Blog

Tarihçiler Derneği’nden Karamanlıca ve Osmanlı Türkçesi seminerleri

Yazar Hakkında

Web |  + Yazarın diğer yazıları

Ayrancı Güvenevler Mahallesi Yeşilyurt sokağında bulunan “Tarihçiler Derneği” uzman akademisyenler yürütücülüğünde “Karamanlıca” (Yunan harfli Türkçe) ve “Temel Seviye Osmanlı Türkçesi” adı altında iki seminer serisini çevrimiçi olarak sunuyor.

Karamanlıca” Seminerleri katılımcılara Yunan alfabesiyle yazılmış Türkçe metinleri okuma, çözümleme ve tarihsel bağlamına yerleştirme becerisi kazandırmayı amaçlıyor. Öğrenciler ve meraklıları için hazırlanan bu seminer serisinde metinlerin dil, kimlik, aidiyet ve kamusallık ilişkilerini görünür kılan kültürel pratikler de ele alınıyor. Semineri tamamlayan katılımcılar 8 hafta sonunda Karamanlıca metinleri, roman ve hikayeleri rahatlıkla okuyabilecek seviyeye geliyorlar ve katılım sertifikası alıyorlar.

Çevrimiçi olarak devam edecek olan “Temel Seviye Osmanlı Türkçesi” seminerinde ise alfabe ve temel dil bilgisi kuralları öğretiliyor. Tamamen yeni başlayanlara, öğrenci ve meraklılarına Osmanlı Türkçesi öğretmeyi amaçlayan 12 haftalık seminer sonunda katılımcılar Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet döneminin basılı kaynaklarını okuyabilecekler. Semineri tamamlayanlar dönemin en popüler mizah dergisi olan “Akbaba” dergisi gibi dergileri, gazeteleri, edebiyat eserlerini orjinalinden okuyabilecekler ve katılım sertifikası alacaklar.

Tarihçiler Derneği (TAD), üç yıldır tarih ve sosyal bilimler alanında aktif olarak çalışmalar yürütüyor ve farklı dönemler üzerine çalışan tarihçileri ile sosyal bilimcileri bir araya getiriyor. Ortak akademik çalışmaların yürütülmesini teşvik ederken bilimsel üretimi destekliyor. Bu kapsamda ortaya çıkan belge ve dokümanları arşivliyor; düzenli yayınlar, etkinlikler, sempozyumlar ve konferanslar aracılığıyla kamuoyuyla paylaşıyor. Dernek, toplumun kültürel gelişimine katkı sunmayı amaçlıyor ve özellikle gençlerin tarih ile sosyal bilimlere yönelik akademik ilgilerini güçlendirmeyi önemsiyor. Tarih bilincini yaygınlaştırmak için eğitim programları, seminerler ve projeler geliştiriyor. Bu çerçevede verdiği seminerlerin yanı sıra TAD, konuşma serileri, çalıştaylar ve konferanslar da düzenliyor.

Daha fazla bilgi için: https://historiansnet.com/

27 Aralık “Ankara Günü” nasıl kutlanmalı?

Ankara’nın Osmanlı-Türkiye siyasi tarihine girişi 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın gelişi ile olmuştur. Bugün Ankara’dan bahsediyorsak, 27 Aralık gününü ve Mustafa Kemal Paşa’yı anmadan olmaz.

Bu konuda Nutuk, en önemli kaynaktır. O dönemin aktörlerinin Nutuk’tan biraz daha fazlasını anlattığı, ancak Nutuk’taki akışa da sadık kaldığı hatıratlar bu süreci farklı gözlerle aktarmaktadır. Nutuk ve hatıratlar dışında, Devlet Arşivlerindeki  belgeler ile hem Ankara’nın çevresinde gelişen olaylar hem de 1919 Eylül’ünde Sivas’ta başlayan sürecin tüm detayları görülebilir.

Cumhuriyet tarihimizin bazı önemli günleri, çeşitli şekillerde bayrama dönüşmüş ve resmi bir şekilde kutlanmaktadır. 13 Ekimde Ankara’nın başkent oluşu, 23 Nisan’da Büyük Millet Meclisi’nin açılış, 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanını bu şekilde anabiliriz. Oysa Ankara şehrinin, imparatorluktan cumhuriyet geçişte, bir cumhuriyet şehrine dönüşme süreci 27 Aralık günü başlamıştır.  Diğer bütün takvim günleri Ankara için tali tarihlerdir. Ankara tarihinde 27 Aralık’ta ortaya çıkan irade, imparatorluğun payitahtı olan İstanbul işgal edilince Ankara’da açılan meclis, buradan yönetilen Milli Mücadele ve kazanılan savaş…

Ankara tarihi, yanlış olduğunu ispat da etseniz bir türlü tekrarlanmasını engelleyemediğiniz tevatürlerle ve birbirini tekrar eden kurmaca hikayelerle dolu. Bütün bu hikayelerin yanında, 1919 yılının koşulları içinde Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelmesinin pratik nedenleri olduğunu görüyoruz. 1892 yılının son günü tarihi Berlin-Bağdat Hattı’nın güzergahında Eskişehir aktarmalı da olsa İstanbul’la kesintisiz ulaşıma başlamış olması ve imparatorluğun son Ankara Valisinin Eylül ayı içinde tutuklanıp, İstanbul’a gönderilmiş olması gibi. Ayrıca şehre adını veren üzümleri ve bağları, şehre mizacını veren tiftik keçilerini; keçilerin üzerine kurulan dokumacılığı ve uluslararası ticareti de unutmamak gerekir.

Burada kutlamanın, içi boş bir kavram olduğunu söylemek gerekiyor. Özellikle sosyal medya hesaplarından, günün anlam ve önemine uygun olunduğu düşünülen bir çift güzel söz paylaşımları için, bu uyarıyı yapıyorum.

Kutlamaların içini doldururken, ne kutladığımızı ve onu neden kutladığımızı da bilmemiz gerekir. Ankara’da 27 Aralık gününü nasıl kutlayabiliriz? Bugün şehrin milletvekillerinin gündemine bile girmeyen, belediye başkanlarının bir ikisi dışında varlığından bile haberi olmadıkları 27 Aralık gününü nasıl kutlamak gerekir?

