Blog

Ayrancı Mahalle Bostanı

Yazar Hakkında

Web |  + Yazarın diğer yazıları

Ayrancı’da mahalle bostanı yapmak üzere biraraya gelen gönüllülerle bir eğitim programı ve sonunda Çankaya Belediyesi Mutlukent Bostanı Gezisi ile tamamlandı.



Hollanda’dan misafir bir “Ankara Manzarası”

1970’li yıllara kadar Halep şehrini tasvir ettiği düşünüldüğünden “Halep Manzarası” olarak anılan ve Hollanda’da bulunan tablonun rutini, Prof. Dr. Semavi Eyice’nin bir katalogda tablonun resmini görmesi ile değişiyor. Dikkat perileri hocama fısıldıyor: Burası Halep değil, bizim eski Ankara! Prof. Dr. Eyice ‘Ankara’nın Eski bir Resmi’ adlı eserinde resmin Ankara’ya ait olduğunu ortaya koyduktan sonra tablo artık kent çalışmaları için şahane bir kaynağa dönüşüyor. 

Ankara Manzarası

1700-1799 arasına tarihlenen tablo 1902’de Hollanda, Rijksmuseum Müzesi’nde kayıtlara “Halep Manzarası” olarak geçiyor. 1970 yılında ise Prof. Dr. Semavi Eyice bir katalogda tabloyu gördüğünde Halep değil Ankara Manzarası olduğunu fark ediyor. Hemen çalışmaya başlayıp Ankara’nın Eski Bir Resmi adlı çalışmasını Türk Tarih Kurumu’nun bir konferansında sunuyor. Eyice Ankara’yı çok iyi tanımadığından yapılara dair kesin belirlemelerde bulunmuyor ve bu yapılarla alakalı ayrıntılı çalışmalar yapılması gerektiğini belirtiyor. 2008’de Erman Tamur tablo üzerindeki çalışmasıyla, eserin, Rijksmuseum envanterine, 20. yüzyıl başında, Levantsche Handel adlı bir şirketten dahil edildiği ve resmin bulunduğu seriye Vanmour Serisi dendiği; Levantsche Handel şirketinin 18. yüzyılda Osmanlı Devleti ile Hollanda arasında ticaret yapan bir şirket olduğu ortaya koyuyor.  Tamur “Amsterdam’da Bir Ankara Resmi” başlıklı çalışmasında, Ankara Manzarası tablosundaki yapıları başka görsel materyallerle de kıyaslamalar yaparak netleştirirken bir yandan ticari hayatın işleyişini inceliyor. Bu çok değerli çalışmalar sayesinde Ankara kent tarihine dair daha çok çalışmanın da önü açılıyor. 

1700’lü yıllarda Ankara’da bir ticari akış olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda dönemin Ankarasına dair bilinen tek yağlı boya eser de bu tablo. Bir sanat eseri, tarihi bir belge olmanın ötesinde belki de ilk Ankara atlası diyebileceğimiz bu tablo Rahmi Koç Müzesinde ziyaretlerimizi bekliyor.

Ankara Manzarası Belgeseli

Ankara Manzarası Belgeseli

1700’lü yıllardan günümüze iki isim, kim bilir kaç memleket değiştirip gelen tablo Muhammed Murat Aslan’ın onu görmesiyle belgesel oldu. Gala gösterimi 2020 Ekim’de Ankara Ticaret Odası’nda gerçekleştirilen Ankara Manzarası belgeseli, 18. yüzyıl Ankarası’na dair önemli fikirler veren bu eseri anlatmak ve kentimizi tanıtmak için şahane bir adım. Aslan; tabloyu görünce eski Ankara’yı anlatmak, Ankara’nın tarihinin, sanayi ve ticari faaliyetlerin ne kadar eskilere dayandığını göstermek ve Ankara hakkında önyargıları yıkabilmek amacıyla bu belgeseli çekme kararı aldığını söylüyor. 

O zaman müjdeyi de verelim: 15 Haziran Perşembe akşamı 19.00’da Baharevi’nde Ankara Manzarası belgeselini izleyeceğiz ve belgesel gösteriminin ardından gerçekleştirilecek belgesel ekibi ile söyleşide merak ettiklerimizi soracağız. Ayrancı Semt Meclisi’nin gelenekselleşme yolundaki Perşembe etkinliklerinden olan bu gösterimde belki de Rahmi Koç Müzesinde bulunan tabloyu ziyaret etmek için de bir plan yaparız, ne dersiniz?

Ankara Manzarası Belgeseli ekibi

Van Gogh’un suçu ne?

Son zamanlarda Just Stop Oil grubu başta olmak üzere çeşitli iklim aktivistlerinin dünyaca ünlü sanat eserlerine saldırması herkesin dikkatini çekiyor. Başlıklara bakınca haklı sebepleri var. Ama saldırdıkları tabloların, eserlerin pek bir suçu yok gibi. 

