Blog

Yeni yılda sağlıklı beslenme kararları

Yazar Hakkında

Diyetisyen |  + Yazarın diğer yazıları

Online Beslenme Danışmanlığı
0534.446 6475

Yeni yıl demek spor salonuna yazılmak, kilo vermek için hedefler koymak anlamına gelebilir. Ancak yeni yılda başlanılan hedefler genelde ikinci haftadan sonra eski haline dönmeye başlar. Bu durumun önüne geçmek için hedeflerin gerçekçi ve sürdürülebilir olmasına özen göstermeliyiz. 

Sağlıklı beslenme mükemmellik gerektirmez. Sizden uzun soluklu yani istikrarlı olarak devam etmenizi ister. Planınız ne kadar esnek ve uygulanabilir olursa o kadar sürdürülebilir olur. Gelin birlikte yukarıdaki tanımların ne anlam ifade ettiğini inceleyelim. 

Organik tarım nedir?

Organik gıda, çevreye ve insan sağlığına olumsuz etki yapan kimyasal gübre, ilaçlama ve hormon uygulamaları gibi verim arttırıcı yöntemler kullanmadan yapılan tarımdır. Bu tarım sonucu ortaya çıkan ürüne organik gıda  denir. 

Organik üüretim yapan çiftçi, uluslararası geçerli sertifika programıyla denetlenmektedir. Bu durum organik gıda üretiminde zorunludur. 

Organik tarım yöntemi kullanırken, kompost, yeşil gübre, hayvan gübreleri, kardeş bitkiler, değiştirerek ekim yöntemi, malçlama, damla sulama vb. doğal yöntemler kullanılmaktadır. Bu durumda çevreye daha faydalı tarım yönetimlerinden biridir. 

Ancak sertifika programının olması küçük üretim yapan çiftçilerin üretimini zora sokmaktadır. Bu yüzden küçük üreticiyi desteklemek istiyorsak eğer, yerel üreticiyi tanıyarak ve bağ kurarak gıda toplulukların oluşturulması oldukça önemli bir adımdır. 

Zehirsiz tarımın sağlık açısından faydalarını yeni yapılan çalışmalar desteklemektir. Hem hava yoluyla alınan fazla zehirin hem de gıdalarla birlikte yoğun miktarda almamız bağışıklık sistemimizin düşmesine, karaciğer ve böbreğin etkilenmesine neden olur. İlerleyen aşamalarda farklı kanser türlerine neden olabilecekleri söylenmektedir.

İyi tarım nedir?

İyi Tarım Uygulaması (ITU), Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın denetlediği kuruluşlarca sertifikanın verildiği bir uygulamadır. Bakanlığın yönetmelikte belirttiğine göre ‘çevre, insan ve hayvan sağlığına zarar vermeyen bir tarımsal üretimin yapılması, doğal kaynakların korunması, tarımda izlenebilirlik ve sürdürülebilirlik ile güvenilir ürün arzının sağlanması için gerçekleştirilecek iyi tarım uygulamalarının usul ve esaslarını düzenlemek.’

İTU kapsamından organic ve ekolojik tarımla karıştırılmamalıdır. Organik tarımda zirai ilaç kullanılmazken iyi tarım uygulamalarında zirai gübre ve pestisit kullanımı vardır. İTÜ’nın asıl amacı çiftçinin girdilerini ve çıktılarının raporlanmasıdır. 

Bu uygulamada, çiftçinin kendi kafasına göre ilaçlama veya sulama yapılmasının önüne geçilmesidir. Yani denetlenebilir endüstriyel üretim söz konusudur. 

Çiftçinin korunması veya bu anlamda ekolojik ve doğaya tam anlamıyla faydalı üretimden bahsetmek mümkün değildir.
“İyi Tarım Uygulamaları” kötünün iyisi olma konumundadır. 

Yerel Üreticiyi Desteklemek(Gıda Toplulukları)

Hem zehirsiz üretimi hem de çiftçiyi desteklemek için kullanılabilecek en güzel yöntemdir. 

