1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Ayrancı Festivali, mahallelinin ortak ve gönüllü katılımıyla mahalle kültürünün gelişmesi için düşünüldü ve bu yapmak için her yıl mahalleliyle buluşuyor. Ayrancım Derneği kuruluşundan beri iki önemli kavramı gündeminde tutmaya çalışıyor; birincisi “komşuluk” ikincisi ise “mahalle kültürü”. Her ay yayınlamaya çalıştığımız gazetemizin mottosu da bu nedenle “herkesin bir komşuya ihtiyacı var” oldu. Çünkü mahalleyi oluşturan temel duygunun komşuluk olduğunu düşünüyorduk.
Komşuluk bir kültür müdür?
Bir soru sorarak başladık, komşuluk bir kültür müdür? Evet, komşuluk bir kültürdür. Birbirini tanımayı, konuşmayı, birbirinden haberdar olmayı, birbirini gözetmeyi, birbirinden öğrenmeyi, etkilenmeyi, başkasını etkilemeyi, birbirini hatırlamayı içerir. Mahalle kavramında da bunlar var. Özer Ergenç hocamız aynen böyle tanımlıyor mahalleyi; “Mahalle; birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir.” Mahalleyi oluşturan temel öge bu komşuluk ilişkisidir. O nedenle komşuluk bir kültürdür ve bize göre korunmalı ve geliştirilmelidir.
Peki komşuluk kültürünün geliştirilmesi nasıl sağlanır? Mahalleliye düşen nedir, bizim gibi mahalle dernekleri bu konuda ne yapmalıdır?
Komşuluk hatır-gönül işidir
Eskilerin deyimiyle komşuluk “hatır-gönül işidir.” Komşuluk hatırı, komşuları düşünmek, onları gönlünde bir yere koymaktır ki, bu hatırın yıllarca süreceği bilinir. Hatır-gönül işi aslında gönüllülüktür. Yaptığın işi hesap yapmadan, ne kazanacağını düşünmeden gönüllü yapmaktır.
Festival düşüncesi aklıma ilk düştüğünde konuştuğumuz, fikrini aldığımız Hakan Kaynar hocamızın bize ilk söylediği şu olmuştu; festival etkinliklerini öyle belediyenin salonuna, kültür merkezine, onun iznine, müdürünün keyfine göre yapacaksanız ben olmam o işte. Biz bu işleri gönüllü katılımlarla, sokakta, parkta hatta mahallenin kahvesinde, kafesinde yapmalıyız. Her etkinliği de başka bir kafede yapmalıyız ki, tek bir mekâna kısılıp kalmasın. Her caddede, her mahallede etkinlik olsun. Her park renklensin, şenlensin.
Kamusal mekânlar kimindir?
Kentlerimizi belediyeler yönetiyor. Mahallemizi, sokağımızı süpürüyor, temizliyor. Musluktan suyumuzun akmasını, evimizin önündeki yolun asfalt olmasını, yürünecek kaldırımların, ağaç gölgesinde sokağımızın, bir bankta oturacak parkımızın olmasını sağlıyorlar. Peki bu mekânlar kimin? Asfaltlanan yol, ağaç dikilen park, süpürülen sokak belediyenin mi?
Hayır, değildir. Bu sokaklar, kaldırımlar, parklar belediyenin değildir. Bizimdir. Hepimizindir. Çünkü belediye, halk adına görev yapan bir kurumdur. Yani bu şehirde yaşayan herkesin, her bir yurttaşın temsilcisidir. Dolayısıyla kamusal alan dediğimiz her yer, kamunun yani halkın alanıdır. Parktaki banka oturan yaşlı teyzenin, çocuklarını salıncakta sallayan babanın, sabah işe yetişmeye çalışan gencin, akşam köpeğini gezdiren komşunun alanıdır. Bizimdir. Bizim nefes aldığımız, birbirimize selam verdiğimiz, bazen bir tebessümle birbirimizi hatırladığımız yerlerdir.
Kamusal alanlar ortak duygularımızın alanıdır
İşte Ayrancı Festivali, tam da bunu hatırlatıyor bize:
Kamusal alanlar, sadece birer fiziksel mekân değildir; aynı zamanda birer ortak duygudur. Dayanışmanın, paylaşmanın, sohbetin ve birlikte olmanın yeniden canlandığı alanlardır. Bir parkta bir şarkı söylenir, bir kafede bir sergi açılır, bir kaldırımda bir çocuk resim yapar… Hepsi bir araya gelir ve kentin belleğinde yeni bir sayfa açılır.
Festival bu yönüyle, sadece bir etkinlik değil, bir hatırlamadır. Mahallemizi, komşularımızı, sokaklarımızı, parklarımızı bize yeniden hatırlatır.
Gönüllülük, komşuluğun kalbidir
Ayrancı’nın bu festivalle kazandığı şey sadece bir hafta sonu neşesi değildir; aynı zamanda bir ortak hafızadır. Bu hafızayı güçlendiren şey de gönüllülüktür. Çünkü gönüllülük, komşuluğun kalbidir.
Bugün Ayrancı sokaklarında düzenlenen her etkinlik, bir mahallelinin emeğiyle, fikriyle, katkısıyla, yani “hatır”ıyla var oluyor. Bu yüzden festivalin her etkinliği, birine teşekkür etmeyi, birine gülümsemeyi, birine “iyi ki varsın” demeyi hatırlatıyor bize.
Kimi zaman bir şiirle, kimi zaman bir konserle, kimi zaman bir çocuk kahkahasıyla…
Ve sonunda anlıyoruz ki:
Mahalle sadece binalardan ibaret değil. Mahalle; seslerden, kokulardan, yüzlerden, selamlardan, anılardan oluşuyor. Bu festival de o anıların yenilerini ekliyor, geleceğe küçük bir umut bırakıyor.
2023 Ayrancı Festivali parklarda, sokaklarda, mahalle kafelerinde gerçekleşti.
2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.
Eskiden yaşadığım mahalleleri düşününce aklıma elimde atlama ipim ve topumla sokak aralarında oynadığımız oyunlar, acıktığımda arkadaşlarımdan evi en yakın olanın kapısına gidip yediğimiz mini sandviçler geliyor. Mahallede herkes birbirini tanır, ailece akşam çayları içilir, ezan okunur okunmaz çocuklar evlerinin yolunu bulurdu. O yıllarda mahalleler sadece konutlardan oluşan yerleşim birimleri değildi; sakinlerine barınmanın ötesinde sıcacık dostluklar, güçlü komşuluk bağları, dayanışma kültürü ve birlikte üretilen canlı bir sosyal hayat sunardı.
Şimdi ise birçok mahallede 3–5 katlı konutlar yıkıldı; yerlerine, duvarlarıyla adeta kale gibi korunan lüks siteler yapıldı. Bu siteler, mahallenin ya da sokağın yarattığı kamusal alan hissini sorgulatırken, orada oturmayanların sokağından bile güçlükle geçebildiği kapalı alanlara dönüştü. Ortak alanlarımız giderek azalıp işlevini yitirdi; sitelerde çalışan görevliler belki güvenliğimizi sağlıyor ama çok katlı binalarda yaşayan yüzlerce insan birbirine yabancı. Artık anahtarımızı, tatile çıktığımızda çiçeklerimizi ya da evcil hayvanımızı emanet edebileceğimiz kimsemiz yok. Oysa asıl güven duygusu, birkaç görevliyle değil, kurulan bağlarla sağlanırdı. Kentsel dönüşüm dedikleri süreç, yalnızca binaları değil; dostluğu, komşuluğu ve dayanışmayı da dönüştürdü. Herkesin sitesine yabancıların rahatça giremediği bir gerçek; bu yüzden mahalle alışkanlıkları her yerde sürdürülemeyebilir. Yine de bina çevrelerinin taş duvarlarla örülmediği, güvenliğin komşular tarafından sağlandığı ve mahalle kültürünün hâlâ hissedildiği yerler hâlâ var; ve bu sıcaklığı canlı tutan en önemli unsur da insanların bir araya gelmesine olanak sağlayan sosyal etkinlikler. Parklarda düzenlenen aktiviteler, sokak şenlikleri, mahalle festivalleri ve ortak sofralar, sadece eğlenceli anlar sunmakla kalmıyor; komşuluk bağlarını güçlendiriyor, dayanışmayı besliyor ve kent yaşamına nitelik kazandırıyor. Bu buluşmalar, çocuklardan yetişkinlere herkese birbirini tanıma, paylaşma ve birlikte üretme deneyimi sunuyor. Üstelik tüm bu etkinlikler, büyük ölçüde gönüllülerin emeğiyle hayata geçiyor; mahalle sakinlerinin çabasıyla hazırlanan her atölye, her oyun ve her buluşma, kentteki sosyal yaşamı daha sıcak ve katılımcı kılıyor.
