Blog

Mekânın ve hikâyenin  başlangıcı: Çarşı Undan Mamuller

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Ayrancı mahallesi yıllar içinde değişse de bazı mekânlar hâlâ bu mahalle kültürünün izlerini taşıyor. Ve bu değişimin ortasında mahalle halkının bir araya geldiği, sohbet ettiği, dostluklar kurduğu noktalar var.

Bunlardan biri de Çarşı Undan Mamuller. Yaklaşık 16 yıldır mahallelinin buluşma noktası haline gelen bu dükkân; sadece güzel kurabiyelerin, çok lezzetli zeytinyağlıların ve ev yemeklerinin satıldığı bir yer değil; aynı zamanda komşuluk bağlarının yeniden kurulduğu ve şekillendiği bir aile ortamı…

Mekânın kurucusu Semiha Sunalı buranın temeli; zincirin ilk halkası ve herkesi bir arada tutan birleştirici halka…

Çarşı’nın sahibi Semiha Sunalı ve ekibi

Çarşı’nın hikayesi nasıl başladı? Ayrancı’nın bu büyülü mekanını Semiha Hanım’dan dinleyeceğiz.

Önce sizi tanıyalım Semiha Hanım, biraz kendinizden bahseder misiniz?

1990 yılında, üniversiteyi kazandıktan sonra Ankara’ya taşındım. İktisatçıyım. Üniversite son sınıftayken finans sektöründe stajyer olarak çalışmaya başladım ve uzun yıllar yatırım danışmanı çalıştım. Ancak finans sektörü çok zorlu bir sektördü, insanı hem zihnen hem de duygusal olarak yıpratıyordu. Para ve insan bir araya gelince; insanların sokakta ya da normal hayatta görmediğiniz maskesiz hâlleriyle karşılaşıyordunuz

Peki yeme içme sektörüne geçmeye nasıl karar verdiniz? Dükkân açma hikayeniz nasıl oldu?

Zamanla finans sektöründe çalışmaktan çok yoruldum ve 2006 yılında işten ayrıldım. Kendi yolumu çizmek, kendi işimi kurmak istedim. O sırada yakın bir arkadaşım, unlu mamuller üreten bir markaya sahipti ve “Sana unlu mamuller üzerine, mahallede bir yer açalım” dedi.

Arkadaşımla oturup plan yaptık; ben iş kadınıydım, mutfakla haşır neşir değildim. Bu nedenle önce arkadaşımın yönlendirdiği bir firmada üç ay boyunca stajyer olarak çalıştım.

O arada dükkânı tuttuk ve başlangıçta satış yapmak üzere, Ankara’nın ilk süpermarketlerinden Beğendik’in ürünlerini satmaya karar verdik. İlk başta çok küçük bir işletme olduğum için çok olumlu yaklaşmadılar. “Sen butik bir yer açacaksın, ne kadar satış yapacaksın ki.” Sonra ben biraz ısrarcı çıktım. “Ben sizin ürünleriniz satmak ve bu dükkânı tutturmak istiyorum, finans sektörüne dönmek istemiyorum” dedim. Onlar da herhalde beni bu kadar kararlı ve istekli görünce ikna oldular.

Ben ürün alıp satıyorum ama aslında aklımda hep kendi yaptığım ürünleri satmak vardı. İşte aradan bir sene geçmiştir, ben artık yavaş yavaş yapmayı da öğrendim. Ondan sonra kendi ürünlerimi sunmaya başladım.

Burada tek başınıza mı çalışıyorsunuz? Ekibiniz var mı?

Emine Hanım var onunla çalışıyoruz. Daha sonra işlerimiz yoluna girince mutfakta çalışanlarımız oldu, birlikte çalıştığımız kadınlar oldu. Bir ara bir kızımız vardı. Üniversiteyi Ankara’da kazanmış ama okuyacak durumu yoktu. O üniversiteyi burada part-time çalışarak okudu. Dersten çıkınca geliyordu akşam, kapanıncaya kadar duruyordu. O çocuk öyle okudu ve şimdi çok iyi bir kimya mühendisi oldu.

Dükkandaki menünüz zamanla mı şekillendi?

Evet menü zamanla şekillendi. İnsanlar buraya bugün ne var acaba diye merak edip gelsin istedik. Tam menümüz olmasın, insanlar merak etsin, Çarşı’da değişik bir şey çıkmıştır gidip bakayım diye gelsin istedik. Her zaman olan ürünlerimizin yanında her gün bir iki çeşit de sürpriz eklemeye karar verdik. Gerçekten de insanlar merak ediyordu. Bugün ne çıktı? Ne yaptınız? diye telefon ediyorlardı.

Burası sadece bir yeme içme mekânı değil gibi… İnsanların ahbaplık ettiği, gününü geçirdiği bir durak gibi olmuş. Bu bağı nasıl kurdunuz?

Burayı ilk açtığımızda dört masamız vardı. Çok masamız olmadığı için kimsenin ayrı masası olamıyordu. Mecburen beraber oturmak zorunda kalıyorlardı. Beraber oturunca da susup oturmuyorlardı. Sonra burada dost olmaya başladılar birbirleriyle. Birlikte oturarak, yavaş yavaş arkadaşlık yapmak zorunda kaldılar aslında. Sonra da onun tadını alınca kendiliğinden beraber oturmaya başladılar. Arkadaşlık, ahbaplık etmeye başladılar. Birisi bir gün gelmezse birbirlerini arıyorlardı. O duygu herkese iyi geldi.

Yılbaşı gecelerini de kutlardık burada, pandemiye kadar da kutladık. En güzel en unutamadığım anılarımın çoğu yılbaşlarına dair sanırım. Çok güzel, çok eğlenceli olurdu. Küçücük yerde çok güzel eğlenirdi insanlar. O çok hoşuma giderdi, mutlu olurdum.

Peki Ayrancı’da komşu olmak ne ifade ediyor sizin için? Ayrancı sizin için ne ifade ediyor?

Burada komşularımla kendimi güvende hissediyorum. Yani burada bir şey olduğunda, aman dediğin zaman bir sürü insanın koşabileceğini biliyorsunuz. Kadınlar için de öyle, mahallede oturan bir kadına bir şey olduğunda en az yüz kişi koşabilecek bir yer burası.

Ben buraya Ayrancı’ya işte okulumun son dönemlerinde geldim. O kadar sevdim ki Ayrancı’yı hiç ayrılmak istemedim, hiç başka semtte de yaşamak istemedim.

Çarşı Undan Mamuller ve Mangiare: Mahallede dayanışmanın hikayesi

Çarşı, şimdi de bir dayanışma hikayesiyle karşımıza çıkıyor.

Yaklaşık bir yıl önce, Semiha Hanım’ın önce müşterisi, sonradan ahbabı olan Ahmet Bey ve Harun Bey ile Çarşı’da yeni bir şeyler denemeye karar veriyorlar. Semiha Hanım’ın tecrübesi, Ahmet Bey’in aşçılığı ve Harun Bey’in desteği birleşince ortaya Çarşı’nın yanı başında yeni ve şirin bir dükkân beliriyor. Mangiare! İtalyanca’da yemek anlamına geliyor.

Bugün Çarşı Undan Mamuller’in hemen yan tarafına açılan olan Mangiare, yalnızca bir sandviç dükkânı değil; emeğin, uyumun ve mahalle dayanışmasının bir başka hikâyesi. Mangiare’nin hikayesi biraz alışılmışın dışında; geri kalanını onlardan dinleyelim.

Mangiare’nin hikayesi…

Nasıl bir araya geldiniz?