Gıda Toplulukları iki şekilde bir araya gelinerek kurulur. İlki “Topluluk Destekli Tarım” modeli, gıda üretimi ve tüketimi arasında doğrudan bağlantı kuran, bir çiftlik ve destekçi topluluğu arasındaki karşılıklı bağlılığa dayalı ortaklıktır.

İkincisi “Katılımcı Onay Sistemi” dir. Bu sitemde üreticiler, iki tarafın aktif katılım yöntemiyle sertifikalandırılırlar. Sosyal ağlar, güven ve bilgi takasına dayalı bir oluşumdur. Bu sistem özellikle kısa tedarik zincileri için oldukça kullanışlı bir yöntemdir. 

Bu iki sistem de çiftçiyi gözetmeyi içerir. Üretimin ve doğanın sunduğu riskleri, bollluk ve bereketi birlikte göğüs gerebilmeyi mümkün kılar. 

Özetle, eğer hayatınızda beslenme konusunda köklü bir değişiklik yapmayı planlıyorsanız öncelikle kendi temel ihtiyaçlarınızı belirleyerek size uygun yöntemi araştırın. “Yemek yemek sadece yemek yemek değildir.” Hayatınızın her alanını içine alır. Bu yüzden de sürece yayılmalıdır. Bir an da yapılan kurallar ve keskin hedefler dönüşüm yaratmaz. Dönüşüm süreç içerisinde gerçekleşir. 

Üzümünü yiyip bağını sorduğunuz yıllar dilerim! 

Yöresel bir lezzet: Basbousa

Yazar Hakkında

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmaları devam ediyor.

Basbousa, bin 200’lü yıllarda Mısır’da üretilen Şam tatlısının tarihteki ismi. Arapça’da parlak anlamına geliyor. Semtimizde ise Basbousa, Hoşdere caddesinde Mayıs 2016’da beri faaliyet gösteren bir tatlıcının adı. Buranın işletmecisi Yusuf Umut İstanbullu. Genç bir girişimci olan Yusuf Umur Bey, Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra farklı sektörlerde çalışmış ve en son Hatay’ın az bilinen, kıymetli lezzetlerinin sunulduğu Basbousa markasını KOSGEB desteğinden de faydalanarak yaratmış. 

Semtimiz son zamanlarda sıklıkla olmak üzere yeni ve yaratıcı fikirlerin barındığı bir yer haline geldi. Çikolatacıları, butik kahvecileri, organik ürünler satan dükkanları, antikacıları ve diğer birçok dükkan buna örnek. Basbousa tatlısı da farklı bir lezzet. Bu tatlı yıllarca farklı ülkelerde farklı şekillerde yapılmış. Hatay bölgesinde bu tatlı arasına ceviz ve tarçın konularak yapılıyor. Basbousa restoranında ise bu ürün ceviz tarçınlı, bademli ve kestane şekerli olmak üzere üç şekilde hazırlanıyor. Bu tatlıyı diğer tatlılardan ayıransa unsuz, yağsız ve vegan oluşu. İçeriğinden de anlaşıldığı üzere bu ürün sağlığa zararlı olarak genel kabul görmüş bazı besinleri içinde barındırmıyor. Ürün geleneksel yöntemlerle, taze ve doğal olarak restoranda üretiliyor.

Yöresel lezzetlerin üretildiği küçük işletmelerin varlığı semt kültürünün oluşması için önemli araçlardan. Aynı zamanda dayanışmanın da varlığını gösteriyor. Esnaf ve sakinleriyle birlikte bilinçli bir semt olan Ayrancı için de Yusuf Umut Bey benzer şeyler söylüyor. Kendisi Erzurum’da doğmuş, memur bir ailenin çocuğu. Hep farklı yerlerde yaşamışlar. Hatta kardeşi de Urfa’da doğmuş. Daha sonra Antalya, Kastamonu derken Ankara’ya yerleşmişler. 15-20 yıldır Ayrancı’da ikamet ediyorlarmış. Basbousa’yı da Ayrancı’da açmalarının sebebi eve yakınlığına ek olarak bölge halkının kültürlü ve bilinçli oluşu. 

