Blog

Ayrancım Gazetesi3. Fotoğraf Yarışması Sergisi Portakal Çiçeği UPSK sergi salonu’nda düzenlendi

Yazar Hakkında

Web |  + Yazarın diğer yazıları

Ayrancım Derneği 2025 yılı 3. Fotoğraf Yarışması’nda jüri değerlendirmesi sonucunda 20 fotoğrafın sergilenmesine karar verilmişti. Önceki yıllarda seçilen eserlerle birlikte sergi
10 Ocak 2026 cumartesi günü Portakal Çiçeği UPSK Sergi Salonu’nda açıldı. Yarışma katılımcıları, Ayrancı halkı ve sanatseverler sergiye büyük ilgi gösterdi. Sergi bir hafta boyunca açık kaldı. 

Sergi için desteklerini esirgemeyen Portakal Çiçeği UPSK ve Ahmet Şahin‘e teşekkür ederiz.

Güven Hastanesi’nde “Meme Kanseri Farkındalığı Semineri” düzenlendi

Meme Kanseri Farkındalığı Haftası nedeniyle Güven Hastanesi ile Ayrancım Derneği ve Ayrancı muhtarlarının birlikte düzenlediği “Meme Kanseri Farkındalığı Semineri” yapıldı.20 Kasım 2025 Perşembe günü Güven Hastanesi 14 Mart Salonu’nda gerşekleşen seminerede; Güven Sağlık Grubu Tıbbî Direktörü Prof. Dr. Yeşim Çetinkaya, Prof. Dr. Hüsnü Hakan Mersin, Doç. Dr. Murat Bulut Özkan, Uzman Dr. Ayça Seyfettin, Prof. Dr. Nafiye Yılmaz Karakaş, Doç. Dr. Dilşen Çolak ve Uzman Dr. İlhami Ünal meme kanseri hakkında kapsamlı bilgiler verdiler, seminer sonunda soruları yanıtladılar. Kadınlar kadar erkeklerinde izlediği seminerde Mindfulness Eğitmeni Yeliz Ekici, mindfulness ve uygulamaları hakkında bilgi verdi ve katılımcılarla uygulamalar yaptı.

Çankaya Köşkü’nde Ayrancı’nın payı

Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi ve mekân arayışı

Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919 Cumartesi günü Ankara’ya gelişinde, karşılayanlar arasında Ankara Müftüsü Börekçizade Rifat Efendi de bulunmaktadır. Ankara henüz bir başkent değil, yokluğun, belirsizliğin ama kararlılığın yönetim merkezidir. Mustafa Kemal ilk olarak Ziraat Mektebi’nde konaklar, burası aynı zamanda Millî Mücadele’nin yönetildiği tarihî mekanlardan biri olmuştur. Ardından Nisan 1920–Haziran 1921 arasında, bugünkü Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi olan “Direksiyon Binası”nı hem konut hem karargâh olarak kullanır.

Bu geçici mekânlar, yeni bir devletin kalıcı bir ulusal simgeye büründürülecek bir yer gereksinimini ortaya çıkarmaktadır. Ankara’da artık Mustafa Kemal’in yalnızca barınacağı değil, ülkesini temsil edeceği uygun bir yer aranmaktadır.

Neden Çankaya?

O yıllarda Keçiören, Ankara Kalesi çevresi şehrin yerleşik, siyasi ve ticari çekim yerleri olan yaşam merkezleridir. Konaklar, köklü eşraf ve halk ilişkileri bu bölgelerde yoğunlaşmıştır, kurtuluş ve kuruluş mücadelesi buralardan verilmiştir. Çankaya havadar, panoramik bakış açısına sahiptir. Mustafa Kemal kurtuluş savaşını genellikle yüksek tepelerden yönetmiş, Ankara’nın yüksek Dikmen sırtlarında karşılanmış, seyrek yerleşimli bağ bahçe evleriyle Çankaya ve Ayrancı taraflarında at gezintileri yapmıştır. Çankaya’nın yamaçlı ve o günler için zor sayılan coğrafyası bir dezavantaj değil, bilinçli bir tercih olarak ortaya çıkmaktadır. Simgesel, denetlenebilir ve geleceği açık bir mekândır. 

Mustafa Kemal Atatürk, görünmekten çok görmeyi, merkezde olmaktan çok merkezin yönünü belirlemeyi özümsediği için ve kentin güneye doğru geliştirilmesinin gerekliliğini de tasarlamasından dolayı Çankaya ideal bir mekândır. 

Çankaya Köşkü’nün öyküsünde Ayrancı 

1921 yılı. Kurtuluş Savaşı’nın en çetin günleri. Para yok, olanaklar sınırlı ve yetersiz. Mustafa Kemal Paşa’nın beğendiği Bulgurcuzadeler’e ait Çankaya’daki bağ evi satın alınmak istenir. Ancak Paşamızın halktan doğrudan yardım istemesi, O’nun ilkeleriyle uyuşmayacağını herkes bilmektedir. 

İşte bu noktada sahneye Aşağı Ayrancı’da yaşayan Ankara Müftüsü, o dönemdeki söylenişiyle Börekçizade Rifat Efendi devreye girer. Millî Mücadele’nin ilk günlerinden beri Mustafa Kemal’in yanında duran ve destekleyen bu aydın din âlimi, eşrafı bir araya getirir, gerekli paranın toplanmasına öncülük eder. Bağ evi Mayıs 1921’de satın alınır, Haziran ayında Mustafa Kemal Paşa buraya taşınır.

Bu taşınma, yalnızca bir adres değişikliği değildir, Mustafa Kemal’in 28 Ekim 1923 Pazar günü akşamı “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” açıklamasını yaptığı tarihî yer olacaktır.

Zamanla bu mütevazı bağ evi Çankaya Köşkü’ne dönüşecek, Cumhuriyet’in siyasal ve simgesel merkezi olacaktır. Ulus’tan Çankaya’ya uzanan hat, Aşağı ve Yukarı Ayrancı’nın bağları, bahçeleri değer kazanacak, Ankara’nın ağırlık ve yönetim merkezi kuzeyden güneye doğru kayacaktır.

