Blog

Kent bir yılda inşa edilebilir mi?

Yazar Hakkında

alinecatikocak@gmail.com |  + Yazarın diğer yazıları

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Ömer Dursunüstün: 1 yılda ancak kentkırım yapılır

Ömer Dursunüstün
ÖMER DURSUNÜSTÜN Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Sekreteri

6 Şubat depremlerinin ardından hükümet afet bölgesindeki kentleri 1 yılda inşa edeceğini açıkladı. Bu açıklama üzerine TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın bir açıklaması oldu “kent bir yılda inşa edilebilir mi?” diye. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Kent nedir, kentler sıfırdan bir yılda inşa edilebilir mi?

Bu konu iki başlık altında değerlendirilebilir; birincisi bu inşanın maddi koşulları, ikincisi de bu inşayı depremi ve travmalarını yaşamış insanlar için ve onlarla beraber yapmak.

Gerçekten bu kadar sayıda konut üretimi, altyapı ve inşasıyla alakalı tek sorun bir yıllık süre ile kısıtlanması değil, burada kurulacak çalışma biçimleri, buraya gelecek işçiler, burada oluşacak yoğun insan nüfusu ve bunların kendi arasında da bir gündelik hayat kurgusunun olması, yani bu inşa sürecinin maddi koşullarının oluşturulması gerekliliği.

Diğer taraftan bu süreci depremin etkilerini, travmalarını, kayıplarını yaşamış insanlarla birlikte, ancak onları sürece dahil etmeden sürdürmek toplumsal yaraları çok daha büyütecek. Örneğin hala bazı köylerde, ilçelerde uzun zaman önce yapılan deprem konutları, yıllar sonra bile adres tarif edilirken “deprem konutları” olarak geçiyor. Bu konutlar ev olmuş değil, bir semt olarak tanımlanmış değil. Bu şekilde toplumsal travmalar miras bırakılmış oluyor. Orasık, o depremin izini taşıyan deprem konutu olarak tanınıyor. Çünkü mevcudu düşündüğümüzde orası kentle birlikte gelişmemiş oluyor. Bugüne kadarki birikimin, kültürün, gündelik hayatın sekteye uğraması, ihmal edilmesi diğer taraftan yaratacağı gündelik hayatın aşina ve insani olmaması durumu var. 

Elbette ki, gerektiği zaman gerektiği imkanla herhangi bir yapılı alan yeniden yapılabilir. Ama bu yapım insanlarla beraber olmayınca bambaşka bir şey tanımlar ve şu anki uygulamaya baktığımız zaman kesinlikle iyi bir şey çıkmayacak burada. TOKİ’nin tüm şehirlerde yaptığı uygulamalar gibi konut ve ticari alan ayırıp terk edecek buraları. Bu işin maddi koşulunun çok da önemli olmadığını, bir şekilde yapılabileceğini düşündüğümüz zaman böyle oluyor. Böyle bir süreç 10-11 İle yayıldığında; bir sürü ilçe, bir sürü nüfus Türkiye’deki yıllık ortalama konut üretimimizin 11-12 katına tekabül ediyor. Bunu müteahhitlerle yapacakları bölge bu süreçte aslında rantabl olmayan bir bölge. Devamında oraya nasıl çekim sağlayacakları da ayrı bir mesele. Rantabl olmayan bir bölgede tüm Türkiye’nin toplam konut üretiminin 10-11 katını bir tarlanın ortasında üretebileceklerini düşünüyorlar. İddiaları bu ama maddi olarak mümkün değil. Sadece çimento, beton santrallerini düşündüğümüzde bile ülkedekiler yetmiyor. Bu aslında Kanal İstanbul gibi bir mega proje. Her yere bir yılda beş yüzer, biner tane konut yapmayı düşündüğünüzde bu Kanal İstanbul’dan daha büyük bir maliyeti gerektiriyor.

Diğer taraftan geçici barınma alanları olması gerektiği gibi kurgulanmadığı için yetersiz hem de kentle ilişkileri olmadığı için büyük bir nüfus hareketiyle karşı karşıyayız. Bu nüfus hareketiyle memleketine dönmek isteyen ya da dönebilecek durumda olanları yapılacak bölge kalkınma planlarıyla ve çeşitli istihdam şekilleriyle buraya geri çağırabilmek önemli.

Orada kente 5 km, 10 km uzaklıkta bir tarlada evinin olması, daha sonra işe, erzağa, paraya muhtaç yardım bekleyen insanlar yaratmak demek. Yani bu maddi koşullar üstüne ancak böyle bir toplum var olabilir. O nedenle onların geri dönüşü için kentin iş alanları, çalışma alanlarıyla birlikte düşünülmesi gerekiyor.

Aynı şekilde gecekonduların bol olduğu, yavaş yavaş dönüşümlerin, yerinden edilmelerin veya apartmanlaşmanın başladığı zamanlardaki toplumsal ve bireysel kırılmaları biliyoruz Türkiye’de. Balkonunda gecekondudaki bahçesini yaşatmaya çalışan insanlar, hayvanlarını özleyen insanlar, direkt bahçeyle, sokakla ilişki kuramayan insanlar deprem bölgesindeki gibi acı bir sonuç olmasa da bireyleri de çok fazla etkileyen süreçlerde planlama ve yapım işlerinde halkın katılımının hiçbir zaman göz önünde bulundurulmadığını gördük. Ama burada gerçekten kim için yapıldığı bile belli olmayan konutlar yapılacak. Kim yaşayacak burada, nasıl yaşayacak? Hiçbir ekonomik ve sosyal arka planı yok bu fikrin. 

Dolayısıyla 1 yılda bir yerler üretilebilir, 1 yılda bina yapılabilir ama 1 yılda kent inşa edilemez. Birbirleriyle ilişkisi olan, birikimi olan bir toplum yaşantısı üretemez burası.

Kentler sosyal ve kültürel donatılarıyla öne çıkan alanlar. Buralarda yok olan sosyal ve kültürel yapı nasıl tekrar hayata geçecek?

Kentlerin, üstüne koyarak, geliştirerek, bir kısmını terk ederek yeni şeyler yaratarak ama birikimli bir şekilde geliştiği ortada. Hem kültürel, hem ekonomik, hem makroform ve yapılı alan anlamında birikimli gelişmesi bu.

Şöyle düşünebiliriz; sosyal ve kültürel donatılar dediğimiz şeyler aslında “kamusal alanlar.” Kamusallık uzun zamandır niteliksizleştiriliyor, zayıflatılıyor. Bugün bu bölgede sanat galerileri olmazsa, tiyatrodan yoksun kalırsa gibi bir husus değil. Orada bir okul bahçesinde birbirlerine denk gelemeyecek çocuklar var. Bir kahvehanede oturup sohbet edemeyecek insanlardan bahsediyoruz aslında. 

Böyle bir kurguda örneğin Elbistan’ın 100-150 bin arası bir nüfusu var. Çevresinde 4-5 parça biner biner konutlar konulmuş, 5-10 km aralıklarla hepsi farklı farklı yerlerdeler. Daha sonra burada çalışma alanları, sanayisi, ticareti geliştirilse bile bu merkezde birbirlerine uzak yerlerden gelip çalışıp, gece yatakhane gibi konutlarına dönen insanlar oluşacak. Burada kamusal nitelik kaybedilmiş oluyor. Bir taraftan göç, bir taraftan yabancılaşma hem kenti hem diğer insanları etkileyecektir. 

Bu arada kentteki mevcut konutların hak sahiplerine ne olacak, araziler ne olacak hususu var? Bir şekilde yerlerinden edilmiş oldular. Oradaki ekonomik yapıyı düşündüğümüz zaman TOKİ’nin verdiği eve razı olacak bir sürü de insan var. Bu açıdan bakıldığında “kentkırım” gibi birşey bu, kenti alıp parçalayıp 5-10 km çevresine yayıyorsun. 

Depremden sonra uzun süre sosyal medyada Amerikan banliyölerinin görselleri paylaşılmıştı; yeni yerleşimler bahçeli olsun, müstakil olsun diye. Oradaki en büyük problem, yaşamın merkezileşememesi. Banliyölerin otomobil bağımlı olması gibi hususlar var. Bu 100 yıl öncesinin meselesi olarak tartışılmış geçilmiş uluslararası literatürde. Biz yeniden deneyimliyoruz böyle bir şeyi. Çok ilkel bir karar. Üstelik şimdi biz bunu yapacağız ama keyfini çıkarabilecek bir bahçemiz bile yok. Çünkü apartman banliyöleri yapıyor şu an hükümet. 