“Basbousa’nın imza ürünü Şam tatlılarıdır. Ayrıca Kömbe tatlısı da vardır. Kömbe tatlısı Hatay’ın coğrafi işaretli bir ürünüdür. Bu bayram kurabiyesinin cevizli, bademli ve hurmalı olmak üzere üç çeşidi vardır. Restoranda tuzlu kuru pastalara ek olarak Kaytaz böreği, biberli ekmek ve içli köfte de satılmaktadır. Genel olarak gel-al ve paket servisi verilmekte olan bu mekanda oturarak da hizmet alma imkanı vardır. Ayrancıdan da çok sayıda müşterisi olan Yusuf Umut Bey, Ayrancı’yı bir kültür olarak gördüğünü söylüyor. Buraya yerleşen insanların burada kalmayı tercih ediyor olması burası için dikkatini çeken bir özellik. Buranın insanlarını ve esnaflarını sevdiğini ve bu sevginin karşılıklı olduğunu belirten Yusuf Umut Bey için buradaki insanların bilgisinden, kültüründen ve birikiminden yararlanabilmek büyük şans. Ayrancı sakinlerine ve Gazetemize teşekkür ederek röportajı bitiren Yusuf Umut Bey’e bu güzel röportaj için biz de teşekkür ederiz.”

Ankara’da afet riski var mı? 

Yaşadığınız mahalleyi bu açıdan güvenli buluyor musunuz?

“Ayrancı semtinin bir afet karşısında hazırlıklı olduğunu sanmıyorum”

Nur Canoğlu (59) – Emekli Doktor / Seyyah

Bir afet durumunda yapacağımı bildiğim bir çok şey var tabii ama yeter mi, afet anında hatırlanır mı bilmem. İlk yardım eğitimlerinden biliyorum, bu bilgileri öğrenmeli ve zaman zaman tekrar gözden geçirmeliyiz… 

Ülkemizde deprem, sel başta olmak üzere çok afet tehlikesi var… 

Ayrancı semtinin bir afet karşısında hazırlıklı olduğunu sanmıyorum… Tüm Türkiye gibi… Ankara’da bircok dere toprak altında olduğu için temellerimize hiç güvenmiyorum. Eskiden de temelden hep su çekilirdi. İstanbul, Bolu depremlerinde Ankara’da sallandı. Yakınlarımızda da deprem oluyor. Şiddeti daha az olsa da depremler olabilir. Yeni evlerin mimarisi o kadar kötü ki dayanıklılıklarından da şüphedeyim. İlkyardım kursu da iyi olur. Ben de verebilirim ama sertifika verebilen Kızılay eğitimi daha iyi olur.

“Benim için en savunmasız ve olası afet deprem”

Pınar Erdoğdu (38) – Girişimci/Serbest meslek

Bence Ayrancı Semti bir afet karşısında hazırlıklı değildir. Benim için olası afet deprem. En savunmasız olduğumuz olduğu için ona hazırlanmak isterim. İlkokul çağında bir kızım var onunla birlikte deprem hazırlıkları için bazı videolar izledik ve ilk yardım eğitimi aldım ama ne yapacağımı bilmek eğitim almak isterim. Çalışan bir anne olarak bu eğitimin haftasonu yapılmasını tercih ederim. Ayrıca deprem toplanma alanımız var mı? Neresi bilmiyorum.