Ayrancı da mahalle kültürünün yaşatıldığı en özel yerleşimlerden biri. Çünkü burada mahallenin ruhunu canlı tutan insanlar, birlikte vakit geçirilen ortak alanlar ve bu alanlarda düzenlenen sosyal aktiviteler yapma imkanı var. Parklarda, sokaklarda ya da meydanlarda gerçekleşen festivaller, şenlikler, atölyeler ve ortak sofralar, kente neşe ve nitelik katarken mahalle sakinlerini de sosyal açıdan besliyor; komşuluk bağlarını güçlendiriyor. Çoğu zaman kim olduğumuzun, ne ile ilgilendiğiniz, eğitim durumunuzun ya da mesleğinizin bir önemi olmuyor. Mutlaka kendinizi ait hissedebileceğiniz bir alan ve sizleri dostlukla kucaklayan insanlarla karşılaşıyorsunuz. Bu buluşmalar sayesinde insanlar sadece eğlenmiyor, aynı zamanda birbirini tanıyor, dayanışmayı hatırlıyor ve yaşadıkları yere aidiyet hissi duyuyor.
Dönüşmüş ya da kaybolduğunu sandığımız mahalle ruhu da kentin birçok yerinde tamamen yok olmuş değil; sadece kendini yeniden gösterecek ve yaşatacak alanlara ihtiyaç duyuyor. Elbette bu alanlar da biz mahalle sakinlerinin kolektif çabasıyla üretiliyor. Şimdilerde zamana uyarlanmış şekilde düzenlenen festivaller, mahalle şenlikleri, park buluşmaları, sokak konserleri ve ortak sofralar, bu ihtiyacın en güzel yanıtını veriyor. Yan yana oturmak, birlikte oyun oynamak, yemekleri paylaşmak, aynı müziğe eşlik etmek… Tüm bu ortak aktiviteler, kapalı sitelerin ördüğü mesafeyi aşarak komşuluğu ve dayanışmayı yeniden hatırlamamıza vesile olarak kaybolan mahalle ruhunu yeniden hatırlatıyor. Parklar, sokaklar ve meydanlar, kapalı sitelerin yarattığı mesafeyi aşarak herkesin bir araya geldiği kamusal alanlara dönüşüyor. Birlikte yapılan etkinlikler yalnızca eğlence sunmakla kalmıyor; komşuluk bağlarını güçlendiriyor, dayanışmayı hatırlatıyor ve mahalle kültürünü yeni kuşaklara aktarmaya olanak tanıyor.
2023 Ayrancı Festivali Çocuk Şenliğinden görünüm
Bu yıl ikincisini düzenleyeceğimiz Ayrancı Festivali de tam olarak bu amaca hizmet ediyor. 13 Ekim haftası başlayacak etkinlikler 26 Ekim Pazar günü Portakal Çiçeği Parkı’nda gerçekleşecek çocuk şenliği ile tamamlanacak. Şenlikte çocuklar, birlikte oyun oynayıp, atölyelere katılıp ve yan yana oturup paylaşımlarda bulunurken aileleri de belki kendi çocukluklarını tebessümle hatırlayacaklar. Sokak oyunlarından yaratıcı atölyelere, müzikten minik sürprizlere kadar pek çok etkinlik, eski mahalle alışkanlıklarını yaşatmaya katkı sağlayacak.
Bu yıl da, geçmişin mahalle sıcaklığını yeniden hissettirmek için hep birlikte buluşalım. komşuluk bağlarını güçlendirmek, dayanışmayı hatırlamak ve mahallemizin neşesini paylaşmak için harika bir fırsat. Gelin, sokak oyunlarının, müziğin ve ortak sofraların keyfini birlikte çıkaralım; Ayrancı’nın canlı ruhuna hep birlikte katkı sunalım.
Ayrancı, hem geçmişiyle bir hafıza mekânı hem de bugünkü canlılığıyla geleceğe umut taşıyan bir sahne. Her sokağı, her parkı, her kahvecisi bize şunu hatırlatıyor: Çankaya’yı Türkiye’nin zirvesine çıkaran şey sadece rakamlar değil, Ayrancı gibi semtlerin hayata kattığı bu zenginliktir.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun geçtiğimiz günlerde açıkladığı veriler, Çankaya’yı Türkiye’nin sosyoekonomik seviyesi en yüksek ilçesi olarak ortaya koydu. 178 puanlık skoruyla listenin zirvesinde yer alan Çankaya, Kadıköy ve Beşiktaş gibi İstanbul’un köklü ilçelerini geride bırakıyor. Bu tablo, yalnızca rakamlardan ibaret değil; bizim yaşadığımız semtin sokaklarına, parklarına, gündelik hayatına kadar dokunan bir gerçeklik.
Bu ölçümde kullanılan göstergeler farklı sosyo-ekonomik göstergelerden oluşuyor. Ama bu çıplak verilerin ardında asıl anlatılan şey şu: Neden insanlar burada yaşamak istiyor? Neden Çankaya, Ankara’nın kalabalık ve karmaşık dokusu içinde hâlâ bir cazibe merkezi olmayı sürdürüyor? Yanıt, yaşanabilirlikte saklı.
Rakamların arkasında bir hayat
Çankaya’nın sosyoekonomik başarısı, yalnızca bürokrasi koridorlarıyla, büyükelçilik binalarıyla ya da üniversite kampüsleriyle açıklanamaz. Bana göre bunların dışında oturan bir olgu bulunuyor. Üniversiteden 3 sene önce mezun olan biri olarak Ayrancı her zaman Ankara’da yaşamak için ilk tercih edeceğim yer olacaktır. Ayrancı’nın apartman bahçeleri, Portakal Çiçeği Parkı’ndan yayılan serinlik, sabah yürüyüşünde karşılaştığınız tanıdık yüzler… İşte bu detaylar, verilerin soğuk yüzüne sıcak bir hayat ekliyor.
Sosyoekonomik skorun yüksek olması, burada yaşayanların ortalama eğitim süresinin uzunluğu, mesleklerinin niteliği ve gelir seviyelerinin görece istikrarlı oluşuyla ilgili. Ama bu sadece bireysel başarı hikâyeleri değil, semtin ortak paylaşılan kimliği, kamusal alanların varlığı, komşuluk ilişkilerinin canlılığı da bu tabloya yansıyor.
178 puanlık skor kulağa teknik bir ölçüm gibi gelebilir. Ama bu sayı, aslında bizim gündelik hayatımızın toplu bir resmi. Parkta oynayan çocukların kahkahası, apartman bahçesinde akşamüstü yapılan sohbetler, sabah kaldırım kahvesinde gazeteye göz atan bir komşu… İşte bunlar istatistiklerde “yüksek sosyoekonomik seviye” olarak görünse de, gerçekte bir yaşam kültürünü temsil ediyor. Çankaya’nın bu başarısı aynı zamanda tercih edilmenin de göstergesi. İnsanlar burayı seçiyor, çünkü burada yaşam kalitesi yüksek. Eğitim, iş ve gelir bir yana; semtin sunduğu ortak kamusal değerler ve yaşanabilir sokaklar tercihleri belirliyor.
Ayrancı’nın payı
Ayrancı için kullanılan çok sevdiğim bir söz var: “Denizsiz kentin kendinden memnun sahil kenti.” Ankara’nın ortasında, denize en uzak şehirlerden birinde, deniz kıyısındaki bir kent kadar huzurlu, bir sahil kasabası kadar kendine yeterli olmayı başaran bir semt… Bugün Türkiye’nin sosyoekonomik zirvesinde yer alan Çankaya’nın bu başarısında Ayrancı’nın payı bence azımsanmayacak kadar büyük. Çünkü bu semt, kentin sertliğine rağmen kendine has bir yaşam ritmiyle hepimizi içine çekiyor.