Ahmet: Ben Çarşı’ya önceleri müşteri olarak geliyordum. Kahve içip oradan da işime gidiyordum. Her gün gidip geldikçe ben de buranın büyüsüne kapıldım ve Semiha ablayla arkadaş olduk. Sonra işten ayrıldığım dönemde yaklaşık bir hafta boyunca onlara yardım ettim, beraber yemek yaptık.

Semiha: Ahmet işten ayrılmıştı ve bana çok yardımcı oldu. Mutfağa girip sürekli fikir veriyordu: “Abla şöyle yapalım, abla böyle yapalım” diyordu. Sonunda dedim ki, “Gel o zaman beraber yapalım!

Ahmet: O kadar uyumlu bir şekilde çalıştık ki, adeta kader ağlarını örmüş gibiydi. Her şey zamanlamayla oldu. Gerçekten çok şanslı olduğum anlardan biriydi.

Peki Mangiare nasıl doğdu?

Semiha: Şimdi ben 16 yıl aynı işi yaptım. Bir noktadan sonra insan ister istemez sıkılıyor, bir yol ayrımı gibi bir şey geliyor. Mangiare’de, şu anda diğer ortağımız Harun’la birlikte “Hadi biz de dükkânı geliştirelim, daha ileriye taşıyalım” dedik. Sonra Harun’la birlikte işin içerisine Ahmet’i de dâhil ettik.

Ahmet: Semiha abla ve Harun’la önce meze çeşidini artırdık. Sonra yan dükkânı tutmaya karar verdik. İlk başta burayı bir kafe gibi değerlendiriyorduk. İçeride masa sandalyeler vardı ve biz aslında burayı biraz daha geliştirmek, bir konsept kazandırmak istiyorduk. Çünkü dükkân böyle hikâyesiz gibi duruyordu.

Bir gün Semiha ablaya, “Burada sandviç yapabilir miyiz?” diye sordum. Sonra hep birlikte konuştuk ve denemeye karar verdik.

Semiha: Ahmet sürekli yeni şeyler deniyordu. Gece çalışıp sabah “Abla bak, yeni bir sos yaptım” diye getiriyordu. Böyle deneye deneye, tada tada bir menü ortaya çıkarttık.

Buranın büyüsünü koruyarak başardık

İki farklı işletme dayanışması mahalleli tarafından nasıl karşılandı?

Tepkiler çok olumlu oldu. İnsanlar çok iyi karşıladı. İtalyan sandviç burada farklı bir hikâye oldu aslında. Bir yandan insanlara alışılmışın dışında bir şey göstermiş olduk ama aynı zamanda bu yapının ruhunu da bozmadık. Bence bu da hoşlarına gitti. Yani farklı bir deneyim sunduk ama buranın düzenini, büyüsünü koruyarak yaptık.

Peki bundan sonraki bir hayaliniz ne? Dükkanla ilgili planlarınız var mı?

Ahmet: Biz zaten şu anda buraya yoğunlaşmış durumdayız ve buradan mutluyuz. Gelecekle ilgili hayallerimiz ise başka yönlere yeni arkadaşlarla, yeni istihdam alanları oluşturmaya yönelik. Ama bunu yaparken buranın konseptini bozmamak çok önemli.

Röportajı sonlandırırken hem bir işletmeci olarak hem bir çalışan olarak söylemek istediğiniz şeyler var mı?

Semiha: Bir yerden başlamak gerekiyor ve bence en önemlisi insan yetiştirmek. Bir insanın hayatına dokunup ona bir şeyler kazandırabilmek çok değerli. Sonra bunu gördüğünüzde insan gerçekten mutlu oluyor.

Çarşı’yı biraz da komşulardan dinleyelim

Çarşı’yı hem Ayrancı’da çocukluğunu yaşamış hem de yıllardır Çarşı’nın müdavimlerinden biri olan Ali Cemal Çağatay’dan dinliyoruz.

Ali Bey 1960 yılında Ayrancı’da doğmuş, o günden beri de burada yaşıyor. Ailesi, 1927’de Ayrancı’ya gelmiş, kendisi 3. kuşak oluyor. Ali Bey bize hem Ayrancı’yı hem de Çarşı Undan Mamuller’in bugün için taşıdığı anlamı anlattı. Doğrusunu isterseniz kendisi Ankara ve Ayrancı’ya dair ayaklı bir ansiklopedi gibi… Dinlerken neler neler öğrendik ve bu sohbetin burada bitmeyeceğinin sözünü aldık.

Ben Ayrancı’nın o eski günlerini çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar tek katlı, bahçeli gecekondular vardı, aralarında da üzüm bağları… 1960’ların ortasında Meclis yapılıp sefaretler kurulunca iki katlı evler yükselmeye başladı. Ardından bakkallar, manavlar, küçük dükkânlar açıldı. Ama bütün bu değişime rağmen Ayrancı’daki mahalle kültürü hiç kaybolmadı. Yıllar içinde pek çok kişi başka yere de taşındı ama ben hep şunu söyledim: Ayrancı’nın yeri başka. Burada hâlâ güvenle dolaşabiliyorsunuz, komşuluk var, sosyal doku çok güçlü. Ayrancı bu yüzden benim için hâlâ eşsiz.

Ali Bey, bugün Ayrancı’da hala mahalle kültürünü yaşatan mekânlardan biri de Çarşı Undan Mamuller. Çarşı sizin için ne ifade ediyor?

Çarşı’nın hikâyesi çok ilginçtir aslında. Biz Semiha’yı hiç tanımazdık. Yıllarca finansçı olarak çalışmış, sonra gelip böyle bir yer açmaya karar vermiş. Semiha burada ekmek, poğaça satmaya başladı ama işin sırrı şuydu: Mahalleli bir zaman sonra onu tanıdı, tanıdıkça benimsedi ve yanında durdu. Kadınlar çok destekledi mesela; biri onunla dolma sardı, biri börek yapmayı öğretti, biri dedi ki “Hadi gel üç çeşit yemek çıkartalım” Burası böyle böyle büyüdü.

Sonra ne oldu biliyor musunuz? Daha önce sadece günaydın, merhaba deyip geçen insanlar burada oturup ahbap olmaya başladılar. Bazen diyorum Semiha’ya, keşke günlük tutsaymışız. Vallahi on tane dizi çıkardı buradan. Her çeşit insan gelmiştir buraya, hepsi bir şekilde buranın hikâyesine dahil oldu.

Sonra yan tarafa yaklaşık bir yıl önce Mangiare açıldı. Ahmet, Harun ve Semiha birlikte girdiler bu işe. Önce meze evi olarak düşündüler, sonra İtalyan sandviçlerine dönüştü. Çok da iyi oldu çünkü Ayrancı’da böyle bir yer yoktu.

Ama işin özünde Semiha artık bizim ailemizden biri. Benim çocuklara matematik derslerinde çok yardım etmiştir, evimizin anahtarını bırakabileceğimiz, gözümüz kapalı güvenebileceğimiz biri oldu. O yüzden biz artık sadece bir esnaf-müşteri ilişkisi değil; abi kardeş gibiyiz.

Burada öyle bir bağ var ki, iki gün gelmeyeyim, mutlaka biri arar: “Hayırdır, niye gelmedin, bir şey mi oldu” diye sorar. Bu sadece bana değil, buraya gelen herkese olan bir şey. İşte burayı özel kılan da bu!

Çarşı Undan Mamuller, bir dükkândan çok daha fazlası. Burada kurulan sofralar dostluklara, paylaşımlar dayanışmaya dönüşmüş ve hala da öyle. Ayrancı’nın kalbinde, kapısından giren herkesin kendini evinde hissettiği, küçük ama sıcacık bir dünya yaşatılıyor. Bu röportajı yaparak onların hikayesini sizlere duyurup, sizleri de bu dayanışma davet ettik. Umarım bir gün Çarşı’da aynı masalarda karşılaşırız!