Mayıs 2022’de “ultra” düzeyde korunan sevgili Mona Lisa eserine pasta süren aktivisti hatırlarız. Eser daha önce çalındığı için, tekrar zarar gelmemesi adına, diğer eserler gibi duvarda asılı olarak değil, camekan içinde korunuyor. Louvre müzesine, tekerlekli sandalye ile giren ve yaşlı kadın görünümü veren aktivist, Mona Lisa eserinin önüne gelince bir anda gençleşip, pastayı camekana sürüveriyor. Merak edilen konu, müzelere yiyecek ve içecekle girilmesi kesinlikle yasakken –ki burası yüksek düzeyde korumalı bir yapı– pasta ile nasıl giriyor? Bir ihmalkârlık söz konusu olabilir, belki de sanıldığı kadar iyi bir güvenlik önlemi yoktur. 

Yıllardır çokça mizah konusu olan Mona Lisa ile hâlâ uğraşılır. Da Vinci’nin tabloya birçok gizem katması, eseri farklı teknikte yapması ve 4 yılda bitirmesi gibi etkenler, eserin hep gündemde kalmasını sağlamıştır. 

Just stop oil aktivistleri, Ekim 2022’de Londra’daki National Gallery’de sergilenen Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlattılar.

Van Gogh ve Domates Çorbası

Bir sonraki aktivist saldırısı bu sefer pasta ile değil domates çorbası ile olmuştur. 

Tablodan önce domates çorbasını tanıyalım. Domates çorbası, çorba, “soup” İngilizcede “iyi beslenme” anlamı taşır. Çorbanın tarihi yaklaşık 10 bin yıl öncesine dayanır. Domates ile birleştiğinde, çorba hem besleyicidir hem de sıcak veya soğuk içilebilir. 

Aktivistlerin, Ekim 2022’de Londra’daki National Gallery’de sergilenen Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlatmaları tabii ki Ayçiçekleri’ni beslemek için değildi. Bir metafor geliştirmişlerdi, aslında dünyadaki aç insanları besliyorlardı, çorbayı tabloya fırlatarak. Çok anlam çıkabilir. İlk amaçları dikkat çekmek, dünyaca ünlü eserleri kullanmaları akıllıca. Başka türlü seslerini duyuramazlardı. Eylemi gerçekleştirdikten sonra, aktivistlerden biri “Daha değerli olan nedir? Sanat mı yoksa hayat mı?” diye bağırmıştır. Bu cümle amaçlarını yeterince açıklamıştır. Tablonun üzerinde koruyucu cam olduğu için eser zarar görmemiştir. Bunu onlar da biliyordu.

Ya koruyucu cam olmasaydı? Eserlere zarar vermek bu kadar kolay olmamalı ve domates çorbasıyla nasıl müzeye girdiler? Cevabı bilinmeyen soruların cevabı yine ihmalkarlık gibi görünüyor.

Konunun esas kahramanını tanıyacak olursak; Ayçiçekleri tablosu Vincent van Gogh’un 1888 tarihli natürmort serisidir. Başyapıtlarındandır. Eserin yedi farklı versiyonu bulunur. Müzede sergilenen vazo, içinde olan Ayçiçekleri’dir. Sarı ağırlıklı tablo mutluluğu simgeler. Ayçiçeği, Hollanda edebiyatında sadakati sembolize eder. Aktivistlerin bu tabloyu hedef almalarının sebebi de bu olabilir. Doğaya sadakat!

Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlatan aktivistler

Monet ve Patates Püresi

İklim aktivistlerinin Ekim 2022’deki hedefi bu sefer Monet’nin 110 milyon dolarlık “Tahıl Yığını” adlı eseri idi. Empresyonizm akımının öncü sanatçısı Claude Monet’nin doğaya övgüsünü konu alan tablo aslında sadece birtakım saman yığınını göstermiyor, aynı zamanda doğa-zaman ilişkisini konu alan ve 25 eserden oluşan bir varyasyon serisi. Aktivistlerin bu sefer kullandıkları yiyecek ise patates püresi idi. 

Patates; eskiden beri insanlık için önemli bir yiyecektir, içinde nişasta barındıran besin kaynağı, doygunluk hissi verir. Birçok farklı versiyonu ile yemeği yapılır. Patates püresini tabloya fırlatarak yine metafor yapmışlardı. Gerekçelerini ise şu açıklama ile açıkladılar:“İnsanlar açlık çekiyor, insanlar donuyor, insanlar ölüyor. Bir iklim felaketinin içindeyiz. Sizin tek korktuğunuz bir tablonun üzerine domates çorbası veya patates püresi olması. Benim neden korktuğumu biliyor musunuz? Bilimin 2050’de ailelerimizi besleyemeyeceğimizi söylemesi. Dinlemeniz için tablonun üzerinde patates püresi mi olması lazım? Yemek için kavga etmek zorunda kalırsak bu tablonun hiçbir değeri olmayacak.”

Açıklama mantıklı, yaptıkları eylem düşündürücü. Akıllara Şef Seattle’ın şu meşhur sözü geliyor: Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.

İklim aktivistleri Avusturyalı sanatçı Gustav Klimt’in Kasım 2022’de de Viyana’da bulunan Leopold Müzesi’ndeki 1915 tarihli “Ölüm ve Yaşam” tablosunu hedef aldı. Petrol ve gaz sondajlarını protesto ettikleri için esere siyah boya fırlatıp ellerini de eserin bulunduğu duvara yapıştırdılar. 

“Milyon dolarlık bu eserler gerçekten satılsa, dünyadaki aç insanlar kurtulur mu?”

