Blog

Ankara’nın ilk karikatür haritası

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Üniversite hayatım 1977 yılında İstanbul Devlet Tatbiki Yüksek Okulu Grafik Bölümünde başladı. Öğrencilik yıllarımda okul kütüphanesi en önemli bilgi kaynağımızdı. Yurt dışı yayınları orada görme şansımız olurdu. Grafik tasarımla ilgili yayınlarda kent illüstrasyonları ile ilgili çeşitli örneklere hayranlıkla bakardım. Okulumu bitirip Ankara’ya dönüp kendi grafik stüdyomu kurdum. 1989 yerel seçimleri öncesinde Çankaya ilçesinde bir adayın ön seçim kampanyasını bir arkadaşımla birlikte yürüttüm. Bu çalışmadan (kampanya) ötürü Murat Karayalçın ön seçimi kazanması halinde seçim kampanyasında bizimle çalışmak isteğini dile getirdi, Murat Bey ile tanışıklığımız böyle başladı.

Karayalçın altyapı yatırımlarını duyurmak istiyordu

O yıllarda Ankara için çok önemli altyapı projeleri eş zamanlı başlatılmıştı ve Ankara bir şantiye alanına dönüşüyordu. Murat Bey bu projeleri hemşehrilerine hem duyurmak hem de onları bilgilendirmek amacıyla bir görsel çalışma yapmamı istediğinde daha önceleri görmüş olduğum kent illüstrasyonlarından esinlenerek Ankara kent görünümünü hayal ettim ve Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bu altyapı projelerini neden böyle bir çalışma üzerinde göstermeyelim, diye düşünerek bu fikrimi Murat Bey’le paylaştım. Ancak tam olarak anlatamamış olmalıyım ki onu ikna edemedim. Buna rağmen bu illüstrasyonu yapmayı kafama koymuştum. İstanbul’da öğrencilik yıllarından arkadaşım, grafik tasarımcı ve karikatürist Cemil Cahit’e fikrimi açtım. O güne kadar Ankara’yı hiç görmediğini ve kendisi için zor olacağını söyledi. Sonuçta Cemil’i ikna ettim ve işe başladık.

Murat Karayalçın’ın Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı döneminde tasarlanan Ankara haritası (İbrahim Keleş, Cemil Cahit Yavuz)

Ben Ankara’dan Cemil İstanbul’dan çalıştı

Ben Ankara ile ilgili görsellerden ne bulduysam haftanın 3 günü İstanbul’da Cemil’e tarif üzerine Ankara’yı çizdirdim. Çizimin siyah beyazı bitince renklendirme çalışmasını birlikte tamamladık. O yıllarda kentlerin hava çekim fotoğraflarını bulmak gerçekten çok zordu. Bunun için bir arşiv oluşturduk. Ankara için mimari ve tarihi değerleri olan yerlerin fotoğraflarını basılı yayınlardan topladık. Kendim de çeşitli yerleri fotoğrafladım. Kent planı zaten turistik Ankara haritasında vardı. Perspektif deformasyonlar yaparak karikatür sanatının olanaklarıyla ortaya bir çalışma çıkartık. Çalışmanın içerisine mizahi unsurları da ekleyince daha sempatik oldu.

Ankara’lı sokağa çıktığında her yerde altyapı inşaatı görüyordu

Bu çalışma ile o güne değin yapılan (veya yapılmayan) kamu yatırımlarını etkili bir dille anlatmak istedik. İllüstrasyonun arka yüzünde zaten projeler ile ilgili kapsayıcı bilgiler vardı. İllüstrasyon, Karayalçın’ın projelerinin Ankaralılar tarafından sahiplenilmesini ve çok yoğun inşaat faaliyetlerinden dolayı ortaya çıkan olumsuzlukları hoşgörü ile karşılamalarını da sağladı. 

Karayalçın haritayı çok beğendi

Baskıdan önceki son aşamasını Murat Bey’e gösterdiğimde çok beğendi. Bu çalışmayı, İstanbul’da ulusal basının temsilcileriyle yapacağı belediyenin 2. yıl çalışmaları bilgilendirme toplantısında basılı olarak kullandı. 1991 yılında basıldı, ilgi ve sempatiyle karşılık buldu.

Sınırlı sayıda ilk baskısı Ankaralılar tarafından çok sevildi. Ülkemizden ve yurt dışından çeşitli üniversitelerin mimarlık ve şehircilik fakülteleri kütüphaneleri için arşivlenmek üzere talepte bulundu. Gençler özellikle poster olarak kullanmak üzere haritanın peşine düştüler.

Geriye dönüp bakıyorum, yaptığım işten memnunum

Geriye dönüp baktığımda böyle bir çalışmayı başlatmış olmak ve üretim sürecinde bulunmaktan bir Ankaralı olarak çok mutluyum. Belediyeden sonraki profesyonel iş hayatımda çeşitli şehir ve bölge çalışmaları yaptım. Halen Antalya’da kendi atölyemde resim çalışmaları yapıyorum.