Not: Röportajın deşifre edilmesinde desteğini esirgemeyen ve aslında bu röportajın gerçekleşmesine vesile olan sevgili Anıl’a, fotoğraflar için ise Burak Bey’e çok teşekkür ederiz.

Çarşı Undan Mamüller
Mangiare Ayrancı

Ali Dede Cad No:15/D Ayrancı/Ankara
@mangiaresandwich

Özbir Erciyas: “İçimden geçen her cümleyi duvarlara, kapılara yazmak istiyorum”

Yıkılmaya terk edilmiş binalarda karşımıza çıkan bir kelime, bir cümle; kimi zaman bir duvarı, kimi zaman bir kapıyı sarsıcı bir karşılaşmaya çeviriyor. Bu izler, kentsel dönüşümün hızla yok ettiği apartmanlara Özbir Erciyas’ın söylediği kişisel cümleler ve şehre yönelttiği içsel bir tepki olarak karşımıza çıkıyor. Dönüşüm adı altında yok edilen mimari miras ve mahalle ruhu karşısında, onun bıraktığı küçük jestler şehre yön veren zihniyete örtük bir itiraz, şiirsel bir direnç gibi aslında. Ayrancım için Özbir’le bir araya geldik; kente ve belleğine yazdığı bu notları, sokakta sanat üretmenin anlamını ve kaybolan mekanlara bakışını konuştuk.

Fotoğraflar @ankaraapartmanlari

Tanımayanlar için biraz kendinden bahseder misin? Özbir kimdir, neler yapar? Hem sokakta karşımıza çıkan yazıların ardındaki kişi olarak, hem de kişisel hikayenle.

Çok uzun bir süredir belediyede çalışıyorum, 23 yıldır. Aslında tiyatro oyuncusu olarak başladığım belediye hayatımı şu an kültür sanat projelerinde çalışarak devam ettiriyorum. Ankara’da yaşıyorum uzun zamandır. Ankara’yı çok seviyorum, topraklanıyorum burada. Öğrencilikle başlayan Ankara maceram da ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendiğim bu şehir beni her anlamda çok mutlu ediyor. Sanata ilgimse ailemden geliyor; annem ve teyzem ressam, çocukluğum resim odalarında geçti.  Sinemaya gitmek, konser dinlemek, sergi gezmek, sokakta olmak en sevdiğim şeyler. Başka türlü hayatın tadı yeterince çıkmıyor bence. 

Kentsel dönüşüme giren binaların üzerine yazılar yazma fikri nasıl doğdu? Bu pratiğin ilk kıvılcımı neydi?

Bilkent’te grafik tasarım hocası olan arkadaşım Ekin’le birlikte Molektif’i kurduk. O kediler çizmeye başladı ben de onunla beraber sokakta bir şeyler çizmeye başladım, duvar resimleri yaptık beraber. Sokakta yürürken her şey dikkatimi çekiyor. Boş boş yürüyemiyorum, birinin bıraktığı iz mutlaka dikkatimi çekiyor ve onun fotoğrafını çekip paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Kitsch objeler bile bana ilham veriyor. Bu merak zamanla yıkılan binaların eski kapılarının inşaat çevresinde kullanılmasıyla beraber ne kadar da iyi bir tuval diye düşündürdü bana ve üzerine yazı yazmaya başladım. 

Sokaktaki adın da Özbir mi? Yoksa bir mahlasın var mı? 

Hayır, işlerimi Özbir olarak paylaşıyorum. Gösteri sanatlarından geldiğim için görünürlük benim pratiğimin bir parçası. Gizli çalışanlara çok saygı duyuyorum herkes nasıl istiyorsa o şekilde kendini ifade etmeli. 

Sokaktaki yazıların tek kişinin ürünü gibi görünüyor ama arkasında bir danışma hikayesi var aslında değil mi? Ankara Apartmanlarıyla galiba. Bu ortaklaşma nasıl kuruldu?

Zaten Ankara apartmanları bu konularda Ankara için ilk farkındalık yaratan hesaplardan. Hikayeleri çok iyi biliyor, sokakla çevreyle ve sanatla ilgili biri o da. Tanışıp konuşunca yürüyüşler yaptık ve ilk kez inşaatın çevresindeki kapılara sevdiğim şarkı sözlerini yazdım o da fotoğrafları çekti. Çok sakin bir enerjisi çok iyi bir gözü var. Özgür ve iyi hissediyorum beraber gezerken. Desteği benim için çok anlamlı. 

Yazıların için özellikle hangi semtleri veya binaları tercih ediyorsun? 

Scooter’la Çankaya’yı geziyorum, binalara bakıyorum. Bazen sosyal medyadan birileri burada kapı var diyor bazen de ankaraapartmanları burda kapılar var diye haber veriyor. Mesela Atakule’nin yanında yıkılmış bir apartmanda taşları dizip “Adaletin yok ama seni seviyorum” yazmıştım. Ekin yazalım mı bu cümleyi demişti sonunda da Ankara olacaktı ama benim için öyle genelleşti ki bu cümle bir insana bir şehre ya da tam olarak Türkiye’yi anlatan cümle olduğunu düşünüp o şekilde yazdım. 

Yani aslında hazır malzemeyle enstalasyon yaratıyorsun. 

Aynı şekilde inşaat alanında bulduğum aynaları yerleştirip üzerine yazılar yazıyorum. O anda ortaya çıkan bir enstalasyon aslında.

Kentsel dönüşüm sadece binaları değil, mahalleleri ve toplumsal ilişkileri de dönüştürüyor. Bu süreci, şehirdeki değişimi ve insanların yaşam alanlarının dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsun?

Hüzünle bakıyorum. Kırgınlıkla. Depremden sonra bambaşka amaçla başlayan dönüşüm hikayesi şimdilerde rant ve aç gözlülükle birleşti gözümde. Koca bir inşaata döndü ülke. Ankara’da deprem riski düşük olmasına rağmen, eski mimarisi olan evler yok ediliyor ve birbirinin aynısı kutular yapılıyor. Hepimizin hayali bahçeli bir evken şimdilerde upuzun resepsiyonlu beton yığınları ne estetik ne de vaad ettiği kadar güven veriyor bana. Ankara gri değil ama binalar maalesef gri. 

Yaşadığın ilginç bir olay ya da unutamadığın bir anın var mı?

Tunalı’da girdiğimiz bir binada yığınların arasından yukarı çıkarken bi katın temizlenmiş olduğunu gördük. İçerde pencereye asılmış bir battaniye, yatak, ayna, yıkanıp asılmış bir dantel çamaşır ve makyaj malzemeleri vardı. Birisinin orada kendine bir alan kurması güvenliksiz kapısız penceresiz bir yerde hem de bunu yapması çok tuhaf hissettirdi. Aynaya bir kalp çizip duvara kendine iyi bak lütfen yazdım. Aslında gördüm ve selam veriyorum demekti. Ve kim bilir ne yaşıyor da buraya geldi diye düşündüm. Çocukken de yürürken pencerelere bakar her evde farklı bir hayat yaşandığını bilir ve tuhaf hissederdim. 

Kamusal alanda sanat üretmenin etik veya hukuki açıdan tartışmalı yönleri hakkında ne düşünüyorsun? 

İlk duvar resimleri, yazıları yaklaşık 40.000 yıl önce başladı. İlk insanların mağara duvarlarına kazıdığı her figür bir mesajdı. Günümüzde kapitalist düzen ve mülk hakkıyla artık her duvar ya devlete ya da birine ait. O sebeple gençlerin o duvarlara grafiti yazması resim yapmak istemesi bana bir çığlık gibi geliyor. Bazen çok kirli görünse de bazı yerler asla sahipsiz bırakılmış tabelalar kadar kirletmiyor ortalığı. Yasal olmamasını anlıyorum ama “illegal” işler de beni heyecanlandırıyor açıkçası. 