Tüm bu eylemlere müze görevlileri tarafından dakikalar içinde müdahale edildi. Tabloların, koruyucu camlar sayesinde zarar görmedikleri açıklandı. Çılgınlık ötesi olan bu eylemler belki daha da büyüyerek devam edecek. Avrupa gibi sanata, tarihe son derece önem veren bir yerde aralarında tarihi eserlere zarar verebilecek potansiyele sahip kişiler nasıl çıkabiliyor, kim bu aktivistler? Haliyle bu ayrı bir tartışma konusu. Genel olarak amaçları iklim değişikliklerine, açlığa, zehirli atıklarla doğaya verilen zararları protesto ederek dikkat çekmek. Diğer önemli bir konu ise, eğer ki aktivistler haklı ise, yüzyıllar önce büyük emeklerle yapılmış milyon dolarlık bu eserler gerçekten satılsa, dünyadaki aç insanlar kurtulur mu? Doğaya verilen zararlar aza indirgenir mi? Bunların olmaması için bir şeylerin satılması mı gerekli? Veya doğaya zarar veren petrol, gaz gibi kimyasalların önüne geçmek için, eserlere zarar vermeye çalışmak ne kadar dikkat çekici olabilir? Tüm bu eylemler gerçekleşirken hiçbir şeyden haberi olmayan Monet’nin, Van Gogh’un, Klimt’in doğa resimleri yaparken, bir gün doğayı korumak için eserlerine zarar vermek isteyenlerin çıkacağı kimin aklına gelirdi.  

Kaynakça: 

https://yesilgazete.org/almanyada-iklim-aktivistleri-monet-tablosuna-patates-puresi-firlatti/

https://vogue.com.tr/metropol/monetnin-milyon-dolarlik-saman-yiginlarinin-sirri

Şehrin kütüphaneleri: Adnan Ötüken

Ankara’nın ilk milli kütüphanesi 1922’de eski adıyla Maarif Vekaleti, yeni adıyla Milli Eğitim Bakanlığı’nın alt katında açılmış. Aynı yıl Maarif Umumi Kütüphanesi adını alıp 1934’te de derleme kütüphanesi olarak işlevini sürdürmüş. Yeni başkentte kurucu kadro bile kendisine başını sokacak bir dam bulamazken, sayısı az da olsa kitaplara yuva bulmak hiç de kolay olmamış. İnsan merak ediyor: bu kitapları nerelerden derlediler? Satın mı alındı, birileri hibe mi etti, kurum kitaplıklarından mı toparlandı? Kütüphanecilik tarihi çalışanlarda mutlaka bu soruların cevabı vardır. 

Ulus-devletin inşasında en az bir etnografya müzesi kadar mühim işlevi olan milli kütüphane ordan oraya sürüklendikten sonra şimdi Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi olan Kızılay’daki mekanda uzun süre soluklanmış.

Adnan Ötüken Kütüphanesi

O zarif isimli Kumrular Sokak’ta, Saraçoğlu Mahallesi’nin sınırları içinde hala özgün mimari tarzını koruyarak var olabilmiş bir bina Adnan Ötüken. 1944-46 yılları arasında, genç Cumhuriyet’in İkinci Ulusal Mimarlık akımını temsil eden binalara, mesela Saraçoğlu Mahallesi’ndeki yapılara, Esenboğa Havaalanı terminal binasına imza atmış Alman mimar Paul Bonatz’ın tasarımı. Bonatz, birçok meslektaşı gibi 40’larda Nazi zulmünden kaçıp gelmiş Türkiye’ye. 

Kütüphane binası 1979’da 1. derece kentsel sit alanı olarak tescillenmiş. 1985’te ise Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Batılı ülkelerin kütüphanecilik deneyimlerinden yararlanmak ve kütüphanecilik eğitimi görmek üzere Avrupa’ya gönderilen üç kişi arasında yer alan ve Türkiye’de kütüphaneciliğin öncüsü sayılan Adnan Ötüken’e ithafen onun adını almış. Ötüken, seçtiği soyadından da anlaşılabileceği gibi sağ ideolojiye yakın, Milli Türk Talebe Birliği’nde önemli görevler üstlenmiş bir bürokrat. 

Genç Cumhuriyet’in kütüphanesi

Hakimiyet-i Milliye, devletin resmi gazetesi olarak modern ulus-devletin sembolü Ankara’nın batılı bir şehre en yakın biçimde inşası konusunda kamunun onayını kazanma hamlesinde önemli işlev görmüştü Cumhuriyet’in ilk yıllarında. Bir halk kütüphanesi kurulması düşüncesi de ilk kez 1921’de bu gazetede işlendi. Halihazırda şehirde yapılaşma yetersizdi. Dolayısıyla herhangi bir binanın kütüphaneye vakfedilmesi uzak bir düşünceydi. O sebeple başta bahsettiğim bakanlığın alt katı düzenlenerek geçici bir kütüphane haline getirildi. 

Yeni bir kütüphane binası inşasının Cumhuriyet’in yirmi yılını almasında Latin alfabesine geçişin yarattığı bocalamanın, okullaşma oranının yeni yeni artıyor oluşunun, entelektüel faaliyetlerle kurulan mesafeli ilişkinin ve nihayet ekonomik sorunların etkisi olsa gerek. O yirmi yılda Kızılbey Camii’nin restore edilerek kütüphaneye çevrilmesi, Roma Hamamı’nın bulunduğu bölgeye yeni bir kütüphane binası inşa edilmesi gibi fikirler ortaya atıldı. 