27 Aralık günü, “Ankara Günü” olarak ilk defa 1932 yılında Halkevi merkezli etkinliklere kutlanmaya başlamıştır. Gazete taramalarında, etkinliklerle ilgili görsel ve açıklayıcı bilgiler bulmak mümkündür. 1932 yılında 27 Aralık günü; Ankara’nın çeşitli yerlerinde sabah, öğle ve akşam ayrı ayrı törenler yapılmıştır. Resmi tatil ilan edilmiş ve dükkanlar da kapalı kalmıştır. Sokaklar bayraklarla donatılırken, resmi binalar ışıklandırılmıştır. Özellikle gündüz gerçekleşen kutlamalarda, büyük bir kalabalık Ankara’da şehir merkezinde toplanmıştır. Kutlama heyeti, 27 Aralık 1919’un aslına uygun canlandırılabilmesi için Ankara’nın köy ve kazalarından halkın gelmesini sağlamıştır. 27 Aralık 1932 günü, Ankara’nın köy ve nahiyelerinden gelen Ankaralılar ile birlikte halkın katıldığı, protokolün olmadığı bir bayram olarak tarihe geçmiştir. Cumhuriyet bayramlarında olduğu gibi stadyum veya kapalı alanlarda değil, şehrin farklı noktalarında halkın katılımı ile kutlamalar yapılmıştır.

Sonraki yıllarda bu kutlamalara bir koşu eklenmiştir. Aslında geniş ölçekli kutlamaların yerini, bu spor faaliyetine bıraktığı görülmektedir. 1936 yılında “Ankara Koşusu” olarak başlamış, daha sonraki yıllarda adı “Atatürk Koşusu”na  çevrilmiştir. Her yıl düzenli yapılan bu koşu, günümüze kadar bu adlandırma devam etmektedir. Ancak güzergahında ve gününde çeşitli değişiklikler yapılmaktadır.

27 Aralık “Ankara Günü”, kültür, sanat ve sporun halkla buluştuğu protokolsuz bir bayram olarak yeniden kutlanmaya başlanmalıdır. Ankara için resmi tatil ilan edilmeli, ulaşım parasız olmalı ve yerellerde insanların kendi katılımları ile tasarladığı etkinliklerle içeriklendirilmelidir. Belediyelerin ya da mülki idarelerin büyük platformlarda, büyük paralar harcayarak yapacağı büyük konserler değil de, mahalle aralarında günün anlam ve önemine denk gelen, amatör ruhun kendini ifade edebileceği kürsüler bulacağı daha mütevazı işlerle kutlama yapılmalıdır. Bu günün en büyük kazanımı olan ve Ankara’ya çok yakışan “Atatürk Koşusu”nun günü ve güzergahı da aslına uygun hale getirilmelidir.

Ayrancım Derneği yönetimi yenilendi

Ayrancım Derneği olağan genel kurulu 6 Aralık 2025 tarihinde gerçekleştirildi. Yapılan seçim sonucunda 3 yıl süreyle görev yapacak yeni yönetim kurulu üyeleri belirlendi.
Yönetim Kurulunun ilk toplantısında yapılan görev dağılımına göre;

ALİ NECATİ KOÇAK (Y.K. Başkanı)
YASEMİN CİHAN BEKAR (Genel Sekreter)
RAMAZAN TOPOĞLU (Sayman)
DİLEK METİN SERT (Y.K.Üyesi)
GİZEM GÖKŞEN TOPOĞLU (Y.K.Üyesi)
ÇAĞLA AKINCI UYSAL (Y. Üye)
HANDAN HASANOĞLU (Y. Üye)
SEVİYE ARDIÇ ÇELİK (Y. Üye)
GÜLDANE TENÇ (Y. Üye)
IRMAK DALGIÇ BULUT (Y. Üye)
olarak görev yapacaklar.

Ayrancı benim vatanım

Tarihçi Hakan Kaynar‘la 100 dublede Cumhuriyet tarihi

Haziran ayında Meneviş Sokağı’nda bulunan Ant’i kafenin sosyal medya hesaplarında gördüğüm paylaşımda Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim üyesi olan, Radyo Arkadaş’ta programlarını dinlediğimiz, Gençlerbirliği Spor Kulübünde basın sözcülüğüne tanıklık ettiğimiz Hakan Kaynar‘ın yeni kitabı “100 Dublede Cumhuriyet Tarihi imza günü yapılacağı söyleniyordu. Daha önce YouTube da Uğur Mumcu A.G. Vakfı tarafından hazırlanmış videolarını izlemiş, gene Ant’i kafede Mayıs ayındaki “Ankara Rüzgarı” isimli konuşmasında dinlemiş ve aklımın bir köşesine kayıt etmiştim. Kitabın isminin yarattığı merakla hemen satın aldım. Ablam kitabı alıp incelemeye başladığında tesadüfen Hakan’ın amcası Uğur Kaynar’a ait bölüm gözüne çarptı, heyecanla bana halk odasından arkadaşım Serap’ın eşi olmalı dedi. 1980 darbesi öncesi Güleryüz Sokağı’nda bulunan Halk Odası ile ilgili sohbet etmeye başladık. Ablamın o zamanki arkadaşları Serap, Uğur Kaynar ile Hatice de Erdal Ayrancı ile evlenmişti. O zaman çok yakın olan bu dört kişi arkadaşlıklarını yıllarca devam ettirmiş ne yazık ki Uğur Kaynar ve Erdal Ayrancı Madımak’ta yitirdiğimiz 35 canlarımızdan ikisi olmuştu. (İleride o zamanki Ayrancı Halk Odasında emek veren kalbi soldan atan devrimci büyüklerimiz başka yazının konusu olacak.

İmza gününde Hakan Kaynar önce kitabından seçtiği iki bölümü okudu. Bu bölümler “akranım sandığım” dediği Sevgi Soysal ve amcası Uğur Kaynar’a atfedilen bölümlerdi ki, her ikisi de benim ilk okuduğum bölümler olmuştu.

Kitabımı “aynı vatanı paylaştığım komşumuz Seval Başgül‘e” diye imzaladı. O kavramın da verdiği merakla kitabı okudum. Ayrancı’ya vatanım diyen birini tanımayan tüm komşularımın da tanımasını istedim. İmza gününde sözleştiğimiz röportaj öngöremediğimiz koşullar nedeniyle bu sayımıza kaldı. Aradan geçen bu üç ay içinde Hakan Kaynar yeni kitabını yayına hazırlamış. İsmini şimdilik yazmadığım o kitabı da Ekim ayında ikincisini gerçekleştireceğimiz Ayrancı Festivalinde tanıtmak dileğimizdir. 

