6 Şubat Maraş-Pazarcık ve Elbistan depremleriyle 11 ilimizde büyük bir yıkım meydana geldi. Depremin daha ilk gününden itibaren yine Güvenevler ve Aziziye Muhtarlarımız, Ayrancım Derneği ve Ayrancı Ahalisinden dostlarla birlikte yardımlar toplayıp Çankaya Belediyesi Yardım Toplama Merkezine iletildi. Ayrıca Ayrancı’ya gelen deprem mağdurlarına ihtiyaçları olan gıda, giyim ve ev eşyası konusunda destekler sunuldu.
Çocuklarla Okuma, Oyun Atölyeleri
Aşağı Ayrancı Komşu Sosyal Medya Grubu’nun katkıları ile Ayrancı Bahar Evi ve ADA Kitap-Kafe’de Banu Çankaya, Elif Özmenek Çarmıklı, Gaye Dinçel ve Didem Çakır’ın katıldığı çocuklarla masal okuma, açık oyun atölyeleri düzenlendi.
Ayrancı Bahar Evinde deprem bölgesinden gelen çocuklar ile Ayrancılı çocukları kaynaştıran çocuk etkinliğimiz hepimize güzel anlar yaşattı ve umutlarımızı çoğalttı.
Satrançla Tanışıyorum Atölyesi
Her yaştan satranç meraklıları için hem satrançla tanışma hem de satranç oynama atölyeleri farklı yaş gruplarından katılımlarla düzenlendi.
Satranç eğitmeni Mehmet Kızılkaya’nın koordinasyonu ile gerçekleştirilen satranç atölyesi önmüzdeki günlerde farklı eğitmenler ve katılımcılarla tekrar edilecek. Her yaş için hem satrançla tanışma eğitimlerine hem de turnuvalara sizleri de bekleriz.
Ayrancı Kentsel Dönüşüm Paneli
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası’nın Kentsel Dönüşüm Danışma Kurulu Başkanı Erdoğan Balcıoğlu’nun sunumuyla ‘Kentsel Dönüşüm Nedir ve Nasıl Uygulanır Paneli’ gerçekleştirildi. Kentsel dönüşümün yasal ve yapısal yönlerine değinildiği gibi müteahhitlerle yapılacak sözleşmenin ayrıntılarına kadar çeşitli konularda açıklamalar yapıldı.
“Parklardaki Ağaçları Tanıyalım” Gezileri
26 Mayıs 2023’de aynı zamanda bir Ayrancılı olan Orman Mühendisi ve Dendrolog Ahmet Demirtaş ile Milli Egemenlik Parkı’ndaki ağaçları tek tek incelendiği bir ağaç tanıma gezisi yapıldı. Ağaç isimleri ve yapıları hakkında bilgilerin verildiği gezi önümüzdeki aylarda Ayrancı’nın farklı parklarını da içine alan bir programla yeniden düzenlenecek.
Gençler İçin Masa Tenisi Turnuvası
Çankaya Belediyesi Ayrancı Bahar Evi’nin salonunda 29 Mayıs 2022 tarihinde düzenlenen masa tenisi turnuvası başta gençler olmak üzere her yaştan semt sakinin ilgisini çekti. Çankaya Belediyesi Baharevi’nin her yaştan semt sakinine yönelik olanakları herkesin kullanımına açık.Önümüzdeki günlerde düzenleyeceğimiz yeni turnuvalar için katılımınızı bekleriz.
Tüm Ayrancılı komşularımızı Ayrancı Semt Meclisi etkinliklerine bekliyoruz.
Meksikalı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun “Paramparça aşklar ve köpekler” filmindeki gibi farklı hayatlardaki insanları ve filmin başından itibaren bu insanların birbiriyle ne ilgisi var diye düşündüren bir akışın sonunda, ani bir olayla hayatlarının ve geleceklerinin nasıl kesiştiğini göstermesi gibi benim de hayatım zaman zaman Sibel Tekin ile kesişti.
12 Eylül tanklarının hepimizin üstünden geçtiği yıl ben lisede öğrenciydim, Sibel Tekin ise üç yaşında küçük bir kız çocuğu…
Ve 12 Eylüle uzanan yolun faili meçhullerinden birinin kız çocuğu…
Belgeselci Sibel Tekin
O sıralar ablamın görümcesi Nazende abla, İstanbul’da eczacılık fakültesinden mezun olmuş, idealist bir eczacı olarak memleketi Kırşehir’e dönmüştü. Kocasını kaybetmiş ahbapları Sibel Tekin’in annesi Hamide ablanın üzüntüsüne paydaşlık edip merhum eşinin sahibi olduğu eczaneye mesul müdür olmuştu. Daha sonra ailenin isteği ile eczaneyi devir alacak, mesleğini o dükkanda devam ettirecekti. Zaman zaman yapılan Kırşehir ziyaretlerinde başı okşanan o tatlı kızın ilerde toplumsal eylemleri kamerasıyla kaydederek çok sayıda belgesele imza atacağını ve Ankaralılar tarafından “kentin hafızası” olarak anılacağını o günlerde tahmin etmemiz zordu.
Sibel Tekin 1995 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü kazanınca Kırşehir’den ayrılıp annesi ile birlikte Ankara’ya taşınıp yaşamak için Ayrancı’yı seçtiler. Aynı sokaklarda, aynı fırında, aynı dolmuşta, aynı veterinerde bir birimizden habersiz, birbirine değmeyen hayatlar yaşadık durduk yıllarca, ta ki Gezi olayları başlayıncaya değin. Hangi eyleme gitsem, hangi forumda olsam kafamı çevirince hep Sibel Tekin’i fark ediyordum.
Sibel Tekin 17.12.2022’de tutuklanınca destek amaçlı dostlarının Twitterda açtığı @freesibeltekin hesabı ve #SibelTekineözgürlük#sibelyanımdaydı hashtaglerine vakip ayırıp bakarsanız beni daha iyi anlayacaksınız.
Asistan mücadelesinden Eğitim-Sen eylemlerine, Gezi’den Soma’ya, 10 Ekime, KHK’lara ve OHAL’e karşı mücadeleye, Sibel Tekin kamerası ile gözü, aklı ve yüreği ile hep yanımızdaydı.
Ayrancım Gazetesi’nin Mart sayısını kadın sayısı olarak çıkartmayı planladık, aramızda iş bölümü yaptık ve Sibel Tekin’e telefon edip röportaj için sözleştim. Ne yazık ki 6 Şubat depremi oldu, gazeteden bir çok arkadaşım deprem bölgesine gitti, biz kalanlar Ankara’da yardım çalışmalarına katıldık. Ülkemizde bu acı yaşanırken gazetemizin Mart sayısını çıkarmadık. Bu arada Medyascope’da, T24’de, Agos’ta, iki kere Solfasol’de ve bir çok sosyal medya mecrasında Sibel Tekin röportajı yayınlandı. Beklenmedik bu gecikme için siz okurlarımızdan ve Sibel Tekin’den özür diliyoruz.
