Blog

Mustafa Coşar: Afete hazırlıklı olmak, kendi hayatından önce başkasını düşünerek başlar

Yazar Hakkında

alinecatikocak@gmail.com |  + Yazarın diğer yazıları

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Sayın başkan ülkemiz önce 6 Şubat depremleriyle ardından 3 Mart siyasi depremiyle sarsıldı. Ülke gündeminde bir seçim tartışması var. Bu kadar yoğun bir gündemde bizimle olduğunuz için teşekkür ederiz. 

Önce 6 Şubat depremleriyle başlayalım istiyorum, deprem sonrasında Çankaya Kent Konseyimiz de yoğun bir çalışmanın içindeydi, neler yaptınız?

Gerçekten tahmin edilemeyecek büyüklükte bir deprem süreci yaşadık. Depremin gerçekleştiği alan çok genişti. İkincisi birden fazla yerde yıkıcı büyüklükte depremler gerçekleşti. Ve son olarak depremler birbirini tetikleyerek başka depremlerin oluşmasına neden oldu. Şimdi de Elazığ ve Bingöl çevresindeki oluşacak depremlerden korkuluyor.

Bu nedenle buna deprem değil “deprem süreci” demek gerekebilir. Buradan bir kez daha depremlerde kaybettiğimiz canları anarak, yaralılara da acil şifalar dileyerek üzüntümüzü belirtmek isterim.

Deprem sabahı konsey yürütmesi ve çalışma arkadaşlarımızla hızla bir araya gelerek durumumuzu ve kapasitemizi değerlendirdik. Ben Çankaya Belediye Başkanımız ve Ankara Kent Konseyi başkanımızla hızla iletişime geçip planlama sürecimizi ve birlikte yapabileceklerimiz konusunda görüştüm. Ankara Kent Konseyi’nde yapılan afet koordinasyon toplantısına yürütme kurulundan arkadaşlarımızı gönderdik. Aslında ilk 6 saat içinde yapabileceklerimizi yaptığımızı düşünüyorum.

Bundan sonrası için Çankaya Kent Konseyi olarak semt meclislerimiz ve mahalle muhtarlarımız üzerinden bir iletişim ve koordinasyon noktası olarak konumlandırdık kendimizi. Bu arada zaten hem Ankara Büyükşehir Belediyemiz hem de Çankaya Belediyemiz yardım toplama merkezlerini koordine etmişlerdi. 

Biz yoğun olarak bu toplama merkezlerine yardım aktarılmasını ve gönüllülerin desteğini koordine etmeye çalıştık. Bu genişlikte bir afet doğal olarak sadece afet bölgesini etkilemiyor. Hepimizin ailesi, akrabaları, eşi dostu, tanıdığı bu bölgelerde yaşıyorlar. Herkes endişeli ve telaşla, korkuyla, heyecanla devletin orada olmasını bekliyor. Herkesin iyilik haberlerini duymak istiyor. Halkın bu kadar içinde olduğu, devletin ise deyim yerindeyse bu kadar umursamaz olduğu süreç herkesi bir kızgınlığa itti. Bunun olmaması beklenilemez zaten. Herkesin kendini yalnız ve çaresiz hissettiği ortamda büyük bir dayanışma ile afetin yaraları sarılmaya çalışıldı. Teşbihte hata olmaz ama bana Gezi olayları sırasında gösterilen toplumsal dayanışmayı anımsattı dersem yanlış söylemiş olmam.

Afet bir süredir sizin de gündeminizdeydi. Neden böyle bir pozisyon aldınız Çankaya Kent Konseyi olarak?

Afetin ne zaman, nerede, ne şiddette sizi yakalayacağı belli değil. Sadece yaşadığınız yer değil, tesadüfen bulunduğunuz yer de bile afetle burun buruna gelebilirsiniz. 

Herkes büyük İstanbul depremini konuşuyordu, herkes bunun için hazırlıksız olduğumuzun farkındaydı ama gördüğüm kadarıyla bir toplumsal hareketsizlik içindeydik. Büyük bir afet beklentiniz varsa bunun halkın katılımı olmadan, dayanışma olmadan ve en önemlisi hazırlığınız olmadan yaşamanız kadar kötü bir durum olamaz. Çankaya Kent Konseyi olarak afet konusunu gündemimize almamızın böyle bir altlığı var. 

Bunu semt meclislerimiz aracılığıyla bütün Çankaya’ya yaymak ve hiç olmazsa fikirsel bir hazırlık içinde olmak için zaman kaybetmek istemedik. Geçen yıl, 2022 Şubat ve Nisan ayları içerisinde Ankara Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Yönetimi Daire Başkanlığı ile bir ortak programı semt meclislerimizin ve gönüllülerimizin katılımı ile gerçekleştirdik. Bizim yedi bölgede semt meclisimiz var. Buralarda yedi ayrı eğitim programı gerçekleştirdik. Toplamda 320 başvurunu 240 gönüllü eğitimi tamamlayarak sertifikalarını aldılar.

Bu gönüllülerin talebiyle bir afet müdahale timi oluşturmak üzere de Ankara Büyükşehir İtfaiyesi ile daha kapsamlı bir eğitim çalışması için ön görüşmelerimizi yapmıştık. Bu çalışma sonlanmadan 6 Şubat depremleri ile sarsıldık.

Bu bile bize şunu gösteriyor; afeti beklemenin bir anlamı yok çünkü afet sizi beklemiyor. Afete hazırlık konusunda alınacak ilk karar şu olmalı “hemen!”. Eğer hemen başlamazsanız siz başlamadan afet başlıyor zaten. Afete hazırlığı fikirsel olarak, duygusal olarak gündeminize aldığınızda artık o noktadan sonra kendi hayatınızı düşünmez bir noktada oluyorsunuz. Çünkü hiç kimse ben afetten nasıl kurtulurum, kendime nasıl ilkyardım yaparım demiyor. Ben afet anında nasıl hareket etmeliyim, başkalarına nasıl faydam olur, bir başkasının hayatını nasıl kurtarabilirim diye düşünüyor.

İşte bunu kendi içinizde hissettiğiniz an, afete hazırlığınız da başlıyor. Bu kırılmayı herkesin gündemine sokabilmeyi biz kendi gündemimize aldık. Bundan sonra ama, fakat diyecek noktada değiliz. Hepimiz afet hazır olmalıyız, hazırlıklı olmalıyız.

Dayanıklı şehirler ve mahalle meclisleri

Zaman kaybetmeden şehirlerimizin çeşitli afet risklerine karşı dayanıklı kılınması ülke genelinde hayati öncelik taşıyor. 6 Şubat depreminin yol açtığı büyük yıkım tüm toplumu derinden sarstı. Kaybedilen hayatlar, yıkılan şehirler ve kurtarma sürecinde yaşanan sorunlar adeta ortak bir travmaya yol açtı. Öte yandan, deprem sonrası gösterilen toplumsal dayanışma dikkat çekti. Farklı kesimlerden insanlar yardım için emeklerini ve kaynaklarını ortaya koydu. Yıkım ve acı karşısında toplum kenetlendi ve iradesini ortaya çıkardı. Ancak geçen zamanla birlikte deprem ve afet riskleri yerini seçim ve diğer gündem konularını bırakmaya başladı. Afetler tüm toplumu tehdit eden ortak bir mesele olarak sürekli gündemde kalmalı. 1999-2023 arasındaki toplumsal unutma dönemi bir daha yaşanmamalı. Aksi halde benzer felaketler tekrar yaşanacak. Gerek kendimizin gerekse de komşu ve hemşerilerimizin hayatlarını korumak için afetlere dayanıklı şehirler için seferber olmamız gerekiyor. Buna ise en doğrudan ve hızlı etki edebileceğimiz binamız ve mahallemizden başlamak gerçekçi olan bir yol. 