Bir Ankara efsanesi: Süleyman Bağcıoğlu

Yazar Hakkında

1985 yılında Ankara'da doğdu. Başkent Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünde lisans eğitimini tamamlamasının ardından Ankara Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisansa başladı. Ankara'da yaşamaktadır.

Sırtında gitarı, üzerinde Hard-Rock Ankara kot gömleği, ayağında yaz-kış çıkarmadığı kovboy çizmeleri ile çalacağı mekâna grup arkadaşlarından en önce gelir, efsanevi Fender’ini özenle kılıfından çıkarır ve alâmetifarikası olan gitarının tonunu cerrah titizliğinde ayarlar. Sahne ışıkları açılır. Gözlerini kapar, müzik başlar, solo kısmında sahnede ufak adımlar atar ardından kot pantolonun arkasında yakılmak üzere hazır bulunan sigarasını yakar, onu da gitarının tellerine sıkıştırdığı an başka bir dünyanın kapıları ardına kadar aralanır. Bu sahne Ankara’da uzun yıllardır değişmedi. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en yetenekli gitaristlerinden Süleyman Bağcıoğlu’ndan bahsediyorum. Sadece Ankara’da değil, Türkiye’de dinleyeni giderek azalmakta olan bir müzikal geleneğin son temsilcilerinden. Kendisi müziğin bu çağda hala idealist bir şekilde yapılabileceğinin en somut kanıtı bence.

Süleyman Bağcıoğlu

Efsanevi A-Bar ve Blues Express günleri

Süleyman Abi, müzikal yaşamına dokuz yaşında abisinin gitarını gizli gizli çalarak başlar. Beatles, Rolling Stones plakları ilk dinlenen plaklardır. Bu plaklar sayesinde rock müzik de Bağcıoğlu‘nun hayatına girmiş olur. Zaten bu istikametten de hayatı boyunca hiç sapmaz. Müzikal anlayışını hep bu hattan yana çizer. Kabataş Lisesi’nde okurken ilk müzikal denemelere başlar. Zaten kısa bir süre sonra Kabataş Lisesi’nde Milliyet gazetesinin düzenlediği yarışmada, arkadaşları ile kurduğu grupla birinci olur. Kabataş Lisesi’nde sonra 7 senelik bir memuriyet macerası olur. Tahmin edilebileceği üzere memuriyet Bağcıoğlu’nu pek sarmaz, dolaptan kovboy çizmeleri yeniden dışarı çıkartılır ve müziğe kesintisiz olarak geri dönüş yapar. 1980’lerin başında Ankara’da rock müzik çalacak mekân olmadığı için bir ara Amerikan Üssü’nde müzik yaparlar kısa bir süre de Siyah Beyaz’da çalarlar sonra da efsanevi A-Bar günleri başlar. “O zaman zaten, İstanbul’da da yoktu böyle canlı müzik barı. Ankara’da A Bar tekti. A Bar’ın açıldığı ilk iki sene, inanılmazdı Ankara. İngiltere falan halt etmişti, çok ciddi söylüyorum, acayipti. İki sene öyle gitti…” A-Bar günlerinden sonra efsanevi Blues Express günleri gelir. Teoman’ın bile dinlemek için İstanbul’dan kalkıp geldiği bir gruptur Blues Express. Maalesef bu grubun ömrü de çok uzun olmaz. Kısa bir Bulutsuzluk Özlemi dönemi sonrası ağırlığı Ankara’ya ve bar gruplarına verir. Uzun yıllardır devam ettiği In Rock ve Kendinden Prensli At grupları bu dönemlerde kurulur. 

Süleyman Bağcıoğlu için yapılacak en doğu tanım tüccar değil, harbi müzisyen olsa gerek. Kendisi tüm endüstriyel faaliyetlerden uzakta sadece kendi sevdiği sanatçıların ve grupların parçalarını kendi stiliyle çalan bir müzisyen. Deep Purple, Led Zeppelin, Pink Floyd, Jimi Hendrix, Dire Straits, Süleyman ağabeyin geçmişten bugüne kadar hiç değiştirmediği playlisti mesela. Böyle bir işi de bu kadar uzun yıl sürdürebilmenin altında da müzikle kurduğu bu naif ilişkide yatıyor sanırım. Bar ortamında, sürekli değişen mekanlar arasında inatla sadece sevdiği müziğin peşinden koşan nadir müzisyenlerden bence. Ayrıca gece 03.00’te bitirilen Yavuz Çetin’in Yaşamak İstemem parçasından sonra grup elemanları ekipman toplamaya yeltenirken mikrofonun başına geçip “Bu parçadan sonra Jimi Hendrix çalınır abi” diyecek motivasyona ve enerjiye de ekstradan şapka çıkarmak gerek. Süleyman Abi, motive olmak için salt seyircinin teşvikine gerek duymayan biri –elbette seyircinin teşviki onun o günkü gitar çalışına pozitif bir şekilde yansıyor– enstürmanına ve müziğe duyduğu derin aşk onu motive etmeye yetiyor artıyor bile. Pink Floyd’dan Coming Back to Life parçasını çalarken ya da çalarken çok keyiflendiği vücut dilinden anlaşılan bir Jimi Hendrix parçasının solo kısmında gözlerini kapatır, o an onu dinleyen beş kişi bile olsa, onlarla birlikte müziğin ruhani boyutuna geçer ve o anın tadını çıkarır.