Kalıcı yaz saati uygulaması için “Karanlıkta Başlayan Hayat” isimli bir belgesel mi planladınız?
Aslında ismi o değildi ama haberlerde hep öyle geçmesiyle, bu ismi kamuoyu yarattı. Kendimden biliyorum, sabah karanlıkta işe gitmek için uyanmak çok zor. Sokağa çıktığımda da mutsuz insanları görüyordum. Tam olarak hatırlamıyorum ama kalıcı yaz saati uygulaması sanırım 2016’da başladı, kafamda bununla ilgili bir fikir vardı, araya pandemi girdi. Bu sene normalleşme başlayınca yapıma başlamaya karar verdim. Bu yaşadığımız karanlık dönemi, bir yandan da sembolik olan karanlık dönemi somut anlamda anlatabilecek bir film olarak düşündüm. Ama ikinci gün tutuklanınca çekimler kaldı. 10 günlük bir çekim planım vardı. İlk çekimi 13 Aralık’ta Kızılay’da yapmıştım. En uzun gece olan 21 Aralık’ta bitirmeyi planladım. Temizlik işçileri, fırınlar, simit alan insanlar görselleri ile biraz şiirsel bir anlatım kullanarak, kendi duygularımı da ekleyeceğim bir film düşünüyordum. Röportaja dayalı bir karakteri takip etmek yerine şehrin kendisini ana karakter olarak planladım.
Sabah 6:45’de İnfaz koruma memurları servis aracı ve yoldaki polis noktası görüntülere girince şikayet mi oldu?
Evet servise binen infaz koruma memurları şikayetçi olmuşlar. Normalde Dikimevi’ne kadar çekim yaparak devam ettim. Ankaray’a binip, metro aktarmalı işe gittim.
Tutuklama talebinden nasıl haberiniz oldu?
Gece 2 gibi eve geldiler, Gözaltı kararı var dediler, 16 Aralık’a bağlayan gece aldılar, nöbetçi mahkemeye çıkarıp 17 Aralık’ta tutukladılar. Sonrada 30 Ocakta aylık mahkum değerlendirmesi ara kararı ile serbest bırakıldım.
Polis aramasında evde bulunan arşiviniz alınmış, geri alabildiniz mi?
Hayır, 23 şubattaki ilk mahkemede beraat edersem, geri alınmasına ait karar çıkarsa işlemleri başlatacağım. Avukatlar iade talebinde bulundu, bekliyorum. Kameramı aldılar, normalde imajını almaları gerekirken, 27” ekrandan oluşan bütünleşik sistem bilgisayarımı aldılar, umarım başlarına bir şey gelmeden geri alabilirim.
Siz örgüt üyesi suçlamasıyla tutuklandınız, bağlı olduğunuz örgüt bulunamayınca TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı ile aynı koğuşa kondunuz galiba?
Şebnem Hoca ile sadece üç gün aynı koğuşta kaldık. Sonra o mahkeme için İstanbul’a gitti ve 11 Ocak’da tahliye oldu. O süreçte üç hafta tek başıma kaldım. Şebnem hoca tahliye olunca koğuş değiştirdiler, bağımsız koğuşa aktardılar. Oraya ilk gittiğimde altı kadın vardı. Onların hikayelerini öğrendim ve dayanışmalarına tanık oldum. Adli koğuşlardaki hikayeleri merak ettim ama her gece çıkan kavga seslerini duydukça da iyi ki orada değilim dedim.
CHP grup toplantısında Kılıçdaroğlu “açık cezaevine hoşgeldin” diye bir konuşma yaptı onu izlediniz mi?
Evet izledim.
Sincan Kapalı Cezaevi’nde televizyon izleyebiliyor muydunuz?
Çoğu muhalif kanal yoktu ortak alanda bir televizyon vardı, tek kaldığımda TRT2’deki filmleri izliyordum, haberlere bakıyordum. Gazete olarak Şebnem Hoca Birgün ve Cumhuriyet alıyormuş, o tahliye olduktan sonra ben de almaya devam ettim. CHP Eskişehir milletvekili Utku Çakırözer ziyarete geldi onun raporundan sonra da Cumhuriyet’te benimle ilgili daha çok haber çıktı, özellikle Emre Kongar ve Zeynep Oral’ın köşe yazılarında. Tahliye olduktan sonra İrfan Değirmenci’nin haberini gördüm, Ayşenur Aslan’da çok gündem yapmış.
Mahkeme yurtdışı yasağı ve adli kontrol şartı koymuş doğru mu? Mahkeme süreci nasıldı?
Avukat arkadaşlarımın çabası ile hem iddianame çok hızlı hazırlandı hem de mahkeme tarihi olabilen en yakın tarih oldu. Bütün süreci hızlandırdılar, 30 Ocak’taki tahliye de onların çabası ile oldu.
@SibelTekineözgürlük ve #SibelTekinyanımdaydı hashtaglerini hazırlayan ekip kimlerdi?
Gezi’den beri sokakta tanıştığımız gazeteci arkadaşlar, belgesel sinemacı arkadaşlar isim sayarsam kesin birileri eksik kalacağı için isim vermeyeyim. İstanbul’dan kısa süreli birkaç ufak işte birlikte çalışıp çok sık görüşmediğim kişilerin de çok katkısı olmuş. 2013’ten beri sokakta tanışıp yurttaş gazeteciliği ve video aktivizmi yaptığımız bayağı kalabalık bir ekipmiş.
27 Ocak‘ta Agos’ta sizinle ilgili bir yazı çıkmıştı haberiniz oldu mu?
Evet, bu beni çok etkilemişti, çünkü Agos’un gündemine girebilmek o kadar kolay bir şey değil.
Bu bile sosyal medyadaki arkadaşların ne kadar başarılı olduğunun ispatı. Agos’un kendi gündemi ve önceliklerimi bir nebze olsa da kırmak gerçekten kayda değer ve bu sizin başarınız.
Sosyal medyada ilk tweeti atan Cenk Yiğiter olmuştu, bu süreçte avukatlarınzla ilişkiniz nasıl yürüdü?