“Ayrancıda bir sığınak var mı, deprem toplanma alanı var mı bilmiyorum”

Fuat Turan (74) – Turist Rehberi

Semt Meclisini duydum. Afet eğitimi verilirse katılmak isterim. Daha önce iki kere biri Fransada biri Türkiyede  ilk yardım eğitimi aldım. Bu eğitimleri Afad mı verecek? Umarım eğitimi konusunda uzman kişiler verir. Ayrancıda bir sığınak var mı? Bilmiyorum eskiden meclisin orada olduğu söylenirdi. Deprem toplanma alanı var mı? Bilmiyorum. Bunların bilinmesi faydalı olur. Bu tür bir eğitime hafta içi olursa katılırım.meclis çalışmaları için gayretini gördüm. Bu arkadaşlar belirli bir duyarlılığı ve ciddiyeti olan arkadaşlar. Daha çok sevindim. Güvenevler mahallesi muhtarlığı olarak semt meclisinin kuruluşunu sakinlerimize duyurduk. Semt meclisinin yurttaş duyarlılığını geliştireceğini düşünüyorum.

“Ankara’da büyük sel baskını gördüm, günlerce çamur içinden ceset çıkardılar.”

Av. Mehmet Sümter

Ankara’da büyük sel baskını gördüm. Babam iş için gittiği Nenek Köyü’nde mahsur kaldı. Ben Kale’den seyrettim seli. Sel mıntıkasına girmek mümkün değildi. Günlerce çamur içinden ceset çıkardılar Kazıkiçi Bostanları’ndan. Oysa halka uyarı yapılmıştı öncesinde ama gecekonduları boşaltmadılar. Ankara’ya yağış olmadığı için inanmadı kimse. 

Eskiden Ayrancı, Portakal Çiçeği Vadisi’nde dere vardı. Doğal meşelikti oralar. Yağışı engellerdi ağaçlar. Botanik Parkı tarafı da koruluktu. Yerleşim yoktu. Dere vadilerine bağ, bahçe, ev yapılmazdı zaten. Dikmen Vadisi de meşelikti. Sonra gecekondulaşma başladı, ağaçlar kesildi. Uzun bir vadi olduğu için buradan çok sel gelirdi. Sonradan sel kapanı yaptılar buraya. Artık sel tehlikesi yoktur.

Ankara deprem tehlikesi azdır. Yine de alüvyal arazilerdeki yapılarda tahribat riski mevcut. Kazıkiçi Bostanları, Hipodrum, Demetevler risk alanı. Kuzeydeki fay hattı yüzünden bu muhitler tehlikede. Özellikle Demetevler imar geçmeden yapıldığı için gecekondu hükmündedir. Müteahhitler çimento ve demirden tasarruf ettiği için ilk yıkılacak apartmanlar burada.  

Yangın tehlikesi de mevcut. Yetmişli yıllarda Çıkrıkçıların üst tarafında Kavaflar Çarşısı’nda büyük bir yangın çıktı. Yüzlerce dükkan yandı. Ankara İtfaiyesi kafi gelmeyince civar illerden yardım gelmişti.

“Bir saatlik yağışla tüm Ayrancı sel altında kalır”

Yaşar Çevik – Oto Yıkama Sahibi

78/79 yıllarında Dikmen deresi taşmıştı. O zamanlar Çetin Emeç Bulvarı ve Emniyet Müdürlüğü yoktu. Uçarlı Sokak’ta bulunan arabalar sel sularıyla meclis duvarına kadar sürüklenmiş. Her yer çamur ve moloz kapanmıştı. Ben sel sularından amerikan arabam sayesinde kurtulmuştum. Yakın zamanda da çok yoğun bir yağış gerçekleşti. 4-5 yıl önceydi. Kuzgun Sokak’ta dükkanların altları su altında kaldı. Daha önce yolun altına döşenmiş olan borular da pek fayda etmedi. Diyebilirim ki o yağış bir saat daha sürse tüm Ayrancı sel altında kalırdı.

“Ankara’da afet yaşanmasına gerek yok, İstanbul yıkılacak olsa onun yükünü Ankara sırtlamayacak mı?”

