Blog

Ayrancı’da bir mahalle bostanı

Yazar Hakkında

alinecatikocak@gmail.com |  + Yazarın diğer yazıları

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Kedilerle, salyangozlarla, komşularla, çocuklarla birlikte

Cemile Sunar Özalpay geçen yaz Ayrancım Derneği’nin sosyal medya hesapları üzerinden bize ulaşıp Ayrancı’yla ilgili bazı bilgileri ve görüşlerini paylaşmış ardından oturdukları apartmanın arka bahçesinde küçük bir bostan yapmaya çalıştıklarından bahsetmişti. Bunun üzerine hem heyecanını paylaşmak hem de bostanın durumunu görmek için kendisiyle buluşup söyleşmiştik. 
Mahalle bostanı, kent bostanı, kent bahçeleri konuları son yıllarda çok popüler oldu. Fakat bu girişimlerin daha başında “biz bostan yapacağız, belediye bize yer versin”, “biz bahçe ekeceğiz tohum versin, fide getirsin” gibi talepler gelişiyor. İşin garibi bunu söyleyenlerden hiçbiri kendi apartmanının bahçesini bu işe koymak istemiyor, kendi komşularıyla salatalık, domates paylaşmak istemiyor, kendi deneyimlerini, bilgisini apartmandaki çocuklara göstermiyor ama herkesin bir yer talebi, fidan isteği, tohum listesi var.
Cemile Sunar’ın hikayesi bunun tam tersi gelişmiş, bence ders alınacak, desteklenecek ve örnek gösterilecek bir girişim. Kendisi öğreniyor, gözlem yapıyor, komşularıyla ilişki kuruyor, onlardan izin istiyor, bahçesindekini, saksıda büyüttüklerini komşularıyla paylaşıyor. Buyurun hikayesine birlikte ortak olalım.

Peyzaj yüksek mimarı Cemile Sunar

Cemile Sunar Özalpay ismim, Peyzaj yüksek mimarıyım. Kent bahçesi, kent peyzajı konularında hep okuyup araştırdığım şeylerdi. Çiğdemim Derneğini falan çok takip ediyordum Ayrancı’da da dernek kurulunca çok sevinmiştim. Hep katılmak istemiştim, yazı yazmak istiyordum, tanıştıktan sonra artık devam eder ve yazarım diyorum. 

Ben İzmirliyim, 2016’dan beri buradayım. Selçuk bu apartmana 2011’de taşınmış. Hep Ayrancı’da oturmak istemiş, parka yakın burayı bulunca hemen taşınmış. Ben arada “inelim bir bakalım nasıl bir bahçe var arkada” diyordum ama biz bahçeye nerdeyse hiç inmiyorduk.

Peyzaj mimarıyım ama bitki, fidanlık kısımlarında daha çok oldum. Peyzajı seçme sebebimde tasarımda bitkinin, doğanın bir arada olduğu bir meslek olmasındandır. Hem kendimden bir şeyler katabileceğim bir alan hem de doğayla bir arada olabileceğim bir alan.

Reşat Nuri Sokakta bir (Sukkala Garden) atölyemiz var. Saksılar tasarlıyorum, betondan üretimler yapıyorum.

Ayrancı peyzaj açısından, mahalle kültürüyle, bitkiler, bahçeler açısından son yıllarda biraz bozulmuş. Yeni binalar yapılırken, ön bahçeler, arka bahçeler yıkılmış. Buna rağmen bütün bir sokakta aynı dokunun birbirini takip ettiğini görebiliyorsunuz. Güller, zambaklar, meyve ağaçları hepsi var. O yüzden Ayrancıyı ben de hep severim. 

Bahçeyi kullanma fikri nasıl gelişti?

Ankara’nın bu tarafı çok güzel. Çok gözlemliyorum; Ayrancıyı, kendi sokağımızı da, neler, ne zaman çıktı, bazen yok olup giden bitkiler var, onlara da çok üzülüyorum. Hepsini gözlemleyip yaşamayı çok seviyorum. Burası da biraz öyle. 

Ben balkonda sebze yetiştiriyordum. Bizim balkonumuz çok güneş alıyor ve sürekli iki balkon arasında bitkileri taşımak zorunda kalıyordum. O da çok verimli olmuyordu. Bahçeye inmemiz aslında çok geç oldu.  Biraz pandeminin etkisi oldu, pandemide komşularımız daha fazla kullanmaya başladı bahçeyi. Aslında kimse inmiyordu, çocuklar biraz kullanıyordu. Pandemide yaşlılarımız hepsi gelip oturdular. Pandemi sürecinde arka bahçe çok kullanıldı sonra normalleşmeyle herkes eve geri döndü. Biz de dışarı çıkmak istediğimizde kahvemizi yapıp vadiye iniyorduk daha çok. Ama burası gördüğünüz gibi serin, gölge, esintili, güzel bir alan aslında. 

Ben buraya nasıl geldim? Balkonda bitki ‘yetiştirememe’ sürecinde Ankara’nın yakınlarında bir yer edinelim diye düşünüyorduk. Balkonda biberiye, nane, patates, maydanoz, fesleğen gibi şeyler yetiştirmeye çalışıyorduk. 

Buraya inmeyi sadece “hayal ediyordum”. Apartman yöneticimizle konuştuk birgün. Arka bahçeye birşeyler ekebilir miyiz, apartmanla konuşsak mı, izin verirler mi diye sorduk. Yöneticimiz “ekebilirsiniz, kimse için bir sorun olacağını sanmıyorum” dedi. Önümüzü böylece açınca ben de o heyecanla çapamı aldım geldim bahçeye. 

Biraz gözlemledim hangi alanı ekebiliriz diye. Kediler var, çok salyangoz var, çocuklar oyun oynuyor onları engellesin istemedik. Böylece küçük bir alan seçtik ekim için. Benim daha önceden bazı girişimlerim vardı; Güneşköy vardı, TADYA Derneği var, ilk fidelerimi de onlardan aldım. Kendi yetiştirdiğim fidelerim vardı. Aslında Ankara’ya gelmeden önce buradaki ekoloji topluluklarını falan araştırmış, onları bilen biriydim. Buraya geldikten sonra içerisine girip ne kadar varolabiliyorsam çalıştığım bir alan oldu. İşte bu deneyimlerin sonrasında bahçeye de böylece inmiş olduk.

Apartmandaki çocuklar falan ilgi gösteriyor, ‘sen yokken suladım ben’ diyor. Hangi bitki olduğunu soruyor, öğreniyor, ilgililer. 

Bu bostandan önce tarım deneyiminiz var mıydı?

Ben Ödemişliyim, patatesi meşhurdur. Çocukluğumdan beri anneanne bahçesinde yetiştim. Bizim orada otlar yenir, ot toplamaya gidilir. Biz pikniğe gittiğimizde anneler hep poşetlerle giderler, dolu dönerler. Çocukluğumuz böyle geçti bizim Anneannemin bahçeli bir evi vardı. Onun bahçesinde herşeyi vardı, incir ağaçları, yer elmaları, asmalar, üzümler herşey vardı. Çocuklukta oradan geliyor toprakla ilişkimiz. Onların eli güzeldi, her diktiği yeşeren ellerden, annemde de anneannemde de vardır bu. Bende o kadar yüksek değil bu. Ben biraz çabalayarak devam ettiriyorum. 

Anneannemin bahçesindeki alışkanlık nedeniyle buraya hemen yer elması ektim. Çok yıllık bir bitki her yıl büyüyecek. Bazı yerde de varolanı değerlendirmek gerekiyor. Burada patates var, evde filizlenenleri diktik. 

Bostanımızda biberler var, apartman görevlimizin büyüttüğü naneler var. Semizotu, fesleğen, ıspanak, yer elması, biberiye var. 

Burada salyangozları ne kadar uzak tutabiliriz, kedileri nasıl uzak tutabiliriz, başka hangi zararlılar gelebilir biraz gözlem için deneyimlere ihtiyaç var. Kardeş bitki yöntemiyle de yararlı böcekleri çekip, zararlıları uzaklaştırmak, birlikte dikim tekniğiyle toprağa azot bağlayıp diğeriyle kullandırtmak biraz onları deneyimleyip bize hangisi iyi gelecek ona bakmak gerekecek. Selçuk teknolojik şeylerle ilgilenir, belki bir sulama sistemi yapabilirim dedi. Damacana koyup damlama sulama gibi birşey yapalım mı diye düşündük. Biz biraz kendi çözüm bulan, kendi üreten kişileriz. 

