarasına dair bilinen tek yağlı boya eser de bu tablo. Bir sanat eseri, tarihi bir belge olmanın ötesinde belki de ilk Ankara atlası diyebileceğimiz bu tablo Rahmi Koç Müzesinde ziyaretlerimizi bekliyor.

Ankara Manzarası Belgeseli

Ankara Manzarası Belgeseli

1700’lü yıllardan günümüze iki isim, kim bilir kaç memleket değiştirip gelen tablo Muhammed Murat Aslan’ın onu görmesiyle belgesel oldu. Gala gösterimi 2020 Ekim’de Ankara Ticaret Odası’nda gerçekleştirilen Ankara Manzarası belgeseli, 18. yüzyıl Ankarası’na dair önemli fikirler veren bu eseri anlatmak ve kentimizi tanıtmak için şahane bir adım. Aslan; tabloyu görünce eski Ankara’yı anlatmak, Ankara’nın tarihinin, sanayi ve ticari faaliyetlerin ne kadar eskilere dayandığını göstermek ve Ankara hakkında önyargıları yıkabilmek amacıyla bu belgeseli çekme kararı aldığını söylüyor. 

O zaman müjdeyi de verelim: 15 Haziran Perşembe akşamı 19.00’da Baharevi’nde Ankara Manzarası belgeselini izleyeceğiz ve belgesel gösteriminin ardından gerçekleştirilecek belgesel ekibi ile söyleşide merak ettiklerimizi soracağız. Ayrancı Semt Meclisi’nin gelenekselleşme yolundaki Perşembe etkinliklerinden olan bu gösterimde belki de Rahmi Koç Müzesinde bulunan tabloyu ziyaret etmek için de bir plan yaparız, ne dersiniz?

Ankara Manzarası Belgeseli ekibi

Van Gogh’un suçu ne?

Son zamanlarda Just Stop Oil grubu başta olmak üzere çeşitli iklim aktivistlerinin dünyaca ünlü sanat eserlerine saldırması herkesin dikkatini çekiyor. Başlıklara bakınca haklı sebepleri var. Ama saldırdıkları tabloların, eserlerin pek bir suçu yok gibi. 

Mayıs 2022’de “ultra” düzeyde korunan sevgili Mona Lisa eserine pasta süren aktivisti hatırlarız. Eser daha önce çalındığı için, tekrar zarar gelmemesi adına, diğer eserler gibi duvarda asılı olarak değil, camekan içinde korunuyor. Louvre müzesine, tekerlekli sandalye ile giren ve yaşlı kadın görünümü veren aktivist, Mona Lisa eserinin önüne gelince bir anda gençleşip, pastayı camekana sürüveriyor. Merak edilen konu, müzelere yiyecek ve içecekle girilmesi kesinlikle yasakken –ki burası yüksek düzeyde korumalı bir yapı– pasta ile nasıl giriyor? Bir ihmalkârlık söz konusu olabilir, belki de sanıldığı kadar iyi bir güvenlik önlemi yoktur. 

Yıllardır çokça mizah konusu olan Mona Lisa ile hâlâ uğraşılır. Da Vinci’nin tabloya birçok gizem katması, eseri farklı teknikte yapması ve 4 yılda bitirmesi gibi etkenler, eserin hep gündemde kalmasını sağlamıştır. 

Just stop oil aktivistleri, Ekim 2022’de Londra’daki National Gallery’de sergilenen Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlattılar.

Van Gogh ve Domates Çorbası

Bir sonraki aktivist saldırısı bu sefer pasta ile değil domates çorbası ile olmuştur. 

Tablodan önce domates çorbasını tanıyalım. Domates çorbası, çorba, “soup” İngilizcede “iyi beslenme” anlamı taşır. Çorbanın tarihi yaklaşık 10 bin yıl öncesine dayanır. Domates ile birleştiğinde, çorba hem besleyicidir hem de sıcak veya soğuk içilebilir. 

Aktivistlerin, Ekim 2022’de Londra’daki National Gallery’de sergilenen Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlatmaları tabii ki Ayçiçekleri’ni beslemek için değildi. Bir metafor geliştirmişlerdi, aslında dünyadaki aç insanları besliyorlardı, çorbayı tabloya fırlatarak. Çok anlam çıkabilir. İlk amaçları dikkat çekmek, dünyaca ünlü eserleri kullanmaları akıllıca. Başka türlü seslerini duyuramazlardı. Eylemi gerçekleştirdikten sonra, aktivistlerden biri “Daha değerli olan nedir? Sanat mı yoksa hayat mı?” diye bağırmıştır. Bu cümle amaçlarını yeterince açıklamıştır. Tablonun üzerinde koruyucu cam olduğu için eser zarar görmemiştir. Bunu onlar da biliyordu.