“Abi, eyvallah”

Süleyman Abi, Ankaralı değil ama sıkı bir Ankaracı. İstanbul’a kıyasla Ankara’nın kendisine müzikal anlamda beslediğini sık sık röportajlarında da belirtiyor: “Ankara’nın enerjisi daha başka yani… Elbette her yörenin kendine ait bir enerjisi var. İstanbul çok farklı bir yer hakikaten. Oradan memnun olanı var, olamayanı var. Ama ben mesela İstanbul’daki hayattan beslenemiyorum. Ankara’nın enerjisi farklı yani…” 

Kendisi aynı zamanda Ankara rock kültürünü de başlatan adamlardan. 70’li yılların sonunda A-Bar ve Siyah Beyaz’da çaldığı gruplarla rock gruplarıyla, Ankara’da birçok genci gitara başlatanlardan birisidir. Ankara rock dinleyicisi her zaman için Bağcıoğlu’nu çok özel bir yere koymuştur, bar sahiplerinin birçok kez “bu çaldığınız müzik de para yok” demesiyle, sık sık mekân değiştirir, ardında bir avuç insanla beraber yollara düşer. Ankara’nın son yıllarda  hızla değişen kent kültürünün etkilerinden Süleyman ağabey ve grupları da etkilenir. Müziklerini icra edecek ortam bulmakta zorlanırlar. Son yıllarda Sakarya Caddesi neon ışıklı kötü Türkü barlarla çevrelenmiştir mesela ya da Kızılay’ın bir başka yeri birbirine benzeyen kahveci ya da tavuk dönercilerle… Bağcıoğlu da bu vaziyetten sonra gitarını alıp bu ortamdan uzaklaşma kararını alıp kendine başka mekanlar arayıp, bulmaya devam ediyor. Süleyman Bağcıoğlu yaşanılan tüm bu zorluklar karşında hiç pes etmez, müziğini yapabildiği her yer onun için mutluluk vericidir zaten. 

Bana kalırsa kendisini dinleyici nezdinde özel kılan müthiş tevazusudur. Sahnede hayranlıkla izlenen ve çalınması gerçekten çok zor olan bir Deep Purple veya Led Zeppelin parçasının solosunun ardından yanına öbeklenen ve ona methiyeler düzen izleyicisine hep aynı tepkiyle karşılık vermiştir: “Abi, eyvallah

Ankara’da sıkıcı bir cumartesi günü yapılacak hiçbir şey olmayan ve boş boş dolaşılan gecelerde kulaklara çarpan nefis bir Pink Floyd solosunun ardına düşülür ve karşınıza elbet Süleyman Bağcıoğlu çıkar. Orada kendisi ve nefis grubu size artık canlı dinleme olasılığının neredeyse imkânsız gruplardan parçalar çalarlar ve bir nebze olsa mutlu kılarlar. Zamana karşı direnmek zor; bazı insanları zamansız yapan, hayata karşı duruşları, idealizmleri veya tutkuları oluyor. Süleyman Bağcıoğlu’nun da en azından benim hayatımdaki karşılığı tam olarak bu. İnatla, sevdiği şehirde sevdiği şarkıları çalmasında. Gerek sahne duruşu, gerek tevazusu gerek müthiş müzikal yeteneğiyle Süleyman Bağcıoğlu hala aynı heyecanla müzik yapmaya ve Ankaralı ufak azınlığı mutlu etmeye devam ediyor… İyi ki varsın Muhteşem Süleyman!


Bu yazı 2012 yılında Agos’ta yayımlanan Bir Ankara Efsanesi: Süleyman Bağcıoğlu yazsının revize edilmiş halidir. 

Kaynak: http://filucusu.yektakopan.com/kendinden-gitarl-adam-suleyman-bagcoglu/

Ayrancı Mahalle Bostanı’na davet

“Gezi Direnişi’nin 10. yılında Ayrancı’ya bir Bostan iyi gider.”

İyi gider diye düşünenler gelin birlikte yapalım. 