Kitabın editörü Mesut Ergün “Bu sofranın konuğu sizsiniz. Sohbeti Hakan Kaynar hazırladı” diyor, buyrun sohbete…

Seval Nuray Başgül ve Hakan Kaynar

Kitabınızın ilk tanıtımını ve imza gününü vatanım dediğiniz Ayrancı’da gerçekleştirdiniz, sanırım bu bilinçli bir seçimdi.

Evet Ayrancı’da yaptık. Ant’i kafede, çünkü Ant’i kafe benim çok eskiden beri tanıdığım bir arkadaşımın. Ayrancı’da uzun süredir bir kafeler dönemi açıldı ya, belki onlara bir nazire olsun diye o küçük kitapçı ve çay ocağının adını Ant’i kafe koydu. Kitabı ilk çıktığında heyecanla alıp, bir günde ne kadar okunabilirse o kadarını okudu ve kitabı bizde tanıtalım hatta imza günü yapalım dedi. O sırada kitap henüz Dost Kitabevi’ne bile gelmemişti. Hem Ayrancılılar hem eş dost geldi, o küçücük mekanın içini kalabalık sayılabilecek şekilde doldurdu. Benim daha önce de söyleşilerde söylediğim gibi Ayrancı güzel, sonra da arkadaşlarım böyle şeyler söylüyorsun Ayrancı‘da kira fiyatları artıyor diye kızıyor. Bu memleketin derdiyle hemhal olunca üzülmektense bu vatan kavramını Ayrancı‘ya kadar daralttım ama Ayrancı’da da üzülmeye başladık orası ayrı konu, birazda onun için kitabın ilk tanıtımını ve imza gününü Ayrancı’da yapmak benim hoşuma gitti.

Kitabı hazırlayan arkadaşımız Metin Solmaz’da uzun bir aradan sonra Ayrancılı oldu.

Metin Solmaz kitabı basan yayınevinin sahibi. Böyle bir kitap olsa nasıl olur diye ilk öneriyi getiren de o. Uzun süre Ankara’dan uzakta yaşadı. İstanbul, Bodrum, sonra da büyük gürültü çıkartarak Ankara’ya göç etti. Önce Çayyolu taraflarında oturdu sonra oranın şehir olmadığını anladı. Aslında Ankara’nın Ankara’yı hissederek oturulacak birkaç semti var. Gide gele, gide gele Ayrancı‘nın Ankara’da sevilerek oturulacak birkaç semtten biri olduğunu kavramamış olmalı ki sonradan Ayrancı’ya gelebildi. Zamanı tam hatırlamıyorum ama Ayrancı‘ya yakın bir yerde oturduk, sohbet ettik. O böyle bir hayalinden bahsetti benim de uzun zamandır bir meydan okumaya ihtiyacım vardı, uzun süreli bir çalışmayı gerektirecek bir mesainin içine girmek istiyordum. Bu yeni telefon dünyası yani dikkatimizin sürekli dağıldı bu zamanlarda uzun soluklu bir iş yapmak zor aslında. Hani bir deadline olursa birisi beni zorlarsa yapmanın mümkün olduğunu düşünüp, bir iş tamamlamış olayım diye yazmaya istekli oldum. Hikayede böyle başladı.

Kitabın çıkış öyküsüne önsözünde değiniyorsunuz ama az çok kitabı satın almayanlar için merak uyandırması açısından biraz kitabının o Metin Solmaz’la konuşup karar verdiğiniz yolculuğunun nasıl olduğunu anlatır mısınız? Çünkü değişik bir tarihi anlayışı var ve tarih kitabından insanlar genelde ürker ama kitabın anlatımı o şekilde değil. Biraz bu serüveni anlatabilir misiniz? Cumhuriyetin 100. yılına gelmesi de hoş olmuş. 

Aslında kitabın yayınlanması 102. yılı buldu.  Metin’le benim buluşmamız gecikti. İlk başta planlarımız da mizaçlarımız da Metin Solmaz’la uyuşmadı. İlk önerisi katı kronoloji 1923, 1924, 1925 akla ilk gelse de, ben de öyle yazmaya başladım fakat belli bir süre sonra bölümler uzadı. Bu işin doğası gereği 1924 1924’te kalmıyor, belli mevzular nedeniyle on yıl önceye gidiyor 1924’ten sonra olanları zihnimiz biliyor bilmiyormuş gibi davranamıyor. Sonra ikinci denemede ben her yıldan herhangi bir konuyu seçeyim onu yazayım diye konuştuk. Bu seferde o konularla benim ilişkim aramızdaki mesafe kültürel sermayem bildiklerim bilmediklerim etkili oldu, sevdiğim konular sevdiğim insanlar dolayısıyla olmadı. 1937’yi yazarken Orhan Veli ve arkadaşları 20 sayfa oldu. Hemen arkasından 1938 Atatürk’ün ölümü 20 sayfadan az olabilir mi? Dolayısıyla kitabın hacmi giderek artmaya başladı. Bir taraftan da belli bir tarihe yetiştirmek lazım, belli bir noktada şöyle düşündüm şu yaşadığımız zamanın bir yapısı bir özelliği var. Rakı sohbetlerinde bile insanlar uzun uzun karşısındakinin anlattığını dinlemeye tahammül edemiyor. 

