Blog

Katılımcı yerel yönetimlere doğru: Kent Hakkı Okulu

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Kent hakkını aramak, kente dair söz söylemek için biz Ankaralılar kolları sıvadık. İlk adımını pandemide yine Çankaya Kent Konseyi’nin düzenlediği Kent Akademisi ile attığımız çalışmanın ikinci adımı Kent Hakkı Okulu oldu. Beş dersin ardından şimdi daha özgüvenliyiz, çünkü haklarımızı biliyoruz, mücadele rotamız belli!

Çankaya Kent Konseyi ile Friedrich Ebert Vakfı işbirliğinde yürütülen Herkes İçin Kent Hakkı Okulu yüz yüze yapılan beş dersin sonunda ilk mezunlarını verdi. Çankaya Kent Konseyi bünyesinde kurulan semt meclisleri ve ilgili herkesin kent hakkı konusunda bilinçlendirilmesi amaçlanarak düzenlenen Kent Hakkı Okulu’nda çok değerli hocalardan çok güzel sunumlar dinledik. 

Kent Hakkı Okulu katılımcıları

Avrupa kentsel şartı ve kent hakkı kavramının gelişimi

İlk derste Dr. İnan İzci, “Avrupa kentsel şartı ve kent hakkı kavramının gelişimi” konulu sunumuyla kent hakkına dair uluslararası metinleri, kent haklarının temelde neler olduğunu anlattı. Kent hakkını müzakereci bir müdahale ve hassas bir çizgi olarak tanımlayan İzci, kent hakkını gerçekleştirebilmenin en önemli yolunun mahalli müştereklerin tanımlanmasından geçtiğini belirtti. Mahalli müştereklerin tanımlanması içinse belediye meclisi, kent konseyi, muhtarlık, encümen, sivil inisiyatifler, vatandaşın bir arada olması gerektiğini söyleyen İzci, katılımcı bir yönetim anlayışının önemini vurguladı. Kent Konseylerinin en önemli güçlerinden birinin belediye meclislerine önerge sunmak olduğunu belirten İzci, kent konseyleri ile katılımcı bir belediyecilik için ana karar alıcıların faaliyete geçmesi gerektiğini, aksi durumda yani bütçeye dahil edilmeyen bir kent konseyinin katılımcılığının da etkisizleşeceğini belirtti. 

Kentli Hakları ve Kentlinin Hak Arama Yolları

Kent Hakkı Okulu’nun ikinci dersinde Av. Cüneyd AltıparmakKentli Hakları ve Kentlinin Hak Arama Yolları”nı anlattı. İdare mahkemesi ile idare arasındaki arabulucu kurum olan Ombudsmanlıktan bahseden Altıparmak kurumun vereceği tavsiye kararlarının muhakkak bir yaptırımı olacağını, hak arama yolculuğumuzda bu kurumdan da faydalanabileceğimizi belirtti. Katılımcı bir yönetim anlayışının önemini vurgulayan Altıparmak, vatandaş olarak belediye meclisine öneriler sunabileceğimizi, ombudsmandan alacağımız tavsiye kararını belediye meclisine uygulatabilme gücümüz olduğunu çeşitli örneklerle anlattı. 

Kent hakkı, katılım ve yerel yönetimler

Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin Kent Hakkı Okulu’nun üçüncü dersinde “Kent hakkı, katılım ve yerel yönetimler” başlıklı sunumunda katılımcılığın öneminden ve yerel yönetimlerde katılım mekanizmalarından bahsetti. 

Dünyadan ve Türkiye’den kent hakkı mücadeleleri

Dördüncü derste Cihan Uzunçarşılı Baysal, “Dünyadan ve Türkiye’den kent hakkı mücadeleleri”ni örneklerle anlattı. Kentli hakkı mı kent hakkı mı diye sorarak başlayan Baysal, kent hakkının kentteki olanaklara erişme hakkından ibaret, bununla sınırlı bir hak olmadığını belirtti. Lefebvre’nin kent hakkı tanımının antisistem bir hak, radikal bir kavram olduğunu belirten Baysal artık mevcut olanaklara erişmek değil, asi vatandaşlar olarak olanakları yaratmak için mücadele anlamına geldiğini anlattı. Ayrıca Baysal, kent bostanlarının kent hakkı mücadelesinde önemli bir yeri olduğunun altını çizerken Gezi’nin somutlaşmış bir ütopya örneği olduğunu, halkın değiştirme hakkını ve değiştirme hakkını kullanma hakkını kullanması gerekliliğini ifade etti. 

Kent kültürü bağlamında kent hakkı

Ankara’nın unutulmayan belediye başkanı Murat Karayalçın, son dersimizde “Kent kültürü bağlamında kent hakkı” başlıklı konuşmasıyla Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminden deneyimlerini aktardı. Kente karşı işlenen suçlar olduğu halde bu suçların ceza yasalarında karşılığı olmayabildiğini vurgulayan Karayalçın kent hakkının anayasaya konması gerektiğini ve Avrupa Özerklik Şartı’nın önemini vurguladı. İnsanların yaşadığı yer üzerinde söz sahibi olmaları gerektiğini, bunun örneklerini Batıkent, Dikmen Vadisi gibi projelerinden örnekle açıklayan Karayalçın, herkesin kendi kararının sorumluluğunu aldığı, halkın iradesini ortaya koyduğu ve bunu saygıyla karşılayan, katılımcı bir anlayış benimseyen belediyeciliğin mümkün olduğunu belirtti. 

Yerel yönetimler tüm dünyada gittikçe önem kazanan bir yerde konumlanıyor. Değişimin yerelden filizlendiğini de artık biliyoruz. Bu bilgiler ışığında Kent Konseyleri ile birlikte mücadele etmenin önemi de açığa çıkıyor. Kent Hakkı Okulu’nda beş değerli hocamızın anlatımlarının ardından; biz asi vatandaşlar olmaya, katılmaya, söz söyleme hakkımıza sahip çıkmaya kesin karar verdik. Siz komşularımızı da kentine, yaşamına, belediyesine, imar kararına sahip çıkmaya, kent konseyi ve semt meclisleri çatısında hep birlikte mücadeleye davet ediyoruz. 

Veganın Ayrancı rehberi

Bir hayvansever olarak Ayrancı’ya taşınmamın başlıca sebeplerinden biriydi ‘gezen kedi’ dostlarımın güvenle dışarı çıkabileceği bir semtte yaşamak. Nitekim 2017’den beri de bu arzumu güzelim Meneviş Sokağı’nda yaşayarak gerçekleştirmeye devam ediyorum. Aynı zamanda bir veganım ve  bu yazıda Ayrancı’da vegan yaşama dair siz sevgili Ayrancılılar’a küçük bir rehber hazırladım.