Ayrancı’dan yükselen bir vicdan; Mehmet Rifat Börekçi 

Mehmet Rifat Börekçi, 1934 Soyadı Kanunu’na kadar Börekçizade Mehmet Rifat Efendi olarak anılır. Ailesi 1915’lerde Ayrancı’da bir bağ evi satın alır. Ankara Müftüsü olarak daha Mustafa Kemal Ankara’ya gelmeden Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurar ve başkanlığını üstlenir.

Börekçi Ailesinin “kefen parası” olarak biriktirdiği 1200 lira civarındaki parayı, Millî Mücadele’de Mustafa Kemal ve arkadaşları nezdinde devlete bağışlaması, Atatürk’e ve Cumhuriyete karşı çıkan, yobaz din insanlarındaki farkını ortaya çıkarır. Öncülüğünde toplanan kaynaklar 46 bin dolayında olduğu söylenir, ilk devlet bütçesinin kaynaklarını oluşturur. 

Biriktirdikleri paralarını milli mücadele için bağışlayan Rifat Börekçi ve eşi Samiye Hanım.

Börekçizade Rifat Efendi, İstanbul’dan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın, Padişah Vahdettin’in onayıyla “Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir” ihanet fetvasına karşı, Ankara’dan Anadolu Direniş fetvasının hazırlanmasında öncülük etmiştir. Milli Mücadele’ye destek vermenin bedeli ağırdır, padişah müftülük görevden alır, idamına karar verilir. Ama artık geçerli olan Ankara’nın sözüdür. Mustafa Kemal Paşa onu yeniden görevlendirir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra Mehmet Rifat Börekçi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı olur. 1924’ten 1941’deki vefatına kadar bu görevi sürdürür. Din ile Cumhuriyet arasında bir çatışma değil, ulusal bir bütünlük kurulabileceğini kanıtlar.

Bugün Aşağı Ayrancı’da yaşayanlar için Mehmet Rifat Börekçi yalnızca bir tarih kişisi değildir. O, bu semtin sessiz kurucularından biridir. Çankaya’nın kaderine dokunurken, Ayrancı’nın ruhuna da onurlu iz bırakmıştır.

Çankaya Köşkü’nün ve Çankaya’nın öyküsünde Aşağı Ayrancı’nın payı vardır. Ve bu pay, aydın bir din âlimi olan Mehmet Rifat Börekçi’nin cesareti, anlayışı ve vicdanından büyük destek alarak yazılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk bir gün Çankaya’da “Efendiler, Rifat Efendi sadece bir din âlimi değildir. O, Ankara’nın bize kapılarını açtığı gün, cebindeki son kuruşunu bu milletin kurtuluşuna feda eden, kelle koltukta fetva veren gerçek bir devrimcidir. O benim hocamdır.” Ayrıca Mehmet Rifat Börekçi’yi kıskananlar için “Beyler, Rıfat Efendi’yi yormayın. O, vatanın en karanlık gününde elinde kandille yolumuzu aydınlattı. Bugün güneş doğduysa, o kandilin yağı Rıfat Efendi’nin yüreğindendir” diye değerbilir sözler söylemiştir. Ne yazık ki o milli mücadelenin kahramanının değeri bugün tam olarak bilinmemektedir, bazı kesimlerce unutturulmaya çalışılmaktadır. Ayrancım Derneği O’nu unutturmamak için gereğini yapacaktır.

M. Rifat Börekçi’nin torunu Ahmet Börekçi
2025 Ayrancı Festivali’nde “Cumhuriyetten Bugüne Ayrancı Aileleri” söyleşisinde konuşma yaptı.(Foto:Melda Akalın)

Edebiyat Meraklısı’ndan Ankara’ya dair bir seçki: Kentle Tanışma Rehberi

ANKARA’NIN DUYGUSAL TARİHİ

HAKAN KAYNAR

Bir kenti, onun tarihini yalnızca binalar, yollar, meydanlar, hakkında çıkan haberler üzerinden mi okuruz? Yoksa duygular da bu tarihin parçası mıdır?

ANKARA DİYE İNSANLAR VARDIR

BİGE GÜVEN KIZILAY

Bir şehri sorun insanlara, aklınıza ilk gelen nedir diye… Kimisi önce yemeklerini, kalesini, gölünü, iklimini söyler. Oysa Ankara bir “histir”.

İlkin değer yargıları ve insanlar gelir aklınıza.

MİMARLAR ve APARTMANLARI

UMUT ŞUMNU

Ankara’da 1930-1980 yılları arasında inşa edilen ve ana-akım mimarlık tarih yazımı içerisinde kendine yer bulamayan ‘sivil’ konut yapılarından örnekler.

KAYBOLAN ANKARA

MEHMET TUNÇER / NECATİ YALÇIN / SAVAŞ SÖNMEZ

Ankara’nın binlerce yıllık geçmişindeki Galat-Frig-Hitit-Roma uygarlıklarının son 25 yılda sistemli olarak silinen izlerini kayda geçen bir derleme.

ANKARA’NIN ADI VAR

MEHMET AYCI

Mehmet Aycı, 30 yılı aşan “Ankaralı” kimliğiyle kente göz hizasından bakıyor. Alışılmış kent kitaplarından farklı olarak, gündelik hayattan kültürel ve sosyal değişimin izlerini sürüyor.

BAŞKA KENT ANKARA

FERİDUN BÜYÜKYILDIZ

Başka Kent Ankara’nın anılarında dolaşırken, petrol bulunan Ankara Garı inşaatından, Kale’nin gizli geçitlerine Dikmen’de kayak yapan Ankaralılardan, Ulus Tenis Turnuvaları’nın yapıldığı yıllara uzanacaksınız.

SABAHATTİN ALİ’NİN ANKARA’DAKİ İZLERİ

TOLGA AYDOĞAN

Kitap, yazarın hayatında önemli bir yer tutan bu kentte yaşadığı evleri, çalıştığı yerleri, ailesiyle ve arkadaşlarıyla gittiği mekânları, gezdiği sokakları; kısaca Sabahattin Ali’nin Ankarası’nı anlatıyor.

KAÇ KİŞİ KALDIK ANKARA’DA?

ÖZGÜN TÜRKELİ

Kaç Kişi Kaldık Ankara’da? sorusu, başkentin kültüründen bir demet çiçeği, güzellikten anlayanlara sunuyor. 