Avukatım Mehtap Sakinci aynı zamanda 10 Ekim Barış Derneği başkanı. Gözaltı sürecinden itibaren büyük çaba harcadı. Her şeyin bu kadar hızlı olmasında en çok katkısı olan kişi. Tutuklandıktan sonra da ilk ziyarete gelen Cenk Yiğiter oldu. Sık sık da ziyarete geldi. Onun sosyal medyayı paylaşımları güçlü bir gündem oluşmasını sağladı. İlk hafta avukatlar hiç yalnız bırakmadılar. İlk şoku atlatmak için yanımda olduklarını hissetmek çok iyiydi. Her gün bir ya da iki avukat ziyarete geldi. 10 Ekim Ankara Katliamı Avukat Komisyonu avukatları ilk anda toplantı yaptılar. avukatlardan dışardaki dayanışmayı haber almakta çok umut verici oldu. 2015 ortasından beri sürekli olumsuzluklarla yaşıyoruz bu dayanışmalar geleceğe daha umutla bakmamı sağladı.
Ayrancı özelinde bir dayanışma hissettiniz mi?
Ayrancı özelinde değil ama Türkiye genelinde bir dayanışma hissettim, çok fazla mektup aldım, kitaplar geldi. Ayrancı‘da yaşamayı seviyorum şehrin içinde, her şeye yakın olmaktan memnunum ama kamusal alan, toplumsal mücadele konularında çok içinde değilim. Neler yapılıyor pek takip edemiyorum. Güven Hastanesi’nin genişlemesi ile ilgili bir mücadele vardı, onu çekmiştim, en son da Pelin Ceylan’ın cinayeti ile ilgili çekim yapmıştım. Mesela 100. Yıl’da Gezi ile başlayan ve hala devam eden toplumsal bir mücadele var ve daha çok bir arada oldukları bir ruh var. Bostanları var, mahalle atölyesi vardı. Ne yazık ki Ayrancı’da bunlara çok denk gelemiyorum. Ayrancı‘da denk geldiğim mücadele daha çok hayvanlar için sadece.
Biz bu röportajı basıma hazırlarken, 23 Şubat’ta mahkeme beraat kararı vermedi, 8 Haziran’da ikinci duruşma günü verildi. İncelenmeyen bilgisayarı hariç dijital malzemelerini iade aldı. Umarım bu sefer beraat kararı verilir.
İzmir depreminden sonra depreme hazırlık ve müdahale konusunu gündemine alan Çankaya Kent Konseyi, Semt Meclislerimiz aracılığıyla afet gönüllüsü eğitimlerinin gündemine almıştı. Geçtiğimiz yıl Şubat ayından itibaren Ankara Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Dairesi, Çankaya Belediyesi ve Çankaya Kent Konseyinin organizasyonun Çankaya’daki bütün semt meclislerine yönelik 7 ayrı merkezde eğitim programı gerçekleştirdi. Afet Gönüllüsü Eğitimlerine Ayrancı semtimizden 55 kişi başvurdu, bunlardan 46 kişi eğitimlere tam katılım sağlayarak sertifikalarını aldılar ve Ankara Büyükşehir Belediyesi Afet Gönüllüsü oldular. Afet farkındalık, hafif arama kurtarma, tahliye ve lojistik, ilkyardım olmak üzere 4 deste tamamlanan eğitimlerin sonunda afet gönüllülerimize afet sırasında kullanacakları ve hayati önemdeki afet çantası dağıtıldı.
Ayrancı Semt Meclisi Afet EğitimiAyrancı afet gönüllüleri
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Sayın başkan ülkemiz önce 6 Şubat depremleriyle ardından 3 Mart siyasi depremiyle sarsıldı. Ülke gündeminde bir seçim tartışması var. Bu kadar yoğun bir gündemde bizimle olduğunuz için teşekkür ederiz.
Önce 6 Şubat depremleriyle başlayalım istiyorum, deprem sonrasında Çankaya Kent Konseyimiz de yoğun bir çalışmanın içindeydi, neler yaptınız?
Gerçekten tahmin edilemeyecek büyüklükte bir deprem süreci yaşadık. Depremin gerçekleştiği alan çok genişti. İkincisi birden fazla yerde yıkıcı büyüklükte depremler gerçekleşti. Ve son olarak depremler birbirini tetikleyerek başka depremlerin oluşmasına neden oldu. Şimdi de Elazığ ve Bingöl çevresindeki oluşacak depremlerden korkuluyor.
Bu nedenle buna deprem değil “deprem süreci” demek gerekebilir. Buradan bir kez daha depremlerde kaybettiğimiz canları anarak, yaralılara da acil şifalar dileyerek üzüntümüzü belirtmek isterim.
Deprem sabahı konsey yürütmesi ve çalışma arkadaşlarımızla hızla bir araya gelerek durumumuzu ve kapasitemizi değerlendirdik. Ben Çankaya Belediye Başkanımız ve Ankara Kent Konseyi başkanımızla hızla iletişime geçip planlama sürecimizi ve birlikte yapabileceklerimiz konusunda görüştüm. Ankara Kent Konseyi’nde yapılan afet koordinasyon toplantısına yürütme kurulundan arkadaşlarımızı gönderdik. Aslında ilk 6 saat içinde yapabileceklerimizi yaptığımızı düşünüyorum.
Bundan sonrası için Çankaya Kent Konseyi olarak semt meclislerimiz ve mahalle muhtarlarımız üzerinden bir iletişim ve koordinasyon noktası olarak konumlandırdık kendimizi. Bu arada zaten hem Ankara Büyükşehir Belediyemiz hem de Çankaya Belediyemiz yardım toplama merkezlerini koordine etmişlerdi.
Biz yoğun olarak bu toplama merkezlerine yardım aktarılmasını ve gönüllülerin desteğini koordine etmeye çalıştık. Bu genişlikte bir afet doğal olarak sadece afet bölgesini etkilemiyor. Hepimizin ailesi, akrabaları, eşi dostu, tanıdığı bu bölgelerde yaşıyorlar. Herkes endişeli ve telaşla, korkuyla, heyecanla devletin orada olmasını bekliyor. Herkesin iyilik haberlerini duymak istiyor. Halkın bu kadar içinde olduğu, devletin ise deyim yerindeyse bu kadar umursamaz olduğu süreç herkesi bir kızgınlığa itti. Bunun olmaması beklenilemez zaten. Herkesin kendini yalnız ve çaresiz hissettiği ortamda büyük bir dayanışma ile afetin yaraları sarılmaya çalışıldı. Teşbihte hata olmaz ama bana Gezi olayları sırasında gösterilen toplumsal dayanışmayı anımsattı dersem yanlış söylemiş olmam.
Çankaya Kent Konseyi Başkanı Mustafa Coşar
Afet bir süredir sizin de gündeminizdeydi. Neden böyle bir pozisyon aldınız Çankaya Kent Konseyi olarak?
Afetin ne zaman, nerede, ne şiddette sizi yakalayacağı belli değil. Sadece yaşadığınız yer değil, tesadüfen bulunduğunuz yer de bile afetle burun buruna gelebilirsiniz.