Evde yediğimiz kuruyemiş kabuklarını biriktirip malç olarak kullanıyoruz. Aslına benim bahçede ilk yapmak istediğim şey kompost yapabilmekti. O biraz daha zor. Evde yapıp direk buraya da getirebiliriz. Organik dönüşümü de sağlamış oluruz.

Hani ay dikime başladınız?

Ben biraz geç başladım. Çünkü geçen yıl yağmurlar, fırtınalar durmadı. Domates fidelerimin bazılarını kaybettim. Temmuz gibiydi bahçeye dikime indiğimiz. 

Bahçeyi nasıl kullanıyorsunuz?

En çok pandemi döneminde hava almak için kullanıldı. Onun dışında pek kullanılmıyor.

Biz ön taraf kotta olduğumuz için burayı doğrudan göremiyoruz. Bahçeden ıhlamur toplamak istiyorduk, dökülmüştü toplayamadık. Birkaç yıl vadiden toplamıştık. Orada da insanlar toplarken ağaçlara çok zarar vermeye başladılar. 

Bu yıl biraz daha gözlemek gerekebilir. Budama gerekebilir, bütün bahçeye bir plan gerekebilir. Mevcut ağaçların hepsini daha verimli hale getirebiliriz.  Belki apartmandan başka fikirler gelebilir. Biraz daha aromatik bitkilere, daha kolay bakabileceğimiz, daha ekolojik şeylere yönelebiliriz.

Kediler için bir tarafa kedi çimi ekebiliriz diye düşünüyoruz, oraya gidebilirler. Bizim de kedimiz var, seviyoruz onları.

Kentsel peyzaj alanına da dahil oluyor kent bahçeleri. Apartman bahçeleri, kent bostanları hepsi bir bütün olarak kentsel peyzajı oluşturuyorlar. O yüzden ben meslek olarak da çok yakınım, bu tarz oluşumlara ve araştırmalara. Bir de böyle bir varlığı kullanabiliyor olmamız da önemli, burada kullanabileceğimiz bir alan var. Şu an herşeyin fiyatı müthiş yükselmiş durumda. En azından kahvaltıda bile taze yiyebileceğimiz sebzeyi çıkarabilsek herkes için bu bahçe gayet yeterli aslında.

Yöneticimiz, bahçe başarılı olursa bu alanı büyütebiliriz de demişti. O zaman denemeye başlayalım, biz başlarız katılmak isteyen, güzel oldu büyütelim diyebilir.

Bütün bunları yaptınız, ne hissediyorsunuz?

Denemeden ibaret değil bu büyük bir hayal. Bu ilk adım dediğimiz için deneme diyoruz. Ulaşılabilir, herkesin erişimine açık, istediğimiz herşeyi yetiştirebileceğimiz, bir sınırımızın olmadığı, bize ait olan ve bizimle büyüyecek bir alan. Şu an 6 m2. Taze patates ve biber diğer aromatikler olabilir ama o yer elmasının olması bile beni çocukluğuma götürüyor.

Ankaraya yakın bir yerde kendimize bir yer almak en az 80 km. 80 km’yi git gel, her an yakın olamayacaksın. Karbon ayak izimizi de yükselten bir süreç. Neden hafta sonu o kadar yolu git gel yapalım, burada onu kısaltıyoruz hemen arka bahçemizde. Apartmanın buna yapabilirsiniz demesi de bir şans. Burası çok büyük bir nimet bizim için.

Ben gastronomiyi de çok severim. Mutfağı, aşçılığı, yemekleri de çok severim. Fesleğenler, biberiyeler, orada taze koklayacağınız patatesle marketten aldığınız patates arasında çok büyük bir fark var. Kimyasala maruz kalmıyorlar, biz de kimyasal kullanmayacağız. Daha doğal bir yetiştirme alanı olacak. Belki ileri süreçlerde kompost işin içine girer. Belki yükseltilmiş alanlarda yetiştirme, damlama sulama olabilir. 

Ben zaten çok anlam yüklerim böyle şeylere. Bu beni mesleki olarak da doyuruyor. Apartmanla, mahalleyle olan iletişimimi de yükseltiyor.

CEMİLE SUNAR ÖZALPAY

SUKKALA GARDEN

Reşat Nuri Sokağı No: 28/A  Y.Ayrancı

Ortak gündemimiz kira sorunu

Ülkemizin maruz bırakıldığı yüksek enflasyon, kira ilişkilerimize de sirayet etti. Bunun üzerine Türk Borçlar Kanunu’na getirilen geçici madde doğrultusunda, 11.06.2022 ile 01.07.2023 tarihleri arasında yenilenecek konut kiralarında, kira bedelinin artışına yönelik üst sınır %25 olarak belirlendi ve bu orandan fazla yapılan artışlar geçersiz kabul edildi. Ancak, yine enflasyon nedeniyle, %25 oranında yapılan bu artırım, mülk sahiplerini tatmin etmedi. Bunun üzerine kiraya verenler, çözümü kiracılarını mülklerinden çıkartarak taşınmazlarını yeniden kiraya vermekte buldu. Peki bizler kira ilişkisinin hangi koşullarda sona ereceğini, kiraya veren ve kiracı olarak, haklarımızın neler olduğunu biliyor muyuz? Gelin birlikte gündemdeki bu sorunun detaylarına inelim. 

Konut ve çatılı işyeri kiralarının son bulmasını iki ayrı ana başlık altında toplayabiliriz: Kira sözleşmesinin bildirim yolu ile feshi ve dava yolu ile sona erdirilmesi. 

Kira sözleşmesinin bildirim yolu ile feshi

Kira sözleşmesinin bildirim yolu ile feshinde, kiracı belirli süreli kira sözleşmesinin süresinin bitiminden en az on beş gün önce sözleşmeyifeshedeceğine ilişkin bildirimde bulunarak feshi gerçekleştirebilmektedir. Bu bildirimin usulüne uygun şekilde yapılmaması halinde kira sözleşmesi aynı koşullar ile bir yıl süreliğine uzatılmış sayılacaktır. Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde ise kiracı, altı aylık kira döneminin sonu için, üç aylık fesih bildirim süresine uyarak, kira sözleşmesini feshedebilmektedir. Kiraya verenin ise, sözleşmeyi, sürenin bitimine dayanarak fesih hakkı bulunmamaktadır. Kiraya veren, her iki tür sözleşmeyi de, ancak 10 yıllık uzama süresi sonunda, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az 3 ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla feshedebilmektedir. Bu bildirimlerin geçerliliği ise yazılı şekilde yapılmasına bağlıdır. 

Kira sözleşmesinin dava yolu ile sona erdirilmesi 

Kira sözleşmesinin dava yolu ile sona erdirilmesi ise kanunen belirlenmiş bazı sebeplerin varlığına bağlı kılınmıştır. Taraflar, aralarında anlaşmak suretiyle yeni dava sebepleri kararlaştıramayacaktır. Kanunen sınırlı sayıda sayılan bu sebepler şunlardır:

Kiraya verenin kiralananı kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya bakmakla yükümlü olduğu kişiler için konut veya işyeri olarak kullanmakta gerçek ve zorunluluk arz eden bir gereksinimi varsa; yahut kiralananın, yeniden inşa veya imarı amacıyla tadilata girmesi gerekiyor ve bu tadilat sırasında kullanımı imkansız ise, kiraya veren, belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonundan itibaren bir ay içerisinde tahliye davası açabilecektir. Belirsiz süreli sözleşmelerde ise, altı aylık fesih dönemi için en geç üç ay önceden yapılacak bildirim süresine göre belirlenen tarihten itibaren bir ay içerisinde tahliye davası açabilecektir. 

Belirtmeliyiz ki, konut veya işyeri gereksiniminin zorunluluğu gerekçesiyle veya yeniden inşa ve imar amacıyla  kiracının tahliyesinin ardından haklı sebep olmaksızın kiraya veren kiralananı üç yıl geçmedikçe eski kiracısından başkasına kiralayamayacaktır. Ayrıca, eski kiracının yeniden inşa ve imarı gerçekleştirilen taşınmazları, yeni durumu ve yeni kira bedeli ile kiralama konusunda öncelik hakkı bulunmaktadır. Bu hakkın, kiraya verenin yapacağı yazılı bildirimi izleyen bir ay içerisinde kullanılması gerekmektedir. Kiraya veren, bu hususlara aykırı davranması halinde, eski kiracısına, son kira yılında ödenmiş olan bir yıllık kira bedelinden az olmamak üzere tazminat ödemelidir. 