Sokak resimlerinin üzerinin zaman zaman kapatıldığını görüyoruz. Sen böyle bir sansüre maruz kaldın mı hiç? 

Belki kapatılmıştır ama hiç önemli değil bunu bilerek yazıyorum, çiziyorum. 

Ankara’nın dışında da duvar yazıları yazdığın şehirler var mı?

Bodrum’da bir kaç yere yazı yazmışlığım var. Şimdi malzeme işini daha net çözdüğümden çantamda taşıyorum marker ve boyaları. Gittiğim başka yerlerde de yazarım belki diye. 

Gelecekte Ayrancı’da veya başka semtlerde yeni planlar var mı?

Aslında bir yıldır hep Ayrancı ve Esat civarındaydık ama belki bundan sonra başka yerlere de gideriz. Göçmenlerin olduğu ve farklı bölgelere gitmeyi istiyorum. En son Gölbaşı’na kahvaltıya gitmiştik, dönerken çok acayip bi alana rastladık ve hemen aklıma gelen bir şeyi yazıverdim oraya. Çok da iyi bir fotoğraf çıktı. Belki arabayla daha çok gezeriz bundan sonra.

ÖZBİR ERCİYAS 
Instagram: @ozbirerciyas
@molektif
#photocredit @ankaraapartmanlari

Besim Can Zırh’tan Ankara’ya dair bir seçki: Kentle Tanışma Rehberi

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Kentte etkinlik mevsiminin başlamasıyla birlikte sosyolog ve akademisyen Besim Can Zırh, “Yeni Başlayanlar İçin Ankara” başlığıyla bir Twitter dizisi hazırladı. Zırh, Ankara’ya üniversite için yeni gelenler ya da şehri yeniden tanımak isteyenler için kentin kültür-sanat hayatına yön veren kurum, oluşum ve mekanları bir araya getirdi.

Biz de bu derlemeyi Ayrancım okurları için yeniden düzenledik. Ankara’yı biraz daha yakından tanımak isteyenler için bu listeye göz atmanızı öneririz.

Aralık Sahne

Ins: @araliksahne

Kente özgün bir tiyatro festivali kazandıran, yenilikçi bir sahne.

Ayrancım Derneği

Ins: @ayrancimdernegi

Ayrancı’nın sivil ruhunu temsil eden dernek; kent kültürüne bakan Ayrancı Fest gibi etkinlikler düzenliyor.

Buraya Bakarlar

Ins: @burayabakarlar06

Ankara’daki etkinliklerden günlük haberdar olmak isteyenler için takipte olunması gereken hesap.

CerModern

Ins: @cermodern

Ankara’nın kültür merkezlerinden biri; sergiler, konserler, film gösterimleriyle dolu bir takvim.

Cin Ali Müzesi

Ins: @cinalibizim

Yalnızca Ankara’da bulunabilecek, nostaljik ve eğlenceli bir durak.

Çağdaş Sanatlar Merkezi (ÇSM)

Ins: @cankayaks

Yeni sezonu farklı bir küratörle açan, Ankara’nın klasik buluşma adresi.

Dou Print Studio

Ins: @dou.printstudio

Türkiye’nin tek “işbirlikçi litografi stüdyosu”. Açık kapı etkinlikleriyle dikkat çekiyor.

Erimtan Müzesi

@erimtanmuseum

Kale’de yer alan, müzik ve kültür etkinlikleriyle dikkat çeken özel bir müze.

Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi (VEKAM)

Ins: @vekamankara

Ankara’nın bilgisini üreten, kaydeden ve paylaşan bir oluşum.

Ev Ankara

Ins: @ev.ankara

Beklenmedik yerlerde karşımıza çıkan etkinlikleriyle kente sürpriz katan bir oluşum.

Garage: A Space of Experience

Ins: @garage_c01

Ara sıra sürpriz etkinliklerle karşımıza çıkan deneysel bir alan.

Goethe Enstitüsü – Galeri Vitrin

Ins: @goetheinstitut_ankara

Açık çağrılı sergiler ve etkinlikleriyle son dönemde öne çıkan bir sanat alanı.

Ka Mekan

Ins: @ka.spaceforvisualculture

Cinnah’taki Sönmez Apartmanı’ndan başlayan Ka, görsel kültür ve sanatsal düşünce için yeni bir alan.

Kült Kavaklıdere

Ins: @kultkavaklidere

ODTÜ ve Hacettepe öğrencilerinin ortak girişimiyle yeniden canlanan bir kültür alanı.

Maus Art Space

Ins: @mausartspace

Atölye çalışmaları ve sergilerle “üretim”i merkezine alan bir sanat alanı.

Nom Atölye

Ins: @nomatolye

Defter ve kâğıtla üretimi yeniden düşünmeye çağırıyor.

“O Şarkı” Oluşumu

Ins: @osarki_

Ankara’nın duygusal haritasını müzik üzerinden kaydeden bir kolektif.

Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi

www.spo.org.tr

Her yıl farklı temalarda sergiler ve etkinlikler düzenliyor. Kenti anlamak için iyi bir başlangıç noktası.

Tarih Vakfı Ankara

X: @tarihvakfiankara

Yıllardır süren seminer serisiyle Ankara’nın tarihsel belleğini canlı tutuyor.

Unite (Ünite)

Ins: @uniteortakmekan

Kültür-sanat üretimlerine açık, ortak bir paylaşım alanı.

Urban Walks

Ins: @urbanwalks.ankara 

Kentin mimari tarihini yürüyerek keşfetmek isteyenler için eşsiz bir deneyim.

Zıtlar Mecmuası

Ins: @zitlarmecmuasi

Lavarla

Ins: @lavarlaa

Ankara’nın kültür belleğini yazılı olarak sürdüren önemli bir mecra.

37/B Sanat Yeri

Ins: @37bsanatyeri

Esat Dörtyol’daki açılış işi “Canavarlar”la dikkat çeken yeni bir sanat mekânı.

Yer-Mekan

Ins: @yer.mekan

Pandemi sonrası ortaya çıkan “işbirlikçi sanat alanı” mekanlarından biri

Ve tabii, Ankara’nın vazgeçilmezlerinden: Film Festivalleri:

Ankara Film Festivali

Ins: @ankarauff

35 yılı geride bırakan Ankara Film Festivali, kentin sinema geleneğinin en köklü temsilcisi. 

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali

Ins: @ucansupurgefest

Türkiye’nin ilk kadın filmleri festivalini Ankara’ya kazandıran Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, yıllardır sinemada kadın emeğinin ve dayanışmasının sesi olmaya devam ediyor.

Engelsiz Filmler Festivali

Ins: @engelsizfestival

Kentin en yenilerinden Engelsiz Filmler Festivali erişilebilirlik ilkesini merkeze alıyor. 

Felsefi Filmler Festivali

Ins: @sinefilozofi

Felsefi Filmler Festivali sinemayla düşünmeyi buluşturuyor.

İşçi Filmleri Festivali

Ins: @iscifilmfest

Ankara’nın düzenli misafirleri arasında ise İşçi Filmleri Festivali ve 

KuirFest

Ins: @kuirfest

KuirFest yer alıyor; her biri farklı bir toplumsal hikâyeye perde aralıyor.

Biraz daha “denk gelince” kategorisinde olanlar da var:

Film Ekimi

Ins: @filmekimi

Sonbaharda başkent seyircisini dünya sinemasıyla buluşturuyor.