Yolculuğumuza başlamadan önce, son dönemlerde özellikle aşina olunmasına rağmen vegan olmanın aslında ne olduğuna dair çok fazla yanlış bilgi olması nedeniyle, genel hatlarıyla doğru bir tanım yapmaya gayret edeceğim.

Veganlık, hayvanların meta statüsünün reddine dayalı bir politik felsefesi olan ve ekolojik açıdan sürdürülebilir bir yaşam biçimini destekleyen aktivist bir harekettir. Ancak maalesef ki, özellikle  akademisyenler arasında veganlığın politik, kolektif ve sosyal hareket yönlerine çok az odaklanılıyor. Veganlığın daha geniş boyutlarını ideolojik ve kolektif düzeyde anlamak, çevresel olarak sürdürülebilir bir yaşam tarzını anlamamız ve uygulamamız açısından büyük önem taşıyor.

Bu şerhi koyduktan sonra gelelim Veganın Ayrancı ve Civarı Rehberi’ne…

Özellikle yoğun çalışan insanlar, mecburen dışarıdan yemek söyleyerek karnını doyurabilecek zamanı bulabiliyor ve böyle olduğunda vegan seçenekli restoranlar, mekanlar bulmak da hayli zorlaşıyor. Aslında vegan etiketli olmasa da hali hazırda vegan olan pek çok yemek seçeneği mevcut. Elbette öncesinde restoranla küçük bir teyit görüşmesi yapmayı ihmal etmiyoruz. Hatta şöyle bir not da düşeyim, vegan olduğunuzu öğrenen Ayrancı esnafı, her zamanki nezaketiyle siparişlerinize minik ikramlar eklemeyi de hiç ihmal etmezler (ekstra salata, ekmek vb.).

Cafe Creme Bistro

Cafe Creme Bistro & Pub

Güvenevler Mh., Yeşilyurt Sk. 32/C

Hem retro tarzı ile hem de işletmecilerinin güler yüzü ve eşsiz hizmeti ile gönlümün bir numarası Cafe Creme… 

Genellikle menülerinden eksin olmayan inanılmaz leziz zeytinyağlıları, vegan seçenekli makarnaları ve muhteşem müzikleriyle, veganların gönül rahatlığıyla tercih edebilecekleri şahane bir mekan olduğunu söylemeliyim.


Kuzgun Ev Yemekleri

Güvenevler Mh., Kuzgun Cd. 52/B

Kuzgun’un Yeşilyurt kesişiminde sayılan bulunan bu tatlı restoranın neredeyse her gün menüsünde Mercimek Çorbası bulunuyor ve içeriği tamamen vegan. Üstelik çok da lezzetli… Restoranın her daim taze salatası ve günlük değişen zeytinyağlı seçenekleri de çoğunlukla bulunuyor.


Orenda Coffee

Güvenevler Mh., Güvenlik Cd. 93/A,

Günden güne artan yeni nesil kahveciler arasında bitkisel sütlerle hazırlanmış çok çeşitli kahve seçenekleri sunan, zaman zaman hayvan hakları yararına etkinliklerle de karşılaşabileceğiniz, elbette güler yüzlü ve kaliteli hizmetiyle içimizi ısıtan minnoş mekan.


Cafe La Luna

Güvenevler Mh., Güvenlik Cd. 121/K

Sakin konumu ve etkileyici dizaynıyla Cafe La Luna… Özellikle “vegan kahvaltı” arayışında olanlar için zengin içeriği ve diğer seçenekleri ile epeyce tatmin edici.


Junk Vegan

Remzi Oğuz Arık Mh., Tunus Cd. 49

Junk Vegan, vegan fast food konusunda en iyilerden desem abartmış olmam. Vegan yemekler konusunda alışılmışın dışında olan menülerini oldukça çeşitli tutan mekan denenmeye kesinlikle değer!


Terra Kafe & Mutfak

Kavaklıdere Mh., Beykoz Sk. 7/A

Vegansınız ve canınız iskender çekti (ki bu çok normal), o halde gitmeniz gereken adres Terra Kafe & Mutfak! Veganların buradaki bir diğer favorisi ise Vegan Kokoreç. Bu leziz seçeneklerinin yanı sıra çok da sevimli bir mekan Terra Kafe & Mutfak.


Fresh Healthy Garden

Barbaros Mh., Esat Cd. 112/A

Fresh Healthy Garden A’dan Z’ye bayılacağınız bir mutfağa sahip. Sunduğu vegan ana yemek seçeneklerinin yanı sıra vegan tatlı ve tuzlu atıştırmalıkları da muazzam.


Kaktüs Smoothies & More

Barbaros Mh., Bülten Sk. 28/B

Renkli mekanları ile Bülten’in en sevimlilerinden olan Kaktüs Smoothies & More, menülerindeki seçenekleri vegan olarak özelleştirebilme şansı sunuyor.


iNput Healthy Foods

Çankaya Mh., Üsküp Cd. 39/B

Farklı ve şık sunumu ile iNput Healthy Foods, Çankaya’da vegan ya da vejetaryen beslenenlerin gözbebeklerinden. Bununla birlikte ürünlerinde glutensiz ve rafine şekersiz seçenekler de mevcut.


Luna Cafe

Kavaklıdere Mh., John F. Kennedy Cd. 31/B

Kennedy Caddesi’nin minik ve sempatik mekanı Luna Cafe, sıcak atmosferi ve vegan tatlılarıyla, kahve ve çay keyfinizi katlamaya aday.


Just Food

Remzi Oğuz Arık Mh., Tunus Cd. 61

Sağlıklı yaşamı mümkün kılmak adına market konsepti de sunan Just Food, sağlıklı atıştırmalıkların yanı sıra vegan menüleri de olan, tekrar tekrar tercih etmek isteyebileceğiniz bir adres.

Kadıköy’den sonra Paris’te de scooter yasağı geldi

Sayıları, kuralları, park sorunları, hızları sorun olmuştu, ocak ayında Kadıköy’de gündeme gelen scoteer yasağı şimdi Paris’in gündeminde. Paris’te 2 Nisan 2023 tarihinde e-scooter’ların geleceği için bir referandum yapıldı. Referandumda Parislilerin yalnızca yüzde 8’i oy kullansa da, bunların yüzde 89’u şehirdeki e-scooterlar için yasaklama zamanının geldiği konusunda hemfikirdi. Referandum sonucuna göre paylaşımlı tüm e-scooter’lar 1 Eylül’den itibaren Paris’te duracak.