Ali Somel

Şu anda bir afet içindeyiz zaten. Covid-19 herhalde yakın zamanların en büyük doğal afeti. İlla anlık bir deprem, bir sel baskını olmasına gerek yok. Göz göre göre gelen salgına Ankara olarak hazır mıydık ki? Tüm sağlık hizmetleri piyasacı bir mantıkla şehir hastanelerinde toplanmışken… Aşı üreten Refik Saydam Hıfzıssıhha Kurumu kapatılmışken… Sağlık ocaklarının yerini işletmeye çevrilmiş aile hekimlikleri almışken… Bu en basit örnek. Bugün Karadeniz’de sel baskınları olduğunda rantçı yapılaşmanın neden olduğunu herkes biliyor; bu politikalardan vazgeçilmeden alınan tüm tedbirler boşa gider. Piyasacılık, rantçılık dediğimiz politikaların tek alternatifi kamu mülkiyetine dayalı sosyalist sistem. Örneğin dünyanın öbür ucunda ABD ablukası altındaki türlü yoksunluklar yaşayan Küba bu sayede her yıl kasırgalara göğüs gerebiliyor. Bugünkü Türkiye’den ve Ankara’dan konuşacak olursak, benim ilk olarak aklıma gelen olası İstanbul depremi. Ankara’da afet yaşanmasına gerek yok, yanı başımızda sayabileceğimiz İstanbul yıkılacak olsa onun yükünü sırtlayacakların başında Ankara gelmiyor mu? İzmir depremi sonrası halk sağlığı hekimi Zuhal Okuyan “Afet yönetimi mahalleden başlar” demişti. Öğretmeniyle, sağlıkçısıyla, meslek odası temsilcisiyle tüm mahalle sakinlerinin bir kriz anına karşı örgütlü hareket etme becerisi kazanması lazım. Aslında şu anki ekonomik durum da afetlerin nasıl katmerlenme potansiyeli olduğunu  gösteriyor. Sorun sadece yoksullaşma değil, sermayedarların bu koşullar altında zenginleşmeye devam etmesi. Tek başına stokçuluk, vurgunculuk diye düşünmeyelim. Bir afetin takip eden en acil gereksinimler arasında gıda ve enerji vardır. Bunları elinde tutan büyük şirketler bugün bile insanların çaresizliğini sömürürlerken bir afette onların insafına kalmışsınız demektir. O yüzden şimdiden mahalli dayanışmayı güçlendirirken piyasacı politikalara karşı da birleşmeliyiz. Elektrik ve doğalgaz hizmetinin halkın çıkarları için devletleştirilmesini talep etmeliyiz mesela! Bunları yaparken doğal afet halinde ihtiyaç duyacağımız mahalli örgütlülüğün de temelini atmış olacağız.

Hedef bin afet gönüllüsü

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Türkiye geçtiğimiz yılı afetlerle geçirdi. Bundan ders çıkaran Ankara afete hazırlanıyor.

Ayrancım Gazetesi’nin bu sayısında Ankara Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanı Mutlu Gürler ile Çankaya’da yapılacak Afet Gönüllüleri Eğitimi’ni, yapmak istediklerini ve Ankara için projeksiyonlarını konuştuk. Gürler, şöyle anlatıyor:

Mutlu Gürler

İlk iş personel

Daire başkanlığımızın kuruluşundan bugüne bir planlama takvimi izledik. İlk iş olarak kendi personelimizin eğitimlerini, donanımlarını, psikolojik durumlarına kadar hazırlık aşamasında ölçtük, test ettik. Elimizdeki personel kadrosu yeterli midir, bu kadro bir taraftan afet farkındalık eğitimlerini vermek, bir taraftan şehri afetlere hazırlamak, bir taraftan afet öncesi süreçlerde hazırlıklı olmak noktasında meslek nosyonu olarak ve kişisel özellikler açısından olsun psikolojik seviyeler açısından olsun hazırlar mı, değiller mi diye önce kendi içimize baktık. Eksiklerimizi aksaklıklarımızı gidermek için birinci adımda personel takviyelerini yaparak başladık. Kurumsal kişiliğimizi, kurumsal hüviyetimizi oluşturmak için başlarken bir hayli zorluklar yaşadık ama yönetim kademesinin Ankara’da bir afet koordinasyon merkezinin bulunmaması, bir deprem risk yönetimi ve kentsel iyileştirme daire başkanlığı adı altında afetlere şehri hazırlayacak bir birimin bulunmamasına ilişkin çok net bir tavrı oldu. Bu vizyon bizim dairemizin kuruluşuyla sonuçlandı. 

