Blog

Ayrancı benim vatanım

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Tarihçi Hakan Kaynar‘la 100 dublede Cumhuriyet tarihi

Haziran ayında Meneviş Sokağı’nda bulunan Ant’i kafenin sosyal medya hesaplarında gördüğüm paylaşımda Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim üyesi olan, Radyo Arkadaş’ta programlarını dinlediğimiz, Gençlerbirliği Spor Kulübünde basın sözcülüğüne tanıklık ettiğimiz Hakan Kaynar‘ın yeni kitabı “100 Dublede Cumhuriyet Tarihi imza günü yapılacağı söyleniyordu. Daha önce YouTube da Uğur Mumcu A.G. Vakfı tarafından hazırlanmış videolarını izlemiş, gene Ant’i kafede Mayıs ayındaki “Ankara Rüzgarı” isimli konuşmasında dinlemiş ve aklımın bir köşesine kayıt etmiştim. Kitabın isminin yarattığı merakla hemen satın aldım. Ablam kitabı alıp incelemeye başladığında tesadüfen Hakan’ın amcası Uğur Kaynar’a ait bölüm gözüne çarptı, heyecanla bana halk odasından arkadaşım Serap’ın eşi olmalı dedi. 1980 darbesi öncesi Güleryüz Sokağı’nda bulunan Halk Odası ile ilgili sohbet etmeye başladık. Ablamın o zamanki arkadaşları Serap, Uğur Kaynar ile Hatice de Erdal Ayrancı ile evlenmişti. O zaman çok yakın olan bu dört kişi arkadaşlıklarını yıllarca devam ettirmiş ne yazık ki Uğur Kaynar ve Erdal Ayrancı Madımak’ta yitirdiğimiz 35 canlarımızdan ikisi olmuştu. (İleride o zamanki Ayrancı Halk Odasında emek veren kalbi soldan atan devrimci büyüklerimiz başka yazının konusu olacak.

İmza gününde Hakan Kaynar önce kitabından seçtiği iki bölümü okudu. Bu bölümler “akranım sandığım” dediği Sevgi Soysal ve amcası Uğur Kaynar’a atfedilen bölümlerdi ki, her ikisi de benim ilk okuduğum bölümler olmuştu.

Kitabımı “aynı vatanı paylaştığım komşumuz Seval Başgül‘e” diye imzaladı. O kavramın da verdiği merakla kitabı okudum. Ayrancı’ya vatanım diyen birini tanımayan tüm komşularımın da tanımasını istedim. İmza gününde sözleştiğimiz röportaj öngöremediğimiz koşullar nedeniyle bu sayımıza kaldı. Aradan geçen bu üç ay içinde Hakan Kaynar yeni kitabını yayına hazırlamış. İsmini şimdilik yazmadığım o kitabı da Ekim ayında ikincisini gerçekleştireceğimiz Ayrancı Festivalinde tanıtmak dileğimizdir. 

Kitabın editörü Mesut Ergün “Bu sofranın konuğu sizsiniz. Sohbeti Hakan Kaynar hazırladı” diyor, buyrun sohbete…

Seval Nuray Başgül ve Hakan Kaynar

Kitabınızın ilk tanıtımını ve imza gününü vatanım dediğiniz Ayrancı’da gerçekleştirdiniz, sanırım bu bilinçli bir seçimdi.

Evet Ayrancı’da yaptık. Ant’i kafede, çünkü Ant’i kafe benim çok eskiden beri tanıdığım bir arkadaşımın. Ayrancı’da uzun süredir bir kafeler dönemi açıldı ya, belki onlara bir nazire olsun diye o küçük kitapçı ve çay ocağının adını Ant’i kafe koydu. Kitabı ilk çıktığında heyecanla alıp, bir günde ne kadar okunabilirse o kadarını okudu ve kitabı bizde tanıtalım hatta imza günü yapalım dedi. O sırada kitap henüz Dost Kitabevi’ne bile gelmemişti. Hem Ayrancılılar hem eş dost geldi, o küçücük mekanın içini kalabalık sayılabilecek şekilde doldurdu. Benim daha önce de söyleşilerde söylediğim gibi Ayrancı güzel, sonra da arkadaşlarım böyle şeyler söylüyorsun Ayrancı‘da kira fiyatları artıyor diye kızıyor. Bu memleketin derdiyle hemhal olunca üzülmektense bu vatan kavramını Ayrancı‘ya kadar daralttım ama Ayrancı’da da üzülmeye başladık orası ayrı konu, birazda onun için kitabın ilk tanıtımını ve imza gününü Ayrancı’da yapmak benim hoşuma gitti.

Kitabı hazırlayan arkadaşımız Metin Solmaz’da uzun bir aradan sonra Ayrancılı oldu.

Metin Solmaz kitabı basan yayınevinin sahibi. Böyle bir kitap olsa nasıl olur diye ilk öneriyi getiren de o. Uzun süre Ankara’dan uzakta yaşadı. İstanbul, Bodrum, sonra da büyük gürültü çıkartarak Ankara’ya göç etti. Önce Çayyolu taraflarında oturdu sonra oranın şehir olmadığını anladı. Aslında Ankara’nın Ankara’yı hissederek oturulacak birkaç semti var. Gide gele, gide gele Ayrancı‘nın Ankara’da sevilerek oturulacak birkaç semtten biri olduğunu kavramamış olmalı ki sonradan Ayrancı’ya gelebildi. Zamanı tam hatırlamıyorum ama Ayrancı‘ya yakın bir yerde oturduk, sohbet ettik. O böyle bir hayalinden bahsetti benim de uzun zamandır bir meydan okumaya ihtiyacım vardı, uzun süreli bir çalışmayı gerektirecek bir mesainin içine girmek istiyordum. Bu yeni telefon dünyası yani dikkatimizin sürekli dağıldı bu zamanlarda uzun soluklu bir iş yapmak zor aslında. Hani bir deadline olursa birisi beni zorlarsa yapmanın mümkün olduğunu düşünüp, bir iş tamamlamış olayım diye yazmaya istekli oldum. Hikayede böyle başladı.

Kitabın çıkış öyküsüne önsözünde değiniyorsunuz ama az çok kitabı satın almayanlar için merak uyandırması açısından biraz kitabının o Metin Solmaz’la konuşup karar verdiğiniz yolculuğunun nasıl olduğunu anlatır mısınız? Çünkü değişik bir tarihi anlayışı var ve tarih kitabından insanlar genelde ürker ama kitabın anlatımı o şekilde değil. Biraz bu serüveni anlatabilir misiniz? Cumhuriyetin 100. yılına gelmesi de hoş olmuş. 

Aslında kitabın yayınlanması 102. yılı buldu.  Metin’le benim buluşmamız gecikti. İlk başta planlarımız da mizaçlarımız da Metin Solmaz’la uyuşmadı. İlk önerisi katı kronoloji 1923, 1924, 1925 akla ilk gelse de, ben de öyle yazmaya başladım fakat belli bir süre sonra bölümler uzadı. Bu işin doğası gereği 1924 1924’te kalmıyor, belli mevzular nedeniyle on yıl önceye gidiyor 1924’ten sonra olanları zihnimiz biliyor bilmiyormuş gibi davranamıyor. Sonra ikinci denemede ben her yıldan herhangi bir konuyu seçeyim onu yazayım diye konuştuk. Bu seferde o konularla benim ilişkim aramızdaki mesafe kültürel sermayem bildiklerim bilmediklerim etkili oldu, sevdiğim konular sevdiğim insanlar dolayısıyla olmadı. 1937’yi yazarken Orhan Veli ve arkadaşları 20 sayfa oldu. Hemen arkasından 1938 Atatürk’ün ölümü 20 sayfadan az olabilir mi? Dolayısıyla kitabın hacmi giderek artmaya başladı. Bir taraftan da belli bir tarihe yetiştirmek lazım, belli bir noktada şöyle düşündüm şu yaşadığımız zamanın bir yapısı bir özelliği var. Rakı sohbetlerinde bile insanlar uzun uzun karşısındakinin anlattığını dinlemeye tahammül edemiyor. 