Parislileri nihai olarak hayır demeye iten şikayetler ne olursa olsun, başka şehirlerin mücadele ettiği endişelerle aynıydı: kötü park etme, dikkatsiz araç kullanma, güvenlik eksikliği, ciddi yaralanmalar, aynı araçta birden fazla kişinin yolculuk etmesi, yoldaki diğer araçlarla çatışma, nehirlere, kanallara ve diğer su havzalarına atılan e-scooter’lar… Liste uzayıp gidiyor.

Belçika’nın Brüksel Yönetim Bölgesi Ulaştırma Bakanı Elke Van den Brandt

Durum bu kadar ciddiyse diğer şehirler neden suskun?

Kimseyi şaşırtmayan bir şekilde, Paris yasağı, e-scooter’ların geleceği hakkında daha önce hiç görülmemiş başka tartışmayı daha tetikledi; Fransız başkenti güvenlik ve kötü kullanım endişelerini bu kadar ciddiye alıyorsa, diğer şehirler neden ciddiye almıyor?

Soru tüm Fransa’da sosyal medyanın gündemi oldu ve herkes bir tahmin yarışına girdi: sıradaki ülke hangisi olacak?

Bu soruya ilk yanıt Belçika’dan geldi. Belçika’nın Brüksel Yönetim Bölgesi Ulaştırma Bakanı Elke Van den Brandt Paris oylamasının hemen ardından sert bir çıkış yaparak; “güvenliği artırma ve e-scooter kullanımını düzenleme girişimleri bir yıl içinde Brüksel bölgesinde başarılı olmazsa, daha katı önlemler gündeme gelecektir” dedi. Van den Brandt, önlemler için diğer şehirlerde neler oluyor dikkatle izliyoruz” diye konuştu.

Geçen yaz Brüksel’de, yollarda 20 km/s hız sınırı, yaya bölgelerinde 8 km/s hız sınırı ve kaldırımlarda bisiklete binme yasağı da dahil olmak üzere yeni kurallar uygulamaya konulmuştu. Van den Brandt, düzenlemelerin “yollarını kaldırımlarda ne kadar özgürce yürüyebileceklerine göre seçen” yaşlıları, görme ve hareket bozukluğu olan insanları korumak için çok önemli olduğunu belirtiyor.

2021-2022 arasındaki verilere göre, Brüksel bölgesinde e-scooter’ların karıştığı kaza sayısı sadece bir yılda üç katına çıkmış.

Dost mu, düşman mı?

Gündemdeki sorunlara rağmen e-scooter’lar, şehirlerde yeşil ve sürdürülebilir hareketliliğin güçlü bir müttefiki olmaya devam ediyor. İki tekerlekli araçlar, özel araç kullanımının azaltılmasına, hava kalitesinin ve trafik sıkışıklığının azaltılmasına katkıda bulunabilir ve kent merkezlerinde işe gidip gelmenin daha çevre dostu bir yolu olabilir. E-araçlar aynı zamanda otomobillerden çok daha ucuz oldukları ve toplu taşıma ağları arasında hızla hareket etmek için kullanılabildikleri için uygun fiyatlı bir yeşil ulaşım modeli olabilir.

Görünen o ki, belediyelerin yakın zamanda kesin sonuçlara varması pek olası değil. Bunun yerine, birçok yerel yönetim orta yolcu bir yaklaşımı seçiyor: bir yandan, kuralsız davranışlarla mücadele etmek için kuralları sıkılaştırıyorlar öte yandan, e-scooter firmalarını sorumlu olmaya davet ediyor

Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı

Kadıköy’de ne olmuştu?

2022 yılında artan şikayetler nedeniyle yapılan denetlemelerde kurallara uymayan e-scooter kullanıcılarına ve operatör firmalara ceza kesilmeye başlanmıştı. Uyarılara ve alınan önlemlere rağmen kuralsız kullanımların önüne geçemeyen Kadıköy belediyesi 16 Ocak 2023 tarihinde sokaklardaki 422 aracı topladı. Konuya ilişkin bir açıklama yapan Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı, “Sayıyı biz belirlemiyoruz, kullanım şeklini biz belirlemiyoruz, nereye park edeceklerini biz belirlemiyoruz ama bu scooterların yaratmış olduğu bütün sorunlarla biz uğraşıyoruz. Sanmasınlar ki biz sadece kaldırım işgallerinde scooterları öncelikledik” şeklinde konuştu.

Avrupa’da durum ne?

İtalya

Geçen yıl Roma, 18 yaşın altındaki sürücüleri yasaklamak, maksimum hızı saatte 20 km’ye indirmek ve firma sayısını yediden üçe azaltmak için önlemler aldı.

Letonya

Riga geçtiğimiz günlerde Letonya parlamentosuna e-scooter’ın yalnızca belirlenmiş alanlarda park edilmesine izin verilmesi, hız limitlerinin belirlenmesi ve e-scooter’lar için plaka zorunluluğu için bir teklif sundu.

Finlandiya

Düzensiz parkla mücadele etmek için Helsinki şehri, şu anda paylaşımlı e-bisikletlerde olduğu gibi, paylaşımlı e-scooter’ların yalnızca belirlenmiş yerlere park edilmesini zorunlu kılacak yeni kurallar düşünüyor.

Çekya

Brno şehri kısa bir süre önce, yasalara uymayan firmalara para cezası verilmesiyle sonuçlanan yeni paylaşımlı e-scooter park düzenlemelerini yürürlüğe koydu.

İngiltere

Londra tüm özel e-scooter’ları yasakladı ve Ekim 2023’e kadar bir deneme yürütüyor. Buna göre paylaşımlı e-araçlara, hızlarını 20 km/s ile sınırlayan ve her sürüş boyunca ışıkları açık tutan güvenlik özellikleri yerleştirildi.

Danimarka

Kopenhag, 2020’de iki tekerlekli araçları yasakladı ancak ertesi yıl daha katı kurallar koyarak yasağı kaldırdı.

Yeni kurallar geliyor

E-scooter kullanımını kontrol altına almak için konuşulan yeni düzenlemeler şöyle; araçlara plaka zorunluğu getirilmesi, kaldırımlarda kullanımın yasaklanması, araçlara yerleştirilecek sensörlerle hız sınırını aşma veya iki kişilik kullanımlarda hızı önce 10 km/s sonra 5 km/s düşürerek durdurulması, kurallara uymayan kullanıcılara kiralama yasakları getirilmesi.

