Blog

Elektrik faturama itiraz edebilir miyim?

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Yeni yılla birlikte gelen elektrik zamları ardından vatandaşa yüklenen fahiş faturalar, en çok merak edilen ve konuşulan konulardan biri haline geldi. Peki bu faturaların doğruluğundan yahut sayacımızın tüketim miktarının ölçümünden şüpheliysek, fatura miktarına ve sayacın arızasına karşı başvurabileceğimiz yollar var mıdır? Varsa nelerdir? Bu yazıda bu konuya değineceğiz.

Bilindiği üzere, yeni yılın gelmesiyle birlikte Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) 1 Ocak 2022 tarihi itibariyle elektrik tüketiminde kademeli tarife uygulamasına geçileceğini bildirdi ve söz konusu elektrik zammı 1 Ocak 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bahsi geçen kademeli tarifeye göre, mesken aboneleri için aylık 150 kWh’e kadar olan tüketim miktarları için fiyat 1.37 TL/kWh iken, aylık tüketimlerin 150 kWh’ın üstündeki kısmı için bu fiyat 2,06 TL/kWh olarak belirlendi. Yine EPDK tarafından alınan karar kapsamında tüm Mesken Tek Zamanlı Alçak Gerilim aboneliklerinde günlük ortalama tüketim limiti 2022 yılının Ocak ayı için 5 kWh iken, 01 Şubat 2022 tarihi itibariyle bu miktar 7 kWh’a çıkarıldı ve birim fiyatta değişim yapılmadı. 

Elektrik faturasına itiraz
Elektrik faturasına itiraz

Söz konusu zamla birlikte elektrik faturası yüksek gelen ve zammın faturaya doğru yansıtılıp yansıtılmadığı yahut faturalarının hatalı tespit edilen elektrik tüketimi sonucu fahiş geldiği konusunda tereddüt yaşayan vatandaşlar, tereddütü gidermek adına faturasına karşı itiraz hakkına sahiptir. 

Elektrik faturasına itiraz, anlaşmalı olunan elektrik firmasına ait telefon numarasından müşteri hizmetlerini arayarak yahut hizmet noktalarına giderek kayıt oluşturmak suretiyle yapılabileceği gibi, online hizmetler merkezi ya da firmanın mobil uygulaması üzerinden itiraz formu doldurarak da yapılabilmektedir. 

İlimizde görevli elektrik tedarik şirketi ENERJİSA A.Ş, görevli elektrik dağıtım şirketi ise Başkent EDAŞ A.Ş. isimli firmalardır. Ankara’da yaşayan ve elektrik hizmeti alan kişilerin, faturaya ilişkin itirazları 444 4 372 numaralı Enerjisa Çağrı Merkezinden ya da hizmet noktalarından yapılabilmektedir. Bunun yanı sıra Online Hizmetler Merkezi ya da Enerjisa Mobil Uygulaması üzerinden itiraz formu doldurmak suretiyle de talepleriniz iletilebilmektedir.

Elektrik Piyasası Tüketici Hizmetleri Yönetmeliği’ne göre, elektrik faturasına ilişkin itirazların süresi, tüketici tarafından ödeme bildiriminin yapıldığı tarihten itibaren bir yıldır. Yapılan itiraz, yine aynı yönetmelik gereğince 10 gün içerisinde sonuçlandırılacaktır. 

Burada önemle belirtmek gerekir ki, fatura itirazında bulunmuş olmak kişilerin faturayı ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır. Kişinin itiraz sebebiyle ödeme yapmamasının akabinde, standart süreç işleyecek ve sonucunda elektrik kesintisine maruz kalınacaktır. 

İtiraza konu edilen tüketim bedeli ile tüketicinin bir önceki tüketim döneminde ödemiş olduğu tüketim bedeli arasındaki farkın yüzde otuzdan fazla olması durumunda ise tüketici, bir önceki dönem tüketim bedeli kadarını son ödeme tarihine kadar ödeyebilecek ve kalan kısım için ödememeye ilişkin işlemlere maruz kalmayacaktır. 

Fatura ilişkin itirazın olumlu sonuçlanması halinde, yine bahsi geçen yönetmeliğe uygun olarak tüketimdeki farklar, gecikme zammı ile birlikte, tüketicinin talebi halinde nakden ve defaten en geç 3 iş günü içerisinde, diğer hallerde ise mahsuplaşmak suretiyle ilgili tüketiciye tedarikçi tarafından iade edilecektir. 

Tüketici yetkili firmaya karşı yapmış olduğu itirazına olumlu bir sonuç alamamışsa, söz konusu itirazını uyuşmazlık konusunun değerine göre Tüketici Hakem Heyetine veya Tüketici Mahkemesine yöneltebileceği gibi, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na da itirazda bulunabilir.

Sayacın arızalanması veya ölçme hassasiyetinden şüphe edilmesi halinde ise, ilgili tüzel kişi veya tüketici tarafından sayacın kontrolü talep edilebilmektedir. Bu talep, dağıtım lisansı sahibi tüzel kişi tarafından karşılanacaktır. Sayaç ile ilgili bu gibi durumlarda, yetkili firmanın Müşteri Hizmetleri Merkezine yazılı olarak başvuru yapılmalıdır. Söz konusu başvuruda tesisat numarasının da belirtilmesi gerekmektir. 

Başvuru neticesinde sayaç yeni bir sayaç ile değiştirilmekte olup, şikayete konu edilen sayaçlar hakkında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı personeli nezdinde tarafsız bir rapor hazırlanır. Rapor sonucuna göre, sayacın doğru tüketim kaydettiğinin tespiti halinde, sayaç kontrol bedeli faturaya yansıtılmakta olup, talep sahibi tarafından karşılanmaktadır. İnceleme sonucu sayacın arızalı çıktığının tespiti halinde ise, tüketicinin arızalı dönem ile aynı döneme ait sorunsuz olarak ölçülmüş geçmiş dönem tüketim değerleri var ise, bu tüketimler göz önüne alınır. Tüketicinin geçmiş dönem tüketim değerleri yok ise, sayaç değişim tarihinden sonraki döneme ait günlük ortalama tüketim değerleri dikkate alınarak hesaplama yapılır. Söz konusu hesaplama arızalı dönem birim fiyatı üzerinden yapılır. 

Peki herhangi bir zam uygulamasını hukuka uygun bulmuyorsak, söz konusu zam uygulamasına yönelik neler yapabiliriz?

2575 sayılı Danıştay Kanunu gereğince; bakanlıklar ile kamu kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca çıkarılan ve ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlem niteliğinde olan zam uygulamalarına karşı Danıştay’da yürütmenin durdurulması ve iptali istemiyle dava açılabilecektir. Söz konusu iptal davasını açma süresi yazılı bildirimin yapıldığı yahut ilanı gereken düzenleyici işlemlerde ilan tarihini izleyen günden itibaren olmak üzere 60 gündür. 

Sonuç olarak, son gelen zamlar üzerine, yukarıda bahsi geçen hususlar çerçevesinde, doğruluğu şüphe haline gelmiş elektrik faturanıza itiraz edebilir, tüketim miktarını hatalı ölçtüğünü düşündüğünüz sayaçlarınıza müdahale talep edebilirsiniz. Ayrıca hukuka ve hakkaniyete aykırı bulduğunuz zam uygulamalarını iptal davasına konu edebilirsiniz.

Kaynakça:

Elektrik Piyasası Tüketici Hizmetleri Yönetmeliği

Enerjisa Enerji Anonim Şirketi/www.enerjisa.com.tr

Başkent Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi/www.baskentedas.com.tr

2575 sayılı Danıştay Kanunu

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu

Geçmişin unutulmayan tadı: Boza

Yaşları yetenler anımsayacaktır, Ayrancı’nın sokakları gündüz olduğu kadar geceleri de şenlikli olurdu. 

Henüz televizyon dizilerinin aileleri koltuklarına mühürlemediği zamanlar, çocukların bilgisayar, cep telefonları ile paralize olmadığı yıllardı. 

Evlerde sohbetlerin en lezzetli olduğu komşu günleri biteli epey zaman oldu.

Çocuklar da okul çıkışlarında kah evlerinin bahçe duvarlarında oturur sokaktan geçenleri izlerlerdi, kah otomobillerin egemenliğinde olmayan eski zaman sokaklarında oyunlar oynarlardı. Sokaklar çocuklarındı, canı isteyen çift kale top oynar, dileyen yakan top, dileyen sek sek…

Hele bahçeler, birbirinden farklı meyve ağaçlarından yediğimiz elmalar, kirazlar, kayısıların tadını bilenler hiç unutamaz. Bahar aylarında büyümeye başlayan o kıtır kıtır çağlaları ceplerimize dolduruşumuz da unutulacak gibi değil.

Tabii ki geceleri sokakların başka bir tadı vardı. Her gün gezip, tozduğunuz o aynı sokaklar geceleri sanki başka bir ruha bürünürdü. Loş sokak lambalarının aydınlattığı o bildik mekanlar, gizemli gölgeleri saklayan esrarengiz yerlere dönüşürdü sanki.