Herkes büyük İstanbul depremini konuşuyordu, herkes bunun için hazırlıksız olduğumuzun farkındaydı ama gördüğüm kadarıyla bir toplumsal hareketsizlik içindeydik. Büyük bir afet beklentiniz varsa bunun halkın katılımı olmadan, dayanışma olmadan ve en önemlisi hazırlığınız olmadan yaşamanız kadar kötü bir durum olamaz. Çankaya Kent Konseyi olarak afet konusunu gündemimize almamızın böyle bir altlığı var.
Bunu semt meclislerimiz aracılığıyla bütün Çankaya’ya yaymak ve hiç olmazsa fikirsel bir hazırlık içinde olmak için zaman kaybetmek istemedik. Geçen yıl, 2022 Şubat ve Nisan ayları içerisinde Ankara Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Yönetimi Daire Başkanlığı ile bir ortak programı semt meclislerimizin ve gönüllülerimizin katılımı ile gerçekleştirdik. Bizim yedi bölgede semt meclisimiz var. Buralarda yedi ayrı eğitim programı gerçekleştirdik. Toplamda 320 başvurunu 240 gönüllü eğitimi tamamlayarak sertifikalarını aldılar.
Bu gönüllülerin talebiyle bir afet müdahale timi oluşturmak üzere de Ankara Büyükşehir İtfaiyesi ile daha kapsamlı bir eğitim çalışması için ön görüşmelerimizi yapmıştık. Bu çalışma sonlanmadan 6 Şubat depremleri ile sarsıldık.
Bu bile bize şunu gösteriyor; afeti beklemenin bir anlamı yok çünkü afet sizi beklemiyor. Afete hazırlık konusunda alınacak ilk karar şu olmalı “hemen!”. Eğer hemen başlamazsanız siz başlamadan afet başlıyor zaten. Afete hazırlığı fikirsel olarak, duygusal olarak gündeminize aldığınızda artık o noktadan sonra kendi hayatınızı düşünmez bir noktada oluyorsunuz. Çünkü hiç kimse ben afetten nasıl kurtulurum, kendime nasıl ilkyardım yaparım demiyor. Ben afet anında nasıl hareket etmeliyim, başkalarına nasıl faydam olur, bir başkasının hayatını nasıl kurtarabilirim diye düşünüyor.
İşte bunu kendi içinizde hissettiğiniz an, afete hazırlığınız da başlıyor. Bu kırılmayı herkesin gündemine sokabilmeyi biz kendi gündemimize aldık. Bundan sonra ama, fakat diyecek noktada değiliz. Hepimiz afet hazır olmalıyız, hazırlıklı olmalıyız.
Zaman kaybetmeden şehirlerimizin çeşitli afet risklerine karşı dayanıklı kılınması ülke genelinde hayati öncelik taşıyor. 6 Şubat depreminin yol açtığı büyük yıkım tüm toplumu derinden sarstı. Kaybedilen hayatlar, yıkılan şehirler ve kurtarma sürecinde yaşanan sorunlar adeta ortak bir travmaya yol açtı. Öte yandan, deprem sonrası gösterilen toplumsal dayanışma dikkat çekti. Farklı kesimlerden insanlar yardım için emeklerini ve kaynaklarını ortaya koydu. Yıkım ve acı karşısında toplum kenetlendi ve iradesini ortaya çıkardı. Ancak geçen zamanla birlikte deprem ve afet riskleri yerini seçim ve diğer gündem konularını bırakmaya başladı. Afetler tüm toplumu tehdit eden ortak bir mesele olarak sürekli gündemde kalmalı. 1999-2023 arasındaki toplumsal unutma dönemi bir daha yaşanmamalı. Aksi halde benzer felaketler tekrar yaşanacak. Gerek kendimizin gerekse de komşu ve hemşerilerimizin hayatlarını korumak için afetlere dayanıklı şehirler için seferber olmamız gerekiyor. Buna ise en doğrudan ve hızlı etki edebileceğimiz binamız ve mahallemizden başlamak gerçekçi olan bir yol.
Ayrancı Semt Meclisi Afet Eğitimi
Deprem ve buna bağlı olası afetlere hazırlanmak, seferber olmak vatandaşların anayasal yaşam hakkına sahip çıkmaya dayanıyor. Devletin tüm kurumları da anayasal görevi gereği vatandaşların can ve mal varlığını öncelik haline getirmelidir. Anayasa’da devletin ilk görevi bunu yapmak olarak tanımlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında başta muhtarlık, belediye, kaymakamlık, valilik ve diğer kurumlar ile merkezi yönetim dayanıklı şehirler için seferberlikte öncelikli rolü üstlenebilir. Eş zamanlı olarak sivil toplum kuruluşları, meslek odaları, üniversiteler ve özel sektör ile eşgüdüm sağlanarak bütünsel ve etkin çözümler hayata geçirilebilir. En başta seçmen, vergi mükellefi, hak sahibi gibi sıfatlara sahip olan vatandaşların kendileri ve komşuları için seferber olmasına bağlı. Bireysel sorun ve seçimleri bir araya gelerek ortak çözümlerle buluşturabiliriz. Kısacası, tüm kurum ve sektörleri aşan bir toplumsal sorumluluk ile hareket etmemiz olası afetleri bertaraf etmemizi sağlayacaktır.
Mahalle meclisleri istenilen seferberliğin olabildiğince yaşam hakkı, komşuluk hukuku ve şehir hakkı üzerinden tesis edilmesini sağlayabilir. Gönüllü katılım, kapsayıcı söylem ve davranışları esas alan bir yaklaşım tüm kesimleri sürece dahil edebilir. Mahalle meclisleri afetlere karşı tüm politika ve uygulamaların yerinden geliştirilmesi, izlenmesi ve denetlenmesini hedef alan sivil ve yasal bir yapılanma olarak çeşitli faydalar sunabilir. Mevcut olan veya yeni kurulacak Kent Konseyleri bunun için gerekli yasal ve kurumsal çerçeveyi sunuyor. Nilüfer Kent Konseyi’nin Mahalle Komiteleri, Çanakkale Esenler Kent Konseyi’nin Mahalle Meclisi ile Çankaya Kent Konseyi’nin Semt Meclisleri önemli dersler sunabilir. Geçmiş deneyimlerden faydalanarak daha güvenli bir geleceği beraber inşa edebiliriz. Yaşam hakkına sahip çıkmak, komşuluk hukuku ile kent hakkını hayata geçirmek için Kent Konseyi Yönetmeliği yeterli hareket zeminini sunuyor. Elbette kent konseyi mevzuatı ve uygulamalarının güçlendirilmesi ayrı bir başlık olarak önem taşıyor.