Evden okula taşınan bir hafıza: Yavuz Yücetürk Okul Müzesi

Hem derneğimizin hem gazetemizin gönüllüsü, sevgili arkadaşımız iktisat tarihçisi İhsan Seddar Kaynar ile aylar önce mahallenin tarihine ve neler yapılabileceğine ilişkin bir sohbet sırasında bana bu okul müzesinin varlığından bahsetti. Elbette varlığından bihaber olduğum ve daha önce duymadığım için çok şaşırmıştım. Hemen müzenin kurulumu konusunda büyük emek veren, her şeyiyle birebir ilgilenen Meryem Kaya hocamız ile görüşmek, bu okul müzesinin hikâyesini bir de kendisinden dinlemek istedim.

İhsan ile Meryem Hocamız’a uygun bir gün belirleyip okula ziyarete ve müzeyi yerinde görmeye gittik.

Bir öğretmenin hayali, bir ailenin bağışı

Mahallemizde, yanı başımızda çoğumuzun bilmediği, önünden öylece geçip gittiği bir okul değildi burası. Sadece müfredat derslerinin verildiği bir okul değil, öğrencilerin geçmişle gelecek arasında daha kolay bağ kurabilmelerini sağlamak için gündelik yaşama, eğitim, siyasi ve sanat tarihine dair eserlerin sergilendiği küçük bir müzeye de sahip lise: Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi!

Mazisi olmayanın atisi olmaz” şiarıyla yola çıkan ve emekli bürokrat Yavuz Yücetürk’ten gelen bağış eserlerle okul içerisine müze açılmasına ön ayak olan eğitimcilerden Meryem Kaya hocamızla bu fikrin nasıl geliştiği, nasıl ilerlediği ve öğrenciler üzerindeki etkilerini konuştuk. 

Meryem Kaya ve Dilek Metin Sert müzede

Nasıl başladı?

Meryem Kaya hocamız okulun tarih öğretmenlerinden. Bize kısaca okulun tarihinden, 1979 yılında Ayrancı Lisesi adını alan okulun 2010/2011 eğitim öğretim yılında yüzde yüz eğitime destek projesi kapsamında Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi adını aldığını anlattı. Aslında hikâyenin kahramanı ve okulun fiziksel değişiminde elinden gelen hiçbir desteği esirgemeyen Yavuz Yücetürk.

1943 yılında İnegöl’de dünyaya gelen Aysel Yücetürk, İstanbul Çamlıca Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1964’te öğrenimini tamamlayana kadar İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Zooloji bölümünde okumuş. Aynı fakültede kısa bir süre asistanlık yaptıktan sonra öğretmenliğe başladığı 1965 yılından 2000 yılına kadar, çeşitli kentlerde ve okullarda Biyoloji öğretmeni olarak yeni nesillerin yetişmesinde emek vermiş. 2009 yılında hayatını kaybeden Aysel Yücetürk hocamızın anısını yaşatmak üzere sevgili eşi Yavuz Bey, ömrünü gençlerin eğitimine adamış eşinin adının yine bir okulda yaşamasını istemiş ve bu çerçevede Ayrancı Anadolu Lisesi’nin sağlıklı bir bina olarak yenilenmesine büyük katkı sunmuş. 

Yavuz Yücetürk, oğlu ve kızıyla

Evden okula taşınan bir hafıza

İşte bu noktada yaptığı işe aşkla bağlı olan tarih öğretmeni Meryem Kaya hocamızla sık sık okulu ziyarete gelen Yavuz Bey’in yolları kesişmiş. Yavuz Bey’i evinde ziyaret eden Meryem Hoca aileye ait ve o güne kadar biriktirilmiş tüm antika eserleri yerinde görünce acaba bağış yolu ile bunlar da okula kazandırılamaz mı diye düşünmüş. O yıllarda bir proje yapmak isteyen Meryem Hoca; 

Tarihi, geçmişi, hafızası ile ilgili eserler toplanır sergilenir ve muhafaza edilir” diyen bir okul müzeleri yönetmeliği var. Bu yönetmelik çerçevesinde okula verilen madalyalar ve kupalar bir yerde sergilenir. Ben Yavuz Amca ile yaptığım görüşmeden sonra acaba bu olabilir mi yapabilir miyiz diye kafamdan kurguladım. Sonra bu fikrimi paylaştım müdire hanımla. Yavuz Amca diyorum çünkü o kadar hukukumuz oluştu. Sonra bu fikir bir müzeye dönüştü. Bir tarih öğretmeni olarak derslerin böyle çok sıkıcı, dört duvar arasında işlenmesi beni hep üzerdi. Ve acaba daha farklı olabilir mi çocuklar görerek yaşayarak öğrenirse daha kalıcı olabilir mi diye düşünürdüm. Görseller kullanıyoruz ama yeterli değil. Dolayısıyla böyle bir şeyle başladık. Yavuz Amca sağ olsun bütün mal varlığıyla, her şeyiyle destek oldu” diyor.

Sonra okul olarak bakanlığı aramışlar, bakanlık örnek müzelere yönlendirmiş. Atatürk Lisesi’nin arkasında yer alan 75. Yıl Eğitim Müzesi’ne giderek bilgi almışlar. Sonrasında bakanlığa başvuruda bulunmuşlar. Müze olarak düşündükleri yeri göstermişler ve hemen akabinde bakanlıktan arkeologlar, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yetkili kişiler gelmiş ve müzenin kurulumu ile ilgili bir heyet oluşturulmuş. Bu heyet, eserleri incelemiş ve koleksiyoner bazlı eserler ile kültür değeri taşıyan eserlerin varlığını tespit etmişler. Yavuz Yücetürk, kültür değeri taşıyan eserleri de müzeye bağışlamak istediğini, okulun dışında kimseye vermek istemediğini belirtmiş. Bu çerçevede yedi adet ata yadigârı Yavuz Bey’in ailesinden kalma paha biçilemez kültür değeri taşıyan eser de okula kazandırılmış. Aile yadigârlarının dışında sahaflardan, ya da antika dükkânlarından okul için toplanan eserlere de hamilik yapmış Yavuz Bey. Çünkü diyor Meryem Hoca; 

“Burası bir okul müzesi, ben özellikle eğitimle ilgili eserler olsun istedim. Aklımdaki hep cumhuriyet tarihimizi, yakın tarihimizi burada işlemekti, burada ders yapmak istedim. Buradaki kitapların bir kısmı Yavuz Amca’nın ve eşinin kendi okudukları kitaplar ya da ailesinden kalan. Bir kısmı sahaflarda gezerken gördükleri. Bir de hiçbir şeyi atmamış. Saat koleksiyonları var. Yurt dışında yaşamışlar kumbaralar almışlar. Çocuklarının oyuncaklarını hiç atmamışlar. Kendisi bir koleksiyoner olduğu için eserlere hep titizlikle yaklaşmış. Biz ilk başladığımızda 354-355 eser varken şimdi 1058 kayıtlı eserimiz var. Çocuklar zamanda bir yolculuk yapsın istedim. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde çocuklara ne okutuluyordu, hangi dersler vardı. Hendese nedir, cebir nedir? Ben artık burada çok rahat anlatıyorum çocuklara” diyor gururla.