Genelde beni çok tanımayan, çok vakit geçirmemiş insanlarla yaptığım sohbetlerde tanıyan arkadaşlarım “ya sen de bir konuyu çok uzun anlatıyorsun, kısa kes en etkili söylemek istediğini söyle de iş bitsin” diyorlar. Hani elimizde olsa şu telefonda açtığımız pencereyi kapatmak için bir hareket var ya konuyu değiştir diye yüzüne doğru o hareketi yapacağız ya da burnuna dokunacağız. Bununla çok da inat etmemek lazım, yok ben eski konvansiyonel anlatım biçimlerine sadık kalarak yazacağım, bu da bir tercihtir ama bunun sonucunda yazdığımız az okunabilir ve bunu da göze almamız gerekir. Ama kabul edelim ki Instagram Twitter şu bu bize gösterdi ki; annemiz babamız ya da onlar yaşındaki insanlar bile görünmek, beğenilmek ve fark edilmek istiyorlar. Bu yeni sosyal medya araçlarıyla ortaya çıkan bir mesele gibi görünse de, bu her zaman böyleydi biz farkında değildik. Ezel Akay o çok güzel filmi “Hacivat Karagöz‘ü neden öldürdü” ile ilgili Kült Kavaklıdere‘de bir tarihçi ile söyleşi yaptı. Orada dinledim ve anladım ki tarih metodolojisine dair isabetli bilgi seçimi tarihçilerden ziyade sanatçılardan gelebilir. Niye bunu söylüyorum filmi hatırlarsanız çok başarılı bir kostüm seçimi var, rengarenk herkesin orasından burasından ipler sarkıyor vs. Sanat yönetmeni gelip Ezel Akay’a demiş ki insan görünmek ister. 13. yüzyılı düşündüğümüzde adamın elinde sadece bir giysisi var, yıkayıp tekrar giyecek yıkayıp tekrar giyecek. Dolayısıyla o tek kurşununu da isabetli kullanmak zorunda. O kıyafet zenginliği beni etkilemişti. Dolayısıyla ben bu yeni dünya ile mücadele etmektense buna eşlik edebilir miyim noktasına geldim. Bir bölümün adını “tarihi TikToklamak” koyacağım diye Metin’e ilettim beni ciddiyetsiz buldu. Oysa ben ceket gömlek gezen biriyim, o şort crocs, ben crocslara hamam terliği diyorum, bu tezata rağmen beni ciddiyetsiz buldu ama benim hala çok hoşuma gidiyor, çünkü reelsde öyle çalışıyor, Twitter’da, yani daldan dala, yani herhangi bir konuda uzunlamasına kalmıyoruz maruz kaldığımız hikayeler sürekli değişiyor. 1950’lere kadar gelmiştim. Sonra kendime dedim ki bütün bunları bu mantıkla tekrar yazabilir miyiz? Ve oturdum başladım TikToklamaya. O son cümle bizi nereye götürürse. Ara başlıklar da var ama onlar biten cümleyle başlayan cümleyi bağlama görevi görüyor. On yıl oldu 70 sayfa, hepsini böyle yazsam 1500 sayfa. Sonra Metin dedi ki hayatta bitmez böyle, bitse de ben nasıl basayım yeni bir şey bulmalıyız dedi. Ben de on gün düşündükten sonra bu haline karar verdik. Tamam deyince o zaman paragraftan paragrafa değil bölümden bölüme, ama bu yaptığımı bazı bölümlerde içerde de yapacağım, o daldan dala atlama aslında rakı masasının da usulüdür. Baştan kararlaştırmış olsanız dahi yönetilemez, oradaki muhabbet oradan oraya gider. Dolayısıyla kitabın belli bir noktasına kadar bunu yapabiliyorum. Diyelim ki araya haziran ayı girdi masadan ve kitaptan uzaklaştım tekrar masaya oturduğunda o refleksimi unutup eski usul devam ediyorum, neticede buradaki her bölüm bir deneme, başlığı tarih diye attık ama tarihçiler ne kadar tarih der. Bir şairin şair olduğuna şairler karar verir, şüphesiz bir yazarın tarihçi olup olmadığına da tarihçiler karar verir. Niyetim kitabın bir yerinde de söylediğim gibi tarihten önce her zaman yazar olmayı istedim. 

Hakan Kaynar

Geri dönüşler nasıl? Basının insanların ilgisi nasıl?

Kitabın basımı talihsiz bir döneme geldi. Memleket her zaman böyle imiş bir taraftan. Geçen İstanbul’a gittiğimde Ara Güler Müzesi’ne gittim. Ara Güler’in ellili yıllarda çektiği İstanbul fotoğraflarında en az beş altı tanesinde gazete okuyan insanlar var. Vapurda tramvayda gazete okunmasına alışılmış olabilir ama bir pazar yerinde, bankta.  Artık çok az gazete satan yer kaldı ama yeniliğe uyum sağlama konusunda maharetli bir toplumumuz. Siyaset Türkiye’de çok önemli yer tutuyor. Her zaman büyük olan meselenin küçük olanı yutması durumu nedeniyle bizim kendi gündemimiz kalmıyor neredeyse. 23 Mart’ta babam öldü, o gün Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanlığı adaylığı için oy veriliyordu, kitabım o gündemin devam ettiği günlere denk geldi. O ağır gündemde kimsenin küçük balıkları düşündüğü yok. Benim birkaç yakın arkadaşım yani yakın okuma yapan, okuyup geçmemişti de yazıyla hemhal olan arkadaşım var. Onların söyledikleri benim açımdan daha önemli, onlardan gelen eleştiriler olumluydu. İçlerinden birisiyle uzun yıllar sonra buluştuk. Hemen kâğıt kalem çıkardım. Söylediklerini önemsiyorum unutmamak da istiyorum not alacağım. Birbiriyle ilişkisi olmayan meselelerin sadece edebiyatla bağlanabileceğini düşünürdüm, sen bunu tarihle yapıyorsun bu yeni bir şey deyince ben kağıdı kalemi bıraktım. 

Oksijen dergisinde şair Haydar Ergülen’in kitabınızla ilgili “şiir gibi akıp gidiyor, her tarafında neşe, şenlik, açıklık yağan kitabı da yudum yudum okumanın, bakmanın zevkine doyamam.” demiş. Medyascope‘ta Müge İplikçi ile söyleşiniz benim gözüme çarpanlardı. Her ikisi de çok başarılıydı.

Müge İplikçi gerçekten çok iyi okumuş, çok güzel sorular hazırlamış ona rağmen ilk röportaj teklifi ilk imza günümde sizden gelmişti.

On yıllık komşumuz: Necip Hablemitoğlu

Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu ile…

Necip Hablemitoğlu

18 Aralık, değerli akademisyen, tarihçi yazar Necip Hablemitoğlu’nun aramızdan ayrılışının yıldönümü. 2002 yılında, 48 yaşındayken hain bir saldırıya uğrayarak aramızdan ayrıldı. Bir zamanlar komşumuz, oturduğu sokaktan geçtiğimiz, adının verildiği parkta soluklandığımız Necip Hablemitoğlu’nu tanımak, tanıtmak ve anmak için değerli eşi Şengül Hablemitoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Sıcak yaklaşımı ve samimi cevapları için kendisine teşekkür ederiz.