Zeytuni: Ayrancının en kral kahvaltıcısı

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Aşağı Ayrancının en kral kahvaltısını sunan Zeytuni’nin sahibi Veli Akar’a mahalleli “Veli Baba” diyor. Erken saatlerde Güvenlik caddesindeki dükkanını açan, akşam dokuza kadar kapısını açık tutan Zeytuni’de her saat kahvaltı bulabilirsiniz. Mekandaki bütün ürünler ege bölgesinin yöresel lezzetleri. Yolunuzu bir ara mutlaka buradan geçirip, veli baba’nın ikram ettiği çayı içmenizi öneririz.  

Aslen Manisalıyım. 1976’dan beri Ankaradayım. Ege Üniversitesi Ekonomi bölümünü bitirdim, 1976’da Sanayi Bakanlığına işe girdim. Tatillerde, bayramlarda memlekete trenle gelip giderdim. Eşimle bu seyahatlerde tanıştım. O da Manisalıydı, Gazi Eczacılıkta okuyordu. Orada tanıştık, 1983’de evlendik. 27 yıl evli kaldık. İki oğlum var, biri mimar diğeri reklamcı. Aynı yılın sonuna doğru Kızılay’da eczane açtık. Ben de 1988’de Sanayi Bakanlığından istifa edip eczanede eşimle birlikte çalışmaya başladım. 1993’de ecza deposu, 2006’da diyaliz merkezi açtık. 2009’da bakanlık paralarımızı ödemeyince 2010’da battık.

Zeytuni’nin sahibi Veli Akar

Babamın desteğiyle kahvaltıcı oldum

O zor durumda babam destek oldu. Memleketten zeytin, peynir gönderelim orada sat diye önerisi oldu. Ben dükkan için yer bakmaya başladım. Güvenlik caddesi üzerindeki bu yeri oğlumla gazete ilanından bulduk. Kuruyemişçiydi burası, beğendik ve Mayıs 2010’da devraldık. 

Ege bölgesinden yöresel ürünler getirerek burada satmaya başladık. Manisa’dan zeytin, zeytinyağı, peynir derken Çanakkale’den Ezine peyniri, Balıkesir Savaştepe’den sepet peyniri, Sivas’tan bal, Antakya’dan süt, zeytin, Ayvalık’tan zeytin, zeytinyağı getirmeye başladık. Sonra patlıcan reçeli, ceviz reçeli derken ürünlerimiz beğenilmeye başladı. 

2015 yılından beri kahvaltı vermeye başladık. Marmelatı, kızılcık reçelini, vişne reçelini kendimiz yapıyoruz. Turşu kuruyoruz, sirke yapıyoruz. Koyun ve manda yoğurdumuz var.

Kahvaltıda menemen, 20’den fazla çeşit, sınırsız çay

Sabah 7.00’de açıyoruz dükkanı, akşam 21.00’e kadar açığız. Yedi buçuktan sonra kahvaltı başlıyor. 20’den fazla çeşidin olduğu serpme köy kahvaltısı veriyoruz. Menemen, sucuklu ya da kavurmalı yumurta’dan bir tanesini seçiyorsunuz, sigara böreği ve pişi veriyoruz. Çay sınırsız, ceviz ve kahve ikramımız. Başka yerlerdeki gibi iki çaydan sonrasına para alalım diye bakmıyoruz. Kahvaltımız şu anda 140 TL. Her Çarşamba, Cumartesi Manisa-Kula’dan getirttiğimiz köy ekmeğimiz var, kızartarak kahvaltıya veriyoruz. Kahvaltıya verdiğimiz tüm yöresel ürünleri aynı zamanda markette de satıyoruz. 

Akşam kapanana kadar her saat kahvaltımız var. Kahvaltı dışında kelle paça çorbamız, mıhlama, mantı ve ev köftemiz var.

Çayımız güzeldir. 7-8 çeşit çayın karışımından harman yaptığımız çayımız var. Yıllardır aynı harmanı yapıp demliyoruz.

Müşterilerim mahalle dışından

Ayrancı’da kahvaltıyı seviyorlar, bizim kahvaltımız da meşhurdur. İnternete “Ankara, kahvaltı mekanı” yazarsanız ikinci ya da üçüncü sırada çıkarız.

Müşterilerimiz çoğunlukla gençler, üniversite öğrencileri ve Ankara’ya misafir gelenler. Gelenler çoğunlukla tavsiye üzerine geliyor veya bizi internetten buluyor. 

Benimle birlikte 3 kadın arkadaşımız çalışıyor mutfakta. Sadece hafta sonu çalışan dört öğrenci arkadaşımız var, onlarla birlikte sekiz kişi oluyoruz. İşlerimiz iyi ama giderler çok arttı, hayat çok pahalı artık.

Mahalleli de “Veli baba” der, severler beni. Ben de Ayrancıyı çok seviyorum. Kendimi küçük bir sahil kasabasında gibi görüyorum burada. 


ZEYTUNİ

EGE YÖRESEL ÜRÜNLER

Güvenlik Caddesi No:89/B
(Güvenlik Caddesi PTT karşısı)
A.Ayrancı / Ankara
(0312) 428 02 22

Son yılların en güzel baharına tüm zamanlardan bir ege hediyesi: Gelincik Şerbeti

Midemizde kelebeklerin uçuşmaya başladığı o günlerdeyiz, tam da bahar dediğimiz. Arkadan tatlı bir şarkı çalıyor
(…sana söz yine baharlar gelecek, sana söz umut bitmeyecek…) Havada tatlı bir esinti, güneş artık utanıp sıkılmadan paylaşıyor sıcak enerjisini. Ufak sürprizleriyle ıslatıyor bulutlar henüz terleyecek fırsatı bulamamış saçlarımızı ve, bunu sadece yaşayan anlar, gözlüklerimizi… 

Baharın alametlerini veya yarattığı mükemmel ruh halini sayfalarca betimleyebilirim. Ama sizinle gönül yaylarımızı gevşeten bu bahara özel olarak bir sırrımı paylaşmak istiyorum. Ki sırlarımı pek paylaşmam. 

Geçtiğimiz yaz, artık Ege kıyılarında yaşayan annemi ziyarete gittiğimde annemin bir arkadaşı bize kazan kaynattıran, bol köpüklü ve sade Türk kahvemizin yanında kırmızı bir şerbet ikram etti. İçimden dedim, hiç de sevmem şerbeti, ayıp olmasa bari bitiremezsem… Bir yudum aldım, tabii ki bütün fikrim değişti ve bir anda gözümün önünde bir hayal canlandı. 