Bir başka tahliye sebebi ise; yeni malikin, kiralananı kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut veya işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu haline ilişkindir. Bu zorunluluk halinde, yeni malik, kira sözleşmesini kiralananı edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde tahliye hususunu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, bildirimden altı ay sonra açacağı bir dava ile sonlandırabilecektir. 

Yine, kiracı, kiralananın tesliminden sonra, kiraya verene karşı, kiralananı kira sözleşmesinin kurulmasından sonraki belli bir tarihte boşaltmayı özgür iradesiyle ve yazılı olarak üstlendiği hâlde boşaltmamışsa, kiraya veren, kira sözleşmesini bu tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sonlandırabilecektir. 

Ayrıca, kiracı, bir yıldan kısa süreli kira sözleşmelerinde kira süresi içinde; bir yıl ve daha uzun süreli kira sözleşmelerinde ise bir kira yılı süresi içinde kira bedelini ödemediği için kendisine yazılı olarak kiraya veren tarafından iki haklı ihtarda bulunulmasına sebep olmuşsa, kiraya veren, kira süresinin ve bir yıldan uzun süreli kiralarda ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden başlayarak bir ay içinde, dava yoluyla kira sözleşmesini sonlandırabilecektir.

Bu noktada belirtmek gerekir ki, ihtarların haklı bir sebebe dayanması, yazılı olması ve muaccel olan kira borcuna ilişkin çekilmiş olması gerekmektedir. Ayrıca ihtarın akabinde ödeme yapılmış olması, ihtarı geçersiz kılmayacaktır. 

Son tahliye sebebi ise, kiracının veya eşinin aynı ilçe veya belediye sınırları içinde oturmaya elverişli bir konutu bulunmasına ilişkindir. Bu durumda kiraya veren, kira sözleşmesinin kurulması sırasında bu hususu bilmiyorsa, sözleşmenin bitiminden başlayarak bir ay içinde sözleşmeyi dava yoluyla sonlandırabilecektir. Burada bahsi geçen konut, hem yapısı hem de kiracının sosyal durumu göz önüne alındığında oturmaya elverişli olmalıdır.

Sonuç olarak, ülkemiz genelinde yaşanan yüksek enflasyonun kira ilişkilerine tesiri neticesinde giderek artan kiraya ilişkin hukuki uyuşmazlıkların çözümünde tarafların belirli hak ve yükümlülükleri bulunmakta olup, kira ilişkisinin sonlanması sürecinde bahsi geçen hususlara dikkat edilmesini tavsiye ederiz.

Ankaralılaşmak mı dediniz?

Hem çok kolay hem de pek zordur.

Kolaylığı şuradan; kapısından içeri girdiğiniz andan itibaren yabancılamaz sizi.

Kırk yıllık hemşehri muamelesi görürsünüz.

Öyle kolay bir şey yani…

Siz itiraz etmediğiniz sürece Ankara sizi sahiplenir; bağrına basar hatta…

O KADAR DA KOLAY DEĞİLDİR ANKARALI OLMAK

Zordur aynı zaman Ankaralılaşmak.

Dışarıdan bakanın anlayacağı iş değildir; bir amaç uğruna inat etmeyi, ısrar etmeyi ve amaç gerçekleşene kadar durmaksızın didinip durmayı…

Keçi memleketidir ya Ankara, teşbihte hata olmaz; gerektiğinde keçi gibidir.

Boşuna dememiş atalarımız; “mal sahibine benzemezse haramdır”. Belki de keçiler huyunu almıştır Ankara’nın.

Bilinenin aksine konformist değil, devrimcidir Ankaralı.

Tıpkı Kuvayi Milliye’de, “Nurettin Eşfak’ın Bir Mektubu”nda dizeleştirildiği gibi:

“Mektepten istifa ettim.

Cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle.

Çocuklarımıza Türkçe okutmak,

öğretmek, sevdirmek onlara

dünyanın en diri, en taze dillerinden birini

kendi dillerini, güzel şey

büyük şey.

Fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak

cephede

daha büyük

daha güzel.”

Atatürk Ankara köylerinde köylülerle

TAŞ ÜSTÜNE TAŞ KOYMAKTIR ANKARALI OLMAK

Anlayacağınız, “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” eyyamcılığı Ankara’nın yabancısıdır; şimdi sokaklarda rastladığınız o eyyamcılık, sonradan sızmıştır Ankara surlarından.

Damat Feritler barınamaz buralarda örneğin; o nedenledir ki bizzat Ankara’nın olanaklarıyla kurulmuş bankaların başına getirdiklerini ikna edip, buralardan kaçışın yollarını aradıkları doğrudur. Fırsatını bulduklarında merkezi taşımak istediklerini de biliriz.

Ama eğer bu ülkede “taş üstüne taş konulmuş” ise müsebbibi Ankara’dır.

Ankara’yı küçümsemek için hiçbir fırsatı kaçırmayan bazılarının Yahya Kemal’e atıfta bulunduklarını biliyoruz. Hani şu “…nesini seviyorsunuz” sorusuna Yahya Kemal’in, İstanbul’a dönüşünü…” şeklinde verdiği cevabı kastediyorum.

Peki ya şuna ne demeli?

“Ey Ankara latif belde

Kalpak başta tabanca belde”

Mevzu, madem, Yahya Kemal’den açıldı; onunla sürdürelim. 

Şu satırlar da onun:

“Ankara’nın kaza ve kader gibi iki kudretli nasibi var. Beş asır evvel Türk devleti orada kazanın yaman bir darbesiyle dağıldıydı; bu şehrin adını meş’um bir hatıra gibi anardık. Beş asır sonra yine kazanın yaman bir darbesiyle dağılan Türk devleti Ankara’da dirildi. Artık bu şehri Söğüd’ü andığımız gibi seve seve anacağız.”

“Beş asır evvel Türk devleti”nin dağılmasına Ankara’nın hiçbir dahli yoktur; esasında bir kardeş kavgasına çok da taraf değildir ama “beş asır sonra” dağılanın yerine kurulan yenisinin baş aktörüdür Ankara. 

Onu küllerinden dirilten de, tarihin, “devrimciler” adını uygun gördüğü şahsiyetlerdir.

BİR TUTAM OT İÇİN YARDAN DÜŞMEYİ GÖZE ALMAKTIR, ANKARALI OLMAK

Gerçi kişilerin şehri değildir Ankara ama kişileri sembolleştiren bir kent olduğunu kim inkar edebilir? Mustafa Kemal ve arkadaşlarının serüvenini Cumhuriyet ile taçlandırmasına ev sahipliği yapmasından da biliriz ki “ağzımın tadı kaçmasın” diyenlerle arasında fersah fersah mesafe vardır.

Durum bu iken “Devletleşmek… Evren’leşmek… Despotlaşmak… gibi sözcüklerin yanına Ankaralılaşmayı koymak, fazla Bizans işi gibi geliyor bana. 

Cemal Süreya’nın dediği gibi, Ankara’nın “üvey ana” olduğu zamanlar vardır ama o halde dahi “en iyi kalpli”dir. 

O nedenle aramıza sızanların içinde Bizansiyen anlamda “devletleşip despotlaşan”, darbecilikte “evrenleşen” olabilir ama tarihinin hiçbir sayfasında “işbirlikçi olmamıştır Ankara; “mandacı hiç değildir. 

Gelelim sadede…

Kimseyi yabancılamaz, kimseyi dışlamaz ama “dağdan gelen bağdakini kovmaya kalkışırsa”, Ankara’nın kafa tutması kaçınılmazdır.

Hep böyle kalsın isteriz; hep böyle bilinsin.

Velev ki standart sapmanın ötesinde bir sendeleme gösterir, geleneğinden saparsa bilinsin ki buralar, keçilerin diyarı”dır.

Keçiler ki, “bir tutam ot” için yardan düşmeyi, serden vazgeçmeyi göze alırlar.

Bu’dur ol hikayat…

Ayrancı 15 dakikalık kent olabilir mi?