Nilüfer Kent Konseyi Mahalle Komiteleri
Mahalle veya semt düzeyinden başlayan meclis yapılanması ilçe ve şehir ölçeğinde toplumu sürekli ve tutarlı biçimde afetleri bertaraf etmek için önemli işlevler üstlenebilir. Bunun için zemin etütlerinden başlayarak mevcut risklerin, sorun ve tedbirlerin öğrenilmesi ilk adım olabilir. Yerleşim alanları, binalar ve ortak yapıların depreme dayanıklı hale getirilmesi veya yenilerin inşa edilmesinde kimler ve nasıl rol üstlenebilir üzerine ortak akıl ve irade işletilebilir. Özellikle mevcut ve gerekli yasal, idari ve mali çözümlerin ortak biçimde değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Bina, ada, sokak, mahalle, ilçe ve il ölçeklerinde farklı ihtiyaçların ve taleplerin belirlenmesi faydalı olacaktır. Buradan yola çıkarak tüm şehir paydaşlarını harekete geçirecek bütünsel, katılımcı, kapsayıcı ve adil bir seferberlik yaklaşımı hayata geçirilebilir. Toplumu merkeze alan, katılım ve iş birliğine dayalı bu taban hareketleri diğer tüm paydaşları seferber etmekte, katkı vermekte ve denetlemekte kilit rol üstlenebilir. Ayrıca, mahalle meclisleri eliyle komşular doğrudan çalışmalar yürüterek dayanıklı bina, mahalle ve şehir inşa etme süreçlerine katkı verebilirler. Örneğin, hak sahipleri arasında olası ihtilafların çözümü konusunda yol gösterebilirler. Bunun gibi farklı adımları tasarlamak için ortak deneyim, akıl ve emek önemli zenginlik kaynağı olarak önümüzde duruyor.
Genel olarak bakıldığında, farklı kimlik, sosyo-ekonomik konum veya düşüncelerden bağımsız olarak bir birimizin yaşamına sahip çıkmak öncelikli insani görevimiz. Bu görev hangi açıdan bakılırsa bakılsın değişmeyecektir. O halde, zaman kaybetmeden kendimizin, komşularımızın ve hemşerilerimizin hayatları için seferber olmaya kendi yerelimizden başlamalıyız.
26 Temmuz 1963’te Üsküp’te gerçekleşen 6.1 M büyüklüğündeki depremde şehrin yaklaşık yüzde 80’i tamamen yıkılmıştır. Dünya ülkelerinin yardımlarıyla harabe durumundan kurtarılıp yeniden inşa edilen Üsküp’ün sloganı bu nedenle “Uluslararası Dayanışma Şehri”dir.
Depremden hemen sonra 35 ülke Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan Üsküp’e yardım göndermeyi gündemine almasını talep etti. Maddi yardımın yanı sıra, tıbbi destek, mühendislik ve inşaat ekip ve malzemelerinin gönderilmesi 78 ülke tarafından teklif edildi.
1963 depremiyle yıkılan ve yeniden inşa edilen Üsküp şehri
ABD başkanı John F. Kennedy, Savunma Bakanlığı’na ve Uluslararası Gelişme Ajansı’na Üsküp’te afet yardımı için harekete geçmelerini, personel, prefabrik ev, çadır kentler gibi çeşitli yardımları göndermelerini emretti.
Sovyetler Birliğinden de önemli yardımlar geldi. SSCB lideri Nikita Kruşçev Üsküp’ü bizzat ziyaret etti.
Yugoslavya, Soğuk Savaş boyunca Bağımsızlar Hareketi’nin üyesi olduğu için Üsküp’teki Amerikan ve Sovyet askerleri II. Dünya savaşında Elbe’deki karşılaşmalarından beri ilk defa el sıkıştı.
Üsküp’e deprem haberi yapmak için gelen ilk yabancı muhabir The New York Times gazetesinden David Binder olmuştu. Uçaktan izlediği Üsküp’e bakarken, şehrin bombalanmış gibi göründüğü yorumunda bulunmuştu.
Kenzo Tange ekibi, şehir merkezinin doğusunu gösteren modelinin önünde (www.architectuul.com)
1965’te Birleşmiş Milletler Japon Mimar Kenzo Tange’den Üsküp’ün yeniden inşası için yarışmaya girmesini istedi. Daha sonra Tange, ödülün % 60’ını kazanırken Yugoslav ekibi % 40’ını kazanacaktı.
Ancak Tange’nin en büyük eserlerinden biri olan Üsküp için yaptığı şehir master planları, özellikle de “Yeni Üsküp Demiryolu İstasyonu” ve “Şehir Duvarı” için olanlar kısmen uygulanabildi.
Kenzo Tange tarafından Üsküp Şehri için tasarlanan kentsel ve mimari master plan
Şehir yaralarını sarmaya başlarken kültürel hayatı yeniden canlandırma ihtiyacı arttı. Ressam Pablo Picasso, “Bir Kadının Başı” (1963) tablosunu depremden sonra inşa edilen Makedonya Çağdaş Sanat Müzesi’nde sergilenmesi için bağışladı.
Üsküp Şehir Müzesi depremin izini sürdürüyor (www.slobodenpecat.mk)
Bağış için Picasso Paris Ulusal Modern Sanat Müzesi’nin eski direktörü Bay Jean Cassou ile işbirliği yapsa da, kişisel seçimiydi.
Bir Kadının Başı, sanatçının son stüdyolarından birinde resmedilmiştir. İlk olarak 1932’de geç dönemine özgü kübist çarpıtmalarla ortaya çıkan en sevdiği motif olan bir dizi kadın portresinin parçasıydı.
Bir musluğu açtığınızda temiz suyun akacağından eminsinizdir, aksini aklımıza bile getirmeyiz. Bugün, dünya üzerindeki her on insandan yedisinin, evlerinde temiz suyun akacağına olan güvenleri tam. Suyun musluklardan akana kadar geçirdiği evrimin, insanlık tarihinin en büyük zorluklarından olduğunu unutmamak gerek. Su tesisatını geliştiren medeniyetler ilerlerken, başarısız olanlar yıkıldı. Su, bağlantı bölgelerine akıp, oradan da sokaktaki her binaya ulaşan hizmet bağlantılarına ulaşıyor. En azından şu an böyle. Ancak çok da uzak olmayan bir yerde, bu konfor yok olmak üzereydi.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Cape Town şehri, dünyada içilebilir suyu tükenen ilk büyük şehir olabilir. Cape Town, on yıl kadar önce suyun tükeneceği sıfır gününe çok yaklaşmıştı.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Cape Town şehri
Sıfır Günü nedir?
Cape Town, Afrika’da oldukça bilinen ve rağbet gören, turistik bir şehir. 2014 yılı itibariyle en kalabalık 10. Afrika şehri. Dünyanın çok kültürlü şehirlerinden birisi olan bölge, New York Times tarafından, dünyada ziyaret edilebilecek en iyi yer olarak da seçilmişti.