Güneşin pahalı cep telefonu filtrelerine ihtiyaç bırakmayan tatlı ışınları Cafe Creme’nin mor salkımlı dallarından çarpıp yüzüme yansıyor. Bu sıcakta da nasıl geçer Ankara’da günler diyen iç sesim ve annemi özleyişimle perçinlenen melankolim sevgili eşimin, benim için anne kokulu bir ege esintisi olan gelincik şerbetli cin kokteylini getirmesiyle dağılıyor. İkinci bardaklarda bu yaz egenin neresine gideceğimizi planlıyoruz. Sonra ben hıçkırmaya başlıyorum ve hayal bitiyor.  

Canım annem ve anneannemle kolları sıvadık ve deneyimli kadınların göz kararına güvenerek birkaç çeşit şerbet denedik. Sizlerle en makul ve bizce güzel olanını paylaşıyorum:

Gelinciklerin siyah kısımlarını ayıklayın ve güzelce yıkayın. Unutmayın doğal ortamdan topladınız, pek de tatlı olmayan misafirleriniz olabilir. Tencerenize tencerenizin yarısını dolduracak kadar içme suyu ekleyin. Koyduğunuz suyun yarısı kadar şekeri başka bir kapta gelincik yaprakları ile karıştırın ve biraz ovalayın. Biraz bekleyen karışımı suyla doldurduğunuz tencereye ekleyin. Birkaç saat kısık ateşte ve kontrollü kaynayacak. Altını kapatmadan önce şerbetinizin yoğunlaştığını görmelisiniz. Şerbet koyulaşınca yarım limon sıkabilir veya bir tutam limon tuzu ekleyebilirsiniz. Tercihen birkaç çubuk tarçın veya karanfil eklenebilir. Hazırladığınız yoğun şerbeti soğuduktan sonra süzüp cam şişede buzdolabınızda saklayabilirsiniz. Gelincik şerbetini tamamen keyfinize göre yapabilirsiniz. Daha şekerli sevenler şekerini artırabilir, şekerle benim gibi fazla arası olmayanlar bu ölçüye sadık kalabilir. İçine başka meyveler/çiçekler ekleyip haber verebilirsiniz. Denemeyi çok isterim. 

Gelincik Şerbeti

Benim tercihim 1 duble cin, 2 duble gelincik şerbeti, 1 şişe soda ve bol buz. Aman dikkat güzel Ankaramızın sodası olsun, yanlışlıkla hırsızlara arsızlara geçmesin paracıklarımız. 

Doğayla savaşmayı bıraksak doğa bize keyfe ayrı kedere ayrı çeşit çeşit hediyelerle koşuyor aslında. Yaz günlerinde serpilmiş binlerce kök gelincik çiçeği görürseniz tadımlık da olsa toplayın, topladığınız toprağa teşekkür edin ve bu şerbeti misafirlerinizi şaşırtmak için dolabınızın bir köşesinde saklayın derim. 

Yeri gelmişken söyleyeyim: Doğayı sev, ağaca sarıl, ayıyı öp. İşte bu kadar basit bir matematik. Kokteylinizi yudumlarken biraz bunun düşünün ve sonra bana da bahsederseniz sevinirim 

Rengarenk giriş seçenekleri ile Ayrancı

Kapı kavramının farklı kültür ve farklı disiplinlerde değişik anlam ve tanımları vardır. Bu yönüyle eski dönemlerde kale kapıları kentlerin girişleri olarak işlev üstlenmişler ve modern zamanlarda işlevlerini yitirerek terk edilmişlerdir. Eski dönemlerden bu yana kapılara siyasi iktidar, egemenlik ve hakimiyet anlamlarının yanısıra dini ve kozmolojik anlamlarda yüklenmiştir. Mekanlara giriş ve çıkış işlevlerini üstlenen kapı kavramı zamanla simgesel bir gücü ifade etmeye başlamıştır. Kentlerin girişleri de bu simgesel güç ve egemenlik ifadesinden nasibini almıştır. Ayrancı semti çeşitli köşelerden farklı girişlere sahiptir. Atakule, TBMM, Cemal Süreya Parkı, Çetin Emeç Göbeği gibi farklı noktalardan semte giriş ve çıkış yapılmaktadır. Bu girişler her birimizde farklı anlamlar taşıdığı gibi bizde farklı duyguları da çağrıştırmaktadır. 

Milli Egemenlik (Meclis) Parkı

Kızılay ile Bakanlıklar’dan Aşağı Ayrancı’ya yürüyerek teşrif ederken TBMM’nin Çankaya kapısı yanı başında bulunan Milli Egemenlik Parkı, baharda gümrah yeşil, kışta Cahit Sıtkı Tarancı’nın “gelin olmuş erik ağacı” endamında, ulusal bayramlarda sarmaşık gülleriyle bezenmiş bir tak gibi olan Ayrancı giriş kapısıdır. 

Park, 23 Nisan 1986 Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında, çeşitli ülkelerden gelen çocukların katılımıyla açılan ve başkente önemli hizmetlerde bulunmuş kişilerin adını taşıyan ağaçlarla oluşturulmuştu. Pek çok ülkenin armağan ettiği ağaçların diplerinde, bu yıl yenilenen bilgilendirme levhaları bulunmaktadır. Yetişkin ağaçların nakledilerek dikilmesiyle kısa sürede bu parkın minik bir ormana dönüşmesi sağlanmıştır.

Milli Egemenlik (Meclis) Parkı

Sık ağaçların büyülü koyu gölgeleri altında fıskiyeli süs havuzlarıyla, oturma alanlarıyla, bol ekmek bulmaktan mutlu guruldayan güvercinleriyle, gelip geçenden korkmayan Tarım Orman Bakanlığı’nın bıraktığı ağaçlara tırmanan sincaplarıyla, belli zamanlarda görülen benekli sığırcık kuşları ve baharlarda semasında ıslık çalıp pikeler yaparak uçan kırlangıçlarıyla Meclis Parkı; Ayrancı halkının yorgunluk atıp terapi olduğu bir giriş bahçesidir. Parkın bir köşesinde de yazları açılan, kışları kapatılan çoban çeşmesi bulunmaktadır. 

Eski yıllarda Güven Park’tan kalkan eski marka üç sıra koltuklu taksi dolmuşlar, otobüsler ve araçlar, meclisin bahçe kanatlarını birleştiren köprünün altından geçerek Güvenlik Caddesi’ne çıkarlardı. Meclisin ortasından geçerek Ayrancı’ya gelmenin bir ritüeli olurdu böylelikle. 

Atatürk Bulvarı üzerinde, Ankara’nın ilk gökdelenlerinden eski İş Bankası binası, Çağdaş Sanatlar Merkezi yanında bulunan ve göbeğini öne doğru uzatmış bir iş insanı endamındaki Ankara Sanayi Odası binalarının bulunduğu yerin karşısında, eski TRT hizmet binası ile ABD büyükelçiliğinin önü, Aşağı Ayrancı’nın şimdiki araç giriş kapısıdır. 

