Blog

Ayrancım Gazetesi 2. Fotoğraf Yarışması

Yazar Hakkında

Web |  + Yazarın diğer yazıları

1. Yarışmanın Adı: Ayrancım Gazetesi 2. Fotoğraf Yarışması

2. Yarışmanın Konusu ve Amacı:

a. Yarışmanın konusu: “Ayrancı’da İnsan ve Mekan”

b. Ayrancım Gazetesi’nin ikinci kez yapacağı fotoğraf yarışması, Ayrancı’da İnsan ve Mekan konusunu ele alarak (örnek: Ayrancı Antika Pazarı, Ayrancı Pazarı, Cemal Süreya Parkı, Portakal Çiçeği Parkı, Atakule, Botanik Park, Şili Meydanı, Kuğulu Park, Cinnah Caddesi gibi) kendi perspektifinden çektiği fotoğrafları bizimle buluşturmak isteyen herkese açıktır.

Yarışmada belirlenen ilk 12 fotoğraf, çıkartılması planlanan 2023 Ayrancı Takviminde de kullanılacaktır.

3. Yarışma Organizasyonu: Yarışma Ayrancım Gazetesi tarafından düzenlenmektedir..

4. Yarışma Kategori/Bölümleri: Yarışma; Dijital (Sayısal) Renkli veya Siyah-Beyaz fotoğraf olarak tek bölümlüdür. Renkli veya Siyah-Beyaz, tüm fotoğraflar bir arada değerlendirilecektir.

5. Yarışma Koşulları:

a. Yarışmaya katılım ücretsizdir.

b. Yarışmaya gönderilen fotoğrafların Ayrancı Semti Mahalleleri (Ayrancı, Aziziye, Güvenevler, Güzeltepe ve Remzi Oğuz Arık Mahalleleri) sınırları içerisinde çekilmiş olması zorunludur.

c. Her katılımcı yarışmaya “Ayrancı’da İnsan ve Mekan” kavramının kendisine çağrıştırdıklarını bizlerle fotoğraf disiplini ile anlatan en fazla 5 (beş) adet sayısal Renkli veya Siyah- Beyaz fotoğraf ile katılacaktır.

ç. Yarışma; tüm amatör ve profesyonel katılımcılara açıktır. Son katılım tarihi itibariyle 18 yaş ve altı katılımcıların Veli/Vasi izin Belgesi/Muvafakatnamesini imzalayarak yarışma sekretaryasına ulaştırmaları gerekmektedir. Bu belgeyi göndermeyen 18 yaş ve altı katılımcılar yarışma dışı bırakılacaktır.

d. Yarışmaya daha önce ya da bu yarışma ile eş zamanlı yapılan başka herhangi bir yarışmada ödül alan ya da bu fotoğrafların kadraj farklılığı ve/veya bir kısmının kesilmesiyle oluşturulan veya renk değişiklikleri yapılarak üretilmiş fotoğraflar katılamaz. Aksine davranış kural ihlali sayılır. Fotoğrafın, sergilenmiş veya yarışma organizasyonu dışında yayınlanmış olması ise yarışmaya katılım açısından engel teşkil etmez

e. Fotoğraflara renk, keskinlik, toz alma gibi bazı işlemler yapılması, kontrast ayarları, kabul edilebilir oranda fotoğrafik müdahalelere müsaade edilir. Fotoğrafın belgesel yapısı değiştirilmemiş olmalıdır. Bu konuda jürinin kanaati esastır.

f. Birden fazla fotoğrafın montajıyla oluşturulan fotoğraflar (kolaj) ve HDR (High Dynamic Range) uygulanan fotoğraflar kabul edilmeyecektir. Cep telefonuyla çekilen fotoğraflar ile insanlı veya insansız hava aracı (drone) vb çekilen fotoğraflar yarışmaya kabul edilir. Fotoğraf çekimi için insanlı veya insansız hava araçlarının (Drone) kullanımına ilişkin tüm izin ve sorumluluklar katılımcıya aittir.

g. Birden fazla fotoğrafın yan yana getirilip üretilmesiyle oluşturulan panoramik fotoğraflar ancak aynı zaman zarfında çekilen gerçek görüntülerin kullanılması koşuluyla yarışmaya kabul edilir.

ğ. KVKK gereği yarışmaya gönderilen fotoğraflarda görülebilecek insanların fotoğrafının çekilmesine ve bir yarışmaya gönderilmesine; fotoğrafın görsel, internet ve basılı yayın organlarında yayınlanmasına izin verdikleri kabul edilir. Bu konudaki sorumluluk eser sahibine aittir.

h. Yarışmaya gönderdiği fotoğraf üzerinde, yapıt kendisine ait olmadığı halde kendisininmiş gibi göstermeye ve değerlendirme kurulunu yanıltmaya yönelik her türlü müdahale ve değişiklikler kural ihlali sayılır.

6. Telif (Kullanım) Hakkı:

a. Katılımcı; dereceye giren, sergilenmeye hak kazanmış ve satın alınan fotoğrafların yarışma sonuçlandığı tarihten itibaren, yarışma sonuçlarının duyurusu için internet, görsel ve yazılı basın kanallarında kullanılmasına, yer ve muhteva sınırı olmadan düzenleyici kurum ve bünyesindeki bağlı kuruluşların tanıtılmasında ve yayınlarında isminin ve eser adının kullanılması şartıyla kullanım hakkını verdiğini peşinen kabul ettiğini ve buna bağlı olarak gerek Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, gerekse diğer ilgili mevzuat gereğince ödül alan ve sergilenmeye hak kazanan eserinin/eserlerinin çoğaltma, işleme, temsil, umuma iletim haklarının ve yayımlanma haklarının kullanımı eser sahibi ile birlikte süresiz olarak Ayrancım Gazetesi’ne ait olacaktır. Bu fotoğraflar fotoğraf yarışmasıyla ilgili olarak yarışma kataloğu, Ayrancım Gazetesi ve Sosyal Medya hesaplarında kullanılacaktır. Ayrıca bu fotoğraflar, çıkartılması planlanan 2023 Ayrancı Takviminde de kullanılacaktır.

b. Bu şekilde kullanılan eserler için, eser sahibi sonradan verdiği izni kesinlikle geri almayacağını ve eserin yukarıdaki şekilde kullanılmasını engellemeyeceğini veya bu izin/muvafakat için düzenleyici kurum ve sponsorlarından ayrıca hiçbir hak ve alacak talebinin olmadığını ve bundan sonra da olmayacağını ve maddi, manevi talepte bulunmayacağını gayri kabili rücu kabul, beyan ve taahhüt eder.

c. Katılımcı, yarışma için gönderdiği / yüklediği fotoğrafların tümüyle kendisine ait olduğunu, kendisi tarafından çekildiğini ve tüm izinlerinin alındığını kabul, beyan ve taahhüt eder. Başkasına ait görüntülerin, olduğu gibi veya kısmen kullanılması durumunda ortaya çıkabilecek telif hakkı ihlallerinin tüm hukuki sorumluluğu katılımcıya aittir.

ç. Yarışmaya gönderilen fotoğraflarda görünebilecek insanların, fotoğrafının çekilmesine ve bir yarışmaya gönderilmesine, fotoğrafın internette ve basılı yayın organlarında yayınlanmasına izin verdikleri kabul edilir. Söz konusu kullanımlardan dolayı ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların tüm sorumluluğu yarışmacıya aittir.

7. Diğer Hususlar:

a. Yarışma online (çevrimiçi) fotoğraf sistemine göre yapılacağından, alternatif hiçbir gönderi (kargo, elden teslim vb.) kabul edilmeyecektir.

b. Yarışma fotoğraflarının online (çevrimiçi) olarak ayrancimgazetesi@gmail.com adresine gönderilecektir.

c. Yüklenecek fotoğraflar paspartusuz ve kenar boşluksuz olmalıdır. Fotoğraf üzerinde katılımcının kimliğine ilişkin isim, imza, logo, tarih vb. bilgiler bulunmamalıdır.

ç. Yarışmaya katılacak fotoğraflar, JPG/JPEG formatında, 150-300 DPI çözünürlükte, 8-12 sıkıştırma kalitesinde kaydedilmeli ve dosyaların boyutları 1 Mb’den az olmamalı, 4 Mb’yi de geçmemelidir.

8. Seçici Kurul :

• Mustafa Ertekin (Fotoğraf Sanatçısı)

• Nilüfer Zengin (Fotoğraf Sanatçısı)

• Kamuran Feyzioğlu (Fotoğraf Sanatçısı)

• Kerem Turgut (Fotoğraf Sanatçısı)

• Onur Dinçer (Fotoğraf Sanatçısı)

• Irmak Dalgıç (Yarışma Sekreteri)

9. Yarışma Takvimi:

Yarışmanın Başlangıç Tarihi :  18/07/2022

Son Başvuru Tarihi30/11/2022

Jüri Toplantı Tarihi : 04/12/2022

Sonuç Bildirim Tarihi : 07/12/2022

10. Ödüller

• Birinciye 5000 TL

• İkinciye 3000 TL

• Üçüncüye 1500 TL

• 4-12 arası seçilmiş eserlere hediye çekleri ve Ayrancım Kahve Kupası

11. Yarışma Sekreteryası-İletişim:

 Yarışmaya ilişkin bilgi edinmek isteyenlerin öncelikli olarak mail yoluyla bize ulaşmalarını rica ediyoruz.