Başka Sinema

Ins: @baskasinema

Yıl boyunca bağımsız filmleri düzenli olarak Ankara’da gösteriyor.

Gezici Festival

Ins: @gezicifestival

Her yıl farklı şehirlerde olduğu gibi Ankara’da da kısa süreli bir sinema şenliği havası estiriyor.

Ankara’nın kültür hayatı, görünenden çok daha canlı ve çok sesli. Ekim ayını yarıladığımız bu günlerde; Ankara’yla yeni tanışanlar, kısa bir aradan sonra şehre dönenler, okumaya ya da çalışmaya gelenler için… Amacınız ne olursa olsun, bu kentte mutlaka kendinizi ait hissedeceğiniz bir mekân, bir etkinlik ya da bir toplulukla karşılaşıyorsunuz. Besim Can Zırh’ın derlemesi, bu zenginliği hatırlatıyor: Her sokakta, her semtte, her köşede bir buluşma mümkün. Yeni başlayanlar için iyi bir yol haritası.

Sokaklar, kaldırımlar, parklar belediyenin değil mahallenindir

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Ayrancı Festivali, mahallelinin ortak ve gönüllü katılımıyla mahalle kültürünün gelişmesi için düşünüldü ve bu yapmak için her yıl mahalleliyle buluşuyor. Ayrancım Derneği kuruluşundan beri iki önemli kavramı gündeminde tutmaya çalışıyor; birincisi “komşuluk” ikincisi ise “mahalle kültürü”. Her ay yayınlamaya çalıştığımız gazetemizin mottosu da bu nedenle “herkesin bir komşuya ihtiyacı var” oldu. Çünkü mahalleyi oluşturan temel duygunun komşuluk olduğunu düşünüyorduk.

Komşuluk bir kültür müdür?

Bir soru sorarak başladık, komşuluk bir kültür müdür? Evet, komşuluk bir kültürdür. Birbirini tanımayı, konuşmayı, birbirinden haberdar olmayı, birbirini gözetmeyi, birbirinden öğrenmeyi, etkilenmeyi, başkasını etkilemeyi, birbirini hatırlamayı içerir. Mahalle kavramında da bunlar var. Özer Ergenç hocamız aynen böyle tanımlıyor mahalleyi; “Mahalle; birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir.” Mahalleyi oluşturan temel öge bu komşuluk ilişkisidir. O nedenle komşuluk bir kültürdür ve bize göre korunmalı ve geliştirilmelidir. 

Peki komşuluk kültürünün geliştirilmesi nasıl sağlanır? Mahalleliye düşen nedir, bizim gibi mahalle dernekleri bu konuda ne yapmalıdır?

Komşuluk hatır-gönül işidir

Eskilerin deyimiyle komşuluk “hatır-gönül işidir.” Komşuluk hatırı, komşuları düşünmek, onları gönlünde bir yere koymaktır ki, bu hatırın yıllarca süreceği bilinir. Hatır-gönül işi aslında gönüllülüktür. Yaptığın işi hesap yapmadan, ne kazanacağını düşünmeden gönüllü yapmaktır. 

Festival düşüncesi aklıma ilk düştüğünde konuştuğumuz, fikrini aldığımız Hakan Kaynar hocamızın bize ilk söylediği şu olmuştu; festival etkinliklerini öyle belediyenin salonuna, kültür merkezine, onun iznine, müdürünün keyfine göre yapacaksanız ben olmam o işte. Biz bu işleri gönüllü katılımlarla, sokakta, parkta hatta mahallenin kahvesinde, kafesinde yapmalıyız. Her etkinliği de başka bir kafede yapmalıyız ki, tek bir mekâna kısılıp kalmasın. Her caddede, her mahallede etkinlik olsun. Her park renklensin, şenlensin.

Kamusal mekânlar kimindir?

Kentlerimizi belediyeler yönetiyor. Mahallemizi, sokağımızı süpürüyor, temizliyor. Musluktan suyumuzun akmasını, evimizin önündeki yolun asfalt olmasını, yürünecek kaldırımların, ağaç gölgesinde sokağımızın, bir bankta oturacak parkımızın olmasını sağlıyorlar. Peki bu mekânlar kimin? Asfaltlanan yol, ağaç dikilen park, süpürülen sokak belediyenin mi?

Hayır, değildir. Bu sokaklar, kaldırımlar, parklar belediyenin değildir. Bizimdir. Hepimizindir. Çünkü belediye, halk adına görev yapan bir kurumdur. Yani bu şehirde yaşayan herkesin, her bir yurttaşın temsilcisidir. Dolayısıyla kamusal alan dediğimiz her yer, kamunun yani halkın alanıdır. Parktaki banka oturan yaşlı teyzenin, çocuklarını salıncakta sallayan babanın, sabah işe yetişmeye çalışan gencin, akşam köpeğini gezdiren komşunun alanıdır. Bizimdir. Bizim nefes aldığımız, birbirimize selam verdiğimiz, bazen bir tebessümle birbirimizi hatırladığımız yerlerdir.

Kamusal alanlar ortak duygularımızın alanıdır 

İşte Ayrancı Festivali, tam da bunu hatırlatıyor bize:

Kamusal alanlar, sadece birer fiziksel mekân değildir; aynı zamanda birer ortak duygudur. Dayanışmanın, paylaşmanın, sohbetin ve birlikte olmanın yeniden canlandığı alanlardır. Bir parkta bir şarkı söylenir, bir kafede bir sergi açılır, bir kaldırımda bir çocuk resim yapar… Hepsi bir araya gelir ve kentin belleğinde yeni bir sayfa açılır.

Festival bu yönüyle, sadece bir etkinlik değil, bir hatırlamadır. Mahallemizi, komşularımızı, sokaklarımızı, parklarımızı bize yeniden hatırlatır.

Gönüllülük, komşuluğun kalbidir 

Ayrancı’nın bu festivalle kazandığı şey sadece bir hafta sonu neşesi değildir; aynı zamanda bir ortak hafızadır. Bu hafızayı güçlendiren şey de gönüllülüktür. Çünkü gönüllülük, komşuluğun kalbidir.

Bugün Ayrancı sokaklarında düzenlenen her etkinlik, bir mahallelinin emeğiyle, fikriyle, katkısıyla, yani “hatır”ıyla var oluyor. Bu yüzden festivalin her etkinliği, birine teşekkür etmeyi, birine gülümsemeyi, birine “iyi ki varsın” demeyi hatırlatıyor bize.

Kimi zaman bir şiirle, kimi zaman bir konserle, kimi zaman bir çocuk kahkahasıyla…

Ve sonunda anlıyoruz ki:

Mahalle sadece binalardan ibaret değil. Mahalle; seslerden, kokulardan, yüzlerden, selamlardan, anılardan oluşuyor. Bu festival de o anıların yenilerini ekliyor, geleceğe küçük bir umut bırakıyor.

2023 Ayrancı Festivali parklarda, sokaklarda, mahalle kafelerinde gerçekleşti.

Ayrancı Festivali, sokakların, parkların şenliğidir

Ayrancı Festivali, kamusal alanın gerçekten “kamunun” olduğunu, sokakların, kaldırımların, parkların, bankların, gölgelerin, ağaçların aslında hepimizin olduğunu gösteriyor.

Bir kez daha hatırlatıyor:

Birlikteyken güzeliz, komşuyken güçlüyüz.

Ve belki de en önemlisi; Ayrancı, sadece bir semt değil, bir duygudur.