Genelde beni çok tanımayan, çok vakit geçirmemiş insanlarla yaptığım sohbetlerde tanıyan arkadaşlarım “ya sen de bir konuyu çok uzun anlatıyorsun, kısa kes en etkili söylemek istediğini söyle de iş bitsin” diyorlar. Hani elimizde olsa şu telefonda açtığımız pencereyi kapatmak için bir hareket var ya konuyu değiştir diye yüzüne doğru o hareketi yapacağız ya da burnuna dokunacağız. Bununla çok da inat etmemek lazım, yok ben eski konvansiyonel anlatım biçimlerine sadık kalarak yazacağım, bu da bir tercihtir ama bunun sonucunda yazdığımız az okunabilir ve bunu da göze almamız gerekir. Ama kabul edelim ki Instagram Twitter şu bu bize gösterdi ki; annemiz babamız ya da onlar yaşındaki insanlar bile görünmek, beğenilmek ve fark edilmek istiyorlar. Bu yeni sosyal medya araçlarıyla ortaya çıkan bir mesele gibi görünse de, bu her zaman böyleydi biz farkında değildik. Ezel Akay o çok güzel filmi “Hacivat Karagöz‘ü neden öldürdü” ile ilgili Kült Kavaklıdere‘de bir tarihçi ile söyleşi yaptı. Orada dinledim ve anladım ki tarih metodolojisine dair isabetli bilgi seçimi tarihçilerden ziyade sanatçılardan gelebilir. Niye bunu söylüyorum filmi hatırlarsanız çok başarılı bir kostüm seçimi var, rengarenk herkesin orasından burasından ipler sarkıyor vs. Sanat yönetmeni gelip Ezel Akay’a demiş ki insan görünmek ister. 13. yüzyılı düşündüğümüzde adamın elinde sadece bir giysisi var, yıkayıp tekrar giyecek yıkayıp tekrar giyecek. Dolayısıyla o tek kurşununu da isabetli kullanmak zorunda. O kıyafet zenginliği beni etkilemişti. Dolayısıyla ben bu yeni dünya ile mücadele etmektense buna eşlik edebilir miyim noktasına geldim. Bir bölümün adını “tarihi TikToklamak” koyacağım diye Metin’e ilettim beni ciddiyetsiz buldu. Oysa ben ceket gömlek gezen biriyim, o şort crocs, ben crocslara hamam terliği diyorum, bu tezata rağmen beni ciddiyetsiz buldu ama benim hala çok hoşuma gidiyor, çünkü reelsde öyle çalışıyor, Twitter’da, yani daldan dala, yani herhangi bir konuda uzunlamasına kalmıyoruz maruz kaldığımız hikayeler sürekli değişiyor. 1950’lere kadar gelmiştim. Sonra kendime dedim ki bütün bunları bu mantıkla tekrar yazabilir miyiz? Ve oturdum başladım TikToklamaya. O son cümle bizi nereye götürürse. Ara başlıklar da var ama onlar biten cümleyle başlayan cümleyi bağlama görevi görüyor. On yıl oldu 70 sayfa, hepsini böyle yazsam 1500 sayfa. Sonra Metin dedi ki hayatta bitmez böyle, bitse de ben nasıl basayım yeni bir şey bulmalıyız dedi. Ben de on gün düşündükten sonra bu haline karar verdik. Tamam deyince o zaman paragraftan paragrafa değil bölümden bölüme, ama bu yaptığımı bazı bölümlerde içerde de yapacağım, o daldan dala atlama aslında rakı masasının da usulüdür. Baştan kararlaştırmış olsanız dahi yönetilemez, oradaki muhabbet oradan oraya gider. Dolayısıyla kitabın belli bir noktasına kadar bunu yapabiliyorum. Diyelim ki araya haziran ayı girdi masadan ve kitaptan uzaklaştım tekrar masaya oturduğunda o refleksimi unutup eski usul devam ediyorum, neticede buradaki her bölüm bir deneme, başlığı tarih diye attık ama tarihçiler ne kadar tarih der. Bir şairin şair olduğuna şairler karar verir, şüphesiz bir yazarın tarihçi olup olmadığına da tarihçiler karar verir. Niyetim kitabın bir yerinde de söylediğim gibi tarihten önce her zaman yazar olmayı istedim. 

Hakan Kaynar

Geri dönüşler nasıl? Basının insanların ilgisi nasıl?

Kitabın basımı talihsiz bir döneme geldi. Memleket her zaman böyle imiş bir taraftan. Geçen İstanbul’a gittiğimde Ara Güler Müzesi’ne gittim. Ara Güler’in ellili yıllarda çektiği İstanbul fotoğraflarında en az beş altı tanesinde gazete okuyan insanlar var. Vapurda tramvayda gazete okunmasına alışılmış olabilir ama bir pazar yerinde, bankta.  Artık çok az gazete satan yer kaldı ama yeniliğe uyum sağlama konusunda maharetli bir toplumumuz. Siyaset Türkiye’de çok önemli yer tutuyor. Her zaman büyük olan meselenin küçük olanı yutması durumu nedeniyle bizim kendi gündemimiz kalmıyor neredeyse. 23 Mart’ta babam öldü, o gün Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanlığı adaylığı için oy veriliyordu, kitabım o gündemin devam ettiği günlere denk geldi. O ağır gündemde kimsenin küçük balıkları düşündüğü yok. Benim birkaç yakın arkadaşım yani yakın okuma yapan, okuyup geçmemişti de yazıyla hemhal olan arkadaşım var. Onların söyledikleri benim açımdan daha önemli, onlardan gelen eleştiriler olumluydu. İçlerinden birisiyle uzun yıllar sonra buluştuk. Hemen kâğıt kalem çıkardım. Söylediklerini önemsiyorum unutmamak da istiyorum not alacağım. Birbiriyle ilişkisi olmayan meselelerin sadece edebiyatla bağlanabileceğini düşünürdüm, sen bunu tarihle yapıyorsun bu yeni bir şey deyince ben kağıdı kalemi bıraktım. 

Oksijen dergisinde şair Haydar Ergülen’in kitabınızla ilgili “şiir gibi akıp gidiyor, her tarafında neşe, şenlik, açıklık yağan kitabı da yudum yudum okumanın, bakmanın zevkine doyamam.” demiş. Medyascope‘ta Müge İplikçi ile söyleşiniz benim gözüme çarpanlardı. Her ikisi de çok başarılıydı.

Müge İplikçi gerçekten çok iyi okumuş, çok güzel sorular hazırlamış ona rağmen ilk röportaj teklifi ilk imza günümde sizden gelmişti.

On yıllık komşumuz: Necip Hablemitoğlu

Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu ile…

Necip Hablemitoğlu

18 Aralık, değerli akademisyen, tarihçi yazar Necip Hablemitoğlu’nun aramızdan ayrılışının yıldönümü. 2002 yılında, 48 yaşındayken hain bir saldırıya uğrayarak aramızdan ayrıldı. Bir zamanlar komşumuz, oturduğu sokaktan geçtiğimiz, adının verildiği parkta soluklandığımız Necip Hablemitoğlu’nu tanımak, tanıtmak ve anmak için değerli eşi Şengül Hablemitoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Sıcak yaklaşımı ve samimi cevapları için kendisine teşekkür ederiz.

Şengül Hablemitoğlu

Necip Hablemitoğlu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan 1977 tarihinde mezun olmuş, Türkiye yakın tarihi ile ilgili araştırmalarını dergi ve kitaplarla okuyucusu ile buluşturmuş, Ankara Üniversitesi’nde 20 yıl Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersi vermiş önemli bir tarihçi yazar. Yakın tarihimize önemli çalışmalarıyla ışık tutmuş, aydınlıkçı, üretken bir akademisyen ve insan. Onu, ölümünün 18. yıldönümünde sevgi ve özlemle anıyoruz. Necip Bey’i iyi bir akademisyen ve insan özellikleri yanında siz nasıl anmak, anlatmak istersiniz?

Çok teşekkür ederim aklınıza geldiğimiz, benimle konuşmak istediğiniz ve Necip Hablemitoğlu’ndan bahsetme fırsatı yarattığınız için minnettarım. Necip Hablemitoğlu öldürüldüğünde 48 yaşında idi. Enerjik, hayat dolu, sevecen ve iyi bir insandı. Vicdanlı ve iyi olmak bugünlerde zor bulunan özellikler. Sıcacık bir kalbi vardı Necip Hablemitoğlu’nun ve çok merhametli bir insandı. Dediğiniz gibi en verimli, üretken olduğu zamanlarda da çaldılar bizden O’nu. Çok çalışkandı, hızlı ve pratik çalışırdı. Dayanışmacıydı. Emeğini kimseden esirgemezdi. Göçmen bir ailenin çocuğu idi, ülkesini seven ahlaklı bir yurttaştı. Her şeyin üstünde tatlı bir baba, dost, arkadaş uyumlu sevgi dolu bir eşti. Bitmez ben anlatır dururum. İnsandı, diyeyim bu kadarla susayım… 

Necip Hablemitoğlu ve Şengül Hablemitoğlu, kızları Kanije ve Uyvar… (Kaynak:T24)

Eşiniz ve çocuklarınız ile bir dönem Ayrancı’da yaşadınız. Burası belleğinizde çok acı bir olayla ilişkili belki ancak her şeye rağmen güçlü kalabilmeyi başarmış birisiniz. Üstelik iki çocuğunuzu da güçlü birer birey olarak yetiştirdiniz. Yaşamın içinde olmanın önemine vurgu yapıyorsunuz. Bir konuşmanızda “ölümden yaşam çıkarmak” üzerine bunu yaşamış, deneyimlemiş birinin çok gerçek ifadelerini görüyoruz. İnternette sizin hakkınızda araştırma yaparken, “portakal çiçeği…” adında bir blogunuza rastladım. Portakal Çiçeği sizin için ne ifade ediyor? Bu sokağa ne zaman taşındınız? Ne kadar burada oturdunuz? Bu semtle ilgili anılarınız üzerine konuşmak ister misiniz?

