Blog

Ayrancı 15 dakikalık kent olabilir mi?

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

1973 yılında ODTÜ’den mezun olan Erhan Öncü yaklaşık on yıl kamu kesiminde, TCDD ve İmar ve İskân Bakanlığında ulaşım planlama konusunda görev yaparken ODTÜ ve Gazi Üniversitelerinde yarı-zamanlı öğretim görevlisi olarak çalıştı. Mimarlık ve kent planlama eğitimi ardından kırk yılı aşkın bir süredir ulaşım planlama konusunda çalışmaktadır. Kamudaki on yıllık deneyiminden sonra özel kesimde uluslararası firmalarda ardından da yirmi yılı aşkın bir süredir kendi danışmanlık firması ile çeşitli kentlerde ulaşım planlama çalışmaları yapmış, büyükşehir belediye başkanlarına ulaşım danışmanı olarak hizmet vermiştir. Dört büyük kentin Ulaşım Ana Planları, çeşitli kentlerde ulaşım ve trafik etütleri, bisiklet plan ve projeleri hazırlamış, Marmaray ve kentsel raylı sistem etüt ve projelerinde görev almıştır. İki üniversitede yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak ulaşım konusunda ders vermiştir.

“15-Dakikalık kent” ne demek?

Son dönemlerde, özellikle pandemi başlangıcından bu yana pek çok kentin gündeminde önemli bir yer tutan “15 dakikalık kent” yaklaşımı hızla bozulan yaşam alanlarının yeniden düzenlenmesine yönelik bir çıkış yolu olarak tartışılmaktadır.

Bu yaklaşım, kentlerimizdeki mahalle ve semt arasındaki bir büyüklükte kent parçalarının olabildiğince kendine yeterli olacak şekilde yeniden yapılandırılması olarak özetlenebilir. 15-dakikalık kent olarak yeniden düzenlenen alanlar gündelik temel ihtiyaçların kendi içinde karşılanabileceği, yaya ve bisikletle her yere 15 dakikalık bir yolculukla ulaşılabilecek yeni bir kent birimidir. Farklı örneklerinde 15 dakikalık erişim alanı 20 veya 30 dakika olarak da gündeme gelmektedir. 

Yaşam alanı sınırları farklılaşmakla birlikte temel ilke, çevre dostu ulaşım biçimleri olan yaya ve bisikletle gündelik ihtiyaçların karşılanabildiği, ilk kademe ticari hizmetlerin (market, fırın, pastane, kuaför, kasap, kafe, banka, vb.) ve kamusal hizmetlerin (sağlık ocağı, küçük hastane, ilk ve orta öğretim, noter, belediye hizmetleri birimi gibi) bulunduğu bir yerleşim olarak düşünülmektedir. Semtte yaşayanların sadece daha ileri düzeydeki ihtiyaçlar için (uzman hastane, sanayi ve merkezi çalışma yerleri, üst düzey kamu hizmetleri, üniversiteler, müze ve opera ve benzeri merkezi kültür işlevleri gibi) daha seyrek olarak kullanılacak ve daha uzun araçlı yolculuklar gerektiren düzenlemelerin de olduğu bir yapılanma olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu yeni kent birimi yerel düzeyde yoğunluğu daha düşük, yeşil alanı daha fazla, trafik talepleri ve hacimleri daha düşük, karbonsuz yeşil ulaşımın ağırlıklı olduğu bir alanda birbirleri ile tanışık, zamanlarını birlikte sosyal eylemlerle geçiren kişilerin yaşadığı bir yeni yapılanma olarak düşünülmektedir. 

Bu birim sadece bir yaşam alanı olarak düşünülmemektedir. Gereken hizmetlerin ve bir kısım üretimin de kendi içinde karşılandığı, hizmetlerin ve üretimin gerektirdiği istihdamın da burada yaşayanlar tarafından karşılanması ve böylece alan dışına yapılacak ya da alan dışından buraya gelecek yolculukların da olabildiğince azaltılmasını hedeflemektedir. Alan dışı ile yapılacak yolculukların da büyük bölümünün toplu ulaşım araçları ile yapılması öngörülmektedir. Bu yaşam ve mekân biçimiyle otomobil sahipliği ve kullanımının da azaltılması öngörülmektedir.

15 dakikalık kent yaklaşımı hızla bozulan yaşam alanlarının yeniden düzenlenmesine yönelik bir çıkış yolu olarak tartışılmaktadır.

Yeni bir buluş mu?

Dünyanın önemli metropollerinden biri olan Paris kentinde uygulanmasına karar verilen ve uygulanmasında danışmanlık görevi yapan Prof. Carlos Moreno bu yaklaşımı günümüzdeki biçimiyle ayrıntılandırmış ve yeni bir bakış açısı getirmiştir. Yaygın adıyla 15-dakikalık kent olarak tanımlanan bu yaklaşım gerçekten yeni bir fikir mi, kentlerimizdeki bozulmayı durdurup sağlıklı kentsel yaşama döndürecek bir sihirli değnek mi?

Yerleşimlerin tarihsel gelişimi incelendiğinde, motorlu taşıtlar öncesinde tüm kentlerin bu ilkeler ışığında ve genellikle kent surları içinde oluştuğu görülmektedir. Kentlerin nüfusu artıp kapladıkları alanlar genişledikçe önceleri konutların alt katlarında ve bahçelerinde yapılan üretim eylemleri, önce tarım ve ardından sanayinin surların dışına çıkmasıyla, günümüzdeki ulaşımın en önemli özelliği ve sorunu olan konut-işyeri yolculukları ve çözüm arayışları başlamıştır.

Kentlerin bilinçli bir şekilde planlanarak geliştirilmesi uygulamalarında günümüze kadar gelen standartlar oluşturulmaya başlamış ve kentler tarihsel gelişim içinde 15 dakikalık kent yaklaşımına uygun olarak gelişmeye başlamıştır. Ülkemiz planlama kurallarında da hala geçerli olan kentsel kademelenme (nüfus büyüklüğü) ilkelerine göre her mahalledeki bakkal, kasap, fırın gibi kullanımları kapsayan ticari birimler, bir ya da birkaç mahalleye hizmet edecek ilk okullar, mahallelerin oluşturduğu bir semtte yer alacak orta okul ve liseler, sağlık ocakları gibi mekânsal planlama standartları aslında “15 dakikalık kent” ilkelerinin uygulamada yaşama geçmiş şeklidir.

Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle birlikte, eğitim ve sağlık alanındaki özel kurumların ticarethanelere dönüşmesi ve buna paralel olarak kamu tarafından sağlanan eğitim ve sağlık hizmetlerinin kalitesinin düşürülmesi, kent yapısında ve yaşamında sürekli artacak bir kötüleşmenin de başlangıcını oluşturmuştur. Yetmişli yıllar öncesinde öğrenciler üniversiteye kadar okullarına yürüyerek giderken yeni yapıda okul öncesi çocuklar bile kreşlerine servis araçları veya anne-babalarının otomobilleriyle gider hale gelmiştir. 

Kentlilerin yaşamı ve ekonomisi de mahalle bakkalından süpermarkete yöneldikçe balkondan zemin kattaki bakkala iple sarkıtılan alışveriş sepeti otomobilli yolculuklara dönüşerek her şeyi satan ve modern yaşamın yeni sosyalleşme mabetleri olan AVM’ler eliyle de yolculukları mahalleden kent çeperlerine çekmeye başlamıştır. Bu durum daha çok otomobil, trafik sıkışıklığı, zaman kaybı, hava kirliliği gibi sonuçları gündeme getirmiştir.