Ayrancı Semt Meclisi Afet Eğitimi

Deprem ve buna bağlı olası afetlere hazırlanmak, seferber olmak vatandaşların anayasal yaşam hakkına sahip çıkmaya dayanıyor. Devletin tüm kurumları da anayasal görevi gereği vatandaşların can ve mal varlığını öncelik haline getirmelidir. Anayasa’da devletin ilk görevi bunu yapmak olarak tanımlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında başta muhtarlık, belediye, kaymakamlık, valilik ve diğer kurumlar ile merkezi yönetim dayanıklı şehirler için seferberlikte öncelikli rolü üstlenebilir. Eş zamanlı olarak sivil toplum kuruluşları, meslek odaları, üniversiteler ve özel sektör ile eşgüdüm sağlanarak bütünsel ve etkin çözümler hayata geçirilebilir. En başta seçmen, vergi mükellefi, hak sahibi gibi sıfatlara sahip olan vatandaşların kendileri ve komşuları için seferber olmasına bağlı. Bireysel sorun ve seçimleri bir araya gelerek ortak çözümlerle buluşturabiliriz. Kısacası, tüm kurum ve sektörleri aşan bir toplumsal sorumluluk ile hareket etmemiz olası afetleri bertaraf etmemizi sağlayacaktır.

Mahalle meclisleri istenilen seferberliğin olabildiğince yaşam hakkı, komşuluk hukuku ve şehir hakkı üzerinden tesis edilmesini sağlayabilir. Gönüllü katılım, kapsayıcı söylem ve davranışları esas alan bir yaklaşım tüm kesimleri sürece dahil edebilir. Mahalle meclisleri afetlere karşı tüm politika ve uygulamaların yerinden geliştirilmesi, izlenmesi ve denetlenmesini hedef alan sivil ve yasal bir yapılanma olarak çeşitli faydalar sunabilir. Mevcut olan veya yeni kurulacak Kent Konseyleri bunun için gerekli yasal ve kurumsal çerçeveyi sunuyor. Nilüfer Kent Konseyi’nin Mahalle Komiteleri, Çanakkale Esenler Kent Konseyi’nin Mahalle Meclisi ile Çankaya Kent Konseyi’nin Semt Meclisleri önemli dersler sunabilir. Geçmiş deneyimlerden faydalanarak daha güvenli bir geleceği beraber inşa edebiliriz. Yaşam hakkına sahip çıkmak, komşuluk hukuku ile kent hakkını hayata geçirmek için Kent Konseyi Yönetmeliği yeterli hareket zeminini sunuyor. Elbette kent konseyi mevzuatı ve uygulamalarının güçlendirilmesi ayrı bir başlık olarak önem taşıyor.

Nilüfer Kent Konseyi Mahalle Komiteleri

Mahalle veya semt düzeyinden başlayan meclis yapılanması ilçe ve şehir ölçeğinde toplumu sürekli ve tutarlı biçimde afetleri bertaraf etmek için önemli işlevler üstlenebilir. Bunun için zemin etütlerinden başlayarak mevcut risklerin, sorun ve tedbirlerin öğrenilmesi ilk adım olabilir. Yerleşim alanları, binalar ve ortak yapıların depreme dayanıklı hale getirilmesi veya yenilerin inşa edilmesinde kimler ve nasıl rol üstlenebilir üzerine ortak akıl ve irade işletilebilir. Özellikle mevcut ve gerekli yasal, idari ve mali çözümlerin ortak biçimde değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Bina, ada, sokak, mahalle, ilçe ve il ölçeklerinde farklı ihtiyaçların ve taleplerin belirlenmesi faydalı olacaktır. Buradan yola çıkarak tüm şehir paydaşlarını harekete geçirecek bütünsel, katılımcı, kapsayıcı ve adil bir seferberlik yaklaşımı hayata geçirilebilir. Toplumu merkeze alan, katılım ve iş birliğine dayalı bu taban hareketleri diğer tüm paydaşları seferber etmekte, katkı vermekte ve denetlemekte kilit rol üstlenebilir. Ayrıca, mahalle meclisleri eliyle komşular doğrudan çalışmalar yürüterek dayanıklı bina, mahalle ve şehir inşa etme süreçlerine katkı verebilirler. Örneğin, hak sahipleri arasında olası ihtilafların çözümü konusunda yol gösterebilirler. Bunun gibi farklı adımları tasarlamak için ortak deneyim, akıl ve emek önemli zenginlik kaynağı olarak önümüzde duruyor.

Genel olarak bakıldığında, farklı kimlik, sosyo-ekonomik konum veya düşüncelerden bağımsız olarak bir birimizin yaşamına sahip çıkmak öncelikli insani görevimiz. Bu görev hangi açıdan bakılırsa bakılsın değişmeyecektir. O halde, zaman kaybetmeden kendimizin, komşularımızın ve hemşerilerimizin hayatları için seferber olmaya kendi yerelimizden başlamalıyız.

Harabeden “dayanışma şehrine”: Üsküp’ün yeniden inşası

26 Temmuz 1963’te Üsküp’te gerçekleşen 6.1 M büyüklüğündeki depremde şehrin yaklaşık yüzde 80’i tamamen yıkılmıştır. Dünya ülkelerinin yardımlarıyla harabe durumundan kurtarılıp yeniden inşa edilen Üsküp’ün sloganı bu nedenle “Uluslararası Dayanışma Şehri”dir.

Depremden hemen sonra 35 ülke Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan Üsküp’e yardım göndermeyi gündemine almasını talep etti. Maddi yardımın yanı sıra, tıbbi destek, mühendislik ve inşaat ekip ve malzemelerinin gönderilmesi 78 ülke tarafından teklif edildi.

1963 depremiyle yıkılan ve yeniden inşa edilen Üsküp şehri

ABD başkanı John F. Kennedy, Savunma Bakanlığı’na ve Uluslararası Gelişme Ajansı’na Üsküp’te afet yardımı için harekete geçmelerini, personel, prefabrik ev, çadır kentler gibi çeşitli yardımları göndermelerini emretti.

Sovyetler Birliğinden de önemli yardımlar geldi. SSCB lideri Nikita Kruşçev Üsküp’ü bizzat ziyaret etti.

Yugoslavya, Soğuk Savaş boyunca Bağımsızlar Hareketi’nin üyesi olduğu için Üsküp’teki Amerikan ve Sovyet askerleri II. Dünya savaşında Elbe’deki karşılaşmalarından beri ilk defa el sıkıştı.

Üsküp’e deprem haberi yapmak için gelen ilk yabancı muhabir The New York Times gazetesinden David Binder olmuştu. Uçaktan izlediği Üsküp’e bakarken, şehrin bombalanmış gibi göründüğü yorumunda bulunmuştu.

Kenzo Tange ekibi, şehir merkezinin doğusunu gösteren modelinin önünde (www.architectuul.com)

1965’te Birleşmiş Milletler Japon Mimar Kenzo Tange’den Üsküp’ün yeniden inşası için yarışmaya girmesini istedi. Daha sonra Tange, ödülün % 60’ını kazanırken Yugoslav ekibi % 40’ını kazanacaktı.

Ancak Tange’nin en büyük eserlerinden biri olan Üsküp için yaptığı şehir master planları, özellikle de “Yeni Üsküp Demiryolu İstasyonu” ve “Şehir Duvarı” için olanlar kısmen uygulanabildi.

Kenzo Tange tarafından Üsküp Şehri için tasarlanan kentsel ve mimari master plan

Şehir yaralarını sarmaya başlarken kültürel hayatı yeniden canlandırma ihtiyacı arttı. Ressam Pablo Picasso, “Bir Kadının Başı” (1963) tablosunu depremden sonra inşa edilen Makedonya Çağdaş Sanat Müzesi’nde sergilenmesi için bağışladı.