Ne güzel şeyler söylediniz benimle ilgili. İnsan bunları birinden duyduğunda bir garip hissediyor, mahcup oluyor. Çok teşekkür ederim. Çok bir şey yapmadım esasında, hayata katıldık sadece. Hayata katılmak çocuklarımıza karşı ebeveyn olarak en önemli sorumluluğumuz. Bunu hem Necip Hablemitoğlu adına, hem kendi adıma yapmaya çalıştım. Kızlarımızın kendi potansiyellerinin farkında, özgür iradeli bireyler olmaları için çaba gösterdim. Bu bizim ortak hedefimizdi, ben babaları varmış gibi yapmaya çalıştım. Kızlarımdan çok şey öğrendim, önce canım evlatlarım oldular. Şimdi de en yakın kadın dostlarım onlar,  29 ve 28 yaşındalar. Gururluyum anneleri olmaktan…

Ayrancı ve civarının kalbimizde ailece apayrı bir yeri var. Ben Hacettepe Hamamönü’nde doğdum. Çocukluğum Bahçelievler’de geçti. Ayrancı ise, ailemizin genişlediği, kızlarımızın büyüdüğü semt. En mutlu olduğumuz yıllar Portakal Çiçeği Sokak’ta geçti. Sokağımızın adına hayran olmuştum. Bir gün geçerken –o vakit kızlar henüz doğmamıştı–  şöyle söylemiştim
…keşke bu sokakta yaşasak.’’ Yıllar sonra o sokakta oturduk. Tam 10 yıl orada yaşadık. Ancak, en acı anılarımızın olduğu sokak şimdi. Yine de çok severim. Anlamlı benim için, bir Ankaralı olarak şehrime, Ayrancı’ya haksızlık edemem, seviyorum bu şehirde yaşamayı.

Uzun yıllar Ankara’da yaşadınız, eğitim hayatınızın ve iş hayatınızın büyük bir kısmı bu şehirde geçti. Bu şehrin ve Ayrancı’nın dönüşümü konusunda hem bir akademisyen olarak hem bir kadın olarak neler söylemek istersiniz? Günümüzde kentli kadını nasıl görüyorsunuz?

Ankara 23 yıl kadar süren bir yerel yönetim süreci geçirdi. İlginç bir biçimde gençlik yıllarıma ve akademik kariyerimin geliştiği yıllara damga vuran bir süreç bu. Düşününce öyle tuhaf ki, aynı insanın varlığı ile yaşlandık pek çoğumuz bu şehirde. Ankara Cumhuriyet’in kalbi. Cumhuriyet’in odak noktası ve büyük Atatürk’ün bu kenti başkent olarak seçmesinin kıymeti ve anlamı var. Payitahttan Cumhuriyet’e ancak böyle bir Anadolu kentinde geçilebilirdi. Ankara güvenlidir, sürprizi yoktur, sizi şaşırtmaz. Anadolu’nun tam orta yerinde bozkır denir, sıkıcı denir, deniziniz yok denir. Ancak ulaşımımız kolaydır. Ankara küçüktür, öğrenci olmak için idealdir. Çok şey söylenebilir de, en önemlisi bizim bu kente güvenen ve istirahatgahı burada olan büyük bir liderimiz var, daha ne olsun. 

Ayrancı ve civarında yaşayan, sonra buradan ayrılan pek çok kişi ne düşünüyor bilemem, bendeki acı anıları bir yana bırakırsam, gelip geçtikçe aslında çok da bir şeylerin değişmediğini görüyorum. Ankara apartmanlarının en güzelleri burada. Sokakların çoğunda yazar ve sanatçıların isimleri var. Parklar var. Çankaya Belediyesi Necip Hablemitoğlu Parkı burada. Evet içi burkuluyor insanın ancak burada yaşadığımızı bize hissettiriyor. Ankara da tabii ki betonlaşmadan payını aldı. Yüksek plazalar, çok sayıda AVM var, olsun, yine de Ayrancı ve civarı hep nostaljik. Seviyorum ben. Hep de seveceğim. Buradaki dönüşüme dair bir şeyler söylemekten çok, esasında çok Sevgili Başkanlarımıza, hem Büyükşehir hem de Çankaya Belediyesi Başkanlarımıza bir mesaj iletelim; bu da benim bir Ankaralı seçmen ve akademisyen olarak dileğim olsun. Ankara’nın sadece hizmetler bağlamında değil, mekân planlaması açısından da kadınlar için güvenli, eşit ve yaşanır bir şehir olması ne şahane olur. Bunun için örnek ilke ve uygulamaları ile Ankara Türkiye’nin kadın dostu şehri olmak için bütün koşullara sahip. Bunun için elbirliği ile çalışalım. Başkanlarımızı destekleyelim. 

Ayrancı ‘da yaşamının bir bölümünü geçirmiş, kalbini, en güzel anılarını burada bırakmış bir Ankaralı olarak bana ses verdiğiniz, Necip Hablemitoğlu’nu Ayrancılı komşularımızla bir kez daha andığımız için size çok ama, çok teşekkür ederim.

Ayrancı’nın balkonlarından sarkan hikâyeler

Yazar Hakkında

Peyzaj mimarıyım. Türkiye Satranç Federasyonunda çalışıyorum. Mesleğimi hem sosyal hayatımda hem de Japon sanatına olan ilgim ve bilgim dahilinde icra ettiğim çalışmalarımda yol gösterici oluyor.

Ankara’nın göbeğinde olup da insanın içine kıyı kasabası huzuru taşıyan tek bir semt vardır: Ayrancı.

Her köşesi dinginlik, her sokağı samimiyet taşır. Üstelik yalnızca bugünün değil geçmişin samimiyetini de yaşayan bir mahalledir. Bu sokaklarda nostalji hissine kapılmamak elde değil. Burada geçirdiğim yıllar boyunca sokakları, insanları, merdivenleri, balkonları bana bambaşka izler bıraktı. Hâlâ tüm buluşmalarımı burada yapar, alışverişimi Ayrancı esnafından yana kullanırım. Sloth Cafe, arkadaşlarla buluşmanın neredeyse bir mihenk taşıdır; günün kritği de en güzel bu kafede yapılır.

Ama benim bu mahalleye ilk vuruluşum sokaklarına değil, balkonlarına oldu. Üstelik bu, mesleki bir vuruluştu. Çünkü her sokak, her köşe insana başka bir balkon hikâyesi anlatıyordu.

 Yürüdükçe önce balkonlar, sonra balkonlardaki bitkiler çarpar gözünüze. Ardından farkına bile varmadan, “Acaba bu balkonun sahibi kim?” diye düşünürsünüz. İşte o insanlar, bu mahallenin samimiyetinin asıl kahramanlarıdır. Meneviş, Alidede, Yazanlar sokaklarının Güvenlik Caddesi’yle kesiştiği yerde bu samimiyet daha da yoğun hissedilir. Her esnaf müşterisine ismiyle seslenir, selamını eksik etmez. 

Ayrancı’nın yokuşları bile başkadır; çıkarken yormaz, inerken düşündürür. O yokuşlarda attığınız her adım, size küçük bir balkon sergisi sunar. İşte tam da bu yüzden, Ayrancı sokaklarında yürümek çoğu zaman bir resim sergisinde dolaşmak gibidir.

Balkonlardan kokedamaya uzanan yol

Bir peyzaj mimarı olarak ben Ayrancı’yı hep biraz daha yeşil gördüm. Doğayı hayatıma daha çok taşımam gerektiğini ilk burada hissettim. Balkonlardan sarkan minik bitki köşeleri bana hep şunu hatırlattı: Küçük detaylar, büyük bir yaşam sevinci yaratır.                                 

Bu sokaklar bana ilgimi fazlasıyla çeken kokedamayı çağrıştırıyordu. Japonya’dan doğan bu sanat, wabi-sabi felsefesini esas alır. Kusurların içindeki güzelliği, sadeliği ve doğallığı yansıtır. Yosun topuna sarılı kökler ilk bakışta basit görünebilir, ama aslında doğayla kurulan çok derin bir bağı taşır. Kokedama mesleğimin bana kattığı en zarif öğretilerden biri oldu; hem görselliğiyle hem felsefesi ile ruhuma dokundu. Bunu sevdiklerimle paylaşmam gerekiyordu buna yönelik birçok çalışmam oldu. Kokedamayı önce mahalleme, sonra arkadaşlarıma tanıttım. Sevdiklerimi bir masada toplayıp, derin sohbetlerimiz kahkahalarımız eşliğinde herkes kendi kokedamasını oluşturdu ve evine o günün anısını yaşatmak üzerine götüdüler. İşte bu benim mutluluğum oldu. 