TRT binası Ankara’nın belleğine efsane spikerleri, özlenen programlarıyla kazınmıştır. O yıllarda TRT’de çalışanların yaşamak için de tercih ettikleri gözde bir semtti Aşağı Ayrancı.

Cemal Süreya Parkı girişi

Cemal Süreya Parkı

Ayrancı’nın Dikmen caddesi girişindeki parka adını veren ünlü şair Cemal Süreya, Cemalettin Seber adıyla Maliye Müfettişliği ve üst düzey kamu görevlerinde bulunan aydın bir devlet insanı, ikinci yeni akımını başlatan değerli şairlerimizdendi. 1978’te hizmete açılan bu parka, Cemal Süreya’nın ölümünden bir yıl sonra, 1991 yılında ünlü şairin adı verilmiştir. Park 2013’de yeniden düzenlendi. Uzaktan bakılınca Atatürk sanılan Cemal Süreya heykeli Dikmen yolu girişinde şiirlerinin yer aldığı kapıya doğru çekildi. Hoşdere’ye dönerken bu parkta mola verildiğinde duvar panoda yazılı 12 kalıcı Süreya şiirini de okuyabilirsiniz. 

Parka ulaşmak için Meclis bahçelerini çevreleyen beyaz traverten taşlardan elle işlenerek örülmüş uzun dış duvarların yanından yürürsünüz. O taş duvarlar üzerinizdeki negatif enerjileri çeker alırlar. Park; ağaçları, yürüyüş parkuru, çocuk oyun alanı, evcil hayvan alanı, gölgelikli oturma grupları, havuzları ve spor sahalarıyla Meclis ile Kara Harp Okulu bahçelerinin devamı niteliğindedir. 

Sabah işe gidiş ve akşam dönüşlerinde yürümeyi tercih eden Ayrancı sakinleri, TBMM’nin güney yönündeki bu iki parkın oluşturduğu giriş kapılarından geçerken, güzelliklerin imbiğinden duygularını süzerek, fıskiyelerde şırıldayan suların sesiyle zindelik kazanmaktadır. 

TBMM güney köşelerinde bulunan bu iki parkın ayrı güzellikleriyle Aşağı ve Yukarı Ayrancı için adeta bir giriş kapısı gibi kullanıldığını, bu nedenle “Ayrancı’nın Kapıları” nitelemesini de hakettikleri ortadadır.

Cebeci’den Ayrancı’ya Ankara içerisinde ütopya arayışları

İzmir’de doğup büyüsem, yirmi iki yaşına kadar orada bulunsam da “baban nereliyse oralısın” lanetiyle çocukluğum boyunca Ankaralı damgasıyla yaşadım. Babası Ankaralı birisi olarak aslında bana uzak bir yer değil Ankara. İzmir’i çok seven ve Ankara ile kütükten başka pek de bir bağı olmayan beni, bu ‘Ankaralı’ damgası, uzaklaştırdı Ankara’ya gitmekten. Zaten babam Altındağ Yenidoğan’lıydı, o yüzden Ankara’ya gittiğimiz kısıtlı zamanlarda da çok bir kısmını bilemezdik Ankara’nın. 

Ama heyhat kaderde Ankara’da okumak hatta buraya bir şekilde yerleşmek varmış. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin Antropoloji Bölümü kazanıp Ankara’ya geldiğimde biraz sudan çıkmış balığa döndüm. Şimdi yıkılmış olan Cebeci Stadyumunun oradaki Cebeci Erkek Yurduna gittim ilk önce. Bir yıl kaldım orada. Ankara benim için, yurt ile DTCF arasındaki, Hacettepe Üniversitesi içinden geçerek gittiğim o yoldan ibaretti. Bir de arada Bilkent Üniversitesinde okuyan abimin yanına, Sıhhiye Köprüsü üzerinden kalkan servislerle gidişim ile arada sırada Ulucanlar üzerinden yürüyerek gittiğim Yenidoğan’daki amcamların evi. Bu kadar küçük bir yerde başladı Ankara’daki haritam. Sonra yavaş yavaş Sakarya’yı ve Kurtuluş Parkı’nı keşfettim.

Cebeci çekiciydi çünkü hem okullara hem kent merkezine yakındı.

Cebeci civarı o zamanlar çekici gelmişti bana. Okulların etrafındaki bu mahalleler hem cazip hem işlevseldiler. Cebeci çekiciydi çünkü hem okullara hem kent merkezine yakındı. Üniversite ve çevresinde yetişen hayat beni de içine aldı, zaman hızla aktı. Cebeci Kampüsü içerisinde çoğu öğrenci gibi ben de mutlu bir ütopya adasının içerisinde hissediyordum kendimi. İnandığım düşüncelere yakın dostlarla çevrili bir yaşamdı bu. Sosyalist, feminist, ekolojist insanlar bir şeyler yapmaya çabalıyorduk kampüsün içinde. Tabii arada bu adamıza ufak saldırılar oluyordu. Polislerle ve tomalarla sıklıkla karşı karşıya geliyorduk. Ama konserleri de burada dinledik, eylemleri de burada yaptık.

Cebeci’de yaşadıklarımın doruk anları Gezi direnişi zamanlarıydı.

Benim için Cebeci’de yaşadıklarımın doruk anları Gezi direnişi zamanlarıydı. İki unutulmaz olay. İlki Cebeci Kampüsünde farklı bölümlerde ders veren hocalarımızın ve biz öğrencilerin Kampüsten adeta çığ olup taştığımız o gündür. Önce trafiği engelleyip dışarı çıktık sonra Kolej metrosunda kadar yürüyüp basın açıklamasını yaptık. Polis oradan daha fazla ilerlemeye izin vermemiş olsa da o kendiliğinden hareket derin iz bıraktı Cebeci’de yaşadığım günlerime. Gezi zamanı bir diğer ikinci olay bir akşam vakti yaşandı. Olayları takip etmeye çalıştığımız günlerde dışarıdan bir ses duyduk ev arkadaşımla. Sokağa çıktığımdaysa onlarca insanın Mamak’tan Kızılay’a doğru gittiğini gördüm. O an katarsis ile kendimden geçtim diyebilirim, bir devrim yaşanıyor hissine sanırım hiç, o zamanki kadar yakın olmamıştım. Kurtuluş Parkı civarında kalabalığın önü toma ve akreplerle kesildi, üzerimize gaz bombaları atılmaya başlandı. Kalabalık bir anda şaşkınlığa uğradı. Elinde bayraklar olan teyzeler ve dayılar bir anda korkuyla kaçmaya başladılar. Ben de kaçtım. Ara sokaklara saklandım. Aralardan baktıkça Cemal Gürsel Caddesinde tomaların gezdiği görüyordum. Cebeci Kampüsünün arkasından dolanıp eve öyle gittim.

