Blog

Ayrancının fark yaratan lezzetleri: Topraktan bardağa Kuzgundokuz salebi

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Yüksek lisansını ve doktorasını aynı bölümde tamamladı.

Daha önceden de gazetemize konuk olmuş olan KuzgunDokuz’u bu sefer başka bir özgün yönüyle ele aldık. Aslında nitelikli Türk kahvesi ve el yapımı cheesecakeleriyle Ayrancı’da nam salmış olan bu Kafe’nin, topraktan bardağa bütün süreçlerine dahil oldukları salepleri de çok leziz. Bir şey için çaba harcamanın zaman ve nakit kaybı olarak görüldüğü günümüzde, KuzgunDokuz’un sahipleri Ali ve Önder misafirlerine güvenilir ürün sunabilmek için kolları sıvamış. Salebin KuzgunDokuz’daki serüvenini Ali Taşyürek ile konuştuk.

“Tulumumu galoşumu giyip öğütme aşamasına geçiyorum.”

Öyle ki Ali Bey için salep yetiştiriciliği ve salep yapımı bir hobi olarak başlamış. Daha sonra memleketi de olan topraklarda, Sivas ve Yozgat arasında bulunan ve rakımı 1600-2100 metre olan Akdağlar’da yetişen salep bitkisinden yaptığı salebi KuzgunDokuz’da misafirleriyle buluşturmuş. Türkiye’nin Kahramanmaraş, Toroslar, Burdur, Bucak gibi birçok yerinde, farklı kök yapılarına sahip salepler yetiştirildiğini ancak kendilerinin tercih ettiği salep kökünün çatal salep olduğunu ve bunun coğrafi işaretli bir ürün olduğunu söylüyor Ali Bey. Aynı zamanda bu çatal salep aroması ve yüksek tutuculuğuyla farklı bir yapıya da sahip.

Topraktan bardağa diye tabir ettiği süreç hasat ayı olan Haziran’da 15-20 gün Akdağlar’da kalmasıyla başlıyor. Salep bitkisi fotoğrafta da görüldüğü üzere yumrulu bir köke sahip ve bildiğimiz orkide familyasından. 

Genel olarak 2, çok nadir 3 yumruya sahip olan salebin yumrularından yumuşak olanı tohumluk olarak saklanıyor. Ali Bey süreci şöyle anlatıyor: “Toplanan salepler yıkanıyor, kaynatılıyor ve 10-12 gün kurumaya bırakılıyor. Kuruyan salepleri öğütmek üzere Maraş’ta bir taş değirmene götürüyorum. Burada tulumumu galoşumu giyip öğütme aşamasına geçiyorum. Isıtmadan ve yapısını bozmadan yavaş yavaş öğütme sürecini tamamlıyorum. Misafirlerimizin katkısız bir salep içtiğinden emin olmak için salebin her aşamasında bizzat bulunuyorum.” 1 kilogram toz salep elde edebilmek için 1000-4000 kök salep gerektiğini de ekliyor. Bu sürecin meşakkati ortaya mis gibi kokan salep tozunun çıktığını düşündürtse de öyle değil.  Kışın vazgeçilmez içeceklerinden olan ve ağızda tatlı bir his bırakan salebin toz halinin topraksı bir kokusu var ve insan onun nasıl böylesine güzel kokan bir şeye dönüştüğüne şaşırıyor. Bunun cevabını ise Ali Taşyürek şu şekilde veriyor. “Salep tozu eğer bembeyaz görünüyorsa, kokusu tatlı ve yapaysa onda büyük ihtimalle katkı maddesi vardır. Salep tozu içilecek hale gelirken önce şekerle ovuluyor ve aktif hale getiriliyor, daha sonra süt ekleniyor ve yavaş yavaş pişiriliyor. Nişasta ya da başka bir aroma ve katkı maddesi eklenmiyor.” Salebin sunumu alışılagelmiş olan tarçın ve benim ilk kez burada gördüğüm kurutulmuş gülle yapılıyor. Tarçın şeker dengesini sağlamak, gül ise tatlandırmak için kullanılıyor. Ancak Ali Bey salebi önce hiçbirini kullanmadan tatmanızı öneriyor. Bu şekilde salebin gerçek tadına varmak mümkün. 

Ali Bey de emeğin çok kıymetli olduğunu vurgulayarak misafirlerine doğal ve güzel ürünleri sunmayı sevdiğini söylüyor. Ayrancı’daki diğer kafeler gibi KuzgunDokuz da Ayrancı’nın mahalle kültüründen dolayı burada var olmayı tercih etmiş. Birçok farklı bölgeden seçilen çekirdek kahveler demlenerek yapılan Türk kahvesi ve mevsiminin taze meyvelerinden yapılan çeşit çeşit chessecakeleri mahalleli tarafından biliyor olsa da salep mahallede yeterince bilinir değilmiş. Ali Bey Ayrancı sakinlerini de saleplerinden tatmaya davet ederken, onlar için evde yapabilecekleri hazır salep kitleri de hazırladıklarını söylüyor.

KuzgunDokuz
Ayrancı Mahallesi, Kuzgun Caddesi No.9
05434978298

Su Okulu başlıyor

Ankara’da yaşanan su kesintileriyle birlikte su yeniden gündemimize girdi.
Oysa su, sadece kriz anlarında hatırlanacak bir mesele değil.

Su; kentin morfolojisini şekillendiren bir güç, yaşamın temel kaynağı, bir hak meselesi
ve geleceğimizle doğrudan bağlantılı bir varlık.

Biz de bu nedenle Su Okulu ile suyu yeniden düşünmeye, anlamaya ve tartışmaya davet ediyoruz.

Bu programda:

• Suyun oluşumundan kente ulaşma sürecine,
• Ankara’nın su kaynaklarından küresel su krizine,
• Kent hakkı bağlamında su hakkına,
• Yeşil altyapı çözümlerine ve
• “Su bir gün biterse?” sorusuna

disiplinlerarası bir çerçevede birlikte bakacağız.