Kamu yararına planlama ilkeleri göz ardı edilip kâr motifi karar verici hale gelince kentteki hastanelerin kapatılarak tek bir noktaya toplanması, özel okulların ve üniversitelerin kentte ucuz arsaların bulunabildiği “sapa” alanlarda yer seçmesi, kent çeperlerinde yükselen yüksek katlı rant yapılarının müşteri bulamayarak kamu kuruluşları tarafından kiralanması “planlı kent” kavramını tamamen ortadan kaldırmış, otomobil gerektiren yolculukları, yolculuk uzunluklarını ve otomobil yolculuklarının sayısını geri dönülmeyecek şekilde arttırmıştır. 

Tüm bu gelişmeler kentlerin bir doğal gelişme aşaması olan 15 dakikalık kent yaklaşımının ve ilkelerinin yeniden ortaya çıkarak ve yeni bir yaklaşımla yorumlanarak günümüz sorunlarının azaltılmasına yönelik bir umut ışığı oluşturmuştur. 

15-Dakikalık kentin yararları ve sorunları neler?

Yakınlık planlaması (proximity planning) olarak tanımlanan bu yaklaşımla; günümüz kentlerinde ortaya çıkmakta olan trafik sıkışıklığı, ulaşımda zaman kaybı, gürültü ve hava kirliliği gibi sorunların azaltılması ve azaltılacak araçlı yolculuklar nedeniyle altyapı yatırımları ve işletme giderleri için harcanan kaynakların daha verimli ve sağlıklı yaşama yönelik alanlara kaydırılması beklenmektedir. Bu düzenlemelerle yerleşimlerdeki yeşil alanların korunması ve arttırılması, kentlilerin yaşam kalitesinin ve sosyal ilişkilerinin yeniden kazanılması, sağlıklı nesiller yetiştirilmesi, özellikle çocuklar, yaşlılar ve engellilerin yaşamının kolaylaştırılması, azalan yaşam maliyetleri sonucunda kentlilerin gelirlerinin artması gibi yararlar beklenmektedir. Bu yaklaşımla planlanan alanlar dışında çalışma zorunluluğu olan kişiler için yeterli toplu ulaşım altyapı ve hizmetlerinin sağlanmasının da bu düzenlemenin bir parçası olduğu belirtilmektedir. 

Bütün bu olumlu beklentilere karşılık “yakınlık planlaması” konusuna ciddi eleştiriler de bulunmakta ve uygulamanın önündeki olası engeller vurgulanmaktadır. Bu eleştirilerin başında büyük kentlerde yaşam birimlerinde yeterli istihdam yaratılamayacağı, bir yandan burada yaşayan kişilerin çalışmak için dışarıya gitme gereksinmesi ve diğer yandan da dışarıdan bu alana çalışmak için gelmeleri gerekeceği vurgulanmaktadır. Bu görüşleri savunanlar “yakın kent” içindeki çalışma alanlarının yeterli olmayacağı için yaşayanların bir kısmının alan dışına çıkmak için araçlı yolculuk yapmalarının gerekli olacağını ve bu kişilerin hepsinin toplu taşıma araçlarını kullanmasının mümkün olmayacağını belirtmektedir. Sosyoekonomik farklılıklar nedeniyle işyerlerinin sahipleri için istihdam yaratan işlevler (perakende ticaret gibi) oluşturulsa bile çalışanların alan dışından gelmeleri (ya da tersi) söz konusu olacağı için dışarı ile yolculukların beklenenden çok olacağı belirtilmektedir. Bazı kesimler ise bu planlama yaklaşımının özellikle emeklilerin yaşadığı alanlar için uygulanabilir olduğunu vurgularken bir ya da daha fazla kişinin çalıştığı ailelerin artmasıyla çalışma yolculuklarının sorun olacağının altını çizmektedirler.

Büyükşehirlerde nasıl uygulanabilir?

Paris gibi merkezi üç milyon, çevre yerleşmelerle birlikte 20 milyon nüfusa sahip bir büyük şehrin Belediye Başkanı Anne Hidalgo 15-dakikalık kent önerisi ile ikinci kez seçilip adım adım vaatlerini uygulama konusunda adımlar atarken, tüm dünya kentleri büyükşehirlerde bu tür bir kasaba yaşantısının gerçekleştirilmesini dünyanın her tarafından ilgi ile izlemektedir. 

Büyükşehirlerde bu kavramın uygulanması büyükşehir kavramı ile çelişkili olarak görülebilmekle birlikte yeni büyük kent parçalarının olabildiğince “yakınlık” kavramına göre planlanması eski parçaların da bu yaklaşımla yeniden biçimlendirilmesi ve dönüştürülmesi mümkün ve herkes için olumlu sonuçlar doğurabilecektir. İçinden transit trafiğin geçmediği, yaşayanların olabildiğince bölge içinde okullarına ve işlerine gitmeleri, yapılı çevre ve yeşil alan dengesi yeniden kurulmuş, insanların çevrelerindeki komşuları ve doğa ile iletişim kurabildiği kent parçalarının yaratılması herkes için kazanım olacaktır. Büyükşehirlerde 15-dakikalık kent kavramının bir vizyon olarak değerlendirilmesi, hedeflenen koşullar hayal edilerek olabildiğince ona ulaşılmaya çalışılması gerekmektedir. Sonuç olarak “beyaz” hedeflenerek yapılacak düzenlemelerde ne kadar “açık griye” ulaşılsa bile mevcut “siyahtan” daha iyi bir durum elde edilecektir.

Ayrancı, başkentin üst-orta gelir grubu konut alanlarından biri olarak planlanmışken Çankaya’nın bir iş merkezi olarak gelişmesi ile giderek karmaşıklaşan bir arazi kullanım dokusuna evrilmiştir. Hoşdere Caddesi de paralel bir koridor oluşturarak prestij koridoru olan Atatürk Bulvarı’na seçenek bir gelişme aksı oluşturmuş ve konut dışındaki pek çok kullanımı kendine çekmiştir. Bir yandan konut altı ticaret yakın kent kavramına uygun olarak gelişirken diğer yandan önce ana ulaşım aksları ve daha sonra ara cadde ve sokaklarda özellikle ofisler yerleşmeye başlamıştır. Günümüzde zemin katlardaki perakende ticaret sadece alanda yaşayanlar hizmet verirken, üst katlardaki ofisler ve hatta apartmanlardan dönüştürülen özel okullar ve özel hastaneler alana dışarıdan çalışan, okuyanları ve hatta hizmet almaya gelenleri çekmektedir. Ayrancı dışında yaşayanlara da hizmet veren restoranlar, kuaförler, noterler, elçilikler, dekorasyon malzemeleri satan dükkanlar ve diğer pek çok ofis ve ticari kullanımı Ayrancı’yı konut alanları ile yarışan bir merkez iş alanına dönüştürmüştür. Tüm bu merkez işlevleri bölgenin istihdamını kendi içinde karşılamaya yönelik olmaktan çıkmış, alan dışından geleceklerin ağırlıklı olduğu bir yapı oluşmuş ve oluşan ticari koridorlar kullanımlardaki ağırlığın değişmesi sürecini hızlandırmıştır. 

Günümüzdeki yapısı ile Ayrancı hem dışarıdan yolculuk alan ve hem de işgücünü kentin değer bölgelerine gönderen karmaşık bir yapıya evrilmiştir. Konut altı ticaret kullanımları önceleri alanda yaşayanların dışarıya çıkan yolculuklarını azaltan bir “yakınlık planlaması” gibi çalışırken serbest pazar koşullarında işleyen kentsel sistemdeki gelişmeler bu yapının giderek bozulmasına neden olmuştur. Alanda yaşayanlar çocuklarını alan dışındaki okullara servis araçları ile gönderirken alandaki özel okullara dışarıdan servislerle öğrenciler taşınmaya başlamıştır.