Yaz geceleri yerini güze bıraktığında ıssızlaşan sokaklarda tanıdık olmayan bir ses yükselmeye başlardı yavaş yavaş. Bazen yakın, bazen komşu sokaktan gelen bu ses bir satıcıya aitti. Bir bozacıydı bu sesin sahibi, elinde metal güğümü ve litrelik uzun maşrapasıyla…

Bozacı Ali Vefa

Hani tadanlar bilir; önceleri Ulus Şehir Çarşı’sının avlusundaki o mavi fayanslı havuzun etrafına serpiştirilmiş ferforje masalarıyla Akman Pastanesi’nin sattığı bu kekremsi koyu kıvamlı içeceğin adıdır boza. Sonraki yıllarda Selanik Caddesi’ndeki güzel dükkanıyla yıllarca hizmet verdi Ankaralılara ve tabii ki bozayı da tanıttı, sevdirdi.

Gerek Akman’da gerek sokaklarda satılsın bu lezzetli, probiyotik içeceğin adı da tadı da yavaş yavaş unutuldu. Yerini büyük şirketlerin, reklam yağmuru altında bizlere dayattıkları renkli, tatlandırıcılı boy boy içecekleri aldı. 

İşte bize eski günlerden kalan o anıları hatırlatan tanıdık sesi tekrar duymak isterseniz, televizyonunuzun sesini kısıp ara sıra pencereye doğru kulak kabartmanız yeterli olacaktır.

Ummadık bir anda sokaktan gelen bu ses bizi ona götürdü böyle bir kış gecesi. Balkondan o bildik edayla dolanan gölgeye seslendik. Hemen karşılık vererek kapımıza geldi. Kendisiyle tanışma şansı bulduk. 

On senedir Ayrancı sokaklarında boza sattığını söyleyen Ali Vefa usta daha önce babasının geldiğini, ondan önce de dedesinin 80’li yıllarda aynı sokaklarda boza sattığını söyledi bizlere. 

Anlayacağınız Ayrancılıları 3 kuşaktır bozasız bırakmayan bir ailenin en genç üyesiyle tanışma şansı bulduğumuzu anladık o an. Kimimiz dedesi Mevlüt Usta’nın, kimimiz babası Mustafa Bey’in elinden almışız demek ki o güzel bozalarını. 

Bozüyük’lü olduklarını ve oradaki akrabalarının da üretime devam ettiklerini söyleyen Ali Vefa usta, dedesinin 80’li yılların başında Ankara’ya geldiğinde Akman’da çalıştığını ama aynı zamanda ev yapımı boza üretip ailece sokaklarda satmaya devam ettiğini anlattı. Hala dedesinin yaptığı bozaları kış mevsiminde yaklaşık 4 ay boyunca hepsi akraba yaklaşık on kişinin tüm Ankara’ya dağıttıklarını öğreniyoruz.

Güzel bozanın mısır ve darıdan yapıldığını, bulgur ve nohuttan yapılan bozaya göre daha hafif içimli olduğunu bilgisini paylaşan Ali Vefa usta, dedesinin 40 yıldır aynı yöntemle, mısır ve darıyı kullanarak boza ürettiğini söyledi.

Pek çok boza düşkünü müşterisi olduğunu, kendilerini telefonla arayan bozaseverlere acil yardım servisi olarak hizmet ettiklerini de anlattı bize.  

Her pazar Ayrancı sokaklarında sesini duyabileceğiniz Ali Vefa ustanın bozaları market raflarındaki fabrikasyon versiyonlarından çok farklı. 

Meraklısına bozacı Ali Vefa Güreş ustamızın telefonu da şöyle; 0544. 240 71 42

İçelim, içmeyenlere de bir kere tattıralım lütfen.

Bu faydalı ve benzersiz lezzeti sakın unutmayalım, tabii içmeden önce bir de tarçın dökmeyi…

BOZACI
ALİ VEFA GÜREŞ
(0544) 240 71 42

Turan Erol: Türk resim ve sanat yazınının duayeni

1927 yılında Muğla’nın Milas ilçesinde doğan Türk resim ve sanat yazınının duayenlerinden Turan Erol, 29 Ekim günü 95 yaşına girdi. 1944 yılında yetenek sınavını kazanarak girdiği İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin resim bölümünü 1951 yılında Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’nden mezun olarak tamamladı. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun en yakın öğrencisi ve dostuydu. Mezuniyetinin ardından Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi’nde sekiz yıl sürecek bir öğretmenlik dönemi geçirdi. 1960’ların başında Ankara, Aşağı Ayrancı’da yaşamaya karar verdi. Meneviş Sokağı Milli Kütüphane Evleri  B-1/2 Aşağı Ayrancı adresindeki arka tarafında küçük bahçesi olan bu evde önce kiracı olarak bir müddet sonra satın alarak üç kızı ve eşi ile burada oturdular. Kızları bu evde yetişti. 22 yıl sonra buradan taşındılar. 

Turan Erol Oran’da şimdiki oturduğu evde

Bu dönemde Bilge Karasu, Nezihe Meriç, Fikret Otyam, Orhan Peker, Refik Epikman, Cemal Bingöl, İlhan Berk, Cahit Külebi, Ruhi Su, Selçuk Milar gibi sanatçı, yazar ve mimarlardan oluşan ve kısa sürede köklü dostlukların filizleneceği bir arkadaş çevresinin de içindeydi.  

Bu arkadaşlıklara ait mektupların bir kısmı Gözlerinden Öperim – Turan Erol’a Mektuplar ismi ile kitaplaştırılmıştır. Kitapta Turan Erol’a yazılmış Bedri Rahmi’den Bilge Karasu’ya, Orhan Peker’den Avni Arbaş’a, Nedim Günsür’den Neşet Günal’a ve daha birçok sanatçıdan gelen mektuplar yer almaktadır. 

2016 yılında 90. yaş günü için çekilen fotoğraf.

Çoğunun son cümlesi ‘gözlerinden öperim’ olan bu mektuplar, özellikle Türk sanat ve kültür ortamında 1950-1970 arasında D Grubu, Müstakiller, Yeniler Grubu, On’lar Grubu, şiirde İkinci Yeni akımı gibi, gruplaşmaların, yerellik-evrensellik tartışmalarının, sanat, edebiyat ve politikada yenilikçi-toplumcu düşüncelerin, Doğu-Batı kutuplaşmalarının gündeme geldiği hareketli bir döneme rastlıyor. Bu hareketli dönemde Meneviş Sokağı’ndaki bu evde Ruhi Su’nun türküler söylediği nice gecelerin yaşandığını, Bedri Rahmi’nin “Gauguin Kızım“ diye sevdiği kızı sevgili arkadaşım Zuhra Erol Yıldız’dan dinlemiştim.

 Bu yıllardaki en büyük tutkusu kent gözlemciliği yaparak Altındağ gecekondu bölgesini resmetmekti. 1970 ve 1980’li yılları Bodrum, Milas ve tekne kaburgaları resimleri dönemiydi. 1980’li yıllar aynı zamanda Turan Erol için Bozkır Ekolü yıllarıydı. Hüzünlü, sessiz Orta Anadolu’yu konu edinen resimler bu dönemdedir. 1990’lar ve 2000’ler Ankara Konya asfaltından kent gözlemciliğine devam ettiği ve Ara Güler fotoğraflarından esinlenerek ortaya koyduğu çarpıcı Ağrı Dağı resimleri dönemidir. 

Meneviş Sokağı’ndaki evlerinin bahçesinde eşi Türkan Erol ile.

1990 yılında emekli olduktan sonra Ankara, Bodrum ve Kuzguncuk İstanbul’da sanat çalışmalarına devam eden Turan Erol, her zaman entelektüel bir sanatçı olmuştur. Kendi kuşağı ya da  yetiştirdiği kuşağın insanları ile çalışmaktan hiç yorulmamış bir sanat ve düşün adamıdır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, o zamanki adıyla Basın Yayın Yüksek Okulu’ndaki akademisyenliği sırasında Şenol ağabeyimin de en sevdiği profesörü olmuştur ve her zaman genç sanatçıları yakından takip etmiş ve onlar için sergiler organize etmekten heyecan duymuştur. Öğrencisi ve iş arkadaşı akademisyen Ferhat Özgür onun için, “Turan Hoca davet edildiği konferanslara, sempozyumlara ve panellere sınavlara hazırlanır gibi hazırlanmış bir öğrenci, dayanışmadan ve omuz omuza olmaktan mutluluk duymuş vefakâr bir dost, beğeni yönünden olumsuz değil ama zor bir kişilik, yaşlılığı oynamaktansa onu yaşamayı kabullenmiş bir bilge, medyatik olmaktan uzak durmuş, Anadolu türkülerine vurgun, üretken bir sanatçı olageldi” demiştir.
İlhan Berk ise “Turan Erol beyazı karıyor. Kendi beyazını. Önünde bir göğün” diyor bir şiirinde. 

Bilge Karasu bir şiirinde, “Denize baktı gene / Gene toprağa / Çiçeğe baktı” diyor. Diğerindeyse, “Aynaya bakılarak yapılmış bir Turan resmiydi bu. Tükenmez gençliğinde donmuş bir resim, şimdi”. Metin Altıok, “İyi ressam, iyi şair/Ve bir çevirmendir o/Sözcükleri renklere/Renkleri de/Sözcüklere çevirir” … Ve Ruhi Su bir şiirine İnsan ve Emek başlığı atmış ve yazmış; 

Benim memleketimde bugün

Kırk elli bin liradır

Resmin metrekaresi

Ve dillere destandır canım

Turan Erol beyazıyla Bodrum’un mavisi.