🎓 5 derslik bu programla Ayrancı ve Ankara perspektifinde suyu yeniden konuşuyor, değerini birlikte yeniden kuruyoruz.

📅 PROGRAM

📍 3 Mart 2026 Salı
Suyun Şekillendirici Gücü: Ankara’nın Doğal Yapısına Morfolojik Bir Bakış
Prof. Dr. Nilgül Karadeniz

📍 5 Mart 2026 Perşembe
Ankara’nın Su Kaynakları
Onur Bektaş

📍 10 Mart 2026 Salı
Su Bir Gün Biterse?
Sinem Küçükay

📍 12 Mart 2026 Perşembe
Yeşil Altyapı Kavramı ve Uygulama Örnekleri
Prof. Dr. Nilgül Karadeniz

📍 17 Mart 2026 Salı
Kent Hakkı Bağlamında Su Hakkı
Irmak Dalgıç Bulut

💬 Suyun sadece bir tüketim meselesi değil, bir yaşam ve hak meselesi olduğunu birlikte konuşalım.

Katılımınızı bekliyoruz.

KAYIT FORMU İÇİN TIKLAYIN

Ayrancı’da bir taş baskı hikâyesi: Litografi Günleri III ve Dou Print Studio üzerine

Ayrancı, geçmişten bugüne Ankara’da sanatçıların üretim ve yaşam alanlarını iç içe kurabildikleri nadir semtlerden biri oldu; apartman dairelerinde başlayan atölyeler, bağımsız sergi mekânları ve kolektif üretim alanlarıyla zaman içinde kendine özgü bir kültürel ekosistem geliştirdi. Son yıllarda semtte artan sanat atölyeleri, baskı ve tasarım stüdyoları, küçük ölçekli üretim alanları ve inisiyatifler, Ayrancı’yı bir yerleşim alanı olmanın ötesine taşıyarak gündelik hayatla temas eden bir üretim bölgesi hâline getiriyor. Bu üretim ekosisteminin bugün en görünür ve etkili duraklarından biri ise, Türkiye’de özel ölçekte çalışan tek litografi atölyesi olan Dou Print Studio.

Türkiye’de Litografi Günleri III

Türkiye’de Litografi Günleri (Litho Days)’nin üçüncüsü, Ankara’nın gündelik yaşamla iç içe geçmiş tarihsel mekânlarından Anafartalar Çarşısı’nda gerçekleştirildi. İki yılda bir gerçekleştirilen bir etkinlik serisi olarak kurgulanan Litografi Günleri, litografinin mucidi Alois Senefelder’in doğumunun 250. yılı anısına düzenlenen ilk etkinlikten bu yana giderek güçlenen bir üretim ağına dönüşmüş durumda. 

8 Kasım–28 Aralık 2025 tarihleri arasında “Ayırma ve Birleştirme Noktası” başlığıyla düzenlenen Litografi Günleri III sergisinde yer alan tüm litografi üretimleri, Ankara’nın Ayrancı semtinde konumlanan ve Türkiye’de özel ölçekte çalışan tek litografi atölyesi olan Dou Print Studio’da üretildi. Sergide, farklı kuşaklardan ve disiplinlerden sanatçıları bir araya getiren çok katmanlı bir seçki sunuldu. Dou Print Studio’nun konuk sanatçı programı kapsamında üretilen litografilerde; Türkiye çağdaş sanat sahnesinden Levent Aygül, Emre Hüner, Merve Denizci, İlhan Sayın ve Ece Bal’ın yanı sıra Fransa’dan Alexandra Duprez, İtalya’dan Fedele Maura Friede ve Polonya’dan Anna Trojanowska’nın çalışmaları yer aldı. “Ayırma ve Birleştirme Noktası” başlıklı sergi, adını tren vagonlarının eklenip ayrıldığı teknik bir terimden alıyor. Bu kavram, litografinin temel prensiplerine-yağ ve suyun ayrışmasına, taş ile kâğıdın pres anında birleşip sonra ayrılmasına-doğrudan işaret ediyor. Sergi, yüzey ve derinlik, orijinal ve kopya, biriciklik ve çoğaltılabilirlik gibi ikilikleri yeniden düşünmeye olanak tanırken; resim, yerleştirme, metin, ses, video ve koku gibi farklı öğeleri litografiyle birlikte ele almasıyla dikkat çekiciydi. 

Atölyede kolektif üretim: Sanatçı ve usta baskıcı arasında

Dou Print Studio’nun üretim modelinin merkezinde yer alan konuk sanatçı programı kapsamında davet edilen sanatçılar, kısa süreli üretim ziyaretlerinden bir aya varan konaklamalı süreçlere kadar atölyede çalışarak litografiyi doğrudan deneyimliyor. Bu üretim sürecinin belirleyici unsurlarından biri, sanatçı ile usta baskıcı arasındaki iş birliği ve etkileşim. Bu nedenle Dou Print Studio’da ortaya çıkan işler, tekil bir sanatçı imzasından çok, bilgi aktarımına ve karşılıklı öğrenmeye dayalı kolektif bir üretim sürecinin ürünü olarak şekillenmesini sağlıyor. Bu süreçte sanatçılara, atölyenin teknik ve üretim bilgisini taşıyan usta baskıcı Doğu Gündoğdu eşlik ederken, Naz Önen atölyenin proje koordinatörlüğünü üstleniyor. 2020 yılından bu yana atölyede üretilen litografilerin bir bölümü ise bu günlerde, Litho Wall kapsamında Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nde sergilenerek, atölyede üretilen işlerin müze mekânında farklı bir okuma düzlemine taşınmasına olanak tanıyor. Böylece litografi, hem mahalle ölçeğinde hem de kurumsal sergi bağlamında dolaşıma girmiş oluyor. Müze Cafe alanında, her üç ayda bir yenilenecek olan Litho Wall’da yer alan çalışmalar aynı zamanda satışa da sunuluyor.

Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi / Müze Cafe Litho Wall

Litografinin zanaatla kurduğu bağ

Litografi, 18. yüzyılın sonlarında geliştirilen ve yağ ile suyun birbirini itmesine dayanan özgün bir baskı tekniği. Sanatçının doğrudan kireç taşı üzerine çizim yapmasıyla başlayan bu süreç, taşın kimyasal olarak hazırlanması ve pres altında kâğıda aktarılmasıyla tamamlanıyor. Çoğaltılabilir yapısına rağmen, her baskının tek tek el emeğiyle üretilmesi, litografiyi hem zanaate hem de çağdaş sanata eşit mesafede konumlandırıyor. Tarihsel olarak haritalardan afişlere, belgelerden sanat eserlerine uzanan geniş bir kullanım alanına sahip olan bu teknik, bugün Dou Print Studio gibi bağımsız atölyeler aracılığıyla yeniden güncel bir üretim ve düşünme alanı olarak ele alınıyor. Litografinin bu denli sınırlı sayıda atölyede uygulanabilmesinin temel nedeni, tekniğin yüksek maliyetli altyapı gerektirmesi ve uzun bir teknik deneyim sürecine dayanması. Kireç taşlarının temini, ağır presler, kimyasal süreçler ve ustalık gerektiren baskı aşamaları, litografiyi bireysel sanatçı atölyeleri için neredeyse erişilemez kılıyor. Türkiye’de bu koşulları bağımsız ve sürdürülebilir bir modelle bir araya getiren nadir örneklerden biri, hatta özel ölçekte çalışan tek atölye, Ayrancı’da konumlanan Dou Print Studio. Teknik altyapı ve uzun soluklu üretim gerektiren bu atölyenin Ayrancı’da konumlanması, rastlantısal bir tercih olmaktan çok, semtin kültür–sanat belleğiyle kurduğu sürekliliğin bir parçası olarak okunabilir. 

Mahalle ile temas eden bir sanat alanı

Dou Print Studio’nun Ayrancı’da konumlanması, mahallenin geçmişten bugüne şekillenen kültür sanat ortamına çağdaş ve özgün bir katkı sunuyor. Açık atölye etkinlikleriyle zaman zaman izleyiciye ve mahalleliye kapılarını açan stüdyo, bu karşılaşmalar sayesinde sanat üretimini yalnızca izlenen ya da uzaktan takip edilen bir faaliyet olmaktan çıkarıp, mahalleyle doğrudan temas eden bir sürece dönüştürüyor. Bu çerçevede Dou Print Studio’nun hikâyesi, Ayrancı’nın üretmeye devam eden kültürel hafızasını bugün de görünür kılıyor.

DOU PRINT STUDIO 
Güvenevler Mahallesi, Kuzgun Caddesi, 57/A, Ayrancı, Ankara,
Instagram: @dou.printstudio

Tarihçiler Derneği’nden Karamanlıca ve Osmanlı Türkçesi seminerleri

Ayrancı Güvenevler Mahallesi Yeşilyurt sokağında bulunan “Tarihçiler Derneği” uzman akademisyenler yürütücülüğünde “Karamanlıca” (Yunan harfli Türkçe) ve “Temel Seviye Osmanlı Türkçesi” adı altında iki seminer serisini çevrimiçi olarak sunuyor.

Karamanlıca” Seminerleri katılımcılara Yunan alfabesiyle yazılmış Türkçe metinleri okuma, çözümleme ve tarihsel bağlamına yerleştirme becerisi kazandırmayı amaçlıyor. Öğrenciler ve meraklıları için hazırlanan bu seminer serisinde metinlerin dil, kimlik, aidiyet ve kamusallık ilişkilerini görünür kılan kültürel pratikler de ele alınıyor. Semineri tamamlayan katılımcılar 8 hafta sonunda Karamanlıca metinleri, roman ve hikayeleri rahatlıkla okuyabilecek seviyeye geliyorlar ve katılım sertifikası alıyorlar.

Çevrimiçi olarak devam edecek olan “Temel Seviye Osmanlı Türkçesi” seminerinde ise alfabe ve temel dil bilgisi kuralları öğretiliyor. Tamamen yeni başlayanlara, öğrenci ve meraklılarına Osmanlı Türkçesi öğretmeyi amaçlayan 12 haftalık seminer sonunda katılımcılar Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet döneminin basılı kaynaklarını okuyabilecekler. Semineri tamamlayanlar dönemin en popüler mizah dergisi olan “Akbaba” dergisi gibi dergileri, gazeteleri, edebiyat eserlerini orjinalinden okuyabilecekler ve katılım sertifikası alacaklar.

Tarihçiler Derneği (TAD), üç yıldır tarih ve sosyal bilimler alanında aktif olarak çalışmalar yürütüyor ve farklı dönemler üzerine çalışan tarihçileri ile sosyal bilimcileri bir araya getiriyor. Ortak akademik çalışmaların yürütülmesini teşvik ederken bilimsel üretimi destekliyor. Bu kapsamda ortaya çıkan belge ve dokümanları arşivliyor; düzenli yayınlar, etkinlikler, sempozyumlar ve konferanslar aracılığıyla kamuoyuyla paylaşıyor. Dernek, toplumun kültürel gelişimine katkı sunmayı amaçlıyor ve özellikle gençlerin tarih ile sosyal bilimlere yönelik akademik ilgilerini güçlendirmeyi önemsiyor. Tarih bilincini yaygınlaştırmak için eğitim programları, seminerler ve projeler geliştiriyor. Bu çerçevede verdiği seminerlerin yanı sıra TAD, konuşma serileri, çalıştaylar ve konferanslar da düzenliyor.

Daha fazla bilgi için: https://historiansnet.com/

27 Aralık “Ankara Günü” nasıl kutlanmalı?

Ankara’nın Osmanlı-Türkiye siyasi tarihine girişi 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın gelişi ile olmuştur. Bugün Ankara’dan bahsediyorsak, 27 Aralık gününü ve Mustafa Kemal Paşa’yı anmadan olmaz.