Gezi sonrasında yaşanan gelişmeler Türkiye’yi geriye doğru götürdükçe benim de Cebeci ile 14 yıllık ilişkim törpülenmeye başladı. 2016’da askere gittim ve askerdeyken darbe girişimine denk geldim. Dönüşte Ankara ile ilişkim de zayıflamaya başlamıştı. Doktoraya Muğla’da başladım. Her hafta Muğla ile Ankara arasında gidip gelirken git gide Cebeci’den de uzaklaşıyordum. Önceden ütopik bir deneyim gibi yaşadığımız günlerim bana çok uzak gelmeye başlamıştı. Kampüse giriş çıkışların eskisi gibi rahatça olamaması, üniversite yönetiminin kampüsün üstüne adeta kâbus gibi çökmesi, sevdiğimiz hocalarımızın kovulmuş olması Kampüsümle de Cebeci’yle de ilişkilerimi koparttı. Covid-19 pandemisi de bu duruma tuz biber ekti. Pandemi boyunca Cebeci’de kaldığım günlerde, bir hapishanedeymişim hissi yaşamaya başlamıştım.

Ankara’da Ayrancı ve çevresinde daha rahat olabileceğimi düşünüyordum. Uzun süredir Tunalı, Seymenler, Portakal Çiçeği Parkı ve çevrelerinde vakit geçiriyorduk. Rahat yaşayabileceğimiz, dış gözlerin ötekileştirmeyeceği, sokaklarında rahat yürüyüp, parklarında rahat oturabileceğimiz bir yer gibi geliyordu bana Ayrancı. Çok sayıda kültür ve sanat etkinliğinin olması, galeri ve kültür merkezlerinin etkinliği daha da çekici kılıyordu benim için bu semti. Turistik olmayan ama Ankaralılar için özel kültürel bir merkeze dönüşmüştü Ayrancı. Bana da; süregelen bir öğrenci yaşantısı için uygun imkânları 14 yıl boyunca sağlayan Cebeci’de yaşadığım özgürlük hissini- bana geri verebilirmiş gibi geliyordu…

Tabii bir de gerçekler vardı, ne kadar istesem de ulaşmak başka bir şeydi. Zorlu bir ev arama süreci geçirdim. Bir şans oldu ve taşınabildim uzun süredir istediğim Ayrancı’ya. Ben de artık yarım yıllık bir Ayrancılıyım ve uzun bir süre daha burada yaşamaya da niyetliyim.

Kavaklıdere Sineması “Kült” ile hayat buluyor

Yıllarca Ankaralıların ortak hafızasında yer edinmeyi başarmış Kavaklıdere Sineması perdelerini seyirciye yeniden açma hazırlıkları yapıyor. Uzun yıllar kapalı kalarak pek çok müdavimini üzmüş olan Kavaklıdere Sineması restore aşamasından geçmeden hemen önce hatıralardaki haliyle son kez Ankaralıların karşısına çıktı. “Bir Zamanlar Kavaklıdere” etkinliği başlığıyla 16 yıl öncesindeki haliyle sinemada pek çok etkinlik düzenlendi. 15 -16 Nisan 2023 tarihlerinde düzenlenen çok çeşitli paneller, filmler, belgeseller ve stand-up gösterileri Ankaralılara anılarını yeniden hatırlatırken Kült Kavaklıdere projesi kapsamında yapılacak yenilenme çalışmalarına da katkı sunmak amaçlandı. Sinemanın girişinde yer alan merdivenlerden aşağı indiğinizde tüm çocukluğunuzun, gençliğinizin hatta yetişkinliğinizin olduğu gibi oracıkta durduğunu görüyor gibi oluyorsunuz. Dört salonunda ayrı ayrı düzenlenen etkinliklerden istediğinize girebiliyorsunuz. Gişede bir hatıra bileti vermeleri de yanınıza kâr kalıyor. Sinemanın alt katında bir anı köşesi yer alıyor. Burada Kavaklıdere Sineması’nda geçirdiğiniz anıları, bu sinemanın sizde uyandırdığı duyguları, burada izlediğiniz ilk ve son filmleri kâğıtlara yazarak paylaşmanıza olanak tanınıyor. Gece 03.00 seansında Fransız filmi izlemek için işe geç kalmayı göze alanlardan tutun da sinema kapısının hemen önünde birasını içenlere kadar. Bu yazıları okurken mekânların aslında sadece bir mekândan ibaret olmadığı orayı değerli kılanın Ankara insanının ortak paylaşımları olduğunu anlamak zor olmuyor. 

Merhaba, bize kendinizden/ekibinizden bahseder misiniz?

Merhabalar, biz “Kült” olarak 5 genç insanın bir araya gelerek oluşturduğu temelinde kolektif iş birliği olan bir yapıyız. Daha öncesinde bireysel olarak “Kült” üyelerinin Ankara’da farklı tecrübeleri olmasına rağmen, Kavaklıdere’nin yeniden işlevlendirilmesi projesi ekibin bir araya gelip ortak bir misyon etrafında toplanmasını sağladı. Bu misyonu “Ankara’nın kültür-sanat mirasının korunması ve geliştirilmesi; kapsayıcı, çok sesli ve yenilikçi bir yaklaşımla başkentin mevcut değerlerini dönüştürerek yeniden canlandırmak, etki alanını genişletmek ve yeni mekanlar oluşturarak herkes için ulaşılabilirliği arttırmak” olarak tanımlıyoruz. Kavaklıdere Sineması’nın topluma yeniden kazandırılmasının yanında, farklı kamusal alanlarda da kültür-sanatı yaygınlaştırmayı ve erişilebilir kılmayı hedefliyoruz. 

Bir şehrin kendine has tarihi bir belleği oluyor. Kavaklıdere Sineması da bunlardan biri. Bize Kavaklıdere Sineması’nın Ankara’ya kattıklarını ve önemini anlatır mısınız?

Kavaklıdere Sineması 8 Nisan 1968’de “Hürriyet Fedaileri” filmi ile kapılarını açtı ve günümüze kadar gelerek “sinemalı apartman” konseptinin önemli temsilcilerinden biri olmayı başardı. Birkaç kapalılık haline rağmen 2007 tarihine kadar Tunalı Hilmi Caddesi üzerinde gösterdiği filmlerle hafızalara kazındı. Burada bahsettiğimiz 55 yıllık bir süreç olduğu için “Kavaklıdere Sineması” önemli bir bellek mekanı oluyor. 