Benim gibi balkon kültürüne önem veren bir arkadaşım kokedamaları balkonunda görmek istedi; işte bu felsefenin küçük bir yansıması oldu. Kuşkonmaz ve sarmaşık kokedamaları balkona yerleştirdiğimizde, sıradan bir cephe bir anda küçük bir botanik sığınağa dönüştü. O an anladım ki, kokedama yalnızca estetik bir obje değil; doğanın özünü, döngüsünü, sadeliğini de içinde barındırıyor.

Balkonların sessiz psikolojisi

Her balkon aslında bir peyzaj laboratuvarı gibidir. Yönüne göre farklı bitkilere hayat verir:

Güneşli balkonlarda sardunya, lavanta, biberiye, begonvil, kadife, petunya, sarmaşıklar

Gölge balkonlarda eğrelti, cam güzeli, menekşe, ıtır, kaktüs, sukulent, ortanca, çuha

Her birinin bakım ihtiyacı farklıdır, ama ruhumuza dokunuşu aynıdır; huzur, canlılık, yaşam sevinci.

Bilimsel araştırmalar da bunu doğruluyor. Yeşili görmek stres seviyemizi düşürüyor, çiçekli bitkiler mutluluk hormonlarımızı harekete geçiriyor, aromatik bitkiler zihnimizi ferahlatıyor. Bazen küçücük bir balkon, doğru seçilmiş birkaç bitkiyle tüm sokağa enerji katabiliyor.

İşte bu yüzden Ayrancı’nın balkonları bana hep bir umut verdi: Betonun ortasında bile doğanın kendine yer açtığını hatırlattı.

Benim için Ayrancı’nın balkonları yalnızca bir süs değil, bir yaşam kültürü oldu. Bir balkonda film planı yapılır, diğerinde dertlere ortak olunur, günün özeti çıkarılırdı. Kimi zaman Sheraton’un silueti, kimi zaman da sedir ağaçlarının arasından batan güneşin şöleni eşlik ederdi bu balkon sohbetlerine.

İlham veren sokaklar

Şimdi dönüp baktığımda biliyorum: Ayrancı bana yalnızca yaşanmışlıklar değil, aynı zamanda ilham verdi. Doğayı yaşamın merkezine taşıma isteğim, kokedama tutkum, hep bu sokakların bana fısıldadıklarıyla beslendi.

Ve belki de bu yüzden şunu söylüyorum: Her eve, her balkona, hatta her cam önüne  küçük bir yeşil köşe lazım.

Çünkü doğa, davet edildiği her yerde yaşam alanlarımızı dönüştürmeye hazır. Tek yapmamız gereken ilk adımı atmak ve yeşile bir köşe ayırmak.

Ama şunu da gözlemliyorum: Çoğu insan bitki yetiştirmek istiyor ama “Ya bakamazsam, ya kurursa” kaygısıyla geri duruyor. Oysa doğru bitki seçimi bu korkuları ortadan kaldırıyor.

Balkonların güzelliği, biraz da doğru eşleşmede saklı. Güneş gören balkonlara başka, gölgede kalanlara başka bitkiler uygun oluyor.

Bir balkon takvimi

Bundan sonraki yazılarımda bu doğru eşleşmelere değineceğim. Her ay farklı bir bitkiyi ele alacağım; hangi balkona uygun olduğunu, nasıl bakım yapılacağını, küçük hap bilgilerle paylaşacağım.

Çünkü balkonlarımız yalnızca bir görüntü unsuru değil; mahallemizin dinginliğini, samimiyetini içinde barındıran alanlar, bizi doğaya bağlayan küçük yeşil köşeler.

Kantinci Fevziye anne ile 40 yıllık yolculuk

Kimi insanlar vardır, bulundukları yeri sadece güzelleştirmez; oranın ruhuna işlenirler. İşte Fevziye Aydın, nam-ı diğer “Fevziye Anne” de onlardan biri. 40 yıla yakın süredir Ayrancı’daki okullarda kantin işletmeciliği yapan Fevziye Aydın ile çocuklara olan sevgisini, mahalle kültürünü ve hafızasında yer eden anıları konuştuk. Buyurun, bu mahalle efsanesini bir de kendi ağzından dinleyin…

Ayrancı’daki okullarda kantin işletmeciliği yapan Fevziye Aydın, nam-ı diğer “Fevziye Anne

Fevziye Teyzeciğim, seni biraz tanıyabilir miyiz?

1964 doğumluyum. Kantin işine 1985-86 yıllarında başladım. İlk olarak Dikmen Lisesi’nde çalıştım. Tam 10 yıl orada kaldım. Daha sonra 1994 yılında Salih Alptekin İlköğretim Okulu’na, yani bugünkü okuluma geçtim. 31 yıldır Ayrancı’dayım ve buradayım.

Öğrencilerle kurduğun bağı bu kadar özel kılan neydi?

Ben çocukları çok seviyorum. Onlar benim her şeyim. Aç kaldıklarında içim rahat etmiyor. Onlar doyunca ben de doyuyorum. Bu işi sevmek zorundasın, özellikle çocukları. Yoksa bu kadar yıl sabredemezsin. Her biriyle bir bağ kuruyorsun. Kimisi hâlâ arayıp sorar, kimisi sokakta görür kucaklar.

Kantinci olmaya nasıl karar verdin?

Eşim fırıncıydı. Kantincilik fikri ondan geldi. “Gel birlikte yapalım” dedi. Ben de girdim bu işe. İlk başta tereddütlüydüm ama sonra çocukların arasında olmaktan öyle keyif aldım ki bir daha kopamadım.

Çocuklarla yaşadığın unutamadığın anılar var mı?

Saymakla bitmez… Kimi zaman çocuklar para veremedi ama ben yine de aç göndermedim. Kimi zaman bir mektup geldi, “Bu kızı severim ama sen ver” diye, çöpçatanlık bile yaptım!

Bir keresinde biri kavga edecek diye okula bıçak getirmişti. Ekmek bıçağıydı ama yine de tehlikeliydi. Olay çıkmadan elimden aldım, babasını aradım, tatlıya bağladık. Bazen de sivil polislerle tartıştım çünkü okul çevresinde izinsiz satış yapıyorlardı. Çocukları korumak için ne gerekiyorsa yaptım.

Çocuklar en çok hangi yiyecekleri seviyordu?

En çok hamburger ve patates kızartması. Ama patates kızartması yasaklandı. Eskiden her şey daha doğaldı, daha samimiydi. Şimdi kurallar çok fazla. Kola, cips, gazlı içecekler, top sakız bile yasak artık. Ama çocuklar yine de gelir, “Fevziye Anne hamburger var mı?” diye sorar.

Bu kadar öğrenci içinden nasıl bu kadar çok şeyi hatırlıyorsun?

Hafızam kuvvetlidir. Mesela biri “ben o saz çalan çocuğun arkadaşıydım” deyince hemen tanırım. Zaten onlar da beni unutmuyor. Hâlâ “anneanne” diyen var, karnını doyurduğum öğrenciler bugün kendi çocuklarını okula getiriyor. “Sen bizim annemiz gibiydin” diyorlar. Bu en büyük mutluluk.

Ayrancı ile bağını nasıl tanımlarsın?

Ayrancı benim evim. Sessiz, sakin bir mahalle. Gençler huzurlu, sokaklar güvenli. Komşuluk ilişkileri çok güçlü. Herkes birbirini tanır, kimin ne derdi varsa sahip çıkar. Marketimiz az, asansörsüz eski binalarımız var, evet… ama Ayrancı’da yaşam huzurlu.

Mahalle kültürü sence değişti mi?

Evet, bazı şeyler değişti. En çok da saygı azaldı. Çocuklar artık kararsız, büyük-küçük ilişkisi zayıfladı. Aileler özgüven vereceğim derken saygıyı unutturuyor. Bu da toplumda bir çözülmeye neden oluyor. Ama ben hâlâ çocuklara “aşkım, kuzum” diye hitap ederim. Sevgi ve saygıyla yaklaşırsan, karşılığını alırsın.

Ayrancı’da yaşamın en güzel yanı nedir?

Güven. Çocuklar sokağa çıkabiliyor, yaşlılar komşusundan destek alabiliyor. Eczacısından bakkalına kadar herkes tanıdık. Mahalle gruplarımız var, bir sorun yaşanınca hemen herkes örgütleniyor. Bir eczane haksızlık yaptı mı, bütün mahalle ayağa kalkar. İşte bu mahalle bilincidir.

Son olarak, Fevziye Anne’den bir mesaj?

Ben çocuklar için yaşıyorum. Onlarla gülüp oynamadan duramam. Bir gün kantini bırakırsam bile, yine bir şekilde çocuklarla olurum. Çünkü onların enerjisi beni hayatta tutuyor. Şunu unutmasınlar: Fevziye Anne her zaman onların yanındaydı, hâlâ da öyle.

Yaşadığımız kentle nasıl ilişki kuruyoruz? 