Şengül Hablemitoğlu

Necip Hablemitoğlu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan 1977 tarihinde mezun olmuş, Türkiye yakın tarihi ile ilgili araştırmalarını dergi ve kitaplarla okuyucusu ile buluşturmuş, Ankara Üniversitesi’nde 20 yıl Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersi vermiş önemli bir tarihçi yazar. Yakın tarihimize önemli çalışmalarıyla ışık tutmuş, aydınlıkçı, üretken bir akademisyen ve insan. Onu, ölümünün 18. yıldönümünde sevgi ve özlemle anıyoruz. Necip Bey’i iyi bir akademisyen ve insan özellikleri yanında siz nasıl anmak, anlatmak istersiniz?

Çok teşekkür ederim aklınıza geldiğimiz, benimle konuşmak istediğiniz ve Necip Hablemitoğlu’ndan bahsetme fırsatı yarattığınız için minnettarım. Necip Hablemitoğlu öldürüldüğünde 48 yaşında idi. Enerjik, hayat dolu, sevecen ve iyi bir insandı. Vicdanlı ve iyi olmak bugünlerde zor bulunan özellikler. Sıcacık bir kalbi vardı Necip Hablemitoğlu’nun ve çok merhametli bir insandı. Dediğiniz gibi en verimli, üretken olduğu zamanlarda da çaldılar bizden O’nu. Çok çalışkandı, hızlı ve pratik çalışırdı. Dayanışmacıydı. Emeğini kimseden esirgemezdi. Göçmen bir ailenin çocuğu idi, ülkesini seven ahlaklı bir yurttaştı. Her şeyin üstünde tatlı bir baba, dost, arkadaş uyumlu sevgi dolu bir eşti. Bitmez ben anlatır dururum. İnsandı, diyeyim bu kadarla susayım… 

Necip Hablemitoğlu ve Şengül Hablemitoğlu, kızları Kanije ve Uyvar… (Kaynak:T24)

Eşiniz ve çocuklarınız ile bir dönem Ayrancı’da yaşadınız. Burası belleğinizde çok acı bir olayla ilişkili belki ancak her şeye rağmen güçlü kalabilmeyi başarmış birisiniz. Üstelik iki çocuğunuzu da güçlü birer birey olarak yetiştirdiniz. Yaşamın içinde olmanın önemine vurgu yapıyorsunuz. Bir konuşmanızda “ölümden yaşam çıkarmak” üzerine bunu yaşamış, deneyimlemiş birinin çok gerçek ifadelerini görüyoruz. İnternette sizin hakkınızda araştırma yaparken, “portakal çiçeği…” adında bir blogunuza rastladım. Portakal Çiçeği sizin için ne ifade ediyor? Bu sokağa ne zaman taşındınız? Ne kadar burada oturdunuz? Bu semtle ilgili anılarınız üzerine konuşmak ister misiniz?

Ne güzel şeyler söylediniz benimle ilgili. İnsan bunları birinden duyduğunda bir garip hissediyor, mahcup oluyor. Çok teşekkür ederim. Çok bir şey yapmadım esasında, hayata katıldık sadece. Hayata katılmak çocuklarımıza karşı ebeveyn olarak en önemli sorumluluğumuz. Bunu hem Necip Hablemitoğlu adına, hem kendi adıma yapmaya çalıştım. Kızlarımızın kendi potansiyellerinin farkında, özgür iradeli bireyler olmaları için çaba gösterdim. Bu bizim ortak hedefimizdi, ben babaları varmış gibi yapmaya çalıştım. Kızlarımdan çok şey öğrendim, önce canım evlatlarım oldular. Şimdi de en yakın kadın dostlarım onlar,  29 ve 28 yaşındalar. Gururluyum anneleri olmaktan…

Ayrancı ve civarının kalbimizde ailece apayrı bir yeri var. Ben Hacettepe Hamamönü’nde doğdum. Çocukluğum Bahçelievler’de geçti. Ayrancı ise, ailemizin genişlediği, kızlarımızın büyüdüğü semt. En mutlu olduğumuz yıllar Portakal Çiçeği Sokak’ta geçti. Sokağımızın adına hayran olmuştum. Bir gün geçerken –o vakit kızlar henüz doğmamıştı–  şöyle söylemiştim
…keşke bu sokakta yaşasak.’’ Yıllar sonra o sokakta oturduk. Tam 10 yıl orada yaşadık. Ancak, en acı anılarımızın olduğu sokak şimdi. Yine de çok severim. Anlamlı benim için, bir Ankaralı olarak şehrime, Ayrancı’ya haksızlık edemem, seviyorum bu şehirde yaşamayı.

Uzun yıllar Ankara’da yaşadınız, eğitim hayatınızın ve iş hayatınızın büyük bir kısmı bu şehirde geçti. Bu şehrin ve Ayrancı’nın dönüşümü konusunda hem bir akademisyen olarak hem bir kadın olarak neler söylemek istersiniz? Günümüzde kentli kadını nasıl görüyorsunuz?

Ankara 23 yıl kadar süren bir yerel yönetim süreci geçirdi. İlginç bir biçimde gençlik yıllarıma ve akademik kariyerimin geliştiği yıllara damga vuran bir süreç bu. Düşününce öyle tuhaf ki, aynı insanın varlığı ile yaşlandık pek çoğumuz bu şehirde. Ankara Cumhuriyet’in kalbi. Cumhuriyet’in odak noktası ve büyük Atatürk’ün bu kenti başkent olarak seçmesinin kıymeti ve anlamı var. Payitahttan Cumhuriyet’e ancak böyle bir Anadolu kentinde geçilebilirdi. Ankara güvenlidir, sürprizi yoktur, sizi şaşırtmaz. Anadolu’nun tam orta yerinde bozkır denir, sıkıcı denir, deniziniz yok denir. Ancak ulaşımımız kolaydır. Ankara küçüktür, öğrenci olmak için idealdir. Çok şey söylenebilir de, en önemlisi bizim bu kente güvenen ve istirahatgahı burada olan büyük bir liderimiz var, daha ne olsun. 