Gezi’ye Ayrancı’dan bir selam göndermek isteyen komşularla tanışmak, Ayrancı Bostanı’nı beraber kotarmak, komşuluk ilişkilerini ve mahallelilerin birlikteliğini, dayanışmasını pekiştirmek, ortamımızı yeşertmek için Haziran ayında yağmurlar izin verir vermez haydi buluşalım, yapacaklarımıza biz karar verelim.

ayrancibostani@gmail.com

Ayrancı mahalle bostanına davet

Hollanda’dan misafir bir “Ankara Manzarası”

1970’li yıllara kadar Halep şehrini tasvir ettiği düşünüldüğünden “Halep Manzarası” olarak anılan ve Hollanda’da bulunan tablonun rutini, Prof. Dr. Semavi Eyice’nin bir katalogda tablonun resmini görmesi ile değişiyor. Dikkat perileri hocama fısıldıyor: Burası Halep değil, bizim eski Ankara! Prof. Dr. Eyice ‘Ankara’nın Eski bir Resmi’ adlı eserinde resmin Ankara’ya ait olduğunu ortaya koyduktan sonra tablo artık kent çalışmaları için şahane bir kaynağa dönüşüyor. 

Ankara Manzarası

1700-1799 arasına tarihlenen tablo 1902’de Hollanda, Rijksmuseum Müzesi’nde kayıtlara “Halep Manzarası” olarak geçiyor. 1970 yılında ise Prof. Dr. Semavi Eyice bir katalogda tabloyu gördüğünde Halep değil Ankara Manzarası olduğunu fark ediyor. Hemen çalışmaya başlayıp Ankara’nın Eski Bir Resmi adlı çalışmasını Türk Tarih Kurumu’nun bir konferansında sunuyor. Eyice Ankara’yı çok iyi tanımadığından yapılara dair kesin belirlemelerde bulunmuyor ve bu yapılarla alakalı ayrıntılı çalışmalar yapılması gerektiğini belirtiyor. 2008’de Erman Tamur tablo üzerindeki çalışmasıyla, eserin, Rijksmuseum envanterine, 20. yüzyıl başında, Levantsche Handel adlı bir şirketten dahil edildiği ve resmin bulunduğu seriye Vanmour Serisi dendiği; Levantsche Handel şirketinin 18. yüzyılda Osmanlı Devleti ile Hollanda arasında ticaret yapan bir şirket olduğu ortaya koyuyor.  Tamur “Amsterdam’da Bir Ankara Resmi” başlıklı çalışmasında, Ankara Manzarası tablosundaki yapıları başka görsel materyallerle de kıyaslamalar yaparak netleştirirken bir yandan ticari hayatın işleyişini inceliyor. Bu çok değerli çalışmalar sayesinde Ankara kent tarihine dair daha çok çalışmanın da önü açılıyor. 

1700’lü yıllarda Ankara’da bir ticari akış olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda dönemin Ankarasına dair bilinen tek yağlı boya eser de bu tablo. Bir sanat eseri, tarihi bir belge olmanın ötesinde belki de ilk Ankara atlası diyebileceğimiz bu tablo Rahmi Koç Müzesinde ziyaretlerimizi bekliyor.

Ankara Manzarası Belgeseli

Ankara Manzarası Belgeseli

1700’lü yıllardan günümüze iki isim, kim bilir kaç memleket değiştirip gelen tablo Muhammed Murat Aslan’ın onu görmesiyle belgesel oldu. Gala gösterimi 2020 Ekim’de Ankara Ticaret Odası’nda gerçekleştirilen Ankara Manzarası belgeseli, 18. yüzyıl Ankarası’na dair önemli fikirler veren bu eseri anlatmak ve kentimizi tanıtmak için şahane bir adım. Aslan; tabloyu görünce eski Ankara’yı anlatmak, Ankara’nın tarihinin, sanayi ve ticari faaliyetlerin ne kadar eskilere dayandığını göstermek ve Ankara hakkında önyargıları yıkabilmek amacıyla bu belgeseli çekme kararı aldığını söylüyor. 

O zaman müjdeyi de verelim: 15 Haziran Perşembe akşamı 19.00’da Baharevi’nde Ankara Manzarası belgeselini izleyeceğiz ve belgesel gösteriminin ardından gerçekleştirilecek belgesel ekibi ile söyleşide merak ettiklerimizi soracağız. Ayrancı Semt Meclisi’nin gelenekselleşme yolundaki Perşembe etkinliklerinden olan bu gösterimde belki de Rahmi Koç Müzesinde bulunan tabloyu ziyaret etmek için de bir plan yaparız, ne dersiniz?

Ankara Manzarası Belgeseli ekibi

Van Gogh’un suçu ne?

Son zamanlarda Just Stop Oil grubu başta olmak üzere çeşitli iklim aktivistlerinin dünyaca ünlü sanat eserlerine saldırması herkesin dikkatini çekiyor. Başlıklara bakınca haklı sebepleri var. Ama saldırdıkları tabloların, eserlerin pek bir suçu yok gibi. 