Bu müzede yer alan eserler saymakla bitmez ama kısaca şöyle özetleyebiliriz; 1833 yılına ait bakır tas, divitlikler, kütük defterleri, yıllıklar, diplomalar, fotoğraflar, daktilolar, 1876 yılına ait Kur’anı Kerim, Osmanlı dönemine ait tartılar, 1925-1950 yılına ait süreli yayınlar, ders kitapları, romanlar, haritalar, taş plaklar, fotoğraf makineleri, gramofonlar, radyolar, dikiş makineleri, kömürlü ütüler ve daha neler…

Dönemin dergileri

Aysel Yücetürk’ün kullandığı sandık ve halkoyunları kıyafeti

Zamanın içinde bir derslik

“2011’de müzeyi kurduk sonra 2012’de dersler işlemeye başladım burada. İşlediğim derslerle ilgili anketler yaptım. Müze öncesi müze sonrası şeklinde, dersin kalıcılığı ile ilgili. Bu verileri topladım. Yakın Tarihimizi Okul Müzemizde Öğreniyoruz Projesi ile TÜBİTAK’ta İç Anadolu Bölge Birincisi olduk. Finalde de Türkiye’de ilk dokuz proje içinde kaldık. O zaman bölge sergisinde Ankara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi fuaye salonu oluyor TÜBİTAK’ın. Oraya müzemizde yer alan kimya kitabını götürdüm. Orada da küçük bir müze kurdum fuaye salonunda. Müzemizin küçük bir örneğini sergilemek için. Kimya Bölüm Başkanı hoca geldi ‘Bu bizde de yok!’ dedi”.

Türkiye’ye yayılan bir model

“Bakanlığın okul müzeleri ile ilgili farklı ve gelişmiş projeler yapması çok önemli. Müzeyi beraber kurduğumuz kurucu müdürümüz Sibel Akbıyık Hocamız bakanlığa gitti. Bakanlık’ta da İl Eğitim Tarihi Müzeleri için bizim müzemizi prototip olarak almışlar ve bütün illere yaymışlar. Her ildeki en eski okulda böyle bir müze açıldı. İl Eğitim Tarihi Müzeleri oldu… Buralarda çalışan hocalara da Millî Eğitim Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi Disiplinlerarası Müze Eğitimi Anabilim Dalı’nın akademisyenleri ile bu müzelerden sorumlu olan ve müze eğitimi almak isteyen öğretmenler ile Erzurum’da hizmet içi eğitimlere katıldım. Bu çerçevede Konya Seydişehir ve Elazığ’da da benden bilgi ve destek alarak okul müzeleri kuruldu”.

Yüksek Lisans eğitiminin sonunda “Okul Müzelerinin ve İl Eğitim Müzelerinin Aktif Kullanımı Üzerine” başlığı ile Meryem Hoca tüm yaşadıklarını bitirme tezine de dönüştürmüş aynı zamanda. 

Yavuz Yücetürk açılış konuşmasını yaparken

Gönüllülükle ayakta duran bir müze

Gönlünü bu işe vermiş, amatör olarak başlayıp uzmanlığa doğru yol alan sevgili Meryem Hocamız müzedeki eski yazılı objeleri okuyabilmek için sonradan Osmanlıca da öğrenmiş. Tek başına büyük bir emekle sürdürdüğü müzenin işleri konusunda zorlandığı zamanlarda Ankara Üniversitesi’nin de çok büyük desteğini gördüğünü belirtiyor. Eser Koruma Bölümü’ne gittiğini, oradaki hocaları buraya getirdiğini anlatıyor; 

“Ben gönüllülük esası ile bunu yapıyorum. Kendi çapımda yavaş yavaş öğrendim bazı şeyleri. Bazı şeyleri Bakanlık’ta, Olgunlaşma Enstitüsü’nde müze var ya oradaki arkadaşlardan bilmediklerimi öğrendim. 75. Yıl Müzesi’nden öğrendim. Geride kalanı da ben kendi kendime ekleyerek öğrendim. Burada bir kulübümüz var. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Okul Müzesi Kulübü kurduk. Bu kulüp müzenin işlerini de aktif yürütüyor. Başta okul müdürümüz Mehmet Tahir Altun olmak üzere her yıl okuldaki öğretmen arkadaşlardan bir tanesi de bana destek oluyor. İki öğretmen devam ettiriyoruz. Her hafta Cuma günleri müzeyi açıyoruz. Bu konuda eğitim verdiğimiz bir öğrenci gelenleri gezdiriyor. Çocuklar kendi içlerinde müzeyi yaşıyorlar. Yavuz Amca’nın yüce gönüllülüğü ile kuruldu burası. Ben de elimden geldiğince yaşatmaya çalışıyorum” diyor büyük bir tevazu içinde. 

Mahallenin araştırma merkezi

Kayıtların da Meryem Hoca tarafından tutulduğu büyük bir emekle, gönüllü olarak devam eden Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nin aslında neredeyse küçük bir araştırma merkezine dönüşebileceğini de konuşuyoruz. Çünkü öyle eserler var ki paha biçilemez. Serveti Fünûn Dergisi’nin Ankara sayısından tutun da daha neler… 

Hafızayı yaşatmak hepimizin sorumluluğu

Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nde yer alan matbu eserlerin dijitale aktarılarak araştırmacıların kullanımına açılması Meryem Hoca’nın şu anda gündemindeki mesele. Yavuz Bey’in yüce gönüllülüğü, okulu her anlamda sahiplenmesi ve Meryem Hocamızın kıymetli emekleri ile hayata geçirip yaşatmaya çalıştıkları bu müzeyi bir üst aşamaya taşımak ancak yeni gönüllülerin destek ve katılımlarıyla mümkün olacaktır. Kim bilir belki bu yeni gönüllüler müzeye, ihtiyacı olan gelişmiş bir tarayıcı teminini de sağlayabilirler. 

Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nin girişi

Dönüşümün gölgesinde Ayrancı: Komüniteden Rezidansa

Ayrancı’ya taşınalı neredeyse iki yıl oluyor. Bu süre zarfında yalnızca kendi hayatımdaki değişimlere değil, aynı zamanda mahallede var olan Ayrancı komünitesinin dönüşümüne de tanıklık ediyorum. Özellikle son zamanlarda mahallede yürürken her köşede “dönüşüm” adı altında yürütülen yık-yap politikalarına yenik düşmüş ya da düşmek üzere olan binalarla karşılaşıyorum. Bu durum benim için soyut bir kentsel süreç değil; doğrudan gündelik hayatın içinden, somut örneklerle gözlemlediğim bir gerçeklik. Bu mahallede yaşayan birkaç yakın arkadaşım var ve üç kişiden ikisinin bu bahar evlerinin yıkılacağı kesinleşmiş durumda. Evlerini boşaltmak ve yeni bir konut arayışına girmek zorundalar. Dolayısıyla “dönüşüm” denilen bu aracın, pratikte mahallede yaşayan insanları yerinden etme aracına dönüştürüldüğünü birebir, etrafımdaki insanlar üzerinden gözlemleyebiliyorum.

Ayrancı’da kentsel yıkım

Beni en çok düşündüren mesele ise yıkılan bu evlerin yerine gelecek olan ve “rezidans” adı altında pazarlanan yapıların yarattığı tablo. Bu projelerin, insanlara daha iyi bir yaşam sunduğu iddiasıyla sunulan bir pazarlama tuzağı olduğunu düşünüyorum. Elbette bazı binaların teknik eksiklikleri, depreme dayanıklılık sorunları ya da yaşını doldurmuş olması nedeniyle yenilenme ihtiyacı doğabilir. Bu, inkâr edilemeyecek bir gerçek. Ancak ortaya çıkan konut ihtiyacının manipülasyona açık bir zeminde bırakılması, yık-yap politikalarının rant odaklı bakış açısını besleyen rezidans projelerinin çoğalmasına yol açıyor. İhtiyaç ile fırsatçılık arasındaki çizgi bilinçli olarak bulanıklaştırılıyor ve sonuçta mahallede, toplumsal dokudan kopuk, yatırım odaklı yapılar yükseliyor.

Mahallede kimin yaşayacağını inşaat firmaları belirliyor

Ayrancı, kendi içinde bir komünite yaratmayı başarmış bir mahalle. Sokakta karşılaşılan yüzlerin tanıdık olduğu, komşuluk ilişkilerinin hâlâ bir anlam taşıdığı bir yer. Ancak bu mahallede inşa edilen rezidanslar, insanları yine kendi lüks apartmanlarının içine kapatarak izole bir yaşam biçimi üretme girişiminden başka bir şey gibi görünmüyor. Bu dönüşüm sürecinde ortaya çıkan yapıların, hâlihazırda var olan komünite için açık bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Üstelik bu süreç, yalnızca mahalleliyi yerinden etmekle kalmıyor; aynı zamanda esas olarak rant odaklı aktörlere kazanç sağlıyor. Günün sonunda mahallede kimin yaşayacağına, kimin gideceğine; mahalleyle hiçbir bağı olmayan, oraya dair sosyal, kültürel ya da tarihsel bir bilgiye sahip olmayan inşaat firmalarının belirlediği rakamlar karar veriyor. Bu rakamlar, belki de en sevdiğimiz arkadaşlarımızın artık komşumuz olamayacağı bir düzeni mümkün kılıyor.

Konut dokusundaki değişimin yarattığı fiziksel tutarsızlıktan ayrıca söz etmeye bile gerek yok; çünkü mahalleyi ziyaret eden herkes gözle görülür bir uyumsuzluğu fark edebiliyor. Bir yanda eski apartmanların oluşturduğu ölçülü ve insan ölçeğine yakın yapı düzeni, diğer yanda cam cepheli, gösterişli, ışıklandırılmış rezidans blokları. Bu karşıtlık yalnızca estetik bir mesele değil; aynı zamanda mahalle deneyiminin dönüşümü anlamına geliyor. Yeni evde yaşamanın adeta bir fetiş hâline geldiğini düşünüyorum. Sanki “yeni” olmak, tek başına daha iyi bir yaşamın garantisiymiş gibi sunuluyor. Oysa mevcut konut stoğunu koruyarak, yerinde ve nitelikli tadilatlarla teknik sorunları çözmek daha rasyonel ve sürdürülebilir bir yaklaşım olabilir. Bu seçeneğin sistematik olarak geri plana itilmesi, dönüşümün gerçekten kimin yararına işlediği sorusunu daha da görünür kılıyor.

Tamamen camdan yapılmış bir balkonun sunduğu steril ve gösterişli yaşam deneyiminin, daha samimi ve sahici bir mekânsal deneyimden üstün olduğuna inanmıyorum. Rezidansları tercih eden kitlenin bakış açısında, “ev” kavramı ile “iş yeri” kavramı arasındaki çizginin bulanıklaştığını düşünüyorum. Kişisel olarak, samimi bir Ankara apartmanında yaşamak yerine, iş yeri atmosferini andıran, anonim ve mesafeli bir rezidans ortamını tercih etmenin bilinçsizce yapılabilecek bir seçim olmadığını düşünüyorum. Bu tercihin arkasında belirli bir yaşam ideali, belirli bir statü arayışı ve belirli bir mekânsal temsil biçimi var.