Ankara için başka önceliklerimiz olması lazım

Ben kendi adıma bu meslek grubunda yaklaşık 27. meslek yılımı dolduruyordum. Farklı kurumlarda farklı görevleri yapmıştım bu alanda. Daha çok doğa koruma çalışmıştım. Bu defa insanları doğadan korumak tarafıma verilmişti. Bunu da yapmak için biraz tersten okumaya başladım. 

Küresel iklim değişikliği nedeniyle farklı afet türlerinin her an yeniden gündeme gelebileceği bir döneme giriyoruz. Dolayısıyla büyük kentlerde kent selleri gibi aniden çıkan süreçler bize bir şey gösterdi; Türkiye’nin dört bir yanında farklı afet türleri çok büyük riskler taşıyor ama Ankara için başka önceliklerimiz olması lazım. Bu öncelikleri belirlemek için geçmişten bugüne Ankara’da yaşanan afet süreçlerini inceledik, değerlendirdik. Çok sık yaşanan afet türlerini, yaşandıkları bölgeleri belirledik. Bu bizim yapılanmamızdaki köşe taşlarını oluşturdu. Bu hazırlıkları yaparken çok ani bir şekilde pandemiyle yüz yüze kaldık. Bu da başka bir afet türü olarak karşımıza çıktı. Bununla ilgili de yapılanmamızda eksiklerimiz vardı. Bunları gidermek için hemen pozisyon aldık, gerekli düzenlemeleri yaptık. Önce Ankara kentinin bizden beklentilerini, kurduğumuz çağrı merkeziyle toplamaya çalıştık. Sonra yağmur gibi gelen taleplere hızla cevap vermek zorundaydık. Mansur başkanımız (Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı) da bu yönde toplumda saygı gören gönüllü bir iyilik dalgası yarattı. Biz de buna yetişmeye çalıştık.

Covid salgını daha pandemi diye adlandırılmadan Mansur Bey aradı ve “Mutlu Bey pandemi geliyor, ne yapıyorsunuz, hazırlığınız var mı” diye sordu ve bizi gerçekten sarstı. Biz zaten o günlerde birkaç toplantı yapmıştık. Kendimizde gördüğümüz riskleri çözebilecek süreçlere ilişkin planlamalara başlamıştık. Bunda, genel sekreter yardımcımız Mustafa Kemal Çokakoğlu’nun tecrübesi de bizim için çok öğretici oldu. 

Bir taraftan kendi dairemizi kurup kurumsal yapısını güçlendirmeye çalıştık, diğer taraftan da pandemi sürecinin beklentilerine cevap vermeye çalıştık. Arkasından depremler, seller ve yangınlar geldi. Türkiye geçtiğimiz 2 yıl içinde her afet türünü beklenmedik bir şekilde ve beklenmedik noktalarda yaşadı. Biz de Ankara’nın dışındaki bu afetlere hızlıca koştuk çünkü hem hazırlıklarımız hem de ufkumuz o yöndeydi. 