Bir yanda geceleri hiç uyumayan sokakları, ışıkları sabaha dek yanmaya devam eden apartman pencereleri, kaldırım kahvelerinde uzayan sohbetleriyle enerjisi hiç bitmeyen bir semt; öte yanda Portakal Çiçeği’nde bir ağacın gölgesinde kitap okuyan bir öğrencinin dinginliği…
Ayrancı’nın belki de en büyük özelliği, sizin ruh hâliniz ne olursa olsun ona bir karşılık bulabilmeniz.
Ne zaman kendinizi yorgun hissetseniz size bir köşe başında huzur sunuyor; ne zaman canlılık arasanız bir cadde köşesinde size hareket veriyor. Bir bakıma semt, her ruhun aynası olmayı başarıyor. İşte burada yaşamak istemenin asıl sebebi bu.
Ayrancı’da yalnızca bir evde değil, farklı hayatların kesiştiği ortak bir hikâyede yaşıyorsunuz.
Kimi zaman bir üniversite öğrencisi çıkıyor karşınıza; sırtında çantası, kafelerde sabahlara kadar ders çalışırken… Kimi zaman genç bir beyaz yakalıya rastlıyorsunuz; öğle arasında hızlıca bir kahve alırken, akşamları iş dönüşü kitapçıların raflarına göz atarken… Kimi zaman da emekli bir bürokratla aynı sokakta yürüyorsunuz; sakin adımlarla semtin eski günlerini hatırlarken. Ayrancı’nın insanları böylesine farklı ama bir o kadar da birbirine dokunan bir mozaiği oluşturuyor.
Bu yüzden Ayrancı, yalnızca bir semt değil; Çankaya’nın sosyoekonomik gücünü hissettiren, ona ruh veren bir merkez. İnsanların “burada yaşamak isterim” demesinin nedeni işte bu kimliktir. Çünkü Ayrancı, hem geçmişiyle bir hafıza mekânı hem de bugünkü canlılığıyla geleceğe umut taşıyan bir sahne. Her sokağı, her parkı, her kahvecisi bize şunu hatırlatıyor: Çankaya’yı Türkiye’nin zirvesine çıkaran şey sadece rakamlar değil, Ayrancı gibi semtlerin hayata kattığı bu zenginliktir.
Çankaya’nın Türkiye’nin sosyoekonomik seviyesi en yüksek ilçesi olması, yalnızca istatistiksel bir veri değil; hepimizin ortak hikâyesi. Burada yaşayanların tercihlerinin, değerlerinin ve günlük hayatlarının toplamı.
Peki biz ne yapacağız? Bu zirveyi yalnızca rakamlarda mı bırakacağız, yoksa Çankaya’yı, Ayrancı’yı herkes için daha yaşanabilir kılmak için adımlar mı atacağız? Belki de yanıt, rakamların ötesine geçip semtin parklarında, sokaklarında, herkesin eşitçe nefes alabildiği bir yaşamı korumakta yatıyor.
Ayrancı’nın renklerini, Ankara’nın gündelik sahnelerini ve toplumsal meseleleri çizgilerinde buluşturan Kıymet Ergöçen, minyatür ve illüstrasyon arasında kurduğu özgün diliyle sanatın iyileştirici gücünü gözler önüne seriyor. Bu yolculuğunu ve dinlemek üzere kendisiyle bir röportaj gerçekleştirdik.
Kıymet Ergöçen
“Bir Balonun Peşinden” rüzgar Kıymet Ergöçen’i ne zaman nasıl Ankara’ya getirdi?
Ankara’ya aslında çok küçük yaşta gelmişim, iki yaşındaymışım. O günden beri de buradayım. Hep bu şehirde büyüdüm, hiç ayrılmadım. Ayrılmayı da hiç düşünmedim. Ankara benim için hep ev gibi oldu.
Kıymet’in renklerle oyunu, çizimlerle dansı, rengarenk ütopya yolculuğu nasıl başladı?
Çocukluğumdan beri çizim yapmayı çok seviyorum. Elimden boya kalemleri hiç eksik olmazdı. Lisede üzerinde illüstrasyonların olduğu kartpostallar biriktirirdim. Aslında illüstrasyona ilgim oradan başladı. Üniversitede güzel sanatlarla birlikte daha bilinçli ve ciddi olarak çalışmaya başladım. Okul bitince de bu merak tamamen bir tutkuya dönüştü. İyi ki de öyle olmuş. Çok mutluyum bu seçimden kendimi şanslı hissediyorum. İllüstrasyon benim için büyülü bir dünya.
Ankara, çoğu zaman ‘soğuk’ ve ‘bürokratik’ anılsa da, senin üretimlerinde farklı katmanlarıyla öne çıkıyor. Ankara imgeleri senin hikayende ve sanatında ne ifade ediyor?
Ankara benim için sadece yaşadığım bir şehir değil, hayatımın bir parçası. Çocukluğum da gençliğim de burada geçti. O yüzden Ankara’ya baktığımda gri binalardan çok kendi anılarımı görüyorum. Eski apartmanlar, yokuşlu yollar, şehrin kendine özgü manzaraları… Hepsi bana çok tanıdık geliyor. Çizimlerimdeki Ankara da aslında bu anıların izlerini taşıyor.
Ankara’nın sıradan görünen gündelik sahnelerini —otobüs duraklarını, apartman balkonlarını, sokak köşelerini— tebessüm ettiren bir dile dönüştürürken nasıl bir yaratım sürecinden geçiyorsunuz?
Benim için her şey gözlemle başlıyor. Bazen bir kafede oturan insanlar, balkondan sarkan bir çiçek ya da sokak köşesinde karşıma çıkan küçük bir kedi… İlk bakışta sıradan gelen bu anlar bana hep bir hikâye çağrıştırıyor. Çizerken eğleniyorsam, o duygu mutlaka çizimlere de yansıyor.
Sanatla örülü bir hayatın izi, senin yaşamında, toplumda ve özellikle Ankara’da nasıl bir iyileştirici ve dönüştürücü etki yarattı?
Çizim benim için kendimi ifade etmenin en önemli yolu. Her yeni kitap, her yeni çizim bana sanki başka bir dünyanın kapısını açıyor. Sanat sayesinde en çok çocuklarla bir araya geliyorum. Onlarla hayal kurmak, üretmek ve küçücük de olsa hayatlarına dokunabilmek bana çok iyi geliyor. Ankara bazıları için gri bir şehir olabilir ama benim gözümde hiç öyle değil, saklı güzellikleri, tarihi ve dokusuyla bana her zaman ilham veriyor.
Eserlerinde ağır ve sancılı toplumsal meseleleri yalın ama etkili bir dille görünür kılıyorsun; sence bu dil, toplumsal mücadelelerin duyulma ve anlaşılma biçimlerini nasıl dönüştürüyor?
Yaşanan olaylara kayıtsız kalmam mümkün değil. Sanat benim için sadece estetik bir uğraş değil duygularımı ve düşüncelerimi aktarmanın yolu. Çizgilerimle hem kendi sesimi duyurabiliyor hem de başkalarının hislerine dokunabiliyorum. Bazen tek bir çizgi, sayfalar dolusu sözden çok daha fazlasını anlatabiliyor. Bu sadelik de izleyiciyle daha doğrudan bir bağ kurmamı sağlıyor.
Cehennem Senfonisi
Çizimlerinde genellikle renkli ve eğlenceli bir dil öne çıkıyor. ‘Cehennem Senfonisi’ ise işin bu çizgiden ayrışarak daha karanlık ve yoğun bir atmosfer taşıyor. Hikayesi ne?
Çizgilerim genellikle neşeli, umutlu ve rengârenk. Keşke yaşadığımız dünya da öyle olsa… ‘Cehennem Senfonisi’ ise sürekli haber izlediğim, gündemin çok yoğun olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Dünyada gördüğüm kötülükler ve acılar beni derinden etkiledi, bu da doğal olarak çizgilerime yansıdı. O çalışmam aslında bir isyan, bir haykırış, bir imdat çığlığı gibiydi.
Kırmızı Balon filmini aklımıza düşüren kitabının dışında çizgileri kelimelerle anlatmayı denesen nasıl ifade edersin? Ankara’yı resmetsen ‘Kırmızı Balon” durakları nereler olur?
Çizgilerim hep neşeli, umutlu ve rengârenk. Ankara’yı ‘Kırmızı Balon’la anlatsam, balon önce kale surlarında biraz dinlenirdi. Sonra Ayrancı Antika Pazarı’na uğrar, eski eşyaların arasında gezinirdi. Dikmen Vadisi’nde nefes alır, Kuğulu Park’ta kuğuların yanında süzülürdü. En sonunda da Tunalı’nın kalabalığına karışıp tekrar gökyüzüne yükselirdi.