Yazar Hakkında

1973 yılında ODTÜ’den mezun olan Erhan Öncü yaklaşık on yıl kamu kesiminde, TCDD ve İmar ve İskân Bakanlığında ulaşım planlama konusunda görev yaparken ODTÜ ve Gazi Üniversitelerinde yarı-zamanlı öğretim görevlisi olarak çalıştı. Mimarlık ve kent planlama eğitimi ardından kırk yılı aşkın bir süredir ulaşım planlama konusunda çalışmaktadır. Kamudaki on yıllık deneyiminden sonra özel kesimde uluslararası firmalarda ardından da yirmi yılı aşkın bir süredir kendi danışmanlık firması ile çeşitli kentlerde ulaşım planlama çalışmaları yapmış, büyükşehir belediye başkanlarına ulaşım danışmanı olarak hizmet vermiştir. Dört büyük kentin Ulaşım Ana Planları, çeşitli kentlerde ulaşım ve trafik etütleri, bisiklet plan ve projeleri hazırlamış, Marmaray ve kentsel raylı sistem etüt ve projelerinde görev almıştır. İki üniversitede yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak ulaşım konusunda ders vermiştir.

“15-Dakikalık kent” ne demek?

Son dönemlerde, özellikle pandemi başlangıcından bu yana pek çok kentin gündeminde önemli bir yer tutan “15 dakikalık kent” yaklaşımı hızla bozulan yaşam alanlarının yeniden düzenlenmesine yönelik bir çıkış yolu olarak tartışılmaktadır.

Bu yaklaşım, kentlerimizdeki mahalle ve semt arasındaki bir büyüklükte kent parçalarının olabildiğince kendine yeterli olacak şekilde yeniden yapılandırılması olarak özetlenebilir. 15-dakikalık kent olarak yeniden düzenlenen alanlar gündelik temel ihtiyaçların kendi içinde karşılanabileceği, yaya ve bisikletle her yere 15 dakikalık bir yolculukla ulaşılabilecek yeni bir kent birimidir. Farklı örneklerinde 15 dakikalık erişim alanı 20 veya 30 dakika olarak da gündeme gelmektedir. 

Yaşam alanı sınırları farklılaşmakla birlikte temel ilke, çevre dostu ulaşım biçimleri olan yaya ve bisikletle gündelik ihtiyaçların karşılanabildiği, ilk kademe ticari hizmetlerin (market, fırın, pastane, kuaför, kasap, kafe, banka, vb.) ve kamusal hizmetlerin (sağlık ocağı, küçük hastane, ilk ve orta öğretim, noter, belediye hizmetleri birimi gibi) bulunduğu bir yerleşim olarak düşünülmektedir. Semtte yaşayanların sadece daha ileri düzeydeki ihtiyaçlar için (uzman hastane, sanayi ve merkezi çalışma yerleri, üst düzey kamu hizmetleri, üniversiteler, müze ve opera ve benzeri merkezi kültür işlevleri gibi) daha seyrek olarak kullanılacak ve daha uzun araçlı yolculuklar gerektiren düzenlemelerin de olduğu bir yapılanma olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu yeni kent birimi yerel düzeyde yoğunluğu daha düşük, yeşil alanı daha fazla, trafik talepleri ve hacimleri daha düşük, karbonsuz yeşil ulaşımın ağırlıklı olduğu bir alanda birbirleri ile tanışık, zamanlarını birlikte sosyal eylemlerle geçiren kişilerin yaşadığı bir yeni yapılanma olarak düşünülmektedir. 

Bu birim sadece bir yaşam alanı olarak düşünülmemektedir. Gereken hizmetlerin ve bir kısım üretimin de kendi içinde karşılandığı, hizmetlerin ve üretimin gerektirdiği istihdamın da burada yaşayanlar tarafından karşılanması ve böylece alan dışına yapılacak ya da alan dışından buraya gelecek yolculukların da olabildiğince azaltılmasını hedeflemektedir. Alan dışı ile yapılacak yolculukların da büyük bölümünün toplu ulaşım araçları ile yapılması öngörülmektedir. Bu yaşam ve mekân biçimiyle otomobil sahipliği ve kullanımının da azaltılması öngörülmektedir.

15 dakikalık kent yaklaşımı hızla bozulan yaşam alanlarının yeniden düzenlenmesine yönelik bir çıkış yolu olarak tartışılmaktadır.

Yeni bir buluş mu?

Dünyanın önemli metropollerinden biri olan Paris kentinde uygulanmasına karar verilen ve uygulanmasında danışmanlık görevi yapan Prof. Carlos Moreno bu yaklaşımı günümüzdeki biçimiyle ayrıntılandırmış ve yeni bir bakış açısı getirmiştir. Yaygın adıyla 15-dakikalık kent olarak tanımlanan bu yaklaşım gerçekten yeni bir fikir mi, kentlerimizdeki bozulmayı durdurup sağlıklı kentsel yaşama döndürecek bir sihirli değnek mi?

Yerleşimlerin tarihsel gelişimi incelendiğinde, motorlu taşıtlar öncesinde tüm kentlerin bu ilkeler ışığında ve genellikle kent surları içinde oluştuğu görülmektedir. Kentlerin nüfusu artıp kapladıkları alanlar genişledikçe önceleri konutların alt katlarında ve bahçelerinde yapılan üretim eylemleri, önce tarım ve ardından sanayinin surların dışına çıkmasıyla, günümüzdeki ulaşımın en önemli özelliği ve sorunu olan konut-işyeri yolculukları ve çözüm arayışları başlamıştır.

Kentlerin bilinçli bir şekilde planlanarak geliştirilmesi uygulamalarında günümüze kadar gelen standartlar oluşturulmaya başlamış ve kentler tarihsel gelişim içinde 15 dakikalık kent yaklaşımına uygun olarak gelişmeye başlamıştır. Ülkemiz planlama kurallarında da hala geçerli olan kentsel kademelenme (nüfus büyüklüğü) ilkelerine göre her mahalledeki bakkal, kasap, fırın gibi kullanımları kapsayan ticari birimler, bir ya da birkaç mahalleye hizmet edecek ilk okullar, mahallelerin oluşturduğu bir semtte yer alacak orta okul ve liseler, sağlık ocakları gibi mekânsal planlama standartları aslında “15 dakikalık kent” ilkelerinin uygulamada yaşama geçmiş şeklidir.

Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle birlikte, eğitim ve sağlık alanındaki özel kurumların ticarethanelere dönüşmesi ve buna paralel olarak kamu tarafından sağlanan eğitim ve sağlık hizmetlerinin kalitesinin düşürülmesi, kent yapısında ve yaşamında sürekli artacak bir kötüleşmenin de başlangıcını oluşturmuştur. Yetmişli yıllar öncesinde öğrenciler üniversiteye kadar okullarına yürüyerek giderken yeni yapıda okul öncesi çocuklar bile kreşlerine servis araçları veya anne-babalarının otomobilleriyle gider hale gelmiştir. 

Kentlilerin yaşamı ve ekonomisi de mahalle bakkalından süpermarkete yöneldikçe balkondan zemin kattaki bakkala iple sarkıtılan alışveriş sepeti otomobilli yolculuklara dönüşerek her şeyi satan ve modern yaşamın yeni sosyalleşme mabetleri olan AVM’ler eliyle de yolculukları mahalleden kent çeperlerine çekmeye başlamıştır. Bu durum daha çok otomobil, trafik sıkışıklığı, zaman kaybı, hava kirliliği gibi sonuçları gündeme getirmiştir.

Kamu yararına planlama ilkeleri göz ardı edilip kâr motifi karar verici hale gelince kentteki hastanelerin kapatılarak tek bir noktaya toplanması, özel okulların ve üniversitelerin kentte ucuz arsaların bulunabildiği “sapa” alanlarda yer seçmesi, kent çeperlerinde yükselen yüksek katlı rant yapılarının müşteri bulamayarak kamu kuruluşları tarafından kiralanması “planlı kent” kavramını tamamen ortadan kaldırmış, otomobil gerektiren yolculukları, yolculuk uzunluklarını ve otomobil yolculuklarının sayısını geri dönülmeyecek şekilde arttırmıştır. 

Tüm bu gelişmeler kentlerin bir doğal gelişme aşaması olan 15 dakikalık kent yaklaşımının ve ilkelerinin yeniden ortaya çıkarak ve yeni bir yaklaşımla yorumlanarak günümüz sorunlarının azaltılmasına yönelik bir umut ışığı oluşturmuştur. 

15-Dakikalık kentin yararları ve sorunları neler?