Bu konuda Nutuk, en önemli kaynaktır. O dönemin aktörlerinin Nutuk’tan biraz daha fazlasını anlattığı, ancak Nutuk’taki akışa da sadık kaldığı hatıratlar bu süreci farklı gözlerle aktarmaktadır. Nutuk ve hatıratlar dışında, Devlet Arşivlerindeki  belgeler ile hem Ankara’nın çevresinde gelişen olaylar hem de 1919 Eylül’ünde Sivas’ta başlayan sürecin tüm detayları görülebilir.

Cumhuriyet tarihimizin bazı önemli günleri, çeşitli şekillerde bayrama dönüşmüş ve resmi bir şekilde kutlanmaktadır. 13 Ekimde Ankara’nın başkent oluşu, 23 Nisan’da Büyük Millet Meclisi’nin açılış, 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanını bu şekilde anabiliriz. Oysa Ankara şehrinin, imparatorluktan cumhuriyet geçişte, bir cumhuriyet şehrine dönüşme süreci 27 Aralık günü başlamıştır.  Diğer bütün takvim günleri Ankara için tali tarihlerdir. Ankara tarihinde 27 Aralık’ta ortaya çıkan irade, imparatorluğun payitahtı olan İstanbul işgal edilince Ankara’da açılan meclis, buradan yönetilen Milli Mücadele ve kazanılan savaş…

Ankara tarihi, yanlış olduğunu ispat da etseniz bir türlü tekrarlanmasını engelleyemediğiniz tevatürlerle ve birbirini tekrar eden kurmaca hikayelerle dolu. Bütün bu hikayelerin yanında, 1919 yılının koşulları içinde Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelmesinin pratik nedenleri olduğunu görüyoruz. 1892 yılının son günü tarihi Berlin-Bağdat Hattı’nın güzergahında Eskişehir aktarmalı da olsa İstanbul’la kesintisiz ulaşıma başlamış olması ve imparatorluğun son Ankara Valisinin Eylül ayı içinde tutuklanıp, İstanbul’a gönderilmiş olması gibi. Ayrıca şehre adını veren üzümleri ve bağları, şehre mizacını veren tiftik keçilerini; keçilerin üzerine kurulan dokumacılığı ve uluslararası ticareti de unutmamak gerekir.

Burada kutlamanın, içi boş bir kavram olduğunu söylemek gerekiyor. Özellikle sosyal medya hesaplarından, günün anlam ve önemine uygun olunduğu düşünülen bir çift güzel söz paylaşımları için, bu uyarıyı yapıyorum.

Kutlamaların içini doldururken, ne kutladığımızı ve onu neden kutladığımızı da bilmemiz gerekir. Ankara’da 27 Aralık gününü nasıl kutlayabiliriz? Bugün şehrin milletvekillerinin gündemine bile girmeyen, belediye başkanlarının bir ikisi dışında varlığından bile haberi olmadıkları 27 Aralık gününü nasıl kutlamak gerekir?

27 Aralık günü, “Ankara Günü” olarak ilk defa 1932 yılında Halkevi merkezli etkinliklere kutlanmaya başlamıştır. Gazete taramalarında, etkinliklerle ilgili görsel ve açıklayıcı bilgiler bulmak mümkündür. 1932 yılında 27 Aralık günü; Ankara’nın çeşitli yerlerinde sabah, öğle ve akşam ayrı ayrı törenler yapılmıştır. Resmi tatil ilan edilmiş ve dükkanlar da kapalı kalmıştır. Sokaklar bayraklarla donatılırken, resmi binalar ışıklandırılmıştır. Özellikle gündüz gerçekleşen kutlamalarda, büyük bir kalabalık Ankara’da şehir merkezinde toplanmıştır. Kutlama heyeti, 27 Aralık 1919’un aslına uygun canlandırılabilmesi için Ankara’nın köy ve kazalarından halkın gelmesini sağlamıştır. 27 Aralık 1932 günü, Ankara’nın köy ve nahiyelerinden gelen Ankaralılar ile birlikte halkın katıldığı, protokolün olmadığı bir bayram olarak tarihe geçmiştir. Cumhuriyet bayramlarında olduğu gibi stadyum veya kapalı alanlarda değil, şehrin farklı noktalarında halkın katılımı ile kutlamalar yapılmıştır.

Sonraki yıllarda bu kutlamalara bir koşu eklenmiştir. Aslında geniş ölçekli kutlamaların yerini, bu spor faaliyetine bıraktığı görülmektedir. 1936 yılında “Ankara Koşusu” olarak başlamış, daha sonraki yıllarda adı “Atatürk Koşusu”na  çevrilmiştir. Her yıl düzenli yapılan bu koşu, günümüze kadar bu adlandırma devam etmektedir. Ancak güzergahında ve gününde çeşitli değişiklikler yapılmaktadır.

27 Aralık “Ankara Günü”, kültür, sanat ve sporun halkla buluştuğu protokolsuz bir bayram olarak yeniden kutlanmaya başlanmalıdır. Ankara için resmi tatil ilan edilmeli, ulaşım parasız olmalı ve yerellerde insanların kendi katılımları ile tasarladığı etkinliklerle içeriklendirilmelidir. Belediyelerin ya da mülki idarelerin büyük platformlarda, büyük paralar harcayarak yapacağı büyük konserler değil de, mahalle aralarında günün anlam ve önemine denk gelen, amatör ruhun kendini ifade edebileceği kürsüler bulacağı daha mütevazı işlerle kutlama yapılmalıdır. Bu günün en büyük kazanımı olan ve Ankara’ya çok yakışan “Atatürk Koşusu”nun günü ve güzergahı da aslına uygun hale getirilmelidir.