Hocası Bedri Rahmi Eyüboğlu da, “Kuru gürültüye pabuç bırakmayan, aklını, yüreğini, çoluğunu çocuğunu, paletini, fırçasını başına devşiren sayılı aydınlarımızdan biridir, Turan Erol” diye yazmıştır. Sanata, edebiyata sadece resimleriyle değil, yazıları ve kitaplarıyla da katkıda bulunmuş bir ressam olan Turan Erol Cer Modern’in de fikir babasıdır.

Sanatçı her an yeni bir şey yapamayabilir, her an değişemeyebilir. Değişme isteği belli bir doygunluk noktasına varıldığında kendiliğinden gelir. Bu noktaya kadar sanatçı iki şey yapar: Ya bulduğu/yakaladığı bir olgunluğu sürdürür ya da geçmiş yapıtlarına dönerek onlara tekrar el atar, ilerletir” diyen Turan Erol’u derin saygı ve sevgilerimle selamlıyorum.

Yaklaşık 50 yıl önce Ressam Eşref Üren ile Meneviş Sokağı’ndaki evinde.

Ankara’nın caz tarihi üzerine-2 

Türkiye’de dinledikleri müzikler Dave Brubeck Orkestrası’nı etkiler

“Kentte Türk-Amerikan Kültür Derneği kurulması da önemlidir. 1 Şubat 1958 günü Türk-Amerikan Derneği’nin yeni binasında Erol Pekcan Orkestrası’nın verdiği konser İlhan Mimaroğlu’na göre Türkiye’de Türk müzisyenleri tarafından yapılan caz tarihimizin en önemli olayıdır. Aynı sene Dave Brubeck Orkestrası Büyük Sinema’da konser verir. Türkiye’de dinledikleri müzikten etkilenen orkestra, ertesi sene caz tarihinin ilk aksak tartımların kullanıldığı ‘Time Out’ albümünü çıkarırlar. Take Five ve Blue Rondo a la Turk, ilk aksak tartımlı besteler olarak tarihe geçer. Yalnız Ankara’da değil tüm Türkiye’de caz müziğinin tanınması Erol Pekcan’ın sayesinde olmuştur diyebilirim. Amerikalı müzisyenlerle ilişkileri çok iyidir. Ünlü kontrbasçı Murat Ulus, Erol Pekcan’ın Çevre Sokak’taki evinde dinlediği caz plaklarından bahseder.” 

Selçuk Sun, Dave Brubeck, Melih Gürel, Paul Desmond, Erol Pekcan, 1958. Kaynak: İnanç, 1996

Gençlik Parkı içindeki Göl Gazinosu, Sakarya Caddesi’ndeki Bira Parkı, Hatay Sokak’ta Derya Kulübü caz yapılan yerlerdir

Bestekâr Sokak’taki Babylon’da ise Okay Temiz arkadaşlarıyla çalar. İzmir Caddesi’nde açılan Barıkan ve Balin otellerde de caz çalınmaktadır. 1950’li yıllarda açılan gece kulüpleri ve otellerde çalınan caz müziği, 1960’lı yıllarda aynı yerlerinde devam eder.

Tülay German, 1962’de Barıkan Otel’de, 1964’te İntim Pavyon’da caz söyler. Süheyl Denizci Orkestrası İntim’de çalar. Süreyya’da ise Jose Montalban Orkestrası ve sonraki yıllarda Kanat Gür Orkestrası vardır. 1963 yılında Duke Ellington’ın, orkestrasıyla CSO’da vereceği konser Kennedy suikasti nedeniyle iptal edilir. 

Sıhhiye’deki Orduevi de müzisyenlerin çaldığı yerlerden birisidir. Okay Temiz ve Metin Gürel 1964 yılında askerliklerini orada yaparak ve beraber çalma fırsatını yakalarlar. Balin Otel’de Okay Temiz ve Metin Hamurabi müzik yaparlar. Kavaklıdere kavşağında bahçe içinde bir evde Kulüp 47 açılır. Okay Temiz burada da çalmaktadır. 

Gençlik Parkı içindeki Göl Gazinosu, Sakarya Caddesi’ndeki Bira Parkı, Hatay Sokak’ta Derya Kulübü de caz yapılan yerlerdir artık.

Ankara Göl Gazinosu (karşıda)    Kaynak: 3kurus.blog

“1960’lı yılların önemli olaylarından birisi Hava Kuvvetleri Dans ve Caz Orkestrası’nın kuruluşudur. Orhan Sezener orkestra şefi olur. İlk büyük orkestra sayılan bu gurup konserler verir, radyo programlarına katılır. 1960-1967 yıllarında Officers’ Club’ta Erol Pekcan’a zaman zaman Atilla Özdemiroğlu, Füsun Önal da eşlik ederler. Erol Pekcan’ın yerini Metin Gürel Orkestrası alır dört yıl boyunca. 23 Kasım 1969 tarihinde Türk Amerikan Derneği’ndeki konser de çok önemlidir. Canlı kayda alınıp ‘Live in Ankara’ ismiyle Sonet Records şirketi plak yapmıştır. Konser Don Cherry, İrfan Sümer, Selçuk Sun ve Okay Temiz tarafından verilir. Albümde Muvaffak Falay’ın aranje ettiği geleneksel Türk müziğinden parçalar da yer alır.”

Live in Ankara albümü, 1969

Caz artık ekranlarda…

70’li yıllarda radyolar eski önemini kaybetmekle birlikte TRT devreye girer. Bu programlar Erol Pekcan öncülünde yapılır. Caz, evlerde izlenilmeye başlar.

Officers’ Club’ta, Karpiç’te çalan Zeki (Jack) Ataman’ın oğlu Naki Ataman, Metin Hamurabi, Murat Ulus gibi müzisyenler çalar. 1970 yılında trompetist İlhan Feyman’ın, Olgunlar Sokak’ta açtığı kulübün adı Feyman’dır. Tuna Ötenel, Metin Gürel, Aşkın Arsunan, Kudret Öztoprak orada çalışmışlardır. 1970-1971 arası Balin Otel’de Metin Gürel ve Murat Ulus çalarlar. Büyük Ankara Oteli’nde çalmaya başlayan Tuna Ötenel, Kudret Öztoprak ve Erol Pekcan’dan oluşan trio o yılların en önemli caz etkinliğidir.

Kapanan Süreyya yerine Bestekar Sokak’ta Yeni Süreyya, Gökdelen’de Kulüp X açılır; Erol Pekcan, Metin Hamurabi, Tanju Okan, Metin Çotal Orkestrası burada sahne alırlar. 1970’li yılların ikinci yarısında Cinnah Caddesi’nde açılan Altınnal Gazinosu’nda Pepe, İlhan Torgul, Metin Hamurabi, Murat Ulus, Anny Berrier yer alır. 1978 yılında çok önemli bir albüm yapılır. ‘Jazz Semai’ ismindeki albüm, Erol Pekcan, Tuna Ötenel, Kudret Öztoprak tarafından çalınan dokuz özgün, bir geleneksel eserden oluşmaktadır. Geleneksel eser, ‘Ali’yi Gördüm Ali’yi’ sözleri Kul Himmet’e ait bir nefes’tir. Özgün eserleri ise Tuna Ötenel besteler.

Büyük Ankara Oteli, Erol Pekcan Orkestrası: Nejat Cendeli (p), İlhan Torgul (b), Özgür Güney (g), Coradi Ubaldo (s), Erol Pekcan (d). Kaynak: İlhan Torgul Arşivi.

“Yıllarca aynı mekanda caz yapma devri bitti”

“ABD’nin 200. kuruluş yıldönümü kutlaması için Benny Carter Quintet konseri düzenlenir, 1975 yılının Aralık ayında, Türk-Amerikan Kültür Derneği’nde. 1980 sonrası caz kulüp kavramı, içinde dans müziği çalınmayan sadece dinlenen yeri ifade eder oldu. 

80’li yıllarda artık epey değişim yaşanmaktadır. 12 Eylül darbesi müziğe de darbe vurur. Öte yandan iç göç ile toplumsal yapısı değişen Ankara’da mekan algıları da dönüşür, kulüp zihniyeti tamamen değişir. Eski dinleyici kitlesi kaybolur. İçinde benim de olduğum 85’li yıllardan sonra Tuna Ötenel en etkili figür. Uzun zaman onsuz aktivite gerçekleşmedi diyebilirim kalburüstü yerlerde. Her müziğin kendi mekanları açıldı. Rock dinleyicisi için rock barlar, türkü sevenler için türkü barlar ortaya çıktı. 

90’lı yıllarda Mimarlar Derneği’nde caz yapılırdı. Tuna Ötenel ile epey çaldık. Yahya Dai, Sibel Köse, Kamil Erdem, Murat Ulus, Amerikalı Alan Ginter var daha çok o yıllarda.

Çevre Sokak’ta Manhattan Bar vardı caz çalınabilen. Biraz da otellerde yapılırdı. 2000’li yıllar için Tenedos, Ruhi Bey, Xir aklıma ilk gelen yerler. Samm’s, Cafe Bien ve June Pub da önemli caz mekanlarından sayılabilir. Şili Meydanı’nda uzun zamandır devam eden Siyah Beyaz da önemlidir. Çevre Sokak’ta açılan L’avare’de caz grupları sahne alıyor. Ayrıca eski ve yeni CSO binalarında pek çok konser veriliyor bu günlerde. 