Yakınlık planlaması (proximity planning) olarak tanımlanan bu yaklaşımla; günümüz kentlerinde ortaya çıkmakta olan trafik sıkışıklığı, ulaşımda zaman kaybı, gürültü ve hava kirliliği gibi sorunların azaltılması ve azaltılacak araçlı yolculuklar nedeniyle altyapı yatırımları ve işletme giderleri için harcanan kaynakların daha verimli ve sağlıklı yaşama yönelik alanlara kaydırılması beklenmektedir. Bu düzenlemelerle yerleşimlerdeki yeşil alanların korunması ve arttırılması, kentlilerin yaşam kalitesinin ve sosyal ilişkilerinin yeniden kazanılması, sağlıklı nesiller yetiştirilmesi, özellikle çocuklar, yaşlılar ve engellilerin yaşamının kolaylaştırılması, azalan yaşam maliyetleri sonucunda kentlilerin gelirlerinin artması gibi yararlar beklenmektedir. Bu yaklaşımla planlanan alanlar dışında çalışma zorunluluğu olan kişiler için yeterli toplu ulaşım altyapı ve hizmetlerinin sağlanmasının da bu düzenlemenin bir parçası olduğu belirtilmektedir. 

Bütün bu olumlu beklentilere karşılık “yakınlık planlaması” konusuna ciddi eleştiriler de bulunmakta ve uygulamanın önündeki olası engeller vurgulanmaktadır. Bu eleştirilerin başında büyük kentlerde yaşam birimlerinde yeterli istihdam yaratılamayacağı, bir yandan burada yaşayan kişilerin çalışmak için dışarıya gitme gereksinmesi ve diğer yandan da dışarıdan bu alana çalışmak için gelmeleri gerekeceği vurgulanmaktadır. Bu görüşleri savunanlar “yakın kent” içindeki çalışma alanlarının yeterli olmayacağı için yaşayanların bir kısmının alan dışına çıkmak için araçlı yolculuk yapmalarının gerekli olacağını ve bu kişilerin hepsinin toplu taşıma araçlarını kullanmasının mümkün olmayacağını belirtmektedir. Sosyoekonomik farklılıklar nedeniyle işyerlerinin sahipleri için istihdam yaratan işlevler (perakende ticaret gibi) oluşturulsa bile çalışanların alan dışından gelmeleri (ya da tersi) söz konusu olacağı için dışarı ile yolculukların beklenenden çok olacağı belirtilmektedir. Bazı kesimler ise bu planlama yaklaşımının özellikle emeklilerin yaşadığı alanlar için uygulanabilir olduğunu vurgularken bir ya da daha fazla kişinin çalıştığı ailelerin artmasıyla çalışma yolculuklarının sorun olacağının altını çizmektedirler.

Büyükşehirlerde nasıl uygulanabilir?

Paris gibi merkezi üç milyon, çevre yerleşmelerle birlikte 20 milyon nüfusa sahip bir büyük şehrin Belediye Başkanı Anne Hidalgo 15-dakikalık kent önerisi ile ikinci kez seçilip adım adım vaatlerini uygulama konusunda adımlar atarken, tüm dünya kentleri büyükşehirlerde bu tür bir kasaba yaşantısının gerçekleştirilmesini dünyanın her tarafından ilgi ile izlemektedir. 

Büyükşehirlerde bu kavramın uygulanması büyükşehir kavramı ile çelişkili olarak görülebilmekle birlikte yeni büyük kent parçalarının olabildiğince “yakınlık” kavramına göre planlanması eski parçaların da bu yaklaşımla yeniden biçimlendirilmesi ve dönüştürülmesi mümkün ve herkes için olumlu sonuçlar doğurabilecektir. İçinden transit trafiğin geçmediği, yaşayanların olabildiğince bölge içinde okullarına ve işlerine gitmeleri, yapılı çevre ve yeşil alan dengesi yeniden kurulmuş, insanların çevrelerindeki komşuları ve doğa ile iletişim kurabildiği kent parçalarının yaratılması herkes için kazanım olacaktır. Büyükşehirlerde 15-dakikalık kent kavramının bir vizyon olarak değerlendirilmesi, hedeflenen koşullar hayal edilerek olabildiğince ona ulaşılmaya çalışılması gerekmektedir. Sonuç olarak “beyaz” hedeflenerek yapılacak düzenlemelerde ne kadar “açık griye” ulaşılsa bile mevcut “siyahtan” daha iyi bir durum elde edilecektir.

Ayrancı, başkentin üst-orta gelir grubu konut alanlarından biri olarak planlanmışken Çankaya’nın bir iş merkezi olarak gelişmesi ile giderek karmaşıklaşan bir arazi kullanım dokusuna evrilmiştir. Hoşdere Caddesi de paralel bir koridor oluşturarak prestij koridoru olan Atatürk Bulvarı’na seçenek bir gelişme aksı oluşturmuş ve konut dışındaki pek çok kullanımı kendine çekmiştir. Bir yandan konut altı ticaret yakın kent kavramına uygun olarak gelişirken diğer yandan önce ana ulaşım aksları ve daha sonra ara cadde ve sokaklarda özellikle ofisler yerleşmeye başlamıştır. Günümüzde zemin katlardaki perakende ticaret sadece alanda yaşayanlar hizmet verirken, üst katlardaki ofisler ve hatta apartmanlardan dönüştürülen özel okullar ve özel hastaneler alana dışarıdan çalışan, okuyanları ve hatta hizmet almaya gelenleri çekmektedir. Ayrancı dışında yaşayanlara da hizmet veren restoranlar, kuaförler, noterler, elçilikler, dekorasyon malzemeleri satan dükkanlar ve diğer pek çok ofis ve ticari kullanımı Ayrancı’yı konut alanları ile yarışan bir merkez iş alanına dönüştürmüştür. Tüm bu merkez işlevleri bölgenin istihdamını kendi içinde karşılamaya yönelik olmaktan çıkmış, alan dışından geleceklerin ağırlıklı olduğu bir yapı oluşmuş ve oluşan ticari koridorlar kullanımlardaki ağırlığın değişmesi sürecini hızlandırmıştır. 

Günümüzdeki yapısı ile Ayrancı hem dışarıdan yolculuk alan ve hem de işgücünü kentin değer bölgelerine gönderen karmaşık bir yapıya evrilmiştir. Konut altı ticaret kullanımları önceleri alanda yaşayanların dışarıya çıkan yolculuklarını azaltan bir “yakınlık planlaması” gibi çalışırken serbest pazar koşullarında işleyen kentsel sistemdeki gelişmeler bu yapının giderek bozulmasına neden olmuştur. Alanda yaşayanlar çocuklarını alan dışındaki okullara servis araçları ile gönderirken alandaki özel okullara dışarıdan servislerle öğrenciler taşınmaya başlamıştır.

Kentin çevreye yayılması Ayrancı’ya istenmeyen bir başka işlevi de getirerek alanın bir transit geçiş görevi üstlenmesine yol açmıştır. Önceleri minibüs ve otobüsler ve giderek artan bir oranda otomobiller başı ve sonu Ayrancı dışında olan yolculuklar için bir geçiş koridoru haline gelmiştir. Ayrancı artık daha güneydeki Oran gibi birçok yerleşimin minibüs ve otobüs hatlarının geçiş alanı olurken Güvenpark duraklarındaki minibüslerin üzerindeki gideceği mahalle yazılarının sayısı artmıştır. Bu durum bile Ayrancı’nın sadece kendisine hizmet eden, kendi kendine yeterliliğe sahip bir 15-dakikalık kent parçası olmasından uzaklaşmasının sebeplerinden biri haline gelmiştir.

Ayrancı olarak tanımlanan mahalleler hala konut ağırlıklı olarak görülmesine karşılık alan dışından başlayacak yolculukların varış noktası, alan dışına yönelen yolculukların da başlangıç noktası olarak görülmektedir. 

Tüm yukarıda sıralanan olumsuz özelliklere karşılık Ayrancı’nın yakınlık planlaması yaklaşımı ile yeniden düzenlenmesi ve yapılanması için ümit veren gelişmeler de bulunmaktadır. Kentin önemli bir geleneksel konut alanı olan Ayrancı’da yaşayanlar arasında emekli olan kişilerin sayılarının artması, toplu taşıma hizmetlerinin gelişmesine paralel olarak otomobil sahipliğindeki artışın yavaşlaması, pandemi ve gelişen teknoloji sonucunda evden çalışmanın devreye girmesi, genç nüfusun geleneksel konut alanlarından uzaklaşması gibi etkenler Ayrancı üzerindeki baskıları bir ölçüde azaltmaktadır. 

