Blog

Şehrin kütüphaneleri: Adnan Ötüken

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Ankara’nın ilk milli kütüphanesi 1922’de eski adıyla Maarif Vekaleti, yeni adıyla Milli Eğitim Bakanlığı’nın alt katında açılmış. Aynı yıl Maarif Umumi Kütüphanesi adını alıp 1934’te de derleme kütüphanesi olarak işlevini sürdürmüş. Yeni başkentte kurucu kadro bile kendisine başını sokacak bir dam bulamazken, sayısı az da olsa kitaplara yuva bulmak hiç de kolay olmamış. İnsan merak ediyor: bu kitapları nerelerden derlediler? Satın mı alındı, birileri hibe mi etti, kurum kitaplıklarından mı toparlandı? Kütüphanecilik tarihi çalışanlarda mutlaka bu soruların cevabı vardır. 

Ulus-devletin inşasında en az bir etnografya müzesi kadar mühim işlevi olan milli kütüphane ordan oraya sürüklendikten sonra şimdi Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi olan Kızılay’daki mekanda uzun süre soluklanmış.

Adnan Ötüken Kütüphanesi

O zarif isimli Kumrular Sokak’ta, Saraçoğlu Mahallesi’nin sınırları içinde hala özgün mimari tarzını koruyarak var olabilmiş bir bina Adnan Ötüken. 1944-46 yılları arasında, genç Cumhuriyet’in İkinci Ulusal Mimarlık akımını temsil eden binalara, mesela Saraçoğlu Mahallesi’ndeki yapılara, Esenboğa Havaalanı terminal binasına imza atmış Alman mimar Paul Bonatz’ın tasarımı. Bonatz, birçok meslektaşı gibi 40’larda Nazi zulmünden kaçıp gelmiş Türkiye’ye. 

Kütüphane binası 1979’da 1. derece kentsel sit alanı olarak tescillenmiş. 1985’te ise Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Batılı ülkelerin kütüphanecilik deneyimlerinden yararlanmak ve kütüphanecilik eğitimi görmek üzere Avrupa’ya gönderilen üç kişi arasında yer alan ve Türkiye’de kütüphaneciliğin öncüsü sayılan Adnan Ötüken’e ithafen onun adını almış. Ötüken, seçtiği soyadından da anlaşılabileceği gibi sağ ideolojiye yakın, Milli Türk Talebe Birliği’nde önemli görevler üstlenmiş bir bürokrat. 

Genç Cumhuriyet’in kütüphanesi

Hakimiyet-i Milliye, devletin resmi gazetesi olarak modern ulus-devletin sembolü Ankara’nın batılı bir şehre en yakın biçimde inşası konusunda kamunun onayını kazanma hamlesinde önemli işlev görmüştü Cumhuriyet’in ilk yıllarında. Bir halk kütüphanesi kurulması düşüncesi de ilk kez 1921’de bu gazetede işlendi. Halihazırda şehirde yapılaşma yetersizdi. Dolayısıyla herhangi bir binanın kütüphaneye vakfedilmesi uzak bir düşünceydi. O sebeple başta bahsettiğim bakanlığın alt katı düzenlenerek geçici bir kütüphane haline getirildi. 

Yeni bir kütüphane binası inşasının Cumhuriyet’in yirmi yılını almasında Latin alfabesine geçişin yarattığı bocalamanın, okullaşma oranının yeni yeni artıyor oluşunun, entelektüel faaliyetlerle kurulan mesafeli ilişkinin ve nihayet ekonomik sorunların etkisi olsa gerek. O yirmi yılda Kızılbey Camii’nin restore edilerek kütüphaneye çevrilmesi, Roma Hamamı’nın bulunduğu bölgeye yeni bir kütüphane binası inşa edilmesi gibi fikirler ortaya atıldı. 

Fakat artık hem okur-yazar oranı, hem de bakanlığın alt katını işgal eden kitap sayısı artmıştı. 1939’da o güzelim Kediseven Sokak üzerindeki bir binanın zemin ve bodrum katı, toza toprağa ve hava koşullarına karşı kitapları sarıp sarmaladı. Bakanlık deposunda kalan süreli yayınların önemli bölümü ise 1947’deki bir yangında kül oldu. Yıllarca ordan oraya taşınan kütüphane müktesebatı nihayet Kumrular Sokak’daki binaya yerleşti. 1981’de Bahçelievler’deki Milli Kütüphane binasının inşası tamamlanınca, Kumrular’daki küçük, sevimli yapı İl Halk Kütüphanesi olarak hizmet vermeye devam etti. 

Şehrin kalbinde bir vaha

Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi, göz önünde, yol üstünde, ayak altında olup da, şehir sakinlerinin çoğu için göze görünmeyen mekanlar listesinin başlarında yer alıyor. Okumayla ilişkisi netameli bir toplum olduğumuzu da gösteriyor bu durum. Kütüphaneye en fazla ilgiyi, okulların uzaktan eğitime girdiği dönemde sayıları artmak üzere, öğrenciler gösteriyorlar. Çoğu zaman çalışma salonlarında yer bulunmuyor. Bu ilgide, tek araçla ulaşılabilen, merkezde yer aldığı için ucuz karın doyurma ve sosyalleşme imkanı da sunan bir ortam olmasının etkisi var. Oysa yetişkin nüfusu, araştırmacıları da rahat ettirecek, tatmin edecek imkana sahip kütüphane. Çalışanları özenli. Akademisyen salonu küçük ama işlevsel. Fakat hemen önündeki salonda yapılan ve çoğunlukla coşkulu ilköğretim öğrencilerinin katıldıkları etkinliklerin gürültüsü konsantrasyonunuzu bozabilir. 