Üsküp Şehir Müzesi depremin izini sürdürüyor (www.slobodenpecat.mk)

Bağış için Picasso Paris Ulusal Modern Sanat Müzesi’nin eski direktörü Bay Jean Cassou ile işbirliği yapsa da, kişisel seçimiydi.

Bir Kadının Başı, sanatçının son stüdyolarından birinde resmedilmiştir. İlk olarak 1932’de geç dönemine özgü kübist çarpıtmalarla ortaya çıkan en sevdiği motif olan bir dizi kadın portresinin parçasıydı.

Su bir gün biterse

Bir musluğu açtığınızda temiz suyun akacağından eminsinizdir, aksini aklımıza bile getirmeyiz. Bugün, dünya üzerindeki her on insandan yedisinin, evlerinde temiz suyun akacağına olan güvenleri tam. Suyun musluklardan akana kadar geçirdiği evrimin, insanlık tarihinin en büyük zorluklarından olduğunu unutmamak gerek. Su tesisatını geliştiren medeniyetler ilerlerken, başarısız olanlar yıkıldı. Su, bağlantı bölgelerine akıp, oradan da sokaktaki her binaya ulaşan hizmet bağlantılarına ulaşıyor. En azından şu an böyle. Ancak çok da uzak olmayan bir yerde, bu konfor yok olmak üzereydi. 

Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Cape Town şehri, dünyada içilebilir suyu tükenen ilk büyük şehir olabilir. Cape Town, on yıl kadar önce suyun tükeneceği sıfır gününe çok yaklaşmıştı. 

Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Cape Town şehri

Sıfır Günü nedir?

Cape Town, Afrika’da oldukça bilinen ve rağbet gören, turistik bir şehir. 2014 yılı itibariyle en kalabalık 10. Afrika şehri. Dünyanın çok kültürlü şehirlerinden birisi olan bölge, New York Times tarafından, dünyada ziyaret edilebilecek en iyi yer olarak da seçilmişti. 

İklim krizi nedeniyle yağış miktarlarındaki düşüş 2015 ve 2018 yılları arasında Cape Town şehrini, 400 yılda bir görülen bir kuraklığa maruz bıraktı ve şehri su kıtlığı sorunuyla yüzleşmeye zorladı. Bu durum, yaklaşık 4,6 milyon kişinin yaşadığı şehri “sıfır günü”nün eşiğine, yani Cape Town’un içilebilir suyunun biteceği bir noktaya getirdi.

Cape Town şehrinin en büyük su tedarikçisi olan Theewaterskloof Barajı’ndaki su seviyesi 2018’de yüzde 11’e indi.

Yapılan çalışmalarla suyun biteceği gün olarak belirlenen 13 Mayıs 2018 tarihi de ‘day zero’ yani ‘sıfır günü’ olarak isimlendirildi. Şehirde yaşayanlar aşırı kuraklıktan dolayı çoğu muslukları kapatmak zorunda kalacak, bırakın temiz suyu, musluklardan hiç su akmaması riskiyle karşı karşıya geleceklerdi. 4,6 milyon insan musluk suyuna erişemeyecek, su karneleri olacak ve su alabilmek için su istasyonlarında sıraya girilecekti. Cape Town, bu şartlarda dünyada süresiz olarak su kaynaklarını kapatmayı planlayan ilk büyük şehir oldu. Üstelik bu sorunu yaşama ihtimali olan tek şehir de Cape Town değildi.Neyse ki, alınan tedbirlerle sıfır günü hiç gelmedi ve şehrin en büyük su tedarikçisi olan Theewaterskloof Barajı’ndaki su seviyesi 2018’de yüzde 11 iken 2020’de yüzde 100’e ulaştı. 

Yerine koyacak bir şey yok

Bir musluğu açtığınızda, suya ulaşabildiğimiz için hepimizde suyun bol olduğuna dair bir algı var. Bu, aslında büyük bir sorun. Bilim adamları, 2040 yılına gelindiğinde dünyanın büyük kısmına bir yıl yetecek miktarda su olmayacağını söylüyorlar. Küresel bir su kriziyle karşı karşıyayız ve durum giderek kötüleşiyor. Bir dönüm noktasındayız. Eğer dikkatli olmaz ve bir an önce kendi çalışmalarımızı yapmazsak, bir daha asla bu sorunu çözemeyiz. Üstelik suyun yerine koyacak başka bir şey de yok. İnsan bedeninin yaklaşık 3/4’ünün su olduğunu düşünürsek yaşam kaynağımız olan suyun, hayati öneme sahip bir madde olduğunu daha iyi kavrayabiliriz. Bu nedenle de birkaç gün susuz kaldığımızda ölebiliriz. En değerli varlığına sahip çıkamayan bu dünyayı nasıl inşa ettik? Ve bu kriz büyüdüğünde, yeni dünya nasıl görünecek? 

Cape Town krizi nasıl aştı?

Cape Town, tüm bunları düşünerek bir çözüm üretti ve sorunu erteleyebildi. Krizin başlangıcında 87 litre olan hane başına günlük su tüketimi 1 Şubat 2018 tarihinden itibaren hane başına günlük 50 litre olarak belirlenmiş ve 25 litreye kadar düşürülmesi planlanmıştı. Bu, yerel halkın bulaşık yıkamaktan yemek pişirmeye, duş almaya ve çamaşır yıkamaya kadar her şeyi sadece 50 litre su kullanarak yapması gerektiği anlamına geliyordu.

Cape Town şehir yönetimi, kuraklıkla ilgili olarak etkili bir yöntemle; barajlardaki su seviyelerinin yanı sıra günlük içme suyu üretimini doğru bir şekilde ölçebilmeyi, bu sayede şehrin her sakini için günlük bir su kullanımı hedefi belirlenmesini sağladı. Bu sayede barajlardaki rezervuarlar, kış yağış mevsimine kadar dayanabildi.

Sıkı tedbirler alındı

Sıfır gününe yaklaşırken, suyun dağıtımı, belirlenen noktalarda güvenlik güçlerinin kontrolünde yapıldı. Sadece  bunu düşünmek bile durumun vehametini anlamak için yeterli olabilir belki ancak yaşananlar bununla sınırlı değildi.

İnsanlar banyo sularını azalttı, bu suyu biriktirerek temizlik için kullandı, su asla boşa harcanmadı zira boşa harcanacak bir miktar da yoktu. Bu dönemde yıkanmamış saçlar şehrin bir simgesi haline gelmişti. 

Restoranlar Güney Afrika’nın diğer bölgelerinden ithal edilen şişelenmiş su satmaya teşvik edilirken, şirketler çalışanları için el dezenfektanlarını piyasaya sürdü ve musluklarını kapattı. Su kullanan klimalar aralıklı olarak kapatıldı ve oteller tüm banyoları tıkadı.

22 Nisan 2018, şehirde suyun tükeneceği son gün yani ‘day zero’ olarak belirlenmişken, alınan tedbirlerle sıfır günü önce daha ileri bir tarihe alındı, sonra ise belirsiz bir tarihe ertelendi. 

Sorun çözüldü mü?

Cape Town bu duruma bir günde gelmedi. Doğal olarak bundan kurtuluşu da bir günde olmayacaktı. İklim kriziyle beraber karın, suyun saklanması sorunu ve suyun gereksiz harcanması “sıfır günü”nü hazırladı. Yerel yönetimlerin sorunu önemseyerek hızlı davranması, acil çözüm önerileriyle çabuk harekete geçilmesi ve halkın tüm gücüyle buna katılımı çözümün ayaklarıydı. Sorun, an itibariyle Cape Town için çözülmüş olabilir, ancak bir daha yaşanmayacak demek de değil. Üstelik bu durumla karşı karşıya olan tek şehir Cape Town da değil. California,
Los Angeles, Pekin, Kahire, Meksiko City ve İstanbul da su kriziyle yakın zamanda tanışabilecek şehirler ve listenin gün geçtikçe artmasından korkuluyor. Zira hepimiz aynı yerkürede yaşıyoruz ve birimizi etkileyen bu ölçekteki bir sorunun, bir diğer ülkeyi etkilememesi ancak hayal olabilir. 