Mayıs 2022’de “ultra” düzeyde korunan sevgili Mona Lisa eserine pasta süren aktivisti hatırlarız. Eser daha önce çalındığı için, tekrar zarar gelmemesi adına, diğer eserler gibi duvarda asılı olarak değil, camekan içinde korunuyor. Louvre müzesine, tekerlekli sandalye ile giren ve yaşlı kadın görünümü veren aktivist, Mona Lisa eserinin önüne gelince bir anda gençleşip, pastayı camekana sürüveriyor. Merak edilen konu, müzelere yiyecek ve içecekle girilmesi kesinlikle yasakken –ki burası yüksek düzeyde korumalı bir yapı– pasta ile nasıl giriyor? Bir ihmalkârlık söz konusu olabilir, belki de sanıldığı kadar iyi bir güvenlik önlemi yoktur. 

Yıllardır çokça mizah konusu olan Mona Lisa ile hâlâ uğraşılır. Da Vinci’nin tabloya birçok gizem katması, eseri farklı teknikte yapması ve 4 yılda bitirmesi gibi etkenler, eserin hep gündemde kalmasını sağlamıştır. 

Just stop oil aktivistleri, Ekim 2022’de Londra’daki National Gallery’de sergilenen Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlattılar.

Van Gogh ve Domates Çorbası

Bir sonraki aktivist saldırısı bu sefer pasta ile değil domates çorbası ile olmuştur. 

Tablodan önce domates çorbasını tanıyalım. Domates çorbası, çorba, “soup” İngilizcede “iyi beslenme” anlamı taşır. Çorbanın tarihi yaklaşık 10 bin yıl öncesine dayanır. Domates ile birleştiğinde, çorba hem besleyicidir hem de sıcak veya soğuk içilebilir. 

Aktivistlerin, Ekim 2022’de Londra’daki National Gallery’de sergilenen Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlatmaları tabii ki Ayçiçekleri’ni beslemek için değildi. Bir metafor geliştirmişlerdi, aslında dünyadaki aç insanları besliyorlardı, çorbayı tabloya fırlatarak. Çok anlam çıkabilir. İlk amaçları dikkat çekmek, dünyaca ünlü eserleri kullanmaları akıllıca. Başka türlü seslerini duyuramazlardı. Eylemi gerçekleştirdikten sonra, aktivistlerden biri “Daha değerli olan nedir? Sanat mı yoksa hayat mı?” diye bağırmıştır. Bu cümle amaçlarını yeterince açıklamıştır. Tablonun üzerinde koruyucu cam olduğu için eser zarar görmemiştir. Bunu onlar da biliyordu.

Ya koruyucu cam olmasaydı? Eserlere zarar vermek bu kadar kolay olmamalı ve domates çorbasıyla nasıl müzeye girdiler? Cevabı bilinmeyen soruların cevabı yine ihmalkarlık gibi görünüyor.

Konunun esas kahramanını tanıyacak olursak; Ayçiçekleri tablosu Vincent van Gogh’un 1888 tarihli natürmort serisidir. Başyapıtlarındandır. Eserin yedi farklı versiyonu bulunur. Müzede sergilenen vazo, içinde olan Ayçiçekleri’dir. Sarı ağırlıklı tablo mutluluğu simgeler. Ayçiçeği, Hollanda edebiyatında sadakati sembolize eder. Aktivistlerin bu tabloyu hedef almalarının sebebi de bu olabilir. Doğaya sadakat!

Vincent Van Gogh’un ‘Ayçiçekleri’ tablosuna domates çorbası fırlatan aktivistler

Monet ve Patates Püresi

İklim aktivistlerinin Ekim 2022’deki hedefi bu sefer Monet’nin 110 milyon dolarlık “Tahıl Yığını” adlı eseri idi. Empresyonizm akımının öncü sanatçısı Claude Monet’nin doğaya övgüsünü konu alan tablo aslında sadece birtakım saman yığınını göstermiyor, aynı zamanda doğa-zaman ilişkisini konu alan ve 25 eserden oluşan bir varyasyon serisi. Aktivistlerin bu sefer kullandıkları yiyecek ise patates püresi idi. 

Patates; eskiden beri insanlık için önemli bir yiyecektir, içinde nişasta barındıran besin kaynağı, doygunluk hissi verir. Birçok farklı versiyonu ile yemeği yapılır. Patates püresini tabloya fırlatarak yine metafor yapmışlardı. Gerekçelerini ise şu açıklama ile açıkladılar:“İnsanlar açlık çekiyor, insanlar donuyor, insanlar ölüyor. Bir iklim felaketinin içindeyiz. Sizin tek korktuğunuz bir tablonun üzerine domates çorbası veya patates püresi olması. Benim neden korktuğumu biliyor musunuz? Bilimin 2050’de ailelerimizi besleyemeyeceğimizi söylemesi. Dinlemeniz için tablonun üzerinde patates püresi mi olması lazım? Yemek için kavga etmek zorunda kalırsak bu tablonun hiçbir değeri olmayacak.”

Açıklama mantıklı, yaptıkları eylem düşündürücü. Akıllara Şef Seattle’ın şu meşhur sözü geliyor: Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.