Mahalle ruhunu yeniden hatırlamak: Ayrancı’da festival zamanı

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Eskiden yaşadığım mahalleleri düşününce aklıma elimde atlama ipim ve topumla sokak aralarında oynadığımız oyunlar, acıktığımda arkadaşlarımdan evi en yakın olanın kapısına gidip yediğimiz mini sandviçler geliyor. Mahallede herkes birbirini tanır, ailece akşam çayları içilir, ezan okunur okunmaz çocuklar evlerinin yolunu bulurdu. O yıllarda mahalleler sadece konutlardan oluşan yerleşim birimleri değildi; sakinlerine barınmanın ötesinde sıcacık dostluklar, güçlü komşuluk bağları, dayanışma kültürü ve birlikte üretilen canlı bir sosyal hayat sunardı. 

Şimdi ise birçok mahallede 3–5 katlı konutlar yıkıldı; yerlerine, duvarlarıyla adeta kale gibi korunan lüks siteler yapıldı. Bu siteler, mahallenin ya da sokağın yarattığı kamusal alan hissini sorgulatırken, orada oturmayanların sokağından bile güçlükle geçebildiği kapalı alanlara dönüştü. Ortak alanlarımız giderek azalıp işlevini yitirdi; sitelerde çalışan görevliler belki güvenliğimizi sağlıyor ama çok katlı binalarda yaşayan yüzlerce insan birbirine yabancı. Artık anahtarımızı, tatile çıktığımızda çiçeklerimizi ya da evcil hayvanımızı emanet edebileceğimiz kimsemiz yok. Oysa asıl güven duygusu, birkaç görevliyle değil, kurulan bağlarla sağlanırdı. Kentsel dönüşüm dedikleri süreç, yalnızca binaları değil; dostluğu, komşuluğu ve dayanışmayı da dönüştürdü. Herkesin sitesine yabancıların rahatça giremediği bir gerçek; bu yüzden mahalle alışkanlıkları her yerde sürdürülemeyebilir. Yine de bina çevrelerinin taş duvarlarla örülmediği, güvenliğin komşular tarafından sağlandığı ve mahalle kültürünün hâlâ hissedildiği yerler hâlâ var; ve bu sıcaklığı canlı tutan en önemli unsur da insanların bir araya gelmesine olanak sağlayan sosyal etkinlikler. Parklarda düzenlenen aktiviteler, sokak şenlikleri, mahalle festivalleri ve ortak sofralar, sadece eğlenceli anlar sunmakla kalmıyor; komşuluk bağlarını güçlendiriyor, dayanışmayı besliyor ve kent yaşamına nitelik kazandırıyor. Bu buluşmalar, çocuklardan yetişkinlere herkese birbirini tanıma, paylaşma ve birlikte üretme deneyimi sunuyor. Üstelik tüm bu etkinlikler, büyük ölçüde gönüllülerin emeğiyle hayata geçiyor; mahalle sakinlerinin çabasıyla hazırlanan her atölye, her oyun ve her buluşma, kentteki sosyal yaşamı daha sıcak ve katılımcı kılıyor.

Ayrancı da mahalle kültürünün yaşatıldığı en özel yerleşimlerden biri. Çünkü burada  mahallenin ruhunu canlı tutan insanlar, birlikte vakit geçirilen ortak alanlar ve bu alanlarda düzenlenen sosyal aktiviteler yapma imkanı var. Parklarda, sokaklarda ya da meydanlarda gerçekleşen festivaller, şenlikler, atölyeler ve ortak sofralar, kente neşe ve nitelik katarken mahalle sakinlerini de sosyal açıdan besliyor; komşuluk bağlarını güçlendiriyor. Çoğu zaman kim olduğumuzun, ne ile ilgilendiğiniz, eğitim durumunuzun ya da mesleğinizin bir önemi olmuyor. Mutlaka kendinizi ait hissedebileceğiniz bir alan ve sizleri dostlukla kucaklayan insanlarla karşılaşıyorsunuz. Bu buluşmalar sayesinde insanlar sadece eğlenmiyor, aynı zamanda birbirini tanıyor, dayanışmayı hatırlıyor ve yaşadıkları yere aidiyet hissi duyuyor. 

Dönüşmüş ya da kaybolduğunu sandığımız mahalle ruhu da kentin birçok yerinde tamamen yok olmuş değil; sadece kendini yeniden gösterecek ve yaşatacak alanlara ihtiyaç duyuyor. Elbette bu alanlar da biz mahalle sakinlerinin kolektif çabasıyla üretiliyor. Şimdilerde zamana uyarlanmış şekilde düzenlenen festivaller, mahalle şenlikleri, park buluşmaları, sokak konserleri ve ortak sofralar, bu ihtiyacın en güzel yanıtını veriyor. Yan yana oturmak, birlikte oyun oynamak, yemekleri paylaşmak, aynı müziğe eşlik etmek… Tüm bu ortak aktiviteler, kapalı sitelerin ördüğü mesafeyi aşarak komşuluğu ve dayanışmayı yeniden hatırlamamıza vesile olarak kaybolan mahalle ruhunu yeniden hatırlatıyor. Parklar, sokaklar ve meydanlar, kapalı sitelerin yarattığı mesafeyi aşarak herkesin bir araya geldiği kamusal alanlara dönüşüyor. Birlikte yapılan etkinlikler yalnızca eğlence sunmakla kalmıyor; komşuluk bağlarını güçlendiriyor, dayanışmayı hatırlatıyor ve mahalle kültürünü yeni kuşaklara aktarmaya olanak tanıyor.

2023 Ayrancı Festivali Çocuk Şenliğinden görünüm

Bu yıl ikincisini düzenleyeceğimiz Ayrancı Festivali de tam olarak bu amaca hizmet ediyor. 13 Ekim haftası başlayacak etkinlikler 26 Ekim Pazar günü Portakal Çiçeği Parkı’nda gerçekleşecek çocuk şenliği ile tamamlanacak. Şenlikte çocuklar, birlikte oyun oynayıp, atölyelere katılıp ve yan yana oturup paylaşımlarda bulunurken aileleri de belki kendi çocukluklarını tebessümle hatırlayacaklar. Sokak oyunlarından yaratıcı atölyelere, müzikten minik sürprizlere kadar pek çok etkinlik, eski mahalle alışkanlıklarını yaşatmaya katkı sağlayacak. 

Bu yıl da, geçmişin mahalle sıcaklığını yeniden hissettirmek için hep birlikte buluşalım. komşuluk bağlarını güçlendirmek, dayanışmayı hatırlamak ve mahallemizin neşesini paylaşmak için harika bir fırsat. Gelin, sokak oyunlarının, müziğin ve ortak sofraların keyfini birlikte çıkaralım; Ayrancı’nın canlı ruhuna hep birlikte katkı sunalım.

Çankaya’nın sosyoekonomik zirvesi: Ayrancı’dan yükselen hikâye

Ayrancı, hem geçmişiyle bir hafıza mekânı hem de bugünkü canlılığıyla geleceğe umut taşıyan bir sahne. Her sokağı, her parkı, her kahvecisi bize şunu hatırlatıyor: Çankaya’yı Türkiye’nin zirvesine çıkaran şey sadece rakamlar değil, Ayrancı gibi semtlerin hayata kattığı bu zenginliktir.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun geçtiğimiz günlerde açıkladığı veriler, Çankaya’yı Türkiye’nin sosyoekonomik seviyesi en yüksek ilçesi olarak ortaya koydu. 178 puanlık skoruyla listenin zirvesinde yer alan Çankaya, Kadıköy ve Beşiktaş gibi İstanbul’un köklü ilçelerini geride bırakıyor. Bu tablo, yalnızca rakamlardan ibaret değil; bizim yaşadığımız semtin sokaklarına, parklarına, gündelik hayatına kadar dokunan bir gerçeklik.