Dönüşüm değil parçalama

Sonuç olarak Ayrancı, yalnızca mahalleliyi yerinden eden, yeni malzemelerle inşa edilmiş, şaşaalı ışıklandırmalarla süslenmiş birkaç izole binadan ibaret olmamalı. “Dönüşüm” adı verilen araç, mevcut haliyle mahalleyi dönüştürmekten çok parçalayarak yeniden kurguluyor. Eğer bu süreç aynı mantıkla devam ederse, geriye yalnızca fiziksel olarak yenilenmiş ama sosyal olarak yoksullaşmış bir mahalle kalacak. Oysa Ayrancı’nın değeri, yalnızca binalarında değil; o binaların içinde ve arasında kurulan ilişkilerde, gündelik hayatın sıradan ama anlamlı pratiklerinde yatıyor. Bu nedenle dönüşümün, mahalleliyi yerinden eden ve izolasyonu teşvik eden bir araç olarak kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum.

Bu nedenle mesele yalnızca fiziksel bir yenilenme meselesi değil; aynı zamanda mahalle hafızasının, komşuluk ilişkilerinin ve gündelik hayat pratiklerinin nasıl korunacağına dair politik bir tercihtir. Dönüşümün gerçekten kamusal bir fayda üretip üretmediği, ancak yerinde yaşayan insanların ihtiyaçları ve yaşam biçimleri merkeze alındığında anlaşılabilir. Aksi takdirde ortaya çıkan tablo, güvenlik, lüks ve “yeni”lik söylemleriyle paketlenmiş; fakat sosyal bağları zayıflatan, mahalleyi anonimleştiren ve onu yatırım nesnesine indirgeyen bir yapılaşmadan ibaret kalacaktır. Ayrancı’nın geleceği, yalnızca metrekare hesabıyla ya da satış fiyatlarıyla değil, burada kurulan ilişkilerin devam edip edemeyeceğiyle ölçülmelidir. Çünkü bir mahalleyi mahalle yapan şey, cephe kaplaması ya da ışıklandırma değil; o mekânı birlikte deneyimleyen insanların varlığıdır.

Ankara’nın yeni kültürel “hâl”i: Esat Hâl’de neler oluyor?

Ankara’nın sosyal hafızasında derin izler bırakan, 1980’li yılların o meşhur Küçükesat Semt Pazarı ve Çarşısı, işlevsiz ve bakımsız bırakıldığı yıllardan sonra bugünlerde bambaşka bir hikâyeye hazırlanıyor. Bir zamanlar bölge halkının en uğrak yeri olan bu yapı, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin (ABB) liderliğinde, Türkiye’deki “kentsel demokrasi” ve “yerel kültür yönetimi” alanlarında yeni bir sayfa açacak olan “Esat Hâl” projesine dönüşüyor.

Bu proje; alışılagelmiş belediyecilik anlayışının ötesine geçerek mülkiyeti kamuda kalan, ancak yönetim haklarında sivil topluma ve kültür üreticilerine alan açan karma bir yapıyı, bir “müşterekler” modelini Ankara’nın kalbine yerleştiriyor.

Sanatın ve hafızanın buluşma noktası

Esat Hâl’in sunduğu bu yeni “hâl,” çok katmanlı bir yaşam alanı vadediyor. Mekânın içinde yer alan ve ABB Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi’nin oluşturduğu “Ankara Kültür” markası altında kurulan sanat galerisi, kapılarını 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde açacak. Rahmi M. Koç Müzesi iş birliğiyle gerçekleştirilecek ve değerli sanatçı Nevide Gökaydın’ın eserlerini sanatseverlerle buluşturacak bu açılış sergisi, yaklaşık iki ay boyunca ziyarete açık kalacak. Kentin bu yeni sanat galerisi; açılış sergisi sonrasında ise yine kentte heyecan uyandıracak sürpriz programlarla yoluna devam edecek.

Gençler için çalışma alanları ve çok değerli bir kütüphane

Hâlin 14.250 m2’lik alanı, sadece alışveriş yapılan bir yapı sunmayacak; burası bizzat sanatsal üretimin, akademik araştırmaların ve kültür alanıyla ilgili tecrübe aktarımlarının yapıldığı da bir merkez olacak. Esat Hâl içinde bu amaçlarla kurulan ve belediye birimlerine bağlı mekânlar yer alacak. 

Ankara Kültür’e bağlı olarak kurulan sanat atölyesinde, özellikle üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerine hazırlanan gençlere yönelik ücretsiz kurslar verilecek. ABB Gençlik ve Spor Hizmetleri Dairesi’ne bağlı olarak hizmet verecek ve Prof. Dr. Ruşen Keleş’in adını taşıyacak kütüphane, Sayın Keleş’in bağışladığı değerli koleksiyon sayesinde eşsiz bir araştırma alanı sunacak. Yine Gençlik ve Spor Hizmetleri Dairesi’nin açacağı Genç Akademi’ye gelen gençler; geniş çalışma alanlarını kullanabilecek. Hatta buraya gelen gençlerin Esat Hâl içindeki paydaşlarla iş birliğinde dahil olacakları; kültür yönetimi, etkinlik planlama ve proje yazımı gibi alanlarda gerçek tecrübeler kazanacakları özel programların hayata geçirilmesi de hedefleniyor.  

Yerel üretim ve yerli markalar

Hâl içerisinde, Ankara’nın UNESCO Öğrenen Şehirler Küresel Ağı’na girmesini sağlayan en önemli projelerden olan BELMEK kurslarında üretilen el emeği ürünlerin sergilendiği bir teşhir alanı da yer alacak. Ayrıca projenin bir kısmını, büyük çoğunluğu kadın girişimciler tarafından kurulan yerel gastronomi markaları oluşturacak. Bu sayede Esat Hâl, Ankara kökenli yeni markaların desteklendiği bir kuluçka merkezi işlevi de görecek.

ABB Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı Ayça Yusufoğlu Köroğlu

Yönetim yaklaşımının restorasyonu

Bu dönüşümün en dikkat çekici yanı; Esat Hâl’in yeni bir “kültür yönetimi” yaklaşımı sunması. Taşınmazların genellikle sadece gelir odaklı kiralandığı geleneksel yapının aksine; burada yerel yönetim, sivil toplum ve özel işletmeler aynı masada oturarak mekânın geleceğine ortak akılla karar veriyor. Klasik “yöneten-yönetilen” hiyerarşisi yerini, Türkiye’de örneği az bulunan bir ortak yönetişim modeline bırakıyor.