İklim aktivistleri Avusturyalı sanatçı Gustav Klimt’in Kasım 2022’de de Viyana’da bulunan Leopold Müzesi’ndeki 1915 tarihli “Ölüm ve Yaşam” tablosunu hedef aldı. Petrol ve gaz sondajlarını protesto ettikleri için esere siyah boya fırlatıp ellerini de eserin bulunduğu duvara yapıştırdılar. 

“Milyon dolarlık bu eserler gerçekten satılsa, dünyadaki aç insanlar kurtulur mu?”

Tüm bu eylemlere müze görevlileri tarafından dakikalar içinde müdahale edildi. Tabloların, koruyucu camlar sayesinde zarar görmedikleri açıklandı. Çılgınlık ötesi olan bu eylemler belki daha da büyüyerek devam edecek. Avrupa gibi sanata, tarihe son derece önem veren bir yerde aralarında tarihi eserlere zarar verebilecek potansiyele sahip kişiler nasıl çıkabiliyor, kim bu aktivistler? Haliyle bu ayrı bir tartışma konusu. Genel olarak amaçları iklim değişikliklerine, açlığa, zehirli atıklarla doğaya verilen zararları protesto ederek dikkat çekmek. Diğer önemli bir konu ise, eğer ki aktivistler haklı ise, yüzyıllar önce büyük emeklerle yapılmış milyon dolarlık bu eserler gerçekten satılsa, dünyadaki aç insanlar kurtulur mu? Doğaya verilen zararlar aza indirgenir mi? Bunların olmaması için bir şeylerin satılması mı gerekli? Veya doğaya zarar veren petrol, gaz gibi kimyasalların önüne geçmek için, eserlere zarar vermeye çalışmak ne kadar dikkat çekici olabilir? Tüm bu eylemler gerçekleşirken hiçbir şeyden haberi olmayan Monet’nin, Van Gogh’un, Klimt’in doğa resimleri yaparken, bir gün doğayı korumak için eserlerine zarar vermek isteyenlerin çıkacağı kimin aklına gelirdi.  

Kaynakça: 

https://yesilgazete.org/almanyada-iklim-aktivistleri-monet-tablosuna-patates-puresi-firlatti/

https://vogue.com.tr/metropol/monetnin-milyon-dolarlik-saman-yiginlarinin-sirri

Şehrin kütüphaneleri: Adnan Ötüken

Ankara’nın ilk milli kütüphanesi 1922’de eski adıyla Maarif Vekaleti, yeni adıyla Milli Eğitim Bakanlığı’nın alt katında açılmış. Aynı yıl Maarif Umumi Kütüphanesi adını alıp 1934’te de derleme kütüphanesi olarak işlevini sürdürmüş. Yeni başkentte kurucu kadro bile kendisine başını sokacak bir dam bulamazken, sayısı az da olsa kitaplara yuva bulmak hiç de kolay olmamış. İnsan merak ediyor: bu kitapları nerelerden derlediler? Satın mı alındı, birileri hibe mi etti, kurum kitaplıklarından mı toparlandı? Kütüphanecilik tarihi çalışanlarda mutlaka bu soruların cevabı vardır. 

Ulus-devletin inşasında en az bir etnografya müzesi kadar mühim işlevi olan milli kütüphane ordan oraya sürüklendikten sonra şimdi Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi olan Kızılay’daki mekanda uzun süre soluklanmış.

Adnan Ötüken Kütüphanesi

O zarif isimli Kumrular Sokak’ta, Saraçoğlu Mahallesi’nin sınırları içinde hala özgün mimari tarzını koruyarak var olabilmiş bir bina Adnan Ötüken. 1944-46 yılları arasında, genç Cumhuriyet’in İkinci Ulusal Mimarlık akımını temsil eden binalara, mesela Saraçoğlu Mahallesi’ndeki yapılara, Esenboğa Havaalanı terminal binasına imza atmış Alman mimar Paul Bonatz’ın tasarımı. Bonatz, birçok meslektaşı gibi 40’larda Nazi zulmünden kaçıp gelmiş Türkiye’ye. 

Kütüphane binası 1979’da 1. derece kentsel sit alanı olarak tescillenmiş. 1985’te ise Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Batılı ülkelerin kütüphanecilik deneyimlerinden yararlanmak ve kütüphanecilik eğitimi görmek üzere Avrupa’ya gönderilen üç kişi arasında yer alan ve Türkiye’de kütüphaneciliğin öncüsü sayılan Adnan Ötüken’e ithafen onun adını almış. Ötüken, seçtiği soyadından da anlaşılabileceği gibi sağ ideolojiye yakın, Milli Türk Talebe Birliği’nde önemli görevler üstlenmiş bir bürokrat. 

Genç Cumhuriyet’in kütüphanesi

Hakimiyet-i Milliye, devletin resmi gazetesi olarak modern ulus-devletin sembolü Ankara’nın batılı bir şehre en yakın biçimde inşası konusunda kamunun onayını kazanma hamlesinde önemli işlev görmüştü Cumhuriyet’in ilk yıllarında. Bir halk kütüphanesi kurulması düşüncesi de ilk kez 1921’de bu gazetede işlendi. Halihazırda şehirde yapılaşma yetersizdi. Dolayısıyla herhangi bir binanın kütüphaneye vakfedilmesi uzak bir düşünceydi. O sebeple başta bahsettiğim bakanlığın alt katı düzenlenerek geçici bir kütüphane haline getirildi. 