Herkesin yolunu düşürdüğü Kızılay Meydanı’nın omuz başına yerleşmiş olan kütüphane, aslında tam da halk kütüphanesi tanımına uygun bir mekan. Bir kere kitapların bu kadar pahalı olduğu bir ortamda zengin kitap koleksiyonunu okurlara açıyor. Basit bir abonelik işlemiyle dilediğiniz kitabı 1 aya kadar elinizde tutabiliyorsunuz. Süreli yayınlar bölümü, Milli Kütüphane kadar olmasa da zengin. Geniş orta bahçesinde sohbet edebilir, bir şeyler atıştırabilirsiniz. 

Ben akademisyen salonunu epeydir kullanıyorum. U düzeninde bir masa, masa lambaları, her kullanıcı için ayrı elektrik prizi, rahat koltuklar… Fakat ilginç olan bir şey var: benim yaşımda birinin, üstelik de akademisyen kimliği taşıyan birinin orada ne işi olduğu çok merak ediliyor. Punduna getirilirse soruluyor. Ben de onlara soruyorum: bir akademisyenin en sık gideceği yerlerden biri kütüphane değil midir?  Nereye gideyim? Avm’ye mi? 

Okuma salonunu ise en çok orta yaş üstü kadın ve erkekler kullanıyorlar. En çok tercih edilenler de yakın tarihi anlatan kitaplarmış. Büyük şehirde yaşamakla ve Ankara gibi politikayı yoğun olarak teneffüs ettiğimiz bir şehirde olmakla ilgili herhalde. Belki de içinde bulunduğumuz derin politik yarılmanın nedenlerini merak ediyoruzdur. Umarım öyledir!

Farabi Altgeçidi ve Grilerin Efendisi

Bir gün bir mektup yazdım ve sanal aleme postaladım. Şöyle yazdım:

“Ankara’nın dinazorsever belediye başkanı döneminde Cinnah caddesi tek yönlü otobana çevrildi. Cinnah’ta aheste aheste gezmeye alışık Ankaralılar ezilmeye başlayınca belediyemiz Farabi sokağı Cinnah’ın altından geçirdi. Dinazorlar kadar olmasa bile Ankaralıları da biraz seven belediyemiz bize Farabi altgeçidini uygun gördü. Bilmem hiç geçtiniz mi? Zaten pek karanlık olan yaya altgeçidine gri mozaikler döşendi. Bildiğiniz gri. Eskiden Ankara’da kömür isi görünmesin diye duvarlar o griye boyanırdı. Ayrıca devlet dairesi ciddiyetini temsilen de tercih edilen bir tondur. Yani grinin 50 tonu filan değil de, o neşesiz gri. Sanki belediyemiz “sizi ezilmekten kurtardık, daha ne istiyorsunuz, bir de göz zevkinizi mi düşüneceğiz?” demiş gibi. O gri kadar neşesiz birkaç başka soluk renkle de geometrik desenler koydu duvarın birkaç yerine.

Farabi alt geçidinde üzeri silinen duvar yazıları

Duvarları boyayan çocuklar

Ankara’nın en çok nesini seviyorsun diye sorsalar derim ki, duvarları boyayan çocuklarını. Tek tek bulup öpesim geliyor onları. Nerede bir boş duvar görseler hemen neşelendirirler orayı. Ahh keşke fotoğraf çekmeyi becerebilsem de bu duvar resimlerini, duvar yazılarını ölümsüzleştirebilsem!! Benim çocuklar tabii ki gri altgeçidi keşfettiler ve faaliyete başladılar. Bir gece ansızın griyi rengâhenk boyayıverdiler. Farabi neşelendi, yayalar neşelendi, yüreklere bir ferahlık geldi. Altgeçidin idrar kokusu hissedilmez, çöpleri görünmez oldu, daha güvenli bir geçit gibi gelmeye başladı. Canım bir şeye sıkılsa, Farabi altgeçidinde bir tur atar oldum, canımın sıkıntısı geçsin diye. Sonra bir gün… o da ne??!! Gricibaşı bütün altgeçidi yeniden griye boyadı. O kadar hırsını alamamış ki belediyenin renkli mozaiklerini bile o griye boyamış. Benim çocukların boyadıklarının pentimentosu kaldı geride. Gri yağlıboyanın altından mahzun mahzun gülümsüyorlar gelene geçene.

Farabi alt geçidindeki duvar yazılarını boyayan Ankara Büyükşehir Belediyesi ekipleri

Gricibaşı…

Ben artık o gricibaşını çok merak ediyorum. Çöp yuvası ve idrar kokulu altgeçidin bütün problemlerini bir yana bırakıp neşesini griye boyayan kişi nasıl bir travma yaşadı da bu kişi oldu. Onu tanıyıp başını okşayasım, karşıdaki simitçide bir çay ısmarlayıp dertlerini dinleyesim var.

Son sözüm size ‘benim çocuklar’: Yılmayın, usanmayın, boyayın bu dünyayı. Siz boyamazsanız biz hep gri kalırız. Nereyi boyuyorsanız haber verin, çay-simit benden… Gricibaşı gelirken haber veririm, hep birlikte kaçarız. Ya da gricibaşının dertlerini dinleriz hep birlikte.”

Bu mektubu sanal aleme saldıktan hemen sonra deprem oldu. Sabah ağlayarak kalkıp akşama kadar kurtarılan oldu mu diye beklediğimiz, ağlayarak akşamı ettiğimiz günler.. Ben yine Farabi altgeçidinden geçip duruyorum. Bir sabah ne göreyim?! Benim çocuklar geçidi yine boyamışlar. O şahane parlak, o neşeli renkler gitmiş, yerini yas rengi almış.

Dedim ki, benim çocuklar beni duymuş. Belki de bir mesaj göndermişler, “bizi seven kadın gel yasımızı birlikte tutalım” demek istemişler.  Birkaç gün sonra neşeyi de, yası da istemeyen gricibaşı ayar verdi bize. Her yer tekrar gri oldu.