Kentin çevreye yayılması Ayrancı’ya istenmeyen bir başka işlevi de getirerek alanın bir transit geçiş görevi üstlenmesine yol açmıştır. Önceleri minibüs ve otobüsler ve giderek artan bir oranda otomobiller başı ve sonu Ayrancı dışında olan yolculuklar için bir geçiş koridoru haline gelmiştir. Ayrancı artık daha güneydeki Oran gibi birçok yerleşimin minibüs ve otobüs hatlarının geçiş alanı olurken Güvenpark duraklarındaki minibüslerin üzerindeki gideceği mahalle yazılarının sayısı artmıştır. Bu durum bile Ayrancı’nın sadece kendisine hizmet eden, kendi kendine yeterliliğe sahip bir 15-dakikalık kent parçası olmasından uzaklaşmasının sebeplerinden biri haline gelmiştir.

Ayrancı olarak tanımlanan mahalleler hala konut ağırlıklı olarak görülmesine karşılık alan dışından başlayacak yolculukların varış noktası, alan dışına yönelen yolculukların da başlangıç noktası olarak görülmektedir. 

Tüm yukarıda sıralanan olumsuz özelliklere karşılık Ayrancı’nın yakınlık planlaması yaklaşımı ile yeniden düzenlenmesi ve yapılanması için ümit veren gelişmeler de bulunmaktadır. Kentin önemli bir geleneksel konut alanı olan Ayrancı’da yaşayanlar arasında emekli olan kişilerin sayılarının artması, toplu taşıma hizmetlerinin gelişmesine paralel olarak otomobil sahipliğindeki artışın yavaşlaması, pandemi ve gelişen teknoloji sonucunda evden çalışmanın devreye girmesi, genç nüfusun geleneksel konut alanlarından uzaklaşması gibi etkenler Ayrancı üzerindeki baskıları bir ölçüde azaltmaktadır. 

Ayrancı’nın kentin iki ana koridoru olan Atatürk Bulvarı ve Hoşdere Caddesi arasındaki konumu, Kızılay merkez ile güney yerleşmeleri arasında geçiş alanı olması gibi koşullar bölgenin eski dönemlerine dönmesini ve kendine yeterliliği bulunan bir konut alanı olarak yeniden yapılandırılmasını giderek zorlaştırmaktadır. Ancak tüm bunlara karşılık hala Ayrancı’nın çağdaş bir kent parçası olarak düzenlenebilmesini, en azından bugünkü durumundan daha iyi bir yapıya kavuşturulmasını sağlayabilecek adımlar bulunmaktadır.

Ayrancı için çağdaş şehircilik uygulamaları neler olabilir?

Ayrancı’nın öncelikle bir geçiş koridoru olarak işlev görmesi engellenmelidir. Atatürk Bulvarı ve Hoşdere Caddesi koridorları sınır olarak tanımlanıp aradaki olası transit koridorların sürekliliği kesilmeli, ara sokakların sadece o sokaklardaki konutlara erişim için kullanılması sağlanmalıdır. Bu çerçevede Ayrancı’nın ortasında bir transit koridoru oluşturan Kuzgun CaddesiPortakal Çiçeği aksı çekici bir transit koridoru olmaktan çıkarılmalıdır. Alandaki tüm cadde ve sokaklar taşıt trafiğini hızlandırmak ve otomobillere park yeri yaratmak amaçlı bakış açısı ile değil, yaşam ve mekân kalitesini yükseltecek bir vizyonla yeniden planlanmalıdır. Yollar otomobillere park yeri yaratmak yerine yaşlıların oturacağı ağaç altı bankları, çocukların oynayacağı küçük oyun alanları öncelikli olarak düzenlenmeli, taşıtlar değil insanlar için yaşam alanları oluşturulmalıdır. Otomobillerin binaların arka bahçelerindeki otoparklara ulaşmasına izin veren ancak sokakları geçiş alanı olarak düzenlemeyen bir trafik akım planı ve fiziksel düzenlemelerle kurallara uyum zorunlu hale getirilmelidir. 

Ayrancı vadisi kentin trafiği içinde gürültüden ve kentin hengamesinden korunmuş bir vaha haline getirilirken dünyanın pek çok kentinde görülen “otomobili azaltılmış” (car-lite) örnek bir yaşam alanı haline getirilebilir. Bunun sağlanabilmesi için yaşayanların, sivil toplum kuruluşlarının, ilçe ve büyükşehir belediyelerinin birlikte çalışarak önce bir vizyon geliştirmesi ve ardından bir plan hazırlayarak birlikte uygulamaya koyması gereklidir. Dünyadaki pek çok yerleşimde uygulanan yaşam sokakları (living streets, woonerf), trafiği azaltılmış mahalleler (low traffic neighborhoods), yeşil sokaklar, serin sokaklar, eksiksiz sokaklar, paylaşımlı sokaklar gibi planlama kavramlarında yerini bulmuş yaklaşım ve düzenlemeler titizlikle değerlendirilip uygulanabilirse Ayrancı’nın geleceği daha aydınlık olabilecektir.

15 dakikalık semt ya da 6-8 km çaplı alanda yaşamak

Yazar Hakkında

15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.

Bir düşünün; alışverişimizi, çocukların eğitimini, işimizi, sosyalleşme alanlarımızı, sağlık ihtiyaçlarımızı, kamusal problemlerimizi vs. 15 dakikada yürüyerek ya da bisikletle halledebiliyoruz..! Ne değerli bir şey değil mi! Çocuğun okulunun yakınına ya da işimizin yakınına taşınarak çözmeye çalıştığımız (kalabalık/büyük) şehirde yaşama problemini, yaşadığımız semt/bölgede direk çözebilmek.

Bir şehrin yaşanabilirlik ölçütlerini belirleyen oldukça çok etken var: nüfus, ulaşım, üretim, yönetim, sağlık, kültür, eğitim, alışveriş, nefes alma. (birkaçı haricinde) 1 milyonu geçmeyen Avrupa kentlerinin yanında bizde, –tarım, hayvancılık, kırsal üretim, yatırım ve iş eksikliği ile de– kentler hızla kalabalıklaşıyor. 

Kentsel tasarımın ölçütleri olan, 20.000 kişilik bir yerleşimin ihtiyaçları, yaşadıkları bölgeden çıkmadan karşılanabilir şekildeyken, yanlış kentsel politikalar, güvenlik, “en büyük” olsun derdiyle yaşadığımız yere uzak alışveriş, kamusal, sağlık yapıları problemleriyle, trafiğe ve hıza yenilmiş bir gün yaşıyoruz sürekli.

İşte 15 dakikalık kent ya da 6-8 km çaplı bir alanda tüm ihtiyaçlarımızı yürüyerek ya da bisikletle sağlayabilme ihtiyacının yeniden kentlerin gündemine girme sebebi, kent planlamasında kaybettiğimiz eşeği yeniden bulma problemi olarak karşımıza çıkmış durumda.

Ankara 5, Çankaya 1 milyonu aşmışken, kent insanının mutluluğunu ve bunalımsız/trafiksiz bir gün geçirme ihtiyacını karşılamak artık çok daha elzem.

Düşünün; sabah yürüyerek sütünüzü aldınız, çocuğu okula bıraktınız ve bisiklete binip 2 km ötedeki iş yerinize gittiniz 15 dakikada. Akşam, yaya sokağında bir süre dinlenip kitabınızı okudunuz, alışverişinizi yaptınız ve eve döndünüz. Çocukta anahtar var ve yürüyerek eve gitmiş, kapıyı size açıyor. Ertesi gün, sabah grip olan çocuğu 750 metre ötedeki sağlık merkezine götürüp, belediye biriminde yapmanız gereken işi hallettiniz ve yine bisiklete binip işe gittiniz, dönüşte de akşam yemeğinizi yiyip 3 km ötedeki tiyatro salonuna oyun izlemeye gidip, dönüşte bir şeyler içmek için caddede kafede oturup eve döndünüz. Hafta sonu yürüyerek gittiğiniz parkta geçirdiğiniz günün keyfi de anısaldı yaşamınızda.