Bunu bir kentkırım olarak yorumluyorsunuz. Siyasal iktidar kentlerin yeniden inşası meselesiyle kentlerin hem siyasal hem kültürel yapılarını da yeniden inşa etmeyi planlıyor mu size göre?

Son 4-5 yıldır iktidarın en büyük kamusal alan projesi millet bahçeleri oldu. Her şehirde yapılmaya başlandı, yüksek bütçelerle yapıldı. Orada aslında bir toplum tahayyül ediliyor, bir toplum tarifliyor. Camisi olan, kıraathanesi olan, kütüphanede kek yiyen, idari tesisin dibinde oradaki görevlilerin hegemonyası altında bir kamusal alan tarifliyordu. Çok fazla sayıda da uygulamaya geçti. 

Şimdi siyasal iktidarın kamusal alan, sosyo-kültürel faaliyet noktasındaki yaklaşımını ve üretimlerini biliyoruz. Burada bir tarihsel süreç düşünüldüğünde burada şahane meydanlar, şahane kent merkezleri üretme şansı zaten yok. Eğer üretirse de, bir sosyokültürel mekandan ne anladığının en iyi örneğinin millet bahçeleri olduğunu gördük. Açık yeşil alan ancak, cami, kimin çalışacağı belli olmayan, gerekli olup olmadığı tartışmalı 6-7 odalı idari tesis…

Stadyumların kent merkezinden dışarı çıkarılması, tarihi kent merkezlerinin niteliksizleşmesi aslında bunların hepsi siyasal iktidarın toplumla bir savaşı. Toplumsal bağlarımız giderek zayıflamış vaziyette. 

60’lara kadar Türk edebiyatını, sanatını şekillendiren bir sürü yazar, heykeltraş yetiştirmiş bir Ankara son 20 yılda kiminle adını duyurdu? Ulusal manada duyurabilmiş kimsenin yetişmemesinin bir sebebi de kamusallığın olmaması, farklı olanların birbiriyle karşılaşacak mekanlar bulamamasıdır. Bir taraftan elimizdeki mekanlar niteliksizleştirilirken, kimi rant projeleriyle yok edilirken diğer taraftan yeni yaptıkları yerlerde kendi hegemonyalarını kurdukları kentsel mekanlar üretiyorlar.

Deprem sonrasında yapılan konut projeleri, iktidarın bugüne kadarki inşaat politikası ve kentleşme politikasının aslında tutarlı bir şekilde yürüdüğünü düşündürüyor. Çünkü zaten tüm kentlerde istediği buydu; sadece konutlar olsun, kamusallık olmasın, insanlar bir araya gelmesin.

Bu iktidar 2002’den beri gündeme getirdiği ve ısrarla politikleştirdiği kent-şehir ayrımını ortaya koydu. Bu süreç şimdi tam da bunun yeniden inşası gibi görünüyor, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kent, makroformda sınırlanan yakın çevresinden ibaret olan yapılı alandır. Haymana’ya da kent diyebiliriz buna göre. Şehir daha hiyerarşik, daha merkeziyetçi bir yaklaşımın, onun tarifi diyebiliriz. Bunu da en çok hayata geçiren büyükşehir yasası oldu. Köylerin mahalle olması, her şeyin merkeze bağlanması. Hem siyasal hem ekonomik gücü merkezde toplamanın sonucu oldu.

Deprem sonrası Antakya (Foto: Cahit Akın)
Deprem sonrası Antakya (Foto: Cahit Akın)

Afet bölgesindeki kentlerin yeniden inşasında nasıl bir şehircilik anlayışıyla karşılaşacağız? 

Mahalleler bir idari birim olarak anılır. Ama bizim mahalle kültürü, mahalle yaşantısı diyebileceğimiz farklı bağlamlarla ilerleyebileceğimiz artık başka bir şey yok. Sadece son 20 yılda değil bu daha da geriye gidiyor. Muhafazakar ideolojinin kentlerle ilgili yaklaşımını buradan görebilirsiniz; Ankara’da eski kentten (Ulus) yeni kente kurgulanan ve TBMM gibi simge ile biten bir Atatürk Bulvarına karşı Kocatepe Camisi ile biten Mithatpaşa Caddesi’nin geliştirilmesi muhafazakar toplum inşasının mekânsal ayağıdır. İdeolojik olarak ayrımın, kırılmanın arka planıdır bu.

Gerçekten ideolojiyi mekana türlü yatırımlarla, türlü politikalarla yansıtmanın mücadelesi verilirken arka tarafta Ankara’nın gecekondularla büyüdüğü bir dönemden bahsediyoruz. Yani aslında halkçı bir politika olmayan, konut sunumu, bir yaşam tarzı örgütlemek yerine mevcut ideolojinin, kurucu ideolojiyle ve yaptıklarıyla savaşa harcadığı bir efor var. 80 sonrası bu kavga sermayeye terk edildi. 2002’den beri de bu sermayenin temsilcisi olarak seçilmiş bir partinin mevzuat değişiklikleri, yasa değişiklikleri, uygulamaları, söylemlerini gördük biz. Yüz yıllık bir kavganın üretimi. Şimdi burası da böyle, kontrol edilebilir biner konuttan ibaret yaşam alanları. Toplanıp değerlendirme yapabilecekleri, birbirleriyle karşılaşabilecekleri bir alan yok. Ne istihdam sunarsan onu yapmak zorunda olan, bir alternatifi kalmayan kolu kanadı kırık bir toplum yaratacak.

Şehir plancıları yeniden inşanın neresinde?

Planlamanın normal süreci gereği üst ölçekli plan, alt ölçekli plan yapılır, parselasyon yapılır ona göre ruhsatlar hazırlanarak inşaatlara başlanır. Biliyorsunuz bir kararname yayınlandı. Kararnamede planlara gerek olmadan sadece vaziyet planı ile ruhsatlandırılabiliyor. Meslek alanı olarak tamamen dışarıda bırakıldığımız bir süreç.

Herhangi bir görüş alındığına dair bir bilgimiz de yok. Çok hızlı gelişti, o karar çıktıktan sonra kimseden görüş alınmasına da gerek yok. Bizim en başında önerdiğimiz süreç öncelikle geçici barınma alanlarının hızlıca inşasıdır. Yer seçimi daha basittir onun, kurgusu daha kolaydır ve temel ve acil ihtiyaçtır. 

Düzce depreminden sonra 5-6 yıl çadırlarda kalanlar vardı. Irak’ın bazı yerlerinde 70’lerden kalan konteynır kentlerde yaşayan insanlar kentle birleşmiş. Bunlara “geçici” denmesinin nedeni aslında yaşanabilir yerler de olmasıdır. Ama geçici olarak bir yıl boyunca burada kalacaksa, eş zamanlı olarak 50 yıl, 100 yıl ayakta kalacak kentsel alanlar inşa etmek uğruna 6 ay, 1 yıl harcanarak yapılacak bir planlama çalışması gecikme olarak sayılmamalı. Birbirine paralel ve etaplı gidecek bir sürü şey ekarte edildi. Biz meslek alanı olarak tamamen dışarıda bırakıldık.

Şehir plancıları planlamayı nasıl yapıyor, toplu konut bu planlama sürecinin neresindedir?

Toplu konut, sosyal politikayla baş başa gitmesi gereken bir mesele. Konut sunumunu sadece sermayeye, sadece müteahite devredince barınma hakkının yerine getirilmesi tamamen ihmal edilmiş bir vaziyet alıyor diyebiliriz. 

Kentsel dönüşüm yasasıyla uzun zamandır hem büyükşehirin yetkisinde hem bakanlığın yetkisinde kentsel dönüşüm alanları belirleniyor, riskli alanlar belirleniyor, rezerv alanlar belirleniyor. Tamamen kamunun TOKİ eliyle konut sunumu yapabilmesi için elini güçlendiren yasa bunlar. Toplu konut sosyal konut olmadığı sürece yenilmeye mahkum. 