Sonra bahar kendini göstermeye başladı. Seçim havası geldi. Yeni başlangıçlar ümidi yeşermeye başladı. Benim çocuklar baharın gelişini zümrüt yeşiliyle müjdelediler.

Zümrüdün öyle güzel, öyle parlak yeşili yoktur.

Başka bir köşeye de yeni ümitler, yeni başlangıçlar izini bırakmış.

Aradan birkaç gün geçti geçmedi bir arkadaşımdan mesaj geldi: “Seninki canla başla çalışıyor.

Ben ona artık Grilerin Efendisi diyorum. Bu nasıl bir göreve bağlılıktır, hayranlık duymamak mümkün mü?

Elimden gelse, Grilerin Efendisini yeni göreve atarım. Onu Mavi Otobüslerin Efendisi yaparım. Hem Farabi altgeçidi kurtulur hem de mavi otobüs yolcularının canı kurtulur. 

Bir mektup yazdım benim çocuklar duydu. Bu yazıyı yazdım ya, belki Mansur Bey duyar. 

Sevgiyle kalın komşular.

Ayrancı Semt Meclisi çalışmaları devam ediyor

Deprem Mağdurlarıyla Dayanışma 

6 Şubat Maraş-Pazarcık ve Elbistan depremleriyle 11 ilimizde büyük bir yıkım meydana geldi. Depremin daha ilk gününden itibaren yine Güvenevler ve Aziziye Muhtarlarımız, Ayrancım Derneği ve Ayrancı Ahalisinden dostlarla birlikte yardımlar toplayıp Çankaya Belediyesi Yardım Toplama Merkezine iletildi. Ayrıca Ayrancı’ya gelen deprem mağdurlarına ihtiyaçları olan gıda, giyim ve ev eşyası konusunda destekler sunuldu.


Çocuklarla Okuma, Oyun Atölyeleri

Aşağı Ayrancı Komşu Sosyal Medya Grubu’nun katkıları ile Ayrancı Bahar Evi ve ADA Kitap-Kafe’de Banu Çankaya, Elif Özmenek Çarmıklı, Gaye Dinçel ve Didem Çakır’ın katıldığı çocuklarla masal okuma, açık oyun atölyeleri düzenlendi. 

Ayrancı Bahar Evinde deprem bölgesinden gelen çocuklar ile Ayrancılı çocukları kaynaştıran çocuk etkinliğimiz hepimize güzel anlar yaşattı ve umutlarımızı çoğalttı.


Satrançla Tanışıyorum Atölyesi

Her yaştan satranç meraklıları için hem satrançla tanışma hem de satranç oynama atölyeleri farklı yaş gruplarından katılımlarla düzenlendi.

Satranç eğitmeni Mehmet Kızılkaya’nın koordinasyonu ile gerçekleştirilen satranç atölyesi önmüzdeki günlerde farklı eğitmenler ve katılımcılarla tekrar edilecek. Her yaş için hem satrançla tanışma eğitimlerine hem de turnuvalara sizleri de bekleriz.


Ayrancı Kentsel Dönüşüm Paneli

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası’nın Kentsel Dönüşüm Danışma Kurulu Başkanı Erdoğan Balcıoğlu’nun sunumuyla ‘Kentsel Dönüşüm Nedir ve Nasıl Uygulanır Paneli’ gerçekleştirildi. Kentsel dönüşümün yasal ve yapısal yönlerine değinildiği gibi müteahhitlerle yapılacak sözleşmenin ayrıntılarına kadar çeşitli konularda açıklamalar yapıldı.


“Parklardaki Ağaçları Tanıyalım” Gezileri

26 Mayıs 2023’de aynı zamanda bir Ayrancılı olan Orman Mühendisi ve Dendrolog Ahmet Demirtaş ile Milli Egemenlik Parkı’ndaki ağaçları tek tek incelendiği bir ağaç tanıma gezisi yapıldı. Ağaç isimleri ve yapıları hakkında bilgilerin verildiği gezi önümüzdeki aylarda Ayrancı’nın farklı parklarını da içine alan bir programla yeniden düzenlenecek.


Gençler İçin Masa Tenisi Turnuvası

Çankaya Belediyesi Ayrancı Bahar Evi’nin salonunda 29 Mayıs 2022 tarihinde düzenlenen masa tenisi turnuvası başta gençler olmak üzere her yaştan semt sakinin ilgisini çekti. Çankaya Belediyesi Baharevi’nin her yaştan semt sakinine yönelik olanakları herkesin kullanımına açık.Önümüzdeki günlerde düzenleyeceğimiz yeni turnuvalar için katılımınızı bekleriz.


Tüm Ayrancılı komşularımızı Ayrancı Semt Meclisi etkinliklerine bekliyoruz.

ÇANKAYA KENT KONSEYİ
AYRANCI SEMT MECLİSİ

ayrancisemtmeclisi@gmail.com

Sosyal medya hesaplarımız

Facebook: @ayrancisemtmeclisi

Twitter: @ayrancimeclisi

Instagram: @ayrancimeclisi

Zor zamanların ve kentin hafızası: Sibel Tekin

Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun “Paramparça aşklar ve köpekler” filmindeki gibi farklı hayatlardaki insanları ve filmin başından itibaren bu insanların birbiriyle ne ilgisi var diye düşündüren bir akışın sonunda, ani bir olayla hayatlarının ve geleceklerinin nasıl kesiştiğini göstermesi gibi benim de hayatım zaman zaman Sibel Tekin ile kesişti.