Ayrancı ve civarında yaşayan, sonra buradan ayrılan pek çok kişi ne düşünüyor bilemem, bendeki acı anıları bir yana bırakırsam, gelip geçtikçe aslında çok da bir şeylerin değişmediğini görüyorum. Ankara apartmanlarının en güzelleri burada. Sokakların çoğunda yazar ve sanatçıların isimleri var. Parklar var. Çankaya Belediyesi Necip Hablemitoğlu Parkı burada. Evet içi burkuluyor insanın ancak burada yaşadığımızı bize hissettiriyor. Ankara da tabii ki betonlaşmadan payını aldı. Yüksek plazalar, çok sayıda AVM var, olsun, yine de Ayrancı ve civarı hep nostaljik. Seviyorum ben. Hep de seveceğim. Buradaki dönüşüme dair bir şeyler söylemekten çok, esasında çok Sevgili Başkanlarımıza, hem Büyükşehir hem de Çankaya Belediyesi Başkanlarımıza bir mesaj iletelim; bu da benim bir Ankaralı seçmen ve akademisyen olarak dileğim olsun. Ankara’nın sadece hizmetler bağlamında değil, mekân planlaması açısından da kadınlar için güvenli, eşit ve yaşanır bir şehir olması ne şahane olur. Bunun için örnek ilke ve uygulamaları ile Ankara Türkiye’nin kadın dostu şehri olmak için bütün koşullara sahip. Bunun için elbirliği ile çalışalım. Başkanlarımızı destekleyelim. 

Ayrancı ‘da yaşamının bir bölümünü geçirmiş, kalbini, en güzel anılarını burada bırakmış bir Ankaralı olarak bana ses verdiğiniz, Necip Hablemitoğlu’nu Ayrancılı komşularımızla bir kez daha andığımız için size çok ama, çok teşekkür ederim.

Ayrancı’nın balkonlarından sarkan hikâyeler

Yazar Hakkında

Peyzaj mimarıyım. Türkiye Satranç Federasyonunda çalışıyorum. Mesleğimi hem sosyal hayatımda hem de Japon sanatına olan ilgim ve bilgim dahilinde icra ettiğim çalışmalarımda yol gösterici oluyor.

Ankara’nın göbeğinde olup da insanın içine kıyı kasabası huzuru taşıyan tek bir semt vardır: Ayrancı.

Her köşesi dinginlik, her sokağı samimiyet taşır. Üstelik yalnızca bugünün değil geçmişin samimiyetini de yaşayan bir mahalledir. Bu sokaklarda nostalji hissine kapılmamak elde değil. Burada geçirdiğim yıllar boyunca sokakları, insanları, merdivenleri, balkonları bana bambaşka izler bıraktı. Hâlâ tüm buluşmalarımı burada yapar, alışverişimi Ayrancı esnafından yana kullanırım. Sloth Cafe, arkadaşlarla buluşmanın neredeyse bir mihenk taşıdır; günün kritği de en güzel bu kafede yapılır.

Ama benim bu mahalleye ilk vuruluşum sokaklarına değil, balkonlarına oldu. Üstelik bu, mesleki bir vuruluştu. Çünkü her sokak, her köşe insana başka bir balkon hikâyesi anlatıyordu.

 Yürüdükçe önce balkonlar, sonra balkonlardaki bitkiler çarpar gözünüze. Ardından farkına bile varmadan, “Acaba bu balkonun sahibi kim?” diye düşünürsünüz. İşte o insanlar, bu mahallenin samimiyetinin asıl kahramanlarıdır. Meneviş, Alidede, Yazanlar sokaklarının Güvenlik Caddesi’yle kesiştiği yerde bu samimiyet daha da yoğun hissedilir. Her esnaf müşterisine ismiyle seslenir, selamını eksik etmez. 

Ayrancı’nın yokuşları bile başkadır; çıkarken yormaz, inerken düşündürür. O yokuşlarda attığınız her adım, size küçük bir balkon sergisi sunar. İşte tam da bu yüzden, Ayrancı sokaklarında yürümek çoğu zaman bir resim sergisinde dolaşmak gibidir.

Balkonlardan kokedamaya uzanan yol

Bir peyzaj mimarı olarak ben Ayrancı’yı hep biraz daha yeşil gördüm. Doğayı hayatıma daha çok taşımam gerektiğini ilk burada hissettim. Balkonlardan sarkan minik bitki köşeleri bana hep şunu hatırlattı: Küçük detaylar, büyük bir yaşam sevinci yaratır.                                 

Bu sokaklar bana ilgimi fazlasıyla çeken kokedamayı çağrıştırıyordu. Japonya’dan doğan bu sanat, wabi-sabi felsefesini esas alır. Kusurların içindeki güzelliği, sadeliği ve doğallığı yansıtır. Yosun topuna sarılı kökler ilk bakışta basit görünebilir, ama aslında doğayla kurulan çok derin bir bağı taşır. Kokedama mesleğimin bana kattığı en zarif öğretilerden biri oldu; hem görselliğiyle hem felsefesi ile ruhuma dokundu. Bunu sevdiklerimle paylaşmam gerekiyordu buna yönelik birçok çalışmam oldu. Kokedamayı önce mahalleme, sonra arkadaşlarıma tanıttım. Sevdiklerimi bir masada toplayıp, derin sohbetlerimiz kahkahalarımız eşliğinde herkes kendi kokedamasını oluşturdu ve evine o günün anısını yaşatmak üzerine götüdüler. İşte bu benim mutluluğum oldu. 

Benim gibi balkon kültürüne önem veren bir arkadaşım kokedamaları balkonunda görmek istedi; işte bu felsefenin küçük bir yansıması oldu. Kuşkonmaz ve sarmaşık kokedamaları balkona yerleştirdiğimizde, sıradan bir cephe bir anda küçük bir botanik sığınağa dönüştü. O an anladım ki, kokedama yalnızca estetik bir obje değil; doğanın özünü, döngüsünü, sadeliğini de içinde barındırıyor.