Çizerken ilham aldığın yerler, mekanlar, alanlar, parklar bahçeler, kediler gibi mahallende sakinler var mı?
İlhamın nereden geleceği hiç belli olmuyor, bazen bir sokağın köşesinde karşıma çıkan bir kedi, bazen de eski bir apartman… Aslında ilham her yerde. Bazen bir parkta, bazen bir kafede defterimi açıyorum. Benim asıl ıssız köşem ise defterimin sayfaları, çünkü nerede olursam olayım, açtığım anda bana ait bir dünya oluyor.
Botanik Parkı
Ankara çizdiğin bir resim olsa Ayrancı hangi renk olurdu dersin?
Ayrancı benim için tek bir renkten çok, yan yana duran tonlardan oluşuyor. Eski apartmanların solgun renkleri, ağaçların yeşili, gün batımında binalara vuran turuncu… Hepsi bir araya gelince gözümde Ayrancı canlanıyor.
Yeni projeler yolda mı?
Çok heyecanlıyım; yazıp resimlediğim yeni kitabım çok yakında çıkıyor. Bunun yanında yeni bir kitap projesi de gündemimde. Bir süredir yoğunluktan ertelediğim bir sergi projem var, onu da hayata geçirmek istiyorum. Pusulamın yönü hep yeni kitaplar resimlemek ve dünyanın dört bir yanındaki çocuklara ulaşmak. Ayrıca minyatüre daha çok ağırlık verip, geleneksel yöntemlerle üretmeye devam etmek de hedeflerim arasında.
Ayrancım Derneği 3. Fotoğraf Yarışması Jüri değerlendirmesi sonunda 20 adet fotoğrafa sergileme ödülü verilmesine karar verilmiştir. Tüm katılımcılarımıza teşekkür ederiz.
Sergilenecek Fotoğraflar:
A Rüştü Hatipoğlu (2 adet)
A. Rüştü Hatipoğlu / KuğuA. Rüştü Hatipoğlu / Kış Huzuru
Ankara… Kimi zaman fıskiye ile akla geldi kimi zaman dinazorla… Özgün Cumhuriyet yapılarıyla da daimî gündemdi, Atatürk Orman Çiftliği ve Saray ile de… Yolları, dereleri, battı çıktıları, saatleri ve heykellerinden başka gündemimiz ‘tabela’ oldu şimdi. Kriz diye nitelendiren de var, tabelayı yerinden söküp eve götüren yurttaşın özrüne gülümseyerek Ankara nostaljisi yapan da… Ankara’yı sadece insandan ibaret görmeyen bir kent adaleti savunucusu olarak, araştırmalarıyla olduğu kadar düzenlediği turlarla da kenti yürüyerek öğrenen ve öğreten, anlayan, anlatan, dinleyen ve dillendiren, mikro tarih hikayelerini bizlerle buluşturan akademisyen Funda Şenol ve araştırmalarının yanı sıra Ankara başta olmak üzere kentlerin mekan olarak seçildiği filmlerin izini süren, duygu haritalarıyla katılımcıları dahil ederek yeniden görme ve düşünme pratiğini de rotalarla sürdüren “O’film.Route” oluşumunun kurucularından Dr. Ali Gençoğlu. Funda ve Ali hocaların özgün değerlendirmelerini; düşündürürken gülümseten, neşeli eylem pratiğine denk düşen bir kent söyleşisine çevirdik. İşte bu bizim dijital hikayemiz. Öyle derin öyle benzersiz… Söyleşinin ilk bölümünde Funda Şenol’a yönelttiğimiz sorularla başlıyoruz.
Funda Şenol
Bir akademisyen ve “yürürgezer” gözüyle baktığınızda kent Ankara’da tabela krizi kent aidiyeti bağlamında nasıl yorumlanabilir?
Ben buna ‘kriz’ demezdim. Masum bir tabela çalma, eve asma macerasından Ankaralı gençlerin kimlik beyanı, küçük çaplı da olsa politik manifestosuna dönüştü. Tabelanın bulunduğu bölge ‘otoritenin kaçak yaptığı’ bir lokasyon. Yasaklardan, ayıp ve günahlardan kaçabildiğimiz bir çatlak gibi. Belki biraz Çankaya Belediyesi’nin devasa kültür merkezine yakınlığının bu lokasyonu bir grup genç için korunaklı bölgeye dönüştürmesinin de etkisi var. Nitekim, 8 Mart’larda toplanma noktamız da kendimizi görece güvende hissettiğimiz Kızılay’daki Çankaya Belediyesi’nin arkası. Muteber sayılmayan her kimlikten, her yaştan, sınıftan, kültürden insan gibi, son yıllarda kendimize giderek daralan nişler aramak zorundayız çünkü.
“Otoritenin Kaçak Yaptığı Yer”
Bestekar ve Tunalı tarafı oldum olası gençlere ve içkili eğlencelere aittir. Ama AKP’nin gece yaşantısına, sosyal hayata, eğlence tarzlarına, alışkanlıklara getirdiği resmi ve gayri resmi kısıtlamalar çoktandır gençleri bu tabelanın bulunduğu lokasyona sığışmaya sevk etmişti. Buraya o yüzden ‘otoritenin kaçak yaptığı’ bir yer diyorum. Burada bulunan içkili, müzikli mekanlara girip oturacak parası olmayan gençler yıllardır bayilerden aldıkları ucuz alkollü içecekleri, özellikle de biraları mekanların önünde, kaldırımlarda, köşelerde durup içerler. Alkollü mekanların önüne konuşlanmak biraz da oraya dışardan da olsa dahil olmak niyetiyle sanırım. Mekanların da bundan memnuniyet duyduğunu düşünüyorum. Çünkü mekanın bir kültür yaratması beklenir. Dışardan bu kültüre dahil olanlarla o kültür yavaş yavaş oluşuyor. Gençler de aynı zamanda kendilerini güvende hissediyorlar. Belki girip tuvaletlerini bile kullanıyorlardır. Mini bar diye adlandırılan bu pratikle ilgili geçmişte akademik çalışma bile yapılmıştı.
Neşeli eylemsellik: Şehri yakalama, aidiyet gösterme, kimlik beyanı ve meydan okuma
Çeşitli harflerle tanımlanan kuşağın elinden kaçan şehri yakalama, aidiyetini gösterme yolu sanırım bu eylem. Aynı zamanda eğlenceli ve meydan okuyucu da bir eylem. Behzat Ç.’den sonra ‘Angaralılık’, küçümsenen bir kimlik olmaktan çıkıp kırılganların, kaybedenlerin mağrur sembolüne dönüştü. Burada ister istemez, sistem sorunu olagelen bir Ankara-İstanbul kıyaslaması var. “Ankara’da görecek/yapacak ne var?” şeklindeki küçümseyici soruya bir yanıt gibi de aynı zamanda. Bir meydan okuma, bir kimlik beyanı, gri ve karamsar şehrin neşeli yüzü oldu bu eylem.
Eylem, şenlik, kurtarılmış bölge hafızası
Ama şunu da hatırlatmak isterim, Kızılay yakın tarihte hep bu tür eylemlerin mekanı olmuştu. Demokrat Parti’nin sonunu getiren eylemlerden biri olan 555K, Kızılay AVM’nin inşasına giden süreçteki merkez/temsil tartışmaları, Gezi eylemlerinde Güvenpark’ta yaşananlar vb. sebebiyle. Gençler bilmeyecektir tabii ama eski Türkiye’de her türlü toplanma, eylem, şenlik Kızılay Meydanı’nda yapılırdı. En son İmamoğlu’nun tutuklanmasını protesto eylemleri, yine CHP’nin Kızılay binasının önünde, sıkış tepiş yapılabildi. Bu da bir şeydir. Fakat bu son eylemde Tunalı’daki Kızılay’dan bahsedebiliriz. Şehrin merkezi Ankaralılık kimliğini temsil ederdi. Kızılay AKP iktidarından sonra artık Ankara’nın dönüştüğü hali temsil ettiği için, kurtarılmış bölge Tunalı Hilmi ve Kavaklıdere’de yeni bir merkez oluşuyor çoktandır. Bu eylem de bunun bir uzantısı gibi görünüyor bana.