İklim krizi nedeniyle yağış miktarlarındaki düşüş 2015 ve 2018 yılları arasında Cape Town şehrini, 400 yılda bir görülen bir kuraklığa maruz bıraktı ve şehri su kıtlığı sorunuyla yüzleşmeye zorladı. Bu durum, yaklaşık 4,6 milyon kişinin yaşadığı şehri “sıfır günü”nün eşiğine, yani Cape Town’un içilebilir suyunun biteceği bir noktaya getirdi.
Cape Town şehrinin en büyük su tedarikçisi olan Theewaterskloof Barajı’ndaki su seviyesi 2018’de yüzde 11’e indi.
Yapılan çalışmalarla suyun biteceği gün olarak belirlenen 13 Mayıs 2018 tarihi de ‘day zero’ yani ‘sıfır günü’ olarak isimlendirildi. Şehirde yaşayanlar aşırı kuraklıktan dolayı çoğu muslukları kapatmak zorunda kalacak, bırakın temiz suyu, musluklardan hiç su akmaması riskiyle karşı karşıya geleceklerdi. 4,6 milyon insan musluk suyuna erişemeyecek, su karneleri olacak ve su alabilmek için su istasyonlarında sıraya girilecekti. Cape Town, bu şartlarda dünyada süresiz olarak su kaynaklarını kapatmayı planlayan ilk büyük şehir oldu. Üstelik bu sorunu yaşama ihtimali olan tek şehir de Cape Town değildi.Neyse ki, alınan tedbirlerle sıfır günü hiç gelmedi ve şehrin en büyük su tedarikçisi olan Theewaterskloof Barajı’ndaki su seviyesi 2018’de yüzde 11 iken 2020’de yüzde 100’e ulaştı.
Yerine koyacak bir şey yok
Bir musluğu açtığınızda, suya ulaşabildiğimiz için hepimizde suyun bol olduğuna dair bir algı var. Bu, aslında büyük bir sorun. Bilim adamları, 2040 yılına gelindiğinde dünyanın büyük kısmına bir yıl yetecek miktarda su olmayacağını söylüyorlar. Küresel bir su kriziyle karşı karşıyayız ve durum giderek kötüleşiyor. Bir dönüm noktasındayız. Eğer dikkatli olmaz ve bir an önce kendi çalışmalarımızı yapmazsak, bir daha asla bu sorunu çözemeyiz. Üstelik suyun yerine koyacak başka bir şey de yok. İnsan bedeninin yaklaşık 3/4’ünün su olduğunu düşünürsek yaşam kaynağımız olan suyun, hayati öneme sahip bir madde olduğunu daha iyi kavrayabiliriz. Bu nedenle de birkaç gün susuz kaldığımızda ölebiliriz. En değerli varlığına sahip çıkamayan bu dünyayı nasıl inşa ettik? Ve bu kriz büyüdüğünde, yeni dünya nasıl görünecek?
Cape Town krizi nasıl aştı?
Cape Town, tüm bunları düşünerek bir çözüm üretti ve sorunu erteleyebildi. Krizin başlangıcında 87 litre olan hane başına günlük su tüketimi 1 Şubat 2018 tarihinden itibaren hane başına günlük 50 litre olarak belirlenmiş ve 25 litreye kadar düşürülmesi planlanmıştı. Bu, yerel halkın bulaşık yıkamaktan yemek pişirmeye, duş almaya ve çamaşır yıkamaya kadar her şeyi sadece 50 litre su kullanarak yapması gerektiği anlamına geliyordu.
Cape Town şehir yönetimi, kuraklıkla ilgili olarak etkili bir yöntemle; barajlardaki su seviyelerinin yanı sıra günlük içme suyu üretimini doğru bir şekilde ölçebilmeyi, bu sayede şehrin her sakini için günlük bir su kullanımı hedefi belirlenmesini sağladı. Bu sayede barajlardaki rezervuarlar, kış yağış mevsimine kadar dayanabildi.
Sıkı tedbirler alındı
Sıfır gününe yaklaşırken, suyun dağıtımı, belirlenen noktalarda güvenlik güçlerinin kontrolünde yapıldı. Sadece bunu düşünmek bile durumun vehametini anlamak için yeterli olabilir belki ancak yaşananlar bununla sınırlı değildi.
İnsanlar banyo sularını azalttı, bu suyu biriktirerek temizlik için kullandı, su asla boşa harcanmadı zira boşa harcanacak bir miktar da yoktu. Bu dönemde yıkanmamış saçlar şehrin bir simgesi haline gelmişti.
Restoranlar Güney Afrika’nın diğer bölgelerinden ithal edilen şişelenmiş su satmaya teşvik edilirken, şirketler çalışanları için el dezenfektanlarını piyasaya sürdü ve musluklarını kapattı. Su kullanan klimalar aralıklı olarak kapatıldı ve oteller tüm banyoları tıkadı.
22 Nisan 2018, şehirde suyun tükeneceği son gün yani ‘day zero’ olarak belirlenmişken, alınan tedbirlerle sıfır günü önce daha ileri bir tarihe alındı, sonra ise belirsiz bir tarihe ertelendi.
Sorun çözüldü mü?
Cape Town bu duruma bir günde gelmedi. Doğal olarak bundan kurtuluşu da bir günde olmayacaktı. İklim kriziyle beraber karın, suyun saklanması sorunu ve suyun gereksiz harcanması “sıfır günü”nü hazırladı. Yerel yönetimlerin sorunu önemseyerek hızlı davranması, acil çözüm önerileriyle çabuk harekete geçilmesi ve halkın tüm gücüyle buna katılımı çözümün ayaklarıydı. Sorun, an itibariyle Cape Town için çözülmüş olabilir, ancak bir daha yaşanmayacak demek de değil. Üstelik bu durumla karşı karşıya olan tek şehir Cape Town da değil. California, Los Angeles, Pekin, Kahire, Meksiko City ve İstanbul da su kriziyle yakın zamanda tanışabilecek şehirler ve listenin gün geçtikçe artmasından korkuluyor. Zira hepimiz aynı yerkürede yaşıyoruz ve birimizi etkileyen bu ölçekteki bir sorunun, bir diğer ülkeyi etkilememesi ancak hayal olabilir.