Olmak İstediğin Hâl” mottosuyla yola çıkan bu proje; aynı anda bir katında tiyatro provasının yapıldığı, diğer katında gençlerin ders çalıştığı, girişinde ise mahallelinin sosyalleştiği çok sesli bir kamusal deneyim sunacak. Esat Hâl; kentsel dönüşümü “sosyolojik bir iyileşme” olarak yeniden tanımlayan yaşayan bir ekosistem olarak tarihe geçmeye hazır!

El değmeden, elle çalınan müzik aleti “Theremin” sanatçısı Ayrancı’daydı

Yazar Hakkında

Leon Theremin’in torunu ve dünyanın tek otantik theremin okulunun kurucusu Peter Theremin, Türkiye turnesinde Ankara’da geçirdiği günleri, şehirle kurduğu bağı ve yeni albüm planlarını gazetemize anlattı

Theremin nedir? 

İnsanlık tarihinde ses çıkarmak için sadece dört yöntem ve buna bağlı olarak dört tür müzik aleti vardır: yaylı, vurmalı, nefesli ve tuşlu. Ancak, 1919 yılında Rus fizikçi Leon Theremin‘in beşinci yenilikçi yöntemi, yani temassız yöntemi icat ettiğini çok az kişi bilir. İcat, onun soyadından esinlenerek theremin (Rusça’da “termenvox” – Theremin’in sesi) olarak adlandırıldı. Bu icat, ses hakkındaki tüm algıları değiştirdi ve elektronik müzik çağını başlatmakla kalmadı, aynı zamanda bugün kullandığımız, kablolardan ve düğmelerden vazgeçen birçok temassız icadın gelişimine de ivme kazandırdı.

Theremin Hollywood filmlerinde kullanılmış ve hem akademik hem de popüler müzikte, örneğin Jean Michel Jarre ve Led Zeppelin’de yer almış olsa da, bu enstrümanın çalınmasının sıra dışı ve zor olması, onun keman veya piyano kadar yaygınlaşmasını engelliyor. Dünya çapında profesyonel olarak theremin çalan kişi sayısı 15’i geçmemektedir. Theremin’in popülerleştirilmesi ve Leon Theremin’in mirasının korunması için büyük bir çalışma yürüten kişi, onun torunu ve dünyanın önde gelen theremin sanatçılarından biri olan Peter Theremin, dünyadaki tek otantik theremin okulu (toplamda zaten sadece iki tane var) kurucusu, Ankara’daki Rus Müziği Müzesi’nin davetiyle iki kez Türkiye’yi ziyaret etti.

Peter Theremin Çanakkale Konseri sırasında.

Peter Theremin, konser programının çok yoğun olduğunu, her gün konserler ve seyahatler olduğunu anlatıyor. Turne organizatörünün, Rus Müzik Müzesi’nin kurucusu Aliona Palazhchenko olduğunu ve Ayrancı’da yaşadığını, bu yüzden lojistik olarak yakın olmanın kendileri için daha uygun olduğunu söylüyor. Rus büyükelçiliğinin de burada olmasını hoş bir şey olarak gördüğünü ekliyor. Ayrancı’yı sevdiğini belirten Theremin, semtin sakin, hoş ve az katlı binalara sahip olduğunu, zorlu turne seyahatlerinden sonra burada dinlenebildiğini dile getiriyor.

Theremin’in Ayrancı’ya dair bu değerlendirmelerinin ardından, kendisine Ankara’daki deneyimlerini ve Türkiye turnesini sorduk.

Ayrancı’da nereleri gezme fırsatı buldunuz?

Ne yazık ki, tüm konserlerim Ankara’nın başka yerlerinde gerçekleşti örneğin, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nda, şehir merkezindeki konser salonlarında, bu yüzden buraya geç saatlerde geliyoruz ancak her seferinde Aliona, arabayı sürerken yerel turistik yerler hakkında bilgi veriyor ve onları ziyaret etmeye ikna ediyor. Atakule’ye çıkmak, Polis Müzesi’ni, Şefik Bursa Müzesi’ni ziyaret etmek, Botanik Parkı’nda yürüyüş yapmak istiyorum. Umarım bir dahaki sefere bunun için vaktimiz olur. Belki de Çankaya Belediyesi konser vermemizi teklif eder ve ben de seve seve kabul ederim.

Yaşadığınız yer olan St. Petersburg ile Ankara’yı karşılaştırdığınızda burada ilginç ve sıra dışı ne gördünüz?

St. Petersburg ve Ankara’nın farklı tarihleri var, farklı şekillerde ve farklı zamanlarda inşa edilmişler, bu yüzden karşılaştırılamazlar. Ama her şehir, her ülke kendine özgü ve kendine göre şaşırtıcıdır. St. Petersburg tamamen düz bir şehir, Ankara ise yükseltili yapısıyla beni çok etkiledi. Aliona’nın dairesinin dördüncü katından, hayatımda gördüğüm en güzel manzaralardan biri görünüyor. Bu Ayrancı’nın muhteşem bir özelliği ve gerçekten inanılmaz.

Bu manzaraya karşı balkonda çay içtiniz mi?

Henüz fırsatımız olmadı. Genellikle çok erken çıkıyoruz ve kahvaltı yapmaya bile zaman bulamıyoruz. Kediler beni çok mutlu etti: Ayrancı’da çok sayıda kedi var ve yerel halk onlara inanılmaz bir sevgiyle yaklaşıyor: onlara bakıyor, besliyor, kulübeler yapıyor. Benim de kedilerim var fakat bizim şehrimizde kedilere böyle bir ilgi yok. Ayrıca Cinnah’daki güzel ahşap heykeller de dikkatimi çekti bunlar gerçek sanat eserleri. Bana, yerel heykeltıraşların bunları kurumuş ağaç gövdelerinden, orijinal yerlerinde yonttuklarını açıkladılar. Tabii ki ağaçların canlı kalması daha iyi olurdu ama madem öldüler, bu kadar eşsiz bir şekilde korunmaları bence olağanüstü.

Çorumda, 19 Çorumlu Vakfı tarafından düzenlenen gezi sırasında.

Türkiye’de ziyaret ettiğiniz şehirlerden en çok hangisini beğendiniz?