Ankara Caz Festivali de 25 yıldır hiç durmadan düzenleniyor Özlem Oktar Varoğlu ve Caz Derneği üyelerinin çabaları sayesinde. Az da olsa devam eden bu mekanlarda hala caz yapılıyor ama yıllar boyu ayakta kalan kulüpler yok artık. Ankara müzisyen çıkarmaya devam ediyor fakat bir caz sanatçısı için mekan alternatifi eskiye göre çok az ve yıllarca aynı mekanda caz yapma devri çoktan bitti.” 

Kaynakça:

Ankara Araştırmaları Dergisi 2021, Cilt:9, Sayı:1 VEKAM

gokhanakcura.blogspot.com/2014/03/istanbulda-bir-siyah-rus-yllar-once.html

Ankara’nın caz tarihi üzerine-1 

Bu sayımızda sizi Ayrancılı bir caz sanatçısı ile tanıştırmak istiyoruz. Bilmeyenler için söyleyelim, Sayın Canan Aykent 30 yıldan fazladır vurmalı çalgılar çalıyor. Kendisi, lise çağlarında ilgi duymaya başladığı caz müziğinde zamanla ilerlemiş, 90’lı yıllardan başlayarak Pepe Cursi Orkestrası, Tuna Ötenel Beşlisi, Meserret Orçan Trio, Kaan Bıyıkoğlu Trio, Yıldız İbrahimova’nın Çocuk Şarkıları, Yahya Dai ve Murat Arkan’la trio, Murat Arkan’la duo, Akis gibi çeşitli caz gruplarında yer almış yetenekli bir sanatçı.

Canan Aykent, Ayrancılı bir caz sanatçısı. Otuz yıldan fazladır vurmalı çalgılar çalıyor.

Canan Aykent ile söyleşimizde kısaca hem sanat yaşamını hem de Ankara’nın 100 yıllık caz tarihi içinde neler yaşandığını öğrenme fırsatı bulduk:

“1974 yılından beri Ayrancı’dayım ve hep aynı apartmanda oturmaktayım. Birkaç akrabam da komşu apartmanda bulunuyorlar. Ortaokul zamanında vurmalı çalgılara merak duymaya başladım ama nerede öğrenebilirim diye düşünüyordum. Fırsat oluşmamıştı. Lise sonda Tuna Ötenel ve eşi ile tanıştım tesadüfen. Eşi bir gün bana, Kemal Eroğlu’nun Kızılay’daki müzik dershanesine gitmemi önerdi. Orada Kemal Amca’dan davul dersleri aldım. Davula notayla başlamış oldum. Kendisinin kurduğu kızlar orkestrasında çalmaya başladım. Daha sonra yine tesadüf eseri Tuna abiye eşlik etmeye başladım. Benim için böylesi bir ustayla çalışmak büyük şanstı gerçekten. 80’li yılların sonunda caz yapmaya başladım diyebilirim.  

30’lu yaşlarda konservatuarın modern bale bölümünde eşlikçilik yaptığım sırada müzikoloji bölümünde yüksek lisansa girdim. 2002 yılından beri Ankara Türk Dünyası Müzik Topluluğu’nda geleneksel müzikler çalıyorum.”

Caz müziğinin ülkemize ilk girişi yüz yıl öncesine kadar uzanıyor

1900’lü yılların başında Beyoğlu’na gelen Beyaz Ruslar’ın içinde Frederick Thomas adında ABD asıllı siyahi bir göçmen de bulunur. 19 yıl yaşadığı Moskova’da, çeşitli mekanlar işlettikten sonra 1913 yılında Maxim gazinosunu açarak oldukça ünlenmiş ama Ekim Devrimi’nden sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a kaçmak zorunda kalmıştır. Thomas’ın girişimiyle Osmanlı topraklarında ilk caz kulübü 1919 Haziranı’nda Şişli’de Stella ismiyle açılır. Oldukça tutulan bu mekanın ardından 1921 yılında Sıraselviler Caddesi’nin başındaki Majik Sineması’nın altında Maxim’i de açar. Burada Palm Beach Orkestrası ile caz müziği çalındığı söylenir. İstanbul’da cazın sultanı ünvanı ile anılır.

Frederick Thomas

“Tabii ki müzik denince gayrimüslimler bu işin içinde. Onların Avrupa ile bağlantıları çok önemli. Dünyada ün yapmış zil üretiminde bulunan Zilciyan ailesi de çok mühim mesela. En ünlü senfoni orkestraları bu zilleri kullanıyor o dönemde. İşte ilk caz kültürü o Rumlar, Ermeniler ve Beyaz Ruslar üzerinden gelişiyor. O dönemde gelişen bir cazbant deyimi var, İngilizce’de. “Caz Orkestrası” anlamına kelen bu kelimeyi biz dönüştürmüşüz. Artık insanlar ‘dün gece cazbant’a gittik’ diyorlar. Çalınan müzik o zamanlar fokstrot, çarlistonlar, tangolar hatta bizim kantolar… İşte dönemin müziklerini çalan orkestraya yani içinde nefeslilerin, piyanonun, kontrbasın, davul setinin, akordeonun olduğu orkestraya cazbant demişiz ve onların çaldığı müziğe de cazbant deniyor o zamanlar. 

İstanbul’da belli süreli çalışmaya gelen yabancılar var, bizdeki gayrimüslimler var, bunlar üzerindendir ilk cazla tanışmamız. Ardından bazı okullarda müzik grupları oluşmaya başlıyor yavaş yavaş. Galatasaray okulundaki grup buna ilk örneklerden. Sonrasında karşıda Kadıköy, Moda ekibi çıkıyor.”

Caz Ankara’ya ise 1928 yılında giriyor. Ankara Palas başkentin en önemli sosyal kulübü, Cumhuriyet balolarıyla başlayan etkinlikler yerini yerli ve yabancı orkestraların düzenli programlara bırakır. Palas’ın bahçesinde cazbant çalmıştır. Ünlü Karpiç Lokantası’nda da kalburüstü müzisyenler çalar. 1937 yılında açılan Gar Gazinosu Ankara müziğine güç katar. 

Ankara Palas Kaynak: sanatinyolculugu.com

“Ben bu döneme pre-caz dönemi diyorum, 1940’lı yıllara kadar devam ediyor” 

“Şöyle kurgulandırıyorum o dönemi; şimdi Ankara’ya yeni gelen politikacılar, yabancı temsilciler Ankara Palas’ta kalıyor, Meclis’te mesai geçiriyor, Karpiç’te yemek yiyor. Buralarda müzik dinliyor. Cumhuriyet’in ilk döneminde her şey Ulus’un bu güzergahında olup bitiyor. Gar Gazinosu’na hep yabancı revüler, orkestralar geliyormuş. Doğu turnelerinde trenle Sofya, İstanbul, Beyrut’a giden bu revüler Gar’da bir gazino açılınca buraya da gelmeye başlamışlar. Bu revü dönemi epey devam etmiş, 50-60’lı yıllarda falan varlarmış yani. Ayrıca müzik alanında Ankara’da Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası da bulunmakta. Tabii ki yeni kurulan konservatuarın öğrencileri de var. Muvaffak Falay gibi ünlü trompetçiler çıktı o okuldan.

Ankara Palas Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi Tarih: 02 Mart 2018

1940’lı yıllarda ilk caz faaliyetleri başlar 

“Ankara Radyosu’nda hem tango hem caz orkestrası kuruluyor. Sanatçı yokluğundan her ikisinde de aynı sanatçılar var. Birinde keman çalan diğerinde saksofon çalıyor mesela. Sevinç ve Sevim Tevs kardeşler de Voice of America Radyosu’nda dinledikleri şarkıları ezberleyerek o yıllarda vokal yapıyorlar Radyo Caz Orkestrası’nda. Swing içeren şarkılar söylemişler. 

1944 yılında Ankara Radyosu’nda plaktan dinletilen ilk açıklamalı caz programı, Halil Bedii Yönetken tarafından yapılıyor. Ankara’daki ilk caz konseri de 1946 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde; Hasan Kocamaz ve hukuk öğrencisi İlhan Mimaroğlu ağız armonikası çalarlar. Konsere dönemin başbakanı Recep Peker’in geldiği söyleniyor.

Dinlediği Charlie Parker-Dizzy Gillespie plağı ile caza başlayan Muvaffak Falay, kemancı ve piyanist Erdoğan Çaplı ile ilk ciddi caz denemelerini yapar. 50’li yıllar Ankara cazı için çok önemli bir dönemdir. Pek çok yabancı müzisyen gelir kente. Yerli caz sanatçıları için rol model olurlar. Birlikte çalma olanağı bulurlar. Ankara için İstanbul’u geçtiği yıllardır bu dönemler diyebiliriz. 1950’li yıllarda Ankara’da NATO üyeliği sonrası askeri üsler, haber alma merkezleri kurulur ve bunlara bağlı olarak dernek, kulüp gibi yerler açılır. Pek çok asker, teknisyenler çalışmaya ve sosyal tesisleri aileleriyle beraber kullanmaya başlar. Amerikalı askerlerin sosyal tesisi Officers’ Club açılır şimdiki Atakule’nin olduğu yerde. Erol Pekcan orada çalar bir süre sonra. Orada çalmak büyük bir prestij meselesiymiş. CSO’da çalmak gibiymiş. İzmir Caddesi’nde Amerikan ürünlerinin satılmaya başladığı mağazalardan caz plakları bulmak mümkün olur.”  