Ayrancım Derneği yönetimi yenilendi

Ayrancım Derneği olağan genel kurulu 6 Aralık 2025 tarihinde gerçekleştirildi. Yapılan seçim sonucunda 3 yıl süreyle görev yapacak yeni yönetim kurulu üyeleri belirlendi.
Yönetim Kurulunun ilk toplantısında yapılan görev dağılımına göre;

ALİ NECATİ KOÇAK (Y.K. Başkanı)
YASEMİN CİHAN BEKAR (Genel Sekreter)
RAMAZAN TOPOĞLU (Sayman)
DİLEK METİN SERT (Y.K.Üyesi)
GİZEM GÖKŞEN TOPOĞLU (Y.K.Üyesi)
ÇAĞLA AKINCI UYSAL (Y. Üye)
HANDAN HASANOĞLU (Y. Üye)
SEVİYE ARDIÇ ÇELİK (Y. Üye)
GÜLDANE TENÇ (Y. Üye)
IRMAK DALGIÇ BULUT (Y. Üye)
olarak görev yapacaklar.

Ayrancı benim vatanım

Tarihçi Hakan Kaynar‘la 100 dublede Cumhuriyet tarihi

Haziran ayında Meneviş Sokağı’nda bulunan Ant’i kafenin sosyal medya hesaplarında gördüğüm paylaşımda Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim üyesi olan, Radyo Arkadaş’ta programlarını dinlediğimiz, Gençlerbirliği Spor Kulübünde basın sözcülüğüne tanıklık ettiğimiz Hakan Kaynar‘ın yeni kitabı “100 Dublede Cumhuriyet Tarihi imza günü yapılacağı söyleniyordu. Daha önce YouTube da Uğur Mumcu A.G. Vakfı tarafından hazırlanmış videolarını izlemiş, gene Ant’i kafede Mayıs ayındaki “Ankara Rüzgarı” isimli konuşmasında dinlemiş ve aklımın bir köşesine kayıt etmiştim. Kitabın isminin yarattığı merakla hemen satın aldım. Ablam kitabı alıp incelemeye başladığında tesadüfen Hakan’ın amcası Uğur Kaynar’a ait bölüm gözüne çarptı, heyecanla bana halk odasından arkadaşım Serap’ın eşi olmalı dedi. 1980 darbesi öncesi Güleryüz Sokağı’nda bulunan Halk Odası ile ilgili sohbet etmeye başladık. Ablamın o zamanki arkadaşları Serap, Uğur Kaynar ile Hatice de Erdal Ayrancı ile evlenmişti. O zaman çok yakın olan bu dört kişi arkadaşlıklarını yıllarca devam ettirmiş ne yazık ki Uğur Kaynar ve Erdal Ayrancı Madımak’ta yitirdiğimiz 35 canlarımızdan ikisi olmuştu. (İleride o zamanki Ayrancı Halk Odasında emek veren kalbi soldan atan devrimci büyüklerimiz başka yazının konusu olacak.

İmza gününde Hakan Kaynar önce kitabından seçtiği iki bölümü okudu. Bu bölümler “akranım sandığım” dediği Sevgi Soysal ve amcası Uğur Kaynar’a atfedilen bölümlerdi ki, her ikisi de benim ilk okuduğum bölümler olmuştu.

Kitabımı “aynı vatanı paylaştığım komşumuz Seval Başgül‘e” diye imzaladı. O kavramın da verdiği merakla kitabı okudum. Ayrancı’ya vatanım diyen birini tanımayan tüm komşularımın da tanımasını istedim. İmza gününde sözleştiğimiz röportaj öngöremediğimiz koşullar nedeniyle bu sayımıza kaldı. Aradan geçen bu üç ay içinde Hakan Kaynar yeni kitabını yayına hazırlamış. İsmini şimdilik yazmadığım o kitabı da Ekim ayında ikincisini gerçekleştireceğimiz Ayrancı Festivalinde tanıtmak dileğimizdir. 

Kitabın editörü Mesut Ergün “Bu sofranın konuğu sizsiniz. Sohbeti Hakan Kaynar hazırladı” diyor, buyrun sohbete…

Seval Nuray Başgül ve Hakan Kaynar

Kitabınızın ilk tanıtımını ve imza gününü vatanım dediğiniz Ayrancı’da gerçekleştirdiniz, sanırım bu bilinçli bir seçimdi.

Evet Ayrancı’da yaptık. Ant’i kafede, çünkü Ant’i kafe benim çok eskiden beri tanıdığım bir arkadaşımın. Ayrancı’da uzun süredir bir kafeler dönemi açıldı ya, belki onlara bir nazire olsun diye o küçük kitapçı ve çay ocağının adını Ant’i kafe koydu. Kitabı ilk çıktığında heyecanla alıp, bir günde ne kadar okunabilirse o kadarını okudu ve kitabı bizde tanıtalım hatta imza günü yapalım dedi. O sırada kitap henüz Dost Kitabevi’ne bile gelmemişti. Hem Ayrancılılar hem eş dost geldi, o küçücük mekanın içini kalabalık sayılabilecek şekilde doldurdu. Benim daha önce de söyleşilerde söylediğim gibi Ayrancı güzel, sonra da arkadaşlarım böyle şeyler söylüyorsun Ayrancı‘da kira fiyatları artıyor diye kızıyor. Bu memleketin derdiyle hemhal olunca üzülmektense bu vatan kavramını Ayrancı‘ya kadar daralttım ama Ayrancı’da da üzülmeye başladık orası ayrı konu, birazda onun için kitabın ilk tanıtımını ve imza gününü Ayrancı’da yapmak benim hoşuma gitti.

Kitabı hazırlayan arkadaşımız Metin Solmaz’da uzun bir aradan sonra Ayrancılı oldu.