Yer edindiğimiz kentler, mekânlar, kamusal alanlar olabilir. Kimimiz bir yürüyüş yolunda, parkta, kimimiz ise bir kafede, restoranda olmaktan keyif alabilir. Niçin bazı yerler bizim için özelken bazı yerlerin adını, yerini hatırlamayız? 

Mekânlarla kurduğumuz ilişki, bağlarla, ortaklıklarla, ortak bir hafızayla şekilleniyor. Hayatın kendi akışından kopuk mekânlar ancak hayatın ritmine uygun hale gelirse benimseniyor ve bir kimlik kazanabiliyor. 

Yalnızca fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılayan değil, günlük hayatımızın parçası olan yerler, bizim için anlamı olan, ihtiyaçlarımıza cevap veren ve birlikte olma halini, bağını kurabildiğimiz yerler oluyor. 

Bir yöntem olarak: “Placemaking” yani ‘yer yapmak’

Mekân üretimine fiziksel müdahalelerin ötesinde, topluluk ihtiyaçları, deneyimleri ve hayalleriyle şekillenen bir süreç olarak yaklaşan Placemaking (Yer yapmak), mekânın “nasıl tasarlandığı” kadar, “kimler tarafından, ne amaçla, hangi şekillerde kullanıldığı” sorularına da odaklanıyor.

Aslında bu yöntem, mekânsal tasarımın ötesine geçilerek sosyal ve kültürel anlamda da kapsayıcı ve sürdürülebilir alanlar yaratılmasına olanak tanıyor. Bu sayede, mekânlar müşterek yaşam alanlarına dönüştürülebiliyor.

Kadınların kamusal alanla ilişkisi 

Ev içi emek veren kadınlar kenti nasıl kullanıyor, kentle ilişkileri nasıl? Bunu nasıl anlayabiliriz? 

Kadınlarla konuşarak yaşadıkları yerleri birlikte keşfederek, hikâyelerini dinleyerek. Ancak bu her zaman kolay mı? Nilüferli kadınlarla bir araya geldiğimiz projede, kadınların ev içi işlerine emek verdikleri süre çok fazlaydı, biz bu soruları onlara nasıl soracaktık? Kadınlarla nasıl bir etkinlik düzenlersek kentle ilişkilerini dinleyebilirdik? 

Mutfak atölyesi kurguladık. Tariflerimizi paylaşırken kente dair deneyimleri dinledik. Yemek pişerken mahalle haritalarıyla sokakları, mekânları nasıl kullandıklarını konuştuk. 

Ve aslında gördük ki, kadınların kamusal alandaki rotaları hep güven duygusuna çıkıyor. Bazen bir kıraathanenin önünden geçebilmek, aydınlatmanın olmadığı sokaklara girebilmek veya mahallesinde diğer kadınlarla var olabildiği tek alan olan muhtarlık önünde sosyalleşmek kadınlar için bir mücadele deneyimine dönüşebiliyor.

Çarşıları pazarları düşünelim, bu kamusal alanlarla nasıl bir ilişki kuruyoruz? Ya da meydanları, bina arasındaki boşlukları düşünelim, oraları nasıl değerlendiriyoruz? 

Kentleri, mekânları ve kamusal alanları o yerleri kullanan kişilerle birlikte konuşup tasarladığımızda herkesin ihtiyacına cevap veren mekân tasarlamanın mümkün olduğunu görüyoruz.

Dünyada da pek çok örnek var

Dünyada da pek çok örneği var. Örneğin, Hırvatistan’da bulunan Level Up isimli yapı, “Boş bir çatı, toplulukların kullandığı bir yere dönüşebilir mi?”sorusuna cevap arıyor ve boş bir çatıyı yerel halkın kullanacağı biçime dönüştürüyor. Bu hikâyeyi merak ediyorsanız bir video çalışmasıyla anlattık ve sosyal medya hesaplarımızdan paylaştık. 

Şimdi tekrar başlıktaki soruya dönelim ve kendimize soralım: Yaşadığımız kentle nasıl ilişki kuruyoruz? 

Eğer bu soruya dair cevaplarınızı bizimle paylaşmak isterseniz hello@roofcoliving.com’a veya @RoofColiving sosyal medya hesaplarımıza yazabilirsiniz. Biz de çok mutlu oluruz.

Tanıştığımıza memnun olduk. 

Görüşmek dileğiyle. 

Mekânın ve hikâyenin  başlangıcı: Çarşı Undan Mamuller

Ayrancı mahallesi yıllar içinde değişse de bazı mekânlar hâlâ bu mahalle kültürünün izlerini taşıyor. Ve bu değişimin ortasında mahalle halkının bir araya geldiği, sohbet ettiği, dostluklar kurduğu noktalar var.

Bunlardan biri de Çarşı Undan Mamuller. Yaklaşık 16 yıldır mahallelinin buluşma noktası haline gelen bu dükkân; sadece güzel kurabiyelerin, çok lezzetli zeytinyağlıların ve ev yemeklerinin satıldığı bir yer değil; aynı zamanda komşuluk bağlarının yeniden kurulduğu ve şekillendiği bir aile ortamı…

Mekânın kurucusu Semiha Sunalı buranın temeli; zincirin ilk halkası ve herkesi bir arada tutan birleştirici halka…

Çarşı’nın sahibi Semiha Sunalı ve ekibi

Çarşı’nın hikayesi nasıl başladı? Ayrancı’nın bu büyülü mekanını Semiha Hanım’dan dinleyeceğiz.

Önce sizi tanıyalım Semiha Hanım, biraz kendinizden bahseder misiniz?

1990 yılında, üniversiteyi kazandıktan sonra Ankara’ya taşındım. İktisatçıyım. Üniversite son sınıftayken finans sektöründe stajyer olarak çalışmaya başladım ve uzun yıllar yatırım danışmanı çalıştım. Ancak finans sektörü çok zorlu bir sektördü, insanı hem zihnen hem de duygusal olarak yıpratıyordu. Para ve insan bir araya gelince; insanların sokakta ya da normal hayatta görmediğiniz maskesiz hâlleriyle karşılaşıyordunuz

Peki yeme içme sektörüne geçmeye nasıl karar verdiniz? Dükkân açma hikayeniz nasıl oldu?

Zamanla finans sektöründe çalışmaktan çok yoruldum ve 2006 yılında işten ayrıldım. Kendi yolumu çizmek, kendi işimi kurmak istedim. O sırada yakın bir arkadaşım, unlu mamuller üreten bir markaya sahipti ve “Sana unlu mamuller üzerine, mahallede bir yer açalım” dedi.

Arkadaşımla oturup plan yaptık; ben iş kadınıydım, mutfakla haşır neşir değildim. Bu nedenle önce arkadaşımın yönlendirdiği bir firmada üç ay boyunca stajyer olarak çalıştım.

O arada dükkânı tuttuk ve başlangıçta satış yapmak üzere, Ankara’nın ilk süpermarketlerinden Beğendik’in ürünlerini satmaya karar verdik. İlk başta çok küçük bir işletme olduğum için çok olumlu yaklaşmadılar. “Sen butik bir yer açacaksın, ne kadar satış yapacaksın ki.” Sonra ben biraz ısrarcı çıktım. “Ben sizin ürünleriniz satmak ve bu dükkânı tutturmak istiyorum, finans sektörüne dönmek istemiyorum” dedim. Onlar da herhalde beni bu kadar kararlı ve istekli görünce ikna oldular.

Ben ürün alıp satıyorum ama aslında aklımda hep kendi yaptığım ürünleri satmak vardı. İşte aradan bir sene geçmiştir, ben artık yavaş yavaş yapmayı da öğrendim. Ondan sonra kendi ürünlerimi sunmaya başladım.

Burada tek başınıza mı çalışıyorsunuz? Ekibiniz var mı?

Emine Hanım var onunla çalışıyoruz. Daha sonra işlerimiz yoluna girince mutfakta çalışanlarımız oldu, birlikte çalıştığımız kadınlar oldu. Bir ara bir kızımız vardı. Üniversiteyi Ankara’da kazanmış ama okuyacak durumu yoktu. O üniversiteyi burada part-time çalışarak okudu. Dersten çıkınca geliyordu akşam, kapanıncaya kadar duruyordu. O çocuk öyle okudu ve şimdi çok iyi bir kimya mühendisi oldu.

Dükkandaki menünüz zamanla mı şekillendi?

Evet menü zamanla şekillendi. İnsanlar buraya bugün ne var acaba diye merak edip gelsin istedik. Tam menümüz olmasın, insanlar merak etsin, Çarşı’da değişik bir şey çıkmıştır gidip bakayım diye gelsin istedik. Her zaman olan ürünlerimizin yanında her gün bir iki çeşit de sürpriz eklemeye karar verdik. Gerçekten de insanlar merak ediyordu. Bugün ne çıktı? Ne yaptınız? diye telefon ediyorlardı.

Burası sadece bir yeme içme mekânı değil gibi… İnsanların ahbaplık ettiği, gününü geçirdiği bir durak gibi olmuş. Bu bağı nasıl kurdunuz?