Bu ölçümde kullanılan göstergeler farklı sosyo-ekonomik göstergelerden oluşuyor. Ama bu çıplak verilerin ardında asıl anlatılan şey şu: Neden insanlar burada yaşamak istiyor? Neden Çankaya, Ankara’nın kalabalık ve karmaşık dokusu içinde hâlâ bir cazibe merkezi olmayı sürdürüyor? Yanıt, yaşanabilirlikte saklı.

Rakamların arkasında bir hayat

Çankaya’nın sosyoekonomik başarısı, yalnızca bürokrasi koridorlarıyla, büyükelçilik binalarıyla ya da üniversite kampüsleriyle açıklanamaz. Bana göre bunların dışında oturan bir olgu bulunuyor. Üniversiteden 3 sene önce mezun olan biri olarak Ayrancı her zaman Ankara’da yaşamak için ilk tercih edeceğim yer olacaktır. Ayrancı’nın apartman bahçeleri, Portakal Çiçeği Parkı’ndan yayılan serinlik, sabah yürüyüşünde karşılaştığınız tanıdık yüzler… İşte bu detaylar, verilerin soğuk yüzüne sıcak bir hayat ekliyor.

Sosyoekonomik skorun yüksek olması, burada yaşayanların ortalama eğitim süresinin uzunluğu, mesleklerinin niteliği ve gelir seviyelerinin görece istikrarlı oluşuyla ilgili. Ama bu sadece bireysel başarı hikâyeleri değil, semtin ortak paylaşılan kimliği, kamusal alanların varlığı, komşuluk ilişkilerinin canlılığı da bu tabloya yansıyor.

178 puanlık skor kulağa teknik bir ölçüm gibi gelebilir. Ama bu sayı, aslında bizim gündelik hayatımızın toplu bir resmi. Parkta oynayan çocukların kahkahası, apartman bahçesinde akşamüstü yapılan sohbetler, sabah kaldırım kahvesinde gazeteye göz atan bir komşu… İşte bunlar istatistiklerde “yüksek sosyoekonomik seviye” olarak görünse de, gerçekte bir yaşam kültürünü temsil ediyor. Çankaya’nın bu başarısı aynı zamanda tercih edilmenin de göstergesi. İnsanlar burayı seçiyor, çünkü burada yaşam kalitesi yüksek. Eğitim, iş ve gelir bir yana; semtin sunduğu ortak kamusal değerler ve yaşanabilir sokaklar tercihleri belirliyor.

Ayrancı’nın payı

Ayrancı için kullanılan çok sevdiğim bir söz var: “Denizsiz kentin kendinden memnun sahil kenti.” Ankara’nın ortasında, denize en uzak şehirlerden birinde, deniz kıyısındaki bir kent kadar huzurlu, bir sahil kasabası kadar kendine yeterli olmayı başaran bir semt… Bugün Türkiye’nin sosyoekonomik zirvesinde yer alan Çankaya’nın bu başarısında Ayrancı’nın payı bence azımsanmayacak kadar büyük. Çünkü bu semt, kentin sertliğine rağmen kendine has bir yaşam ritmiyle hepimizi içine çekiyor.

Bir yanda geceleri hiç uyumayan sokakları, ışıkları sabaha dek yanmaya devam eden apartman pencereleri, kaldırım kahvelerinde uzayan sohbetleriyle enerjisi hiç bitmeyen bir semt; öte yanda Portakal Çiçeği’nde bir ağacın gölgesinde kitap okuyan bir öğrencinin dinginliği… 

Ayrancı’nın belki de en büyük özelliği, sizin ruh hâliniz ne olursa olsun ona bir karşılık bulabilmeniz. 

Ne zaman kendinizi yorgun hissetseniz size bir köşe başında huzur sunuyor; ne zaman canlılık arasanız bir cadde köşesinde size hareket veriyor. Bir bakıma semt, her ruhun aynası olmayı başarıyor. İşte burada yaşamak istemenin asıl sebebi bu. 

Ayrancı’da yalnızca bir evde değil, farklı hayatların kesiştiği ortak bir hikâyede yaşıyorsunuz. 

Kimi zaman bir üniversite öğrencisi çıkıyor karşınıza; sırtında çantası, kafelerde sabahlara kadar ders çalışırken… Kimi zaman genç bir beyaz yakalıya rastlıyorsunuz; öğle arasında hızlıca bir kahve alırken, akşamları iş dönüşü kitapçıların raflarına göz atarken… Kimi zaman da emekli bir bürokratla aynı sokakta yürüyorsunuz; sakin adımlarla semtin eski günlerini hatırlarken. Ayrancı’nın insanları böylesine farklı ama bir o kadar da birbirine dokunan bir mozaiği oluşturuyor.

Bu yüzden Ayrancı, yalnızca bir semt değil; Çankaya’nın sosyoekonomik gücünü hissettiren, ona ruh veren bir merkez. İnsanların “burada yaşamak isterim” demesinin nedeni işte bu kimliktir. Çünkü Ayrancı, hem geçmişiyle bir hafıza mekânı hem de bugünkü canlılığıyla geleceğe umut taşıyan bir sahne. Her sokağı, her parkı, her kahvecisi bize şunu hatırlatıyor: Çankaya’yı Türkiye’nin zirvesine çıkaran şey sadece rakamlar değil, Ayrancı gibi semtlerin hayata kattığı bu zenginliktir.

Çankaya’nın Türkiye’nin sosyoekonomik seviyesi en yüksek ilçesi olması, yalnızca istatistiksel bir veri değil; hepimizin ortak hikâyesi. Burada yaşayanların tercihlerinin, değerlerinin ve günlük hayatlarının toplamı. 

Peki biz ne yapacağız? Bu zirveyi yalnızca rakamlarda mı bırakacağız, yoksa Çankaya’yı, Ayrancı’yı herkes için daha yaşanabilir kılmak için adımlar mı atacağız? Belki de yanıt, rakamların ötesine geçip semtin parklarında, sokaklarında, herkesin eşitçe nefes alabildiği bir yaşamı korumakta yatıyor.

Çankaya’daki tüm gelişmeleri buradan takip edebilirsiniz.

Sanatın iyileştirici dili

Ayrancı’nın renklerini, Ankara’nın gündelik sahnelerini ve toplumsal meseleleri çizgilerinde buluşturan Kıymet Ergöçen, minyatür ve illüstrasyon arasında kurduğu özgün diliyle sanatın iyileştirici gücünü gözler önüne seriyor. Bu yolculuğunu ve dinlemek üzere kendisiyle bir röportaj gerçekleştirdik.

Kıymet Ergöçen

“Bir Balonun Peşinden” rüzgar Kıymet Ergöçen’i ne zaman nasıl Ankara’ya getirdi?

Ankara’ya aslında çok küçük yaşta gelmişim, iki yaşındaymışım. O günden beri de buradayım. Hep bu şehirde büyüdüm, hiç ayrılmadım. Ayrılmayı da hiç düşünmedim. Ankara benim için hep ev gibi oldu.

Kıymet’in renklerle oyunu, çizimlerle dansı, rengarenk ütopya yolculuğu nasıl başladı?

Çocukluğumdan beri çizim yapmayı çok seviyorum. Elimden boya kalemleri hiç eksik olmazdı. Lisede üzerinde illüstrasyonların olduğu kartpostallar biriktirirdim. Aslında illüstrasyona ilgim oradan başladı. Üniversitede güzel sanatlarla birlikte daha bilinçli ve ciddi olarak çalışmaya başladım. Okul bitince de bu merak tamamen bir tutkuya dönüştü. İyi ki de öyle olmuş. Çok mutluyum bu seçimden kendimi şanslı hissediyorum. İllüstrasyon benim için büyülü bir dünya.