Bu yüzyılda su tüketimi, gerek iklim krizi gerek insani kötü kullanım nedenleriyle, 7 kat arttı. Sorun, suyu daha çok sayıda insanın kullanıyor olması kadar suyun nasıl kullanıldığıdır. Bireysel anlamda içmek, diş fırçalamak, temizlik gibi zorunlu ihtiyaçlarımız için fazlaca ve orantısız su kullanımı yapıyoruz. Yiyecek, giyim için de oldukça fazla su tüketimi yapıyoruz, suyu müsrifçe kullanıyoruz. Su, 21. yüzyılın petrolü olarak görülüyor. Suyun fiyatının artması, bazı yerlerde verimsiz ürünleri yetiştirmemek çözüm olabilir. Tarım en etkisiz yöntemlerle yapılıyor, evlerimizde sorumsuzca musluklardan suyu boşa akıtıyoruz. Suyun ne kadar değerli olduğunu ancak bittiği zaman anlayacak gibiyiz, fakat o zaman çok geç olacak. Kendinizi denemek isterseniz, Cape Town’daki insanlar gibi birkaç gün susuz yaşamaya çalıştığınızda, susuzluğun ne derece zor bir yaşamı beraberinde getirdiğini görebilirsiniz. Suyumuza sahip çıkıp bu kabusu yaşamamak dileğiyle.

1- Kişi başına günde 2 tuvalet sifonu kullanma ve 2 dakikalık duş kısıntısı getirildi

İnsanlar banyo sularını azalttı, bu suyu biriktirerek temizlik için kullandı.

2- Suyun dağıtımı kısıtlandı

Suyun dağıtımı, belirlenen noktalarda güvenlik güçlerinin kontrolünde yapıldı.

3- Araba yıkamak yasaklandı

Şehir düzenli devriye gezdi ve araç yıkarken bulunanlara para cezası verdi.

4- Evlerin su sayaçları değiştirildi

Belediye, aşırı su kullanımını önlemek için konutlara 46.170’den fazla su yönetim cihazı kurdu. Cihazlar günde 350 litreden sonra evlerin suyunu kesti.

5- Yıkanmamış saçlar kısıtlamanın simgesi haline geldi

Yıkanmamış saçlar bir simge haline geldi, pek çok kadın saçlarını kısacık kestirdi.

6- Turistlerin su kısıtlamasına uyması için kampanya başlatıldı

Her yıl şehri ziyaret eden yaklaşık iki milyon yabancı turisti şehrin su kısıtlamalarına uymaya teşvik eden bir “Yerel Gibi Kurtar” kampanyası başlatıldı.


İşleniyor…
Başarılı! Listeye girdiniz.

Bir şehrin kısa zamanda varoluşu: Brasilia

Hepimiz biliyoruz ki ülkemizde son zamanlarda yaşanan üzücü olaylardan dolayı, oturduğumuz binaların ne kadar sağlam olduğu sorgusu kaçınılmaz oldu. Evet deprem gerçeği. Yaşadığımız coğrafya koşulları itibari ile; Ülkemizin Alp-Himalaya kuşağı üzerinde yer alması, karmaşık jeolojik yapısı ve jeodinamik konumundan dolayı Türkiye’de çok sayıda aktif fay bulunmaktadır. Geçmiş tarihe baktığımızda da, şiddeti yüksek depremleri görmekteyiz. Yaklaşık yüzyıl önce olan bu depremler, hiçbir zaman bir daha olmayacak anlamına gelmiyordu. Yakın tarihimizde olan 19-Ağustos Depremi, bu depremlerin habercisi olup, yaşadığımız yerlerde önlemler almamızı gerektiren bir sinyaldi. Bu önlemleri alırken, işin bilimsel yanı bir yana, şehir, kentleşme kavramlarını çok iyi anlayıp ve hatta 18. ve 19. yüzyıllarda sanayi devrimini kapsayan insan yaşayış biçimlerinde şehirlerin nasıl meydana geldiğini öğrenip günümüze kadar nasıl gelişim gösterdiğini doğru örnekler üzerinde durup, yerleşim yerlerini bu yönde inşa etmeliyiz. İnsan tarihler boyu ihtiyaçları doğrultusunda büyüyerek kentler, şehirler kurmuştur. En küçüğünden en büyüğüne kadar olan yerleşim yerleri kurulurken doğal afetler kimi zaman göz önünde bulunduruldu kimi zaman göz ardı edildi. Gerçek şu ki, plansız ve denetimsiz yerleşim yerleri her zaman zarar gördü doğal afetler karşısında.

Özellikle büyük şehirlerde tehlikenin çok daha fazla riskli olduğu görülüyor. Binaların konumu, yılı, nüfusun oranı, çevresel faktörler, toprak, zemin, altyapı, kanun ve yönetmelikler gibi unsurlar şehirleşme döneminde dikkate alınarak, planlama yapılmalı. Bir şehir kurulurken süresi ne olmalı? Süresi olmalı mı ya da? Dikkat edilecek unsurlar nelerdir?  Şehir nedir?

Şehir nedir? Neden şehirlerde yaşarız?

Şehir-Kent kavramları nüfusu on binin üzerinde olan sınırları belli, planı belli olan yerleşim yerleridir. İçinde ticaret, sanayi, hizmet sektörlerini barındırarak insanların daha kolay yaşama sebebi haline gelir. İş imkanları, temel ve sosyal ihtiyaçların olması, ulaşım gibi faktörler insanları büyük şehirlerde yaşamaya iter. Aşırı göç alma, plansız düzensiz yapılaşma, bir şehir için hem tehlikeli hem de yaşam kalitesini düşüren unsurlardır. 

Şehir planlamasında daha küçük yapılaşmalarla hareket etmek daha doğrudur. Yerel yönetimler insanlara daha yakın kurumlar olduğundan, sağlıklı bir şehirleşme için, ihtiyaçları, planları göz önünde bulundurarak ‘’şehir planı’’ kurgusunu yapar. Şehir planlama hem teknik hem de sosyolojik açıdan yaklaşılması gereken bir kavramdır. Bu kurguda merkezi yönetimlerin, yerel yönetimlerin, sivil özel kuruluşların ayrı ayrı sorumlulukları vardır. 

Brasilia

Tüm bu kavramları değerlendirdikten sonra bir şehrin kuruluş süresinden daha çok doğru planlama, sistemli çalışma, doğru yapılar ile kısa zamanda oluşturulabileceğini de görebiliriz. Kanunlara ve kurallara uyulduğu sürece bir şehri sıfırdan, kısa zamanda –coğrafi koşullar da el verdiği takdirde– kurulabileceğine Dünya üzerinde örnekler vardır. Bunlardan birine Brezilya’nın başkenti Brasilia’yı verebiliriz.  Evet çoğumuz Brezilya’nın başkentini halen Rio de Janerio sanıyor olabiliriz. Uzun yıllar başkentlik yaptıktan sonra, ülkenin orta batı kesiminde düzlük bir bölgede sıfırdan şimdiki başkent olan Brasilia inşa edildi. 

Resim:1 Başkent Brasilia (www.arkitera.com)
Resim:2 Başkent Brasilia

Brasilia’nın en önemli kurulma sebeplerinden biri, Brezilyalıların temel isteklerinden biri olan, uçsuz bucaksız, nüfus yoğunluğu çok düşük kapasiteli iç kesimdeki alanı doldurmaktı. Diğer bir sebep ise, Rio de Janeiro nun jeopolitik konumu, ülke merkezinden uzak olması, kalabalık nüfusu, asayiş problemleridir.