 Bu yıllarda Ankara caz hayatına renk katacak olan İtalyan orkestralar çeşitli kulüplerde müzik yapmaya başlamışlardır. Soysal Apartman’ın alt katındaki ünlü Süreyya Pavyon’da, Gar Gazinosu ve Ankara Palas’ta sahne almışlardır. Ünlü Happy Boys Orkestrası Ankara Palas’ta, Süreyya’da Renzo Bonaveri ve Mario Cavaceppi Orkestrası, Gar Gazinosu’nda ise Nico D’Agostino Orkestrası çalmışlardır. 

“Maltepe’de Muvaffak Falay’ın çaldığı İntim Pavyon pek çok caz severi kendine çeker o dönemlerde. 1950’li yıllarda piyanist Yaşar Güvenir, İzmir Caddesi’nde kendisinin de sahne aldığı Kulüp Yaşar’ı açar. Nisan 1956’da Dizzy Gillespie Orkestrası’nın Ankara’ya gelmesi de çok heyecan verir. Havaalanında minik bir karşılama töreni yapar Ankaralı müzisyenler. Gillespie, Büyük Sinema’da 3 konser verir. Türk-Amerikan Derneği’nin bahçesinde verdiği konserde ise dışarıdaki gençler içeri alınana kadar sahne almaz. Son gün İntim’de yerel müzisyenlerle jam session yapar.”

Dizzy Gillespie, Muvaffak Falay, Süheyl Denizci, Sabahattin Doğangöz 1956. Kaynak: Bengi, 2016.

Ayrancı Semt Meclisi Çalışma Grupları’nda çalışmaya davetlisiniz!

19 Kasım 2021’de yapılan ilk genel kurul ile kurulan semt meclisimiz çalışmalarına başlıyor sevgili semt sakinleri. Ayrancı Semt Meclisi (ASM) semtte çalışan, yaşayan, bir sebepten bulunan, semti seven, semte bir faydam dokunsun diyen herkesin meclisi. Bu ‘herkesin oluş’, tabii ki bir görevler çemberiyle perçinlenecek ve düzenlenecek. Bu sebeple canımız istediği zaman değil canımız semtimiz için gerektiği zaman çalışmak, düşünmek, araştırmak, bazen fikir belki bazen başka bir takım şeyler üretmek için kendimizi bazı gruplara dahil etmemiz gerekiyor.

Ayrancılılar olarak kentsel-yerel sorunların çözümü amacıyla yaygın bir katılım ve temsil oluşturmak için erişebildiğimiz her kimliği ve çevreyi meclis sürecine katmaya çalıştık. Meclisimizin Yürütme Kurulu beş mahallemizin muhtarları dahil 28 üye ile oluştu. 11 Aralık 2021’de yaptığımız Yürütme Kurulu toplantısında ise çalışma gruplarımızı oluşturduk. Hissedilen ihtiyaç ve gelen taleplere göre şekillenen, şimdilik 11 başlıkta topladığımız çalışma gruplarımız şöyle: 

-Kent ve Çevre Sorunları ÇG

-Kültür ve Sanat ÇG

-Esnaf ve Zanaatkar ÇG

-Toplumsal Cinsiyet ÇG

-Gençlik ÇG

-Halk Sağlığı ve Gıda ÇG

-Hayvan Hakları ÇG

-Doğa ÇG

-Yaşlılık ÇG

-Eğitim ÇG

-Arama-Kurtarma ve İlkyardım Gönüllüsü ÇG

Ayrancı’da yaşayan bizlerin yaşam alanlarımız hakkında alınan kararlarda, yapılan faaliyetlerde söz sahibi olmamız ve politika yapan aktörlere yön verebilmemiz ancak katılımımızla mümkün ve doğru orantılı olacaktır. Birer katılım organı olan çalışma gruplarımız her Ayrancılı’nın katılımına açık. Kurulmuş olan bu çalışma gruplarının dışında özgül her çalışma ve programa da meclis yürütmesi olarak açığız. Bu nedenle fikri, hevesi ve enerjisi olan herkesi bekliyoruz! Sizsiz 1 eksiğiz!

Nasıl bir kentte yaşayacağımız, kentte yaşayanların ve komşuların farkındalığıyla doğrudan ilgilidir. Bu yüzden bundan böyle semti ilgilendiren her konu hakkında bilgi sahibi olmak ve olmayanları da bilgilendirmek için çalışmalar yapacağız. Meclisimiz, kent bilincimizi ve farkındalığımızı geliştireceği gibi, komşuluk ilişkilerimizi de çoğaltacak; Meclis’teki çalışma gruplarına katılım, bir arada olmamızı ve tanışıklığımızı artıracak. Bu şekilde kentsel haklarımız ve güvenliğimiz kendine zemin bulacak. Bu son derece heyecan verici bir bilgi ve bu bilgiye sahip bir semt meclisi neler neler yapabilir, bir düşünün abiler…*

Ayrancı’da bireylerin kültür ve edinimleri gelişkindir. Bu anlamda her bir komşumuzun Ayrancı’ya ve çevresine katkısı çok yerinde olacaktır şüphesiz. Ayrıca bireyler kendi kafalarında oluşan soru ve cevapların muhataplarını kendi yaşadıkları yerlerde, mahallelerinde bulabilirler, bu şekilde politikalara dahil olabilirler. Dolayısıyla yaşadıkları yerde sorunların değil ama çözümlerin bir parçası olabilirler.

Ayrancı Semt Meclisi olarak Ayrancı’da yaşayan her bir bireyin katkısı, desteği, görüşleri ve gücüne ihtiyacımız var. Sorun yaratanlardan değil mevcut sorunları çözebilenlerden, ortaya çıkabilecek sorunları tespit edebilip anlık harekete geçebileceklerden olacağız. Nasıl? Tabii ki hep beraber, tabii ki dayanışmayla. Semt aşkı değil mi konuştuğumuz? O halde tekrar söyleyeyim; aşk örgütlenmektir, bir daha düşünelim abiler*…

Birarada ve dayanışmayla kalın…

* Ece Ayhan’ın “Şiirimiz karadır abiler” şiirine ithafen

İngiliz Albay’ın gözünden 1876 Ankara’sı

İngiliz Albay Frederick Gustavuz Burnaby (1842-1885)kıvrak zekasıyla öğrendiği 7 yabancı dil, yazı kabiliyeti ve maceracı ruhu sayesinde savaş bölgelerinde muhabirlik görevlerinde bulundu. Almanya, İspanya, Amerika, Fas, Rusya, Orta Asya’yı gezen Burnaby, Sudan’da çatışma sırasında hayatını kaybetti. Burnaby, Osmanlı topraklarında Rus yayılmacılığının tehlikesinin büyüdüğü dönemde, ülkesi adına istihbarat için Anadolu’ya seyahat ederek gözlemlerde bulundu. 1876 yılında İstanbul’dan Batum, Kars, Van’a kadar beş ay sürecek yolculuğa çıkarak Osmanlı’nın gücünü, İstanbul ve özellikle Kafkasya sınırlarındaki sosyo-ekonomik durumu inceleyerek Rusya ile savaş durumunda bölgenin direncini rapor etmeye çalışan Burnaby’nin bu zorlu yolculuğu sırasında tuttuğu notlar, dönemin Ankara’sına dair değerli bilgilere de ışık tutuyor. Burnaby’nin notlarından aktardıklarımız şöyle:

Tahılla geçinen 400 evli Nallıhan

Tahılla geçinen 400 evli Nallıhan’a vardığımızda hava kararmıştı. Kaymakamın evine davet edildim. Ermeni, Türk, Çerkezlerden oluşan bir grup beni soru yağmuruna tuttu. Ruslarla savaş tehlikesi üzerine konuştuk. Ertesi gün rengarenk tepelerin arasından giderek Aladağ Irmağı’nda köprüden geçtikten sonra Çayırhan Köyü’nde bir çiftlik evinde geceledik. Bereketli ama ekilmemiş geniş arazilerden geçerek ulaştığımız Beypazarı’nda eski bir handa konakladık.  Gün doğarken çıktığımız yolda küçük Çekme Çayı’nı geçtikten sonra İstanos’a (Yenikent) doğru yol aldık. Bizden önce bir haberci oradakilere bir İngiliz gezginin geleceğini söylediği için kadı ve jandarma yolda bizi karşıladı. Yarısı Türk, yarısı Ermeni olan 400 evli bir köy olan İstanos azametli bir kayanın yamacında, akarsuyun kıyısında bulunuyordu. Kayanın içinde mağaralar vardı. Kaymakamın evinde halktan ileri gelenler toplanmıştı. Ruslar hakkında düşüncelerimi ve İngiliz Hükümeti’nin Ruslarla savaş çıkarsa ne yapacağına dair sorular sordular.  

Ertesi sabah İstanos’tan ayrılırken kaymakam ve iki oğlu bize eşlik ettiler. Ermeni papaz da evinin önüne çıkmıştı. Köy sakinleri de erken saat olmasına rağmen damlara çıkmış bizi selamlıyorlardı. Kaymakam ‘ulusunuzu seviyorlar’ dedi bana; ‘Kırım Savaşı’nı anımsıyorlar ve Ruslar’a karşı bize yine yardıma geldiğinizi sanıyorlar.’ 