“Yerinden edilme” ve tekrar “yerine geri getirilme” “sökülme” ve “takılma” ile gündem olan Kızılay tabelası; kent mekanları ve durakları açısından kent hafızasında ne anlam ifade ediyor?
“Tabela” veya “şehir mobilyası” dediğimiz banklar, heykeller, anonim çeşmeler, masalar vb.’nin kaçırılması (çalınması demek istemiyorum, sonuçta bunlar ortak kullanıma açık, kamu malı) pratiği hep vardı. Yaşı tutanlar hatırlayacaktır, Murat Karayalçın döneminde yapılmış ve şehrin muhtelif parklarına, yol kenarlarına yerleştirilmiş zarif Ankara keçisi heykelleri kaçırılırdı bir dönem. Hatta bunların kaçırılma serüvenleri, kaçıranlar ve evlerine yerleştirenler şehir efsanesine dönüşmüşlerdi. Bunun yanında Melih Gökçek döneminin “kitch” kentsel düzenlemelerine yapılan sistematik ve sempatik saldırılar vardı. Üzerini boyamak, sloganlar yazmak, resimler çizmek gibi. Yani bu tür eylemler yeni değil ama uzun zamandır ilk kez bu kadar cesurca ve göstere göstere yapılıyor. Kaçıran kişinin ortaya çıkması bir kahraman olma hevesinden mi, yaptığı şeyi sempatik ve mazur gösterme niyetinden mi, yoksa polisiye işlemlerden kaçınmak için mi bilemiyorum. Ama evine çok yakışmıştı o tabela.
Gençlerin çoğunlukta olduğu bir kitle tarafından önünde poz verilerek viral hale gelen bu akımı, tabela “eylemi” ve “mekansallık” ilişkisi açısından nasıl yorumlarsınız?
Eylem –ısrarla eylem diyorum buna– benim çok hoşuma gitti. Ümit ve neşe verdi. Ben oldum olası yerle bir olmanın, yani yerin bir parçası olmanın önemine ve değerine inanırım. Kendim de her gittiğim yerde, Ankara’da da tabii, benzer fotoğraflar çektiriyor, çekiyorum eskiden beri. Bedenin şehrin açık alanlarına, kuytularına dahil olması, esnemesi, kasılması, kapanması, açılması, sığınması ve hatta mekanla zıtlaşması, onu itmesi çok önemli. Mekan bir organizma çünkü değişiyor, değiştiriyor. Yürürken şehrin bize fısıldadıklarının, bizi çağırdığı pozisyonun, bizimle kurduğu dostane veya hasmane ilişkinin farkına varmak, onunla müzakereye girmek kimliğimizin farkına varmak anlamına gelir. Ayrıca yaşadığımız yerin nasıl bir yer olduğunu, özgünlüğünü koruması, orasının çok kimlikliliğin mekanı haline gelmesi için neler yapabileceğimizi de bu yolla öğreniriz. Bence bu da bir öğrenme süreci olabilir. Bu eylemin politik ve meydan okuyucu niteliği hemen fark edildi ki oraya bir polis devriye aracı yerleştirildi. Bunu sadece tabelanın sürekli sökülüp götürülmesi ve yenisinin yerleştirilmesi endişesiyle yaptıklarını sanmıyorum. Bence belediye tabelaya olan ilgiyi keyifle izliyor. Zaten oraya polisi sevk eden Bakanlık.
Bir yön gösterme aracı olan Kızılay tabelasının, işlevsel bir nesne olmaktan çıkıp sosyal medya aracılığıyla şeyleştirilen bir göstergeye, binlerce kişinin poz verdiği modern bir dergaha dönüştüğünü söyleyebilir miyiz?
Günlük rutinimiz içinde yaptığımız her şeyi zaten sosyal medyada paylaşır olduk. Bundan çoğumuz azade değiliz. Ben de sosyal medya hesabımı aktif kullanıyorum. Henüz o lokasyona gidip fotoğraf çektirme imkanım olmadı ama can atıyorum. Çektirirsem de paylaşırım.
Kamusal alanın aktif kullanımı suç değil kolektif eylem
Burada hatırda tutulması gereken bir şey var. Oraya bizzat gidiyor bu insanlar. O fiziksel mekanda bir performans sergiliyorlar. Tasarlayarak, yaratıcılıklarını kullanarak fotografik bir görüntü veriyorlar. Bu hem “performans ve sokak sanatı” bağlamında değerlendirilmeli, hem de politik bağlamı ihmal edilmemeli. “Kamu malına zarar vermek” olarak nitelendirilip tahkikata uğrayabilecekleri ihtimalini ya akıllarına getirmiyor ya da umursamıyorlar. “Kolektif eylemlilik” böyle bir şey işte. Yüzlerce kişi, kamusal alanın aktif kullanımı sayılabilecekken “suç sayılan” aynı eylemi gerçekleştirirse o suç olmaktan çıkabiliyor.
“Angara Bebelerinin” kişisel ve kolektif bellek kaydı: Sosyal Medya
Bir yandan da zamanın ruhu gereği, oraya gidip herkesten farklı bir poz verebilmek, daha gösterişli bir kare ortaya çıkarmak gençlik heyecanına ve sosyal medyada daha fazla ilgi çekmenin, şöhretini arttırmanın verdiği motivasyona da bağlanabilir. Moda olan bir şeyi yapmak aynı zamanda. Labubu bebeği satın almak, belli markalara sahip olmak için imkanları seferber etmek veya onların taklidine sahip olmak, hatta basit veya karmaşık estetik dokunuşlarla ideal bedensel görünüme sahip olmak arzusu gibi bir şey bu.
Tiktok videolarının kısa ve çarpıcı olmaları hasebiyle popülerleştiği bu dönemde, bu videolara içerik arayışı da arttı. Tabelayla çektirilen fotoğraflar ve videolara bakınca, buraya rağbet gösterenler arasında başka ve uzak semtlerden gelen gençler de olduğunu gördüm. Bir tür turistik gezi gibi de olmuş sanki. Hem de tarihin o döneminde, o olayın olduğu mahalde bulunmuş olmak hali. Bu yabana atılacak bir şey değil. Sosyal medya hesapları aracılığıyla da arşivlenmiş, “kişisel ve kolektif belleğe” kaydedilmiş oluyor. Benzer ve nispet niteliğinde eylemleri başka semtlerden ve hatta şehirlerden bekliyorum. Belki “Kızılay ve Tunalı bebelerine” inat “Keçiören, Sincan, Karapürçek bebeleri” de bu tür içerikler üretirler.
Ali Gençoğlu
Bir başka isim, Ayrancı Festivalimizde “Sinema Gözüyle Ankara” konulu sunumuyla katılımcılara görüntüler eşliğinde Ankara’yı yeniden düşünme, görme fırsatı sağlayan, “O’film.Route” oluşumunun kurucularından Dr. Ali Gençoğlu, viral hale gelen bu eylemi, popüler kültür, virallik ve sosyal medya bağlamında Ayrancım Gazetesi için değerlendirdi.
Kızılay tabelasının viral hikayesi ve dijital çağın Ankaralılığı
Tam konumu da verelim Ankaralılığımız pekişsin. Ankara’nın eğlence hayatının önemli noktalarından Bestekar Sokak’la Kennedy Caddesi’nin kesişimindeki yön tabelalarının en altında bulunan Kızılay tabelası… Binlerce kez yanından geçtiğimiz bu tabela Ankara kışının hemen öncesinde, Tunalı ve çevresinde şekillenen kültürün yeni özel günlerinden birine dönüşen Halloween ile eş zamanlı biçimde yeni bir anlama büründü. Heykel de değildi anıt da değildi, otoritenin taktığı bir hali de yoktu ama başına gelenler onu bir şehir hikayesine, gençlerin elinde birkaç günde dijital bir efsaneye dönüştürdü. Gençlerin kendine has aksiyonlarıyla önünde poz verdiği, “buradaydım” demenin yeni yolu haline gelen, sonra da çalınıp gündem olan bir tabeladan söz ediyoruz. Tabelanın etrafındaki gençler ise bir bakıma Ankaralılığın dijital çağdaki yüzlerini oluşturuyorlar.