Ankara’da da, deprem bölgesinde de milyonlarca alan böyle imar ediliyor. Ama riskli alana geldiğimizde üzerinde riskli yapılar “varmış gibi” riskli alan ilan ediliyor. 

Bundan sonra afeti önceleyen bir planlama olacağını düşünüyor musunuz?

Bugüne kadar kentte ne yapıldı? Dereyi kapatıp üstüne yolu geçirmeyi becerdik, bir kanala alıp doğal yatakları değiştirebildik, aynı şekilde fay olur, temel hesaplarını yaparım ona göre yaparım deyip geçtik. Dere yataklarının, taşkın alanlarının hepsini de özel mülkiyete geçirdik, yapılaştık. Bu sırada denetleyen kurumlar vardı bir şekilde.

Roma hukukunun temeli şudur “malikle mülkün arasına kamu yararı girer.” Sen her türlü tasarrufta bulunamazsın. Bunun genele bir faydasının olması lazım. Bunu denetleyecek olan da devlet. Devletin asıl amacı bu, o denetleyecek. Bu denetimi “onu da sen yap” diye devrettiğin zaman işte böyle oluyor. İmar barışı denilen “yapıdan maliki sorumludur” noktası, devletin kendini reddetmesidir. O olamaz. Binlerce yıldır her türlü kuralda var kamu yararı kavramı. 

Ayrancı’da günlük ihtiyaçlarınızı yürüme mesafesinde karşılayabiliyor musunuz?

“Herşeye ulaşmak mümkün”

Selin Engin

Evet, yiyecek ve onun gibi temel ihtiyaçlarda sorun yaşamamakla birlikte tuhafiye/teknik ihtiyaç gibi konularda problem yaşıyorum.Belki ben bilmiyorum nerelerde ne olduğunu o kadar ama bir esnaf haritası harika olurdu bence.

Ayrancı, ihtiyaç duyduğum her şeyi karşılayabildiğim ama daha da önemlisi sosyalleştiğim alanları da sağlayabilen bir semt

Elçin Öz

Ayrancı benim için, sınırları bugünkü kadar büyümemiş Ankara’nın merkez saydığım noktalarına (Kızılay, Tunalı) en yakın semtlerinden biri. Buralara yürüyüş mesafesinde olduğu kadar kendi içinde hayatımı sürdürmem için ihtiyaç duyduğum her şeyi karşılayabildiğim alışveriş mekânlarını ama daha da önemlisi sosyalleştiğim alanları (cafeleri, barları, restoranları, tiyatroları, yakın sinemaları, galerileri, atölyeleri, hatta Tarih Vakfı Ankara Şubesi, kitapçıları ile) da sağlayabilen bir semt. Üstelik halâ geçmişin güzel izlerini taşırken, yeninin de tadını çıkarabildiğimiz bir yer. Kentsel dönüşümün bu tadı daha fazla kaçırmamasını diliyorum.görmüyorum.

“Büyük mesafeler katetmiyorum” 

Arzu Özkan

Aslında Ayrancı dediğimiz zaman bana genelde çok uzak mesafeleri çağrıştıran cümleler geliyor.

Ama içinde yaşadığımız ya da bulunduğumuz zaman bir yerden başka bir yere giderken çok büyük mesafeler katetmiyorum ya da zaman harcamıyorum. On beş dakika belki uzun bile sayılır çünkü bana daha kısa geliyor.

Sanırım bunu yeni fark etmeye başladım ama burayı seviyorum.Sokakları insanı daha sakin hissettiriyor, daha güvende. Ağaçlarını seviyorum mesela, içinde barındırdıklarını derinlerinde bize anlatmaya çalıştığı şeyleri…

“Tüm ihtiyaçlarımızı mahalle esnafından karşılıyoruz”

Simin Say

Mahallede esnafların hepsine yürüme mesafesinde ulaşıyoruz ama açıkçası perdeci ya da avizeci hariç. Bunlar için sitelere gitmeyi tercih ediyorum. Sebeplerinden biri seçeneğin az olması ikincisi ise fiyat. Terziyi sadece tadilat için kullanıyoruz ama profesyonel terzimiz de Tunalı da aslında yine yürüme mesafesi. Ayrıca kuru temizleme, döşemeci, yorgan dikici yıkayıcı (evet hala eski tip yorgan kullanıyoruz), sakatatçı, kasap, mezeci, balıkçı, yüncü, kumaşçı, çekirdek kahve… hepsini mahalleden hallediyoruz. Çoookkkkk mecbur kalırsak AVM’ye gideriz, AVM sevmeyenlerdeniz zira.

Bir de bazen evdeki tadilat tamirat işleri için Bauhaus vb. yerlere, onu da eğer mahalledeki esnafta yoksa gideriz. O kadar ki Marmaris – Antalya’daki büyük yangınlara ihtiyaçları bile toptan almıştık esnafımızdan. Yahut pandemi başında siperlik yaparken yine esnafımız ihtiyaçlarımızın %90’ını getiriyordu. Yani evet biz yaklaşık tüm ihtiyaçlarımızı mahallemizden karşılıyor hem de esnafımızla hoş sohbetler ederek karşılıyoruz. 

“Ayrancı sakini olma hoşnutluğum biraz da bu husustan”

Önder Gökçe

Her şeye her an ulaşabilme özgürlüğü olan nâdir Ankara semtlerinden Ayrancı. Ayrancı sakini olma hoşnutluğum biraz da bu husustan, günlük ihtiyaçlarımı semt içinde kolaylıkla halledebilme rahatlığından geliyor. manavı, eczanesi, zincir marketi, fırını, terzisi muhitte oldukça fazla. İnanmayacaksınız ama “davul tozu” bile bulunabiliyor.

“Eksikleri var ama herşeye ulaşmak mümkün”

Sema Seymener

Evet 15 dakika içinde önce bankadan para çekip sonra kasap, manav, yufkacı gibi gerekli yerlere ulaşmak mümkün, pek de rahat oluyor. Ayrıca adım başı kafe, restoran, tostcu gibi yerlerde de mola verip çay içerek  mahalle dedikodusu yapma olanağı da sağlıyor. Ayakkabıcıyı unutmuşum, o da önemli bence. Eksikleri var olmasına var ama bir çırpıda söylemeyi beceremedim. Bir de Kızılay’a dolmuş olsaydı keşke.

“Ayrancı heryere çok yakın”

Ramazan Topoğlu

Kuzgun ile Mesnevi kavşağı yakınında oturuyoruz. Bolca bulunan marketlere, Yeşilyurt köşesindeki eczaneye, sağlık ocağına, fırına, her türlü tamirciye ve ihtiyaç duyulan dükkana 5-10 dakikada yürüyerek ulaşabiliyoruz. Hatta Meclis yanındaki işyerime yıllarca yürüyerek gidip geldim. Ulus’ta tiyatrolardan, sıhhiye Operadan çoğunlukla yürüyerek geldim. Ayrancı her yere her şeye yakın. Anıtkabir’e bile yaya gidilebiliyor.

İspanya’nın Xirivella kasabasının Belediye başkanı seçmenlerine akşam yemeğine gidiyor

Herşey Michel Montaner’in attığı bir tweet ile başlamış.

Her şey Xirivella kasabasının belediye başkanının Ekim ayında attığı bir tweet ile başlamış. “Akşam yemeğini senin evinde yemek istiyorum ve tatlıyı da ben getireceğim”.

Bu tweet sonrası Michel Montaner‘e ardı ardına akşam yemeği davetleri gelmiş ve haftanın çoğu gecesi seçmenlerini evlerinde ziyaret etmek için kapılarını çalmaya başlamış.

Montaner, Guardian Gazetesi’nden Madrid muhabiri Ashifa Kassam’a bu ziyaretlerine “Yanımda polis, koruma ordusu ve danışman olmadan, kapılarını çalıyorum ve merhaba ben belediye başkanıyım diyorum” şeklinde başladığını ifade ediyor.

Xirivella Belediye başkanı Michel Montaner, insanların beklentilerini daha iyi anlamak için çoğu gece davetli olduğu farklı bir aileyi evinde ziyaret ediyor.