E-posta: ayrancimgazetesi@gmail.com

Kent Parkları: Kimlerle paylaşıyoruz?

Son yüzyıllarda, tüm dünyada nüfusun yoğunlaştığı yerler olan kentler, insanlarla birlikte gelen kültürel birikimin ve bilgi birikiminin de merkezi olarak değerlendirilebilir. Yeterli yaşam alanı sunmak için artan yapılaşma, yapılaşmanın artması ve kente dahil sayılabilecek alanın sınırılılığıyla; yaşam alanlarının sürekli bölünerek küçülmesi de kaçınılmaz olmuştur denebilir. Birim alandaki yoğunluğu artarken kendi küçülen bu yaşam alanlarında kültürel ve sosyal etkileşimleri gerçekleştirmek, bina yoğunluğundan kısmen de olsa uzaklaşmak, gün ışığından direkt olarak faydalanmak gibi amaçlar ve çok daha fazlası için uygun ortamı oluşturabilen yegane mekanlar ise elbette kent parkları!

Portakal Çiçeği Parkı – Lavanta ve kelebek (Foto: Nurbahar Usta Baykal)

Çeşitli insan aktivitelerine alan sağlaması ve iyi olma haline katkısının yanı sıra kent parklarının şehir içi biyoçeşitliliğe ev sahipliği yapma gibi bir işlevi de bulunuyor. “Ekosistem hizmetleri” olarak adlandırılan ve esasında “doğal habitatların insanlara sunduğu hizmetler” olarak algılayabileceğimiz araştırma alanının önerdiği mikroiklimi düzenleme, gölgelik oluşturma, büyüklüğüne göre yağış çekme ihtimalinin olması gibi işlevleri de bulunuyor elbette bu parkların. Ancak, bir süreliğine kendimizi bir kenara bırakalım ve kent parklarının bizler dışında kimlere fayda sağladığı ve kimlere ev sahipliği yaptığına bakalım:

Bir kent parkı tahayyül edildiğinde aklımıza gelen ilk görüntü, tür ya da bileşen ağaçlar oluyor. Parkların, ya var olan ağaçları koruyarak ya da ağaçsız bir alana ağaç dikilerek kurulduğunu düşünürsek bu oldukça normaldir ancak ağaç varlığı bize parkların “doğal” olduğunu düşündürmemelidir; çünkü “doğal” bir alanın aksine ağaç ve otsu bitki dikimleri, budama, seyreltme ve insan ziyareti gibi oldukça fazla müdahale görmektedirler. Dolayısıyla yarı-doğal diyebileceğimiz parkların en çok alan kaplayan türleri olan ağaçlar, hem yaşam alanı ve besin oluşturması açısından hem de civardaki sıcaklığı dengeleyip, nemi artırarak iklimi düzenlediğinden diğer türler açısından oldukça önemlidir. Aynı zamanda birçok kuş ve böcek türü için de yuva alanı sağlamaktadırlar. Kış aylarında göç etmeyen kuşlar için önemli bir yuva, yaz başı ve sonunda ise göçmen kuşlar için dinlenme merkezi olarak işlev görürler. Örneğin; Botanik Parkı’nda kış aylarında Kızılgerdan ya da küçük bir Uzun kuyruklu baştankara sürüsü, Portakal Çiçeği Parkı semalarında yaz sonu Arı kuşları veya yarı çıplak ağaçlarda Benekli sinekkapanlar görmek son derece olasıdır.

Botanik Parkı’nda görebileceğiniz Kızılgerdan (Foto: Alper Tüydeş)

Ormanların aksine kent parklarında ölü ağaç görmek ise pek olası değildir fakat unutmamak gerekir ki ölü ağaçlar gövdeleriyle birçok tür için habitat oluşturmaktadır. Bu noktada insan merkezli bakış açımızla, ölü ağaçlar üzerinde gördüğümüz böcekleri ve mantarları istenmeyen unsur olarak algılıyor, ölmüş bir ağaç parkın estetiğini bozuyor diye düşünüyor ve kent parklarından ölü ağaçların kaldırılması için belki de kamuoyu baskısı oluşturuyoruz. Kurumaya yüz tutmuş bir ağacın gövdesinin yüksek kısımlarında bir Küçük ağaçkakan yuvası görme, gövde boyunca dağılmış farklı mantar türlerini keşfetme ihtimalimizi düşündüğümüzde ölü ağaçların da bu döngünün bir parçası olduğunu ve yeni yaşamlara yer açtığını görebiliriz.

Botanik Parkı mantar (Foto: Nurbahar Usta Baykal)

Parklardaki ağaçlar konusunda bir diğer önemli nokta da ağaç türlerinin çeşitliliğidir. Her ağacın farklı dallanma yapısı, gövde kalınlığı, yaprak dökme veya herdem yeşil özellikleri farklı türler için farklı habitatlar oluşturur. Yani, ne kadar çok ağaç türü, parkta o kadar biyoçeşitlilik! Ancak, ağaç türü çeşitliliğini bölgenin yerel türlerini kullanarak oluşturmak da bir o kadar önemlidir. Örneğin; Dikmen Vadisi’ne, bulunduğu bölgenin neredeyse tüm su kaynaklarını tüketen ve egzotik bir tür olan Okaliptüs ağacını dikmek, ekolojik olarak yapılmış bir hata olacaktır. Görsellik ve estetik açısından beğenilse de, bölgenin tüm suyunu kullanacağından ve diğer türlerin yaşama şansını azaltacağından ya da sürekli sulamaya ihtiyaç duyacağından ne mantıklı olur ne de ekolojik…

Botanik Parkı mantar liken (Foto: Nurbahar Usta Baykal)

Ağaçlardan otsu bitkilere geçecek olursak, çeşitliliğin çok daha baskı altında olduğunu görürüz. Günümüzde birçok parkta estetik amaçlı gül, lale, kasımpatı gibi süs bitkileri kullanılmaktadır. Gül gibi çok yıllık bitkiler daha az bakım isterken, lale gibi türler daimi bakım ve yenilemeye muhtaçtır. Bu türler bazı böceklere ev sahipliği yapsa da, aynı ağaçlar örneğinde olduğu gibi bir coğrafyanın doğal türü olmadığında hem bir parkın biyoçeşitliliğine katkısı sınırlıdır hem de bakımı maaliyetlidir. Bu bitkilere alternatif olarak Ankara’da uygulanan bir yöntem bu iki sorunu da çözmüş gözükmekte: Kuğulu Park ve Portakal Çiçeği’ne ekilmiş lavantalar hem kuraklığa dirençli, su isteği fazla olmayan bitkiler hem de aromatik kokularıyla birçok kelebek, böcek ve arı türü için ideal bir yuva ve besin kaynağı. Bir yaz öğle sıcağında lavantanın etrafında kümelenmiş onlarca arı ve kelebeği aynı anda görmek mümkün!

Parkların bir diğer olmazsa olmazı; çimler! Yapay şekilde çimlendirilen topraklar, çoğunlukla diğer otsu bitkilerin büyümesine imkan tanımıyor. Büyüyebilenler ise park düzenleme faaliyetlerinden biri olan çim biçme sırasında makinalara kurban oluyor denebilir. Uzun zaman biçilmemiş bir parkta Karahindiba, bazen Ebegümeci, Papatya türleri, fiğler gibi türleri çok rahatlıkla görebilirsiniz. Lavanta uygulaması gibi, diğer türlere yaşam alanı sağlaması açısından örneğin Ballıbaba türlerinin parklardan temizlenmemesi; biyoçeşitlilik açısından faydalı olacaktır.

Son olarak, Ayrancı özelinde düşündüğümüzde, çoğu mahallede gördüğümüz apartmanlar arası boşlukların ağaçlandırılması ya da var olan ağaçların buralarda korunması uygulaması da şehir içi biyoçeşitliliğin korunmasında önemli bir katkı sunar. Yine birçok kuşa, arıya, kelebeğe ve böceğe ev sahipliği yapar, özellikle apartman aralarındaki yaşlı ağaçlar.

Kent parklarını başka canlılarla da paylaştığımız, bu parkların farkında dahi olmadığımız yaşam döngülerine ev sahipliği yaptığı bilgisiyle kent parklarına ve düzenlenme şekillerine bakış açımızı değiştirebiliriz. Olmaz değil ya, parkları birbirine bağlayan, bir parktan çıkıp şehir içi trafiğine karışmadan bir diğerine gidebileceğimiz park koridorlarının hem bizlerin yaşamında hem de bizim dışımızdaki türlerin yaşam döngülerinde ne kadar önemli olabileceğini hayal edelim! Belki hayal kurarak başlayıp gerçekleştirebiliriz de bir gün.