Fakat artık hem okur-yazar oranı, hem de bakanlığın alt katını işgal eden kitap sayısı artmıştı. 1939’da o güzelim Kediseven Sokak üzerindeki bir binanın zemin ve bodrum katı, toza toprağa ve hava koşullarına karşı kitapları sarıp sarmaladı. Bakanlık deposunda kalan süreli yayınların önemli bölümü ise 1947’deki bir yangında kül oldu. Yıllarca ordan oraya taşınan kütüphane müktesebatı nihayet Kumrular Sokak’daki binaya yerleşti. 1981’de Bahçelievler’deki Milli Kütüphane binasının inşası tamamlanınca, Kumrular’daki küçük, sevimli yapı İl Halk Kütüphanesi olarak hizmet vermeye devam etti. 

Şehrin kalbinde bir vaha

Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi, göz önünde, yol üstünde, ayak altında olup da, şehir sakinlerinin çoğu için göze görünmeyen mekanlar listesinin başlarında yer alıyor. Okumayla ilişkisi netameli bir toplum olduğumuzu da gösteriyor bu durum. Kütüphaneye en fazla ilgiyi, okulların uzaktan eğitime girdiği dönemde sayıları artmak üzere, öğrenciler gösteriyorlar. Çoğu zaman çalışma salonlarında yer bulunmuyor. Bu ilgide, tek araçla ulaşılabilen, merkezde yer aldığı için ucuz karın doyurma ve sosyalleşme imkanı da sunan bir ortam olmasının etkisi var. Oysa yetişkin nüfusu, araştırmacıları da rahat ettirecek, tatmin edecek imkana sahip kütüphane. Çalışanları özenli. Akademisyen salonu küçük ama işlevsel. Fakat hemen önündeki salonda yapılan ve çoğunlukla coşkulu ilköğretim öğrencilerinin katıldıkları etkinliklerin gürültüsü konsantrasyonunuzu bozabilir. 

Herkesin yolunu düşürdüğü Kızılay Meydanı’nın omuz başına yerleşmiş olan kütüphane, aslında tam da halk kütüphanesi tanımına uygun bir mekan. Bir kere kitapların bu kadar pahalı olduğu bir ortamda zengin kitap koleksiyonunu okurlara açıyor. Basit bir abonelik işlemiyle dilediğiniz kitabı 1 aya kadar elinizde tutabiliyorsunuz. Süreli yayınlar bölümü, Milli Kütüphane kadar olmasa da zengin. Geniş orta bahçesinde sohbet edebilir, bir şeyler atıştırabilirsiniz. 

Ben akademisyen salonunu epeydir kullanıyorum. U düzeninde bir masa, masa lambaları, her kullanıcı için ayrı elektrik prizi, rahat koltuklar… Fakat ilginç olan bir şey var: benim yaşımda birinin, üstelik de akademisyen kimliği taşıyan birinin orada ne işi olduğu çok merak ediliyor. Punduna getirilirse soruluyor. Ben de onlara soruyorum: bir akademisyenin en sık gideceği yerlerden biri kütüphane değil midir?  Nereye gideyim? Avm’ye mi? 

Okuma salonunu ise en çok orta yaş üstü kadın ve erkekler kullanıyorlar. En çok tercih edilenler de yakın tarihi anlatan kitaplarmış. Büyük şehirde yaşamakla ve Ankara gibi politikayı yoğun olarak teneffüs ettiğimiz bir şehirde olmakla ilgili herhalde. Belki de içinde bulunduğumuz derin politik yarılmanın nedenlerini merak ediyoruzdur. Umarım öyledir!

Farabi Altgeçidi ve Grilerin Efendisi

Bir gün bir mektup yazdım ve sanal aleme postaladım. Şöyle yazdım:

“Ankara’nın dinazorsever belediye başkanı döneminde Cinnah caddesi tek yönlü otobana çevrildi. Cinnah’ta aheste aheste gezmeye alışık Ankaralılar ezilmeye başlayınca belediyemiz Farabi sokağı Cinnah’ın altından geçirdi. Dinazorlar kadar olmasa bile Ankaralıları da biraz seven belediyemiz bize Farabi altgeçidini uygun gördü. Bilmem hiç geçtiniz mi? Zaten pek karanlık olan yaya altgeçidine gri mozaikler döşendi. Bildiğiniz gri. Eskiden Ankara’da kömür isi görünmesin diye duvarlar o griye boyanırdı. Ayrıca devlet dairesi ciddiyetini temsilen de tercih edilen bir tondur. Yani grinin 50 tonu filan değil de, o neşesiz gri. Sanki belediyemiz “sizi ezilmekten kurtardık, daha ne istiyorsunuz, bir de göz zevkinizi mi düşüneceğiz?” demiş gibi. O gri kadar neşesiz birkaç başka soluk renkle de geometrik desenler koydu duvarın birkaç yerine.