Ankara, çoğu zaman ‘soğuk’ ve ‘bürokratik’ anılsa da, senin üretimlerinde farklı katmanlarıyla öne çıkıyor. Ankara imgeleri senin hikayende ve sanatında ne ifade ediyor?

Ankara benim için sadece yaşadığım bir şehir değil, hayatımın bir parçası. Çocukluğum da gençliğim de burada geçti. O yüzden Ankara’ya baktığımda gri binalardan çok kendi anılarımı görüyorum. Eski apartmanlar, yokuşlu yollar, şehrin kendine özgü manzaraları… Hepsi bana çok tanıdık geliyor. Çizimlerimdeki Ankara da aslında bu anıların izlerini taşıyor.

Ankara’nın sıradan görünen gündelik sahnelerini —otobüs duraklarını, apartman balkonlarını, sokak köşelerini— tebessüm ettiren bir dile dönüştürürken nasıl bir yaratım sürecinden geçiyorsunuz?

Benim için her şey gözlemle başlıyor. Bazen bir kafede oturan insanlar, balkondan sarkan bir çiçek ya da sokak köşesinde karşıma çıkan küçük bir kedi… İlk bakışta sıradan gelen bu anlar bana hep bir hikâye çağrıştırıyor. Çizerken eğleniyorsam, o duygu mutlaka çizimlere de yansıyor. 

Sanatla örülü bir hayatın izi, senin yaşamında, toplumda ve özellikle Ankara’da nasıl bir iyileştirici ve dönüştürücü etki yarattı?

Çizim benim için kendimi ifade etmenin en önemli yolu. Her yeni kitap, her yeni çizim bana sanki başka bir dünyanın kapısını açıyor. Sanat sayesinde en çok çocuklarla bir araya geliyorum. Onlarla hayal kurmak, üretmek ve küçücük de olsa hayatlarına dokunabilmek bana çok iyi geliyor. Ankara bazıları için gri bir şehir olabilir ama benim gözümde hiç öyle değil, saklı güzellikleri, tarihi ve dokusuyla bana her zaman ilham veriyor.

Eserlerinde ağır ve sancılı toplumsal meseleleri yalın ama etkili bir dille görünür kılıyorsun; sence bu dil, toplumsal mücadelelerin duyulma ve anlaşılma biçimlerini nasıl dönüştürüyor?

Yaşanan olaylara kayıtsız kalmam mümkün değil. Sanat benim için sadece estetik bir uğraş değil duygularımı ve düşüncelerimi aktarmanın yolu. Çizgilerimle hem kendi sesimi duyurabiliyor hem de başkalarının hislerine dokunabiliyorum. Bazen tek bir çizgi, sayfalar dolusu sözden çok daha fazlasını anlatabiliyor. Bu sadelik de izleyiciyle daha doğrudan bir bağ kurmamı sağlıyor.

Cehennem Senfonisi

Çizimlerinde genellikle renkli ve eğlenceli bir dil öne çıkıyor. ‘Cehennem Senfonisi’ ise işin bu çizgiden ayrışarak daha karanlık ve yoğun bir atmosfer taşıyor. Hikayesi ne?

Çizgilerim genellikle neşeli, umutlu ve rengârenk. Keşke yaşadığımız dünya da öyle olsa… ‘Cehennem Senfonisi’ ise sürekli haber izlediğim, gündemin çok yoğun olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Dünyada gördüğüm kötülükler ve acılar beni derinden etkiledi, bu da doğal olarak çizgilerime yansıdı. O çalışmam aslında bir isyan, bir haykırış, bir imdat çığlığı gibiydi.

Kırmızı Balon filmini aklımıza düşüren kitabının dışında çizgileri kelimelerle anlatmayı denesen nasıl ifade edersin? Ankara’yı resmetsen ‘Kırmızı Balon” durakları nereler olur?

Çizgilerim hep neşeli, umutlu ve rengârenk. Ankara’yı ‘Kırmızı Balon’la anlatsam, balon önce kale surlarında biraz dinlenirdi. Sonra Ayrancı Antika Pazarı’na uğrar, eski eşyaların arasında gezinirdi. Dikmen Vadisi’nde nefes alır, Kuğulu Park’ta kuğuların yanında süzülürdü. En sonunda da Tunalı’nın kalabalığına karışıp tekrar gökyüzüne yükselirdi. 

Çizerken ilham aldığın yerler, mekanlar, alanlar, parklar bahçeler, kediler gibi mahallende sakinler var mı?

İlhamın nereden geleceği hiç belli olmuyor, bazen bir sokağın köşesinde karşıma çıkan bir kedi, bazen de eski bir apartman… Aslında ilham her yerde. Bazen bir parkta, bazen bir kafede defterimi açıyorum. Benim asıl ıssız köşem ise defterimin sayfaları, çünkü nerede olursam olayım, açtığım anda bana ait bir dünya oluyor.

Botanik Parkı

Ankara çizdiğin bir resim olsa Ayrancı hangi renk olurdu dersin?

Ayrancı benim için tek bir renkten çok, yan yana duran tonlardan oluşuyor. Eski apartmanların solgun renkleri, ağaçların yeşili, gün batımında binalara vuran turuncu… Hepsi bir araya gelince gözümde Ayrancı canlanıyor.

Yeni projeler yolda mı?

Çok heyecanlıyım; yazıp resimlediğim yeni kitabım çok yakında çıkıyor. Bunun yanında yeni bir kitap projesi de gündemimde. Bir süredir yoğunluktan ertelediğim bir sergi projem var, onu da hayata geçirmek istiyorum. Pusulamın yönü hep yeni kitaplar resimlemek ve dünyanın dört bir yanındaki çocuklara ulaşmak. Ayrıca minyatüre daha çok ağırlık verip, geleneksel yöntemlerle üretmeye devam etmek de hedeflerim arasında.

Çağla Akıncı Uysal, Kıymet Ergöçen ve Özlem Özmen

Ayrancım Derneği 3. Fotoğraf Yarışması sonuçlandı

Ayrancım Derneği 3. Fotoğraf Yarışması Jüri değerlendirmesi sonunda 20 adet fotoğrafa sergileme ödülü verilmesine karar verilmiştir. Tüm katılımcılarımıza teşekkür ederiz.

Sergilenecek Fotoğraflar:

A Rüştü Hatipoğlu (2 adet)

A. Rüştü Hatipoğlu / Kuğu
A. Rüştü Hatipoğlu / Kış Huzuru


Barış Çeker (2 adet)

Barış Çeker / Çocuk
Barış Çeker / Işıklar


Berkay Arısoy (2 adet)

Berkay Arısoy / Zabıt Katibi
Berkay Arısoy / Beyazın Yuvası

Bilal Eskioğlu  (2 adet)

Bilal Eskioğlu / Duvar
Bilal Eskioğlu / Bisiklet


Erçin Ertürk  (2 adet)

Erçin Ertürk / Ayrancı Yansımaları
Erçin Ertürk / Ayrancı’dan Yansıyan


İ. Gökhan Çetin (2 adet)

İ. Gökhan Çetin / Antika Pazarında Alışveriş
İ. Gökhan Çetin / Kuğulu Park’ta Gece


Murat Yaya  (2 adet)

Murat Yaya / Ayrancı’nın Renkleri-5
Murat Yaya / Ayrancı’nın Renkleri-2

Fatih Balaman

Fatih Balaman / Rengarenk

Zeynep Gürleyen

Zeynep Gürleyen Anık

Julia Goggin

Julia Goggin


Hasan Kamer

Hasan Kamer / Balerin


Oğulcan Üçbaş

Oğulcan Üçbaş / Kasa Paradoksu


Gülnur Turgut

Gülnur Turgut / Sohbet