“Komşulara sorun”

2015’ten beri İspanya’nın doğusundaki küçük Xirivella kasabasının belediye başkanı olan Michel Montaner, Mayıs ayında yapılacak belediye seçimleri öncesinde 31.000 nüfuslu kasabada seçmenlerin taleplerini daha iyi anlayabilme umuduyla bu inisiyatifi ortaya attığını ancak son haftalarda 60’tan fazla kişiyle çok farklı yemekler yedikten sonra, seçmenlerin sıkıntılarını ve sevinçlerini paylaşma heveslerine şaşırdığını belirtiyor.

Valensiya’nın Xirivella kasabasının belediye başkanı Michel Montaner’in 2023 Mart ayında yapılacak belediye seçimleri için hazırlanacak seçim programı için aklına bir fikir gelmiş: “komşulara sorun”. Belediye siyasetinde bir klasik gibi görünse de, bu toplantılar için farklı bir ortam seçmiş: katılmaya istekli olanların evinde bir akşam yemeği.

Montaner “benim için akşam yemeği aslında oldukça sembolik, çünkü genellikle sadece bir salata ve bir sandviç yerim. Ama önemli olan beni evlerine davet etmeleri” diyor. “Bir kez bu güven ve yakınlık ortamına girdiğimizde, duvarlar yıkılıyor ve insanlar gerçekten akıllarından geçenleri bana söylüyorlar” diye devam ediyor.

Programının izin verdiği ölçüde, Pazartesi, Cuma günleri arasında yaptığı programa, davetlere giderken yerel bir fırından tatlı alarak gidiyor. Bunda da adil davranmak için yerel pastane ve fırınları sıraya koymuşlar, her davete farklı birinden pasta veya tatlı seçerek saat 21.00’de kapıyı çalıyor.

Sizinle ve ailenizle Xirivella hakkında konuşmak istiyorum. Her konu ile ilgili sohbet edebiliriz” dediğini, sohbetin genellikle sabahın erken saatlerine kadar sürdüğünü belirtiyor.

Gençlerle barda buluşup tapas yiyor

Ev sahiplerinden bazılarının bölgede derin köklere sahip olduğunu, bazılarının ise Ukrayna veya Bulgaristan gibi ülkelerden göç ettiğini vurguluyor. Ev sahipleri tarafından keklik turşusundan domuz eti wellington‘a kadar çok çeşitli yemekler ikram edilse de geçenlerde yirmili yaşlarındaki bir grup onu bir bara götürüp tapas yemişler. Gelecek ay da bir rahiple randevusu olduğunu söylüyor.

Seçmenlerin söylediklerini dikkatle dinleyip notlar aldığını söyleyen başkan, konuşmalarda belediyeye ait spor salonunun genişletilmesi, konser alanları istekleri, yeşil alan, sokak cadde temizliği hakkında iyileştirme talepleri ve kibar eleştiriler de bulunulduğunu söylüyor ve dürüstçe eleştiri yapılmasını taktir ettiğini, sadece iyi şeyler duymanın gerçekleri yansıtmayacağını belirtiyor.

Yemek sırasında sohbet sadece belediye işleri ile ilgili olmayabiliyor. İnsanlar açık yüreklilikle kişisel, ailevi veya eğitimle ilgili sorunlarından da bahsediyorlar. 2015’den beri görevde olan Montaner yeni dönemde de adaylığa hazırlanıyor ve “dürüst olmak gerekirse, ne bulacağımı asla bilmiyorum ama gerçekten harika ailelerle tanıştım” diyor.

Belediye başkanının ev ziyaretleri bölge sakinleri arasında çok popüler olduğu için Montaner’in yemek takvimi Mart ayına kadar tamamen dolmuş.

Tek başına, korumasız, danışmansız yaptığınız bu ziyaretlerden korkmuyor musunuz diyenlere, bu akşam yemeklerinin İspanya’da hakim olan siyasi kutuplaşmalardan arınmış olduğunu, endişe duyulmaması gerektiğini belirterek “İspanya’daki 8.600 belediye başkanının ayda bir kez bir komşunun evinde akşam yemeğine gittiğini hayal edin, gerginliği, öfkeyi azaltır ve insanlar temsilcilerini gerçekten tanır” diyor. 

Tiyatro, dekorsuz, ışıksız, kostümsüz hatta oyuncusuz bile olur ama seyircisiz olmaz

Tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır. Turgut Özakman

Bu sayımızda, sanat yapma arzusu ile yolları kesişen dört arkadaşın kurdukları bir tiyatro oluşumu olan ve oyunları semtimizde sergilenen Sisifos Sanat’a ve bu ekibin iki üyesi Burak Efe Meyilli ve Tuğkan Öztürk’e yer vereceğiz.

Bize kendinizden bahseder misiniz?

Efe: Ben Burak Efe Meyilli, 28 yaşında bir yazar ve oyuncuyum, hadi bir de yönetmen diyeyim çok sık yapmasam da. Hukuk Fakültesi mezunuyum ama meslekle bir alakam kalmadı, artık sadece biraz havasını attığım ayrıntı benim için.

Tuğkan: Ben de Tuğkan Öztürk, 25 yaşındayım, yazılacak birçok hikayenin henüz çok başındayım. Mühendislik fakültesi mezunuyum ancak kendimi daha çok tiyatro üreticisi olarak görüyorum.

Tiyatroya ilginiz nasıl başladı? Bu ilginin doğmasında neler etkili oldu?

Efe: Çocukken yazmaya ve bir şeyler canlandırmaya meraklıydım, ailem enerjimi atayım diye beni bir tiyatro kursuna yolladı. Şimdi görüyorum ki benim için nokta atışı bir yönlendirme olmuş bu.

Tuğkan: Ben Kırşehir’de büyüdüm. Pek tiyatro yoktu ama televizyonla büyümenin büyük etkisi oldu sanıyorum. Televizyonda gördüğüm insanlar gibi olmak istemiştim. Oynamayı hayal etmek çok keyifliydi. Anaokulundayken bir skeç sahneleyeceğimizde bütün rollere “Ben oynayacağım!” diye atlardım. Hâlâ da böyle yapıyorum.

Farabi Sahnesi’nde gösterimde olan “Sanat” adlı tiyatro oyununuzda sizi izledik, başarılı performansınızı ve seyirciden aldığınız dönütleri yerinde görmüş olduk böylece. Peki sizler rol seçimlerinde nelere dikkat ediyorsunuz? Bir tiyatro metnini okuduğunuzda, “Ben bu kişi olmalıyım!” dediğiniz yerler oluyor mu?

Efe: Kendi dertlerime benzer dertleri olan, benim amaçlarımla benzer gayelerde olan karakterleri kendime yakın bulurum. Örneğin, Sanat oyununda Sergey adlı karakteri canlandırıyorum, bu karakter yüksek bir meblağ ödeyerek üzerinde tek bir çizik dahi olmayan bembeyaz bir tablo satın alıyor. Bu tablonun da tüm olumsuz eleştirilere rağmen bir şaheser olduğunu düşünüyor. Ben de Sergey ile aynı fikirdeyim, bembeyaz bir tablo dahi ona bakanda sanatsal hisler uyandırıyorsa evet bunun adı sanattır ve evet, o eser bir şaheserdir.

Tuğkan: Bir tiyatro metni veya bir romanla karşılaştığımızda ana karakterle bağ kurmaya daha eğilimli oluyoruz. Çünkü ana karakterin iç dünyasını, motivasyonlarını, geçmişini, aslında amiyane tabirle her şeyini yazar doğrudan okura sunuyor. Yan karakterler ise birkaç ipucu ile anlatılıyor ve hikayesi o birkaç ipucu ile tamamlanmış oluyor. Bu açıdan bakınca yan karakterleri canlandıracak oyuncuların aslında birer yazar olup ipuçlarını doldurarak karakterini yaratması gerekiyor. Ben, yönetmen olarak bir rol dağıtacağım zaman kim o karakteri “yazabilir” bunu düşünüyorum. Ben bir karakteri canlandıracağım zaman aynı şekilde bu sefer ben hangi karakteri daha iyi yazabilirim diye düşünerek seçim yapıyorum.

Sizce sahne bir bağımlılık mıdır? İzlenme deneyimini tarif edebilir misiniz? Bu deneyim sizin için ne ifade ediyor?

Efe: Sahne tozu diye bir şey var tabi. Bir çeşit bağımlılık mı? Bence evet. İzlenme deneyimi büyük bir baskı elbette fakat bu baskının altında güzel bir iş ortaya koyduğunu görmek insan için hayatı çok anlamlı hale getiriyor.