Burayı ilk açtığımızda dört masamız vardı. Çok masamız olmadığı için kimsenin ayrı masası olamıyordu. Mecburen beraber oturmak zorunda kalıyorlardı. Beraber oturunca da susup oturmuyorlardı. Sonra burada dost olmaya başladılar birbirleriyle. Birlikte oturarak, yavaş yavaş arkadaşlık yapmak zorunda kaldılar aslında. Sonra da onun tadını alınca kendiliğinden beraber oturmaya başladılar. Arkadaşlık, ahbaplık etmeye başladılar. Birisi bir gün gelmezse birbirlerini arıyorlardı. O duygu herkese iyi geldi.

Yılbaşı gecelerini de kutlardık burada, pandemiye kadar da kutladık. En güzel en unutamadığım anılarımın çoğu yılbaşlarına dair sanırım. Çok güzel, çok eğlenceli olurdu. Küçücük yerde çok güzel eğlenirdi insanlar. O çok hoşuma giderdi, mutlu olurdum.

Peki Ayrancı’da komşu olmak ne ifade ediyor sizin için? Ayrancı sizin için ne ifade ediyor?

Burada komşularımla kendimi güvende hissediyorum. Yani burada bir şey olduğunda, aman dediğin zaman bir sürü insanın koşabileceğini biliyorsunuz. Kadınlar için de öyle, mahallede oturan bir kadına bir şey olduğunda en az yüz kişi koşabilecek bir yer burası.

Ben buraya Ayrancı’ya işte okulumun son dönemlerinde geldim. O kadar sevdim ki Ayrancı’yı hiç ayrılmak istemedim, hiç başka semtte de yaşamak istemedim.

Çarşı Undan Mamuller ve Mangiare: Mahallede dayanışmanın hikayesi

Çarşı, şimdi de bir dayanışma hikayesiyle karşımıza çıkıyor.

Yaklaşık bir yıl önce, Semiha Hanım’ın önce müşterisi, sonradan ahbabı olan Ahmet Bey ve Harun Bey ile Çarşı’da yeni bir şeyler denemeye karar veriyorlar. Semiha Hanım’ın tecrübesi, Ahmet Bey’in aşçılığı ve Harun Bey’in desteği birleşince ortaya Çarşı’nın yanı başında yeni ve şirin bir dükkân beliriyor. Mangiare! İtalyanca’da yemek anlamına geliyor.

Bugün Çarşı Undan Mamuller’in hemen yan tarafına açılan olan Mangiare, yalnızca bir sandviç dükkânı değil; emeğin, uyumun ve mahalle dayanışmasının bir başka hikâyesi. Mangiare’nin hikayesi biraz alışılmışın dışında; geri kalanını onlardan dinleyelim.

Mangiare’nin hikayesi…

Nasıl bir araya geldiniz?

Ahmet: Ben Çarşı’ya önceleri müşteri olarak geliyordum. Kahve içip oradan da işime gidiyordum. Her gün gidip geldikçe ben de buranın büyüsüne kapıldım ve Semiha ablayla arkadaş olduk. Sonra işten ayrıldığım dönemde yaklaşık bir hafta boyunca onlara yardım ettim, beraber yemek yaptık.

Semiha: Ahmet işten ayrılmıştı ve bana çok yardımcı oldu. Mutfağa girip sürekli fikir veriyordu: “Abla şöyle yapalım, abla böyle yapalım” diyordu. Sonunda dedim ki, “Gel o zaman beraber yapalım!

Ahmet: O kadar uyumlu bir şekilde çalıştık ki, adeta kader ağlarını örmüş gibiydi. Her şey zamanlamayla oldu. Gerçekten çok şanslı olduğum anlardan biriydi.

Peki Mangiare nasıl doğdu?

Semiha: Şimdi ben 16 yıl aynı işi yaptım. Bir noktadan sonra insan ister istemez sıkılıyor, bir yol ayrımı gibi bir şey geliyor. Mangiare’de, şu anda diğer ortağımız Harun’la birlikte “Hadi biz de dükkânı geliştirelim, daha ileriye taşıyalım” dedik. Sonra Harun’la birlikte işin içerisine Ahmet’i de dâhil ettik.

Ahmet: Semiha abla ve Harun’la önce meze çeşidini artırdık. Sonra yan dükkânı tutmaya karar verdik. İlk başta burayı bir kafe gibi değerlendiriyorduk. İçeride masa sandalyeler vardı ve biz aslında burayı biraz daha geliştirmek, bir konsept kazandırmak istiyorduk. Çünkü dükkân böyle hikâyesiz gibi duruyordu.

Bir gün Semiha ablaya, “Burada sandviç yapabilir miyiz?” diye sordum. Sonra hep birlikte konuştuk ve denemeye karar verdik.

Semiha: Ahmet sürekli yeni şeyler deniyordu. Gece çalışıp sabah “Abla bak, yeni bir sos yaptım” diye getiriyordu. Böyle deneye deneye, tada tada bir menü ortaya çıkarttık.

Buranın büyüsünü koruyarak başardık

İki farklı işletme dayanışması mahalleli tarafından nasıl karşılandı?

Tepkiler çok olumlu oldu. İnsanlar çok iyi karşıladı. İtalyan sandviç burada farklı bir hikâye oldu aslında. Bir yandan insanlara alışılmışın dışında bir şey göstermiş olduk ama aynı zamanda bu yapının ruhunu da bozmadık. Bence bu da hoşlarına gitti. Yani farklı bir deneyim sunduk ama buranın düzenini, büyüsünü koruyarak yaptık.

Peki bundan sonraki bir hayaliniz ne? Dükkanla ilgili planlarınız var mı?

Ahmet: Biz zaten şu anda buraya yoğunlaşmış durumdayız ve buradan mutluyuz. Gelecekle ilgili hayallerimiz ise başka yönlere yeni arkadaşlarla, yeni istihdam alanları oluşturmaya yönelik. Ama bunu yaparken buranın konseptini bozmamak çok önemli.

Röportajı sonlandırırken hem bir işletmeci olarak hem bir çalışan olarak söylemek istediğiniz şeyler var mı?

Semiha: Bir yerden başlamak gerekiyor ve bence en önemlisi insan yetiştirmek. Bir insanın hayatına dokunup ona bir şeyler kazandırabilmek çok değerli. Sonra bunu gördüğünüzde insan gerçekten mutlu oluyor.

Çarşı’yı biraz da komşulardan dinleyelim

Çarşı’yı hem Ayrancı’da çocukluğunu yaşamış hem de yıllardır Çarşı’nın müdavimlerinden biri olan Ali Cemal Çağatay’dan dinliyoruz.

Ali Bey 1960 yılında Ayrancı’da doğmuş, o günden beri de burada yaşıyor. Ailesi, 1927’de Ayrancı’ya gelmiş, kendisi 3. kuşak oluyor. Ali Bey bize hem Ayrancı’yı hem de Çarşı Undan Mamuller’in bugün için taşıdığı anlamı anlattı. Doğrusunu isterseniz kendisi Ankara ve Ayrancı’ya dair ayaklı bir ansiklopedi gibi… Dinlerken neler neler öğrendik ve bu sohbetin burada bitmeyeceğinin sözünü aldık.

Ben Ayrancı’nın o eski günlerini çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar tek katlı, bahçeli gecekondular vardı, aralarında da üzüm bağları… 1960’ların ortasında Meclis yapılıp sefaretler kurulunca iki katlı evler yükselmeye başladı. Ardından bakkallar, manavlar, küçük dükkânlar açıldı. Ama bütün bu değişime rağmen Ayrancı’daki mahalle kültürü hiç kaybolmadı. Yıllar içinde pek çok kişi başka yere de taşındı ama ben hep şunu söyledim: Ayrancı’nın yeri başka. Burada hâlâ güvenle dolaşabiliyorsunuz, komşuluk var, sosyal doku çok güçlü. Ayrancı bu yüzden benim için hâlâ eşsiz.

Ali Bey, bugün Ayrancı’da hala mahalle kültürünü yaşatan mekânlardan biri de Çarşı Undan Mamuller. Çarşı sizin için ne ifade ediyor?

Çarşı’nın hikâyesi çok ilginçtir aslında. Biz Semiha’yı hiç tanımazdık. Yıllarca finansçı olarak çalışmış, sonra gelip böyle bir yer açmaya karar vermiş. Semiha burada ekmek, poğaça satmaya başladı ama işin sırrı şuydu: Mahalleli bir zaman sonra onu tanıdı, tanıdıkça benimsedi ve yanında durdu. Kadınlar çok destekledi mesela; biri onunla dolma sardı, biri börek yapmayı öğretti, biri dedi ki “Hadi gel üç çeşit yemek çıkartalım” Burası böyle böyle büyüdü.

Sonra ne oldu biliyor musunuz? Daha önce sadece günaydın, merhaba deyip geçen insanlar burada oturup ahbap olmaya başladılar. Bazen diyorum Semiha’ya, keşke günlük tutsaymışız. Vallahi on tane dizi çıkardı buradan. Her çeşit insan gelmiştir buraya, hepsi bir şekilde buranın hikâyesine dahil oldu.