Brasilia şehrinin planlamasına gelirsek; mimari açıdan dünyada eşine az rastlanır bir örnektir. Modern mimari olarak adlandırabilir. Birbirini dik kesen caddeler, blok yapılar, yeşil alana verilen önem ve miktarları, geniş bulvarları ile Brezilya’nın en kalabalık 3. kentidir. 

Dünyaca ünlü mimar Oscar Niemeyer’in imzasını taşıyan ve son derece planlı bir biçimde inşa edilen Brasilia, bu yönüyle UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’ne de girmeye hak kazandı.’’  1956-1960 yılları arasında 41 ay gibi kısa sürede tamamlanan şehrin 15. ayında ilk etabı bitmiş ve yaşam başlamıştı. İnşası ve barındırdığı bölgelere göre şehir, 21. yüzyıldaki en düzenli, planlı olarak dünyada ilk sıralardadır.

Mimar Lúcio Costa ve Oscar Niemeyer’in hazırladığı kent planı haç biçimindedir: Haçın doğu-batı ekseni, üç gücü simgesel olarak bir araya toplar: Alvorada sarayı denen Başkanlık sarayı ve bakanlıklar; Yüce divan; Millet meclisi ve Senato. İki uçak kanadına benzeyen kuzey-güney ekseni, yönetim yapıları ve toplu konut bloklarıyla asıl kenti temsil eder. 

Planlı ve simetrik yapılaşma ile trafik yoğunluğu ve nüfus yoğunluğu problemleri çözülmüştür. Bu planlamanın mimari olan Oscar Niemeyer modern mimarinin en önemli temsilcilerindendir. Kentteki devlet kurumu binalarının yanı sıra dini ve spor mekanlarına da tasarladı. Her biri özel mimariye sahip olan bu yapılar turistlerin de ilgi odağı oldu. Yaklaşık 4 milyon 300 bin kişinin yaşadığı başkent Brasilia’nın tasarlanmasında Oscar Niemeyer’in yanı sıra Lucio Costa ve Joaquim Cardozo gibi isimlerin de büyük katkısı bulunmaktadır. Dünya Kupası’nın maçlarına da ev sahipliği yapan Brasilia, güçlü altyapısı sayesinde sonrasında da çeşitli spor organizasyonlarını kusursuzca düzenlemeyi başarmıştır.

Brasilia inşaat çalışmaları 1957 yılında başlamıştır. En yakın yol 100 km ve en yakın büyük şehir de 700 km uzaklıktaydı. Kentin iklimi oldukça kuruydu, bunun sebebi kentin 700 m gibi bir irtifaya sahip olmasıdır. Zor şartlarda inşa edilmeye başlanan kentte, çok hızlı bir şekilde belli başlı yapılar ve konutlar üç yıldan biraz daha fazla zamanda hem tasarlanmış hem de yapımları bitmişti. Önemli konulardan biri olan maliyet; hiç hesaplanmamış ve ne kadara mal olacağı kimse tarafından bilinmiyordu. Baş mimar Oscar Niemeyer’e maliyet hakkında soru sorulduğunda, bunun bilmesinin mümkün olmadığını söylemiştir. Diğer bir yandan Niemeyer  bu kentin, “ırk ve toplumsal ayrımcılığa maruz kalmayacak özgür ve şanslı insanlardan” oluşacağını düşlüyordu. 

Niemeyer’in işlevsellik karşısındaki umursamazlığının belki bir nedeni de kentin inşası sırasında yaşanan zorluklardı: Proje yarışmasıyla başlayan ve inşaatın bitimine dek süren, üç yıllık korkunç yorucu bir dönemdi bu. BBC’yle yaptığı bir söyleşide Niemeyer, bölgeye ilk kez adım attığında hissettiği “korku”yu tüm içtenliğiyle paylaşmıştı: “Her yerden öylesine uzaktı ki, dünyanın sonuna gelmiştiniz sanki. Hissettiğiniz yalnızlık ürperticiydi”. Barınak olarak çinko kaplı kulübelerden başka bir şey olmadığı düşünüldüğünde, yaşam koşullarının pek parlak olmadığı anlaşılıyor. Kent, bir daha sevdiklerini görebileceklerinden emin olmayan bu işçilerden, sanki cephede savaşıyorlarmışçasına fedakârlık yapmalarını bekliyor gibiydi. […] Niemeyer’e göre ise bu zorlu deneyim aynı zamanda bir çeşit arınmaydı da. Koşulların ağırlığı, işçisinden mimarına kadar projede yer alan herkes arasında sıkı bir bağ oluşturmuştu ve geçici bir süre de olsa Brezilya’da hüküm süren toplumsal ayrımlar ortadan kalkmıştı. (Sürreel Kent: Oscar Niemeyer’in Brasilia Vakası)

1960 yılında tamamlanan kent, kısa zamanda dünyanın ilgi odağı olmuş, mimarisi, yerleşimi, planı ile turist akınına uğramıştır ve hala da ününü korumaktadır. 

Brasilia şehir planlamasında dikkat çeken nokta hükümet tarafından halkın isteğine cevap verilmesi ve buna istinaden şehrin kurulmasıdır. Evet günümüze dönecek olursak, doğal afetler her zaman olacaktır. Bunlara karşı önlemler her zaman alınmalıdır. Ama esas önemli olan Brasilia kent örneğinde de gördüğümüz gibi, belki o kadar kısa zamanda olmasa bile, bir şehir mutlaka planlı kurulmalı. Bilen kişilerle çalışılma, coğrafyası, konumu göz önünde bulundurulmalı. Nüfusun çoğalacağı düşünülerek hareket edilmeli. 

Kaynakça

Ekşi, U. (2020) İstanbul Aydın Üniversitesi Dergisi – İAÜD – ISSN: 1309-1352, Ocak 2020 Cilt 12 Sayı 1 (83-99) Şehir, Şehirleşme ve Yerel Yönetimler.

Gürün, F. (2020) İstanbul Aydın Üniversitesi Dergisi – İAÜD – ISSN: 1309-1352, Ocak 2020 Cilt 12 Sayı 1 (83-99) Şehir, Şehirleşme ve Yerel Yönetimler.

İnternet Kaynakları

1. https://www.google.com/search?q=neden+%C5%9Fehirde+ya%C5%9Famal%C4%B1y%C4%B1z&oq=&aqs=chrome.0.69i59j69i57j69i59l2j46i67i433j69i60l3.4301j0j7&sourceid=chrome&ie=UTF-8

2. https://www.milliyet.com.tr/galeri/brezilyanin-sifirdan-kurulan-baskenti-brasilia-6546671/8

3. https://tr.wikipedia.org/wiki/Sanayi_Devrimi#:~:text=Kentle%C5%9Fme%20ve%20n%C3%BCfus%20art%C4%B1%C5%9F%C4%B1,-Sanayi%20Devrimi’nin&text=Sanayile%C5%9Fme%20sayesinde%20tar%C4%B1m%20makinele%C5%9Fmi%C5%9F%2C%20b%C3%B6ylece,fazla%20insan%C4%B1%20besleyebilir%20duruma%20gelmi%C5%9Ftir.

4. https://www.google.com/search?q=t%C3%BCrkiye+bir+deprem+%C3%BClkesi+midir&oq=&aqs=chrome.1.69i57j69i59l2j0i131i433i512l2j0i512l2j0i131i433i512j0i512l2.7095j0j7&sourceid=chrome&ie=UTF-8

5. https://tr.wikipedia.org/wiki/Bras%C3%ADlia

6. https://www.e-skop.com/skopbulten/surreel-kent-oscar-niemeyerin-brasilia-vakasi/1001

Kendimizi kapattığımız kutu kutu evler ve (olmayan) şehir yaşamımız üzerine

Yazar Hakkında

Şehir Plancısı, ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama 2007 Lisans mezunu. Yüksek lisansını ODTÜ Kentsel Politika Planlama ve Yerel Yönetimler Programı'nda 2010'da tamamladı. 2022 yılında Doktora derecesini aynı programda tarımsal üretim ve büyükşehir belediyesi sisteminde alan üretimi konulu tez çalışması ile yaptı.