Ayrancı’nın kentin iki ana koridoru olan Atatürk Bulvarı ve Hoşdere Caddesi arasındaki konumu, Kızılay merkez ile güney yerleşmeleri arasında geçiş alanı olması gibi koşullar bölgenin eski dönemlerine dönmesini ve kendine yeterliliği bulunan bir konut alanı olarak yeniden yapılandırılmasını giderek zorlaştırmaktadır. Ancak tüm bunlara karşılık hala Ayrancı’nın çağdaş bir kent parçası olarak düzenlenebilmesini, en azından bugünkü durumundan daha iyi bir yapıya kavuşturulmasını sağlayabilecek adımlar bulunmaktadır.

Ayrancı için çağdaş şehircilik uygulamaları neler olabilir?

Ayrancı’nın öncelikle bir geçiş koridoru olarak işlev görmesi engellenmelidir. Atatürk Bulvarı ve Hoşdere Caddesi koridorları sınır olarak tanımlanıp aradaki olası transit koridorların sürekliliği kesilmeli, ara sokakların sadece o sokaklardaki konutlara erişim için kullanılması sağlanmalıdır. Bu çerçevede Ayrancı’nın ortasında bir transit koridoru oluşturan Kuzgun CaddesiPortakal Çiçeği aksı çekici bir transit koridoru olmaktan çıkarılmalıdır. Alandaki tüm cadde ve sokaklar taşıt trafiğini hızlandırmak ve otomobillere park yeri yaratmak amaçlı bakış açısı ile değil, yaşam ve mekân kalitesini yükseltecek bir vizyonla yeniden planlanmalıdır. Yollar otomobillere park yeri yaratmak yerine yaşlıların oturacağı ağaç altı bankları, çocukların oynayacağı küçük oyun alanları öncelikli olarak düzenlenmeli, taşıtlar değil insanlar için yaşam alanları oluşturulmalıdır. Otomobillerin binaların arka bahçelerindeki otoparklara ulaşmasına izin veren ancak sokakları geçiş alanı olarak düzenlemeyen bir trafik akım planı ve fiziksel düzenlemelerle kurallara uyum zorunlu hale getirilmelidir. 

Ayrancı vadisi kentin trafiği içinde gürültüden ve kentin hengamesinden korunmuş bir vaha haline getirilirken dünyanın pek çok kentinde görülen “otomobili azaltılmış” (car-lite) örnek bir yaşam alanı haline getirilebilir. Bunun sağlanabilmesi için yaşayanların, sivil toplum kuruluşlarının, ilçe ve büyükşehir belediyelerinin birlikte çalışarak önce bir vizyon geliştirmesi ve ardından bir plan hazırlayarak birlikte uygulamaya koyması gereklidir. Dünyadaki pek çok yerleşimde uygulanan yaşam sokakları (living streets, woonerf), trafiği azaltılmış mahalleler (low traffic neighborhoods), yeşil sokaklar, serin sokaklar, eksiksiz sokaklar, paylaşımlı sokaklar gibi planlama kavramlarında yerini bulmuş yaklaşım ve düzenlemeler titizlikle değerlendirilip uygulanabilirse Ayrancı’nın geleceği daha aydınlık olabilecektir.

15 dakikalık semt ya da 6-8 km çaplı alanda yaşamak

Yazar Hakkında

15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.

Bir düşünün; alışverişimizi, çocukların eğitimini, işimizi, sosyalleşme alanlarımızı, sağlık ihtiyaçlarımızı, kamusal problemlerimizi vs. 15 dakikada yürüyerek ya da bisikletle halledebiliyoruz..! Ne değerli bir şey değil mi! Çocuğun okulunun yakınına ya da işimizin yakınına taşınarak çözmeye çalıştığımız (kalabalık/büyük) şehirde yaşama problemini, yaşadığımız semt/bölgede direk çözebilmek.

Bir şehrin yaşanabilirlik ölçütlerini belirleyen oldukça çok etken var: nüfus, ulaşım, üretim, yönetim, sağlık, kültür, eğitim, alışveriş, nefes alma. (birkaçı haricinde) 1 milyonu geçmeyen Avrupa kentlerinin yanında bizde, –tarım, hayvancılık, kırsal üretim, yatırım ve iş eksikliği ile de– kentler hızla kalabalıklaşıyor. 

Kentsel tasarımın ölçütleri olan, 20.000 kişilik bir yerleşimin ihtiyaçları, yaşadıkları bölgeden çıkmadan karşılanabilir şekildeyken, yanlış kentsel politikalar, güvenlik, “en büyük” olsun derdiyle yaşadığımız yere uzak alışveriş, kamusal, sağlık yapıları problemleriyle, trafiğe ve hıza yenilmiş bir gün yaşıyoruz sürekli.

İşte 15 dakikalık kent ya da 6-8 km çaplı bir alanda tüm ihtiyaçlarımızı yürüyerek ya da bisikletle sağlayabilme ihtiyacının yeniden kentlerin gündemine girme sebebi, kent planlamasında kaybettiğimiz eşeği yeniden bulma problemi olarak karşımıza çıkmış durumda.

Ankara 5, Çankaya 1 milyonu aşmışken, kent insanının mutluluğunu ve bunalımsız/trafiksiz bir gün geçirme ihtiyacını karşılamak artık çok daha elzem.

Düşünün; sabah yürüyerek sütünüzü aldınız, çocuğu okula bıraktınız ve bisiklete binip 2 km ötedeki iş yerinize gittiniz 15 dakikada. Akşam, yaya sokağında bir süre dinlenip kitabınızı okudunuz, alışverişinizi yaptınız ve eve döndünüz. Çocukta anahtar var ve yürüyerek eve gitmiş, kapıyı size açıyor. Ertesi gün, sabah grip olan çocuğu 750 metre ötedeki sağlık merkezine götürüp, belediye biriminde yapmanız gereken işi hallettiniz ve yine bisiklete binip işe gittiniz, dönüşte de akşam yemeğinizi yiyip 3 km ötedeki tiyatro salonuna oyun izlemeye gidip, dönüşte bir şeyler içmek için caddede kafede oturup eve döndünüz. Hafta sonu yürüyerek gittiğiniz parkta geçirdiğiniz günün keyfi de anısaldı yaşamınızda.

İşte 15 dakikalık yaşam bize. Ulaşmak istediğimiz tüm ihtiyaçlara bu sürede ulaşabiliyor, hızla yapmamız gereken hiç birşey yaşamıyor ve araba kullanmıyor, iklime egzoslarımızla zarar vermiyoruz. Stresimiz 10 kat azalmış, ruhumuz dingin. 

Ayrancı, geçirdiği tüm yapısal ve yaşadığı kent ulaşımındaki rol değişimlerine karşın bu hız, egzos ve yaşam zamanını koştururken yitirdiğimiz günlük yaşama alternatif 15 dakikalık bir gün/ihtiyaç yaşamı için iyi bir pilot bölge olabilir. Yaşadığı tüm dönüşümlere karşın, iş / ulaşım / alışveriş / sağlık / eğitim / kamusal ihtiyaçlar / sosyalleşme / yeşil alan kullanımı olarak 15 dakikalık bir semte dönüşmeye uygun bir bölge. Belediyeler ve merkezi iktidarın bir niyet oluşturması ve kentsel bir program çerçevesinde bu mutluluğa ulaşmamızı sağlaması mümkün. Ve sonra Bahçelievler’in, Cebeci / Kurtuluş’un, Esat / Seyran’ın, Konya/Samsun asfaltı içinde kalan eski Ankara’nın, bu planlama ve kentsel dokunuşlarla günü 15 dakika mesafede ve yaya/bisikletle yaşayabilmesi ihtiyacını hepimiz görüyoruz.

15 dakikalık kent nedir?

Yazar Hakkında

Tıpkı canlılar gibi kentler ve kentsel yaşam da sürekli değişim halinde. Bu değişimin kontrol altında tutulabilmesi ve kentlerin günümüz koşullarına uyum sağlayabilmesi için yeni kentsel teoriler ortaya atılıyor. Bu teoriler başta sürdürülebilirlik ilkesi olmak üzere doğa dostu olma ve yaşam kalitesini yükseltme hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik. 1980 sonrası neoliberal dönüşüm, kentleri de sosyal ve mekansal anlamda etkiledi. Günümüzde hala etkisi süren Covid-19 pandemisi de kentsel yaşamın ve sürdürülebilirliğin sorgulandığı dönem oldu. Bu dönemde, kent sakinleri temel ihtiyaçlarını karşılamak ve günlük hayatlarını idame ettirmek konusunda fazlasıyla sıkıntı yaşayınca Paris Sorbonne Üniversitesi Profesörü Carlos Moreno’nun “15 Dakikalık Kent Modeli” yeniden gündeme geldi.