Sonra yan tarafa yaklaşık bir yıl önce Mangiare açıldı. Ahmet, Harun ve Semiha birlikte girdiler bu işe. Önce meze evi olarak düşündüler, sonra İtalyan sandviçlerine dönüştü. Çok da iyi oldu çünkü Ayrancı’da böyle bir yer yoktu.

Ama işin özünde Semiha artık bizim ailemizden biri. Benim çocuklara matematik derslerinde çok yardım etmiştir, evimizin anahtarını bırakabileceğimiz, gözümüz kapalı güvenebileceğimiz biri oldu. O yüzden biz artık sadece bir esnaf-müşteri ilişkisi değil; abi kardeş gibiyiz.

Burada öyle bir bağ var ki, iki gün gelmeyeyim, mutlaka biri arar: “Hayırdır, niye gelmedin, bir şey mi oldu” diye sorar. Bu sadece bana değil, buraya gelen herkese olan bir şey. İşte burayı özel kılan da bu!

Çarşı Undan Mamuller, bir dükkândan çok daha fazlası. Burada kurulan sofralar dostluklara, paylaşımlar dayanışmaya dönüşmüş ve hala da öyle. Ayrancı’nın kalbinde, kapısından giren herkesin kendini evinde hissettiği, küçük ama sıcacık bir dünya yaşatılıyor. Bu röportajı yaparak onların hikayesini sizlere duyurup, sizleri de bu dayanışma davet ettik. Umarım bir gün Çarşı’da aynı masalarda karşılaşırız!

Not: Röportajın deşifre edilmesinde desteğini esirgemeyen ve aslında bu röportajın gerçekleşmesine vesile olan sevgili Anıl’a, fotoğraflar için ise Burak Bey’e çok teşekkür ederiz.

Çarşı Undan Mamüller
Mangiare Ayrancı

Ali Dede Cad No:15/D Ayrancı/Ankara
@mangiaresandwich

Özbir Erciyas: “İçimden geçen her cümleyi duvarlara, kapılara yazmak istiyorum”

Yıkılmaya terk edilmiş binalarda karşımıza çıkan bir kelime, bir cümle; kimi zaman bir duvarı, kimi zaman bir kapıyı sarsıcı bir karşılaşmaya çeviriyor. Bu izler, kentsel dönüşümün hızla yok ettiği apartmanlara Özbir Erciyas’ın söylediği kişisel cümleler ve şehre yönelttiği içsel bir tepki olarak karşımıza çıkıyor. Dönüşüm adı altında yok edilen mimari miras ve mahalle ruhu karşısında, onun bıraktığı küçük jestler şehre yön veren zihniyete örtük bir itiraz, şiirsel bir direnç gibi aslında. Ayrancım için Özbir’le bir araya geldik; kente ve belleğine yazdığı bu notları, sokakta sanat üretmenin anlamını ve kaybolan mekanlara bakışını konuştuk.

Fotoğraflar @ankaraapartmanlari

Tanımayanlar için biraz kendinden bahseder misin? Özbir kimdir, neler yapar? Hem sokakta karşımıza çıkan yazıların ardındaki kişi olarak, hem de kişisel hikayenle.

Çok uzun bir süredir belediyede çalışıyorum, 23 yıldır. Aslında tiyatro oyuncusu olarak başladığım belediye hayatımı şu an kültür sanat projelerinde çalışarak devam ettiriyorum. Ankara’da yaşıyorum uzun zamandır. Ankara’yı çok seviyorum, topraklanıyorum burada. Öğrencilikle başlayan Ankara maceram da ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendiğim bu şehir beni her anlamda çok mutlu ediyor. Sanata ilgimse ailemden geliyor; annem ve teyzem ressam, çocukluğum resim odalarında geçti.  Sinemaya gitmek, konser dinlemek, sergi gezmek, sokakta olmak en sevdiğim şeyler. Başka türlü hayatın tadı yeterince çıkmıyor bence. 

Kentsel dönüşüme giren binaların üzerine yazılar yazma fikri nasıl doğdu? Bu pratiğin ilk kıvılcımı neydi?

Bilkent’te grafik tasarım hocası olan arkadaşım Ekin’le birlikte Molektif’i kurduk. O kediler çizmeye başladı ben de onunla beraber sokakta bir şeyler çizmeye başladım, duvar resimleri yaptık beraber. Sokakta yürürken her şey dikkatimi çekiyor. Boş boş yürüyemiyorum, birinin bıraktığı iz mutlaka dikkatimi çekiyor ve onun fotoğrafını çekip paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Kitsch objeler bile bana ilham veriyor. Bu merak zamanla yıkılan binaların eski kapılarının inşaat çevresinde kullanılmasıyla beraber ne kadar da iyi bir tuval diye düşündürdü bana ve üzerine yazı yazmaya başladım. 

Sokaktaki adın da Özbir mi? Yoksa bir mahlasın var mı? 

Hayır, işlerimi Özbir olarak paylaşıyorum. Gösteri sanatlarından geldiğim için görünürlük benim pratiğimin bir parçası. Gizli çalışanlara çok saygı duyuyorum herkes nasıl istiyorsa o şekilde kendini ifade etmeli. 

Sokaktaki yazıların tek kişinin ürünü gibi görünüyor ama arkasında bir danışma hikayesi var aslında değil mi? Ankara Apartmanlarıyla galiba. Bu ortaklaşma nasıl kuruldu?

Zaten Ankara apartmanları bu konularda Ankara için ilk farkındalık yaratan hesaplardan. Hikayeleri çok iyi biliyor, sokakla çevreyle ve sanatla ilgili biri o da. Tanışıp konuşunca yürüyüşler yaptık ve ilk kez inşaatın çevresindeki kapılara sevdiğim şarkı sözlerini yazdım o da fotoğrafları çekti. Çok sakin bir enerjisi çok iyi bir gözü var. Özgür ve iyi hissediyorum beraber gezerken. Desteği benim için çok anlamlı. 

Yazıların için özellikle hangi semtleri veya binaları tercih ediyorsun? 

Scooter’la Çankaya’yı geziyorum, binalara bakıyorum. Bazen sosyal medyadan birileri burada kapı var diyor bazen de ankaraapartmanları burda kapılar var diye haber veriyor. Mesela Atakule’nin yanında yıkılmış bir apartmanda taşları dizip “Adaletin yok ama seni seviyorum” yazmıştım. Ekin yazalım mı bu cümleyi demişti sonunda da Ankara olacaktı ama benim için öyle genelleşti ki bu cümle bir insana bir şehre ya da tam olarak Türkiye’yi anlatan cümle olduğunu düşünüp o şekilde yazdım. 

Yani aslında hazır malzemeyle enstalasyon yaratıyorsun. 

Aynı şekilde inşaat alanında bulduğum aynaları yerleştirip üzerine yazılar yazıyorum. O anda ortaya çıkan bir enstalasyon aslında.

Kentsel dönüşüm sadece binaları değil, mahalleleri ve toplumsal ilişkileri de dönüştürüyor. Bu süreci, şehirdeki değişimi ve insanların yaşam alanlarının dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsun?

Hüzünle bakıyorum. Kırgınlıkla. Depremden sonra bambaşka amaçla başlayan dönüşüm hikayesi şimdilerde rant ve aç gözlülükle birleşti gözümde. Koca bir inşaata döndü ülke. Ankara’da deprem riski düşük olmasına rağmen, eski mimarisi olan evler yok ediliyor ve birbirinin aynısı kutular yapılıyor. Hepimizin hayali bahçeli bir evken şimdilerde upuzun resepsiyonlu beton yığınları ne estetik ne de vaad ettiği kadar güven veriyor bana. Ankara gri değil ama binalar maalesef gri. 

Yaşadığın ilginç bir olay ya da unutamadığın bir anın var mı?

Tunalı’da girdiğimiz bir binada yığınların arasından yukarı çıkarken bi katın temizlenmiş olduğunu gördük. İçerde pencereye asılmış bir battaniye, yatak, ayna, yıkanıp asılmış bir dantel çamaşır ve makyaj malzemeleri vardı. Birisinin orada kendine bir alan kurması güvenliksiz kapısız penceresiz bir yerde hem de bunu yapması çok tuhaf hissettirdi. Aynaya bir kalp çizip duvara kendine iyi bak lütfen yazdım. Aslında gördüm ve selam veriyorum demekti. Ve kim bilir ne yaşıyor da buraya geldi diye düşündüm. Çocukken de yürürken pencerelere bakar her evde farklı bir hayat yaşandığını bilir ve tuhaf hissederdim. 

Kamusal alanda sanat üretmenin etik veya hukuki açıdan tartışmalı yönleri hakkında ne düşünüyorsun? 