Bu yüzyılda su tüketimi, gerek iklim krizi gerek insani kötü kullanım nedenleriyle, 7 kat arttı. Sorun, suyu daha çok sayıda insanın kullanıyor olması kadar suyun nasıl kullanıldığıdır. Bireysel anlamda içmek, diş fırçalamak, temizlik gibi zorunlu ihtiyaçlarımız için fazlaca ve orantısız su kullanımı yapıyoruz. Yiyecek, giyim için de oldukça fazla su tüketimi yapıyoruz, suyu müsrifçe kullanıyoruz. Su, 21. yüzyılın petrolü olarak görülüyor. Suyun fiyatının artması, bazı yerlerde verimsiz ürünleri yetiştirmemek çözüm olabilir. Tarım en etkisiz yöntemlerle yapılıyor, evlerimizde sorumsuzca musluklardan suyu boşa akıtıyoruz. Suyun ne kadar değerli olduğunu ancak bittiği zaman anlayacak gibiyiz, fakat o zaman çok geç olacak. Kendinizi denemek isterseniz, Cape Town’daki insanlar gibi birkaç gün susuz yaşamaya çalıştığınızda, susuzluğun ne derece zor bir yaşamı beraberinde getirdiğini görebilirsiniz. Suyumuza sahip çıkıp bu kabusu yaşamamak dileğiyle.
1- Kişi başına günde 2 tuvalet sifonu kullanma ve 2 dakikalık duş kısıntısı getirildi
İnsanlar banyo sularını azalttı, bu suyu biriktirerek temizlik için kullandı.
2- Suyun dağıtımı kısıtlandı
Suyun dağıtımı, belirlenen noktalarda güvenlik güçlerinin kontrolünde yapıldı.
3- Araba yıkamak yasaklandı
Şehir düzenli devriye gezdi ve araç yıkarken bulunanlara para cezası verdi.
4- Evlerin su sayaçları değiştirildi
Belediye, aşırı su kullanımını önlemek için konutlara 46.170’den fazla su yönetim cihazı kurdu. Cihazlar günde 350 litreden sonra evlerin suyunu kesti.
5- Yıkanmamış saçlar kısıtlamanın simgesi haline geldi
Yıkanmamış saçlar bir simge haline geldi, pek çok kadın saçlarını kısacık kestirdi.
6- Turistlerin su kısıtlamasına uyması için kampanya başlatıldı
Her yıl şehri ziyaret eden yaklaşık iki milyon yabancı turisti şehrin su kısıtlamalarına uymaya teşvik eden bir “Yerel Gibi Kurtar” kampanyası başlatıldı.
İşleniyor…
Başarılı! Listeye girdiniz.
Hata! Bir hatayla karşılaştık ve aboneliğinizi işleme alamadık. Lütfen sayfayı yeniden yükleyip tekrar deneyin.
Hepimiz biliyoruz ki ülkemizde son zamanlarda yaşanan üzücü olaylardan dolayı, oturduğumuz binaların ne kadar sağlam olduğu sorgusu kaçınılmaz oldu. Evet deprem gerçeği. Yaşadığımız coğrafya koşulları itibari ile; Ülkemizin Alp-Himalaya kuşağı üzerinde yer alması, karmaşık jeolojik yapısı ve jeodinamik konumundan dolayı Türkiye’de çok sayıda aktif fay bulunmaktadır. Geçmiş tarihe baktığımızda da, şiddeti yüksek depremleri görmekteyiz. Yaklaşık yüzyıl önce olan bu depremler, hiçbir zaman bir daha olmayacak anlamına gelmiyordu. Yakın tarihimizde olan 19-Ağustos Depremi, bu depremlerin habercisi olup, yaşadığımız yerlerde önlemler almamızı gerektiren bir sinyaldi. Bu önlemleri alırken, işin bilimsel yanı bir yana, şehir, kentleşme kavramlarını çok iyi anlayıp ve hatta 18. ve 19. yüzyıllarda sanayi devrimini kapsayan insan yaşayış biçimlerinde şehirlerin nasıl meydana geldiğini öğrenip günümüze kadar nasıl gelişim gösterdiğini doğru örnekler üzerinde durup, yerleşim yerlerini bu yönde inşa etmeliyiz. İnsan tarihler boyu ihtiyaçları doğrultusunda büyüyerek kentler, şehirler kurmuştur. En küçüğünden en büyüğüne kadar olan yerleşim yerleri kurulurken doğal afetler kimi zaman göz önünde bulunduruldu kimi zaman göz ardı edildi. Gerçek şu ki, plansız ve denetimsiz yerleşim yerleri her zaman zarar gördü doğal afetler karşısında.
Özellikle büyük şehirlerde tehlikenin çok daha fazla riskli olduğu görülüyor. Binaların konumu, yılı, nüfusun oranı, çevresel faktörler, toprak, zemin, altyapı, kanun ve yönetmelikler gibi unsurlar şehirleşme döneminde dikkate alınarak, planlama yapılmalı. Bir şehir kurulurken süresi ne olmalı? Süresi olmalı mı ya da? Dikkat edilecek unsurlar nelerdir? Şehir nedir?
Şehir nedir? Neden şehirlerde yaşarız?
Şehir-Kent kavramları nüfusu on binin üzerinde olan sınırları belli, planı belli olan yerleşim yerleridir. İçinde ticaret, sanayi, hizmet sektörlerini barındırarak insanların daha kolay yaşama sebebi haline gelir. İş imkanları, temel ve sosyal ihtiyaçların olması, ulaşım gibi faktörler insanları büyük şehirlerde yaşamaya iter. Aşırı göç alma, plansız düzensiz yapılaşma, bir şehir için hem tehlikeli hem de yaşam kalitesini düşüren unsurlardır.
Şehir planlamasında daha küçük yapılaşmalarla hareket etmek daha doğrudur. Yerel yönetimler insanlara daha yakın kurumlar olduğundan, sağlıklı bir şehirleşme için, ihtiyaçları, planları göz önünde bulundurarak ‘’şehir planı’’ kurgusunu yapar. Şehir planlama hem teknik hem de sosyolojik açıdan yaklaşılması gereken bir kavramdır. Bu kurguda merkezi yönetimlerin, yerel yönetimlerin, sivil özel kuruluşların ayrı ayrı sorumlulukları vardır.
Brasilia
Tüm bu kavramları değerlendirdikten sonra bir şehrin kuruluş süresinden daha çok doğru planlama, sistemli çalışma, doğru yapılar ile kısa zamanda oluşturulabileceğini de görebiliriz. Kanunlara ve kurallara uyulduğu sürece bir şehri sıfırdan, kısa zamanda –coğrafi koşullar da el verdiği takdirde– kurulabileceğine Dünya üzerinde örnekler vardır. Bunlardan birine Brezilya’nın başkenti Brasilia’yı verebiliriz. Evet çoğumuz Brezilya’nın başkentini halen Rio de Janerio sanıyor olabiliriz. Uzun yıllar başkentlik yaptıktan sonra, ülkenin orta batı kesiminde düzlük bir bölgede sıfırdan şimdiki başkent olan Brasilia inşa edildi.