Kentlerin 6 ana işlevi; onurlu yaşam, iyi çalışma şartları, ihtiyaçları karşılama, eğitim, iyi olma hali ve eğlence!

Eğitim, sağlık, çalışma gibi temel ihtiyaçların geniş alanlara yayıldığı, gündelik hayatın birden fazla ulaşım aracı kullanılarak ulaşılacak mesafede geçtiği ve herkesin acelesinin olduğu kentlerde kent sakinleri huzurlu ve mutlu değildir.” Moreno’nun “15 Dakikalık Kenti” de insanın yaşam alanında huzurlu ve mutlu olmasını amaçlıyor. Öncelikle yaya ya da bisiklet gibi ekoloji ile uyumlu, doğa dostu ulaşım yolları benimsenir. Böylece araç trafiği azalır ve insanların daha huzurlu olduğu bir kent hayatı oluşur. Moreno, kentlerin 6 ana işlevi olduğunu söyler; onurlu yaşam, iyi çalışma şartları, ihtiyaçları karşılama, eğitim, iyi olma hali ve eğlence. 

Paris Sorbonne Üniversitesi Profesörü Carlos Moreno

Bu işlevler yerine getirilirken alanın doğru kullanımı da önemlidir. Kamu binalarının mesai saatleri dışında ya da okulların yaz tatillerinde diğer işlevleri gerçekleştirmek için kullanımıyla alanın doğru kullanımı sağlanabilir. Okulların yazın gençlik merkezi,  kamu kurumlarının mesaiden sonra semt meclisi olması bu duruma örnek olarak verilebilir. 

Günlük ihtiyaçlara erişimin yaya ya da bisiklet yoluyla 15 dakika mesafede sağlanması ütopya olarak görünse de Amsterdam ve Kopenhag gibi kentler bu hedefe örnek gösterilebilir. Ayrıca Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo da “15 Dakikalık Kent Modeli”nin önemli savunucularından. Amerikalı bir milyarder olan Marc Lore da 5 milyon nüfusu olan bir kent yaratmayı planlamakta. Çölde inşa edilecek bu kent için Nevada, Utah, Idaho, Arizona, Teksas ve Appalachian bölgeleri adaylar arasında yer alıyor. Bu “ekoloji dostu ve sürdürülebilir kent” projesinin adı ise “15 Dakikalık Şehir Tasarımı”.

Carlos Moreno’nun 15 Dakikalık Kent Modeli.

Pilot bölge uygulaması ile “15 Dakikalık Kent” pratik edilebilir

Yerelleşme kavramının oldukça önemli olmaya başladığı günümüzde kent sakinlerinin yaşam kalitesini yükseltmek için yerel idarelerin çalışmaları da önemli yer tutuyor. Prof. Dr. Aykut Karaman, “15 Dakikalık Kentler” için, kent işlevlerini yerine getirebilecek mahalleler saptanması gerektiğinin üzerinde duruyor. Pandemi süreci ile yerelleşme anlayışı, yardımlaşma ve dayanışmanın bile mahallelerden yaygınlaştığını gösterdi. Ayrancı semti de bu açıdan değerlendirmeye tabi tutulabilir. Sosyal ilişkiler ve fiziksel mekanlar açısından mahalle kültürünün hala devam ettiği Ayrancı, gündelik ihtiyaçların da 15 dakikalık mesafede karşılanabildiği bir semt. İlkokul, ortaokul ve lise gibi eğitim kurumları, hastane ve aile hekimleri gibi sağlık kurumları ve bakkaldan süpermakete kadar her türlü gıda ürünün satıldığı yerler semtte var. Ayrıca çalışma alanı olarak kamu kurumları ve özel kurumlar, gençlik merkezi, kadınlar lokali gibi sosyal donatı alanları, kafe, bar, restoran gibi eğlence alanları da 15 dakikalık mesafede ulaşılabilir. 

15 dakikalık bir kentin ekoloji ile uyumlu ve yaşanabilir olması beklenir. Yaya ve bisiklet yoluyla ulaşım, bu amaç için gerekli. Ayrancı semtinde yaya olarak bir yerden başka bir yere gitmek oldukça kolay. Bisiklet de kullanılabilir ancak bunun için bisiklet yolları yapılarak sağlıklı bir ağ oluşturulması gerekiyor. Semtte yeşil alan ve parkların oldukça yaygın olması da ekoloji ile uyum sağlamaya yardımcı diyebiliriz.

Günümüzde ve gelecekte kentlerin daha yaşanabilir alanlar olabilmesi için kentin küçük parçalardan oluşması ve her parçanın kentlinin ihtiyacını karşılayacak niteliğe ulaşması sağlanabilir. Doğaldır ki bu uzun ve zorlu bir süreç. Merkezi ve yerel idare işbirliği içinde çalışabilir hatta pilot bölge uygulaması ile “15 Dakikalık Kent” pratik edilebilir. Ayrancı semti zaten bu kent modeline yakın özellikler gösterdiği için pilot bir bölge için uygun. Semtin eksiklikleri tespit edilip tamamlanarak daha yaşanabilir, sürdürülebilir ve doğa ile uyumlu bir hal alması sağlanabilir. 

Farabi alt geçidi graffitileri

Bir görünüp bir kaybolan şekiller: 

Adettendir, Türkiye’de duvarlara yazılan yazıların, yapılan resimlerin üstü hemencecik boyanır. Hani ilkokulda öğretmenlerimiz, “evinin salonuna da kağıt atıyor musun?” “yemek masanızı da böyle kazıyor musun?” gibi okul malının sana ait olmadığını sürekli hatırlatan sorular sorarlardı ya… Sokaklarımızın duvarlarının da mülkiyeti, onları kullanan bizlere değil devlete, devletin çok çeşitli, güçlü kuvvetli kurumlarına ait olduğundan, üzerlerine siyasi görüş belirten yazılar bir yana, masum çiçekler çizmek bile ayıp, suç. 

Duvarları düşününce akla hep hareket etmeyen, katı, masif, alanları birbirinden ayıran, ifadesiz yapılar geliyor. Nehir Kovar’ın bir yazısında da (1) dediği gibi, “duvarların bir çeşit duygu tıkanıklığını, donukluğu imleyen veya tanıklık etmeye elverişli olmayan varlıklar olduklarını çağrıştıran örnekler var; mesela, ‘duvarların dili olsa da konuşsa, kalbi taşlaşmak, taş olsaydım da görmeseydim, mahkeme duvarı suratlı, taş olsa çatlardı, seni doğuracağıma taş doğursaydım” gibi. Ben de şimdi size bir türlü konuşmasına izin verilmeyen iki duvardan söz etmek istiyorum; Farabi Alt Geçidi’ndeki duvarlardan…

Her sabah evimden çıkıp bahse konu alt geçidi kullanarak işe gidiyorum. Geçtiğimiz yılın Ekim, Kasım aylarından beri alt geçidin duvarlarında bir hareketlilik söz konusu. Önce çocukluğumuzun MonAmi pastel boyalarının üzerindeki prens figürüne benzeyen çalışma belirdi Farabi Alt Geçidi’nde. Gözlerinin yerinde X harfleri vardı, altında “siyah bitti, adalet şart” yazıyordu zira ne prensimizin siyah saçlarını tam boyayabilmiş, ne de henüz adaleti bulabilmiştik. Bir ay sonra geçitten geçtiğimde prensin kaybolduğunu gördüm. Üzeri bir renk adıyla tanımlanması çok zor, “kapatıcı bir ajanla” örtülmüş, geriye yalnızca silueti kalmıştı.

Uzun süre alt geçitte graffiti sanatçılarına ait tek tük küçük imza dışında pek hareket olmadı. Kötü floresan lambalarla aydınlanan, geceleri pek de tekin görünmeyen, tavan alçıları dökülen bu geçide az da olsa renk veren arkadaşlar nereye kaybolmuşlardı? Onları 2018’de çektikleri 5 parçadan oluşan videolar yardımıyla (2) daha yakından tanıma fırsatı buldum. Neden sonra, yılın ilk aylarından başlayarak pek ünlü alt geçidimizde tekrar boy göstermeye başladılar. Tüm geçide kocaman graffitiler, çiçekler, güneşler çizmiş, sabahın köründe yarı karanlık geçitten uykulu gözlerle işine giden insanları biraz da olsa uyandırmışlardı. 