12 Eylül tanklarının hepimizin üstünden geçtiği yıl ben lisede öğrenciydim, Sibel Tekin ise üç yaşında küçük bir kız çocuğu…

Ve 12 Eylüle uzanan yolun faili meçhullerinden birinin kız çocuğu…

Belgeselci Sibel Tekin

O sıralar ablamın görümcesi Nazende abla, İstanbul’da eczacılık fakültesinden mezun olmuş, idealist bir eczacı olarak memleketi Kırşehir’e dönmüştü. Kocasını kaybetmiş ahbapları Sibel Tekin’in annesi Hamide ablanın üzüntüsüne paydaşlık edip merhum eşinin sahibi olduğu eczaneye mesul müdür olmuştu. Daha sonra ailenin isteği ile eczaneyi devir alacak, mesleğini o dükkanda devam ettirecekti. Zaman zaman yapılan Kırşehir ziyaretlerinde başı okşanan o tatlı kızın ilerde toplumsal eylemleri kamerasıyla kaydederek çok sayıda belgesele imza atacağını ve Ankaralılar tarafından “kentin hafızası” olarak anılacağını o günlerde tahmin etmemiz zordu.

Sibel Tekin 1995 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü kazanınca Kırşehir’den ayrılıp annesi ile birlikte Ankara’ya taşınıp yaşamak için Ayrancı’yı seçtiler. Aynı sokaklarda, aynı fırında, aynı dolmuşta, aynı veterinerde bir birimizden habersiz, birbirine değmeyen hayatlar yaşadık durduk yıllarca, ta ki Gezi olayları başlayıncaya değin. Hangi eyleme gitsem, hangi forumda olsam kafamı çevirince hep Sibel Tekin’i fark ediyordum.

Sibel Tekin 17.12.2022’de tutuklanınca destek amaçlı dostlarının Twitterda açtığı
@freesibeltekin hesabı ve #SibelTekineözgürlük #sibelyanımdaydı hashtaglerine vakip ayırıp bakarsanız beni daha iyi anlayacaksınız.

Asistan mücadelesinden Eğitim-Sen eylemlerine, Gezi’den Soma’ya, 10 Ekime, KHK’lara ve OHAL’e karşı mücadeleye, Sibel Tekin kamerası ile gözü, aklı ve yüreği ile hep yanımızdaydı.

Ayrancım Gazetesi’nin Mart sayısını kadın sayısı olarak çıkartmayı planladık, aramızda iş bölümü yaptık ve Sibel Tekin’e telefon edip röportaj için sözleştim. Ne yazık ki 6 Şubat depremi oldu, gazeteden bir çok arkadaşım deprem bölgesine gitti, biz kalanlar Ankara’da yardım çalışmalarına katıldık. Ülkemizde bu acı yaşanırken gazetemizin Mart sayısını çıkarmadık. Bu arada Medyascope’da, T24’de, Agos’ta, iki kere Solfasol’de ve bir çok sosyal medya mecrasında Sibel Tekin röportajı yayınlandı. Beklenmedik bu gecikme için siz okurlarımızdan ve Sibel Tekin’den özür diliyoruz.

Kalıcı yaz saati uygulaması için “Karanlıkta Başlayan Hayat” isimli bir belgesel mi planladınız?

Aslında ismi o değildi ama haberlerde hep öyle geçmesiyle, bu ismi kamuoyu yarattı. Kendimden biliyorum, sabah karanlıkta işe gitmek için uyanmak çok zor. Sokağa çıktığımda da mutsuz insanları görüyordum. Tam olarak hatırlamıyorum ama kalıcı yaz saati uygulaması sanırım 2016’da başladı, kafamda bununla ilgili bir fikir vardı, araya pandemi girdi. Bu sene normalleşme başlayınca yapıma başlamaya karar verdim. Bu yaşadığımız karanlık dönemi, bir yandan da sembolik olan karanlık dönemi somut anlamda anlatabilecek bir film olarak düşündüm. Ama ikinci gün tutuklanınca çekimler kaldı. 10 günlük bir çekim planım vardı. İlk çekimi 13 Aralık’ta Kızılay’da yapmıştım. En uzun gece olan 21 Aralık’ta bitirmeyi planladım. Temizlik işçileri, fırınlar, simit alan insanlar görselleri ile biraz şiirsel bir anlatım kullanarak, kendi duygularımı da ekleyeceğim bir film düşünüyordum. Röportaja dayalı bir karakteri takip etmek yerine şehrin kendisini ana karakter olarak planladım.

Sabah 6:45’de İnfaz koruma memurları servis aracı ve yoldaki polis noktası görüntülere girince şikayet mi oldu?

Evet servise binen infaz koruma memurları şikayetçi olmuşlar. Normalde Dikimevi’ne kadar çekim yaparak devam ettim. Ankaray’a binip, metro aktarmalı işe gittim.

Tutuklama talebinden nasıl haberiniz oldu?

Gece 2 gibi eve geldiler, Gözaltı kararı var dediler, 16 Aralık’a bağlayan gece aldılar, nöbetçi mahkemeye çıkarıp 17 Aralık’ta tutukladılar. Sonrada 30 Ocakta aylık mahkum değerlendirmesi ara kararı ile serbest bırakıldım.

Polis aramasında evde bulunan arşiviniz alınmış, geri alabildiniz mi?

Hayır, 23 şubattaki ilk mahkemede beraat edersem, geri alınmasına ait karar çıkarsa işlemleri başlatacağım. Avukatlar iade talebinde bulundu, bekliyorum. Kameramı aldılar, normalde imajını almaları gerekirken, 27” ekrandan oluşan bütünleşik sistem bilgisayarımı aldılar, umarım başlarına bir şey gelmeden geri alabilirim.

Siz örgüt üyesi suçlamasıyla tutuklandınız, bağlı olduğunuz örgüt bulunamayınca TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı ile aynı koğuşa kondunuz galiba?