İşte 15 dakikalık yaşam bize. Ulaşmak istediğimiz tüm ihtiyaçlara bu sürede ulaşabiliyor, hızla yapmamız gereken hiç birşey yaşamıyor ve araba kullanmıyor, iklime egzoslarımızla zarar vermiyoruz. Stresimiz 10 kat azalmış, ruhumuz dingin. 

Ayrancı, geçirdiği tüm yapısal ve yaşadığı kent ulaşımındaki rol değişimlerine karşın bu hız, egzos ve yaşam zamanını koştururken yitirdiğimiz günlük yaşama alternatif 15 dakikalık bir gün/ihtiyaç yaşamı için iyi bir pilot bölge olabilir. Yaşadığı tüm dönüşümlere karşın, iş / ulaşım / alışveriş / sağlık / eğitim / kamusal ihtiyaçlar / sosyalleşme / yeşil alan kullanımı olarak 15 dakikalık bir semte dönüşmeye uygun bir bölge. Belediyeler ve merkezi iktidarın bir niyet oluşturması ve kentsel bir program çerçevesinde bu mutluluğa ulaşmamızı sağlaması mümkün. Ve sonra Bahçelievler’in, Cebeci / Kurtuluş’un, Esat / Seyran’ın, Konya/Samsun asfaltı içinde kalan eski Ankara’nın, bu planlama ve kentsel dokunuşlarla günü 15 dakika mesafede ve yaya/bisikletle yaşayabilmesi ihtiyacını hepimiz görüyoruz.

15 dakikalık kent nedir?

Yazar Hakkında

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmaları devam ediyor.

Tıpkı canlılar gibi kentler ve kentsel yaşam da sürekli değişim halinde. Bu değişimin kontrol altında tutulabilmesi ve kentlerin günümüz koşullarına uyum sağlayabilmesi için yeni kentsel teoriler ortaya atılıyor. Bu teoriler başta sürdürülebilirlik ilkesi olmak üzere doğa dostu olma ve yaşam kalitesini yükseltme hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik. 1980 sonrası neoliberal dönüşüm, kentleri de sosyal ve mekansal anlamda etkiledi. Günümüzde hala etkisi süren Covid-19 pandemisi de kentsel yaşamın ve sürdürülebilirliğin sorgulandığı dönem oldu. Bu dönemde, kent sakinleri temel ihtiyaçlarını karşılamak ve günlük hayatlarını idame ettirmek konusunda fazlasıyla sıkıntı yaşayınca Paris Sorbonne Üniversitesi Profesörü Carlos Moreno’nun “15 Dakikalık Kent Modeli” yeniden gündeme geldi.

Kentlerin 6 ana işlevi; onurlu yaşam, iyi çalışma şartları, ihtiyaçları karşılama, eğitim, iyi olma hali ve eğlence!

Eğitim, sağlık, çalışma gibi temel ihtiyaçların geniş alanlara yayıldığı, gündelik hayatın birden fazla ulaşım aracı kullanılarak ulaşılacak mesafede geçtiği ve herkesin acelesinin olduğu kentlerde kent sakinleri huzurlu ve mutlu değildir.” Moreno’nun “15 Dakikalık Kenti” de insanın yaşam alanında huzurlu ve mutlu olmasını amaçlıyor. Öncelikle yaya ya da bisiklet gibi ekoloji ile uyumlu, doğa dostu ulaşım yolları benimsenir. Böylece araç trafiği azalır ve insanların daha huzurlu olduğu bir kent hayatı oluşur. Moreno, kentlerin 6 ana işlevi olduğunu söyler; onurlu yaşam, iyi çalışma şartları, ihtiyaçları karşılama, eğitim, iyi olma hali ve eğlence. 

Paris Sorbonne Üniversitesi Profesörü Carlos Moreno

Bu işlevler yerine getirilirken alanın doğru kullanımı da önemlidir. Kamu binalarının mesai saatleri dışında ya da okulların yaz tatillerinde diğer işlevleri gerçekleştirmek için kullanımıyla alanın doğru kullanımı sağlanabilir. Okulların yazın gençlik merkezi,  kamu kurumlarının mesaiden sonra semt meclisi olması bu duruma örnek olarak verilebilir. 

Günlük ihtiyaçlara erişimin yaya ya da bisiklet yoluyla 15 dakika mesafede sağlanması ütopya olarak görünse de Amsterdam ve Kopenhag gibi kentler bu hedefe örnek gösterilebilir. Ayrıca Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo da “15 Dakikalık Kent Modeli”nin önemli savunucularından. Amerikalı bir milyarder olan Marc Lore da 5 milyon nüfusu olan bir kent yaratmayı planlamakta. Çölde inşa edilecek bu kent için Nevada, Utah, Idaho, Arizona, Teksas ve Appalachian bölgeleri adaylar arasında yer alıyor. Bu “ekoloji dostu ve sürdürülebilir kent” projesinin adı ise “15 Dakikalık Şehir Tasarımı”.

Carlos Moreno’nun 15 Dakikalık Kent Modeli.

Pilot bölge uygulaması ile “15 Dakikalık Kent” pratik edilebilir

Yerelleşme kavramının oldukça önemli olmaya başladığı günümüzde kent sakinlerinin yaşam kalitesini yükseltmek için yerel idarelerin çalışmaları da önemli yer tutuyor. Prof. Dr. Aykut Karaman, “15 Dakikalık Kentler” için, kent işlevlerini yerine getirebilecek mahalleler saptanması gerektiğinin üzerinde duruyor. Pandemi süreci ile yerelleşme anlayışı, yardımlaşma ve dayanışmanın bile mahallelerden yaygınlaştığını gösterdi. Ayrancı semti de bu açıdan değerlendirmeye tabi tutulabilir. Sosyal ilişkiler ve fiziksel mekanlar açısından mahalle kültürünün hala devam ettiği Ayrancı, gündelik ihtiyaçların da 15 dakikalık mesafede karşılanabildiği bir semt. İlkokul, ortaokul ve lise gibi eğitim kurumları, hastane ve aile hekimleri gibi sağlık kurumları ve bakkaldan süpermakete kadar her türlü gıda ürünün satıldığı yerler semtte var. Ayrıca çalışma alanı olarak kamu kurumları ve özel kurumlar, gençlik merkezi, kadınlar lokali gibi sosyal donatı alanları, kafe, bar, restoran gibi eğlence alanları da 15 dakikalık mesafede ulaşılabilir. 

15 dakikalık bir kentin ekoloji ile uyumlu ve yaşanabilir olması beklenir. Yaya ve bisiklet yoluyla ulaşım, bu amaç için gerekli. Ayrancı semtinde yaya olarak bir yerden başka bir yere gitmek oldukça kolay. Bisiklet de kullanılabilir ancak bunun için bisiklet yolları yapılarak sağlıklı bir ağ oluşturulması gerekiyor. Semtte yeşil alan ve parkların oldukça yaygın olması da ekoloji ile uyum sağlamaya yardımcı diyebiliriz.

Günümüzde ve gelecekte kentlerin daha yaşanabilir alanlar olabilmesi için kentin küçük parçalardan oluşması ve her parçanın kentlinin ihtiyacını karşılayacak niteliğe ulaşması sağlanabilir. Doğaldır ki bu uzun ve zorlu bir süreç. Merkezi ve yerel idare işbirliği içinde çalışabilir hatta pilot bölge uygulaması ile “15 Dakikalık Kent” pratik edilebilir. Ayrancı semti zaten bu kent modeline yakın özellikler gösterdiği için pilot bir bölge için uygun. Semtin eksiklikleri tespit edilip tamamlanarak daha yaşanabilir, sürdürülebilir ve doğa ile uyumlu bir hal alması sağlanabilir. 