Tuğkan: Bu biraz farklı bir soru. Ben tiyatroyu bıraktığımı hayal dahi edemiyorum ancak bunu bağımlılık olarak da tanımlayamam. Bağımlılık olumsuz çağrışım yapıyor sanki. İzlenmek ise büyük bir sorumluluk. Günümüzde dikkatimiz dağılmadan bir işe 5 dakika bile odaklanabilmek mümkün değilken, seyircinin 2 saate yakın bir zamanı bizlere ayırması çok ama çok değerli. Sahneye her zaman bu farkındalık ile çıkmak gerekiyor.

Oyunculuk ve yönetmenlik deneyimlerinizi düşündüğünüzde kendinizi hangisine yakın hissediyorsunuz, arasındaki farklardan bahseder misiniz?

Efe: Oyunculuk bir tutku, daha ziyade katartik bir eylem, hissetmeye dayalı. Yönetmenlik ise nereye gideceğini bilmediğin bir gemi kaptanı olmak, yol bulmak gibi. Ben kendimi daha ziyade oyunculuğa yakın buluyorum.

Tuğkan: Evet bence de oyunculuk bir tutku işidir ancak yönetmen olmak için deli olmak gerekiyor. Çok büyük bir sorumluluk farkı var ortada, resmin tamamını yaratmaya çalışmak ya da resmin bir parçasında var olmak… Bir seçim yapmak çok zor, ben ikisine de eşit mesafedeyim diyebilirim.

 “Sanatçı” ya da “tiyatrocu” olmak nasıl bir duygu?

Efe: Askerlik çok ilginçtir. Askeriye kadar sanatçı olmanın ilgi çektiği bir ortam daha görmedim. Ülkenin her yanından, kültüründen ve mesleklerinden insanların aslında sanatın önemine ve değerine ne kadar vakıf olduğunu gördüm. Hani nasıl desem törende şiir okuyorum diye askeriye kantininden bana cips, kola ısmarlayan da oldu.

Tiyatroya ilişkin bir hayaliniz var mı?

Tuğkan: “Godot’yu Beklerken” oyununu ilk okuduğumda gerçekten büyülendiğimi hissetmiştim. Tiyatroya ilgimi katlayan oyunlardan biriydi belki de. Okuduktan yıllar sonra da üniversitedeyken sergilemek istedim Godot’yu. Bir kaç prova sonrası ise bunun için henüz erken olduğuna karar verdik. O gün bugündür. Bekliyorum Godot’yu. Birgün gelecek ve sahnede beklemeye devam edeceğiz.

Sizce, ülkemizde ve/veya şehrimizde tiyatroya dair en büyük problem nedir? Bu problemin çözülebilmesi adına, biz sanat tüketicilerinin, sanat üreticileri adına yapabileceği neler var?

Efe: Tiyatroda yaşanan en büyük sıkıntıların temeli bence ekonomik. Ekonomik kaygılar sanat yapmayı, risk almayı zorlaştırıyor. Tiyatroya gidin, size hitap eden bir oyunun bambaşka bir deneyime dönüştüğünü göreceksiniz.

Tuğkan: Bir tiyatro, dekorsuz olur, ışıksız olur, kostümsüz olur hatta oyuncusuz bile olur ama seyircisiz olmaz. Biz tiyatro yaparken izleyicide bir anlık bile olsa bir düşünce yaratmak istiyoruz. Bu motivasyonla yola çıkıyoruz. Sanat tüketicilerini farklı kaynaklardan beslenmeye davet ediyorum. Sadece belli oyuncuların veya grubun oyunlarına yönelmektense farklı kaynaklardan beslenmek tüketici açısından daha yararlı olacaktır diye düşünüyorum.

Bizlere oyunlarınızdan bahseder misiniz? Sizi takip etmek isteyenler hangi platformlardan ulaşabilir?

Efe: Güncel olarak gösterimde “Sanat” ve “Ormanlardan Hemen Önceki Gece” oyunlarımız var. Ayrıca ilk oyunumuz olan Kaktüslü Adam’ı da tekrar seyircimizle buluşturmak için provalara başladık. Ormanlardan Hemen Önceki Gece, her yerde ve herkeste yabancı olmuş, yaşamla ölüm arasında bir adamın derdini anlatma çabası. Hem ait olmak hem reddetmek isteyen, hem yaşamak hem de ölümle burun buruna gelmek isteyen oksimoron bir adamın hikayesi. Kaktüslü Adam ise işsizliğin hat safhaya ulaştığı bir ülkede işsizlik temelli intiharların arttığı bir dönemde geçiyor. Farklı gruplardan bir avuç intihara meyilli insanın, aynı parkta yollarının kesişmesini ve bu kesişimden doğan başkaldırıyı anlatıyor.

 Tuğkan: Ben de Sanat adlı oyunumuzdan bahsedeyim. Sanat aslında bir dostluk hikayesi diyebilirim. Birbirleriyle çok sık görüşemeyen ancak dostlukları çok eskilere dayanan üç arkadaştan biri, günün birinde beyaz bir sanat eserine bir servet harcadığında tepkilerimiz ne olur? Oyunda bu soruya yanıt bulmaya çalışıyoruz. Güncel olarak gösterimde olan üç projemiz var ancak elbette ki dahası da olacak. Bunlar için bizi sosyal medya üzerinden “Sisifos Sanat” olarak aratıp takip edebilirler.

Ayrancı Semti’nde bulunan tiyatro merkezlerinden birinde oyunlarınızı sergiliyorsunuz. Buradan yola çıkarak, semtimizin tiyatroya yaklaşımı ile ilgili genel değerlendirmenizi alabilir miyiz?

Tuğkan: Ayrancı’nın yıllar içinde bir tiyatro semtine dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Tunalı’daki sahnelerle birlikte bu civarda altı adet sahne var. E tabi bu karşılıklı bir ilişki. İlk sahne açıldı ve böylece bu çevrede bir tiyatro kitlesi oluşmuş oldu. Daha sonra bir ikincisi açıldı ve hem bu kitleden beslendi hem de bu kitleyi büyüttü. Sonunda sayı altıya kadar yükseldi. Eminim ki bu sayı daha da artacaktır. Çünkü burada artık bir tiyatro kültürü oluşmuş durumda. Bundan dolayı Ayrancı’daki tiyatro izleyicisi oranının diğer mahallelerden çok daha yüksek olduğunu düşünüyorum.

Efe: Ayrancı tiyatroya gitmeyi seven, sokakları ve insanları temiz, sanata ilgili bir semt. Çevrede pek çok sahne var, bu semt bu sahneleri yalnız bıraksaydı, bu yerler ayakta kalamazdı. Biz de yıllardır koltuklarımızı dolduran Ayrancılılara teşekkür ederiz.

Çankaya Belediyesi Aziziye Mahallesinde onarım ve bakım çalışmaları yaptı.

Çankaya Belediyesi Ayrancı Aziziye Mahallesi içerisindeki Ahmet Tunç Parkı’nda onarım ve yenileme çalışmaları ile merdivenli sokağın onarım işlerini yaptı.

Aziziye Mahalle muhtarı Güldane Tenç

Ayrancı semti içerisinde yer alan en büyük mahallelerimizden Aziziye mahallesi muhtarı Güldane Tenç, uzun zamandır bakım ve onarım gerektiren iki önemli yerin onarım ve yenileme işleri yapıldığını ifade etti.

Aziziye mahallesi Atakule’den Mesnevi Sokağına kadar olan büyük bir alanı kapsıyor. Büyük oranda yokuşlar ve vadilerden oluştuğu için özellikle yaşlı ve çocuklar sokaklardaki bozuk kaldırım ve yollarda zorluklar çekiyorlar. Mahallemizde  yer alan Ahmet Tunç parkını çevreleyen bordürler uzun zamandır yıpranmıştı. Bozulan bordürlerin yerine duvar ve çit yapılarak daha güvenli hale getirildi. Çocuk parkının oyun grubu da yenilendi. Merdivenli sokağın basamakları çok tehlikeli hale gelmişti, onlarında onarımları yapıldı. Çankaya Belediye başkanımızı Alper Taşdelen’e ve fen işleri çalışanlarına teşekkür ederim, emeklerine sağlık” dedi.