Şebnem Hoca ile sadece üç gün aynı koğuşta kaldık. Sonra o mahkeme için İstanbul’a gitti ve 11 Ocak’da tahliye oldu. O süreçte üç hafta tek başıma kaldım. Şebnem hoca tahliye olunca koğuş değiştirdiler, bağımsız koğuşa aktardılar. Oraya ilk gittiğimde altı kadın vardı. Onların hikayelerini öğrendim ve dayanışmalarına tanık oldum. Adli koğuşlardaki hikayeleri merak ettim ama her gece çıkan kavga seslerini duydukça da iyi ki orada değilim dedim.

CHP grup toplantısında Kılıçdaroğlu “açık cezaevine hoşgeldin” diye bir konuşma yaptı onu izlediniz mi?

Evet izledim.

Sincan Kapalı Cezaevi’nde televizyon izleyebiliyor muydunuz?

Çoğu muhalif kanal yoktu ortak alanda bir televizyon vardı, tek kaldığımda TRT2’deki filmleri izliyordum, haberlere bakıyordum. Gazete olarak Şebnem Hoca Birgün ve Cumhuriyet alıyormuş, o tahliye olduktan sonra ben de almaya devam ettim. CHP Eskişehir milletvekili Utku Çakırözer ziyarete geldi onun raporundan sonra da Cumhuriyet’te benimle ilgili daha çok haber çıktı, özellikle Emre Kongar ve Zeynep Oral’ın köşe yazılarında. Tahliye olduktan sonra İrfan Değirmenci’nin haberini gördüm, Ayşenur Aslan’da çok gündem yapmış.

Mahkeme yurtdışı yasağı ve adli kontrol şartı koymuş doğru mu? Mahkeme süreci nasıldı?

Avukat arkadaşlarımın çabası ile hem iddianame çok hızlı hazırlandı hem de mahkeme tarihi olabilen en yakın tarih oldu. Bütün süreci hızlandırdılar, 30 Ocak’taki tahliye de onların çabası ile oldu.

@SibelTekineözgürlük ve #SibelTekinyanımdaydı hashtaglerini hazırlayan ekip kimlerdi?

Gezi’den beri sokakta tanıştığımız gazeteci arkadaşlar, belgesel sinemacı arkadaşlar isim sayarsam kesin birileri eksik kalacağı için isim vermeyeyim. İstanbul’dan kısa süreli birkaç ufak işte birlikte çalışıp çok sık görüşmediğim kişilerin de çok katkısı olmuş. 2013’ten beri sokakta tanışıp yurttaş gazeteciliği ve video aktivizmi yaptığımız bayağı kalabalık bir ekipmiş.

27 Ocak‘ta Agos’ta sizinle ilgili bir yazı çıkmıştı haberiniz oldu mu?

Evet, bu beni çok etkilemişti, çünkü Agos’un gündemine girebilmek o kadar kolay bir şey değil.

Bu bile sosyal medyadaki arkadaşların ne kadar başarılı olduğunun ispatı. Agos’un kendi gündemi ve önceliklerimi bir nebze olsa da kırmak gerçekten kayda değer ve bu sizin başarınız.

Sosyal medyada ilk tweeti atan Cenk Yiğiter olmuştu, bu süreçte avukatlarınzla ilişkiniz nasıl yürüdü?

Avukatım Mehtap Sakinci aynı zamanda 10 Ekim Barış Derneği başkanı. Gözaltı sürecinden itibaren büyük çaba harcadı. Her şeyin bu kadar hızlı olmasında en çok katkısı olan kişi. Tutuklandıktan sonra da ilk ziyarete gelen Cenk Yiğiter oldu. Sık sık da ziyarete geldi. Onun sosyal medyayı paylaşımları güçlü bir gündem oluşmasını sağladı. İlk hafta avukatlar hiç yalnız bırakmadılar. İlk şoku atlatmak için yanımda olduklarını hissetmek çok iyiydi. Her gün bir ya da iki avukat ziyarete geldi. 10 Ekim Ankara Katliamı Avukat Komisyonu avukatları ilk anda toplantı yaptılar. avukatlardan dışardaki dayanışmayı haber almakta çok umut verici oldu. 2015 ortasından beri sürekli olumsuzluklarla yaşıyoruz bu dayanışmalar geleceğe daha umutla bakmamı sağladı.

Ayrancı özelinde bir dayanışma hissettiniz mi?

Ayrancı özelinde değil ama Türkiye genelinde bir dayanışma hissettim, çok fazla mektup aldım, kitaplar geldi. Ayrancı‘da yaşamayı seviyorum şehrin içinde, her şeye yakın olmaktan memnunum ama kamusal alan, toplumsal mücadele konularında çok içinde değilim. Neler yapılıyor pek takip edemiyorum. Güven Hastanesi’nin genişlemesi ile ilgili bir mücadele vardı, onu çekmiştim, en son da Pelin Ceylan’ın cinayeti ile ilgili çekim yapmıştım. Mesela 100. Yıl’da Gezi ile başlayan ve hala devam eden toplumsal bir mücadele var ve daha çok bir arada oldukları bir ruh var. Bostanları var, mahalle atölyesi vardı. Ne yazık ki Ayrancı’da bunlara çok denk gelemiyorum. Ayrancı‘da denk geldiğim mücadele daha çok hayvanlar için sadece. 

Biz bu röportajı basıma hazırlarken, 23 Şubat’ta mahkeme beraat kararı vermedi, 8 Haziran’da ikinci duruşma günü verildi. İncelenmeyen bilgisayarı hariç dijital malzemelerini iade aldı. Umarım bu sefer beraat kararı verilir.