Yolculukları severim ama göçebe ruhlu değilim

Erendiz Hanım 41 kere maşallah.Yanılmıyorsam 41 yıldır “Kadın sorunları” üzerine bıkmadan yazıyorsunuz. Yanlış saymadıysam 8 roman, 9 hikaye, 10 deneme kitabı sığmış bu yıllara… Bu sürede bir kısım kadının bilinçlenmesi arttı ama eşitsizlik, cinayetler, tacizler azalmadı, hatta arttı sanki. Ya da görünür oldu. Ne dersiniz? Bu gidişle acılı, ezilen, katledilen kadın hikayeleri hiç bitmeyecek…

Türkiye’de hayatın hemen hemen her yönünde olduğu gibi kadın meselesinde de büyük çelişkiler mevcut. Evet, belli kesimlerde, kadının bilinçlenmesi, her alanda kendini gerçekleştirmesi  belirgin biçimde yaygınlaştı; ama belirli kesimlerde. Kesim derken illa ekonomik ve kültürel açılardan bir sınıflandırma yapıyor değilim. Türkiye insanı çok şaşırtan ve ön kabullere pek uymayan bir yer. Toplumun bir kısmında kadının durumunun fecaate dönüşmesinde ise yoksulluğun ve cahilliğin etkisi olduğu kadar, Türkiye’nin –kimse kusura bakmasın, her olguya gerçek adını vermekten yanayım– geçtiğimiz on yıllarda “yobazlığa’’ itilmesinin büyük rolü var. Bütün tek tanrılı dinlerin yobaz uygulamaları kadından korkar ve nefret eder ve nu cezalandırır. Tabi iç göçle kırsalın kente taşınması ve kentte iletişim imkanlarının teknoloji sayesinde çok gelişmesi, ayrıca nüfusumuzun aşırı kalabalıklaşması da “kadın’’a karşı işlenen suçları hem sayıca kabartıyor, hem duyulmasına ön ayak oluyor; ama ne olursa olsun, kadının dünya yüzündeki yeri bağlamındaki geri ve gerici ön yargılar  başta yöneticiler tarafından açıkça ifade edilemese vakalar bu denli artmazdı.

Eczacılık fakültesinde doçentken yazmaya başlamışsınız, profesörlüğe rağmen gittikçe artan bir şekilde yazılarınız, kitaplarınız artmış. Sizi buna iten neydi? Zaman sorunu çok zorladı mı? Öğrencileriniz yazar hocaları olmasından nasıl etkilendi? 

Yazmaya daha önce başladım. Yazdıklarım yayımlanmaya başladığında doçenttim. Zaman elbette bir sorundu, sorumluluk isteyen ağır bir işim, yolunda gitmeyen bir evliliğim, hasta bir annem ve küçük bir çocuğum vardı. Sanıyorum, yazarak dayanıyordum. Gençken çok güçlü bir hafızam vardı. Metni noktası virgülüne kadar zihnimde kuruyor, Çarşamba öğleden sonralar fakülteyi “asıp’’ , sakin bir kafeye gidiyor, orada zihnimdekileri kağıda döküyor, ilk fırsatta daktiloya çekiyordum. Özel bir yetenek olmadan yapılacak şey değil, bir de gençlik enerjisi gerek her halde. Profesör olduktan birkaç yıl sonra emekli oldum.  Bu kararda yazmayı seçmem elbette büyük etmendi; ama sadece o değil, üniversitenin ikiyüzlü hayatına daha fazla tahammül edemedim.

Çok satan bir yazar olmadığım için öğrencilerimin kitaplarımdan pek de haberdar olduklarını sanmıyorum.

Son kitabınız “Bir Başka Düğün Gecesi” yüreklerimize işledi. Kurban Menekşe, Saldırgan Hıdır, çevrelerindeki kişiler tek tek, çok güzel işlenmiş. Daha düğün gecesine gelmeden  “Bir Düğün Gecesi” romanı havası oluşuyor. Bu kişiler tamamen kurgu mu, yoksa sizi bunları yazmaya iten kişiler, haberler oldu mu?  

Karakterler kurgu, ama böyle olaylar duydum, hepimiz duyduk, basına yansıdı, çünkü. Konuya ilgim, sosyoloji dalında insan ticareti üstüne doktora yapan kızımın çalışması sırasında, yıllar önce başlamıştı. Emniyet güçleri (sadece bizimkiler değil, diğer ülkelerde de) işin uluslararası boyutuyla daha çok ilgililer. Ülke içindeki  insan ticareti biraz “kol kırılır yen içinde kalır’’ muamelesi görüyor. 

Son kitabınızla Adalet Ağaoğlu’na ve başka yazarlara gönderme yaptığınızı söyleyebilir miyiz? Bu dönemden Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Firuzan, İnci Aral, Ayla Kutlu, Pınar Kür… gibi bir çok iyi kadın yazar sayabiliriz. Bu yazarlar birbirini okur mu, görüşür mü, kayıplardan nasıl etkilenir?  Birbirinizden etkilenir, beslenir misiniz? Sevdiğim bir yazar ölünce ben hem onun ölümüne üzülürüm, hem de bencilce bir daha okuyamayacağım diye…

Evet, tabi kitapta pek çok gönderme var. Böyle göndermeler hoşuma gider, unutkan okura kültürel bir hatırlatmadır bu; anılan yazara da bir dost selamı. Valla, herkes ne yapar bilemem ama, en azından ben hemcinsim yazarları okurum, hele eskiden her yazdıklarını okurdum. Yaşım yetmişi geçeli o kadar okuyamıyorum, neden derseniz, yaşlanma sürecinde enerji azalmasına bağlı olarak belli bir yavaşlama çıkıyor ortaya, eskiden çabucak yapılan işler bir bakıyorsunuz bir türlü bitmek bilmiyor. Bu da zamanı daraltıyor. Mutlaka kadın yazarlar arasında bir etkileşim oluyordur, bu bence güzel bir şey.

Erendiz Atasü

Ankara Film festivalinin “Sanat Çınarı” ödülü size çok yakıştı. Film festivallerinde sık sık karşılaşıyoruz, sinemanın hayatınızdaki yeri nedir? Sinemaya uyarlanmış eseriniz var mı? Son kitap ve birçoğu uyarlanabilir gibi ama uyarlansa ne kadar içinize siner bilmem…

Çok teşekkür ederim. Pandemi döneminde en çok özlediklerimden biri sinemaya gitmek. Sinemalar açıldı ama cesaret yok. Bununla beraber internette yoğun biçimde film izliyorum. Çocukluğumdan beri severim sinemayı, hatta “Sinema Tutkusu” diye bir öyküm bile var. Sebebini bilmiyorum. Belki kitapları, edebiyatı sevmemle aynı sebebe dayanıyordur. Kardeşsiz, dolayısıyla bir anlamda yalnız  çocukluğumda, bana bir hayal dünyası açmışlardır. Hiçbir eserim sinemaya uygulanmadı, televizyon için de herhangi bir uyarlama olmadı. Olsaydı içime siner miydi, bilemem. Genelde yazarlar pek memnun kalmıyorlar bu işten, yani manevi açıdan memnun kalmıyorlar. Her halde maddi bir karşılığı oluyordur. Memnun olmuyorlar, çünkü yazı ve görsellik tamamen farklı yaratı ortamları. Filmin yönetmeni ticari kaygılarla basitleştirmelere, ucuzlatmalara gitmese bile, görselliğin ve yazının farklı ifade biçimlerinin olması sanırım yol açıyor hoşnutsuzluklara. Öte yandan sinemanın, sanat sinemasının elbette,  biz yazarları esinlediği, bize yeni  ufuklar açtığı kanısındayım.

Sizi yarı Ayrancı, yarı Çankayalı kabul edebiliriz. Semtimiz sizin için ne ifade ediyor? Oturup kalakaldınız mı, yoksa burada kalmaya iten özel nedenler var mı? 

Aslında Tunalı Hilmi caddesine sadece on yıl önce taşındım. Asıl yuvam tam kırk iki yıl yaşadığım evim Kızılay, Yüksel caddesinde idi. Melih Gökçek denen kimsenin belediye uygulamaları sonucu yaşanmaz hale gelen semtten üzülerek ayrılmak zorunda kaldım. Hayatımda çok az taşınmışımdır. Yerleşik ruhlu bir insanım ben, yolculukları severim ama göçebe ruhlu değilim.

“Öpüşenler” bir eser, bir sanatçı ve binbir doğru

Yazar Hakkında

15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.

2016 yılının sonlarıydı yanılmıyorsam, İlhan Koman’ın Seğmenler Parkı’ndan kaybolan heykeli* ile ilgili bir meclis vekilinin Kültür Bakanlığı’na soru önergesi vermek istemesi ve danışmanının destek istemesi üzerine koştur koştur bir gece geçirmiştik.