‘Bir İngiliz’in Ankara yolunda olduğunu duydum ve konuğum olmanıza karar verdim’

Nehir kıyısı boyunca yol aldık. İyi inşa edilmiş kırk metrelik taş köprüden (Akköprü) geçerek eskiden Timurlenk’in savaştığı geniş ovanın bir ucundaki tepe sırasının üstünde Ankara görünüyordu. Harap durumdaki mazgallı duvarlarıyla, azametli minareleri dikkat çekiyordu. Kent, bayırın üstündeydi. Dar bir sokağa saptığımızda bir zaptiye bizi karşıladı ve Süleyman Efendi’nin bizi ağırlamak istediğini söyledi. Birçok kirli ve dar sokaktan geçerek ucunda büyük ve güzel bir bina olan geniş bir meydana geldik. Binanın avlusunda Süleyman Efendi bizi karşıladı. Zengin İran halılarıyla kaplı, sandalye ve divanın olduğu odaya geçtik. Benimle divanda oturdu, konuklar da halının üstüne geçtiler. Kendisi başındaki fes hariç Avrupai tarzda giyinmişti. İyi Arapça konuşuyordu; ‘Bir İngiliz’in Ankara yolunda olduğunu duydum ve konuğum olmanıza karar verdim’ dedi.

Burada başka İngiliz olup olmadığını sorunca konsolos yardımcısının kentte yaşadığını öğrendim. Kendisi duvardaki dolaptan çıkardığı sürahiden bir bardak dolusu içkiyi ilaç niyetine bir defada içti. Ardından resmi üniformasıyla konsolos yardımcısı geldi. Bana İstanbul’dan gelen telgrafta anayasa ilan edildiğini ve ertesi akşam kentte top atışı ile kutlama yapılacağını söyledi. 

Ertesi sabah konsolos yardımcısının evine gittim. Eşi piyanosunu göstererek ‘Türk hanımları şaşkınlıkla oturup çaldıklarımı dinliyorlar saatlerce’ dedi. Ardından paşanın saray bahçesinde anayasayla ilgili telgrafı okumasını dinlemeye gittik. İnsanlarla dolu avludan binaya girdik. Paşa hemen bizi kabul etti. Ardından güzel Fransızca konuşan oğluyla tanıştım. Bana, ‘Ankara’da tek bir topumuz var, zavallının 101 kere ateşlenmesine dayanamayacağından korkuyoruz’ dedi. Sonra merdivenlerden avluya indik. Yeşil entarili katip halkı davet etti. Paşa bundan sonra, padişahın, halkına daha fazla özgürlükler bahşetmekten mutlu olduğunu, şimdiki otokratik hükümet modelinin yerine yeni bir anayasanın kabul edildiğini duyurdu.  Bu sözlerin ardından imamın ‘amin’ sesi duyuldu.

Birlikte girdiğimiz odada anayasa üzerine konuşurken atılan top sesleri pencereleri sallarken dışarıda ise halkın alkış ve tezahüratları yükseliyordu.

Paşa, bizi arabasıyla bırakmayı teklif etti. Eski ve garip görünen yaysız arabasıyla eve gidene kadar kemiklerim yerinden çıkacaktı. Sürücüsü dört yıldır burada yaşayan bir İrlandalıydı. Yalnızlık ve yabancılıktan dolayı morali çok bozuktu. O gün Noel olduğu için kendisine viski ikram edilince yüzü biraz güldü. 

Konsolos yardımcısı evindeki Noel kutlamasına davet etti. Kestaneli hindi yapıldığını, eşinin Türk hizmetkarlara Noel pudingi yapmasını öğrettiğini ve Ankara’nın ünlülerinden bazılarını da davet ettiğini söyledi. 

Stanos Kasabası  (Zir/Yenikent)

‘Kentin önemli ticaret metası keçiler…’

Ermeni bir davetli, paşanın sabahleyin, kentin dirlik düzeni hakkında konuşmasının tersine şekilde kentte hüküm süren bir hırsızlık çetesinin halkı huzursuz ettiğinden ve bazı ileri gelenlerin bunlarla ilişkisinden yakındı. Bir başkası Ankara’dan dört yılda on paşanın gelip geçtiğini, bunun da otorite boşluğu yarattığını söyledi. Ayrıca kenti perişan eden 1873-74 kıtlığının etkilerinin devam ettiğini öğrendim. Vilayette 18 bin kişinin öldüğü, ardından 25 bin kişinin de dolaylı nedenlerle öldüğü söylendi. Kentin önemli ticaret metası keçiler başta olmak üzere tüm hayvanların yüzde altmışı kıtlık döneminde ölmüşler. 

Ertesi gün ev sahibim Süleyman Efendi’nin kardeşi Hacı Tevfik Efendi beni görmeye geldi. Aşırı kavgacı görünen bu ilahiyatçı bey savaş çıkmasını istiyordu; ‘Rus ajanları, eyaletlerimizdeki halkları bize kışkırttılar durmadan. Bulgaristan’daki kıyımların nedeni de budur. Gazeteleriniz niçin doğranan Bulgar kadınlarıyla, çocuklarını yazıyor da Bulgarlarca katledilen Türk kadınlarını veya Hersek’te asilerin katlettiği askerleri yazmıyor?’

Bu arada Hacı Tevfik Efendi’nin beş, Süleyman Efendi’nin tek karısı olduğunu öğrendim.

Akşam başka bir eve davet edildik. Avlunun içindeki evde Türkler, Ermeniler, Rumlar, bir Bulgar, kentte doktorluk yapan İtalyan Gasparani Bey ve konsolosumuz vardı. Sedirlerle kaplı odanın ortasındaki masada Ermeni yapımı kırmızı ve beyaz şarap, rakı, mastika, konyak, likör duruyordu. Şişman ve çok esmer olan ev sahibi bir yandan bardağına içki koyarken öte yandan Gasparani’ye sindirim problemlerinden şikayet ediyordu. Doktor bana İtalyanca olarak, ‘Bu Türkleri tedavi etmek imkansız, her şeyi birbirine karıştırıyorlar, sonra da iyileşmeyi bekliyorlar’ dedi. Konukların bolca içki, sigara, nargile içmesinin ardından yemek odasına geçildi. Burada telli sazları olan üç çalgıcı çok farklı Türk ezgileri çalmaya başladı. Düzgün ölçülere sahip Avrupa müziğinin tam aksiydi ve derin bir keder vardı. Müzisyenler hızlanan ritme uygun başlarını sallıyor, konuklar da eşlik ediyordu. Ezgi birden durdu, bir müzisyen ağır ve kasvetli ağıt çalmaya başladı. Bu da uzun sürmedi, parçanın en kederli bölümünde orkestranın ani çıkışıyla parça son buldu. 

Türk misafirperverliği

Konuklardan biri, ‘Türk müziği, Türk yemekleri gibidir. Bir dizi sürprizdir. Orkestra andante’den ani bir yarış temposuna geçer. Yemekler de öyle, bal kadar tatlı bir yemekten sonra gelen çok ekşi bir sos sizi şaşırtır. Bir an balık yerken, ardından muhallebi gelebilir. Derken, önümüze konan sebze bitmeden tatlı bir çorba servis edilir.’

Kalabalık hizmetkar ordusu biri bitmeden hemen başka bir yemek servisi için koşuşturuyordu. Masanın etrafına Avrupalı konuklar onuruna sandalyeler konmuştu. Parmaklarımızla yemek yiyorduk. Konsolos yardımcısı ile İtalyan doktor uzun zamandır Doğu’da yaşamalarından dolayı parmaklarını çatal, bıçak gibi ustalıkla kullanıyorlardı. Sofrada sosyal statüye önem veriliyordu. Üstte olan parmaklarını tabağa daldırmadan diğeri başlamıyordu. Yemek faslı nihayet sona erdi, meyveler, kuru üzüm ve incirler, salatalarla kremalar, tabak tabak sebzeler, koca bir kase pilav ve tatlılar, kırmızı şarap eşliğinde tüketilmişti.

Ev sahibi, ‘Allah’ım, sana çok şükür!’ diyerek ayağa kalktı, konuklar da onu izledi. Bir hizmetkar mevki sırasına göre herkesin ellerine su döktü. Bir başka odaya geçince kahve, çubuklar ve nargile servis edildi. Konsolos, konukseverlik hakkında söze girdi; ‘Bir yabancı her nereye giderse gitsin, büyük bir konukseverlikle karşılanır. Birkaç yıl önce gezgin dostum Thompson, Karadeniz’den Ankara’ya seyahati sırasında bir handa konaklamak ister ama han dolu olduğu için oda bulamaz, pelerininin üstüne avluya uzanır. O sırada oradan geçmekte olan yaşlı bir Türk ona bir yabancının dışarıda kalmasına izin verilemeyeceğini söyleyerek evine davet eder. Onu ağırlar, doyurur karşılık istemeden. Bir Türk, İngiltere’de benzer bir durumda kalsaydı, hiç tanımadıkları bir yabancıya karşı aynı şekilde davranacak kaç İngiliz çıkardı dersiniz?’