Metin Solmaz kitabı basan yayınevinin sahibi. Böyle bir kitap olsa nasıl olur diye ilk öneriyi getiren de o. Uzun süre Ankara’dan uzakta yaşadı. İstanbul, Bodrum, sonra da büyük gürültü çıkartarak Ankara’ya göç etti. Önce Çayyolu taraflarında oturdu sonra oranın şehir olmadığını anladı. Aslında Ankara’nın Ankara’yı hissederek oturulacak birkaç semti var. Gide gele, gide gele Ayrancı‘nın Ankara’da sevilerek oturulacak birkaç semtten biri olduğunu kavramamış olmalı ki sonradan Ayrancı’ya gelebildi. Zamanı tam hatırlamıyorum ama Ayrancı‘ya yakın bir yerde oturduk, sohbet ettik. O böyle bir hayalinden bahsetti benim de uzun zamandır bir meydan okumaya ihtiyacım vardı, uzun süreli bir çalışmayı gerektirecek bir mesainin içine girmek istiyordum. Bu yeni telefon dünyası yani dikkatimizin sürekli dağıldı bu zamanlarda uzun soluklu bir iş yapmak zor aslında. Hani bir deadline olursa birisi beni zorlarsa yapmanın mümkün olduğunu düşünüp, bir iş tamamlamış olayım diye yazmaya istekli oldum. Hikayede böyle başladı.

Kitabın çıkış öyküsüne önsözünde değiniyorsunuz ama az çok kitabı satın almayanlar için merak uyandırması açısından biraz kitabının o Metin Solmaz’la konuşup karar verdiğiniz yolculuğunun nasıl olduğunu anlatır mısınız? Çünkü değişik bir tarihi anlayışı var ve tarih kitabından insanlar genelde ürker ama kitabın anlatımı o şekilde değil. Biraz bu serüveni anlatabilir misiniz? Cumhuriyetin 100. yılına gelmesi de hoş olmuş. 

Aslında kitabın yayınlanması 102. yılı buldu.  Metin’le benim buluşmamız gecikti. İlk başta planlarımız da mizaçlarımız da Metin Solmaz’la uyuşmadı. İlk önerisi katı kronoloji 1923, 1924, 1925 akla ilk gelse de, ben de öyle yazmaya başladım fakat belli bir süre sonra bölümler uzadı. Bu işin doğası gereği 1924 1924’te kalmıyor, belli mevzular nedeniyle on yıl önceye gidiyor 1924’ten sonra olanları zihnimiz biliyor bilmiyormuş gibi davranamıyor. Sonra ikinci denemede ben her yıldan herhangi bir konuyu seçeyim onu yazayım diye konuştuk. Bu seferde o konularla benim ilişkim aramızdaki mesafe kültürel sermayem bildiklerim bilmediklerim etkili oldu, sevdiğim konular sevdiğim insanlar dolayısıyla olmadı. 1937’yi yazarken Orhan Veli ve arkadaşları 20 sayfa oldu. Hemen arkasından 1938 Atatürk’ün ölümü 20 sayfadan az olabilir mi? Dolayısıyla kitabın hacmi giderek artmaya başladı. Bir taraftan da belli bir tarihe yetiştirmek lazım, belli bir noktada şöyle düşündüm şu yaşadığımız zamanın bir yapısı bir özelliği var. Rakı sohbetlerinde bile insanlar uzun uzun karşısındakinin anlattığını dinlemeye tahammül edemiyor. 

Genelde beni çok tanımayan, çok vakit geçirmemiş insanlarla yaptığım sohbetlerde tanıyan arkadaşlarım “ya sen de bir konuyu çok uzun anlatıyorsun, kısa kes en etkili söylemek istediğini söyle de iş bitsin” diyorlar. Hani elimizde olsa şu telefonda açtığımız pencereyi kapatmak için bir hareket var ya konuyu değiştir diye yüzüne doğru o hareketi yapacağız ya da burnuna dokunacağız. Bununla çok da inat etmemek lazım, yok ben eski konvansiyonel anlatım biçimlerine sadık kalarak yazacağım, bu da bir tercihtir ama bunun sonucunda yazdığımız az okunabilir ve bunu da göze almamız gerekir. Ama kabul edelim ki Instagram Twitter şu bu bize gösterdi ki; annemiz babamız ya da onlar yaşındaki insanlar bile görünmek, beğenilmek ve fark edilmek istiyorlar. Bu yeni sosyal medya araçlarıyla ortaya çıkan bir mesele gibi görünse de, bu her zaman böyleydi biz farkında değildik. Ezel Akay o çok güzel filmi “Hacivat Karagöz‘ü neden öldürdü” ile ilgili Kült Kavaklıdere‘de bir tarihçi ile söyleşi yaptı. Orada dinledim ve anladım ki tarih metodolojisine dair isabetli bilgi seçimi tarihçilerden ziyade sanatçılardan gelebilir. Niye bunu söylüyorum filmi hatırlarsanız çok başarılı bir kostüm seçimi var, rengarenk herkesin orasından burasından ipler sarkıyor vs. Sanat yönetmeni gelip Ezel Akay’a demiş ki insan görünmek ister. 13. yüzyılı düşündüğümüzde adamın elinde sadece bir giysisi var, yıkayıp tekrar giyecek yıkayıp tekrar giyecek. Dolayısıyla o tek kurşununu da isabetli kullanmak zorunda. O kıyafet zenginliği beni etkilemişti. Dolayısıyla ben bu yeni dünya ile mücadele etmektense buna eşlik edebilir miyim noktasına geldim. Bir bölümün adını “tarihi TikToklamak” koyacağım diye Metin’e ilettim beni ciddiyetsiz buldu. Oysa ben ceket gömlek gezen biriyim, o şort crocs, ben crocslara hamam terliği diyorum, bu tezata rağmen beni ciddiyetsiz buldu ama benim hala çok hoşuma gidiyor, çünkü reelsde öyle çalışıyor, Twitter’da, yani daldan dala, yani herhangi bir konuda uzunlamasına kalmıyoruz maruz kaldığımız hikayeler sürekli değişiyor. 1950’lere kadar gelmiştim. Sonra kendime dedim ki bütün bunları bu mantıkla tekrar yazabilir miyiz? Ve oturdum başladım TikToklamaya. O son cümle bizi nereye götürürse. Ara başlıklar da var ama onlar biten cümleyle başlayan cümleyi bağlama görevi görüyor. On yıl oldu 70 sayfa, hepsini böyle yazsam 1500 sayfa. Sonra Metin dedi ki hayatta bitmez böyle, bitse de ben nasıl basayım yeni bir şey bulmalıyız dedi. Ben de on gün düşündükten sonra bu haline karar verdik. Tamam deyince o zaman paragraftan paragrafa değil bölümden bölüme, ama bu yaptığımı bazı bölümlerde içerde de yapacağım, o daldan dala atlama aslında rakı masasının da usulüdür. Baştan kararlaştırmış olsanız dahi yönetilemez, oradaki muhabbet oradan oraya gider. Dolayısıyla kitabın belli bir noktasına kadar bunu yapabiliyorum. Diyelim ki araya haziran ayı girdi masadan ve kitaptan uzaklaştım tekrar masaya oturduğunda o refleksimi unutup eski usul devam ediyorum, neticede buradaki her bölüm bir deneme, başlığı tarih diye attık ama tarihçiler ne kadar tarih der. Bir şairin şair olduğuna şairler karar verir, şüphesiz bir yazarın tarihçi olup olmadığına da tarihçiler karar verir. Niyetim kitabın bir yerinde de söylediğim gibi tarihten önce her zaman yazar olmayı istedim. 