“Ateşler gürleyip rüzgâr kuzeyden estiğinde köpeklerin anlattığı öykülerdir bunlar. her aile ateşin etrafında toplanır, enikler sessizce hikayeleri dinler, bitince bir dünya soru sorarlar: 

İnsan nedir? 

Peki Şehir nedir?”

Yansıma
Yansıma – Foto: Ceren Gamze Yaşar

Şehir biziz, bizlerin diğer türlerle beraber varoluşu ve gündelik yaşamı. Bu gündelik yaşamın ne kadar renkli olacağı, etrafımızdaki yapılı çevreye ve bizim yaşam düşümüze bağlı büyük ölçüde. Geçmişle kıyaslamak çok anlamlı olmasa da, kendi yaşamım içinde, son yirmi yılda şehir yaşamına dair pek çok şeyi kaybettiğimize tanık oldum. Konserler, canlı müzik, gece hayatı bunun bir kısmıydı sadece, siyasal islamı rahatsız eden kısmı. Oysa kentlerde canlı akşamlar ve geceler, geç saate kadar toplu taşıma demekti, o hareketlilik ile herkes için daha güvenli sokaklar ve geceler demekti. Önce gece bıraktık şehir merkezlerine gitmeyi, sonra da gündüz. Sinemayı, tiyatroyu, toplu taşımayı, konserleri, kitapçıları, merkezdeki kafeleri, söyleşileri, etkinlikleri, iş çıkışı biralarını ve şimdi aklıma gelmeyen sizin kendi yaşamınızdan rahatlıkla bulup çıkarabileceğiniz pek çok eylemi bıraktık. Çoğu kişiye, işten eve evden işe bir hayat ve arada bir arabayla gidilen alışveriş merkezleri yeter oldu. Böyle olunca merkezi yerlerde yaşamanın da bir anlamı kalmadı bazısı için, kent demeye bin şahit ister çeper alanlara taşındı, gündelik hayatı muhtemelen daha da yavanlaştı. 

Konut kendimizi hapsettiğimiz bir kutu gibi sanki. Güvenli alanımız. Kamusal alanlar eskisinden çok daha fazla tedirgin ettiği için pek çok insanı, Ankara’da patlayan bombalarla, biber gazıyla, ya da laf atanlar, tehdit edenler ve sen benim kim olduğumu biliyor musunlarla, İstanbul’da ve diğer şehirlerde de benzer biçimlerde, özel alana, evimize, kendimizi hapsettiğimiz kutumuza kapanmak kaçınılmaz geldi. Biz çekildikçe kentlerin salonları olan merkezlerden, bizi daha da dışarı iter oldu bu alanlar, gece toplutaşıma bitti, canlı sokaklar canlılığını yitirdi, canlılıkla birlikte farklı toplumsal gruplar için güvenli olma halini de. Biz o sırada çeperlerdeki uzak, kendince güvenli ve izole evlerimizde arabaya bağımlı hale geldik. Belki insanlarla sadece evlerine gidip gelerek görüşmeye başladık o da denk geldikçe, yılda iki üç defa, belki yakında birileri varsa onlarla görüştük, ya da onu bile yapmadık. Evden işe, işten eve, arada alışverişe, belki avm sinemasına. Ortadirek böyle eve kapandı Ankara’da, yani şu ekonomik koşullarda ortadirek ne kadar kaldıysa tabii. 

Peki hala merkezde yaşayanlar? Ben de onlardan biriyim bir Ayrancı sakini olarak. En büyük hastane, en büyük park, en büyük kültür merkezi, en büyük katlı kavşak, en büyük kentsel dönüşüm, en büyük havaalanı derken her şeyin en büyüğünün övüldüğü bu fallik düzende yürüyüverip gidiverdiğimiz pek çok kullanımı birer birer kaybettik ama en çok arabaya tapan kentleşmemizle, Ankaraca adıyla battı çıktılarla, üstünde doğru dürüst ışık ve yaya geçidi olmayan örneğin Cinnah caddesi, Atatürk Bulvarı gibi yollarla huzurla yürüme hakkımız elimizden alındı. Çeperde yaşayabilmek için arabaya mahkum kitleler merkeze indiklerinde bize yayalar üstünde zorbaca üstünlük sağlayan trafik olarak geri döndüler. Çanak biçimli Ankara’nın son yıllarda çanağının dibindeki kirlilik arttıysa en çok da bu yüzden. 

Seni Gördüm
Seni Gördüm – Foto: Ceren Gamze Yaşar

Şehrin dikişleri atıyor, gündelik yaşamımızdaki bu yavanlaşma ve kamusal alanın kaybı ile zaten birarada çok da duramaz olmuştuk da deprem sonrası iyice arttı güvenli konut isteğini bahçeli ev isteği ile ikame etme. Kendi toplumsallığımızı tamamiyle unuttuk, ihtiyaçlarımızı, sadece evden ibaretmiş gibi, kendimizi hapsettiğimiz kutudan ibaret bir hayat. Güvenli konut herkesin hakkı, bunun için önce sıkı yapı denetimleri, sismik sağlıklaştırma, gerektiğinde hak kaybına uğratmadan dönüşüm ve özellikle fahiş kiraların denetimi şart iken (pek çok kişi fahiş kiralar nedeniyle mevcutta güvensiz olduğunu bildiği konutu terk edemiyor bile, bu durumda piyasa koşullarında üretilecek bahçeli evlerin ucuz ve herkesin alabileceği gibi olacağını beklemek hayalcilik, tüm şehircilik açısından sorunları bir kenara bıraksam bile) taleplerimizi bu yönde gerçekçi biçimde yapmıyoruz. Yavanlaşan gündelik hayatımızda vazgeçtiğimiz kent yaşamını daha da kaybedersek neler olabileceğini anlatan en iyi kitaplardan biri girişte bir alıntı ile andığım Kent romanı Clifford Simak’ın. Ülke gündeminin, ekonomik krizin, kamusal alanlarda yaşanan bir sürü tedirgin edici olayın gölgesinde güme giden kent merkezlerimiz için bu belki de köprüden önce son çıkış. Buralara ya sahip çıkacağız, ya çıkacağız. Gündüzü, geceyi, şehirleri, meydanları, sokaklar, caddeleri, elimizden alınan kamusal yaşamı, ortak zamanlarımızı, ortak geçmişimizi, ortak birikimimizi ve ortak mekanlarımızı ne kadar çok sahiplenirsek o kadar iyi. O kadar umut var.

Şehir Antakyalıları çağırıyor

Bu yazı bir ağıt değil, güzelleme hiç değil, ne de manifesto. İsterim ki bu yazıyı bir Antakyalı’nın, “Kent bir yılda inşa edilebilir mi?” sorusuna Antakya’nın kalbinden, Antakyalı olma hâlinden, o kimlik, o bilinç ve o akılla cevap arayışı olarak okuyun. Antakya’da bir hakkım kaldıysa eğer, o hakkın bir feryada ve çağrıya dönüşmesinin küçük bir anlatısı olsun. Şehir hakkının feryadı ve çağrısı olsun.