Türklerle Hristiyanlar uyum içindeydi

Ertesi sabah bazı Ermenileri evlerinde ziyaret ettim. Evleri ev sahibiminki gibi döşenmişti. Yerlerde kalın halılar, duvar dibinde sedirler, bunların önünde nargileler vardı. Duvarlar çıplak ve beyaz badanalıydı. Tablolar ve aynalar ender bulunuyordu. Giysileri de Türklere benziyordu. Kadınları örtülü ve peçeli sokağa çıkıyordu. Evlenmeden önce birbirlerini görmüyorlardı. 

Türklerle Hristiyanlar uyum içindeydi. Birinin sofrasında mutlaka diğer gruptan insanlar olduğunu gördüm. Bu durumun Anadolu’nun başka yerlerinde olup olmadığını sorduğumda ise Ermeniler, aynı olmadığını, özellikle Sivas’ta Hristiyanlara kötü davranıldığını, hapishanelerin onlarla dolu olduğunu söylediler. 

Oysa İzmit’te kaldığım sıra bana Ankara’da Hristiyanların çektikleri anlatılıyordu. Buna rağmen her iki dinin iyi geçindiğini gördüm Ankara’da. Söylenenleri şüpheyle karşıladım, Sivas’a bizzat gidip, kendi gözlerimle görmeye karar verdim. 

Akşama doğru hizmetçim Radford topallayan atı satmamızı tavsiye ederken, Türk baytar da atın şişmiş ayağına neşter atarak iltihabı akıtıyordu. Bazı at satıcıları yanıma gelerek on iki mecidiye teklif etseler de kırk mecideye değerindeki atı satmak yerine bir gün daha kalıp iyileşmesine karar verdim. Böylece kentin en ilginç yerlerinden olan Augustus anıtını da yakından görebilecektim.

Ameliyatın ertesi akşamı atım rahat yürüyebiliyordu. Ben de sabah yola çıkma emri verdim. Bu arada paşanın konağından bir uşak bana hediye getirdi. Konağın kütüphanesinde görüp ilgilendiğim ‘Osmanlı İmparatorluğu Tarihi’ adlı on ciltlik eseri paşa bana armağan olarak yollamıştı. Yükümüz en az on kilo daha ağırlaşacağı için bu nazik teklifi üzülerek reddettim. 

Türklerin konukseverlilikleri ve cömertlikleri meşhurdur. Hatta bu erdemlerini abarttıkları bile söylenebilir. Bazen beğendiğim bir atı vermeye kalkanlar, hizmetkarlarını yanıma refakatçi olması için teklif edenler oluyordu.

‘Asi Yozgat’a (Elmadağ) ulaştık’

Ev sahibim beni geçirmek için erkenden kalkmıştı. Kendisine İngiltere’ye gelirse ağırlamaktan zevk duyacağımı söyleyerek ayrıldım. Yol sert ve düzgündü bir süre. Nehir boyu gittik. Beş saat sonra nehrin karşısına geçerek bir Ermeni’ye ait çiftliğe vardık. Hindilerinden birini on kuruşa satın alarak dışarıda pişirmeye karar verdik. Yemek sonrası iki Türk hizmetçim beygirlere eşyaları yüklerken ben, Radford’la yola koyuldum. 

Bir saat sonra tepeye çıkınca arkamdan gelmediklerini görüp hızlıca atımı geriye sürdüm. Nehrin kıyısında beygirlerden biri üstündeki eşyalarla beraber sırsıklam duruyor, hizmetçim Osman ise sorumlu adamı sopayla döverek cezalandırıyordu. Çantadaki fişekler, çay, şeker, kahve mahvolmuştu. Ayaklarıma kapanan adam hıçkırıklarla ağlarken, Osman sopayla dövmeye kalkıyordu tekrar. Araya girdim, eşyaları yüklemesini söyledim. Epey geç kalmıştık, gün batımından sonra Asi Yozgat’a (Elmadağ) ulaştık. Köyün toprak damlarının üstünden dikkatlice geçerek bir eve vardık. Köpeklerin havlayışları ev sahibini uyandırdı. Arkasında kalın, kahverengi kolsuz bir palto olan orta yaşlı bir Türk bana yaklaşarak kasabanın kaymakamı olduğunu ve geceyi evinde geçirmemi teklif etti. Anlaşılan Ankara’dan bir dostum ona haber vermişti geleceğimi. 

Evi büyük değildi. İki oda, bir mutfak bir de kabul salonu vardı. Bu sonuncusu ise her işe hizmet ediyordu. Ev sahibinin sabah keklik ve tavşan avı teklifini fişeklerim ıslandığı için geri çevirmek zorunda kaldım. Çok yorgun olduğumu söyleyince bir şilte serildi. Odanın diğer ucuna da kaymakam için serildi. Kendisine ait dört hizmetkarı, yatması için onun elbiselerini çıkarmaya başladılar. Benim de iki hizmetkarım olduğu halde tek başıma soyunmamı garip karşıladığını söyledi. Herkes bir köşede geceyi geçirdik.

‘Yahşihan’a vardığımızda akşam olmuştu, burada yeni atlar kiralayarak yola devam ettik’ 

Sabah vedalaşarak yola koyulduk. Alçak bir dağ sırasını aştık, demir cevherine benzeyen kayalar etrafa saçılmış gibiydi. Çok geçmeden Kızılırmak’a ulaştık.

Nehir yüz metre genişliğinde ve yağmurlar nedeniyle derinliği iki metreden fazlaydı. Çevrede köprü yoktu. Rehberimiz atıyla kıyı boyu sekiz yüz metre giderek bir ıslık çaldı. Karşı kıyıda altı adam ortaya çıktı. Kıyıda sazların içindeki üçgen bir mavnayı çıkararak bize doğru kürek çekmeye başladılar. Kıyıya yirmi metre yaklaşınca durdular. Bataklık olan kısımlardan dört atımızla geçerek, Radford ve Osman’ın yoğun çabalarıyla mavnaya sokabildik hepsini. Huysuzlanmasınlar diye gözlerini bağladık. Karşı kıyıya bir buçuk kilometre sürüklendikten sonra çıkabildik. 200 evlik Yahşihan’a vardığımızda akşam olmuştu. Burada yeni atlar kiralayarak yola devam ettik. Beş saatlik güzel manzaralı yolculuktan sonra Maden’e vardık. Burada gümüş madenleri bulunuyor. Madenci, su bastığı için madenleri çalıştıramadıklarını, pompalarının olmadığını söyledi.

Yol Kavaklı’ya doğru bağların arasından geçiyordu. Bölgenin üzümleri çok iri. Halk mahzenlerinde asarak kış boyu koruyor. Şarap yapmıyorlar. Üzümler yeniyor veya suyu sıkılıp şeker niyetine hamurlu yiyeceklerde kullanılıyor. Şeker çok pahalı, yarım kilosu bir şilinden çok. Fakirler yanında zenginler de alamıyor. Kahvelerini şekersiz içiyorlar. 

Yaşlı bir çiftçiye konuk oldum. Bana kıtlık döneminde yaşadıklarını anlattı. Kar yağışından Ankara yolu iki buçuk ay kapalı kalınca hayvanları açlıktan ölmüşler. Sultan Abdülaziz’in yolladığı yardımlar kar nedeniyle buraya ulaşamamış. Pek çok insan açlıktan ölmüş. 

‘İnsansızlıktan ekilemeyen verimli topraklar’

Sabah kırk kilometre uzaktaki Sekili’ye doğru yola çıktık. Antik mermerlerden yapılmış kulübelerle karşılaştık. Damları çamurdandı. Geçmişin heybetli yapılarının günümüzde ilkel şekilde evlere dönüşmesini gördük. İnsansızlıktan ekilemeyen verimli topraklardan geçtik. Bir Kürt obasına denk geldik. Daire biçimli kara çadırlarda yaşıyorlardı. Peçesiz kadınlar bizi görmeye çıkmışlardı. Türkler bu göçebelerden vergi almaya kalktıklarında tası tarağı toplayıp dağlara göçerler. Bazı Kürt şeyhleri çok zengindir. On binlerce hayvanı olur. Ne yazık ki, eyaleti mahveden kıtlık hepsi için büyük felaketler getirmiş. 

Yirmi kerpiç evli Sekili’de geceledikten sonra sabah tuzu bol bir bölgeden geçtik. Derken at üstünde başlarında ilginç, yüksek başlıklarıyla Türkmen kızları gördük. Türkmenlerin dili Türklerden biraz farklıdır. Uzun beyaz gömlekli, kırmızı pantolon üstünde gri kuşaklı erkekler, kırmızı maşlah giymiş kadın, kuyu başında beyaz entarili, kep takmış kızlar, bayırdan inen keçiler damlarda idi…

Kaynakça:

Burnaby, Frederic. 1998.  Küçük Asya Seyahatnamesi. Sabah Kitapları.