Ya koruyucu cam olmasaydı? Eserlere zarar vermek bu kadar kolay olmamalı ve domates çorbasıyla nasıl müzeye girdiler? Cevabı bilinmeyen soruların cevabı yine ihmalkarlık gibi görünüyor.

Konunun esas kahramanını tanıyacak olursak; Ayçiçekleri tablosu Vincent van Gogh’un 1888 tarihli natürmort serisidir. Başyapıtlarındandır. Eserin yedi farklı versiyonu bulunur. Müzede sergilenen vazo, içinde olan Ayçiçekleri’dir. Sarı ağırlıklı tablo mutluluğu simgeler. Ayçiçeği, Hollanda edebiyatında sadakati sembolize eder. Aktivistlerin bu tabloyu hedef almalarının sebebi de bu olabilir. Doğaya sadakat!

Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlatan aktivistler

Monet ve Patates Püresi

İklim aktivistlerinin Ekim 2022’deki hedefi bu sefer Monet’nin 110 milyon dolarlık “Tahıl Yığını” adlı eseri idi. Empresyonizm akımının öncü sanatçısı Claude Monet’nin doğaya övgüsünü konu alan tablo aslında sadece birtakım saman yığınını göstermiyor, aynı zamanda doğa-zaman ilişkisini konu alan ve 25 eserden oluşan bir varyasyon serisi. Aktivistlerin bu sefer kullandıkları yiyecek ise patates püresi idi. 

Patates; eskiden beri insanlık için önemli bir yiyecektir, içinde nişasta barındıran besin kaynağı, doygunluk hissi verir. Birçok farklı versiyonu ile yemeği yapılır. Patates püresini tabloya fırlatarak yine metafor yapmışlardı. Gerekçelerini ise şu açıklama ile açıkladılar:“İnsanlar açlık çekiyor, insanlar donuyor, insanlar ölüyor. Bir iklim felaketinin içindeyiz. Sizin tek korktuğunuz bir tablonun üzerine domates çorbası veya patates püresi olması. Benim neden korktuğumu biliyor musunuz? Bilimin 2050’de ailelerimizi besleyemeyeceğimizi söylemesi. Dinlemeniz için tablonun üzerinde patates püresi mi olması lazım? Yemek için kavga etmek zorunda kalırsak bu tablonun hiçbir değeri olmayacak.”

Açıklama mantıklı, yaptıkları eylem düşündürücü. Akıllara Şef Seattle’ın şu meşhur sözü geliyor: Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.

İklim aktivistleri Avusturyalı sanatçı Gustav Klimt’in Kasım 2022’de de Viyana’da bulunan Leopold Müzesi’ndeki 1915 tarihli “Ölüm ve Yaşam” tablosunu hedef aldı. Petrol ve gaz sondajlarını protesto ettikleri için esere siyah boya fırlatıp ellerini de eserin bulunduğu duvara yapıştırdılar. 

“Milyon dolarlık bu eserler gerçekten satılsa, dünyadaki aç insanlar kurtulur mu?”

Tüm bu eylemlere müze görevlileri tarafından dakikalar içinde müdahale edildi. Tabloların, koruyucu camlar sayesinde zarar görmedikleri açıklandı. Çılgınlık ötesi olan bu eylemler belki daha da büyüyerek devam edecek. Avrupa gibi sanata, tarihe son derece önem veren bir yerde aralarında tarihi eserlere zarar verebilecek potansiyele sahip kişiler nasıl çıkabiliyor, kim bu aktivistler? Haliyle bu ayrı bir tartışma konusu. Genel olarak amaçları iklim değişikliklerine, açlığa, zehirli atıklarla doğaya verilen zararları protesto ederek dikkat çekmek. Diğer önemli bir konu ise, eğer ki aktivistler haklı ise, yüzyıllar önce büyük emeklerle yapılmış milyon dolarlık bu eserler gerçekten satılsa, dünyadaki aç insanlar kurtulur mu? Doğaya verilen zararlar aza indirgenir mi? Bunların olmaması için bir şeylerin satılması mı gerekli? Veya doğaya zarar veren petrol, gaz gibi kimyasalların önüne geçmek için, eserlere zarar vermeye çalışmak ne kadar dikkat çekici olabilir? Tüm bu eylemler gerçekleşirken hiçbir şeyden haberi olmayan Monet’nin, Van Gogh’un, Klimt’in doğa resimleri yaparken, bir gün doğayı korumak için eserlerine zarar vermek isteyenlerin çıkacağı kimin aklına gelirdi.  

Kaynakça: 

https://vogue.com.tr/metropol/monetnin-milyon-dolarlik-saman-yiginlarinin-sirri