Balkonların sessiz psikolojisi

Her balkon aslında bir peyzaj laboratuvarı gibidir. Yönüne göre farklı bitkilere hayat verir:

Güneşli balkonlarda sardunya, lavanta, biberiye, begonvil, kadife, petunya, sarmaşıklar

Gölge balkonlarda eğrelti, cam güzeli, menekşe, ıtır, kaktüs, sukulent, ortanca, çuha

Her birinin bakım ihtiyacı farklıdır, ama ruhumuza dokunuşu aynıdır; huzur, canlılık, yaşam sevinci.

Bilimsel araştırmalar da bunu doğruluyor. Yeşili görmek stres seviyemizi düşürüyor, çiçekli bitkiler mutluluk hormonlarımızı harekete geçiriyor, aromatik bitkiler zihnimizi ferahlatıyor. Bazen küçücük bir balkon, doğru seçilmiş birkaç bitkiyle tüm sokağa enerji katabiliyor.

İşte bu yüzden Ayrancı’nın balkonları bana hep bir umut verdi: Betonun ortasında bile doğanın kendine yer açtığını hatırlattı.

Benim için Ayrancı’nın balkonları yalnızca bir süs değil, bir yaşam kültürü oldu. Bir balkonda film planı yapılır, diğerinde dertlere ortak olunur, günün özeti çıkarılırdı. Kimi zaman Sheraton’un silueti, kimi zaman da sedir ağaçlarının arasından batan güneşin şöleni eşlik ederdi bu balkon sohbetlerine.

İlham veren sokaklar

Şimdi dönüp baktığımda biliyorum: Ayrancı bana yalnızca yaşanmışlıklar değil, aynı zamanda ilham verdi. Doğayı yaşamın merkezine taşıma isteğim, kokedama tutkum, hep bu sokakların bana fısıldadıklarıyla beslendi.

Ve belki de bu yüzden şunu söylüyorum: Her eve, her balkona, hatta her cam önüne  küçük bir yeşil köşe lazım.

Çünkü doğa, davet edildiği her yerde yaşam alanlarımızı dönüştürmeye hazır. Tek yapmamız gereken ilk adımı atmak ve yeşile bir köşe ayırmak.

Ama şunu da gözlemliyorum: Çoğu insan bitki yetiştirmek istiyor ama “Ya bakamazsam, ya kurursa” kaygısıyla geri duruyor. Oysa doğru bitki seçimi bu korkuları ortadan kaldırıyor.

Balkonların güzelliği, biraz da doğru eşleşmede saklı. Güneş gören balkonlara başka, gölgede kalanlara başka bitkiler uygun oluyor.

Bir balkon takvimi

Bundan sonraki yazılarımda bu doğru eşleşmelere değineceğim. Her ay farklı bir bitkiyi ele alacağım; hangi balkona uygun olduğunu, nasıl bakım yapılacağını, küçük hap bilgilerle paylaşacağım.

Çünkü balkonlarımız yalnızca bir görüntü unsuru değil; mahallemizin dinginliğini, samimiyetini içinde barındıran alanlar, bizi doğaya bağlayan küçük yeşil köşeler.

Kantinci Fevziye anne ile 40 yıllık yolculuk

Kimi insanlar vardır, bulundukları yeri sadece güzelleştirmez; oranın ruhuna işlenirler. İşte Fevziye Aydın, nam-ı diğer “Fevziye Anne” de onlardan biri. 40 yıla yakın süredir Ayrancı’daki okullarda kantin işletmeciliği yapan Fevziye Aydın ile çocuklara olan sevgisini, mahalle kültürünü ve hafızasında yer eden anıları konuştuk. Buyurun, bu mahalle efsanesini bir de kendi ağzından dinleyin…

Ayrancı’daki okullarda kantin işletmeciliği yapan Fevziye Aydın, nam-ı diğer “Fevziye Anne

Fevziye Teyzeciğim, seni biraz tanıyabilir miyiz?

1964 doğumluyum. Kantin işine 1985-86 yıllarında başladım. İlk olarak Dikmen Lisesi’nde çalıştım. Tam 10 yıl orada kaldım. Daha sonra 1994 yılında Salih Alptekin İlköğretim Okulu’na, yani bugünkü okuluma geçtim. 31 yıldır Ayrancı’dayım ve buradayım.

Öğrencilerle kurduğun bağı bu kadar özel kılan neydi?

Ben çocukları çok seviyorum. Onlar benim her şeyim. Aç kaldıklarında içim rahat etmiyor. Onlar doyunca ben de doyuyorum. Bu işi sevmek zorundasın, özellikle çocukları. Yoksa bu kadar yıl sabredemezsin. Her biriyle bir bağ kuruyorsun. Kimisi hâlâ arayıp sorar, kimisi sokakta görür kucaklar.

Kantinci olmaya nasıl karar verdin?

Eşim fırıncıydı. Kantincilik fikri ondan geldi. “Gel birlikte yapalım” dedi. Ben de girdim bu işe. İlk başta tereddütlüydüm ama sonra çocukların arasında olmaktan öyle keyif aldım ki bir daha kopamadım.

Çocuklarla yaşadığın unutamadığın anılar var mı?

Saymakla bitmez… Kimi zaman çocuklar para veremedi ama ben yine de aç göndermedim. Kimi zaman bir mektup geldi, “Bu kızı severim ama sen ver” diye, çöpçatanlık bile yaptım!

Bir keresinde biri kavga edecek diye okula bıçak getirmişti. Ekmek bıçağıydı ama yine de tehlikeliydi. Olay çıkmadan elimden aldım, babasını aradım, tatlıya bağladık. Bazen de sivil polislerle tartıştım çünkü okul çevresinde izinsiz satış yapıyorlardı. Çocukları korumak için ne gerekiyorsa yaptım.

Çocuklar en çok hangi yiyecekleri seviyordu?

En çok hamburger ve patates kızartması. Ama patates kızartması yasaklandı. Eskiden her şey daha doğaldı, daha samimiydi. Şimdi kurallar çok fazla. Kola, cips, gazlı içecekler, top sakız bile yasak artık. Ama çocuklar yine de gelir, “Fevziye Anne hamburger var mı?” diye sorar.

Bu kadar öğrenci içinden nasıl bu kadar çok şeyi hatırlıyorsun?

Hafızam kuvvetlidir. Mesela biri “ben o saz çalan çocuğun arkadaşıydım” deyince hemen tanırım. Zaten onlar da beni unutmuyor. Hâlâ “anneanne” diyen var, karnını doyurduğum öğrenciler bugün kendi çocuklarını okula getiriyor. “Sen bizim annemiz gibiydin” diyorlar. Bu en büyük mutluluk.