Yeni bir kütüphane binası inşasının Cumhuriyet’in yirmi yılını almasında Latin alfabesine geçişin yarattığı bocalamanın, okullaşma oranının yeni yeni artıyor oluşunun, entelektüel faaliyetlerle kurulan mesafeli ilişkinin ve nihayet ekonomik sorunların etkisi olsa gerek. O yirmi yılda Kızılbey Camii’nin restore edilerek kütüphaneye çevrilmesi, Roma Hamamı’nın bulunduğu bölgeye yeni bir kütüphane binası inşa edilmesi gibi fikirler ortaya atıldı. 

Fakat artık hem okur-yazar oranı, hem de bakanlığın alt katını işgal eden kitap sayısı artmıştı. 1939’da o güzelim Kediseven Sokak üzerindeki bir binanın zemin ve bodrum katı, toza toprağa ve hava koşullarına karşı kitapları sarıp sarmaladı. Bakanlık deposunda kalan süreli yayınların önemli bölümü ise 1947’deki bir yangında kül oldu. Yıllarca ordan oraya taşınan kütüphane müktesebatı nihayet Kumrular Sokak’daki binaya yerleşti. 1981’de Bahçelievler’deki Milli Kütüphane binasının inşası tamamlanınca, Kumrular’daki küçük, sevimli yapı İl Halk Kütüphanesi olarak hizmet vermeye devam etti. 

Şehrin kalbinde bir vaha

Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi, göz önünde, yol üstünde, ayak altında olup da, şehir sakinlerinin çoğu için göze görünmeyen mekanlar listesinin başlarında yer alıyor. Okumayla ilişkisi netameli bir toplum olduğumuzu da gösteriyor bu durum. Kütüphaneye en fazla ilgiyi, okulların uzaktan eğitime girdiği dönemde sayıları artmak üzere, öğrenciler gösteriyorlar. Çoğu zaman çalışma salonlarında yer bulunmuyor. Bu ilgide, tek araçla ulaşılabilen, merkezde yer aldığı için ucuz karın doyurma ve sosyalleşme imkanı da sunan bir ortam olmasının etkisi var. Oysa yetişkin nüfusu, araştırmacıları da rahat ettirecek, tatmin edecek imkana sahip kütüphane. Çalışanları özenli. Akademisyen salonu küçük ama işlevsel. Fakat hemen önündeki salonda yapılan ve çoğunlukla coşkulu ilköğretim öğrencilerinin katıldıkları etkinliklerin gürültüsü konsantrasyonunuzu bozabilir. 

Herkesin yolunu düşürdüğü Kızılay Meydanı’nın omuz başına yerleşmiş olan kütüphane, aslında tam da halk kütüphanesi tanımına uygun bir mekan. Bir kere kitapların bu kadar pahalı olduğu bir ortamda zengin kitap koleksiyonunu okurlara açıyor. Basit bir abonelik işlemiyle dilediğiniz kitabı 1 aya kadar elinizde tutabiliyorsunuz. Süreli yayınlar bölümü, Milli Kütüphane kadar olmasa da zengin. Geniş orta bahçesinde sohbet edebilir, bir şeyler atıştırabilirsiniz. 

Ben akademisyen salonunu epeydir kullanıyorum. U düzeninde bir masa, masa lambaları, her kullanıcı için ayrı elektrik prizi, rahat koltuklar… Fakat ilginç olan bir şey var: benim yaşımda birinin, üstelik de akademisyen kimliği taşıyan birinin orada ne işi olduğu çok merak ediliyor. Punduna getirilirse soruluyor. Ben de onlara soruyorum: bir akademisyenin en sık gideceği yerlerden biri kütüphane değil midir?  Nereye gideyim? Avm’ye mi? 

Okuma salonunu ise en çok orta yaş üstü kadın ve erkekler kullanıyorlar. En çok tercih edilenler de yakın tarihi anlatan kitaplarmış. Büyük şehirde yaşamakla ve Ankara gibi politikayı yoğun olarak teneffüs ettiğimiz bir şehirde olmakla ilgili herhalde. Belki de içinde bulunduğumuz derin politik yarılmanın nedenlerini merak ediyoruzdur. Umarım öyledir!