Farabi alt geçidinde üzeri silinen duvar yazıları

Duvarları boyayan çocuklar

Ankara’nın en çok nesini seviyorsun diye sorsalar derim ki, duvarları boyayan çocuklarını. Tek tek bulup öpesim geliyor onları. Nerede bir boş duvar görseler hemen neşelendirirler orayı. Ahh keşke fotoğraf çekmeyi becerebilsem de bu duvar resimlerini, duvar yazılarını ölümsüzleştirebilsem!! Benim çocuklar tabii ki gri altgeçidi keşfettiler ve faaliyete başladılar. Bir gece ansızın griyi rengâhenk boyayıverdiler. Farabi neşelendi, yayalar neşelendi, yüreklere bir ferahlık geldi. Altgeçidin idrar kokusu hissedilmez, çöpleri görünmez oldu, daha güvenli bir geçit gibi gelmeye başladı. Canım bir şeye sıkılsa, Farabi altgeçidinde bir tur atar oldum, canımın sıkıntısı geçsin diye. Sonra bir gün… o da ne??!! Gricibaşı bütün altgeçidi yeniden griye boyadı. O kadar hırsını alamamış ki belediyenin renkli mozaiklerini bile o griye boyamış. Benim çocukların boyadıklarının pentimentosu kaldı geride. Gri yağlıboyanın altından mahzun mahzun gülümsüyorlar gelene geçene.

Farabi alt geçidindeki duvar yazılarını boyayan Ankara Büyükşehir Belediyesi ekipleri

Gricibaşı…

Ben artık o gricibaşını çok merak ediyorum. Çöp yuvası ve idrar kokulu altgeçidin bütün problemlerini bir yana bırakıp neşesini griye boyayan kişi nasıl bir travma yaşadı da bu kişi oldu. Onu tanıyıp başını okşayasım, karşıdaki simitçide bir çay ısmarlayıp dertlerini dinleyesim var.

Son sözüm size ‘benim çocuklar’: Yılmayın, usanmayın, boyayın bu dünyayı. Siz boyamazsanız biz hep gri kalırız. Nereyi boyuyorsanız haber verin, çay-simit benden… Gricibaşı gelirken haber veririm, hep birlikte kaçarız. Ya da gricibaşının dertlerini dinleriz hep birlikte.”

Bu mektubu sanal aleme saldıktan hemen sonra deprem oldu. Sabah ağlayarak kalkıp akşama kadar kurtarılan oldu mu diye beklediğimiz, ağlayarak akşamı ettiğimiz günler.. Ben yine Farabi altgeçidinden geçip duruyorum. Bir sabah ne göreyim?! Benim çocuklar geçidi yine boyamışlar. O şahane parlak, o neşeli renkler gitmiş, yerini yas rengi almış.

Dedim ki, benim çocuklar beni duymuş. Belki de bir mesaj göndermişler, “bizi seven kadın gel yasımızı birlikte tutalım” demek istemişler.  Birkaç gün sonra neşeyi de, yası da istemeyen gricibaşı ayar verdi bize. Her yer tekrar gri oldu.

Sonra bahar kendini göstermeye başladı. Seçim havası geldi. Yeni başlangıçlar ümidi yeşermeye başladı. Benim çocuklar baharın gelişini zümrüt yeşiliyle müjdelediler.

Zümrüdün öyle güzel, öyle parlak yeşili yoktur.

Başka bir köşeye de yeni ümitler, yeni başlangıçlar izini bırakmış.

Aradan birkaç gün geçti geçmedi bir arkadaşımdan mesaj geldi: “Seninki canla başla çalışıyor.

Ben ona artık Grilerin Efendisi diyorum. Bu nasıl bir göreve bağlılıktır, hayranlık duymamak mümkün mü?

Elimden gelse, Grilerin Efendisini yeni göreve atarım. Onu Mavi Otobüslerin Efendisi yaparım. Hem Farabi altgeçidi kurtulur hem de mavi otobüs yolcularının canı kurtulur. 

Bir mektup yazdım benim çocuklar duydu. Bu yazıyı yazdım ya, belki Mansur Bey duyar. 

Sevgiyle kalın komşular.

Ayrancı Semt Meclisi çalışmaları devam ediyor

Deprem Mağdurlarıyla Dayanışma 

6 Şubat Maraş-Pazarcık ve Elbistan depremleriyle 11 ilimizde büyük bir yıkım meydana geldi. Depremin daha ilk gününden itibaren yine Güvenevler ve Aziziye Muhtarlarımız, Ayrancım Derneği ve Ayrancı Ahalisinden dostlarla birlikte yardımlar toplayıp Çankaya Belediyesi Yardım Toplama Merkezine iletildi. Ayrıca Ayrancı’ya gelen deprem mağdurlarına ihtiyaçları olan gıda, giyim ve ev eşyası konusunda destekler sunuldu.


Çocuklarla Okuma, Oyun Atölyeleri

Aşağı Ayrancı Komşu Sosyal Medya Grubu’nun katkıları ile Ayrancı Bahar Evi ve ADA Kitap-Kafe’de Banu Çankaya, Elif Özmenek Çarmıklı, Gaye Dinçel ve Didem Çakır’ın katıldığı çocuklarla masal okuma, açık oyun atölyeleri düzenlendi. 

Ayrancı Bahar Evinde deprem bölgesinden gelen çocuklar ile Ayrancılı çocukları kaynaştıran çocuk etkinliğimiz hepimize güzel anlar yaşattı ve umutlarımızı çoğalttı.