Yeni kamusal alan deneyimleri: Dijital sahne, dijital totem, dijital performans
Kamusal alanın artık fizikselden ziyade görselliğin başrolde olduğu dijital bir sahne haline geldiği herkesin malumu. Kızılay tabelasıyla yaşanan aşkın hem birbirine benzer hem de birbirlerinden farklı şekillerde birçok paylaşımla yeniden üretilmesi durumu tam da popüler kültür nedir sorusunun yanıtı niteliğinde. Bununla birlikte olay, Jenkins’in popüler kültürün dijital çağdaki haliyle ilgili “katılımcı kültür” dediği şeyin de bir örneğini ortaya koyuyor. Birbirine benzer binlerce içerik patlaması, viral dediğimiz bir şey var ortada. Bir yandan özgün bir üretimden ziyade yansımaların paylaşılması söz konusuyken aynı zamanda gençler o tabelayı yeniden anlamlandırıyor, kendilerine ait kılıyor, kendi meşreplerince esprileştiriyorlar. Tabela böylece giderek bir “dijital totem”e dönüşüyor. Bu bir taraftan kanlı canlı, gerçek bir kent deneyimiyken bunun yanında aslında dijital çağın kent deneyimi. Yalnızca kentte görünür olmak değil, platformda görünür olmak söz konusu. Kızılay tabelası da haliyle birdenbire Ankara’nın görünürlük sahnesi, performans alanına dönüşmüş oluyor.
Herkesin gözünü Ankara’ya çeviren tabela hikayesinin bu kadar yaygınlaşması, kenti görünür kılması hakkında neler söylenebilir?
Kolektif şakanın yasını tutan gençliğin duygu paylaşım hikayesi
Virallik açısından baktığımızda burada esasında söz konusu olan duyguların paylaşımı… Zira gençlerin sıraya girerek tabelayla haşır neşir pozlar vermesi ve bunları paylaşması Ankara’ya ve Ankara’da genç olmaya dair bir duygunun da hem paylaşılması hem de her defasında üretilmesi demek. Tabelanın “çalındığı” günkü paylaşımlara bakın bunu anlarsınız. Birbirlerine yanıt veren ve yer yer “diss” atan gençler için “tabelanın yokluğu” bu kolektif şakanın yasının tutulması halini almış gibi. Çünkü tabelanın anlamı da aslında kolektif bir şekilde üretilmişti. Virallik tam da buralarda belirgin oluyor işte; katılıma açık, alaycı ve kopyalanabilir olma haliyle. Tarihimize “Tunalı’daki Kızılay Tabelası vakası” olarak geçen olay tam da popüler kültürün dijital çağdaki ortaya çıkma hallerinden biri olan virallliğin bir deney laboratuvarı böylece. Bir “Atatürk’ün Dikmen sırtlarından Ankara’ya girişi sırasında Seğmen Alayı’nın karşılaması” olayı kadar heyecan verici olmasa da bu birkaç günü hayattayken takip edebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.
Viralliğin deney laboratuvarı
Dijital döneme ait bir popüler kültür laboratuvarı demişken tabi ki mekansal bir sınır ortaya koymuş oluyoruz. Tüm bu olan bitenin Ankaralı bir renge sahip olduğunu da söylemiş oluyoruz. Olay, Ankara’nın büyük öteki İstanbul’un ihtişamı karşısında gündelik absürtlüklerden beslenen samimi ve alaycı mizahından bir parça aynı zamanda. Fotoğraf çektiren birinin de dediği gibi: “Bizim eğlenecek kadar sıradan bir nesnemiz var ve o da bize yeter.”
Ankara’nın görünmezliğine ve “Büyük Öteki”ne başkaldırı
Kızılay kelimesi bugüne kadar ona yüklenen birçok anlamın yanında temelde bir merkez hüviyeti taşırken bu olayla birlikte bir kültürel kimlik göstergesi halini almış gibi görünüyor. Bununla birlikte kentsel hafızanın içinde de yerini alabileceğe benziyor. Tabi bunun sınavını zaman içerisinde verecek. Ancak mevcut haliyle Kızılay tabelasının artık bir hikaye anlatıcısına ve onunla çekilen her fotoğrafın hikayenin başka bir versiyonuna dönüştüğünü gözleyebiliriz. Bu; kente dair sahiplenmeyle birlikte zaman zaman yukarıda bahsettiğim Büyük öteki’nin karşısında zaman zaman görünmez kılınma durumuna karşı da başkaldırı inceden. Ankara’nın dijital kimlik manifestosu… Bunun önünde fotoğrafın yok mu? Bizden değilsin… Ya da biraz daha ötekileştirici daha semt milliyetçisi gibi konuşursam; belki de Armada’nın ötesindensin. Bu akımın diğer kentlere sıçrama potansiyelini de saklı tutarak Ankara vurgusunu sivriltiyorum tabi ki. Zira pavyonlarla özdeşleşen Ankara müziği, dansı, gece kulübü (!) kültürü Ankara markasıyla zaman zaman ihraç edildi son on yılda. Aklımda birkaç kentin birkaç tabelası var ayrıca ama kendime saklıyorum.
Modern toplumun yeni ritüelleri ve geleceğin dijital kazıları
Kızılay tabelası olayı bize modern toplumun nasıl yeni ritüeller icat ettiğini de göstermiş oldu. Dijital ritüeller çağında yaşanan bir örnekle bizi baş başa bıraktı. Önünde fotoğraf çektirmek, hele ki devletin merkezi olan Ankara’da, anıtların, binaların tekelindeydi. Mümkün müydü ki bir ufak Kızılay tabelası bu devasa otoriteyle boy ölçüşsün. Ancak görünen o ki bu mücadeledeki güç dengesizliğini dijital çağda yeniden düşünmek gerekecek. Tabelalar, neon ışıklar, duvar yazıları, vs. Ve bu mücadele bize dijital hafızayla ilgili izler bırakacak. Bakalım yirmi sene sonra hangisi her gün karşımızda olacak, hangisi için kazma kürekle dijital kazılara girişeceğiz.
İşte bu bizim dijital hikayemiz: Dijital jestlerle kurulan Ankaralılık
Sonuç olarak bir tabeladan çıkan bir kent hikayesi, dijital dönemde beliren bir popüler kültür vakası bizlere bir kez daha şöyle bir şey hatırlattı: Gençlerin “Ankaralılık” durumları dijital çağda, bu kenti en fazla tanımlayan şeylerden olan mimarisiyle, anıtlarıyla, planlamasıyla, düzenli bir kent oluşuyla, nedenini anlayamadığım ama her gelenin isim olarak fenomenleştiği belediye başkanlarıyla değil de hızlı hızlı birkaç bardak happy hour içkisi sonrası, son metro saatine kadar geçen süreyi sokakta geçirdikten sonra eve gitmeden Kızılay tabelasıyla fotoğraf vererek üretilecek. Aslında dijital jestlerle kurulan bir Ankaralılık bu her şeyden önce. Tabela gitse de baki kalan onun etrafında ördüğümüz ortak dijital hikayemiz. Orada yarattığımız, dijitale taşıdığımız “mikro-kamusal alan”ımız ya da “şehir efsane”miz. Ne olursa olsun telefonlarımızla bunu biz yarattık. Telefonlarımızla…
Ayrancım Derneği’nin ilkini Cumhuriyetin 100. Yılı nedeniyle 2023’de gerçekleştirdiği “Ayrancı Fest” bu yıl ikinci organizasyonuyla Ankaralılarla buluşmaya hazırlanıyor.
13 Ekim “Ankara’nın başkent oluşu” ile başlayan etkinlik 29 Ekim “Cumhuriyet Bayramı”na kadar devam edecek.
Ayrancı semtinin beş mahallesine dağılmış şekilde kafelerde, parklarda, tiyatro ve etkinlik sahnelerinde tamamı ücretsiz olarak gerçekleşecek festival programında bu yıl şu etkinlikler var.
Festival Programı
13 Ekim Pazartesi 15.00 Dericizade Faruk Koleksiyonu Eski Ankara Fotoğrafları Sergisi
13 Ekim Pazartesi 15.00 Cumhuriyetten Bugüne Ayrancı’nın Aileleri Söyleşisi
Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi (Hüseyin Onat Sokağı No:4)
15 Ekim Çarşamba 18.30 Murat Meriç ile Şarkılarla Ankara
Fade Sahne (Farabi Sokağı 39/A)
Etkinlik ücretsizdir. Yer numarası yoktur. 70 kişilik salonda ilk gelen oturur.