Hakan Kaynar

Geri dönüşler nasıl? Basının insanların ilgisi nasıl?

Kitabın basımı talihsiz bir döneme geldi. Memleket her zaman böyle imiş bir taraftan. Geçen İstanbul’a gittiğimde Ara Güler Müzesi’ne gittim. Ara Güler’in ellili yıllarda çektiği İstanbul fotoğraflarında en az beş altı tanesinde gazete okuyan insanlar var. Vapurda tramvayda gazete okunmasına alışılmış olabilir ama bir pazar yerinde, bankta.  Artık çok az gazete satan yer kaldı ama yeniliğe uyum sağlama konusunda maharetli bir toplumumuz. Siyaset Türkiye’de çok önemli yer tutuyor. Her zaman büyük olan meselenin küçük olanı yutması durumu nedeniyle bizim kendi gündemimiz kalmıyor neredeyse. 23 Mart’ta babam öldü, o gün Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanlığı adaylığı için oy veriliyordu, kitabım o gündemin devam ettiği günlere denk geldi. O ağır gündemde kimsenin küçük balıkları düşündüğü yok. Benim birkaç yakın arkadaşım yani yakın okuma yapan, okuyup geçmemişti de yazıyla hemhal olan arkadaşım var. Onların söyledikleri benim açımdan daha önemli, onlardan gelen eleştiriler olumluydu. İçlerinden birisiyle uzun yıllar sonra buluştuk. Hemen kâğıt kalem çıkardım. Söylediklerini önemsiyorum unutmamak da istiyorum not alacağım. Birbiriyle ilişkisi olmayan meselelerin sadece edebiyatla bağlanabileceğini düşünürdüm, sen bunu tarihle yapıyorsun bu yeni bir şey deyince ben kağıdı kalemi bıraktım. 

Oksijen dergisinde şair Haydar Ergülen’in kitabınızla ilgili “şiir gibi akıp gidiyor, her tarafında neşe, şenlik, açıklık yağan kitabı da yudum yudum okumanın, bakmanın zevkine doyamam.” demiş. Medyascope‘ta Müge İplikçi ile söyleşiniz benim gözüme çarpanlardı. Her ikisi de çok başarılıydı.

Müge İplikçi gerçekten çok iyi okumuş, çok güzel sorular hazırlamış ona rağmen ilk röportaj teklifi ilk imza günümde sizden gelmişti.

On yıllık komşumuz: Necip Hablemitoğlu

Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu ile…

Necip Hablemitoğlu

18 Aralık, değerli akademisyen, tarihçi yazar Necip Hablemitoğlu’nun aramızdan ayrılışının yıldönümü. 2002 yılında, 48 yaşındayken hain bir saldırıya uğrayarak aramızdan ayrıldı. Bir zamanlar komşumuz, oturduğu sokaktan geçtiğimiz, adının verildiği parkta soluklandığımız Necip Hablemitoğlu’nu tanımak, tanıtmak ve anmak için değerli eşi Şengül Hablemitoğlu ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Sıcak yaklaşımı ve samimi cevapları için kendisine teşekkür ederiz.

Şengül Hablemitoğlu

Necip Hablemitoğlu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan 1977 tarihinde mezun olmuş, Türkiye yakın tarihi ile ilgili araştırmalarını dergi ve kitaplarla okuyucusu ile buluşturmuş, Ankara Üniversitesi’nde 20 yıl Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersi vermiş önemli bir tarihçi yazar. Yakın tarihimize önemli çalışmalarıyla ışık tutmuş, aydınlıkçı, üretken bir akademisyen ve insan. Onu, ölümünün 18. yıldönümünde sevgi ve özlemle anıyoruz. Necip Bey’i iyi bir akademisyen ve insan özellikleri yanında siz nasıl anmak, anlatmak istersiniz?

Çok teşekkür ederim aklınıza geldiğimiz, benimle konuşmak istediğiniz ve Necip Hablemitoğlu’ndan bahsetme fırsatı yarattığınız için minnettarım. Necip Hablemitoğlu öldürüldüğünde 48 yaşında idi. Enerjik, hayat dolu, sevecen ve iyi bir insandı. Vicdanlı ve iyi olmak bugünlerde zor bulunan özellikler. Sıcacık bir kalbi vardı Necip Hablemitoğlu’nun ve çok merhametli bir insandı. Dediğiniz gibi en verimli, üretken olduğu zamanlarda da çaldılar bizden O’nu. Çok çalışkandı, hızlı ve pratik çalışırdı. Dayanışmacıydı. Emeğini kimseden esirgemezdi. Göçmen bir ailenin çocuğu idi, ülkesini seven ahlaklı bir yurttaştı. Her şeyin üstünde tatlı bir baba, dost, arkadaş uyumlu sevgi dolu bir eşti. Bitmez ben anlatır dururum. İnsandı, diyeyim bu kadarla susayım… 

Necip Hablemitoğlu ve Şengül Hablemitoğlu, kızları Kanije ve Uyvar… (Kaynak:T24)