Ayrancı’da bir mahalle bostanı

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Kedilerle, salyangozlarla, komşularla, çocuklarla birlikte

Cemile Sunar Özalpay geçen yaz Ayrancım Derneği’nin sosyal medya hesapları üzerinden bize ulaşıp Ayrancı’yla ilgili bazı bilgileri ve görüşlerini paylaşmış ardından oturdukları apartmanın arka bahçesinde küçük bir bostan yapmaya çalıştıklarından bahsetmişti. Bunun üzerine hem heyecanını paylaşmak hem de bostanın durumunu görmek için kendisiyle buluşup söyleşmiştik. 
Mahalle bostanı, kent bostanı, kent bahçeleri konuları son yıllarda çok popüler oldu. Fakat bu girişimlerin daha başında “biz bostan yapacağız, belediye bize yer versin”, “biz bahçe ekeceğiz tohum versin, fide getirsin” gibi talepler gelişiyor. İşin garibi bunu söyleyenlerden hiçbiri kendi apartmanının bahçesini bu işe koymak istemiyor, kendi komşularıyla salatalık, domates paylaşmak istemiyor, kendi deneyimlerini, bilgisini apartmandaki çocuklara göstermiyor ama herkesin bir yer talebi, fidan isteği, tohum listesi var.
Cemile Sunar’ın hikayesi bunun tam tersi gelişmiş, bence ders alınacak, desteklenecek ve örnek gösterilecek bir girişim. Kendisi öğreniyor, gözlem yapıyor, komşularıyla ilişki kuruyor, onlardan izin istiyor, bahçesindekini, saksıda büyüttüklerini komşularıyla paylaşıyor. Buyurun hikayesine birlikte ortak olalım.

Peyzaj yüksek mimarı Cemile Sunar

Cemile Sunar Özalpay ismim, Peyzaj yüksek mimarıyım. Kent bahçesi, kent peyzajı konularında hep okuyup araştırdığım şeylerdi. Çiğdemim Derneğini falan çok takip ediyordum Ayrancı’da da dernek kurulunca çok sevinmiştim. Hep katılmak istemiştim, yazı yazmak istiyordum, tanıştıktan sonra artık devam eder ve yazarım diyorum. 

Ben İzmirliyim, 2016’dan beri buradayım. Selçuk bu apartmana 2011’de taşınmış. Hep Ayrancı’da oturmak istemiş, parka yakın burayı bulunca hemen taşınmış. Ben arada “inelim bir bakalım nasıl bir bahçe var arkada” diyordum ama biz bahçeye nerdeyse hiç inmiyorduk.

Peyzaj mimarıyım ama bitki, fidanlık kısımlarında daha çok oldum. Peyzajı seçme sebebimde tasarımda bitkinin, doğanın bir arada olduğu bir meslek olmasındandır. Hem kendimden bir şeyler katabileceğim bir alan hem de doğayla bir arada olabileceğim bir alan.

Reşat Nuri Sokakta bir (Sukkala Garden) atölyemiz var. Saksılar tasarlıyorum, betondan üretimler yapıyorum.

Ayrancı peyzaj açısından, mahalle kültürüyle, bitkiler, bahçeler açısından son yıllarda biraz bozulmuş. Yeni binalar yapılırken, ön bahçeler, arka bahçeler yıkılmış. Buna rağmen bütün bir sokakta aynı dokunun birbirini takip ettiğini görebiliyorsunuz. Güller, zambaklar, meyve ağaçları hepsi var. O yüzden Ayrancıyı ben de hep severim. 

Bahçeyi kullanma fikri nasıl gelişti?

Ankara’nın bu tarafı çok güzel. Çok gözlemliyorum; Ayrancıyı, kendi sokağımızı da, neler, ne zaman çıktı, bazen yok olup giden bitkiler var, onlara da çok üzülüyorum. Hepsini gözlemleyip yaşamayı çok seviyorum. Burası da biraz öyle. 

Ben balkonda sebze yetiştiriyordum. Bizim balkonumuz çok güneş alıyor ve sürekli iki balkon arasında bitkileri taşımak zorunda kalıyordum. O da çok verimli olmuyordu. Bahçeye inmemiz aslında çok geç oldu.  Biraz pandeminin etkisi oldu, pandemide komşularımız daha fazla kullanmaya başladı bahçeyi. Aslında kimse inmiyordu, çocuklar biraz kullanıyordu. Pandemide yaşlılarımız hepsi gelip oturdular. Pandemi sürecinde arka bahçe çok kullanıldı sonra normalleşmeyle herkes eve geri döndü. Biz de dışarı çıkmak istediğimizde kahvemizi yapıp vadiye iniyorduk daha çok. Ama burası gördüğünüz gibi serin, gölge, esintili, güzel bir alan aslında. 

Ben buraya nasıl geldim? Balkonda bitki ‘yetiştirememe’ sürecinde Ankara’nın yakınlarında bir yer edinelim diye düşünüyorduk. Balkonda biberiye, nane, patates, maydanoz, fesleğen gibi şeyler yetiştirmeye çalışıyorduk. 

Buraya inmeyi sadece “hayal ediyordum”. Apartman yöneticimizle konuştuk birgün. Arka bahçeye birşeyler ekebilir miyiz, apartmanla konuşsak mı, izin verirler mi diye sorduk. Yöneticimiz “ekebilirsiniz, kimse için bir sorun olacağını sanmıyorum” dedi. Önümüzü böylece açınca ben de o heyecanla çapamı aldım geldim bahçeye. 

Biraz gözlemledim hangi alanı ekebiliriz diye. Kediler var, çok salyangoz var, çocuklar oyun oynuyor onları engellesin istemedik. Böylece küçük bir alan seçtik ekim için. Benim daha önceden bazı girişimlerim vardı; Güneşköy vardı, TADYA Derneği var, ilk fidelerimi de onlardan aldım. Kendi yetiştirdiğim fidelerim vardı. Aslında Ankara’ya gelmeden önce buradaki ekoloji topluluklarını falan araştırmış, onları bilen biriydim. Buraya geldikten sonra içerisine girip ne kadar varolabiliyorsam çalıştığım bir alan oldu. İşte bu deneyimlerin sonrasında bahçeye de böylece inmiş olduk.

Apartmandaki çocuklar falan ilgi gösteriyor, ‘sen yokken suladım ben’ diyor. Hangi bitki olduğunu soruyor, öğreniyor, ilgililer. 

Bu bostandan önce tarım deneyiminiz var mıydı?

Ben Ödemişliyim, patatesi meşhurdur. Çocukluğumdan beri anneanne bahçesinde yetiştim. Bizim orada otlar yenir, ot toplamaya gidilir. Biz pikniğe gittiğimizde anneler hep poşetlerle giderler, dolu dönerler. Çocukluğumuz böyle geçti bizim Anneannemin bahçeli bir evi vardı. Onun bahçesinde herşeyi vardı, incir ağaçları, yer elmaları, asmalar, üzümler herşey vardı. Çocuklukta oradan geliyor toprakla ilişkimiz. Onların eli güzeldi, her diktiği yeşeren ellerden, annemde de anneannemde de vardır bu. Bende o kadar yüksek değil bu. Ben biraz çabalayarak devam ettiriyorum. 

Anneannemin bahçesindeki alışkanlık nedeniyle buraya hemen yer elması ektim. Çok yıllık bir bitki her yıl büyüyecek. Bazı yerde de varolanı değerlendirmek gerekiyor. Burada patates var, evde filizlenenleri diktik. 

Bostanımızda biberler var, apartman görevlimizin büyüttüğü naneler var. Semizotu, fesleğen, ıspanak, yer elması, biberiye var. 

Burada salyangozları ne kadar uzak tutabiliriz, kedileri nasıl uzak tutabiliriz, başka hangi zararlılar gelebilir biraz gözlem için deneyimlere ihtiyaç var. Kardeş bitki yöntemiyle de yararlı böcekleri çekip, zararlıları uzaklaştırmak, birlikte dikim tekniğiyle toprağa azot bağlayıp diğeriyle kullandırtmak biraz onları deneyimleyip bize hangisi iyi gelecek ona bakmak gerekecek. Selçuk teknolojik şeylerle ilgilenir, belki bir sulama sistemi yapabilirim dedi. Damacana koyup damlama sulama gibi birşey yapalım mı diye düşündük. Biz biraz kendi çözüm bulan, kendi üreten kişileriz. 