Sabah soru önergesini hazırlamış ve bitirmiş, (çoğuna yanıt alamadığımız) sorularımızı da şöyle sıralamıştık;
– Heykelin yapılış yılı ve konma zamanı,
– Esere ve eser sahibine ilişkin mevcut bilgilerin neler olduğu,
– Heykelin hangi kamusal idarenin kontrolünde olduğu,
– Kaybolmasına ilişkin bir bilgi/gelişme olup olmadığı,
– Türkiye’deki taşınmaz -heykel, rölyef, …- eserlerimizin bir envanterinin olup olmadığı…

İlhan Koman’ın Seğmenler Parkı’ndaki kaybolan heykeli

Ve anladık ki, Ankara’da da, Anadolu genelinde de; hem açık alanda ve kamusal yapıların içindeki (1960-80’ler arasında yapılan birçok kamu yapısında, bina içi rölyef, heykel gibi pek çok türde eserle karşılaşmak çok olasıdır) hem de özel mülkiyet alanlarındaki taşınmaz sanat eserlerimizin bir envanteri yok. Varsa bir kaydı, bu sefer de bir bilgisi eksiği var, kimlik kartı yok.

İlhan Koman’ın Seğmenler Parkı’ndaki eseri kaybolur/çalınırken, Ankara’nın ana omurgası olan; Ulus heykel, Kızılay Güvenpark, Kuğulupark aksının bitimindeki, tasarım ve üretimi Metin Yurdanur’a ait “Su Perilerinin Dansı” heykeli de (yoksa şiiri mi demeliydik veya masalı mı) 2000’lerin başından geçtiğimiz Eylül ayına kadar susuz bir şekilde, sessizce bir köşede beklemişti. Neyse ki 17 Eylül 2021’de yeniden dans etmeye başladı.

Metin Yurdanur’a ait “Su Perilerinin Dansı” heykeli

İşte, Su Perilerinin Dans ettiği köşenin karşısında, İlhan Koman’ın yerine geri konulan eserinin 500 metre aşağısında, Kuğulupark’ın tam da köşesinde, kentin çok önemli bir an-yerinde sessizce öpüşen; bir hayalgücü anıtı, metal estetiği, modernist bir form izlettiren bir heykel daha var: “Öpüşenler”.

Konu üzerine yazılmış makalelere baktığınızda, dijital ansiklopedilere göz gezdirdiğinizde, internet ortamında araştırdığınızda, kentin bilenleriyle sohbet ettiğinizde, ’maalesef’ birçoğumuzun Muzaffer Ertoran’a ait olduğunu sandığı bu heykele ilişkin doğru bilgiler ve eserin gerçek yaratıcısı heykeltraş Attila Onaran bugünkü konumuz.

Geçtiğimiz ay, Attila Onaran’ın kızı ve torununun bizlerle temasa geçmesiyle, Ayrancım Gazetesi’nin yayın hayatına yeni başladığı aylarda (2020’nin Haziran’ı, 2. sayı), yazarlarımızdan birisinin, bize “Öpüşenler” heykeli ve Kuğulupark’ı anlatırken, sanatçı Attila Onaran’a ait “Öpüşenler” heykelini, Muzaffer Ertoran’a atfettiğini ve yapım/konuluş yılını da 2005 olarak ifade ettiğini anlamış olduk. Ve bir dizi iletişim süreci ile de Attila Onaran’ın ufkuna, eserlerine, sanatçı öznelliğini derinlemesine barındıran kimliğine tanıklık ettik.

Attila Onaran

Peki Attila Onaran kimdir 

(Arkadaşları Salih Acar, Şadi Çalık ve Turhan Gürkan’dan);

1932 yılında İstanbul’da doğan Attila Onaran, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirir. Araştıran, sanatın tüm alanlarına giren, döneminin ötesini arayan çalışmalara soyunan, aklının tüm sınırlarını zorlayan ve bir artist olmak için tüm enerjisini harcayan bir insan. Bundan sonrası ise oldukça ilginç ve bir roman gibi. İş arayışları olumsuz sonuçlanan Onaran; piyano akortçuluğu, bir fıçı içinde dönerek motorsikletle cambazlık, şemsiye gibi açılan salıncak, dekoratörlük, … gibi sayısız işe soyunur, dünyayı gezer ve bunları maddi anlamda zor günler geçirerek yapar. Yeniden ülkeye döner ve ülke dışında geçirdiği zamanda biriktirdiği bilgi ile bir atölye kurar ve paslanmaz çelik ile üretimler yapar. Sonrasında, 1962 yılında Choromolux paslanmaz çelik firmasını kurarak ülke sanayisinde de atılımın parçalarından biri olur.

Paslanmaz ve mutfak sanayisindeki emeğinin ve madene, metale hakimiyetinin ardından yeniden heykele, plastik sanatlara dönüş yapıp, çeliğe, demire, bakıra olan hakimiyetiyle, heykel sanatında öncü, maddeye istediği formu ve karakteri veren, akımlarüstü bir sanatçı olur. Balmumu gibi kullandığı paslanmaz çelikle, teknik ve estetiğin birleşimini arayan sanatçı, özcü (abstrait) ve duygu yüklü eserler üretmek için emek harcar.

Onaran, anne tarafından Macaristan’a uzanan kökleri ile de Türkiye – Macaristan arasında kültürel bir köprü olmak için emek vermiştir. Alba Regia (Beyaz Krallık) eserinin, büyükbabasının şehri olan Szehefehevar’ın belediye meydanına dikilmesi, formalite bolluğunda mümkün olmamıştır.

(Kendi deyişiyle) “İçindeki eksikliği kapatmak, yalnızlığına son veren bir dalı kendi elleriyle yeşertmek için” Kasım 1974-Ekim 1975 arasında ürettiği 12 paslanmaz çelik eserini, 1976 yılında, Odakule’de sergilemek için hazırlamışken, maalesef sergi açılamadan yaşamını yitirir.

Ardında büyülü ve modernist çok güçlü 12 eser bırakmış Onaran. Bu eserlerinden “Öpüşenler” Kuğulupark’ta, “Göktaşı” Beyoğlu Odakule’de, “Uzay Hayvanı” Taksim Intercontinental Oteli’nde, “Balerin” heykeli ise İTÜ Maslak’ta iken, 4 eseri ise eşinde bulunmakta. Maalesef 2 eseri çalınan Onaran’ın, 1 eseri de kayıp. İşte o 12 eserin kısa künyesi de şöyle:

– Heykelin iç dünyası (çalındı)
– Bir damla gözyaşı (kayıp)
– Embriyo (mezarında)
– Duman halkası (eşinde)
– Öpüşenler (Kuğulupark)
– Uçan at (eşinde)
– Şaka (eşinde)
– Balerin (İTÜ Maslak)
– Göktaşı (Beyoğlu Odakule)
– Alba Regia (eşinde)
– İki gönül arasındaki pencere (çalındı)
– Uzay hayvanı (Taksim Intercontinental Oteli)

Sırasıyla; Balerinler, Göktaşı, İki Gönül Arasındaki Pencere, Öpüşenler,
Uçan At (Pegasus), Alba Regia (Beyaz Krallık), Embriyo,

Öpüşenler Heykeli’nin doğru hikayesine geçersek

1977 yılı ocak ayında, dönemin Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay ile Attila Onaran’ın avukatı Gökşin Sanal’ın mektuplaşması sonucunda (eserlerini “sokaklarındır” diye ifade eden) Onaran’ın Öpüşenler Heykeli’nin Ankara’ya gelme süreci başlar. Bu mektuplaşma ve telefonlaşma trafiği sonrasında, Attila Onaran’ın varisleri ile Ankara Belediyesi arasında bir protokol imzalanır ve Öpüşenler heykeli Ankara Belediyesi’ne hibe edilerek, Kuğulupark’taki yerine konulur.

Protokolde; heykelin parkın uygun bir yerine dikileceği… maddi değeri olmakla birlikte, aile tarafından hibe edileceği… heykelin herhangi bir sebeple başka bir yere nakli söz konusu olursa, ailenin (varislerin) muvaffakatının alınacağı ya da heykelin –isterlerse- aileye geri teslim edileceği… protokolün 10 yıl geçerli olduğu ve yenisi hazırlanmadığı sürece bir on yıl daha aynı şartlarda devam edeceği… kayıt altına alınmış.

Ve “Öpüşenler” heykeli 1977 yılında, Kuğulupark’taki yerine dikilmiş.

Kuğulu Park Öpüşenler Heykeli / Fotoğraf: Tanju Gündüzalp

İnanılmaz bir süreç gerçekten. Kimlik kartı olmayan, kentteki bir heykelimizin yaşadığı bilgi kirliliği sürecinin hazin bir hikayesi. Ve unutmadan; Onaran’ın “Öpüşenler” heykeli, sanırım Abdi İpekçi Parkı’ndaki Metin Yurdanur’un “Eller” heykeli ile birlikte, kentte yanında durup arkadaşlarımızın objektifine en çok poz verdiğimiz heykellerden. Ve bu aidiyeti, bu kentsel belleği, kime ait olduğunu bilmeden, sanatçıya ve esere ilişkin 3 cümle bilgi olmadan yaşıyoruz.