Eşiniz ve çocuklarınız ile bir dönem Ayrancı’da yaşadınız. Burası belleğinizde çok acı bir olayla ilişkili belki ancak her şeye rağmen güçlü kalabilmeyi başarmış birisiniz. Üstelik iki çocuğunuzu da güçlü birer birey olarak yetiştirdiniz. Yaşamın içinde olmanın önemine vurgu yapıyorsunuz. Bir konuşmanızda “ölümden yaşam çıkarmak” üzerine bunu yaşamış, deneyimlemiş birinin çok gerçek ifadelerini görüyoruz. İnternette sizin hakkınızda araştırma yaparken, “portakal çiçeği…” adında bir blogunuza rastladım. Portakal Çiçeği sizin için ne ifade ediyor? Bu sokağa ne zaman taşındınız? Ne kadar burada oturdunuz? Bu semtle ilgili anılarınız üzerine konuşmak ister misiniz?

Ne güzel şeyler söylediniz benimle ilgili. İnsan bunları birinden duyduğunda bir garip hissediyor, mahcup oluyor. Çok teşekkür ederim. Çok bir şey yapmadım esasında, hayata katıldık sadece. Hayata katılmak çocuklarımıza karşı ebeveyn olarak en önemli sorumluluğumuz. Bunu hem Necip Hablemitoğlu adına, hem kendi adıma yapmaya çalıştım. Kızlarımızın kendi potansiyellerinin farkında, özgür iradeli bireyler olmaları için çaba gösterdim. Bu bizim ortak hedefimizdi, ben babaları varmış gibi yapmaya çalıştım. Kızlarımdan çok şey öğrendim, önce canım evlatlarım oldular. Şimdi de en yakın kadın dostlarım onlar,  29 ve 28 yaşındalar. Gururluyum anneleri olmaktan…

Ayrancı ve civarının kalbimizde ailece apayrı bir yeri var. Ben Hacettepe Hamamönü’nde doğdum. Çocukluğum Bahçelievler’de geçti. Ayrancı ise, ailemizin genişlediği, kızlarımızın büyüdüğü semt. En mutlu olduğumuz yıllar Portakal Çiçeği Sokak’ta geçti. Sokağımızın adına hayran olmuştum. Bir gün geçerken –o vakit kızlar henüz doğmamıştı–  şöyle söylemiştim
…keşke bu sokakta yaşasak.’’ Yıllar sonra o sokakta oturduk. Tam 10 yıl orada yaşadık. Ancak, en acı anılarımızın olduğu sokak şimdi. Yine de çok severim. Anlamlı benim için, bir Ankaralı olarak şehrime, Ayrancı’ya haksızlık edemem, seviyorum bu şehirde yaşamayı.

Uzun yıllar Ankara’da yaşadınız, eğitim hayatınızın ve iş hayatınızın büyük bir kısmı bu şehirde geçti. Bu şehrin ve Ayrancı’nın dönüşümü konusunda hem bir akademisyen olarak hem bir kadın olarak neler söylemek istersiniz? Günümüzde kentli kadını nasıl görüyorsunuz?

Ankara 23 yıl kadar süren bir yerel yönetim süreci geçirdi. İlginç bir biçimde gençlik yıllarıma ve akademik kariyerimin geliştiği yıllara damga vuran bir süreç bu. Düşününce öyle tuhaf ki, aynı insanın varlığı ile yaşlandık pek çoğumuz bu şehirde. Ankara Cumhuriyet’in kalbi. Cumhuriyet’in odak noktası ve büyük Atatürk’ün bu kenti başkent olarak seçmesinin kıymeti ve anlamı var. Payitahttan Cumhuriyet’e ancak böyle bir Anadolu kentinde geçilebilirdi. Ankara güvenlidir, sürprizi yoktur, sizi şaşırtmaz. Anadolu’nun tam orta yerinde bozkır denir, sıkıcı denir, deniziniz yok denir. Ancak ulaşımımız kolaydır. Ankara küçüktür, öğrenci olmak için idealdir. Çok şey söylenebilir de, en önemlisi bizim bu kente güvenen ve istirahatgahı burada olan büyük bir liderimiz var, daha ne olsun. 

Ayrancı ve civarında yaşayan, sonra buradan ayrılan pek çok kişi ne düşünüyor bilemem, bendeki acı anıları bir yana bırakırsam, gelip geçtikçe aslında çok da bir şeylerin değişmediğini görüyorum. Ankara apartmanlarının en güzelleri burada. Sokakların çoğunda yazar ve sanatçıların isimleri var. Parklar var. Çankaya Belediyesi Necip Hablemitoğlu Parkı burada. Evet içi burkuluyor insanın ancak burada yaşadığımızı bize hissettiriyor. Ankara da tabii ki betonlaşmadan payını aldı. Yüksek plazalar, çok sayıda AVM var, olsun, yine de Ayrancı ve civarı hep nostaljik. Seviyorum ben. Hep de seveceğim. Buradaki dönüşüme dair bir şeyler söylemekten çok, esasında çok Sevgili Başkanlarımıza, hem Büyükşehir hem de Çankaya Belediyesi Başkanlarımıza bir mesaj iletelim; bu da benim bir Ankaralı seçmen ve akademisyen olarak dileğim olsun. Ankara’nın sadece hizmetler bağlamında değil, mekân planlaması açısından da kadınlar için güvenli, eşit ve yaşanır bir şehir olması ne şahane olur. Bunun için örnek ilke ve uygulamaları ile Ankara Türkiye’nin kadın dostu şehri olmak için bütün koşullara sahip. Bunun için elbirliği ile çalışalım. Başkanlarımızı destekleyelim. 

Ayrancı ‘da yaşamının bir bölümünü geçirmiş, kalbini, en güzel anılarını burada bırakmış bir Ankaralı olarak bana ses verdiğiniz, Necip Hablemitoğlu’nu Ayrancılı komşularımızla bir kez daha andığımız için size çok ama, çok teşekkür ederim.