Devlet bütün kabiliyetleriyle sahada olsa bile gönüllülerin, STK’ların büyük bir nosyonu var

Ankara Türkiye’nin başka şehirleriyle kıyaslandığında afetlere göreli olarak daha hazırlıklı görünür. Ama bu korunaklı merkezde Türkiye’nin beklenen diğer afetleri için de hazırlıklı olacak bir kadroyu yapılandırmak ve elimizi Türkiye’nin dört bir yanına uzatmak gibi bir düşüncemiz vardı. Bu afetlerde sahada şunu gördük; AFAD’ın bütün afet planlaması doğrudur ama sahada afetle karşılaştığınızda yaşanan o kaotik ortam görevlerin tam anlaşılıp anlaşılmadığının, bu görevlerle ilgili yetkilendirdiğimiz kurumların yeterince hazırlık olup olmadığının büyük bir testi oluyor. Maalesef üzüntü ve acı verici bir testi çokça can kaybıyla geçirdik. 

Afetler hiç kimseye ayrım yapmıyor. Önüne kattığı herkese aynı acıyı, aynı şiddeti, aynı hızda eşit seviyede tattırıyor ne yazık ki.

Biz sahada şunu çok net gördük, devletin bütün birimleri bütün kabiliyetleriyle sahada olsa bile gönüllülerin, STK’ların bu alandaki beceri düzeyini yukarı çekme yönünde büyük bir nosyonu var. Sahada gerçekten günlerce uyumadan cansiperane çalışan itfaiye erlerini, orman muhafaza memurlarını, zabıtaları, hasta bakıcılarımızı gördük. Ama birşey daha gördük, terliğiyle, şortuyla gelen ve espri konusu olan, eleştirilen gönüllüler, gördük. Bodrum’a, Marmaris’e tatile giden birçok vatandaşı elinde yarım litrelik suyla yangın yerinde ne yapabilirim diye koştuğunu gördük. O tablo gözümün önünden gitmiyor. Ülkenin sorunlarına duyarlı bir gönüllü kitle var, siz ona özel bir şey yapmıyorsunuz. Ülkesini belli bir bilinçle seven insanlar topluluğu bunlar. Hükümet yetkilileri o gönüllüleri sahadan hızla çıkarttılar. Yangın bölgesinde de deprem bölgesinde de böyle oldu. Ama sabahın erken saatlerinde yorulan bir itfaiyecinin yanında yalnızca boş hortumu toplamak için bile birine ihtiyaç oldu. Yalnızca hortumun bağlantı noktasındaki açma kapama vanası için bir kişiye ihtiyaç oldu. O bir kişi itfaiye aracı sayısıyla çarptığında kırk kişi oldu, vidanjör sayısıyla çarptığında seksen kişi oldu. 400-500 kişilik gönüllü topluluğuna ihtiyacımız olduğunu gördük bir anda. Oysa biz o gönüllü ordusunu sahaya çağırmak yerine birkaç bin kişiyi sahadan uzaklaştırdık. Sonra da anonslar yaptık “gönüllüye ihtiyaç var, yangın bölgesine şu kadar gönüllü arıyoruz” diye.

İtfaiyecinin yanında eğitilmiş bir gönüllü, mevzuata hakim, itfaiyenin yaptığı işin temel bilgisiyle donatılmış birine ne kadar ihtiyaç olduğunu gördük. Dönünce afet farkındalık eğitimleri, eğitici eğitimleri, gönüllü eğitimlerini gündemimize aldık. Benim açımdan sürecin işleyişi böyle. 

Ankara’nın afet farkındalığı hangi seviyede, bunu ölçtük

Hazırlıklarımızı yapmaya başladığımızda Ankara şehrinin afet farkındalığının hangi seviyede olduğuna dair sosyolojik bir anket yaptık, sahayı taradık. Ankara’nın farklı sosyal, kültürel kimliklerinin bulunduğu çok farklı lokasyonlarında uzman meslek gruplarıyla, akademik danışmanlarla beraber çalışarak küçük araştırmalar yaptık; vatandaşların afetlere bakışı nedir, Ankara afete duyarlı mıdır, Ankara kent sakinleri afetler konusundaki kaygıları ve beklentileri nedir? 