Fotoğraf: Aile arşivi

Kıssası

Bir güzelliğe, bir esere bakarken ve onu anlatırken; nereden geldiğini, ne zaman konduğunu, kime ait olduğunu doğrulayabilmek adına, sözlü tarih ve yazılı kaynağın yanına mutlaka belge ve (varsa) envanter katkısı koyarak, bilerek ve söyleyerek anlatalım. Öpüşenler’i de, Akasya zannettiğimiz (kentimizde çoktur) Japon Sofora ağacını da, (Eymir Gölü’nde) Karabatak sandığımız Sakarmeke’yi de…

Ve; bu kentin, şu coğrafyanın, sanat/kültür envanterini bir an önce yapalım. Ayrancı’dan yürüyüp, Çankaya’dan başlayıp, Ankara’ya bakıp, sonra tüm Anadolu genelinde, sokaklarda, caddelerde, parklarda, meydanlarda bulunan sanat eserlerimizin kaydını ve kimlik kartını acilen oluşturalım. 

Unutmayalım ki; her bir sanat eseri/edebi eser, insanlığımızın yeniden yeniden yazılmış masallarıdır.

*: 1978 yılında heykeltraş İlhan Koman’ın Paris’te bir tiyatro oyununun sahne maskelerini yaparken tasarladığı eser, 30 Aralık 1986 tarihinde Koman’ın hayatını kaybetmesinin ardından, Abidin Dino, Koman Ailesi ve Galeri Nev tarafından İtalya’da İlhan Koman’ın planladığı gibi bronza dökülmüştür. Heykelcik, İtalya’da bir atölyede büyütülerek 31 Aralık 1991 tarihinde Ali Artun’un tasarladığı kaidenin üzerine yerleştirilerek Ankaralılara yeni yıl sürprizi olarak Seğmenler Parkı’na konulmuştur. 2016 yılı mayıs ayında aniden ortadan kaybolan eser, heykeltraş Erdal Duman’ın çabaları ve Mimarlar Odası Ankara Şubesi ile Galeri Nev’in ortaklaşa yaptığı bağış kampanyasında toplanılan parayla İtalya’dan getirilen orijinal kalıbına, heykeltraş İbrahim Şafak ve Selim Kamer tarafından yeniden dökülmüş ve 11 Mayıs 2019 tarihinde, ait olduğu yere yeniden konulmuştur.

Ayrancı Antika Pazarı’ndan haberdar mısınız?

“Pazardan mektup alırım, bir de kitap. Ayrancı pazarına gitmesem mektup toplamak aklıma gelmezdi”

Hakan Kaynar – Tarihçi 

Antika pazarına eğer unutmazsam, gidiyorum. Bazen unutsam da Ahmet veya bir başkası telefon eder, hatırlarım. Ya mektup gelmiştir ya borcum kalmıştır. Çünkü ben pazardan mektup alırım, bir de kitap. Antikayla işim olmaz. Pazarın benim hayatımdaki yeri de bu yüzden önemli. Yıllar önce bir akşam vakti, tezgahların çoğu kalkmış, Turan Tanyer’le geziyoruz. Bir tezgah gördük. Üzerinde yüzlerce zarf. Ben bir kaçının içindeki mektupları okudum. Turan Bey’e baktım. Başını salladı. Sonra hepsini aldım. O gün bugündür mektup alırım. Kime kime yazmış, ünlü mü değil mi, nereden nereye, kaç yılından. Bunların hiç önemi yok. Görünce alıyorum. Saymadım ama sanırım yüz bine filan yaklaşmıştır. Koleksiyonculuk değil benim yaptığım. Kendi arşivimi kendim kuruyorum. Tarih yapacağım bu mektuplardan, bakalım, ileride, umarım, inşallah.

Pazar uzun vadede kurulduğundan beri şüphesiz Ayrancı’ya bir şeyler katmıştır. Hem çok az olsa da son on senede açılan bir kaç sahaf dükkanında da antikacı da etkisi var elbette. Umarım sayıları da artar. Bir semtin ne kadar dükkanı, kahvesi, lokantası varsa o kadar iyi. Yoksa otel gibi olur, sabah çıkar akşam geliriz. Mesela geçen hafta bir lokantada, iki ayrı arkadaşımla karşılaştım. Ayak üstü muhabbet tazeledik. Pazar’ı da bu yüzden seviyorum. Bazen aylardır görmediğim eş dostla orada karşılaşıyorum. Ama pazar biraz genişlemeli. Öbür yarısında organik sebzavat satılıyor, in cin top oynarken bu taraf karınca yuvası gibi. Birileri ön ayak olsa da, bir hafta sonu da böyle esnafın değil de amatörlerin tezgah kurduğu bir Pazar olsa. İsteyen ıskartaya çıkardığı kıyafetlerini satsın isteyen gönlünden çıkan eski kartpostal koleksiyonunu. Maksat insanlar karşılaşsın, benim gibi. Ayrancı pazarına gitmesem mektup toplamak aklıma gelmezdi.

“Antika Pazarı nedeniyle Ayrancı’dan haberdar olan insanlar var”

Berrin Güngördü (57), Sanatçı 

Antika pazarına unutmadığımda gidiyorum. Çok keyif veriyor yaşanmışlıklarla karşılaşmak.

Pazar için bir çok semtten insan Ayrancı’ya geliyor. Pazarla Ayrancı’dan haberdar olan insanlar var. Organik pazar da bu kategoride

Artık semtimiz çok yaşlandı. Yeni nesil yani çocuklar eskileri elden çıkarıyorlar. Hatta evleri de satıyorlar. Öyle olunca antikacılar da artıyor olabilir. Pazarın etkisi var mı bu duruma pek emin olamadım.

“Ben almaktan çok gezmeyi seviyorum”

Nilgün Eyinç

Antika pazarına pandemiden önce gidiyordum. Ama 2 senedir gitmiyorum. Meraklıları için güzel bir yer…Ben almaktan çok gezmeyi seviyorum…Ayrancı’ya ne tür katkısının olduğunu tam olarak bilemedim şimdi ama meraklı arkadaşlarım çok onlarla görüşmek için orda göazlemecide buluşuyordum bazen…Antika dükkanlarının ayrancıda çoğalmasının sebebinin pazar olduğunu sanmıyorum…çünkü antikaya talep her yerde arttı bence…

“Antika pazarı Ayrancı’nın havasını değiştiriyor”

Ayçin Çetiner (39) Devlet Opera Balesinde Makyöz

Antika Pazarı’na çok sık gidemiyorum. Çok beğeniyorum. Gidip gezmekten zevk alıyorum.

Pazar Ayrancıya havasını değiştirecek kadar güzel bir hava katıyor.  Varlığı AVM kültürü dışına çıkma konusunda da güzel bir alternatif sunuyor.

Ayrancı’ya başka antikacıların açılması konusunda çok olumlu etkisi oldu. Ayrancı Antika pazarında  herkese, her keseye ve hemen her ilgi alanına hitap eden eserleri, ürünleri bulmak mümkün. Hatta Koleksiyonerlerin de buluşma noktası olmuş.

“Her ayın ilk pazar günü için severek takip ettiğimiz bir etkinlik”

Enes Yaşlı

Pazar her ayın ilk pazarı son 4-5 aydır artık düzenli bir etkinlik haline geldi benim ve partnerim için severek takip ettiğimiz bir etkinlik.

Pazarın Ayrancı’da kurulması ile diğer semtlerden hatta farklı şehirlerden insanların birleşme noktası haline geliyor ve bu Ayrancı’nın çeşitli renklerin toplandığı bir semt olmasını sağlıyor.

Ankara’daki en büyük antika pazarına yakın yerlerde antika uzerine dükkanlar olması aslında bu pazarı da destekler nitelikte.

“Seviyor ama mesafeli duruyorum Antika Pazarı ile”

Tanju Gündüzalp

Cebeci Antika Pazarı’na giderdim, o kapanınca koptum biraz, Ayrancı Antika Pazarı’na bir kez ve 20-30 dakika gitmişliğim var.

Anadolu Medeniyetler Müzesi arşivine arkadaşımın indirdiği bir gün, 1000 yıl önceki insanların dokunduğu bir esere bakma/dokunma şansını elde ettiğimde düşündüklerim sebebiyle Antika pazarlarını önemserim. Zamanın ve geçmişin devamı olmamız hasebiyle değerlidir bir başkasının yaşam izleri barındıran her nesne, her eşya. Ayrıca yeni ürün yerine kullanılmış ürünün yeniden kullanım dolaşımına sokulmasını savunan ve destekleyenlerdenim.

Ancak, romantizm ile tarihin arasına bir çizgi koyarak yaşamayı savunanlardan olarak, seviyor ama mesafeli duruyorum Antika Pazarı ile.