Yeni yılın ilk film önerileri

Yukarı Bakma

Yukarı Bakma (Don’t Look Up) 2021/Netflix

Bir gerçeklik inşa alanı olarak sosyal medya (ve post-truth), ötekileştirilmiş ve değersizleştirilmiş bilim insanları, popülerlik kasan bilim insanları, en önemli konuları bile sadece popülizm temelinde değerlendiren siyasetçiler, karlarını artırma hedeflerini daha aydınlık bir dünya umuduyla kitlelere satan dahi teknoloji ceo’ları, klik tuzağına indirgenmiş basın sektörü, her şeyin kendileriyle ilgili olduğu izlenimine sahip bencil influencer’lar. Sanırım 2020 sonrası dünyayı bu basit, saçma listeyle özetleyebiliriz. Özellikle COVID-19 sürecinde bilime ait olanın, sağlıklı bir şüphecilik sınırlarını fazlasıyla aşan komplo teorisyenlerince gasp edilmesine tanık olduk. İşlerliği kanıtlanmış bilimsel yöntemlerle yapılan değerlendirmeler “büyük dünya düzenine” hizmet eden çarpıtmalar olarak zihinlerde kodlandı. Tüm tartışmaların iki kutup arasında yaşanmasına neden olan algoritmalarca güdülüyoruz. Bu nedenle makul ve sağ duyulu fikirlerin doldurduğu gri alanlar artık kimsenin umurunda değil. Bir avuç sağduyu sahibinin sesi de zaten algoritmalarca kısılıyor. 

Yukarı Bakma tam da buna tekabül eden 2020 sonrası dünyayı ve cahilliğin, mesnetsiz özgüvenin hegemonyasını tiye alan, taşlayan güzel bir kara komedi olmuş. Özellikle post-covid dünyasının saç baş yoldurtucu zırva gündemlerinden fazlasıyla beslenilmiş. Olaylar dev bir kuyruklu yıldızın gezegenimize hızla yaklaştığını hesaplayan iki bilim insanının dünyayı bu gerçeklikle tanıştırma ve tedbir aldırma çabasını konu alıyor. ABD Başkanı dahil herkes devreye giriyor ama tam da 2020’ler oluyor ve bu kaotik zeminsizlikte kimse doğru bir pozisyon alamıyor. Dünyanın sona ermesinin garanti olması bile Başkan için yaklaşan seçimler ve Yüksek Mahkeme’ye yerleştirmeye çalıştığı arkadaşı kadar önemli olmuyor. Film boyunca sürekli “bu kadar bilimsizlik de olmaz” derken bir taraftan da bunun ne kadar da gerçek olabileceği fikri izleyenin tüylerini diken diken ediyor. 

Filme yönelik eleştirilerde mesajın fazla doğrudan ve didaktik olması öne çıkıyor. Bu eleştiriler haksız da sayılmaz. Gerçekten de mesaj sinema dilinin ve oyunculuk estetiğinin önüne geçiyor ve yer yer film fazla karikatürize kalıyor. Dolayısıyla bir filmde arayabileceğiniz dramatik derinlik, ilmek ilmek işlenen senaryo bu filmde pek yok. Yine de filmin daha önce beyaz perdede denenmemiş bir konuyu ele alan eleştirel tarzı beni gayet eğlendirdi. Sanırım ilk defa “yıldızlar geçidi” bir film güzel kotarılmış. 

Köpeğin Gücü

Köpeğin Gücü (The Power of the Dog) 2021/Netflix

Tüm dünyaya dağıtımı Netflix aracılığıyla yapılan “The Power of the Dog” benim açımdan 2021’in en derinlikli dramalarından biri. Film Western türünün klasik çatışmalarından (Kızılderili-beyaz, kanun kaçağı-şerif vb.) çok farklı bir yerde konumlanıyor. Türün klişelerinin tersyüz edildiği bir diğer çok başarılı drama 2019 yapımı First Cow’du. Özellikle son yıllarda herhangi bir türü sadece araç olarak kullanan, psikolojik ve içsel çatışmalara ya da türün geleneksel dertlerinden/klişelerinden farklı yerlere odaklanan inovatif senaryolar dikkat çekiyor (Türe bu açılımları sağlayanların kadın yönetmenler olması tesadüf değil tabii ki). Her ne kadar son yıllar desem de bu kırılma aslında 2000’lerden beri mevcut. (Tabii ki western diyince akla 2005 yapımı Brokeback Mountain da geliyor.)

Thomas Savage’ın aynı adlı romanından uyarlanan The Power of the Dog, 1925 yılında Montana’da geniş bir çiftliğe sahip olan iki kardeşin hikayesini konu ediyor. İki kardeşin arasındaki güç hiyerarşisini film boyunca kestiremiyorsunuz ve bu muğlaklık neredeyse her sahnede izleyiciyi tedirgin ediyor. Zira iki kardeş arasında örtülü bir çatışma olduğu ortada. Kardeşler 25 yıldır aynı çatı altında yaşamlarını sürdürüyor. Ancak hayatları, George’un genç dul bir kadınla (Rose) olan beklenmedik evliliği ile alt üst oluyor. Phil ise çiftliklerine yerleşen bu kadının varlığından rahatsız olduğunu gizlemiyor. Filmdeki çatışmaların her an açık şiddete evrilmesini bekleyen seyirci hep ters köşeye yatıyor. Ne bir silah görüyorsunuz ne de bir silahın patladığını. Bu açığa çıkmayı bekleyen enerji film boyunca tekinsiz bir atmosfer yaratıyor.

Filmdeki anlatının derdine baktığımızda tek bir odak belirlemek zor olsa da bana göre merkezde erkeklik, otoriteden bağımsızlık arayışı ve cinsel kimlik bunalımı var. Bu da filmi çok katmanlı, farklı okumalara açık bir hale getiriyor. 

Filmde Phil rolündeki Benedict Cumberbatch başarılı kariyerinin en iyi işine imza atmış gibi görünüyor. Görüntü yönetmenliği harikulade! Filmde sıklıkla tercih edilen kartal gözü kamera kullanımı geniş/sonsuz arazilerin sunduğu ferahlığı teskin ederken, karakterlerin hayatlarında tek bir adım atamayacak kadar kendilerini köşeye sıkıştırmış olmaları çok güzel bir tezat. Müzikler, Radiohead’in gitaristi Jonny Greenwood’a teslim edilmiş ve sonuç yine harikulade. Filmin tamamen kendine has anlatısı, çok özgün müzikal bir tarzla destekleniyor. Dönüp dönüp dinlenesi bir soundtrack olmuş. Filmin 2022’de bol Oscar alacağına kesin gözüyle bakıyorum. Törenden “en iyi film” ile dönmesi de bence büyük olasılık.

Dünyanın En Mutlu Kızı

Dünyanın En Mutlu Kızı (2009) /Mubi

2000’lerden sonra Avrupa sineması içerisinde yükselişe geçen “Rumen yeni dalgası”; ülkenin sosyal, siyasi ve ekonomik çalkantılarından türetilmiş bir sanatsal tavır (İtalyan Yeni Gerçekçiliği gibi) olarak giderek daha fazla ilgi çekiyor. Cannes, Venedik, Berlin ve Locarno gibi önde gelen festivallerde bu dalganın başarısını takip etmek mümkün.  Komünizm dönemi ve hemen sonrasında yaşanan ekonomik adaletsizlikler ve sosyal yabancılaşma genellikle bu filmlerin temel derdini oluşturuyor. Rumen yönetmenlerin elinde pişen bu tarz; Yunanistan başta olmak üzere benzer çalkantılar yaşamış doğu ülkelerinin tümünün sinema perspektifinde de güçlü bir etkiye sahip. Kesal’ın yönettiği “Nasipse Adayız” (2020) bu tarzın Türkiye’ye başarılı bir uyarlaması bence.

Akımın en önemli başarısı sosyal olanın yer yer ne kadar absürt, ironik ve mantık dışı olabildiğini “in your face” bir tarzla izleyicinin suratına çarpabilmesi. Seyirci bu sayede içinde yaşarken “doğal” addettiği gerçekliğe geniş bir perspektiften tekrar bakabiliyor. 2009 yapımı “Dünyanın En Mutlu Kızı” tam olarak yukarıda açıklamaya çalıştığım perspektifin ideal bir örneği.

Film, taşralı 16 yaşındaki alt-orta sınıfa mensup bir kızın üç şişe meşrubattan etiket göndererek çekilişle bir araba kazanmasını konu alıyor. Kız, anne ve babasıyla Bükreş’e gelerek içeceğin reklam filmi çekiminde de oynayacak. Bir gün içerisinde geçen filmde; kızın çekimde yer alması ve arabayı teslim alması/alamamasının mizahi ama bir o kadar da gerçekçi öyküsünü izliyoruz. Filmin ismi de filmin yansıttığı ironiye pek uygun. Reklam filminde geçen “dünyanın en mutlu kızıyım” repliği 16 yaşındaki Delia’nın aşırı mutsuz halleriyle oldukça komik bir tezat oluşturuyor. 90 dakikalık belgesel yalınlığındaki bu minimalist filmin çok yönlü eleştirelliği gerçekten takdire şayan. Reklam sektörünün yapaylık üzerine inşa edilmiş çiğliği, kapitalist tüketim kültürü, alt-orta sınıf kırılganlığı ve kodları, ataerkillik gibi filmin anlatısı içerisinde kendine yer bulabilmiş birçok örüntü samimi, inandırıcı bir hisle takip edilebiliyor. Çekilişle bir araba kazanmak ne kadar mutsuz edebilir değil mi? Böyle bir sosyal gerçeklikte ve Delia’nın konumunda yanıt “bir hayli”.

Mutlaka izlenmeli” kategorisinde değerlendirdiğim filmin sokakta, gündelik yaşamın içerisinde çekilmesi hem gerçekçilik hissini destekliyor hem de Fransız yeni dalgası ve İran sinemasının doğallığını hatırlatıyor.