Farabi alt geçidi graffitileri

Bir görünüp bir kaybolan şekiller: 

Adettendir, Türkiye’de duvarlara yazılan yazıların, yapılan resimlerin üstü hemencecik boyanır. Hani ilkokulda öğretmenlerimiz, “evinin salonuna da kağıt atıyor musun?” “yemek masanızı da böyle kazıyor musun?” gibi okul malının sana ait olmadığını sürekli hatırlatan sorular sorarlardı ya… Sokaklarımızın duvarlarının da mülkiyeti, onları kullanan bizlere değil devlete, devletin çok çeşitli, güçlü kuvvetli kurumlarına ait olduğundan, üzerlerine siyasi görüş belirten yazılar bir yana, masum çiçekler çizmek bile ayıp, suç. 

Duvarları düşününce akla hep hareket etmeyen, katı, masif, alanları birbirinden ayıran, ifadesiz yapılar geliyor. Nehir Kovar’ın bir yazısında da (1) dediği gibi, “duvarların bir çeşit duygu tıkanıklığını, donukluğu imleyen veya tanıklık etmeye elverişli olmayan varlıklar olduklarını çağrıştıran örnekler var; mesela, ‘duvarların dili olsa da konuşsa, kalbi taşlaşmak, taş olsaydım da görmeseydim, mahkeme duvarı suratlı, taş olsa çatlardı, seni doğuracağıma taş doğursaydım” gibi. Ben de şimdi size bir türlü konuşmasına izin verilmeyen iki duvardan söz etmek istiyorum; Farabi Alt Geçidi’ndeki duvarlardan…

Her sabah evimden çıkıp bahse konu alt geçidi kullanarak işe gidiyorum. Geçtiğimiz yılın Ekim, Kasım aylarından beri alt geçidin duvarlarında bir hareketlilik söz konusu. Önce çocukluğumuzun MonAmi pastel boyalarının üzerindeki prens figürüne benzeyen çalışma belirdi Farabi Alt Geçidi’nde. Gözlerinin yerinde X harfleri vardı, altında “siyah bitti, adalet şart” yazıyordu zira ne prensimizin siyah saçlarını tam boyayabilmiş, ne de henüz adaleti bulabilmiştik. Bir ay sonra geçitten geçtiğimde prensin kaybolduğunu gördüm. Üzeri bir renk adıyla tanımlanması çok zor, “kapatıcı bir ajanla” örtülmüş, geriye yalnızca silueti kalmıştı.

Uzun süre alt geçitte graffiti sanatçılarına ait tek tük küçük imza dışında pek hareket olmadı. Kötü floresan lambalarla aydınlanan, geceleri pek de tekin görünmeyen, tavan alçıları dökülen bu geçide az da olsa renk veren arkadaşlar nereye kaybolmuşlardı? Onları 2018’de çektikleri 5 parçadan oluşan videolar yardımıyla (2) daha yakından tanıma fırsatı buldum. Neden sonra, yılın ilk aylarından başlayarak pek ünlü alt geçidimizde tekrar boy göstermeye başladılar. Tüm geçide kocaman graffitiler, çiçekler, güneşler çizmiş, sabahın köründe yarı karanlık geçitten uykulu gözlerle işine giden insanları biraz da olsa uyandırmışlardı. 

Diğer gün yine aynı yerde elinde bir hortum, duvarlara su sıkan bir belediye çalışanıyla karşılaştım. Tazyikli su resim ve yazıları akıtıyor, belki de üzerleri örtülmeden önce daha az görünür olmalarını sağlıyordu. Temizlenecek onca alan, tamir edilecek onca kaldırım, bakımının yapılması gereken onca park, bahçe, yardım edilmesi, hizmet verilmesi gereken onca insan varken neden geçitteki şekillerle uğraşılıyordu? Önemli olan şekillerin kendisi değil, temsil ettiğiydi; muktedirlere, yerel yönetim aygıtına karşı gösterilen bir tür direniş, ayağa kalkıştı. “Ankara da ne gri şehir” boş inancına vurulan bir darbeydi belki; her kamusal alanın o kadar da ciddi, öylesine gri, kişiliksiz, ruhsuz, ifadesiz olması gerekmediğinin bir kanıtıydı. Moral bozukluğu içinde Cinnah Caddesi’nin karşı tarafına geçtiğimde dönüp arkama baktım. Gri bir dehliz görünüyordu aşağıda, çamur içinde, mutsuz bir dehliz.

Tabii, bizim çocuklar yılar mı? Bir gün geçmedi, graffitiler yeniden belirdi. Bu sefer daha da büyük, daha renklilerdi; yanlarına kısa yazılar yazılmıştı. Hava karardıktan sonra çalıştıklarını ve ellerini çabuk tutmaları gerektiğini de düşünürsek çok iyi iş çıkarmışlardı. Şimdi top karşı tarafta diye düşünürken aynı zamanda belediyenin yılmadan bu duvarları boyama motivasyonunun nedenlerini de düşündüm. Sonra araştırdım. TCK’nın 151. Maddesi’nde mala zarar verme fiili için şunlar yazıyordu: “Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkma, tahrip etme, yok etme, bozma, kullanılamaz hale getirme veya kirletme.” Buna göre graffiti, bir kirletme eylemi sayılıyor ve suç teşkil ediyordu. Fakat bir de Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) vardı. Kanuna göre, “sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri eser olarak kabul edilmektedir ve grafitiler FSEK kapsamında güzel sanat eserleri kategorisinde yer almaktadır.” Yani Türkiyeli bir grafiti sanatçısının deyimiyle “gri dünyaya renkli yağmurlar yağdıran” graffiti yapma eylemi suç, çıkan ürünse sanat eseriydi. Örneğin bir kişiye hakaret eden ama özgün sayılan bir şiir FSEK (3) korumasından yararlanabiliyorsa bu çocukların duvarlara çizdiği resimlerden ne istiyorlardı?

Bunları düşünedururken alt geçit 21 Mart ile başlayan hafta tekrar griye büründü. Maç kaç kaç olmuştu? Bu tatsız ‘zafer’ kimin ve neden hoşuna gidiyordu? Yağış alan kaldırımlar içlerinden su fışkıran birer bubi tuzağına dönüşüyor, arabaların park etmediği kaldırımlar bu sefer de çamurdan görünmüyor ama Ankara Kent Estetiği Başkanlığı renkli boyalara müdahale etmekle uğraşıyordu… Belki de en acısı, kimsenin sesi çıkmıyordu. Elbette, malum, aklımız başka yerlerde, herkes bulmakta giderek zorlandığı ekmeğinin peşinde, her geçen gün daha da silikleşen o tünelin ucundaki ışığı yakalamaya çalışıyordu. Canım tam da burada, üzerimize bastıran bu aygıtın biraz da olsa vücut bulmuş haline şahit olduğum için acıyordu.

Bu sırada işe bakın ki, Çankaya’nın çeşitli muhitlerindeki apartmanlara belediye izniyle (4) dev resimler çiziliyor, şehir renkleniyor, resimlerin altına tanıdık imzalar atılıyordu. Bizim alt geçitse kamu malı olmasının cefasını çekmekteydi. Kirletmek suçsa o renkli resimlerin üzerini örten gri madde suç değil miydi? Bir graffiti sanatçısı, resimlerinin üzerinin tekrar tekrar boyanmasından bıkmış olacak, “siz de renkli boyasanız” yazmıştı alt geçide; Kapatın resimlerimizi, üzerlerini örtün ama bari renkli boyayla örtün… Serzenişin de güzeli olabiliyor.

Şimdi sıra bizim çocuklarda. Maç adil değil, hakem taraf tutuyor, stadyumda pek seyirci yok, kurallar önceden aleyhimize yazılmış durumda. Gelgelelim bu bekleyiş ve o kısa geçitte vücut bulan bu küçücük direniş bile bizlere bir umut oluyor; vazgeçmeyeceğimizin bir kanıtı olarak orada duruyor çünkü aslında, Nazım’ın da dediği gibi en çok “ümitten korkuyorlar Robeson, ümitten korkuyorlar, ümitten.