Resim:1 Başkent Brasilia (www.arkitera.com)Resim:2 Başkent Brasilia
Brasilia’nın en önemli kurulma sebeplerinden biri, Brezilyalıların temel isteklerinden biri olan, uçsuz bucaksız, nüfus yoğunluğu çok düşük kapasiteli iç kesimdeki alanı doldurmaktı. Diğer bir sebep ise, Rio de Janeiro nun jeopolitik konumu, ülke merkezinden uzak olması, kalabalık nüfusu, asayiş problemleridir.
Brasilia şehrinin planlamasına gelirsek; mimari açıdan dünyada eşine az rastlanır bir örnektir. Modern mimari olarak adlandırabilir. Birbirini dik kesen caddeler, blok yapılar, yeşil alana verilen önem ve miktarları, geniş bulvarları ile Brezilya’nın en kalabalık 3. kentidir.
“Dünyaca ünlü mimar Oscar Niemeyer’in imzasını taşıyan ve son derece planlı bir biçimde inşa edilen Brasilia, bu yönüyle UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’ne de girmeye hak kazandı.’’ 1956-1960 yılları arasında 41 ay gibi kısa sürede tamamlanan şehrin 15. ayında ilk etabı bitmiş ve yaşam başlamıştı. İnşası ve barındırdığı bölgelere göre şehir, 21. yüzyıldaki en düzenli, planlı olarak dünyada ilk sıralardadır.
Mimar Lúcio Costa ve Oscar Niemeyer’in hazırladığı kent planı haç biçimindedir: Haçın doğu-batı ekseni, üç gücü simgesel olarak bir araya toplar: Alvorada sarayı denen Başkanlık sarayı ve bakanlıklar; Yüce divan; Millet meclisi ve Senato. İki uçak kanadına benzeyen kuzey-güney ekseni, yönetim yapıları ve toplu konut bloklarıyla asıl kenti temsil eder.
Planlı ve simetrik yapılaşma ile trafik yoğunluğu ve nüfus yoğunluğu problemleri çözülmüştür. Bu planlamanın mimari olan Oscar Niemeyer modern mimarinin en önemli temsilcilerindendir. Kentteki devlet kurumu binalarının yanı sıra dini ve spor mekanlarına da tasarladı. Her biri özel mimariye sahip olan bu yapılar turistlerin de ilgi odağı oldu. Yaklaşık 4 milyon 300 bin kişinin yaşadığı başkent Brasilia’nın tasarlanmasında Oscar Niemeyer’in yanı sıra Lucio Costa ve Joaquim Cardozo gibi isimlerin de büyük katkısı bulunmaktadır. Dünya Kupası’nın maçlarına da ev sahipliği yapan Brasilia, güçlü altyapısı sayesinde sonrasında da çeşitli spor organizasyonlarını kusursuzca düzenlemeyi başarmıştır.
Brasilia inşaat çalışmaları 1957 yılında başlamıştır. En yakın yol 100 km ve en yakın büyük şehir de 700 km uzaklıktaydı. Kentin iklimi oldukça kuruydu, bunun sebebi kentin 700 m gibi bir irtifaya sahip olmasıdır. Zor şartlarda inşa edilmeye başlanan kentte, çok hızlı bir şekilde belli başlı yapılar ve konutlar üç yıldan biraz daha fazla zamanda hem tasarlanmış hem de yapımları bitmişti. Önemli konulardan biri olan maliyet; hiç hesaplanmamış ve ne kadara mal olacağı kimse tarafından bilinmiyordu. Baş mimar Oscar Niemeyer’e maliyet hakkında soru sorulduğunda, bunun bilmesinin mümkün olmadığını söylemiştir. Diğer bir yandan Niemeyer bu kentin, “ırk ve toplumsal ayrımcılığa maruz kalmayacak özgür ve şanslı insanlardan” oluşacağını düşlüyordu.
Resim:3 Başkent Brasilia- Kongre MerkeziResim:4 Başkent Brasilia Resim:5 Başkent Brasilia-Planalto Sarayı
Niemeyer’in işlevsellik karşısındaki umursamazlığının belki bir nedeni de kentin inşası sırasında yaşanan zorluklardı: Proje yarışmasıyla başlayan ve inşaatın bitimine dek süren, üç yıllık korkunç yorucu bir dönemdi bu. BBC’yle yaptığı bir söyleşide Niemeyer, bölgeye ilk kez adım attığında hissettiği “korku”yu tüm içtenliğiyle paylaşmıştı: “Her yerden öylesine uzaktı ki, dünyanın sonuna gelmiştiniz sanki. Hissettiğiniz yalnızlık ürperticiydi”. Barınak olarak çinko kaplı kulübelerden başka bir şey olmadığı düşünüldüğünde, yaşam koşullarının pek parlak olmadığı anlaşılıyor. Kent, bir daha sevdiklerini görebileceklerinden emin olmayan bu işçilerden, sanki cephede savaşıyorlarmışçasına fedakârlık yapmalarını bekliyor gibiydi. […] Niemeyer’e göre ise bu zorlu deneyim aynı zamanda bir çeşit arınmaydı da. Koşulların ağırlığı, işçisinden mimarına kadar projede yer alan herkes arasında sıkı bir bağ oluşturmuştu ve geçici bir süre de olsa Brezilya’da hüküm süren toplumsal ayrımlar ortadan kalkmıştı. (Sürreel Kent: Oscar Niemeyer’in Brasilia Vakası)
1960 yılında tamamlanan kent, kısa zamanda dünyanın ilgi odağı olmuş, mimarisi, yerleşimi, planı ile turist akınına uğramıştır ve hala da ününü korumaktadır.
Brasilia şehir planlamasında dikkat çeken nokta hükümet tarafından halkın isteğine cevap verilmesi ve buna istinaden şehrin kurulmasıdır. Evet günümüze dönecek olursak, doğal afetler her zaman olacaktır. Bunlara karşı önlemler her zaman alınmalıdır. Ama esas önemli olan Brasilia kent örneğinde de gördüğümüz gibi, belki o kadar kısa zamanda olmasa bile, bir şehir mutlaka planlı kurulmalı. Bilen kişilerle çalışılma, coğrafyası, konumu göz önünde bulundurulmalı. Nüfusun çoğalacağı düşünülerek hareket edilmeli.
Kaynakça
Ekşi, U. (2020) İstanbul Aydın Üniversitesi Dergisi – İAÜD – ISSN: 1309-1352, Ocak 2020 Cilt 12 Sayı 1 (83-99) Şehir, Şehirleşme ve Yerel Yönetimler.
Gürün, F. (2020) İstanbul Aydın Üniversitesi Dergisi – İAÜD – ISSN: 1309-1352, Ocak 2020 Cilt 12 Sayı 1 (83-99) Şehir, Şehirleşme ve Yerel Yönetimler.