Satrançla Tanışıyorum Atölyesi

Her yaştan satranç meraklıları için hem satrançla tanışma hem de satranç oynama atölyeleri farklı yaş gruplarından katılımlarla düzenlendi.

Satranç eğitmeni Mehmet Kızılkaya’nın koordinasyonu ile gerçekleştirilen satranç atölyesi önmüzdeki günlerde farklı eğitmenler ve katılımcılarla tekrar edilecek. Her yaş için hem satrançla tanışma eğitimlerine hem de turnuvalara sizleri de bekleriz.


Ayrancı Kentsel Dönüşüm Paneli

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası’nın Kentsel Dönüşüm Danışma Kurulu Başkanı Erdoğan Balcıoğlu’nun sunumuyla ‘Kentsel Dönüşüm Nedir ve Nasıl Uygulanır Paneli’ gerçekleştirildi. Kentsel dönüşümün yasal ve yapısal yönlerine değinildiği gibi müteahhitlerle yapılacak sözleşmenin ayrıntılarına kadar çeşitli konularda açıklamalar yapıldı.


“Parklardaki Ağaçları Tanıyalım” Gezileri

26 Mayıs 2023’de aynı zamanda bir Ayrancılı olan Orman Mühendisi ve Dendrolog Ahmet Demirtaş ile Milli Egemenlik Parkı’ndaki ağaçları tek tek incelendiği bir ağaç tanıma gezisi yapıldı. Ağaç isimleri ve yapıları hakkında bilgilerin verildiği gezi önümüzdeki aylarda Ayrancı’nın farklı parklarını da içine alan bir programla yeniden düzenlenecek.


Gençler İçin Masa Tenisi Turnuvası

Çankaya Belediyesi Ayrancı Bahar Evi’nin salonunda 29 Mayıs 2022 tarihinde düzenlenen masa tenisi turnuvası başta gençler olmak üzere her yaştan semt sakinin ilgisini çekti. Çankaya Belediyesi Baharevi’nin her yaştan semt sakinine yönelik olanakları herkesin kullanımına açık.Önümüzdeki günlerde düzenleyeceğimiz yeni turnuvalar için katılımınızı bekleriz.


Tüm Ayrancılı komşularımızı Ayrancı Semt Meclisi etkinliklerine bekliyoruz.

ÇANKAYA KENT KONSEYİ
AYRANCI SEMT MECLİSİ

ayrancisemtmeclisi@gmail.com

Sosyal medya hesaplarımız

Facebook: @ayrancisemtmeclisi

Twitter: @ayrancimeclisi

Instagram: @ayrancimeclisi

Zor zamanların ve kentin hafızası: Sibel Tekin

Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun “Paramparça aşklar ve köpekler” filmindeki gibi farklı hayatlardaki insanları ve filmin başından itibaren bu insanların birbiriyle ne ilgisi var diye düşündüren bir akışın sonunda, ani bir olayla hayatlarının ve geleceklerinin nasıl kesiştiğini göstermesi gibi benim de hayatım zaman zaman Sibel Tekin ile kesişti.

12 Eylül tanklarının hepimizin üstünden geçtiği yıl ben lisede öğrenciydim, Sibel Tekin ise üç yaşında küçük bir kız çocuğu…

Ve 12 Eylüle uzanan yolun faili meçhullerinden birinin kız çocuğu…

Belgeselci Sibel Tekin

O sıralar ablamın görümcesi Nazende abla, İstanbul’da eczacılık fakültesinden mezun olmuş, idealist bir eczacı olarak memleketi Kırşehir’e dönmüştü. Kocasını kaybetmiş ahbapları Sibel Tekin’in annesi Hamide ablanın üzüntüsüne paydaşlık edip merhum eşinin sahibi olduğu eczaneye mesul müdür olmuştu. Daha sonra ailenin isteği ile eczaneyi devir alacak, mesleğini o dükkanda devam ettirecekti. Zaman zaman yapılan Kırşehir ziyaretlerinde başı okşanan o tatlı kızın ilerde toplumsal eylemleri kamerasıyla kaydederek çok sayıda belgesele imza atacağını ve Ankaralılar tarafından “kentin hafızası” olarak anılacağını o günlerde tahmin etmemiz zordu.

Sibel Tekin 1995 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü kazanınca Kırşehir’den ayrılıp annesi ile birlikte Ankara’ya taşınıp yaşamak için Ayrancı’yı seçtiler. Aynı sokaklarda, aynı fırında, aynı dolmuşta, aynı veterinerde bir birimizden habersiz, birbirine değmeyen hayatlar yaşadık durduk yıllarca, ta ki Gezi olayları başlayıncaya değin. Hangi eyleme gitsem, hangi forumda olsam kafamı çevirince hep Sibel Tekin’i fark ediyordum.

Sibel Tekin 17.12.2022’de tutuklanınca destek amaçlı dostlarının Twitterda açtığı
@freesibeltekin hesabı ve #SibelTekineözgürlük #sibelyanımdaydı hashtaglerine vakip ayırıp bakarsanız beni daha iyi anlayacaksınız.

Asistan mücadelesinden Eğitim-Sen eylemlerine, Gezi’den Soma’ya, 10 Ekime, KHK’lara ve OHAL’e karşı mücadeleye, Sibel Tekin kamerası ile gözü, aklı ve yüreği ile hep yanımızdaydı.