(1) https://t24.com.tr/k24/yazi/duvar-yazilari,1220

(2) https://www.youtube.com/watch?v=lgSt6Xe9rfk&ab_channel=BeatMusicFactory 

(3) https://iprgezgini.org/2018/10/25/grafiti-fikir-ve-sanat-eserleri-kanunu-ve-turk-ceza-kanununun-kesisim-kumesinde-bir-sokak-sanati/#_ftn5 

(4) https://www.cankaya.bel.tr/news/12188/Cankaya-Acikhava-Sanat-Galerisine-Donusuyor/ 

Ayrancı anneleriyle “çocuk ve kitap”

Ayrancı’da bir süredir 7-10 yaş grubu çocuklar ve anneleri olarak biraraya gelmeye, çocuklar için birlikte zaman geçirme ve üretme üzerine çeşitli etkinlikler yapmaya başladık. Sosyal medyada @asagiayranci_anneleri_komsu  adresinden haberleştiğimiz 6 anne ile başlayan grubumuzun çalışmalarını şimdi Çankaya Kent Konseyi Ayrancı Semt Meclisi ve Çankaya Belediyesi ile sürdürüyoruz.

Ayrancı’da, içinde yaşadığımız bir mahalle kültürü var. Bunu her yerde hissetmeniz mümkün. İşte biz bu mahalle kültüründen yola çıkarak, komşularımızla birlikte çocuklarımız için kitabı ve okumayı temel alan etkinlikler organize etmeye karar verdik. 

Gaye Dinçel ile Ada Kitap Kahve’deki etkinlik

İlk durağımız, bize hem destek hem de moral veren yazanlar sokağındaki Ada Kitap Kahve ve Aslı Abdik oldu. Aslı hanım bizim hayallerimizi duyduğunda bize ilk önerisi çocuk kitapları yazarı ve de çocuklarla etkinlikler yapan yazar Gaye Dinçel oldu. Onunla ilk etkinliğimizi 15 Ekim’de Ada Kitap Kahve’de gerçekleştirdik. Gaye Dinçel ile çocuklar bir araya geldi ve onun kitaplarındaki öykü kahramanlarından yola çıkarak, kendi hayallerindeki kitap için kapak tasarımları yaptılar. Çocuklar kitaplarla dolu bir ortamda, kitapları inceleyerek ve gözlemleyerek, kendi tasarımlarını oluşturdular.

Bu etkinlikten aldığımız enerjiyle çalışmalarını izlediğimiz Ayrancı Semt Meclisi ile bağlantı kurduk. Ayrancı Anneleri artık semt meclisine taşındı ve çalışmalarını burada sürdürüyor. İkinci çalışmamız 26 Kasım Cumartesi günü Ayrancı Semt Meclisimizin bünyesinde, Çankaya Belediyesi Ayrancı Bahar Evi’nde gerçekleştirdi. Yazar Gaye Dinçel çocuklarla yeniden bir araya geldiğinde, bu defa katılımcılar farklı bakış açılarıyla kendi kahramanlarını tasarladılar ve yorumladılar. 

Ayrancı anneleri olarak 5-10 yaş grubundaki çocuklarımız için biraraya geliyoruz. İstiyoruz ki, onlar da kitaplarla tanışsınlar, kitaplarla dostluklarını pekiştirsinler, kitapların bize sunduğu o muhteşem hayal dünyasında kendi yaratıcılıklarını geliştirsinler. 

Siz de bu çevrelerde iseniz çocuklarımızı biraraya getirmek için, yaşadığımız mahalle kültürünü onlarla da tanıştırmak için, kitapların o gizemli dünyasını keşfetmek için, çocukların mahalle arkadaşlığını geliştirmelerine fırsat tanımak için buluşalım. Yeni etkinlikleri birlikte düşünelim, konuşalım, tasarlayalım.

Ayrancı’nın damadı İlhan İrem’e saygı duruşu

“Aynı gemide değiliz, biz ışıl ışıl bir Cumhuriyet gemisindeyiz”

İlhan İrem
Usta sanatçı İlhan İrem

Daha önceki yazılarımı okumuş olanlar hatırlayacaktır, Güvenlik Caddesi ile Güven sokağının (şimdiki Kuveyt Caddesi; ama o ismi kullanmayı hiç sevmiyorum) kesiştiği köşe bizim mabedimizdi. Okul sonrası arkadaşlarımızla buluşma yerimiz olan o köşede otururken akşam üstleri beline kadar sapsarı saçları, renkli gözleri, omuzunda her zaman değişik heybeleri, cıvıl cıvıl renklerde şık kıyafetleri ile biraz hippi, biraz bohem bir tarzı olan alımlı bir kız geçerdi. Albay Kayhan amca ile Suzan teyzenin kızı olan Hansu Atbiner, bizden 3-4 yaş büyüktü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Psikoloji Bölümü’nde okuyordu, sohbetlerimize katılmazdı, sokakta rastladığımızda hayran hayran izlerdik. 

Hansu Atbiner, 27 Eylül 1964’te dünyaya geldi. İstanbul Heybeliada doğumlu olan Hansu İrem, çocukluk ve gençlik dönemini Ankara’da geçirdi. İlk, orta ve lise öğreniminin ardından ODTÜ Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. Eğitim hayatının ardından psikolog olarak görev yaptı. 

Ben seni bulamam, sen beni bul!

Sanırım 1990 yılıydı, o köşedeki duvarın üstünde otururken önümüzde bir araba durdu. Arabadan inen, Güven sokağının güzeller güzeli kızı Hansu’ydu. Yüzünde muzip bir gülümseme ile önümüzden geçip evine doğru ilerledi. Biz Hansu’yu bırakan kimmiş diye merakla arabaya bakınca İlhan İrem ile göz göze geldik. Birbirimize şaşkın şaşkın bakarken araba uzaklaştı. Doğru mu gördük, gerçekten İlhan İrem miydi diye hararetli bir tartışmaya başladığımızı hatırlıyorum. Tüm şarkılarını ezbere bildiğimiz, kasetlerini plaklarını aldığımız, Hey ve Ses mecmuasında verilen posterlerini duvarlarımıza astığımız İlhan İrem öylece önümüzden geçmişti. Daha sonra fısıltı gazetesi çalışmaya başladı, o zamanki konuşmalardan öğrendiğimiz kadarını size aktarayım:

Yıllar önce, henüz küçücük bir kız çocuğuyken İlhan İrem’i rüyasında gören Hansu İrem, yıllarca onun hayranlığını içinde büyütmüş. Çiftin tam manasıyla telepatik olan tanışma hikayelerinden çok önce olan bu rüyasında hayranı olduğu adam ona şöyle sesleniyor: “Ben seni bulamam, sen beni bul!

Bu rüyanın ilhamı ile İlhan İrem’in Ankara’ya gelmesini fırsat bilerek konserine gitmiş. Konser sonrası İlhan İrem’in eline “Magnafantagna’nın Ölümü” kitabını tutuşturarak kalabalığın arasında kaybolup uzaklaşır. Hansu İrem, kitabın içine de İlhan İrem için isim ve adres olmayan bir not bırakmış. Notta sadece şu cümle yazılıymış; ‘sözcüklerin büyütülmesinin bazen sessizlik olduğunu ve neşenin büyütülmesinin bazen gözyaşları…

Hansu İrem ve İlhan İrem’in tanışmalarına aracılık eden Wendy Lichtman’ın öykü kitabı Magnafantagna’nın Ölümü; bir kız çocuğunun ölümü keşfedişini anlatıyor; ölümün gerçek olduğunu bilmekle, yaşam her nasılsa daha değişik görünüyor.