Ayrancı ile bağını nasıl tanımlarsın?

Ayrancı benim evim. Sessiz, sakin bir mahalle. Gençler huzurlu, sokaklar güvenli. Komşuluk ilişkileri çok güçlü. Herkes birbirini tanır, kimin ne derdi varsa sahip çıkar. Marketimiz az, asansörsüz eski binalarımız var, evet… ama Ayrancı’da yaşam huzurlu.

Mahalle kültürü sence değişti mi?

Evet, bazı şeyler değişti. En çok da saygı azaldı. Çocuklar artık kararsız, büyük-küçük ilişkisi zayıfladı. Aileler özgüven vereceğim derken saygıyı unutturuyor. Bu da toplumda bir çözülmeye neden oluyor. Ama ben hâlâ çocuklara “aşkım, kuzum” diye hitap ederim. Sevgi ve saygıyla yaklaşırsan, karşılığını alırsın.

Ayrancı’da yaşamın en güzel yanı nedir?

Güven. Çocuklar sokağa çıkabiliyor, yaşlılar komşusundan destek alabiliyor. Eczacısından bakkalına kadar herkes tanıdık. Mahalle gruplarımız var, bir sorun yaşanınca hemen herkes örgütleniyor. Bir eczane haksızlık yaptı mı, bütün mahalle ayağa kalkar. İşte bu mahalle bilincidir.

Son olarak, Fevziye Anne’den bir mesaj?

Ben çocuklar için yaşıyorum. Onlarla gülüp oynamadan duramam. Bir gün kantini bırakırsam bile, yine bir şekilde çocuklarla olurum. Çünkü onların enerjisi beni hayatta tutuyor. Şunu unutmasınlar: Fevziye Anne her zaman onların yanındaydı, hâlâ da öyle.

Yaşadığımız kentle nasıl ilişki kuruyoruz? 

Yer edindiğimiz kentler, mekânlar, kamusal alanlar olabilir. Kimimiz bir yürüyüş yolunda, parkta, kimimiz ise bir kafede, restoranda olmaktan keyif alabilir. Niçin bazı yerler bizim için özelken bazı yerlerin adını, yerini hatırlamayız? 

Mekânlarla kurduğumuz ilişki, bağlarla, ortaklıklarla, ortak bir hafızayla şekilleniyor. Hayatın kendi akışından kopuk mekânlar ancak hayatın ritmine uygun hale gelirse benimseniyor ve bir kimlik kazanabiliyor. 

Yalnızca fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılayan değil, günlük hayatımızın parçası olan yerler, bizim için anlamı olan, ihtiyaçlarımıza cevap veren ve birlikte olma halini, bağını kurabildiğimiz yerler oluyor. 

Bir yöntem olarak: “Placemaking” yani ‘yer yapmak’

Mekân üretimine fiziksel müdahalelerin ötesinde, topluluk ihtiyaçları, deneyimleri ve hayalleriyle şekillenen bir süreç olarak yaklaşan Placemaking (Yer yapmak), mekânın “nasıl tasarlandığı” kadar, “kimler tarafından, ne amaçla, hangi şekillerde kullanıldığı” sorularına da odaklanıyor.

Aslında bu yöntem, mekânsal tasarımın ötesine geçilerek sosyal ve kültürel anlamda da kapsayıcı ve sürdürülebilir alanlar yaratılmasına olanak tanıyor. Bu sayede, mekânlar müşterek yaşam alanlarına dönüştürülebiliyor.

Kadınların kamusal alanla ilişkisi 

Ev içi emek veren kadınlar kenti nasıl kullanıyor, kentle ilişkileri nasıl? Bunu nasıl anlayabiliriz? 

Kadınlarla konuşarak yaşadıkları yerleri birlikte keşfederek, hikâyelerini dinleyerek. Ancak bu her zaman kolay mı? Nilüferli kadınlarla bir araya geldiğimiz projede, kadınların ev içi işlerine emek verdikleri süre çok fazlaydı, biz bu soruları onlara nasıl soracaktık? Kadınlarla nasıl bir etkinlik düzenlersek kentle ilişkilerini dinleyebilirdik? 

Mutfak atölyesi kurguladık. Tariflerimizi paylaşırken kente dair deneyimleri dinledik. Yemek pişerken mahalle haritalarıyla sokakları, mekânları nasıl kullandıklarını konuştuk. 

Ve aslında gördük ki, kadınların kamusal alandaki rotaları hep güven duygusuna çıkıyor. Bazen bir kıraathanenin önünden geçebilmek, aydınlatmanın olmadığı sokaklara girebilmek veya mahallesinde diğer kadınlarla var olabildiği tek alan olan muhtarlık önünde sosyalleşmek kadınlar için bir mücadele deneyimine dönüşebiliyor.

Çarşıları pazarları düşünelim, bu kamusal alanlarla nasıl bir ilişki kuruyoruz? Ya da meydanları, bina arasındaki boşlukları düşünelim, oraları nasıl değerlendiriyoruz? 

Kentleri, mekânları ve kamusal alanları o yerleri kullanan kişilerle birlikte konuşup tasarladığımızda herkesin ihtiyacına cevap veren mekân tasarlamanın mümkün olduğunu görüyoruz.

Dünyada da pek çok örnek var

Dünyada da pek çok örneği var. Örneğin, Hırvatistan’da bulunan Level Up isimli yapı, “Boş bir çatı, toplulukların kullandığı bir yere dönüşebilir mi?”sorusuna cevap arıyor ve boş bir çatıyı yerel halkın kullanacağı biçime dönüştürüyor. Bu hikâyeyi merak ediyorsanız bir video çalışmasıyla anlattık ve sosyal medya hesaplarımızdan paylaştık. 

Şimdi tekrar başlıktaki soruya dönelim ve kendimize soralım: Yaşadığımız kentle nasıl ilişki kuruyoruz? 

Eğer bu soruya dair cevaplarınızı bizimle paylaşmak isterseniz hello@roofcoliving.com’a veya @RoofColiving sosyal medya hesaplarımıza yazabilirsiniz. Biz de çok mutlu oluruz.

Tanıştığımıza memnun olduk. 

Görüşmek dileğiyle.