İlk duvar resimleri, yazıları yaklaşık 40.000 yıl önce başladı. İlk insanların mağara duvarlarına kazıdığı her figür bir mesajdı. Günümüzde kapitalist düzen ve mülk hakkıyla artık her duvar ya devlete ya da birine ait. O sebeple gençlerin o duvarlara grafiti yazması resim yapmak istemesi bana bir çığlık gibi geliyor. Bazen çok kirli görünse de bazı yerler asla sahipsiz bırakılmış tabelalar kadar kirletmiyor ortalığı. Yasal olmamasını anlıyorum ama “illegal” işler de beni heyecanlandırıyor açıkçası. 

Sokak resimlerinin üzerinin zaman zaman kapatıldığını görüyoruz. Sen böyle bir sansüre maruz kaldın mı hiç? 

Belki kapatılmıştır ama hiç önemli değil bunu bilerek yazıyorum, çiziyorum. 

Ankara’nın dışında da duvar yazıları yazdığın şehirler var mı?

Bodrum’da bir kaç yere yazı yazmışlığım var. Şimdi malzeme işini daha net çözdüğümden çantamda taşıyorum marker ve boyaları. Gittiğim başka yerlerde de yazarım belki diye. 

Gelecekte Ayrancı’da veya başka semtlerde yeni planlar var mı?

Aslında bir yıldır hep Ayrancı ve Esat civarındaydık ama belki bundan sonra başka yerlere de gideriz. Göçmenlerin olduğu ve farklı bölgelere gitmeyi istiyorum. En son Gölbaşı’na kahvaltıya gitmiştik, dönerken çok acayip bi alana rastladık ve hemen aklıma gelen bir şeyi yazıverdim oraya. Çok da iyi bir fotoğraf çıktı. Belki arabayla daha çok gezeriz bundan sonra.

ÖZBİR ERCİYAS 
Instagram: @ozbirerciyas
@molektif
#photocredit @ankaraapartmanlari

Besim Can Zırh’tan Ankara’ya dair bir seçki: Kentle Tanışma Rehberi

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Kentte etkinlik mevsiminin başlamasıyla birlikte sosyolog ve akademisyen Besim Can Zırh, “Yeni Başlayanlar İçin Ankara” başlığıyla bir Twitter dizisi hazırladı. Zırh, Ankara’ya üniversite için yeni gelenler ya da şehri yeniden tanımak isteyenler için kentin kültür-sanat hayatına yön veren kurum, oluşum ve mekanları bir araya getirdi.

Biz de bu derlemeyi Ayrancım okurları için yeniden düzenledik. Ankara’yı biraz daha yakından tanımak isteyenler için bu listeye göz atmanızı öneririz.

Aralık Sahne

Ins: @araliksahne

Kente özgün bir tiyatro festivali kazandıran, yenilikçi bir sahne.

Ayrancım Derneği

Ins: @ayrancimdernegi

Ayrancı’nın sivil ruhunu temsil eden dernek; kent kültürüne bakan Ayrancı Fest gibi etkinlikler düzenliyor.

Buraya Bakarlar

Ins: @burayabakarlar06

Ankara’daki etkinliklerden günlük haberdar olmak isteyenler için takipte olunması gereken hesap.

CerModern

Ins: @cermodern

Ankara’nın kültür merkezlerinden biri; sergiler, konserler, film gösterimleriyle dolu bir takvim.

Cin Ali Müzesi

Ins: @cinalibizim

Yalnızca Ankara’da bulunabilecek, nostaljik ve eğlenceli bir durak.

Çağdaş Sanatlar Merkezi (ÇSM)

Ins: @cankayaks

Yeni sezonu farklı bir küratörle açan, Ankara’nın klasik buluşma adresi.

Dou Print Studio

Ins: @dou.printstudio

Türkiye’nin tek “işbirlikçi litografi stüdyosu”. Açık kapı etkinlikleriyle dikkat çekiyor.

Erimtan Müzesi

@erimtanmuseum

Kale’de yer alan, müzik ve kültür etkinlikleriyle dikkat çeken özel bir müze.

Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi (VEKAM)

Ins: @vekamankara

Ankara’nın bilgisini üreten, kaydeden ve paylaşan bir oluşum.

Ev Ankara

Ins: @ev.ankara

Beklenmedik yerlerde karşımıza çıkan etkinlikleriyle kente sürpriz katan bir oluşum.

Garage: A Space of Experience

Ins: @garage_c01

Ara sıra sürpriz etkinliklerle karşımıza çıkan deneysel bir alan.

Goethe Enstitüsü – Galeri Vitrin

Ins: @goetheinstitut_ankara

Açık çağrılı sergiler ve etkinlikleriyle son dönemde öne çıkan bir sanat alanı.

Ka Mekan

Ins: @ka.spaceforvisualculture

Cinnah’taki Sönmez Apartmanı’ndan başlayan Ka, görsel kültür ve sanatsal düşünce için yeni bir alan.

Kült Kavaklıdere

Ins: @kultkavaklidere

ODTÜ ve Hacettepe öğrencilerinin ortak girişimiyle yeniden canlanan bir kültür alanı.

Maus Art Space

Ins: @mausartspace

Atölye çalışmaları ve sergilerle “üretim”i merkezine alan bir sanat alanı.

Nom Atölye

Ins: @nomatolye

Defter ve kâğıtla üretimi yeniden düşünmeye çağırıyor.

“O Şarkı” Oluşumu

Ins: @osarki_

Ankara’nın duygusal haritasını müzik üzerinden kaydeden bir kolektif.

Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi

www.spo.org.tr

Her yıl farklı temalarda sergiler ve etkinlikler düzenliyor. Kenti anlamak için iyi bir başlangıç noktası.

Tarih Vakfı Ankara

X: @tarihvakfiankara

Yıllardır süren seminer serisiyle Ankara’nın tarihsel belleğini canlı tutuyor.

Unite (Ünite)

Ins: @uniteortakmekan

Kültür-sanat üretimlerine açık, ortak bir paylaşım alanı.

Urban Walks

Ins: @urbanwalks.ankara 

Kentin mimari tarihini yürüyerek keşfetmek isteyenler için eşsiz bir deneyim.

Zıtlar Mecmuası

Ins: @zitlarmecmuasi

Lavarla

Ins: @lavarlaa

Ankara’nın kültür belleğini yazılı olarak sürdüren önemli bir mecra.

37/B Sanat Yeri

Ins: @37bsanatyeri

Esat Dörtyol’daki açılış işi “Canavarlar”la dikkat çeken yeni bir sanat mekânı.

Yer-Mekan

Ins: @yer.mekan

Pandemi sonrası ortaya çıkan “işbirlikçi sanat alanı” mekanlarından biri

Ve tabii, Ankara’nın vazgeçilmezlerinden: Film Festivalleri:

Ankara Film Festivali

Ins: @ankarauff

35 yılı geride bırakan Ankara Film Festivali, kentin sinema geleneğinin en köklü temsilcisi. 

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali

Ins: @ucansupurgefest

Türkiye’nin ilk kadın filmleri festivalini Ankara’ya kazandıran Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, yıllardır sinemada kadın emeğinin ve dayanışmasının sesi olmaya devam ediyor.

Engelsiz Filmler Festivali

Ins: @engelsizfestival

Kentin en yenilerinden Engelsiz Filmler Festivali erişilebilirlik ilkesini merkeze alıyor. 

Felsefi Filmler Festivali

Ins: @sinefilozofi

Felsefi Filmler Festivali sinemayla düşünmeyi buluşturuyor.

İşçi Filmleri Festivali

Ins: @iscifilmfest

Ankara’nın düzenli misafirleri arasında ise İşçi Filmleri Festivali ve 

KuirFest

Ins: @kuirfest

KuirFest yer alıyor; her biri farklı bir toplumsal hikâyeye perde aralıyor.

Biraz daha “denk gelince” kategorisinde olanlar da var:

Film Ekimi

Ins: @filmekimi

Sonbaharda başkent seyircisini dünya sinemasıyla buluşturuyor.

Başka Sinema

Ins: @baskasinema

Yıl boyunca bağımsız filmleri düzenli olarak Ankara’da gösteriyor.

Gezici Festival

Ins: @gezicifestival

Her yıl farklı şehirlerde olduğu gibi Ankara’da da kısa süreli bir sinema şenliği havası estiriyor.

Ankara’nın kültür hayatı, görünenden çok daha canlı ve çok sesli. Ekim ayını yarıladığımız bu günlerde; Ankara’yla yeni tanışanlar, kısa bir aradan sonra şehre dönenler, okumaya ya da çalışmaya gelenler için… Amacınız ne olursa olsun, bu kentte mutlaka kendinizi ait hissedeceğiniz bir mekân, bir etkinlik ya da bir toplulukla karşılaşıyorsunuz. Besim Can Zırh’ın derlemesi, bu zenginliği hatırlatıyor: Her sokakta, her semtte, her köşede bir buluşma mümkün. Yeni başlayanlar için iyi bir yol haritası.

https://twitter.com/BesimCanZirh/status/1975906159845662932