Diğer gün yine aynı yerde elinde bir hortum, duvarlara su sıkan bir belediye çalışanıyla karşılaştım. Tazyikli su resim ve yazıları akıtıyor, belki de üzerleri örtülmeden önce daha az görünür olmalarını sağlıyordu. Temizlenecek onca alan, tamir edilecek onca kaldırım, bakımının yapılması gereken onca park, bahçe, yardım edilmesi, hizmet verilmesi gereken onca insan varken neden geçitteki şekillerle uğraşılıyordu? Önemli olan şekillerin kendisi değil, temsil ettiğiydi; muktedirlere, yerel yönetim aygıtına karşı gösterilen bir tür direniş, ayağa kalkıştı. “Ankara da ne gri şehir” boş inancına vurulan bir darbeydi belki; her kamusal alanın o kadar da ciddi, öylesine gri, kişiliksiz, ruhsuz, ifadesiz olması gerekmediğinin bir kanıtıydı. Moral bozukluğu içinde Cinnah Caddesi’nin karşı tarafına geçtiğimde dönüp arkama baktım. Gri bir dehliz görünüyordu aşağıda, çamur içinde, mutsuz bir dehliz.

Tabii, bizim çocuklar yılar mı? Bir gün geçmedi, graffitiler yeniden belirdi. Bu sefer daha da büyük, daha renklilerdi; yanlarına kısa yazılar yazılmıştı. Hava karardıktan sonra çalıştıklarını ve ellerini çabuk tutmaları gerektiğini de düşünürsek çok iyi iş çıkarmışlardı. Şimdi top karşı tarafta diye düşünürken aynı zamanda belediyenin yılmadan bu duvarları boyama motivasyonunun nedenlerini de düşündüm. Sonra araştırdım. TCK’nın 151. Maddesi’nde mala zarar verme fiili için şunlar yazıyordu: “Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkma, tahrip etme, yok etme, bozma, kullanılamaz hale getirme veya kirletme.” Buna göre graffiti, bir kirletme eylemi sayılıyor ve suç teşkil ediyordu. Fakat bir de Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) vardı. Kanuna göre, “sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri eser olarak kabul edilmektedir ve grafitiler FSEK kapsamında güzel sanat eserleri kategorisinde yer almaktadır.” Yani Türkiyeli bir grafiti sanatçısının deyimiyle “gri dünyaya renkli yağmurlar yağdıran” graffiti yapma eylemi suç, çıkan ürünse sanat eseriydi. Örneğin bir kişiye hakaret eden ama özgün sayılan bir şiir FSEK (3) korumasından yararlanabiliyorsa bu çocukların duvarlara çizdiği resimlerden ne istiyorlardı?

Bunları düşünedururken alt geçit 21 Mart ile başlayan hafta tekrar griye büründü. Maç kaç kaç olmuştu? Bu tatsız ‘zafer’ kimin ve neden hoşuna gidiyordu? Yağış alan kaldırımlar içlerinden su fışkıran birer bubi tuzağına dönüşüyor, arabaların park etmediği kaldırımlar bu sefer de çamurdan görünmüyor ama Ankara Kent Estetiği Başkanlığı renkli boyalara müdahale etmekle uğraşıyordu… Belki de en acısı, kimsenin sesi çıkmıyordu. Elbette, malum, aklımız başka yerlerde, herkes bulmakta giderek zorlandığı ekmeğinin peşinde, her geçen gün daha da silikleşen o tünelin ucundaki ışığı yakalamaya çalışıyordu. Canım tam da burada, üzerimize bastıran bu aygıtın biraz da olsa vücut bulmuş haline şahit olduğum için acıyordu.

Bu sırada işe bakın ki, Çankaya’nın çeşitli muhitlerindeki apartmanlara belediye izniyle (4) dev resimler çiziliyor, şehir renkleniyor, resimlerin altına tanıdık imzalar atılıyordu. Bizim alt geçitse kamu malı olmasının cefasını çekmekteydi. Kirletmek suçsa o renkli resimlerin üzerini örten gri madde suç değil miydi? Bir graffiti sanatçısı, resimlerinin üzerinin tekrar tekrar boyanmasından bıkmış olacak, “siz de renkli boyasanız” yazmıştı alt geçide; Kapatın resimlerimizi, üzerlerini örtün ama bari renkli boyayla örtün… Serzenişin de güzeli olabiliyor.

Şimdi sıra bizim çocuklarda. Maç adil değil, hakem taraf tutuyor, stadyumda pek seyirci yok, kurallar önceden aleyhimize yazılmış durumda. Gelgelelim bu bekleyiş ve o kısa geçitte vücut bulan bu küçücük direniş bile bizlere bir umut oluyor; vazgeçmeyeceğimizin bir kanıtı olarak orada duruyor çünkü aslında, Nazım’ın da dediği gibi en çok “ümitten korkuyorlar Robeson, ümitten korkuyorlar, ümitten.

(1) https://t24.com.tr/k24/yazi/duvar-yazilari,1220

(2) https://www.youtube.com/watch?v=lgSt6Xe9rfk&ab_channel=BeatMusicFactory 

(3) https://iprgezgini.org/2018/10/25/grafiti-fikir-ve-sanat-eserleri-kanunu-ve-turk-ceza-kanununun-kesisim-kumesinde-bir-sokak-sanati/#_ftn5 

(4) https://www.cankaya.bel.tr/news/12188/Cankaya-Acikhava-Sanat-Galerisine-Donusuyor/ 

Ayrancı anneleriyle “çocuk ve kitap”

Ayrancı’da bir süredir 7-10 yaş grubu çocuklar ve anneleri olarak biraraya gelmeye, çocuklar için birlikte zaman geçirme ve üretme üzerine çeşitli etkinlikler yapmaya başladık. Sosyal medyada @asagiayranci_anneleri_komsu  adresinden haberleştiğimiz 6 anne ile başlayan grubumuzun çalışmalarını şimdi Çankaya Kent Konseyi Ayrancı Semt Meclisi ve Çankaya Belediyesi ile sürdürüyoruz.

Ayrancı’da, içinde yaşadığımız bir mahalle kültürü var. Bunu her yerde hissetmeniz mümkün. İşte biz bu mahalle kültüründen yola çıkarak, komşularımızla birlikte çocuklarımız için kitabı ve okumayı temel alan etkinlikler organize etmeye karar verdik. 

Gaye Dinçel ile Ada Kitap Kahve’deki etkinlik

İlk durağımız, bize hem destek hem de moral veren yazanlar sokağındaki Ada Kitap Kahve ve Aslı Abdik oldu. Aslı hanım bizim hayallerimizi duyduğunda bize ilk önerisi çocuk kitapları yazarı ve de çocuklarla etkinlikler yapan yazar Gaye Dinçel oldu. Onunla ilk etkinliğimizi 15 Ekim’de Ada Kitap Kahve’de gerçekleştirdik. Gaye Dinçel ile çocuklar bir araya geldi ve onun kitaplarındaki öykü kahramanlarından yola çıkarak, kendi hayallerindeki kitap için kapak tasarımları yaptılar. Çocuklar kitaplarla dolu bir ortamda, kitapları inceleyerek ve gözlemleyerek, kendi tasarımlarını oluşturdular.

Bu etkinlikten aldığımız enerjiyle çalışmalarını izlediğimiz Ayrancı Semt Meclisi ile bağlantı kurduk. Ayrancı Anneleri artık semt meclisine taşındı ve çalışmalarını burada sürdürüyor. İkinci çalışmamız 26 Kasım Cumartesi günü Ayrancı Semt Meclisimizin bünyesinde, Çankaya Belediyesi Ayrancı Bahar Evi’nde gerçekleştirdi. Yazar Gaye Dinçel çocuklarla yeniden bir araya geldiğinde, bu defa katılımcılar farklı bakış açılarıyla kendi kahramanlarını tasarladılar ve yorumladılar. 

Ayrancı anneleri olarak 5-10 yaş grubundaki çocuklarımız için biraraya geliyoruz. İstiyoruz ki, onlar da kitaplarla tanışsınlar, kitaplarla dostluklarını pekiştirsinler, kitapların bize sunduğu o muhteşem hayal dünyasında kendi yaratıcılıklarını geliştirsinler. 

Siz de bu çevrelerde iseniz çocuklarımızı biraraya getirmek için, yaşadığımız mahalle kültürünü onlarla da tanıştırmak için, kitapların o gizemli dünyasını keşfetmek için, çocukların mahalle arkadaşlığını geliştirmelerine fırsat tanımak için buluşalım. Yeni etkinlikleri birlikte düşünelim, konuşalım, tasarlayalım.