Depreme Antakya’nın öğrenci mahallesi Zülüflühan’da yakalandım. Ayakta kalan birkaç yerden biri oldu. Devrilen dolaplar arasından kapıyı açıp çıktım, yakın mahallelere gidip yıkımın şiddetini gördüm, orada neler olduğunu herkes görsün diye ilk günden enkaz resimleri çekip paylaştım, ayaz gecelerde yakılan ateşlerin etrafında uykusuz oturanlara katıldım, kapısı kırılan marketlere girip çıktım, giden gitti kalan kaldı, el ayak çekilip de can güvenliği riski kendini iyice hissettirdiğinde birkaç parça eşyamı alıp arabama bindim ve şehirden ayrıldım. Sırtımı şehire döndüğüm için utandım, suçluluk duygusuna kapıldım -hâlâ böyle hissediyorum. Sonrası gurbet, her yer yaban, nereye baksam boşluk, yönsüzlük, belirsizlik, ve açılan kapılara rağmen ortada kalmışlık duygusu.

Deprem sonrası Antakya
Deprem sonrası Antakya (Foto: Cahit Akın)

Daha eskiye, depremden öncesine gideyim. Okumak için ayrıldığım şehire 47 yıl sonra döndüğümde hafızamdaki Antakya imgesinden geriye devasa bir çöküntü alanı kaldığını görünce çok üzülmüştüm. Değişimi elbette bekliyordum ama bildiğimiz Antakya’nın, o kadim konut ve ticaret mekânlarının böylesine kalpsiz ve akılsızca kendi kaderine terk edilmiş olabileceğini bu denli tahmin edememiştim.

Hemen söyleyeyim: Işıltılı caddeleri, butik otelleri ve lezzet sofralarıyla sizi kendine çağıran o Antakya imgesi, mekânsal kurgu, bizim doğup yetiştiğimiz Antakya’dan çok başka bir hayatı sunuyordu size. O ışıltılı ve boyalı çemberden biraz uzaklaştığınızda kapısını açacak olan yaşlı ve yorgun mekânlar size son yirmi otuz yılda başlarına neler geldiğini, kırk yıllık komşuların çoğunun nasıl çeperlere dağılıp yerine bambaşka bir demografik profilin hâkim olduğunu, yeni Antakyalıları anlatırdı.

Eski otogarın yerine dikilen ne idüğü belirsiz beton nesnenin etrafını saran artık köhnemiş ve esnaf ve iş değiştirmiş dükkânlar, Kurtuluş Caddesinde buluşan ızgara planlı kadim sokaklar ve Uzun Çarşıya bağlanan koridorlar üzerinde omuz omuza değerek dolanan Antakyalılar, dillerin, dinlerin, etnik ayrımların kaynaştığı seslerle ördükleri gündelik yaşam pratiklerini ve tüketim alışkanlıklarını, kimyon ve çökelek kokusuna sararak, bakın hâlâ direniyoruz, buradayız, gitmiyoruz, diyen bir tebessümle anlatırdı size.

Demem o ki, Antakya depremden önce de çok dertliydi, derdinin dermanını arar idi, hükmün efendileri onun sesini işitmez, ondan yüz çevirir, aşına ekmeğine göz diker, rantına iktidarına bakar idi. Lakin Antakyalılar kadim şehrin binlerce yıldır eksilmeyen libidinal enerjisini, yaşam sevincini ve asırlar boyunca nice badireye direnişini miras alıp sürdürür, o direniş ruhunu Antakyalılık kimliğinin ve bilincinin ontolojik ilkesi sayarlardı.

Herkesin herkesi tanıdığı ve komşunun komşudan farkını bildiği, ortaklaşmanın ve çoğullaşmanın, benzeşmenin ve farklılaşmanın, uzlaşmanın ve çatışmanın diyalektik ilişkisine dahil olarak, burası bizim ve biz buraya aitiz, demeyi öğrendiği bir şehirdi Antakya. Antakya’da doğmuş olmaktan, soyunun sopunun orada kök salmış olmasından çok daha ötede bir duygu bu, Antakya’ya ait olma duygusu, Antakyalı olma, Antakyalılaşma hâli. Şehri ayakta tutan buydu aslında.

Deprem sonrası Antakya
Deprem sonrası Antakya (Foto: Cahit Akın)

Antakya yıkıldı ama Antakyalı yıkılmadı. Ailesini yakınlarını komşularını dostlarını kaybetti, evini barkını mahallesini çarşısını okulunu işyerini kaybetti, camisini kilisesini havrasını kahvesini meclisini kaybetti, ama Antakyalılık duygusunu kaybetmedi. Şehirden çaresizce ayrılırken duyduğu keskin acı, gittiği yerden geriye nasıl döneceğini düşünürken girdiği çıkmaz sokak, önüne ballar börekler koyulsa da, altına yumuşacık döşekler serilse de, korkma ben buradayım yalnız değilsin dense de her yerin yaban ve gurbet gelişi ona, bu duygudan işte.

Antakyalı, kim bunu anlar kim anlamaz bilmem ama, Antakya’dan başka bir yerde yaşayamaz. Oradan senelerce ayrı kalır, ama sılasına döneceğini bilir, bunu unutmadan, bunun umuduyla yaşar gittiği her yerde.

Antakyalı olmayı anlarsa insan, Antakya’nın hayata yeniden nasıl döneceğini de görmeye başlar. Antakya bir yıl içinde inşa edilebilir mi yeniden? Kent bir yılda inşa edilebilir mi? Bu sorunun cevabı Antakyalılarda saklı, Antakyalılıkta saklı, hiçbir planda değil, hiçbir konut seferberliğinde değil.

Lefebvre’in mekân kuramını anlatmanın tam zamanı. Mekânın toplumsal üretimini konuşmanın tam zamanı. Temsil mekânları ile mekân temsilleri arasındaki diyalektik ilişkiyi kavramanın tam zamanı. Tasarlanan, algılanan ve yaşanan mekânın üçlü diyalektiğini, mekânın triyalektiğini masaya koymanın, kâğıt üzerinde planlar yapmadan, tek bir çizgi bile çizmeden önce, Antakya’da Antakyalı olmanın anlamını öğrenmenin tam zamanı.

Antakya’yı bir yıl içinde yeniden inşa edebilir miyiz? Hayır, on yılda da inşa edemeyiz, yüz yılda da. Antakyalılar elini taşın altına koymadıkça Antakya asla geri gelmeyecek, yerine başka bir “şehir” de gelmeyecek. Mekânın kullanım değerini üretenler şehrin sakinleridir, onu mübadele değerine indirgeyip rant kaynağına dönüştürenler ise şehrin düşmanları. Antakyalılar şehirlerini geri almadıkça, şehirdeki hakkını, şehir hakkını geri almadıkça Antakya geri gelmeyecek. Antakya’nın işte bu yüzden Antakyalıların dönmesine çok ama çok ihtiyacı var. Şehir Antakyalıları çağırıyor.

Cihat Baluken: Planlama bir diyalog ortamıdır

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Cihat Balüken
CİHAT BALUKEN Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi YK Üyesi

6 Şubat depremlerinin ardından hükümet afet bölgesindeki kentleri bir yılda inşa edeceğini açıkladı. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kentler bir yılda inşa edilemez, mümkün değil. Kent dediğimiz şeyler “inşa edilen şeyler” de değil. Bir biraraya geliş, bir ortaklaşma, biraraya gelip sorumluluk alan insanların birlikte yaşayabilmesi. Bu ortaklaşma da yüzyıllar alan bir sürece tekabül ediyor. O nedenle kurulabilen bir olgu olarak görmüyorum. Bir yılda zaten mümkün değil. Ama farklı gerekçelerle yeniden yerleşimler oluyor mu dünya üzerinde? Tabi ki oluyor. Bunlar ya zorunlu bir takım afetler nedeniyle gerçekleşebiliyor veya enerji projeleri başta olmak üzere bir topluluğun başka bir yere taşınması gündeme gelebiliyor. Burada şöyle bir hassas bir durum var, çok ciddi araştırmaların yapılması gerekiyor. Bu araştırmaların, analizlerin bile bir yılda olması mümkün değil. Buradaki insanların geçmiş yaşamı, mevcuttaki etki durumu, gidecekleri yerde yapmaları gerekenlerin araştırmalarının yapılması gerekir. Bu bile zaten Türkiye’de gerçekleştirilen bir uygulama değil. Bugün de böyle bir durum yok. Bir yılda kaba bir inşaatla olası bir durum değil. 