Evde yediğimiz kuruyemiş kabuklarını biriktirip malç olarak kullanıyoruz. Aslına benim bahçede ilk yapmak istediğim şey kompost yapabilmekti. O biraz daha zor. Evde yapıp direk buraya da getirebiliriz. Organik dönüşümü de sağlamış oluruz.

Hani ay dikime başladınız?

Ben biraz geç başladım. Çünkü geçen yıl yağmurlar, fırtınalar durmadı. Domates fidelerimin bazılarını kaybettim. Temmuz gibiydi bahçeye dikime indiğimiz. 

Bahçeyi nasıl kullanıyorsunuz?

En çok pandemi döneminde hava almak için kullanıldı. Onun dışında pek kullanılmıyor.

Biz ön taraf kotta olduğumuz için burayı doğrudan göremiyoruz. Bahçeden ıhlamur toplamak istiyorduk, dökülmüştü toplayamadık. Birkaç yıl vadiden toplamıştık. Orada da insanlar toplarken ağaçlara çok zarar vermeye başladılar. 

Bu yıl biraz daha gözlemek gerekebilir. Budama gerekebilir, bütün bahçeye bir plan gerekebilir. Mevcut ağaçların hepsini daha verimli hale getirebiliriz.  Belki apartmandan başka fikirler gelebilir. Biraz daha aromatik bitkilere, daha kolay bakabileceğimiz, daha ekolojik şeylere yönelebiliriz.

Kediler için bir tarafa kedi çimi ekebiliriz diye düşünüyoruz, oraya gidebilirler. Bizim de kedimiz var, seviyoruz onları.

Kentsel peyzaj alanına da dahil oluyor kent bahçeleri. Apartman bahçeleri, kent bostanları hepsi bir bütün olarak kentsel peyzajı oluşturuyorlar. O yüzden ben meslek olarak da çok yakınım, bu tarz oluşumlara ve araştırmalara. Bir de böyle bir varlığı kullanabiliyor olmamız da önemli, burada kullanabileceğimiz bir alan var. Şu an herşeyin fiyatı müthiş yükselmiş durumda. En azından kahvaltıda bile taze yiyebileceğimiz sebzeyi çıkarabilsek herkes için bu bahçe gayet yeterli aslında.

Yöneticimiz, bahçe başarılı olursa bu alanı büyütebiliriz de demişti. O zaman denemeye başlayalım, biz başlarız katılmak isteyen, güzel oldu büyütelim diyebilir.

Bütün bunları yaptınız, ne hissediyorsunuz?

Denemeden ibaret değil bu büyük bir hayal. Bu ilk adım dediğimiz için deneme diyoruz. Ulaşılabilir, herkesin erişimine açık, istediğimiz herşeyi yetiştirebileceğimiz, bir sınırımızın olmadığı, bize ait olan ve bizimle büyüyecek bir alan. Şu an 6 m2. Taze patates ve biber diğer aromatikler olabilir ama o yer elmasının olması bile beni çocukluğuma götürüyor.

Ankaraya yakın bir yerde kendimize bir yer almak en az 80 km. 80 km’yi git gel, her an yakın olamayacaksın. Karbon ayak izimizi de yükselten bir süreç. Neden hafta sonu o kadar yolu git gel yapalım, burada onu kısaltıyoruz hemen arka bahçemizde. Apartmanın buna yapabilirsiniz demesi de bir şans. Burası çok büyük bir nimet bizim için.

Ben gastronomiyi de çok severim. Mutfağı, aşçılığı, yemekleri de çok severim. Fesleğenler, biberiyeler, orada taze koklayacağınız patatesle marketten aldığınız patates arasında çok büyük bir fark var. Kimyasala maruz kalmıyorlar, biz de kimyasal kullanmayacağız. Daha doğal bir yetiştirme alanı olacak. Belki ileri süreçlerde kompost işin içine girer. Belki yükseltilmiş alanlarda yetiştirme, damlama sulama olabilir. 

Ben zaten çok anlam yüklerim böyle şeylere. Bu beni mesleki olarak da doyuruyor. Apartmanla, mahalleyle olan iletişimimi de yükseltiyor.

CEMİLE SUNAR ÖZALPAY

SUKKALA GARDEN

Reşat Nuri Sokağı No: 28/A  Y.Ayrancı

Ortak gündemimiz kira sorunu

Ülkemizin maruz bırakıldığı yüksek enflasyon, kira ilişkilerimize de sirayet etti. Bunun üzerine Türk Borçlar Kanunu’na getirilen geçici madde doğrultusunda, 11.06.2022 ile 01.07.2023 tarihleri arasında yenilenecek konut kiralarında, kira bedelinin artışına yönelik üst sınır %25 olarak belirlendi ve bu orandan fazla yapılan artışlar geçersiz kabul edildi. Ancak, yine enflasyon nedeniyle, %25 oranında yapılan bu artırım, mülk sahiplerini tatmin etmedi. Bunun üzerine kiraya verenler, çözümü kiracılarını mülklerinden çıkartarak taşınmazlarını yeniden kiraya vermekte buldu. Peki bizler kira ilişkisinin hangi koşullarda sona ereceğini, kiraya veren ve kiracı olarak, haklarımızın neler olduğunu biliyor muyuz? Gelin birlikte gündemdeki bu sorunun detaylarına inelim. 

Konut ve çatılı işyeri kiralarının son bulmasını iki ayrı ana başlık altında toplayabiliriz: Kira sözleşmesinin bildirim yolu ile feshi ve dava yolu ile sona erdirilmesi. 

Kira sözleşmesinin bildirim yolu ile feshi

Kira sözleşmesinin bildirim yolu ile feshinde, kiracı belirli süreli kira sözleşmesinin süresinin bitiminden en az on beş gün önce sözleşmeyifeshedeceğine ilişkin bildirimde bulunarak feshi gerçekleştirebilmektedir. Bu bildirimin usulüne uygun şekilde yapılmaması halinde kira sözleşmesi aynı koşullar ile bir yıl süreliğine uzatılmış sayılacaktır. Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde ise kiracı, altı aylık kira döneminin sonu için, üç aylık fesih bildirim süresine uyarak, kira sözleşmesini feshedebilmektedir. Kiraya verenin ise, sözleşmeyi, sürenin bitimine dayanarak fesih hakkı bulunmamaktadır. Kiraya veren, her iki tür sözleşmeyi de, ancak 10 yıllık uzama süresi sonunda, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az 3 ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla feshedebilmektedir. Bu bildirimlerin geçerliliği ise yazılı şekilde yapılmasına bağlıdır. 

Kira sözleşmesinin dava yolu ile sona erdirilmesi 

Kira sözleşmesinin dava yolu ile sona erdirilmesi ise kanunen belirlenmiş bazı sebeplerin varlığına bağlı kılınmıştır. Taraflar, aralarında anlaşmak suretiyle yeni dava sebepleri kararlaştıramayacaktır. Kanunen sınırlı sayıda sayılan bu sebepler şunlardır:

Kiraya verenin kiralananı kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya bakmakla yükümlü olduğu kişiler için konut veya işyeri olarak kullanmakta gerçek ve zorunluluk arz eden bir gereksinimi varsa; yahut kiralananın, yeniden inşa veya imarı amacıyla tadilata girmesi gerekiyor ve bu tadilat sırasında kullanımı imkansız ise, kiraya veren, belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonundan itibaren bir ay içerisinde tahliye davası açabilecektir. Belirsiz süreli sözleşmelerde ise, altı aylık fesih dönemi için en geç üç ay önceden yapılacak bildirim süresine göre belirlenen tarihten itibaren bir ay içerisinde tahliye davası açabilecektir. 

Belirtmeliyiz ki, konut veya işyeri gereksiniminin zorunluluğu gerekçesiyle veya yeniden inşa ve imar amacıyla  kiracının tahliyesinin ardından haklı sebep olmaksızın kiraya veren kiralananı üç yıl geçmedikçe eski kiracısından başkasına kiralayamayacaktır. Ayrıca, eski kiracının yeniden inşa ve imarı gerçekleştirilen taşınmazları, yeni durumu ve yeni kira bedeli ile kiralama konusunda öncelik hakkı bulunmaktadır. Bu hakkın, kiraya verenin yapacağı yazılı bildirimi izleyen bir ay içerisinde kullanılması gerekmektedir. Kiraya veren, bu hususlara aykırı davranması halinde, eski kiracısına, son kira yılında ödenmiş olan bir yıllık kira bedelinden az olmamak üzere tazminat ödemelidir. 