Ayrancım Gazetesi’nin Mart sayısını kadın sayısı olarak çıkartmayı planladık, aramızda iş bölümü yaptık ve Sibel Tekin’e telefon edip röportaj için sözleştim. Ne yazık ki 6 Şubat depremi oldu, gazeteden bir çok arkadaşım deprem bölgesine gitti, biz kalanlar Ankara’da yardım çalışmalarına katıldık. Ülkemizde bu acı yaşanırken gazetemizin Mart sayısını çıkarmadık. Bu arada Medyascope’da, T24’de, Agos’ta, iki kere Solfasol’de ve bir çok sosyal medya mecrasında Sibel Tekin röportajı yayınlandı. Beklenmedik bu gecikme için siz okurlarımızdan ve Sibel Tekin’den özür diliyoruz.

Kalıcı yaz saati uygulaması için “Karanlıkta Başlayan Hayat” isimli bir belgesel mi planladınız?

Aslında ismi o değildi ama haberlerde hep öyle geçmesiyle, bu ismi kamuoyu yarattı. Kendimden biliyorum, sabah karanlıkta işe gitmek için uyanmak çok zor. Sokağa çıktığımda da mutsuz insanları görüyordum. Tam olarak hatırlamıyorum ama kalıcı yaz saati uygulaması sanırım 2016’da başladı, kafamda bununla ilgili bir fikir vardı, araya pandemi girdi. Bu sene normalleşme başlayınca yapıma başlamaya karar verdim. Bu yaşadığımız karanlık dönemi, bir yandan da sembolik olan karanlık dönemi somut anlamda anlatabilecek bir film olarak düşündüm. Ama ikinci gün tutuklanınca çekimler kaldı. 10 günlük bir çekim planım vardı. İlk çekimi 13 Aralık’ta Kızılay’da yapmıştım. En uzun gece olan 21 Aralık’ta bitirmeyi planladım. Temizlik işçileri, fırınlar, simit alan insanlar görselleri ile biraz şiirsel bir anlatım kullanarak, kendi duygularımı da ekleyeceğim bir film düşünüyordum. Röportaja dayalı bir karakteri takip etmek yerine şehrin kendisini ana karakter olarak planladım.

Sabah 6:45’de İnfaz koruma memurları servis aracı ve yoldaki polis noktası görüntülere girince şikayet mi oldu?

Evet servise binen infaz koruma memurları şikayetçi olmuşlar. Normalde Dikimevi’ne kadar çekim yaparak devam ettim. Ankaray’a binip, metro aktarmalı işe gittim.

Tutuklama talebinden nasıl haberiniz oldu?

Gece 2 gibi eve geldiler, Gözaltı kararı var dediler, 16 Aralık’a bağlayan gece aldılar, nöbetçi mahkemeye çıkarıp 17 Aralık’ta tutukladılar. Sonrada 30 Ocakta aylık mahkum değerlendirmesi ara kararı ile serbest bırakıldım.

Polis aramasında evde bulunan arşiviniz alınmış, geri alabildiniz mi?

Hayır, 23 şubattaki ilk mahkemede beraat edersem, geri alınmasına ait karar çıkarsa işlemleri başlatacağım. Avukatlar iade talebinde bulundu, bekliyorum. Kameramı aldılar, normalde imajını almaları gerekirken, 27” ekrandan oluşan bütünleşik sistem bilgisayarımı aldılar, umarım başlarına bir şey gelmeden geri alabilirim.

Siz örgüt üyesi suçlamasıyla tutuklandınız, bağlı olduğunuz örgüt bulunamayınca TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı ile aynı koğuşa kondunuz galiba?

Şebnem Hoca ile sadece üç gün aynı koğuşta kaldık. Sonra o mahkeme için İstanbul’a gitti ve 11 Ocak’da tahliye oldu. O süreçte üç hafta tek başıma kaldım. Şebnem hoca tahliye olunca koğuş değiştirdiler, bağımsız koğuşa aktardılar. Oraya ilk gittiğimde altı kadın vardı. Onların hikayelerini öğrendim ve dayanışmalarına tanık oldum. Adli koğuşlardaki hikayeleri merak ettim ama her gece çıkan kavga seslerini duydukça da iyi ki orada değilim dedim.

CHP grup toplantısında Kılıçdaroğlu “açık cezaevine hoşgeldin” diye bir konuşma yaptı onu izlediniz mi?

Evet izledim.

Sincan Kapalı Cezaevi’nde televizyon izleyebiliyor muydunuz?

Çoğu muhalif kanal yoktu ortak alanda bir televizyon vardı, tek kaldığımda TRT2’deki filmleri izliyordum, haberlere bakıyordum. Gazete olarak Şebnem Hoca Birgün ve Cumhuriyet alıyormuş, o tahliye olduktan sonra ben de almaya devam ettim. CHP Eskişehir milletvekili Utku Çakırözer ziyarete geldi onun raporundan sonra da Cumhuriyet’te benimle ilgili daha çok haber çıktı, özellikle Emre Kongar ve Zeynep Oral’ın köşe yazılarında. Tahliye olduktan sonra İrfan Değirmenci’nin haberini gördüm, Ayşenur Aslan’da çok gündem yapmış.