16 Ekim Perşembe 19.00 Söyleşi “Serdar Şahinkaya” “Çalışkanlar Diyarı”nın Mucizesi: AOÇ ve Merkez Lokantası
Yiti Kahve (Ahmet Mithat Efendi Sokağı No:22)
17 Ekim Cuma 19.00 Söyleşi “İhsan Seddar Kaynar” Ankara’nın Bir Cumhuriyet Şehri Olması
Oak Cafe (Kuzgun Sokağı No:18)
18 Ekim Cumartesi 19.00 Söyleşi “Hakan Kaynar” 100 Dublede Cumhuriyet Tarihi
Yiti Kahve (Ahmet Mithat Efendi Sokağı No:22)
19 Ekim Pazar 17.00 Anasonik Muhabbetler Ege Kayacan – Metin Solmaz
Çankaya Sahne (Şili Meydanı, Paris Caddesi No:49)
Etkinlik ücretsizdir. Yer numarası yoktur. 500 kişilik salonda ilk gelen oturur.
24 Ekim Cuma 18.00 Söyleşi “İrfan Akalp” İlkçağdan Günümüze Ankara
Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi (Hüseyin Onat Sokağı No:4)
25 Ekim Cumartesi 13.00 Urban Walks Ayrancı Rotası Yürüyüşü
Etkinlik ücretsiz fakat kayıtlı olacaktır. Kayıt 19 Ekim Pazar günü açılacaktır.
25 Ekim Cumartesi 17.00 Sinema Gözüyle Ankara Söyleşisi O’film ekibinden Ali Gençoğlu
Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi (Hüseyin Onat Sokağı No:4)
26 Ekim Pazar 12.00 – 18.00 Ayrancı Çocuk Şenliği (Portakal Çiçeği Parkı) Yazarlar Çocuklarla Buluşuyor Çocuklarla Uçurtma Yapımı Çocuklar İçin Mimarlık Atölyesi Renklerle Bilim Atölyesi Çocuklarla Karikatür Atölyesi Çocuklarla İzci Oyunları Kitap Ayracı Boyama Parkta Satranç Kitap Kapağı Tasarlama ve Çizim Bez Çanta Boyama
Velilere Postür Yogası Velilerle Fotosafari
Mini Mini Big Band Müzik Gösterisi Çocuk Şarkıları Mini Konser – Mustafa Akyol Lindy Hope Dans Gösterisi Mahalle Orkestrası Konseri
Unutulmamalıdır ki, Cumhuriyet rejimi, 1923’te, kendi toprağından öteyi vatan bilmeyen yoksul köylüler ülkesinde kurulmuştu. Gazi Mustafa Kemal’in Cumhuriyete doğru yürürken 1922’nin 1 Kasımında söylediği üreten köylü milletin efendisidir özdeyişi köylüyü çiftçi yapma ve kendi kaderine egemen olma hedefini gösteriyordu. İddialı hedeftir. Çünkü yoksulların zaferi ile sonuçlanan Milli Mücadelenin başta köylüler ve işçiler olmak üzere emeğin seferberliğiyle gerçekleştiğinin bilincindeki kadrolar bu toprakları bir ziraat memleketi olarak tanımlıyor ve işe 1924’te Köy Kanunu’nu çıkararak başlıyorlardı. Bu gelişmenin ana taşıyıcı kolonu örnek çiftlikler olacaktı. Ve bunun ilk örneği de AOÇ, Atatürk Orman Çiftliği’dir. Gelin Çiftliğin kuruluş yıllarına özet olarak bir göz atalım.
Atatürk Orman Çiftliği, bir özgürleşme hareketinin, özellikle tarımsal emeği, tarımı dönüştürme hareketinin deney alanı olmuştur. Bu proje, esas olarak kırsal insanın dönüştürülmesine yönelik Köy Enstitüleri ve Halkevleri ile birlikte değerlendirilmelidir.
Çiftlik, umutsuzluğun yerini güvene, kaderciliğin yerini mantığa, geleneksel olanın yerini bilim ve tekniğe bırakmasının en çarpıcı örneğidir.
Ankara’nın hemen yakınında, özellikle de son derece verimsiz, çorak ve bataklık bir alanın seçilmiş olması bir rastlantı değildir. Bu örnek kamu girişimi, genç Cumhuriyetin kararlılığının ve iradesinin de göstergesidir. Bozkır ve bataklıktan, bilim ve tekniği kullanarak ve uygulayarak kamu girişimciliğinin en güzel örneği verilmiş ve örnek bir çiftlik yaratılmıştır.
Proje, tarımsal bir çiftlik yaratılmasının ötesindedir. Tarımın kendisiyle ilişkili sınaî üretimi de gerçekleştirecek biçimde, birlikte geliştirilmesi ve bunlardan da önemlisi üretici güç insanın eğitilmesi ve dönüştürülmesi projesidir. Çiftlik için özellikle uygun çevresel koşulların olmadığı verimsiz topraklara sahip alanların seçilmiş olması, önyargıların yıkılması, olanaksız görünenin gerçekleştirilmesi, her şeyden önce halka, kendi gücüne güven duygusunun kazandırılması isteğinin önemli bir göstergesi olarak görülmelidir. Bu konuda Gazi Mustafa Kemal’in şu sözü çok çarpıcıdır: “Biz ıslah etmezsek kim ıslah edecek!” ve Gazi’nin talimatı nettir; “Yeşili görmeyen gözler renk zevkinden mahrumdur. Burasını öyle ağaçlandırınız ki kör bir insan dahi yeşillikler arasında olduğunu fark etsin”.
14 Temmuz 1929 tarihli bu fotoğrafta Gazi’nin hüzünlü hali belki de AOÇ’nin bugününü öngörmesindendir.
Çiftlik, 5 Mayıs 1925 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendi adına 20 bin dekar civarında bir arazinin satın alınmasıyla Gazi Orman Çiftliği adıyla kurulmuş, aynı yıl içinde çevreden alınan arazilerle birlikte toplam arazi büyüklüğü 102 bin dekara ulaşmıştır. Daha sonra ülke çapında yaygınlaştırılan bu örnek çiftlik diğer çiftliklerle birlikte 11 Haziran 1937 tarihinde Atatürk tarafından Hazine’ye bağışlanmıştır. Atatürk’ün bu bağışının ardında bir anlamda, o dönemin toprak reformu çözümlerine karşı olanlarla, devlet yöneticilerine bir özveri dersi verme isteği olabilir. Hazineye bağışlandığı tarihte, Çiftliğin Ankara dışındaki arazileriyle birlikte toplam 154 bin dekar arazisi bulunmaktaydı. Peki ya 2021’i yarılamışken?
Gazi Orman Çiftliği’nin oluşturulmasındaki kuruluş amaçlarına yakından baktığımızda nelerin yitirilmiş olduğu daha iyi anlaşılmaktadır:
Tahıl cinslerinin ıslahı için yeni türlerin araştırılması, halka tanıtımı ve dağıtımı,
Hayvancılığın özendirilmesi, yeni cins ve ırkların araştırılması, başarılı olanların halka tanıtımı,
Üretilen tarım ürünlerinin işlenerek değerlendirilmesi ve halka sunumu,
İklim koşullarına uygun yerli ve yabancı meyve türlerinin üretimini yapmak, halka göstermek ve bölgede yaygınlaştırmak,
Bağcılığı geliştirmek ve halka tanıtmak,
Bilimsel yöntemlerle ağaçlandırma yapmak, korular, ormanlar oluşturmak, yurt çapında ağaçlandırmayı özendirmek,
Çiftlik ve bölge için gerekli meyve ve bağ fidanlarının üretimi amacıyla fidanlıklar kurmak,
Makineli tarıma geçiş için gerekli ziraat alet ve makine üretimine yönelik atölyeler kurmak,
Tarım öğretimini uygulamalı olarak pratik dersler ve stajlar yoluyla halka yaygınlaştırmak,
Çiftliğin ürettiği gıda maddelerini doğrudan halka satmak,
Kooperatifçiliği özendirmek, önemini halka göstermek, tarımın her kolunu kurarak ideal bir çiftlik modeli oluşturmak.