Bir başka tahliye sebebi ise; yeni malikin, kiralananı kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut veya işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu haline ilişkindir. Bu zorunluluk halinde, yeni malik, kira sözleşmesini kiralananı edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde tahliye hususunu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, bildirimden altı ay sonra açacağı bir dava ile sonlandırabilecektir. 

Yine, kiracı, kiralananın tesliminden sonra, kiraya verene karşı, kiralananı kira sözleşmesinin kurulmasından sonraki belli bir tarihte boşaltmayı özgür iradesiyle ve yazılı olarak üstlendiği hâlde boşaltmamışsa, kiraya veren, kira sözleşmesini bu tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sonlandırabilecektir. 

Ayrıca, kiracı, bir yıldan kısa süreli kira sözleşmelerinde kira süresi içinde; bir yıl ve daha uzun süreli kira sözleşmelerinde ise bir kira yılı süresi içinde kira bedelini ödemediği için kendisine yazılı olarak kiraya veren tarafından iki haklı ihtarda bulunulmasına sebep olmuşsa, kiraya veren, kira süresinin ve bir yıldan uzun süreli kiralarda ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden başlayarak bir ay içinde, dava yoluyla kira sözleşmesini sonlandırabilecektir.

Bu noktada belirtmek gerekir ki, ihtarların haklı bir sebebe dayanması, yazılı olması ve muaccel olan kira borcuna ilişkin çekilmiş olması gerekmektedir. Ayrıca ihtarın akabinde ödeme yapılmış olması, ihtarı geçersiz kılmayacaktır. 

Son tahliye sebebi ise, kiracının veya eşinin aynı ilçe veya belediye sınırları içinde oturmaya elverişli bir konutu bulunmasına ilişkindir. Bu durumda kiraya veren, kira sözleşmesinin kurulması sırasında bu hususu bilmiyorsa, sözleşmenin bitiminden başlayarak bir ay içinde sözleşmeyi dava yoluyla sonlandırabilecektir. Burada bahsi geçen konut, hem yapısı hem de kiracının sosyal durumu göz önüne alındığında oturmaya elverişli olmalıdır.

Sonuç olarak, ülkemiz genelinde yaşanan yüksek enflasyonun kira ilişkilerine tesiri neticesinde giderek artan kiraya ilişkin hukuki uyuşmazlıkların çözümünde tarafların belirli hak ve yükümlülükleri bulunmakta olup, kira ilişkisinin sonlanması sürecinde bahsi geçen hususlara dikkat edilmesini tavsiye ederiz.

Ankaralılaşmak mı dediniz?

Hem çok kolay hem de pek zordur.

Kolaylığı şuradan; kapısından içeri girdiğiniz andan itibaren yabancılamaz sizi.

Kırk yıllık hemşehri muamelesi görürsünüz.

Öyle kolay bir şey yani…

Siz itiraz etmediğiniz sürece Ankara sizi sahiplenir; bağrına basar hatta…

O KADAR DA KOLAY DEĞİLDİR ANKARALI OLMAK

Zordur aynı zaman Ankaralılaşmak.

Dışarıdan bakanın anlayacağı iş değildir; bir amaç uğruna inat etmeyi, ısrar etmeyi ve amaç gerçekleşene kadar durmaksızın didinip durmayı…

Keçi memleketidir ya Ankara, teşbihte hata olmaz; gerektiğinde keçi gibidir.

Boşuna dememiş atalarımız; “mal sahibine benzemezse haramdır”. Belki de keçiler huyunu almıştır Ankara’nın.

Bilinenin aksine konformist değil, devrimcidir Ankaralı.

Tıpkı Kuvayi Milliye’de, “Nurettin Eşfak’ın Bir Mektubu”nda dizeleştirildiği gibi:

“Mektepten istifa ettim.

Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.

Çocuklarımıza Türkçe okutmak,

öğretmek, sevdirmek onlara

dünyanın en diri, en taze dillerinden birini

kendi dillerini, güzel şey

büyük şey.

Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak

cephede

daha büyük

daha güzel.”

Atatürk Ankara köylerinde köylülerle

TAŞ ÜSTÜNE TAŞ KOYMAKTIR ANKARALI OLMAK

Anlayacağınız, “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” eyyamcılığı Ankara’nın yabancısıdır; şimdi sokaklarda rastladığınız o eyyamcılık, sonradan sızmıştır Ankara surlarından.

Damat Feritler barınamaz buralarda örneğin; o nedenledir ki bizzat Ankara’nın olanaklarıyla kurulmuş bankaların başına getirdiklerini ikna edip, buralardan kaçışın yollarını aradıkları doğrudur. Fırsatını bulduklarında merkezi taşımak istediklerini de biliriz.

Ama eğer bu ülkede “taş üstüne taş konulmuş” ise müsebbibi Ankara’dır.

Ankara’yı küçümsemek için hiçbir fırsatı kaçırmayan bazılarının Yahya Kemal’e atıfta bulunduklarını biliyoruz. Hani şu “…nesini seviyorsunuz” sorusuna Yahya Kemal’in, İstanbul’a dönüşünü…” şeklinde verdiği cevabı kastediyorum.

Peki ya şuna ne demeli?

“Ey Ankara latif belde

Kalpak başta tabanca belde”

Mevzu, madem, Yahya Kemal’den açıldı; onunla sürdürelim. 

Şu satırlar da onun:

“Ankara’nın kaza ve kader gibi iki kudretli nasibi var. Beş asır evvel Türk devleti orada kazanın yaman bir darbesiyle dağıldıydı; bu şehrin adını meş’um bir hatıra gibi anardık. Beş asır sonra yine kazanın yaman bir darbesiyle dağılan Türk devleti Ankara’da dirildi. Artık bu şehri Söğüd’ü andığımız gibi seve seve anacağız.”

“Beş asır evvel Türk devleti”nin dağılmasına Ankara’nın hiçbir dahli yoktur; esasında bir kardeş kavgasına çok da taraf değildir ama “beş asır sonra” dağılanın yerine kurulan yenisinin baş aktörüdür Ankara. 

Onu küllerinden dirilten de, tarihin, “devrimciler” adını uygun gördüğü şahsiyetlerdir.

BİR TUTAM OT İÇİN YARDAN DÜŞMEYİ GÖZE ALMAKTIR, ANKARALI OLMAK

Gerçi kişilerin şehri değildir Ankara ama kişileri sembolleştiren bir kent olduğunu kim inkar edebilir? Mustafa Kemal ve arkadaşlarının serüvenini Cumhuriyet ile taçlandırmasına ev sahipliği yapmasından da biliriz ki “ağzımın tadı kaçmasın” diyenlerle arasında fersah fersah mesafe vardır.

Durum bu iken “Devletleşmek… Evren’leşmek… Despotlaşmak… gibi sözcüklerin yanına Ankaralılaşmayı koymak, fazla Bizans işi gibi geliyor bana. 

Cemal Süreya’nın dediği gibi, Ankara’nın “üvey ana” olduğu zamanlar vardır ama o halde dahi “en iyi kalpli”dir. 

O nedenle aramıza sızanların içinde Bizansiyen anlamda “devletleşip despotlaşan”, darbecilikte “evrenleşen” olabilir ama tarihinin hiçbir sayfasında “işbirlikçi olmamıştır Ankara; “mandacı hiç değildir. 

Gelelim sadede…

Kimseyi yabancılamaz, kimseyi dışlamaz ama “dağdan gelen bağdakini kovmaya kalkışırsa”, Ankara’nın kafa tutması kaçınılmazdır.

Hep böyle kalsın isteriz; hep böyle bilinsin.

Velev ki standart sapmanın ötesinde bir sendeleme gösterir, geleneğinden saparsa bilinsin ki buralar, keçilerin diyarı”dır.

Keçiler ki, “bir tutam ot” için yardan düşmeyi, serden vazgeçmeyi göze alırlar.

Bu’dur ol hikayat…