Ayrancı’nın afete hazırlığı

Ayrancı Afet Gönüllüsü Eğitimi

İzmir depreminden sonra depreme hazırlık ve müdahale konusunu gündemine alan Çankaya Kent Konseyi, Semt Meclislerimiz aracılığıyla afet gönüllüsü eğitimlerinin gündemine almıştı. Geçtiğimiz yıl Şubat ayından itibaren Ankara Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Dairesi, Çankaya Belediyesi ve Çankaya Kent Konseyinin organizasyonun Çankaya’daki bütün semt meclislerine yönelik 7 ayrı merkezde eğitim programı gerçekleştirdi. Afet Gönüllüsü Eğitimlerine Ayrancı semtimizden 55 kişi başvurdu, bunlardan 46 kişi eğitimlere tam katılım sağlayarak sertifikalarını aldılar ve Ankara Büyükşehir Belediyesi Afet Gönüllüsü oldular. Afet farkındalık, hafif arama kurtarma, tahliye ve lojistik, ilkyardım olmak üzere 4 deste tamamlanan eğitimlerin sonunda afet gönüllülerimize afet sırasında kullanacakları ve hayati önemdeki afet çantası dağıtıldı.

Ayrancı Semt Meclisi Afet Eğitimi
Ayrancı afet gönüllüleri

Mustafa Coşar: Afete hazırlıklı olmak, kendi hayatından önce başkasını düşünerek başlar

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Sayın başkan ülkemiz önce 6 Şubat depremleriyle ardından 3 Mart siyasi depremiyle sarsıldı. Ülke gündeminde bir seçim tartışması var. Bu kadar yoğun bir gündemde bizimle olduğunuz için teşekkür ederiz. 

Önce 6 Şubat depremleriyle başlayalım istiyorum, deprem sonrasında Çankaya Kent Konseyimiz de yoğun bir çalışmanın içindeydi, neler yaptınız?

Gerçekten tahmin edilemeyecek büyüklükte bir deprem süreci yaşadık. Depremin gerçekleştiği alan çok genişti. İkincisi birden fazla yerde yıkıcı büyüklükte depremler gerçekleşti. Ve son olarak depremler birbirini tetikleyerek başka depremlerin oluşmasına neden oldu. Şimdi de Elazığ ve Bingöl çevresindeki oluşacak depremlerden korkuluyor.

Bu nedenle buna deprem değil “deprem süreci” demek gerekebilir. Buradan bir kez daha depremlerde kaybettiğimiz canları anarak, yaralılara da acil şifalar dileyerek üzüntümüzü belirtmek isterim.

Deprem sabahı konsey yürütmesi ve çalışma arkadaşlarımızla hızla bir araya gelerek durumumuzu ve kapasitemizi değerlendirdik. Ben Çankaya Belediye Başkanımız ve Ankara Kent Konseyi başkanımızla hızla iletişime geçip planlama sürecimizi ve birlikte yapabileceklerimiz konusunda görüştüm. Ankara Kent Konseyi’nde yapılan afet koordinasyon toplantısına yürütme kurulundan arkadaşlarımızı gönderdik. Aslında ilk 6 saat içinde yapabileceklerimizi yaptığımızı düşünüyorum.

Bundan sonrası için Çankaya Kent Konseyi olarak semt meclislerimiz ve mahalle muhtarlarımız üzerinden bir iletişim ve koordinasyon noktası olarak konumlandırdık kendimizi. Bu arada zaten hem Ankara Büyükşehir Belediyemiz hem de Çankaya Belediyemiz yardım toplama merkezlerini koordine etmişlerdi. 

Biz yoğun olarak bu toplama merkezlerine yardım aktarılmasını ve gönüllülerin desteğini koordine etmeye çalıştık. Bu genişlikte bir afet doğal olarak sadece afet bölgesini etkilemiyor. Hepimizin ailesi, akrabaları, eşi dostu, tanıdığı bu bölgelerde yaşıyorlar. Herkes endişeli ve telaşla, korkuyla, heyecanla devletin orada olmasını bekliyor. Herkesin iyilik haberlerini duymak istiyor. Halkın bu kadar içinde olduğu, devletin ise deyim yerindeyse bu kadar umursamaz olduğu süreç herkesi bir kızgınlığa itti. Bunun olmaması beklenilemez zaten. Herkesin kendini yalnız ve çaresiz hissettiği ortamda büyük bir dayanışma ile afetin yaraları sarılmaya çalışıldı. Teşbihte hata olmaz ama bana Gezi olayları sırasında gösterilen toplumsal dayanışmayı anımsattı dersem yanlış söylemiş olmam.

Afet bir süredir sizin de gündeminizdeydi. Neden böyle bir pozisyon aldınız Çankaya Kent Konseyi olarak?

Afetin ne zaman, nerede, ne şiddette sizi yakalayacağı belli değil. Sadece yaşadığınız yer değil, tesadüfen bulunduğunuz yer de bile afetle burun buruna gelebilirsiniz. 

Herkes büyük İstanbul depremini konuşuyordu, herkes bunun için hazırlıksız olduğumuzun farkındaydı ama gördüğüm kadarıyla bir toplumsal hareketsizlik içindeydik. Büyük bir afet beklentiniz varsa bunun halkın katılımı olmadan, dayanışma olmadan ve en önemlisi hazırlığınız olmadan yaşamanız kadar kötü bir durum olamaz. Çankaya Kent Konseyi olarak afet konusunu gündemimize almamızın böyle bir altlığı var. 

Bunu semt meclislerimiz aracılığıyla bütün Çankaya’ya yaymak ve hiç olmazsa fikirsel bir hazırlık içinde olmak için zaman kaybetmek istemedik. Geçen yıl, 2022 Şubat ve Nisan ayları içerisinde Ankara Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Yönetimi Daire Başkanlığı ile bir ortak programı semt meclislerimizin ve gönüllülerimizin katılımı ile gerçekleştirdik. Bizim yedi bölgede semt meclisimiz var. Buralarda yedi ayrı eğitim programı gerçekleştirdik. Toplamda 320 başvurunu 240 gönüllü eğitimi tamamlayarak sertifikalarını aldılar.