Mahkeme yurtdışı yasağı ve adli kontrol şartı koymuş doğru mu? Mahkeme süreci nasıldı?

Avukat arkadaşlarımın çabası ile hem iddianame çok hızlı hazırlandı hem de mahkeme tarihi olabilen en yakın tarih oldu. Bütün süreci hızlandırdılar, 30 Ocak’taki tahliye de onların çabası ile oldu.

@SibelTekineözgürlük ve #SibelTekinyanımdaydı hashtaglerini hazırlayan ekip kimlerdi?

Gezi’den beri sokakta tanıştığımız gazeteci arkadaşlar, belgesel sinemacı arkadaşlar isim sayarsam kesin birileri eksik kalacağı için isim vermeyeyim. İstanbul’dan kısa süreli birkaç ufak işte birlikte çalışıp çok sık görüşmediğim kişilerin de çok katkısı olmuş. 2013’ten beri sokakta tanışıp yurttaş gazeteciliği ve video aktivizmi yaptığımız bayağı kalabalık bir ekipmiş.

27 Ocak‘ta Agos’ta sizinle ilgili bir yazı çıkmıştı haberiniz oldu mu?

Evet, bu beni çok etkilemişti, çünkü Agos’un gündemine girebilmek o kadar kolay bir şey değil.

Bu bile sosyal medyadaki arkadaşların ne kadar başarılı olduğunun ispatı. Agos’un kendi gündemi ve önceliklerimi bir nebze olsa da kırmak gerçekten kayda değer ve bu sizin başarınız.

Sosyal medyada ilk tweeti atan Cenk Yiğiter olmuştu, bu süreçte avukatlarınzla ilişkiniz nasıl yürüdü?

Avukatım Mehtap Sakinci aynı zamanda 10 Ekim Barış Derneği başkanı. Gözaltı sürecinden itibaren büyük çaba harcadı. Her şeyin bu kadar hızlı olmasında en çok katkısı olan kişi. Tutuklandıktan sonra da ilk ziyarete gelen Cenk Yiğiter oldu. Sık sık da ziyarete geldi. Onun sosyal medyayı paylaşımları güçlü bir gündem oluşmasını sağladı. İlk hafta avukatlar hiç yalnız bırakmadılar. İlk şoku atlatmak için yanımda olduklarını hissetmek çok iyiydi. Her gün bir ya da iki avukat ziyarete geldi. 10 Ekim Ankara Katliamı Avukat Komisyonu avukatları ilk anda toplantı yaptılar. avukatlardan dışardaki dayanışmayı haber almakta çok umut verici oldu. 2015 ortasından beri sürekli olumsuzluklarla yaşıyoruz bu dayanışmalar geleceğe daha umutla bakmamı sağladı.

Ayrancı özelinde bir dayanışma hissettiniz mi?

Ayrancı özelinde değil ama Türkiye genelinde bir dayanışma hissettim, çok fazla mektup aldım, kitaplar geldi. Ayrancı‘da yaşamayı seviyorum şehrin içinde, her şeye yakın olmaktan memnunum ama kamusal alan, toplumsal mücadele konularında çok içinde değilim. Neler yapılıyor pek takip edemiyorum. Güven Hastanesi’nin genişlemesi ile ilgili bir mücadele vardı, onu çekmiştim, en son da Pelin Ceylan’ın cinayeti ile ilgili çekim yapmıştım. Mesela 100. Yıl’da Gezi ile başlayan ve hala devam eden toplumsal bir mücadele var ve daha çok bir arada oldukları bir ruh var. Bostanları var, mahalle atölyesi vardı. Ne yazık ki Ayrancı’da bunlara çok denk gelemiyorum. Ayrancı‘da denk geldiğim mücadele daha çok hayvanlar için sadece. 

Biz bu röportajı basıma hazırlarken, 23 Şubat’ta mahkeme beraat kararı vermedi, 8 Haziran’da ikinci duruşma günü verildi. İncelenmeyen bilgisayarı hariç dijital malzemelerini iade aldı. Umarım bu sefer beraat kararı verilir.

Ayrancı’nın afete hazırlığı

Ayrancı Afet Gönüllüsü Eğitimi

İzmir depreminden sonra depreme hazırlık ve müdahale konusunu gündemine alan Çankaya Kent Konseyi, Semt Meclislerimiz aracılığıyla afet gönüllüsü eğitimlerinin gündemine almıştı. Geçtiğimiz yıl Şubat ayından itibaren Ankara Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Dairesi, Çankaya Belediyesi ve Çankaya Kent Konseyinin organizasyonun Çankaya’daki bütün semt meclislerine yönelik 7 ayrı merkezde eğitim programı gerçekleştirdi. Afet Gönüllüsü Eğitimlerine Ayrancı semtimizden 55 kişi başvurdu, bunlardan 46 kişi eğitimlere tam katılım sağlayarak sertifikalarını aldılar ve Ankara Büyükşehir Belediyesi Afet Gönüllüsü oldular. Afet farkındalık, hafif arama kurtarma, tahliye ve lojistik, ilkyardım olmak üzere 4 deste tamamlanan eğitimlerin sonunda afet gönüllülerimize afet sırasında kullanacakları ve hayati önemdeki afet çantası dağıtıldı.

Ayrancı Semt Meclisi Afet Eğitimi
Ayrancı afet gönüllüleri