Siyasal iktidar bu gerekçeyle kentleri de siyasal olarak yeniden inşa etmeyi mi planlıyor?

Modern planlamanın ilk büyük ölçekli uygulamalarından olan ilk modern şehir plancısı olarak bilinen Haussmann’ın 1800’lerin sonlarına doğru Paris için farklı bir kent tahayyülü vardır. Aslında güvenlik kaygılarından oluşan siyasi gerekçeler üzerine bir kent planı oluşturmuşlardı ve bunu hayata geçirmişlerdi.

Bizim bahsettiğimiz kentlerin yeniden inşası değil tabii ama burada yapılacak bir çalışmanın da siyasi bir arka planı olduğunu düşünüyorum. Zaten son 20 yılda yapılan şehircilik uygulamaları, şehircilik projelerine ve şehir algısına baktığımız zaman siyasetten ayrı düşünmek mümkün değil. Bu doğrultuda 20 yıldaki siyasi pratik neyse bunun devamı niteliğinde şehircilik zihniyeti de devam edecektir.

Kent merkezlerine baktığımızda meydanlarını küçülten, kamusal alanları ortadan kaldıran şeyler görüyoruz. Afet bölgesindeki kentlerin yeniden inşasında bu tür bir şehircilik anlayışıyla karşılaşabilir miyiz?

Bunlar 20 yıllık bir süreçte kent ölçeğinde ortaya konulan somut gerçeklikler. Bizde bunun canlı şahidi olduk. Bundan bağımsız farklı bir şehircilik pratiğinin ortaya konulabileceğini düşünmüyorum, böyle de ilerlemiyor süreç. Bütün problemlerin var olma potansiyelinin olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız. Burada hem vatandaşın hem ekonomik yaşamın, hem sosyal yaşamın, hem ekolojik dengenin tamamen zıttı süreçler işletiliyor. Bu süreçler aynı şekilde devam edecektir diye düşünüyorum.

Şehir plancıları planlamayı nasıl yapıyor, toplu konut bu planlama sürecinin neresindedir?

Ben planlamayı şöyle tanımlayabilirim; kamu kaynaklarının ve çevresel kaynakların etkili bir kamu yönetimi aracılığıyla etkili ve verimli kullanılmasını sağlayan bir araç. Bunlar bizim imar mevzuatında geçen tanımlar değil. Orada farklı bir tanım yapılıyor ama biz bunu yeterli görmüyoruz. 

Türkiye’de planlama bir prosedür olarak görülüyor. Önceden karar verilen sonra bir plancı eliyle resmiyet kazandırılan, çizim yaptırılan bir meslek alanı olarak görüyorum. Bunun ötesinde bir tanım getiren kimse yok.

Bu sürekli kötüye giden ve giderek yolsuzlaşan bir süreç. Cumhuriyetin ilk döneminde gerçekten planlı yapılan, o dönemin ileri teknikleriyle Avrupa’dan öncü mimarların davet edildiği bir süreçten bahsediyoruz. Şu anda bile Ankara’da keyif aldığınız noktalar o dönemin izlerini taşıyor. 

50-60’larda sürekli bir kayıp, sürekli bir geri plana itilmeden bahsediyoruz. Ne etkili olabilir? Sürekli bir büyüme hırsı, ülkenin büyüme hırsı kaliteli yaşamın, çevre kaynaklarının dengeli kullanılmasının önüne geçiyor. Kamu yönetimi bunu sağlayamayacaksa büyüme hırsına yönelecekse büyük bir yıkıma sebep olabiliyor. 

Son yirmi yılda geldiğimiz nokta itibariyle plan artık bir prosedüre dönüşüyor. Kimsenin birşey soramadığı, yorumda bulunamadığı bir alanda en hızlı büyümeyi, en hızlı projeleri nasıl yaparız anlayışıyla bir senaryo konuşuluyor. Planlamaya da uydurulması gereken bir mantalite var. Bu acıya sebep oldu, bundan sonrada böyle olur.

70’lere gelen süreçte ne farklıydı? Bir iktisatçı, bir mühendis, bir mimar, bir plancı biraraya gelip konuşup bölgesel kalkınma nasıl sağlanır tartışılıyordu. Bir diyalog ortamı sonucunda planlar oluşuyordu. Planlama bir diyalog ortamıdır, plancının da görevi bir arabuluculuktur. Şu anda böyle bir durum yok. 

Afet bölgesindeki kentlerin yeniden inşasında nasıl bir şehircilik anlayışıyla karşılaşacağız? 

Mimar ve plancı TOKİ’nin en altında ezilen teknik bir tabaka. Karar mekanizmasında plancı yoktur.

Burada bir meydanlar sistemi yok, erişilebilirliği sıkıntılı. Burada yaşayanlar nasıl mutlu olabilir. 

Afete dayanıklılık” toplu konut üretimi değildir, afete dayanıklı bir toplu konut projesi yapmak da değildir. Siz bunu yaparak kentin kırılganlığını daha da ileriye götürebilirsiniz. Çünkü o kaynakları etkili bir şekilde kullanmamış olursunuz. 

Kentin kırılganlığını daha da ileriye nasıl götürebilirsiniz; eğer hayatından mutlu olmayan, komşusunu tanımayan, mahalle kültürü olmayan, organize olamayan bir topluluk oluşturmuşsanız bu kişiler zaten orada yaşamayacaktır. TOKİ’sini kiraya verip başka yerde yaşamayı tercih edecektir. Bu tabloda herhangi bir afete dayanıklılık yaratmak  mümkün değil. 

Bir afet esnasında düşünün; kimsenin kimseyi tanımadığı, kimsenin nereye gideceğini bilmediği, ne yapması gerektiğini bilmediği, kime yardım edeceğini bilmediği bir ortamda, herhangi bir yakınına ulaşamadığı bir ortamda kaos oluşur, kontrolsüz bir ortam oluşur. 

Eğer siz buna hizmet eden mekanlar üretiyorsanız o bina afete ne kadar dayanıklı da olsa dirençli olmazsınız. Nitekim bugün TOKİ çok konut üretti, bunlar sağlam kaldı ama kentin bütününe baktığınızda bir başarısızlıktan bahsedebiliriz, herkes bunda hemfikir. Toplu konut tek başına düşünülmemesi gereken çok boyutlu düşünülmesi gereken bir konudur. Bunun uzağında olan her anlayış bir şekilde başarısız oluyor. Bir yerden tutturursa, bir yerden kaçırıyor. Zemini binayı sağlam yapıyor ama kimsenin kimsenin farkında olmadığı topluluklar oluşuyor bu da dirençlilik değil.

Bundan sonra afeti önceleyen bir planlama olacağını düşünüyor musunuz?

Bunu yapmıyorlarsa zaten allah akıl fikir versin. Türkiye’de öyle şeylere şahit oluyoruz ki, yeni yeni fay hatları çıkıyor, bazı projelerin selameti açısından fay hatlarının yerinin değiştirildiğini duyuyoruz. Bu devam ettirilirse artık suç oluşturur bunlar. 

Kamu denetimi çok önemli bir nokta. Meselemiz tek başına afet değil, tek başına fay hatları da değil. Afete dayanıklılık sosyal, ekonomik, ekolojik yönleri olan bir mesele. Bunun bu yönleriyle değerlendirilmesi gerekiyor. İmar mevzuatı buna hakim değil. Bunu bu boyutlarıyla düşünmediğiniz zaman iş bir noktada çığrından çıkıyor.