Bu gönüllülerin talebiyle bir afet müdahale timi oluşturmak üzere de Ankara Büyükşehir İtfaiyesi ile daha kapsamlı bir eğitim çalışması için ön görüşmelerimizi yapmıştık. Bu çalışma sonlanmadan 6 Şubat depremleri ile sarsıldık.

Bu bile bize şunu gösteriyor; afeti beklemenin bir anlamı yok çünkü afet sizi beklemiyor. Afete hazırlık konusunda alınacak ilk karar şu olmalı “hemen!”. Eğer hemen başlamazsanız siz başlamadan afet başlıyor zaten. Afete hazırlığı fikirsel olarak, duygusal olarak gündeminize aldığınızda artık o noktadan sonra kendi hayatınızı düşünmez bir noktada oluyorsunuz. Çünkü hiç kimse ben afetten nasıl kurtulurum, kendime nasıl ilkyardım yaparım demiyor. Ben afet anında nasıl hareket etmeliyim, başkalarına nasıl faydam olur, bir başkasının hayatını nasıl kurtarabilirim diye düşünüyor.

İşte bunu kendi içinizde hissettiğiniz an, afete hazırlığınız da başlıyor. Bu kırılmayı herkesin gündemine sokabilmeyi biz kendi gündemimize aldık. Bundan sonra ama, fakat diyecek noktada değiliz. Hepimiz afet hazır olmalıyız, hazırlıklı olmalıyız.

Dayanıklı şehirler ve mahalle meclisleri

Zaman kaybetmeden şehirlerimizin çeşitli afet risklerine karşı dayanıklı kılınması ülke genelinde hayati öncelik taşıyor. 6 Şubat depreminin yol açtığı büyük yıkım tüm toplumu derinden sarstı. Kaybedilen hayatlar, yıkılan şehirler ve kurtarma sürecinde yaşanan sorunlar adeta ortak bir travmaya yol açtı. Öte yandan, deprem sonrası gösterilen toplumsal dayanışma dikkat çekti. Farklı kesimlerden insanlar yardım için emeklerini ve kaynaklarını ortaya koydu. Yıkım ve acı karşısında toplum kenetlendi ve iradesini ortaya çıkardı. Ancak geçen zamanla birlikte deprem ve afet riskleri yerini seçim ve diğer gündem konularını bırakmaya başladı. Afetler tüm toplumu tehdit eden ortak bir mesele olarak sürekli gündemde kalmalı. 1999-2023 arasındaki toplumsal unutma dönemi bir daha yaşanmamalı. Aksi halde benzer felaketler tekrar yaşanacak. Gerek kendimizin gerekse de komşu ve hemşerilerimizin hayatlarını korumak için afetlere dayanıklı şehirler için seferber olmamız gerekiyor. Buna ise en doğrudan ve hızlı etki edebileceğimiz binamız ve mahallemizden başlamak gerçekçi olan bir yol. 

Ayrancı Semt Meclisi Afet Eğitimi

Deprem ve buna bağlı olası afetlere hazırlanmak, seferber olmak vatandaşların anayasal yaşam hakkına sahip çıkmaya dayanıyor. Devletin tüm kurumları da anayasal görevi gereği vatandaşların can ve mal varlığını öncelik haline getirmelidir. Anayasa’da devletin ilk görevi bunu yapmak olarak tanımlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında başta muhtarlık, belediye, kaymakamlık, valilik ve diğer kurumlar ile merkezi yönetim dayanıklı şehirler için seferberlikte öncelikli rolü üstlenebilir. Eş zamanlı olarak sivil toplum kuruluşları, meslek odaları, üniversiteler ve özel sektör ile eşgüdüm sağlanarak bütünsel ve etkin çözümler hayata geçirilebilir. En başta seçmen, vergi mükellefi, hak sahibi gibi sıfatlara sahip olan vatandaşların kendileri ve komşuları için seferber olmasına bağlı. Bireysel sorun ve seçimleri bir araya gelerek ortak çözümlerle buluşturabiliriz. Kısacası, tüm kurum ve sektörleri aşan bir toplumsal sorumluluk ile hareket etmemiz olası afetleri bertaraf etmemizi sağlayacaktır.

Mahalle meclisleri istenilen seferberliğin olabildiğince yaşam hakkı, komşuluk hukuku ve şehir hakkı üzerinden tesis edilmesini sağlayabilir. Gönüllü katılım, kapsayıcı söylem ve davranışları esas alan bir yaklaşım tüm kesimleri sürece dahil edebilir. Mahalle meclisleri afetlere karşı tüm politika ve uygulamaların yerinden geliştirilmesi, izlenmesi ve denetlenmesini hedef alan sivil ve yasal bir yapılanma olarak çeşitli faydalar sunabilir. Mevcut olan veya yeni kurulacak Kent Konseyleri bunun için gerekli yasal ve kurumsal çerçeveyi sunuyor. Nilüfer Kent Konseyi’nin Mahalle Komiteleri, Çanakkale Esenler Kent Konseyi’nin Mahalle Meclisi ile Çankaya Kent Konseyi’nin Semt Meclisleri önemli dersler sunabilir. Geçmiş deneyimlerden faydalanarak daha güvenli bir geleceği beraber inşa edebiliriz. Yaşam hakkına sahip çıkmak, komşuluk hukuku ile kent hakkını hayata geçirmek için Kent Konseyi Yönetmeliği yeterli hareket zeminini sunuyor. Elbette kent konseyi mevzuatı ve uygulamalarının güçlendirilmesi ayrı bir başlık olarak önem taşıyor.