Ayrancı, (Aydınlıkevler hariç) Konya-Samsun asfaltının içinde kalan merkez eski Ankara’nın önemli istasyonlarından. Ve hala temas, dayanışma, (görece) komşuluğun sürdüğü bir semt. “Neo-liberal ve vahşi yeni”nin yok etme eylemine yeni başladığı, hala arka bahçeleri, mütevazi mekanları duran bir semt. Antika pazarının da bu yarı-korunmada payı olduğunu düşünenlerdenim.

Büyük kentlerde ulaşım ve zaman kaybının artık tüm sosyolojide önemsendiğini bildiğim için, Pazar, Ayrancı’nın (ve yakın semtlerin) yaşayanları ve antika (seramik, alternatif üretimler) dükkanlarının temas edenlerinin ortaklaşması sebebiyle etkili olduğunu düşünüyorum.

“Birkaç saatliğine de olsa geçmişe büyülü bir yolculuk yapmak isterseniz mutlaka tavsiye ederim”

Ceren Özkaya

Bizim gibi antikaseverleri, yıllardır Türkiye’nin birçok ilinden antikacılarla buluşturan harika bir pazar. Her stant kendine özgü ve büyüleyici. Mobilyalar, pirinç şamdanlar, abajurlar, porselen fincan takımları ve oyuncaklardan tutun da eski film afişlerine kadar birçok ürünü görebilirsiniz. Ben 17 yaşımdan beri plak koleksiyoneriyim o yüzden pazardaki ilk durağım plak standları oluyor. Birkaç saatliğine de olsa geçmişe büyülü bir yolculuk yapmak isterseniz mutlaka tavsiye ederim. Küçük de bir tavsiye vereyim, amacınız sadece gezmek değil alışveriş yapmaksa, olabildiğince erken saatte gidin. Her zaman en güzel parçalar sabahın erken saatlerinde satılır.

“Pazara gelirken amacım bir şeyler satın almak değil aslında gezmeye geliyorum”

Serkan Aktaş

Ayrancı Antika Pazarı çeşitlilikle dolu bir pazar. Eryaman’da ikamet ediyorum ancak Ayrancı Antika Pazarı her kurulduğunda gelmeye çalışıyorum. Pazara gelirken amacım bir şeyler satın almak değil. Eğer hoşuma giden bir şey olursam satın alıyorum aslında gezmeye geliyorum. Retro ve vintage ürünler hoşuma gidiyor. Profesyonel bir antika sevdalısı değilim. Bu sebeple özellikle takip ettiğim bir stant olmuyor. Ayrancı Antika Pazarı hem profesyonel olarak antika sevenlere hem de benim gibi retro ve vintage ürünler sevenlere hitap eden, çeşitlilikle dolu bir pazar.

“Gelmenizi şiddetle tavsiye ederim”

Oğuzhan Özaydın

Küçük yaşta başladığım bir tutkudur ve her zaman yaşıtlarımın garibine giderdi. Sanki sadece 40 yaş üstü gidebilirmiş gibi… Ama şimdi bakıyorum da 20’li yaşların popüler bir aktivitesi olmuş halde. Ayrancı Antika Pazarına gidince resmen huzur buluyorum ve koleksiyonuma koleksiyon katıyorum. Evimde yer kalmadığı için satışına başladım, hobim bir nebze yeni bir meslek haline dönüştü. Oradaki esnaflar, köşedeki gözlemeci teyzeler tam bir aile ortamı. Gelmenizi şiddetle tavsiye ederim. Geçmişinize dokunacak ve duygulandıracağının da garantisini verebilirim.

“İçinde bir yerlerde bir yaşanmışlık, bir hatıra barındıran her şeye ilgi duyuyorum”

Gamzegül Kızılcık

Antika Pazarının kurulduğunu uzun yıllardır biliyorum, iş sebebiyle çok sık zaman ayıramasam da antika pazarı büyük bir tutku benim için. Eski eşyalara ve eski günlere olan özlemim Antika Pazarında tavan yapıyor. Bazen eski fotoğrafların içinde kayboluyorum, bazen o pirinç bibloların arasına karışıyorum. İçinde bir yerlerde bir yaşanmışlık, bir hatıra barındıran her şeye ilgi duyuyorum. Herkes geleceğe kalmak ister; kimi acılarıyla kalır, kimi eşyalarıyla, kimi fotoğraflarıyla… Gezerken gezerken fark ediyor insan, bazen ne kadar acıklı da olsa bu objeler geçmişten geleceğe iz bırakmak değil mi? Antika pazarının semtimizde de kuruluyor olmasını büyük şans olarak değerlendiriyorum. Umarım bu kültüre sahip çıkabiliriz ve yaşatırız.

Katkı sunanlara teşekkürler!

Antikanın merkezi Ayrancı

Efemeralar, tespihler, plaklar, yazma eserler, nadide koleksiyonlar ve incik boncuklar hepsi bu pazarda!

Ayrancı Antika Pazarı

Antikacılık ve koleksiyonerlik insanlık tarihi kadar eski bir olgu. İlk insan türünün hoşuna giden bir cismi eline alıp saklamakla başlamış olabileceğini iddia etsek çok da abartmış olmayız muhtemelen. Kültürlere, coğrafyaya, zamana bağlı değişen ve gelişen antikacılık ve koleksiyonerlik merakı günümüzde dünyanın her yerinde milyonlarca insanın yaşamında önemli bir yere sahip. Akla gelebilecek her şeyin koleksiyonu yapılmakta. Bizim gibi kültürel tarihi zengin ülkelerde ise antika piyasası oldukça canlı ve çekici durumda. Meraklısının mutlaka her ayın ilk pazarını iple çektiği antika pazarına sahip olmak da Ayrancımızın bir başka güzelliği. Pek çoğumuzun duyduğu, içinden şöyle bir geçtiği veya meraklı gözlerle dolandığı pazarda, ülkenin her yerinden gelen satıcıların sunduğu birbirinden ilginç ve binlerce çeşit objenin satışı yapılmakta. Bizler de bu pazarın nasıl kurulduğunu, nasıl işlediğini yani kısaca perdenin arkasını merak ettiğimiz için pazarın sorumlularını bulup sizler için onlarla röportaj yaptık.

Anadolu Antikacıları Kültür ve Yaşatma Derneği Başkanı 

Şükrü Sarı: “Antikacılık eski ve derin bir kültürdür. ”

Şükrü Sarı

Anadolu Antikacıları Kültür ve Yaşatma Derneği Başkanı Şükrü Sarı ile sohbetimizde hem antikacılık kültürüne dair hem de pazarımız hakkında ilginç bilgiler edindik. Hasan bey ile sohbetimizden satır başları şöyle: 

“Ayrancı’da yaklaşık 25 yıldan fazladır antika pazarı kuruluyordu. 2008’den itibaren kurduğumuz dernek çatısı altında esnaflarımız pazarda tüm Ankaralılara hizmet vermektedir. Pazarımızı Anadolu Antikacıları Kültür ve Yaşatma Derneği adıyla kurduğumuz dernek üzerinden denetliyoruz. Burada satış yapacak esnafımız bize üye oluyor. Satış sözleşmesini yaptıktan sonra stant açabiliyor. Ayrancı ve Çayyolu pazarlarını kurup denetimini yapıyoruz. Farklı kentlerden gelen pek çok antikacı arkadaşlarımız var. Derneğimiz bu alanda oldukça öncü. Türkiye’de birinci, Avrupa’da dördüncü durumdayız. 

Dernekleşmemizin pek çok konuda hem esnafımıza hem de müşterilere olumlu katkıları oldu. Örneğin pazarda bulunan satıcılar birbiriyle rekabet değil dayanışma halindedir. Kavga, atışma kesinlikle olmaz. Ziyaretçilerimiz huzurlu ve güvenli bir pazarda keyifle alışverişlerini yaparlar. Müşterilerimiz aldıkları ürünlerin kalitesi, değişimi, tamiri gibi konularda asla mağdur edilmezler. Hiçbir üründe sahtekarlık yapılamaz. Aksi durumlarda satıcı üye ile ilişkimiz kesilir, bir daha pazara alınmaz. Kurallarımızın temel amacı müşterinin haklarını korumak, esnaflarımızın halkımıza kaliteli ve güvenli bir alışveriş hizmeti sunmasını sağlamaktır. Sonuçta hem esnaf hem müşterilerin kazançlı çıktığı bir sistem oluşturduk. Antikacılık eski ve derin bir kültürdür. Biz dernek olarak bu kültürün sağlıklı devamı için bir köprü görevi durumundayız. 

Aramızda asla dolandırıcı, sahtekar kimseler barınamaz, üye olamaz, onlara hiçbir suretle stant açtırmayız. Rant peşinde para kazanmaya çalışanlar bizden değildir. Amacımız genç meraklı dostlarımıza sahip çıkarak, onları kötü alışkanlıklardan korumak, namuslu bir esnaf ve koleksiyoner olabilmeleri için destek sunmaktır.”