Farabi Altgeçidi ve Grilerin Efendisi

Bir gün bir mektup yazdım ve sanal aleme postaladım. Şöyle yazdım:

“Ankara’nın dinazorsever belediye başkanı döneminde Cinnah caddesi tek yönlü otobana çevrildi. Cinnah’ta aheste aheste gezmeye alışık Ankaralılar ezilmeye başlayınca belediyemiz Farabi sokağı Cinnah’ın altından geçirdi. Dinazorlar kadar olmasa bile Ankaralıları da biraz seven belediyemiz bize Farabi altgeçidini uygun gördü. Bilmem hiç geçtiniz mi? Zaten pek karanlık olan yaya altgeçidine gri mozaikler döşendi. Bildiğiniz gri. Eskiden Ankara’da kömür isi görünmesin diye duvarlar o griye boyanırdı. Ayrıca devlet dairesi ciddiyetini temsilen de tercih edilen bir tondur. Yani grinin 50 tonu filan değil de, o neşesiz gri. Sanki belediyemiz “sizi ezilmekten kurtardık, daha ne istiyorsunuz, bir de göz zevkinizi mi düşüneceğiz?” demiş gibi. O gri kadar neşesiz birkaç başka soluk renkle de geometrik desenler koydu duvarın birkaç yerine.

Farabi alt geçidinde üzeri silinen duvar yazıları

Duvarları boyayan çocuklar

Ankara’nın en çok nesini seviyorsun diye sorsalar derim ki, duvarları boyayan çocuklarını. Tek tek bulup öpesim geliyor onları. Nerede bir boş duvar görseler hemen neşelendirirler orayı. Ahh keşke fotoğraf çekmeyi becerebilsem de bu duvar resimlerini, duvar yazılarını ölümsüzleştirebilsem!! Benim çocuklar tabii ki gri altgeçidi keşfettiler ve faaliyete başladılar. Bir gece ansızın griyi rengâhenk boyayıverdiler. Farabi neşelendi, yayalar neşelendi, yüreklere bir ferahlık geldi. Altgeçidin idrar kokusu hissedilmez, çöpleri görünmez oldu, daha güvenli bir geçit gibi gelmeye başladı. Canım bir şeye sıkılsa, Farabi altgeçidinde bir tur atar oldum, canımın sıkıntısı geçsin diye. Sonra bir gün… o da ne??!! Gricibaşı bütün altgeçidi yeniden griye boyadı. O kadar hırsını alamamış ki belediyenin renkli mozaiklerini bile o griye boyamış. Benim çocukların boyadıklarının pentimentosu kaldı geride. Gri yağlıboyanın altından mahzun mahzun gülümsüyorlar gelene geçene.

Farabi alt geçidindeki duvar yazılarını boyayan Ankara Büyükşehir Belediyesi ekipleri

Gricibaşı…

Ben artık o gricibaşını çok merak ediyorum. Çöp yuvası ve idrar kokulu altgeçidin bütün problemlerini bir yana bırakıp neşesini griye boyayan kişi nasıl bir travma yaşadı da bu kişi oldu. Onu tanıyıp başını okşayasım, karşıdaki simitçide bir çay ısmarlayıp dertlerini dinleyesim var.

Son sözüm size ‘benim çocuklar’: Yılmayın, usanmayın, boyayın bu dünyayı. Siz boyamazsanız biz hep gri kalırız. Nereyi boyuyorsanız haber verin, çay-simit benden… Gricibaşı gelirken haber veririm, hep birlikte kaçarız. Ya da gricibaşının dertlerini dinleriz hep birlikte.”

Bu mektubu sanal aleme saldıktan hemen sonra deprem oldu. Sabah ağlayarak kalkıp akşama kadar kurtarılan oldu mu diye beklediğimiz, ağlayarak akşamı ettiğimiz günler.. Ben yine Farabi altgeçidinden geçip duruyorum. Bir sabah ne göreyim?! Benim çocuklar geçidi yine boyamışlar. O şahane parlak, o neşeli renkler gitmiş, yerini yas rengi almış.

Dedim ki, benim çocuklar beni duymuş. Belki de bir mesaj göndermişler, “bizi seven kadın gel yasımızı birlikte tutalım” demek istemişler.  Birkaç gün sonra neşeyi de, yası da istemeyen gricibaşı ayar verdi bize. Her yer tekrar gri oldu.

Sonra bahar kendini göstermeye başladı. Seçim havası geldi. Yeni başlangıçlar ümidi yeşermeye başladı. Benim çocuklar baharın gelişini zümrüt yeşiliyle müjdelediler.

Zümrüdün öyle güzel, öyle parlak yeşili yoktur.

Başka bir köşeye de yeni ümitler, yeni başlangıçlar izini bırakmış.

Aradan birkaç gün geçti geçmedi bir arkadaşımdan mesaj geldi: “Seninki canla başla çalışıyor.

Ben ona artık Grilerin Efendisi diyorum. Bu nasıl bir göreve bağlılıktır, hayranlık duymamak mümkün mü?

Elimden gelse, Grilerin Efendisini yeni göreve atarım. Onu Mavi Otobüslerin Efendisi yaparım. Hem Farabi altgeçidi kurtulur hem de mavi otobüs yolcularının canı kurtulur. 

Bir mektup yazdım benim çocuklar duydu. Bu yazıyı yazdım ya, belki Mansur Bey duyar. 

Sevgiyle kalın komşular.