15-16 Nisan’da düzenlediğimiz etkinlikteki katılımcılardan aldığımız geri dönütler de bunun bir göstergesi oluyor. Etkinlikler boyunca 80’lerinde olan insanlardan geçmiş anılarını dinlediğimiz gibi; 20’lerinin başında olup heyecanla “Kült Kavaklıdere”nin açılışını bekleyen insanlarla tanıştık. Yaşadığımız bu deneyimler “Kavaklıdere Sinemasının” önemi hakkında öngörülerimizi kanıtlar nitelikte oldu. Bunlardan ilki, “Kavaklıdere Sinemasının” Ankaralıların uzun süredir bildiği ve anılarının olduğu bir mekan olması. İkincisi ise Ankara’da, özellikle Tunalı civarında “Kavaklıdere Sineması” hacminde bir etkinlik alanına ihtiyaç olması. Umuyoruz ki “Kült Kavaklıdere” olarak tekrar işlevlendirilecek olan bu mekan hem insanların geçmişlerine dokunan dokusuyla varlığını sürdürsün hem de çeşitli alanlarda üretim ve temasın bir alanı olsun.

Birkaç kuşağın aklında iz bırakan ve hikayeleri anlatılan bu sinemanın; bir kente, bir caddeye, bir mahalleye nasıl bu kadar kalıcı bir iz bıraktığından bahseder misiniz?

Bir önceki soruda da değindiğimiz üzere Kavaklıdere Sineması 55 yıllık bir mekan. Bu süreç boyunca birçok Ankaralının ilk filmini izlediği, ilk randevusuna çıktığı, okul çıkışı arkadaşlarıyla buluştuğu ya da yalnız vakit geçirmek istediğinde kaçıp bir salonuna keyifle film izlediği bir mekan. Süreç boyunca tanıştığımız insanlardan dinlediğimiz hikayelerde bunu destekliyor. 

Ankara’da birçok sinemanın kapanması ve sinema dışında kullanıma açılması şehir için bir kayıp. Ekipten 3 kişinin de Ankaralı olduğu göz önüne alınırsa biz artık başka bir bellek mekanını daha kaybetmek istemiyoruz ve Ankaralılarında bizle aynı duyguları paylaştığına inanıyoruz.

Değişen çevre içerisinde yıllarca ana hatlarıyla varlığını koruyan Kavaklıdere Sineması’nın bu kadar kalıcı izler bırakmasının sebepleri de işte bunlardır; yılların biriktirdiği anılar ve bu mekana her gidildiğinde anıları tekrar hatırlatan yıllarca korunmuş dokusu. 

Kavaklıdere Ankara için simge semtlerden biri; şarabıyla, sinemasıyla, parkıyla, sokaklarıyla… Bize geri dönüşün nasıl olduğundan, nasıl başladığınızdan bahseder misiniz?

Kült ekibinin Ankaralı bir üyesi olan Şamil Dereli Ankara’nın farklı semtlerinde işletmecilikte yapan bir üyemiz. Mevzu bahis olan mekanlarda da kültür-sanat üretimine alan açma çabasında işler yapan birisidir kendisi. Kültür-sanat üretimi için arayışları kendisini Kavaklıdere Sinemasına götürüyor. Süreç sonunda mülk sahibi ile bir anlaşmaya varılıyor ve Kült Ekibi “Kavaklıdere Sinemasının” işletmesini devralıyor. 

Kavaklıdere Sineması, kentsel belleğin bir parçası olması sebebiyle kimlik değeri taşıyor. İkinci kez açıldığı 1991 yılında ise artık festivallerin sineması olarak anılmaya başlıyor. Bu üçüncü açılışı olacak sinemanın, buranın geleceğine dair neler söylemek istersiniz? Kavaklıdere sinemasının nasıl anıldığını duyacağız?

Biz “Kült” ekibi olarak “Kült Kavaklıdere”nin “kolektif bir kültür-sanat merkezi” olmasını hedefliyoruz. Bunun içinde bu mekanı sadece bir sinema olarak değil; sinemanın yanında tiyatro, stand-up, konser, sergi gibi etkinliklere ev sahipliği yapan bir mekan; akademi, sivil toplum ve bireysel katılımlarla desteklen söyleşiler ve atölyelere zemin sağlayan bir merkez olmasını istiyoruz. 

İkinci kez kapandıktan sonra sinema salonu aynı şekilde kalmaya devam etmişti ancak geçtiğimiz yıl sinema bir işletmeye kiralandı ve tarihi dokusu ve iç yapısı da doğal olarak tadilata uğradı. Sinemanın bu anlamda da bir özgünlüğü vardı diyebiliriz. Acaba yeni hali nasıl olacak? Yepyeni bir sinema mı yoksa bu özgünlüğü devam ettirecek kendine özgü bir havaya mı sahip olacak?

Uzun süredir var olan sinemanın hafızalara kazınmış bir dokusu var. Biz yenilenme sürecinde bu dokuyu olabildiğince korumak istiyoruz. Aynı zamanda gerek uzun süredir kapalı kalmasının getirdiği zorunda olan bakımlar gerekse işlevinin genişletilmesi çabasından dolayı bazı değişikliklerde olacaktır. Kısacası özgünlüğünü koruyan yeni bir kültür-sanat merkezi olacak diyebiliriz. 

Sosyal medya paylaşımlarınıza göre sadece sinema salonu değil bir gösteri merkezi gibi işleyecek bir yer düşünüyorsunuz. Biraz içeriğe dair düşüncelerinizden bahseder misiniz?

Ankara aslında çok fazla sanatçı yetiştiren ve bu sanatçıları İstanbul’a gönderen bir şehir. Bizce bunun en büyük sebeplerinden birisi üretim için Ankara’da yeterli alan olmaması. Kült Kavaklıdere’de biz bu alanı sağlamak istiyoruz. Bu sebeple yenilenerek açılacak olan sinemanın bireylerarası ve disiplinlerarası kesişim-diyalog ortamı olmasını öngörüyoruz. 15-16 Nisan tarihlerinde yaptığımız etkinlikte bir nevi gelecekte olacakların bir fragmanı şeklindeydi. Bu etkinlik bize gösterdi ki; farklı kuşaklardan, farklı disiplinlerden gelen hem sanatçılar hem de sanatseverler bir mekanın çatısı altında bulunabiliyor. İşte bizde tam olarak bunu istiyoruz. Umuyoruz ki Kült Kavaklıdere’de tam olarak bu kesişimleri ve diyalogları sağlayabilelim.