Ayrancı’da genel bir problem olan araba park alanı sorunu ne yazık ki Antika Pazarı için de bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Dernek Başkanı Ak, “Pazarın bir sorunu park problemi olarak karşımıza çıkıyor. Gerek esnafımız gerek ziyaretçilerin araçlarına yeterli park yeri bulamıyoruz. Pazarın altındaki otoparkın yüzde doksanı abonelere ait  olduğu için boş yer az bulunuyor” diyor. Umarız yetkililer hem Ayrancımızın bir incisi olan Antika Pazarı için hem de bazen semt sakinlerinin hayatı oldukça zorlaştıran bu genel park sorunu için bir çözüm düşünürler.

“Herkesin içinde bir koleksiyonerlik vardır”

Şükrü bey antikacılığı ticaret olarak icra etmiyor, kendisi emekli bir polis. Pazarın genel içeriği ve işleyişinden bahseden Şükrü bey sözlerine şöyle devam ediyor: 

“Herkesin içinde bir koleksiyonerlik vardır aslında. Her eşyanın koleksiyonu yapılabiliyor.Meraklısı olan için her obje değer taşımaktadır. Pazarda belli konularda koleksiyon yapanlar, birkaç farklı eşya üzerinde yoğunlaşanlar var veya ne bulursa toplayan koleksiyonerler var. Merakla başlayıp hayatını buna vakfeden koleksiyonerler, satıcılar çoktur aramızda. Ben aslında bu işin ticaretini hiç yapmadım. Polis emeklisiyim. Tek amacım buranın düzenli işleyişini sağlamak.”

“Dernek olarak güzel hedeflerimiz, projelerimiz var. Olanaklarımız yeterli olsa bu pazarın tamamında farklı alanlarda çalışmalara yer açmak isteriz. Ocakta kızdırdığı demiri bir örs üzerinde çekiçle nasıl şekil verdiğini gençlere göstermek çok önemli bir şey bizce. Kadim kültürlerimizi genç kuşaklara anlatmak, öğretmek en büyük hayallerimizden birisidir.” 

“Koleksiyonerlik kültürünün gençlere aşılanmasını çok istiyoruz”

“Aynı şeklide antika kültürünün de yeterli ve doğru bir tanıtımının yapılmadığını, toplumun ön yargıları olduğunu görüyoruz. Örneğin, 2004 yılında Ayrancı pazarı yıkılıp yeniden inşa edildiği dönemde başvuruda bulunduğum tüm ilçe belediyelerinden hiçbirisinden olumlu dönüş alamadım. Kimse bizi muhatap almadı. Biz de Gölbaşı’na gittik. Belediye ile bir senelik bir protokol yaptık. Sonrasında Cebeci’ye taşındık. Burası yapıldığında yani 2008 yılında tekrar buraya taşındık. Sektörde maalesef dolandırıcı, sahtekar insanların da var olması bu ön yargıyı pekiştiriyor. Bizim tüm amacımız dürüst esnaf arkadaşlarımız ile birlik olarak antikacılık mesleğini haklı olduğu yere taşıyabilmektir. Şu ana kadar pazarımızda bunu başardığımızı gururla söyleyebiliriz. Biz tefeci zihniyetli, rant peşinde olan kişilerin piyasadan silinmeleri için elimizden geleni yapıyoruz. Koleksiyonerlik kültürünün gençlere aşılanmasını, böylece onların kötü alışkanlıklardan kurtulmasını çok istiyoruz. Zaten bu sahtekarlar her sektörde karşımıza çıkıyor. Tüm uğraşımız bizim sektörde barınmalarını engellemektir. Pazarımızda insanlar aileleri, çocuklarıyla huzur içinde gezsinler diye uğraşmaktayız. Şu an gördüğümüz tablo bizi mutlu ediyor. Tüm Ankara’dan, çevre il ve ilçelerden insanlar geliyor pazarımıza. Cebeci’de pazar kurarken civarda bulunan tekinsiz insanlardan, yankesicilerden tedirginlik duyuyorduk. Ayrancı pazarında bu tip insanlardan tamamen arınmış durumdayız. İçeride güvenliği sağlamakla görevli sivil arkadaşlarımız sayesinde hiçbir zaman böyle kişilere ve olaylara izin vermedik. Herhangi bir pazardan çok daha güvenli bir hale getirdik antika pazarımızı.”

“Antikacılık farklı bir bakıştır hayata. Eskimiş, işe yaramaz diye atılan bir eşyanın içindeki ruhunu görürüz biz”

“Pazarın kurulduğu günün önceki akşamından geliyoruz buraya. Çeşitli illerden gelen esnaf üyelerimiz oluyor. Geceden onları karşılıyor, ihtiyaçlarını sağlıyoruz. Yorgunuz, uykusuzuz ama mutluyuz. Pazarımızın sıkıntısız, gayet güzel işlemesi bizi mutlu ediyor. Ankara’da böyle örgütlü bir antika pazarını biz başlattık. Bizim ardımızdan Eskişehir, İstanbul, Bursa, Adana, Antalya, Kayseri ve Bolu’da bu işler yapılmaya başlandı. Büyük veya küçük çaplı pazarlar kuruluyor.

Antikacılık farklı bir bakıştır hayata. Eskimiş, işe yaramaz diye atılan bir eşyanın içindeki ruhunu görürüz biz. Dedemizin, ninemizin dokunduğu, kullandığı, yaşanmışlık dolu tarafını hissederiz. O eşyada nefes alıp veren bir şeyler olduğunu biliriz. O duyguyu yakalamazsanız bu işi de yapamazsınız asla. Antika işi bir eşyayı al-sattan ibaret değildir, olamaz. Çok zor bir iştir antikacılık. Sabır ister. Yıllarca sabretmekle olur ancak bu iş.

İşte antika böyle duygu yüklü bir iş, hobi, kültür, uğraş; adına ne derseniz, bu yaşanmışlığı kendinize nasıl mal ederseniz…”

Antika sevdalısı bir aile: Antika Pazarı Esnafı

Antika Pazarı hakkında yazıp da pazar esnafı ile görüşmemek olmazdı. Pazarda yüzlerce stant görmeniz mümkün, ne yazık ki hepsiyle konuşmak imkansızdı biz de sizin için temsili olarak üç esnafımızla söyleştik:

Korhan bey

Ayrancı Antika Pazarı esnafı Korhan Bey: “Pazar esnafı ve müşterilerle aile gibi olduk”

Burada sadece para alışverişi, ticaret yapılmıyor. Yaklaşık beş senedir Anadolu Antikacılar Derneğinin kurmuş olduğu Antika Pazarlarında stant açıyorum. Özellikle el yapımı deri ürünler, orijinal el yapımı bıçaklar üzerine çalışıyoruz. Aslında bütün pazar esnafı ve müşterilerle aile gibi olduk, yakın ilişkiler kuruyoruz burada insanlarla. Buranın başka bir havası var sadece para alışverişi ticaret yapılmıyor burada. Eskiyi seven, biraz nostalji tutkunu, el yapımı ürünleri almak isteyen insanlarla biz satıcılar onlar alıcılar; bazen onlar satıyor biz alıyoruz, rol değiştiriyoruz, bu şekilde iyi zaman geçiriyoruz. Her ayın ilk pazarı Ayrancı pazar bölgesinde, her ayın üçüncü pazarı Ümitköy’de, Çayyolu Antika pazarı olarak bu pazar açılıyor. Biz de ayda iki defa faaliyet gösteriyoruz. Dükkanımız da yok sadece pazardayız. Bu ürünleri ise yurtdışı ve yurtiçinden gezdiğimiz yerlerden temin ediyoruz. Deri ürünleri kendimiz üretiyoruz. Diğerlerini de topluyoruz. Bunlar antika değil de elyapımı nitelikli ürünler.

Ziya Erel

Ayrancı Antika Pazarı Esnafı Ziya Erel: “Biz eşimle birlikte antika sevdalısıyız”

TRT haber merkezinden emekli oldum. Biz eşimle birlikte antika sevdalısıyız aslında eşim ilgiliydi. Emekli olduktan sonra Hoşdere Caddesi üzerinde Tukan Antik isminde dükkan açtık. Ayrancı Antika Pazarına ek olarak Çayyolu Antika Pazarında da stant açıyoruz. Ürünlerimiz çeşitli kaynaklardan geliyor. Mesela evlerden, esnaf arkadaşlardan ve internetteki online müzayedelerden aldığımız ürünler bulunuyor. Ürünlerimizin hepsi antika değil. Antika için bazı kriterler bulunmakta. Biz retro dediğimiz dönem ürünleri, bir dönem moda olmuş ve insanlara gençliğini hatırlatan ürünler satıyoruz. Dükkanımızdaki taşınabilir ürünleri bu pazara getiriyoruz. Ürünlerimiz koleksiyon meraklılarının sevebileceği arabalar, porselen ürünler, cam eşya, Avrupa’dan gelen ürünler, İsviçre madalyaları, Hollanda rozetleri var. Ninja kılıcı ve Deniz Kuvvetlerine ait kılıç vardı ancak satıldı. Büyük kancasıysa kilogramı küçük kancasıyla gramı tartabilen şeytan kantarı var. 