Nilüfer Kent Konseyi Mahalle Komiteleri

Mahalle veya semt düzeyinden başlayan meclis yapılanması ilçe ve şehir ölçeğinde toplumu sürekli ve tutarlı biçimde afetleri bertaraf etmek için önemli işlevler üstlenebilir. Bunun için zemin etütlerinden başlayarak mevcut risklerin, sorun ve tedbirlerin öğrenilmesi ilk adım olabilir. Yerleşim alanları, binalar ve ortak yapıların depreme dayanıklı hale getirilmesi veya yenilerin inşa edilmesinde kimler ve nasıl rol üstlenebilir üzerine ortak akıl ve irade işletilebilir. Özellikle mevcut ve gerekli yasal, idari ve mali çözümlerin ortak biçimde değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Bina, ada, sokak, mahalle, ilçe ve il ölçeklerinde farklı ihtiyaçların ve taleplerin belirlenmesi faydalı olacaktır. Buradan yola çıkarak tüm şehir paydaşlarını harekete geçirecek bütünsel, katılımcı, kapsayıcı ve adil bir seferberlik yaklaşımı hayata geçirilebilir. Toplumu merkeze alan, katılım ve iş birliğine dayalı bu taban hareketleri diğer tüm paydaşları seferber etmekte, katkı vermekte ve denetlemekte kilit rol üstlenebilir. Ayrıca, mahalle meclisleri eliyle komşular doğrudan çalışmalar yürüterek dayanıklı bina, mahalle ve şehir inşa etme süreçlerine katkı verebilirler. Örneğin, hak sahipleri arasında olası ihtilafların çözümü konusunda yol gösterebilirler. Bunun gibi farklı adımları tasarlamak için ortak deneyim, akıl ve emek önemli zenginlik kaynağı olarak önümüzde duruyor.

Genel olarak bakıldığında, farklı kimlik, sosyo-ekonomik konum veya düşüncelerden bağımsız olarak bir birimizin yaşamına sahip çıkmak öncelikli insani görevimiz. Bu görev hangi açıdan bakılırsa bakılsın değişmeyecektir. O halde, zaman kaybetmeden kendimizin, komşularımızın ve hemşerilerimizin hayatları için seferber olmaya kendi yerelimizden başlamalıyız.

Harabeden “dayanışma şehrine”: Üsküp’ün yeniden inşası

26 Temmuz 1963’te Üsküp’te gerçekleşen 6.1 M büyüklüğündeki depremde şehrin yaklaşık yüzde 80’i tamamen yıkılmıştır. Dünya ülkelerinin yardımlarıyla harabe durumundan kurtarılıp yeniden inşa edilen Üsküp’ün sloganı bu nedenle “Uluslararası Dayanışma Şehri”dir.

Depremden hemen sonra 35 ülke Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan Üsküp’e yardım göndermeyi gündemine almasını talep etti. Maddi yardımın yanı sıra, tıbbi destek, mühendislik ve inşaat ekip ve malzemelerinin gönderilmesi 78 ülke tarafından teklif edildi.

1963 depremiyle yıkılan ve yeniden inşa edilen Üsküp şehri

ABD başkanı John F. Kennedy, Savunma Bakanlığı’na ve Uluslararası Gelişme Ajansı’na Üsküp’te afet yardımı için harekete geçmelerini, personel, prefabrik ev, çadır kentler gibi çeşitli yardımları göndermelerini emretti.

Sovyetler Birliğinden de önemli yardımlar geldi. SSCB lideri Nikita Kruşçev Üsküp’ü bizzat ziyaret etti.

Yugoslavya, Soğuk Savaş boyunca Bağımsızlar Hareketi’nin üyesi olduğu için Üsküp’teki Amerikan ve Sovyet askerleri II. Dünya savaşında Elbe’deki karşılaşmalarından beri ilk defa el sıkıştı.

Üsküp’e deprem haberi yapmak için gelen ilk yabancı muhabir The New York Times gazetesinden David Binder olmuştu. Uçaktan izlediği Üsküp’e bakarken, şehrin bombalanmış gibi göründüğü yorumunda bulunmuştu.

Kenzo Tange ekibi, şehir merkezinin doğusunu gösteren modelinin önünde (www.architectuul.com)

1965’te Birleşmiş Milletler Japon Mimar Kenzo Tange’den Üsküp’ün yeniden inşası için yarışmaya girmesini istedi. Daha sonra Tange, ödülün % 60’ını kazanırken Yugoslav ekibi % 40’ını kazanacaktı.

Ancak Tange’nin en büyük eserlerinden biri olan Üsküp için yaptığı şehir master planları, özellikle de “Yeni Üsküp Demiryolu İstasyonu” ve “Şehir Duvarı” için olanlar kısmen uygulanabildi.

Kenzo Tange tarafından Üsküp Şehri için tasarlanan kentsel ve mimari master plan

Şehir yaralarını sarmaya başlarken kültürel hayatı yeniden canlandırma ihtiyacı arttı. Ressam Pablo Picasso, “Bir Kadının Başı” (1963) tablosunu depremden sonra inşa edilen Makedonya Çağdaş Sanat Müzesi’nde sergilenmesi için bağışladı.

Üsküp Şehir Müzesi depremin izini sürdürüyor (www.slobodenpecat.mk)

Bağış için Picasso Paris Ulusal Modern Sanat Müzesi’nin eski direktörü Bay Jean Cassou ile işbirliği yapsa da, kişisel seçimiydi.

Bir Kadının Başı, sanatçının son stüdyolarından birinde resmedilmiştir. İlk olarak 1932’de geç dönemine özgü kübist çarpıtmalarla ortaya çıkan en sevdiği motif olan bir dizi kadın portresinin parçasıydı.