Görüldüğü gibi AOÇ, üretici güç insanın dönüştürülmesi, tarımın ilişkili olabileceği sınaî üretim ile birlikte geliştirilmesi, halkın gereksinmelerinin sağlanması, temiz ve sağlıklı gıda üretimi gibi hedeflere birlikte ulaşmaya yönelik kapsamlı bir tasarının ürünüdür. AOÇ tarım ve hayvancılıkta modern yöntemlerle elde edilen ürünü kendi fabrika ve atölyelerinde işlenmesi ve pazarlanmasını da içeren tümleşik bir model içermekteydi. Buradaki, insanın dönüştürülmesi ve özgürleştirilmesi projesi, gerek bilim ve tekniğin kullanılarak üretkenliğin artırılmasına, gerekse de tarımsal işgücünün eğitimi ve kooperatifleşme yoluyla kolektif aklın inşasına dayalı bir projedir.
A.O.Ç, bir örnek çiftlik olmasının yanı sıra aynı zamanda bir okul, eğitim-araştırma kuruluşu niteliğinde idi. O tarihlerde, modern tarım tekniklerinin yaygınlaştırılması için köylü çocukları Çiftlik’te ders görüyordu. Diğer yandan, Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne girecek olan lise mezunlarının bir yıl süreyle Çiftlik’te tarım işçisi olarak çalışması şart koşulmuştu. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde en saygın eğitim kuruluşlarından biri olan ziraat, veterinerlik, ziraat makineleri mühendisliği dallarında eğitim veren bu okul öğrencileri o yıllarda tüm gün boyunca Çiftlik’te yaşayarak staj görürlerdi.
Yeri gelmişken 2011 yılında AOÇ Müdürlüğü tarafından açılan Logo yarışmasından da kısaca bahsetmekte yarar vardır. Yarışmaya katılan 1100 eserden sadece Atatürk’ün traktör üzerindeki fotoğrafının çizildiği, Atatürk’ün el yazı karakteriyle Atatürk Orman Çiftliği yazısının ve AOÇ’nin kurulduğu yıl olan 1925 ibaresinin yer aldığı D. Erhan Yalvaç’ın eserine mansiyon ödülü verilmiş olup, o da kullanılmamıştır. Ben bu logoyu çok sevdiğim için yazıyı bahane edip sizlerle paylaşmak istedim.
D. Erhan Yalvaç’ın eseri
Merkez Lokantası
Cumhuriyetin kalbi, devrimin başkenti Ankara’nın giderek unutulan bir geleneği vardır: İçkili Lokantalar. Bu mekânlar meyhane değildir. Menüleri, masa ve servisleri çok daha farklı ve özenlidir. Müdavimleri de öyledir.
İki dost: İsmet Paşa ve Gazi Mustafa Kemal Merkez Lokantasında
Merkez Lokantası’nın ilk nüvesi, 1925 yılında Çiftliğin kurulacağı bataklığı, sık sık yerinde inceleyerek ve zaman zaman da bizatihi işin başında bulunan Gazi Mustafa Kemal için sabahları bir kahve içebilsin, öğle vaktinde yemeğini yiyebilsin diye yapılan sundurma/mutfak ile başlar.
Sundurma, barakaya; baraka da müştemilata dönüşür. Ve Gazi Paşa, devrimin bazı kritik dönemeçlerini bu mekânda akşam kurduğu bilgin dost sofralarında biçimlendirir.
1930’lu yıllarda lokanta haline getirilip Tarım Bakanlığının işletmesine verilen ve 1956 yılında son şekline Alman mimarlar vasıtasıyla getirilen mekân, 1962 yılında özelleştirilerek hizmet vermeye başlamıştır.
Lokanta, 80 yılı aşkın tarihi ile nerede ise Ankara’nın en eski lokantası idi ve icra yoluyla boşaltılmadan önce her biri yüksek kalibreli, becerikli ve güler yüzlü 30’ar yıllık tecrübeli mutfak ve servis elemanları vardı. O nedenle de, o sağlam gelenek sürdürülebiliyordu.
Merkez Lokantası, Atatürk’ten sonra da uzun yıllar Başkentin kalbinin attığı mekânlararasında yer aldı. Bakanların, milletvekillerinin, Ankara bürokrasisinin, yabancı diplomatların, aydınların bir zamanlar müdavimler arasından yer aldığı Merkez Lokantası, tam anlamıyla Cumhuriyete tanıklık etmiş bir toplumsal hafıza merkezi idi.
Yıllarca damak çatlatan lezzetler eşliğinde, vatanın gözyaşlarını dindirmek için çeşitli tartışmaların / fikirlerin havada uçuştuğu Merkez Lokantası, kapatılmadan az önce 250 kişilik ana salonunun yanısıra, 80 misafirin ağırlandığı Ata Salonu ve devasa bahçesiyle, başkentin vazgeçilmezleri arasındaki yerini koruyordu.
Üç silahşör
Lokantanın ileri üçlüsünde hiç değişmeyen, eskimeyen lezzetler vardı. İlki, lokantada her gün çıkan tereyağlı su böreği. Merkez Lokantası’na rakı sofrası için gelenler dahi çoğu zaman kavun – peynir yanında açılışı su böreği ile yapıyordu.
İkincisi, kıvamında lif lif olmuş pamuk gibi kuzu tandır. Bence Ankara’daki tandırlar içinde ilk üçe kesin girerdi.
Üçüncüsü de, Gazi Paşa’nın temel değişmez sofra dostu, Erzurum’un İspir ilçesinden getirilen fasulye ile 1930’dan bu yana aynı bakır kaplarda pişirilen etli kuru fasulye. Bir de tüm bunların yanında günün zeytinyağlısı. Hele de enginar denk geldi ise yemede yanında yat gerçekten.
Başkentin adını taşıyan Ankara Tavayı tadabilmek için ise perşembe günü restoranda olmak lazım(dı). Pilav ve kuzu eti ile hazırlanan Ankara Tava, adına yakışır şekilde gerçekten lezzetliydi. Pazar günleri ise lokantada bambaşka bir lezzet olan ve günümüz de usta işi yapılanın da azaldığı Talaş Böreği servis edilirdi.
Mekanın balık mevsimindeki kıvamında ızgaraları, racona azami özen gösterilerek pişirilmiş ve görüntüsü ile hem gözlere hem de damaklara hitap eden zeytinyağlı mezeleri de not edilmeyi yeterince hak eden lezzetler arasındaydı. Ve bir de, damakları bayram yerine çeviren ve yıllarca aynı ayardaki beyaz peynir ile mevsimin icapları dâhilinde tedarik edilen malzeme ile yapılan baş tacı tatlılar da unutulmaz.
Ve sarı votka
Efendim, bürokrat da denir de ama aslı homomemuruslardır. Yukarıda da değinmiş idim; öğlen yemeklerinde bir dönem çok gidilirdi. Mehmed Kemal sitili öğlen rakılarından imtina edenler ya da mesaide içki kokusu çakılmasın diyenler için lokantanın sarı votkası birebirdi.
Limon kabuğu ve karanfille hem hal olmuş ve uzun süreler dinlendirilmiş votkanın tadı, gerçekten mükemmeldi. Mekân, sarı votka geleneğini kapanana kadar büyük bir özenle sürdürmüştür.
Bitirirken not etmeliyiz kiArtık ne AOÇ, ne de Merkez Lokantası var!…
Cumhuriyetin Ankara’sı, nerede ise son çeyrek asırdır çok tahrip oldu. Birçok kent suçuna ev sahipliği yaptı. Ve Ankaralı yurttaşlar, sessizliğe bürünerek bu suça en hafif deyimi ile yataklık yaptı. Bu konuda çokça düşünmek ve emek sarf etmek lazımdır. Gazi Paşa’nın mirası yok edilmiştir.
Büyük usta Nazım Hikmet’in birkaç dizesi ile yazımızı noktalayalım;
(..)
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
Son notlar (1) Bu alt kısmın yazılmasında geniş ölçüde; H. Çağatay Keskinok (2000) Atatürk Orman Çiftliği: Kuruluşu, Sorunları ve Gelişme Seçenekleri İçin Öneriler. Mimarlık Dergisi. S.292.s.43. Ankara (2) Merkez Lokantasına ilişkin menü fotoğrafları 2012 Ekim ayında uber dost Engin Bural tarafından çekilmiştir. 2012 sonbaharında Saray inşaatı nedeniyle müşterisiz ve dolayısıyla gelirsiz bırakılan lokanta / işletme kira borcu gerekçe gösterilerek icra yoluyla boşaltılmış ve iki yıl sonra da İstanbullu bir içkisiz kebap zincirine devredilmiştir.