Kaçmak istediğim sessizliğin çağrısı gibiydi…

İlhan İrem’in Ankara konseri uzun bir turnenin ilk durağıydı. 40 gün sonra Anadolu’dan İstanbul’a dönüşte bir magazin gazetesine elinde Hansu İrem’in verdiği Magnafantagna’nın Ölümü kitabı ile turneyi anlatan bir röportaj verdi; ‘Ankara konserinde bu kitabı bana veren kızla evleneceğim’ dedi.  Bu duygusunu “kaçmak istediğim sessizliğin çağrısı gibiydi” sözleriyle ifade etmişti. 

Daha sonra pop star olmanın yoğunluğu ile bir koşuşturma içine giren İlhan İrem her şeyi unutur. Üç yıl sonra, bir başka Ankara konserinde tekrar karşılaşırlar. Sadece birkaç saniye gördüğü halde Hansu’yu hemen tanır. Konserden sonra asistanını kalabalığın arasına göndererek kulise davet eder. Adının Hansu olduğunu öğrenir ve telefonunu alabilir. Ertesi gün Gölbaşı’nda yürüyüşe giderler. 

Hansu aslında kendi verdiği kitap ile yapılan röportajı görmüş ama o zamanlar iletişim olanakları sınırlı olduğu için bir şey de yapamamış. Gölbaşı yürüyüşünde İlhan İrem’e rüyasını anlatmış. Sonra da İlhan İrem röportajda onu çağırdığı halde tanımadığı için ilgilenmemeye karar verdiğini söylemiş. 

Soğuk Ankara ve gölün sessizliğinden sonra “zamansız bir masal gibi” olan bu buluşma sona ermiş ve İlhan İrem İstanbul’a yoğun hayatına dönmüş. 

Hansu’nun İstanbul’daki cadı kazanına girmesini istemediği için uzun yıllar kimselerin bilmediği telefon görüşmeleri ile süren bir arkadaşlıkları olmuş. Bu arkadaşlık sonra ikisi için de aşka ve hayat arkadaşlığına dönüşmüş. 1 Ekim 1991’de sadece ailelerin bulunduğu bir törenle İda Dağları’nda Chalet Chopin’de evlendiler. Mumların ve fenerlerin aydınlattığı bahçede hazırlanmış uzun masada sadece altı kişi vardı; Hansu İrem, İlhan İrem, Suzan Atbiner, Kayhan Atbiner, Mesude Aldatmaz, Nahit Aldatmaz, Ata Nirun ile eşi Serap Nirun.

Bu metafizik tanışma hikayesi sonucu Hansu İrem’e uzun zaman  “Kozmik Yenge” lakabı takıldı. 

1 Ekim 1991’de evlenen Hansu İrem ve İlhan İrem’in düğünü

Söz yazarlığını, sanat yönetmenliği yaptı

Hansu İrem, İlhan İrem’in son dönem eserlerinin pek çoğunun şiirlerini yazmış, aynı zamanda albümlerinin kapak fotoğraflarını çekmiştir. İlhan İrem’in sanat yönetmenliği yapan Hansu İrem, klip yönetmeni olarak da çalıştı. 1988’de çekilen “Anlasana”, “İşte Hayat” ve “Konuşamıyorum” gibi şarkıların klip yönetmeni Hansu İrem’di.

Usta sanatçı İlhan İrem’in cenazesi 30 Temmuz Cumartesi günü 12.00’de Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan anma töreni ardından vasiyeti üzerine Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verildi. 

İlhan İrem sanat yaşamı boyunca 6 kez Altın Plak olmak üzere pek çok ödül aldı. Aralarında Hey ve Ses de olmak üzere çeşitli dergi, gazete ve kurumlar tarafından pek çok kez “Yılın Erkek Sanatçısı” ve “Yılın Sanatçısı” ödüllerine layık görüldü. Birçok şarkısı ve albümü çeşitli dergi, gazete ve kurumlar tarafından “Yılın Şarkısı/Yılın Albümü” seçildi. 

1988 yılında Yeşiller Partisi kurucularından olan İlhan İrem, şimdilerde asbestli gemi ile tekrar gündeme gelen Aliağa’ya termik santral yapılmasını durduran çevre direnişinin sembol isimlerindendi. “Aynı gemide değiliz biz ışıl ışıl bir Cumhuriyet gemisindeyiz” diyen usta sanatçıya saygıyla…

Pelin Ceylan’ı koruyamadık

Yazar Hakkında

Ayrancı da erkek şiddetinden azade değil

Hoşdere Caddesinde ayrıldığı kocası tarafından vurulan Pelin Ceylan için mahalleli ve kadın inisiyatifleri tepkilerini bildirdiler

Tarih 12 Aralık ve günlerden pazartesi, TBMM duvarına 300 metre mesafede, Ali Dede Sokağı ile Hoşdere Caddesi kesişiminde, tüm şehrin gözünün önünde sokak ortasında bir erkek bir kadını öldürmeye çalıştı. Pelin Ceylan, sokak ortasında kan kaybediyordu ve onu vuran silahlı eski kocası Mehmet Eroğlu kimseyi yanına yaklaştırmıyordu, biz ise sadece seyredebildik. Biz videolara bakmaya devam ettik, Pelin Ceylan kan kaybetmeye.

İki koruması olduğu bilinen Pelin Ceylan, tutuklu (olduğu sanılan) eski eşi Mehmet Eroğlu’nun açık cezaevinden izinli çıktığını (tabii ki) bilmeden evinden alışverişe çıkmış ve çilek alırken, kendi mahallesinde, evinin yakınında ve ‘bizim’ dediğimiz sokaklardan birinde, hepimizin gözü önünde öldürülmeye çalışıldı.

Şimdi Pelin Ceylan, ölümün kıyısında yaşam mücadelesi veriyor. Tüm Ankara O’nun için kan aradı, hastanede doktorlar tüm birikimlerini sergiliyorlar ama durumu iyi değil. Umarız siz bu cümleleri okurken hepimiz kötü haberi almayız.

Pelin Ceylan, Mehmet Eroğlu tarafından vurulduktan ve yerde kan kaybettikten 15-20 dakika sonra katil erkek Mehmet Eroğlu yakalanabildi. Ambulans gelmedi ve Pelin taksiyle hastaneye götürülebildi. Devlet (zaten ne zaman korudu ki) koruyamadı (koruma elemanları neredeydi!), biz mahallelileri de bir şey yapamadık. Muhtar Elif Doğan mahalleye geldiğinden bu yana ilgileniyordu ama sadece O ve birkaç komşusu. 

Pelin Ceylan

(Ayrancı mahallesi muhtarı) Elif Doğan anlatıyor:

“Birlikte destek olduk ama koruyamadık, çok üzgünüz. 3 çocuğu var Pelin’in. Pelin Ceylan devlet korumasında bir kadındı. Aile içi şiddetten dolayı yer değiştirmişti. Gizlilik kararı nedeniyle küçük çocuğu ile birlikte bütün bilgileri değiştirilmişti. Gittiği yerde tutunamayıp geri dönmüştü. Bu değişikliklere karşın, Pelin Ceylan’a güvenlik ‘bu şehirden git’ diyor. ‘Bir şey yapamaz, köpekten korkuyor’ diyerek bir köpek de almıştı. Ben ‘Yeniden uzaklaştırma al istersen’ demiştim. Koruyamadık.”

Kadınları koruyan mekanizmalar günden güne kaybedilirken ve yeni çağın yaşam biçiminde dayanışma gittikçe erir giderken kadınlar yalnızlaşıyor, kırılganlaşıyor. Erkek egemen toplum düzeni ailesinden devletine her geçen gün bir kez daha hakimiyetini ilan ederken ve erkek şiddeti de pervasızlaşıyor, televizyonlarımızdan izleyip ahlanıp vahlanıp unutup geçtiğimiz; erkek şiddeti her yanı sarıyor, Pelin ve birçok kadın yaşama tutunmaya çalışırken gittikçe azalıyor, azalıyoruz. 