Ender Çepel

Ayrancı Antika Pazarı esnafı Ender Çepel: “Türkiye’nin görsel belleğine yardımcı olmak için eski fotoğraflar topluyorum”

Burada amacım para kazanmak değil sattığım şeylerle geçimimi sağlamıyorum. Ben emekliyim. Asıl ilgi alanım fotoğrafçılık, fotoğraf arşivciliği. Türkiye’nin görsel belleğine yardımcı olmak için eski fotoğraflar topluyorum. Onları burada satmaya çalışıyorum. Fotoğraflarımla araştırmacılara yardımcı olmak istiyorum. Burada amacım para kazanmak değil sattığım şeylerle geçimimi sağlamıyorum ancak Ayrancı ve Çayyolu Pazarlarına giderek masrafımızı karşılasak yeterli görüyorum. Yani bir anlamda hobi, gençlere bilgimi aktarsam yeterli görüyorum kendimi. Bu antika ürünleri bit pazarlarından, diğer antikacılardan ve tanıdıklarımdan aldığım ürünlerden temin ediyorum. Mesela 1980-1990 yıllarına ait negatif fotoğraf arşivi buldum.


Antika Pazarı Yönetimi İletişim:
Anadolu Antikacıları Kültür ve Yaşatma Derneği
0535. 454 41 17 (Şükrü Sarı)
0536. 494 21 28 (Hasan Ak)

Çankaya’da yaşamış şair ve yazarların izinde

“Bende tarçın sende ıhlamur kokusu, 

Yürürüz başkentin sokaklarında.”

Cemal Süreya

Cemal Süreya bu dizelerle başlayan “Roman Okudum Seni Düşündüm” şiirinde, Ankara sokaklarında dolaşır. Akay’a sapar, Emek’teki kızdan söz eder.  Karanfil Sokak 11 numara Adalar Apartmanı’nda yaşar Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan’ı da Ankara’da yazar. Sevgi Soysal ise, Yenişehir’de bir öğle vaktinde devrilecek kavağın zaman dilimine odaklanır. Laf açılmışken Karanfil Sokağı’ndan, Yenişehir’den, Ahmed Arif bu sefer anlatır yaşadığı şehri:

Hatıp Çay’ın öte yüzü ılıman

Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir’de 

Karanfil Sokağı’nda gün açmış

Pek çok şair ve yazara ev sahipliği yapar Ankara. Kimisinin çocukluğu yıkılmadan önce Soysal Apartmanı’nda geçer. Kimi Yenişehir’de dolaşır, kimi Kıbrıs Caddesi’nde yaşar. Edebiyatçıların vazgeçilmez durakları olan, onların hasbihallerine şahitlik eden mekânların da şehridir Ankara.

Çankaya Belediyesi olarak başkentin kültürel mirasına katkı sunmak hedefiyle Çankaya’da yaşamış şair ve yazarların izinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana ilçede yaşamış şair ve yazarların, yaşadıkları evler, sık sık gezindikleri parklar, sokaklar, bazen yalnız oldukları bazen arkadaşlarıyla bir araya geldikleri mekânlar üzerine bir envanter çıkaracak ve kentin yıllar içindeki değişimine de tanık olacağız. Bu projenin, hem bir bellek çalışması hem de yolu Çankaya’ya düşmüş, Çankaya’da yaşamış, üretmiş… şair ve yazarların ayrıntılı bir dokümantasyon çalışması olmasını amaçlıyoruz.

Çankaya’da yaşamış şairler ve yazarlar

Proje, yazar ve şairlerin yaşadıkları evlerin, sokakların tespiti ve buraların tabelandırılması, vakit geçirdikleri sosyal alanların belirlenip günümüze gelebilmiş olanlar üzerine bir çalışma yapılması, proje çıktılarının kitaplaştırılması, online ortama aktarılması vs. gibi bir dizi çalışmayı kapsayacaktır.

Çankaya’da yaşamış şair ve yazarlar projesinin kurgusu, yürütülmesi ve Ankaralılarla paylaşılması noktasında Ankara’daki kurum, kuruluş, STK, oluşumlar ile kuracağımız bağları ve yapacağımız işbirliklerini önemsiyoruz. Çünkü bu projenin paydaş katılımına açık, kolektif akılla yürütülen bir çalışma olması gerektiğinin bilincindeyiz. Yanı sıra bu çalışmanın, kentin ortak hafızasında yer edineceğine, Ankara’ya değer katacağına inanıyoruz.

Ayrancı’da yaşamış şair ve yazarların yaşadığı evlerle ilgili tanıklığı olan, bilgi vermek isteyenleri 0549. 823 7003 telefonu aramaya davet ediyoruz.

Semtimizde Kent Hakkı kültürü oluşturmak

Kentlerde yaşayan insanlar, bu yerleşimlerin sorumlu, aktif ve bilgili yurttaşları olmadan, bu kentlerde çağdaş anlamda yaşayamazlar. ‘’Ancak toplumun kendi iç dinamikleri ve pratikleri daha iyi bir yaşam, daha iyi konut, sağlıklı bir çevre, eğitim gibi kentsel hakları değiştirebilir’’.

Dolayısıyla denilebilir ki, kentli hakları; “temel hakların, ekonomik, toplumsal ve kültürel hakların ve dayanışma haklarının gerçekleşme alanı olarak kent mekânında somutlaşmasıdır”. 

Avrupa’yı kapsayan; halk ve yerel yönetimlere yönelik söz konusu kampanyalarda, yereldeki yaşamın daha da iyileşmesini amaçlarken; kentsel çevrenin ve mevcut konut stokunun iyileştirilmesi, yerleşmelerde sosyal ve kültürel olanakların yaratılması konularının yanında “toplumsal kalkınma ve halk katılımının özendirilmesine de büyük ağırlık vermektedir.

Örneğin küreselleşmeci bakış, kentsel hakların İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen ve liberal demokrasinin temsil krizine alternatif olarak ileri sürdüğü yönetişim uygulamasıyla kentsel katılımın gerçekleştirileceğini ve bunun temel bir kentsel hak olduğunu ileri sürmektedir.

Buna karşın, Lefebvre’in teorik çerçevesini çizdiği bakışla kentsel hak, kent kaynaklarına ulaşma ve kentsel kararlara bireysel katılım özgürlüğünden çok daha öte, onu aşan bağlamda, kenti değiştirerek kişilerin kendilerini değiştirme perspektifi ile değerlendirilmektedir.

“Kentsel haklar karar vermeyi devletten uzaklaştırıp kentsel mekânın bir ürünü olmaya yaklaştıracak şekilde yeniden düzenlemektedir. Demokratik müzakerenin sadece devlet kararları ile sınırlı tutulması yerine, kentsel mekânın üretimine katkı sağlayacak tüm kararlarda uygulanması gerektiğini belirtmektedir. Kentsel hak, kentle ilgili kararlarda kontrolü tümüyle sermaye ve devletten kent sakinlerine kaydıracak, kentsel mekânın üretiminin temelini oluşturan güç ilişkilerinin yeniden yapılandırılması ihtiyacı üzerinde durmaktadır’’. Ayrıca bu konuda başka görüşler; ‘’sadece var olan kentsel haklara erişim değil, aynı zamanda bunları dilediğimiz gibi değiştirebilme hakkı olduğunu işaret etmekte ve kentsel haklar kavramını biraz daha geliştirmektedir’’.

Kentlerde yaşayan insanların kente ait haklarının neler olduğunu bilme ve onun üzerinde karar sahibi olma hakkı vardır. Kentin mahallelerinde, sokaklarında, caddelerinde ve meydanlarında yaşayanlar orada yaşamaktan doğan haklarını bilen, yaşadıkları mekânın organizasyonunun nasıl olması gerektiğine karar verme hakları vardır. Kentsel hak, kentte yaşayanların çıkarlarını korumak ve geliştirmek üzere tasarlanmıştır. Bu haklar kullanıcılarına bir yandan kente ilişkin düşüncelerini ve kentsel aktivitelerini tanımlamak için kullanıcı haklarını doğururken, aynı zamanda yaşanabilir konutların, yeşil alanların ve diğer hizmetlerin kullanımını da içermektedir. Kent hakkı bilinci çağdaş yaşamın gelişmiş, ileri ve toplumcu kültürünün son aşamasıdır.

Gerçekten de kentsel tarihsel süreç göstermiştir ki ‘’kentler özgürlüğün doyasıya yaşandığı yerler olmuş ve özgürlük de demokrasiyle iç içe gelişmiştir’’. O halde kent tarihi açısından demokrasi bilincini geliştirmenin koşullarının ilki, insanın kentine ait olduğunu duyumsamasıdır. İkincisi ise kentsel kararlar üzerinde söz sahibi olabilmesidir diyebiliriz.

AYRANCI SEMT MECLİSİ

Meclisimizin çalışma gruplarına katılmak için ayrancisemtmeclisi@gmail.com mail adresi üzerinden iletişime geçebilirsiniz.

Sosyal medya hesaplarımız

Facebook: @ayrancisemtmeclisi

Twitter: @ayrancimeclisi

Instagram: @ayrancimeclisi