Ziyaretlerim turistik amaçlı değildi. Bu yüzden çok şey gördüğümü söyleyemem ama Kapadokya, Ankara Kalesi, Urfa ve Afyon’un eski mahalleleri, kliplerimi çektiğimiz Göbeklitepe kazıları, Harran Üniversitesi, Nallıhan Milli Parkı ve Çorum’daki Hitit başkenti Hattuşa beni çok etkiledi. Anıtkabir’i de mutlaka ziyaret etmek istiyorum. Atatürk’ün kişiliğinden ve başarılarından çok etkilendim. 

Peter Theremin ve konser menejeri Aliona Palazhchenko ile Çorum konserinden sonra çekilen fotograf.

Ünlü büyük büyükbabanız Leon Theremin Türkiye’ye gelmiş miydi?

Hayır. Avrupa’nın birçok ülkesini gezdi, on yıl ABD’de yaşadı ama Türkiye’ye hiç gelmedi. Türk müziğinin onu ilgilendireceğinden eminim çünkü theremin, mevcut tüm enstrümanlar arasında sınırsız ses aralığına sahip olan ve diğer tüm enstrümanların aksine, çok sayıda makam içeren Türk halk müziğine uygun her türlü mikro titreşimi üretebilen tek enstrümandır.

Siz de theremin ile Türk müziği çalıyor musunuz?

Evet, konserlerde kendi düzenlemem olan iki Türk bestesini çalıyorum: ‘Bir başkadır benim memleketim’ ve Urfa halk şarkısı ‘Ninna’. Bunları Rusya’da da çalıyorum. Kısa bir süre önce Moskova’da bir konserin ardından bir Türk bana yaklaşarak, Moskova sahnesinden Memleketim’i duyduğunda şaşkınlıktan bayılmak üzere olduğunu söyledi. Bu kişi, Hacettepe Konservatuarı mezunu Erkan Çimenciler’di ve şu anda Moskova Konservatuarı’nda okuyor. Onunla tanıştık, belki bir gün birlikte çalabiliriz.

Thereminde Türk müziği çalmaya devam edecek misiniz?

Kesinlikle Türkçe eserlerden oluşan bir albüm kaydetmek istiyorum. Bu, müzik tarihinde thereminle icra edilen Türkçe şarkıların ilk derlemesi olacak. Şu anda bunun için repertuar seçiyorum ve yayımlanması için sponsor arıyoruz.

Büyük büyükbabanız olağanüstü bir mucitmiş, sadece theremin değil, birçok farklı icat da onun imzasını taşıyormuş?

 Evet, birkaç müzik aleti icat etti. İlk ritim makinesi, dokunmatik çello, polifonik synthesizer… Televizyonun öncülerinden biriydi, 1926’da dünyanın ilk sistemlerinden birini sergiledi. ABD’de Albert Einstein, Charlie Chaplin ve Leopold Stokowski onun çalışmalarının hayranlarıydı. Türk okuyucular, evlerinin girişlerinde herhangi bir hareket olduğunda yanan ampullerin de Leon Theremin’in icatları olduğunu bilmek isteyeceklerdir çünkü ilk hareket sensörlerini ve temassız alarmları icat eden kişi oydu. 1930’larda New York’taki dairesinde Leon Theremin, insanlık tarihinde ilk kez, şu anda her yerde bulunan, kendi icat ettiği kendiliğinden açılan kapıları kurdu. Aslında, Leon Theremin, dünyamızın ancak şimdi, 21. yüzyılda, taa yüz yıl sonra ulaştığı temassız teknik gelişimin başlangıcını yaptı. Ek olarak, 1922 yılında Vladimir Lenin theremin çaldı ve büyük büyükbabamın bu enstrümanın tanıtımına yeşil ışık yaktı ve hatta Rusya’da konserler vermek için bedava seyahat izni verdi.

Büyükbabanızın biyografisi ne kadar ilginç! Konserlerinizde ondan bahsediyor musunuz?

Kesinlikle. Aliona ile birlikte Leon Theremin hakkında bir film Rusça’dan Türkçe’ye çevirdik ve seslendirdik. Bu film, Rus Müziği Müzesi’nin Youtube sayfasında izlenebilir. Bu arada, müzede ailemiz tarafından bağışlanan bir theremin var. Bu, Türkiye’de müze sergisinde görülebilen tek theremin. Aliona izin verirse oraya gidip çalabilirsiniz.

Ayrancı’da mahalleden komşularla

Ankara veya Ayrancı’da komik bir anınız oldu mu?

Peter’ın menajeri Aliona: Cumhurbaşkanlığı orkestrasında konserden geç saatte dönüyorduk, Peter acıkmıştı ama tüm restoranlar kapanmıştı. Çaresizlik içinde Ayrancı’da dolaşıyordum ve sonunda Hoşdere Caddesi’nde açık olan Beykoz restoranını gördüm. Sevindim, yanına park ettim ve arabadan inelim dedim. Birden arka koltuktan yüksek sesli kahkahalar duydum: “Hayır, oraya gitmeyeceğim! Neden zavallı keçileri dövüyorlar?!“ diye gülerek Peter yerinden kıpırdamadı. Türkçe konuşmaya alıştığım için, Beykoz’un Rusça’ya ”keçileri döv” olarak çevrildiğini hemen anlamadım. 

Peter: Neyse ki orada kimse keçileri dövmüyordu ve biz de harika bir akşam yemeği yedik!

Türkiye’ye gelme planınız var mı?

Elbette. 2026 yılında tüm dünya, büyük dedem Leon Theremin’in 130. doğum gününü kutlayacak. Sadece Rusya’da değil, diğer ülkelerde de çok sayıda etkinlik, konser, gösteri, çekim, televizyon ve radyo programı planlanıyor. Programımda en az bir hafta Türkiye’de turne yapmak için yer bulmak istiyorum. Ülkeniz şaşırtıcı ve çekici. Ve sadece büyük şehirleri gezmediğim için çok mutluyum. Aliona beni daha az bilinen, ama zengin turistik yerlere götürmeye, Türk mutfağının en iyi yemeklerini yedirmeye çalışıyor. Türkiye’yi, misafirperver halkını, müziğini, melodik dilini sevdim.

Türkçe bir şeyler öğrendiniz mi?

Merhaba, teşekkür ederim, Atatürk, Memleketim! Bir de Ayrancı!