Yine de kadınlar geri adım atmıyorlar. Her günün getirdikleri ve götürdüklerine direniyor, hiçbir kadının yalnız yürümemesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Ülkenin en büyük örgütlenmesi de, dayanışma sergileyeni de kadınlar.

13 Aralık Salı günü Emekliler Parkı’nda buluşan Ayrancılı kadınlar ve Ankara Kadın Platformu, Pelin Ceylan’a sokak ortasında ve mahallemizde, katil Mehmet Eroğlu tarafından yapılan cinayet girişimini “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”… “Asla yalnız yürümeyeceksin” diye slogan atarak ve basın açıklaması ile protesto ettiler;

“Dün tam da burada, bir kadın daha erkek şiddetine maruz bırakıldı. Arkadaşımız Pelin, boşandığı erkek Mehmet Eroğlu tarafından hunharca öldürülmeye çalışıldı. Üstelik de Pelin’i yaralayan fail, olay mahallinde tehditler savurmaktan çekinmeyerek ve ölmesini umarak başında bekledi. Adeta düşmanını vurmuş bir avcı gibi, iğrenç bir yaratık gibi başında bekledi saatlerce.

Uzun süredir boşandığı erkek tarafından tehdit edilen Pelin, devletin sözde koruma kararı altındayken bu saldırıya maruz kaldı. Şikayet için gittiği kolluk güçleri, tedbir almak yerine, yaşadığı yeri terk etmesini söylediler Pelin’e. Hala yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren Pelin’e yapılan bu vahşi saldırı, asla münferit değildir, tekil bir saldırı değildir.

Bizler bu saldırgan erkek cüretinin nereden geldiğini çok iyi tanıyor ve biliyoruz;

– İstanbul Sözleşmesi’ni bir gecede fes etmeye çalışanlardan… ‘kadın cinayetleri abartılıyor’ diyenlerden… ‘O saatte ne işi varmış’ diyenlerden tanıyoruz.

– Cezasızlık politikaları ile erkeklerin sırtını sıvazlayan erkek adaletten tanıyoruz.

– 8 Mart’ta, 25 Kasım’da ‘yaşamak istiyoruz’ diyen kadınlara işkenceyle gözaltına alanlardan tanıyoruz.

– 6 yaşındaki bir kız çocuğunun maruz bırakıldığı cinsel şiddeti, evlilik adı altında aklayanlardan ve buna göz yumanlardan tanıyoruz.

– Çıkar ilişkileri olan tarikatlarda, cemaatlerde, kurumlarda işlenen suçlara ‘Bir kereden bir şey olmaz’ diyenlerden tanıyoruz.

– ‘Artık yeter’ demek için, ‘bir kişi daha eksilmek istemiyoruz’ demek için sokağa çıkan, haklarını arayan kadınları kriminalize etmeye çalışan iktidar ve yandaşlarından tanıyoruz.

Bireysel silahlanmaya karşı hiçbir önlem almayanlar, kadın cinayetlerini kader kisvesi altında geçiştirmeye çalışıyor. Sokaklarda tedirgin dolaşmak istemiyoruz. Pelin’in verdiği yaşam mücadelesi hepimizin mücadelesidir. 3 yıl boyunca cebinde koruma kararlarıyla gezen, 3 yıl boyunca hiçbir tedbir alınmayan ve bu sebeple şiddete uğrayan ve saldırılan, öldürülmeye çalışılan kadınlardan bir tanesidir Pelin.

Artık bir kişi bile eksilmeye tahammülümüz yok.

Artık yeter diyoruz..!

Bireysel silahlanmaya hayır diyoruz.

Erkek adalet değil gerçek adalet diyoruz.”dediler hep birlikte.

En temel hak yaşamak.  Devletin ilk büyük sorumluluğu, insanının yaşam hakkını korumak. Bizim ilk büyük sorumluluğumuz dayanışmak. Ama erkek şiddeti, sistemin erkek lehine tüm olanaklarını sergilediği düzen ve bizim kendi 100 m2’lerimize kapandığımız yaşamda, Ayrancı’da bir kadının yaşamı erkek şiddetiyle ellerinin ucundan kayıp gidiyor. En steril, en korunaklı alanlara çektiğimizi zannettiğimiz hayatlarımızı patriyarka en korkunç yüzüyle darmadağın edebiliyor. Dayanışmasıyla övündüğümüz Ayrancı’nın orta yerinde çaresizlik içinde boğazımızda bir koca düğüm gözümüzde yaş ile kalıveriyoruz, elimizden sadece ummak geliyor.

Sistemin tüm gözeneklerimize, tüm ara sokaklarımıza işlediği çok soğuk günler… Ancak birbirimizin elini tutarsak var olabiliriz. O güne kadar, bir kadının canının yandığı her gün yataklarımız bize dar gelsin.

Pelin Ceylan için, sevgi ile, umut ile…

Avrupa’dan sonra ABD’nin başkenti Washington’da da toplu ulaşım bedava oluyor

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

ABD’nin Kansas City şehrinde Mart 2020’de otobüslerde sıfır ücret uygulamaya başlanmıştı. Karardan sonra otobüs kullanan yolcu sayısının 2022’de bir önceki yıla göre yüzde 13 oranında arttığı söyleniyor. 

Başkent Washington DC belediye yönetimi, Covid-19 salgınının toplu taşımanın çalışanlar için ne kadar büyük öneme sahip olduğunu gösterdiğini ve düşük ücretlerin bile çalışanlara önemli bir külfet oluşturabileceğini kanıtladığını işaret ederek ücretsiz toplu taşıma yönünde bir adım atılmasına karar verildiğini belirtiyor. 1 Temmuz 2023’de yürürlüğe girecek karar çerçevesinde tüm toplu taşıma araçlarına biniş sırasında alınan 2 dolarlık ücret ödenmeyecek. Geçen ay oybirliği ile kabul edilen planla şehir merkezindeki 12 ana güzergahta otobüs hizmeti 24 saate çıkarılacak, yolculukları daha hızlı ve daha güvenilir hale getirmek için de yollarda otobüslere özel kulvar ayrılacak.

Uzmanlar yolcu sayısını artması, düşük gelirlilerin maliyet yüklerinin azalması, toplu taşıma hız ve kalitesinin artması ve yollardaki araç sayısının düşmesi gibi sonuçlara ulaşılması durumunda başkentin bedava toplu taşıma sisteminin yeniden şekillendirilebileceğini işaret ediyor. 

Lüksemburg ve Estonya’nın başkenti Tallinn ulaşım ücretlerini kaldırma konusunda Avrupa’da öncü olmuşlardı. Avrupa’daki 50’den fazla şehir ve kasaba, iklim krizi ve sosyal eşitlik gibi motivasyonlarla ücretsiz toplu taşımaya geçildi. Lüksemburg, 2020’de tüm toplu taşıma ücretlerini iptal eden dünyadaki ilk ülke oldu. Estonya’nın başkenti Tallinn, 9 yıl önce ücretsiz ulaşımı hayata geçirdi. Belediye yetkilileri, kararın sürücüleri özel araçlarını evde bırakmaya ikna etme konusunda çok da başarılı olamadığını söylüyor. Dokuz yıl içinde, özel araç kullananların payı yüzde 42’den yüzde 48’e yükselmiş. Ancak okula giden çocuğu çok olan ailelerin tasarruf ettiği, ayrıca 2018’den beri bazı ilçe otobüslerinin de ücretsiz olmasının olumlu etkisi kabul ediliyor. Uzmanlar ücretsiz toplu taşıma sisteminin başarılı olması için toplu taşımanın kalitesinin ve bağlantılarının iyileştirilmesinin kilit rolü olduğunu konusunda hemfikirler. Bunlar olmadığında özel araç kullanımından vazgeçilmiyor.