Buradan da elimizde çok sahici, çok somut veriler oluştu. Biz bu veriler üzerine bir modelleme kurmaya çalıştık. Bir; personelimizin genel durumunu öğrenmiş olduk, o yönde eksiklerimizi giderdik. İki; saha gözlemleri yaptık, sahadaki ihtiyaçları gördük. Üç; Ankara kentinin bu konudaki beklentilerini ölçtük.  Bunlarla yapacağımız tek şey afet farkındalık eğitimlerini farklı sivil toplum kuruluşlarıyla, farklı sosyal kümelerle buluşturmak. 

Eğitimleri toplumsal bilinç seviyesini yükseltecek bir araç olarak görüyoruz

Burada birkaç hedef kitlemiz vardı, bunu da kendi içimizde tartışarak değerlendirdik. Birinci adımımızı Apartman Görevlileri Sendikası’yla (Konut-Sen) attık. Biliyorsunuz Konut-Sen Türkiye’de Kemal Kılıçdaroğlu sayesinde ilk defa muhatap alınmış bir sosyal topluluk. Kentlerimizi paylaştığımız bizim için çok değerli bir paydaş. Her apartmanda bir apartman görevlisi var. Bizim sahada yapacağımız çalışmalarda elimizi uzatacağımız birinci hedef kitle onlar. Onlarla temaslar kurduk, çok sıcak yaklaşımla karşılaştık. Birinci adımda onlarla bir iş birliği projeksiyonu geliştirdik. Ankara’da daha çok afet ve acil durum vakalarında bizim ekiplerin sahaya giderken yönlendirilmesindeki birinci partnerimiz olarak düşündüğümüz için onlarla belirli bir mesafeyi aldık. Protokolümüzü imzaladık, onlarla eğitimlere başlıyoruz.

Kent konseyleri bizim için gerçekten kent yönetiminde düşünsel ve fiili hizmet paydaşlarımız. Sizler özellikle büyük sempatiyle, büyük sıcaklıkla karşılayıp bu iş birliğinin yolunu açtınız. Biz Ankara merkezindeki daha çok Çankaya’yı ilgilendirdiği için hem eğitim merkezlerinin koordinasyonu açısından hem de kent merkezinde itfaiyeyle, belediyemizin diğer birimleriyle çok kolay koordinasyon kurabileceğimiz ekiplerle iş birliği yapmak üzere Çankaya Kent Konseyi’yle bir adım atıyoruz. Bu adımda niyetimiz, beklentimiz şu; bu yöndeki iyi niyetli, gönüllü ilişkileri, eğitimli, iyi organize olmuş, ne yapacağını bilen bilinçli yurttaşlar seviyesine taşımak ve bu ilişkiyi bu seviye üzerinde götürmek düşüncesindeyiz.

Bir başka ilgi grubumuz daha oldu. Bilim Ağacı Vakfı, Ankara’yı yüksek puanlarla kazanmış ve ekonomik durumu uygun olmayan öğrencilere burs vermek için kurulmuş bir vakıf. Bu vakfın temas ettiği 2 bin beş yüz genç üniversiteli gencimiz var. Onlarla hatıra ormanı yapacaktık sonra işin içerisine afet farkındalık eğitimleri koyalım mı diye düşündük. Gençlerden büyük sempati, büyük bir ilgi gördük. Bir başka partnerimizde onlar olacaklar.

Özetle söylemek gerekirse afetlerle yaşamak zorunda olduğumuz ülkemizde, afet farkındalık eğitimlerini kamu otoritesinin yanı sıra toplumsal bilinç seviyesini yükseltecek, bu yöndeki ilgiyi ve duyarlılığı artıracak bizim için önemli bir araç olarak görüyoruz. Bu iş birliğini iyi bir planlamayla yaygın hale getirmek istiyoruz. Bu iş birliği için Çankaya Kent Konseyi’nin gösterdiği ilgiye, alakaya, sevgiye, sempatiye minnet borçluyuz.

En az bin kişilik bir gönüllü ordusunun sahaya inebilecek seviyede hazır olmasını istiyoruz

Afet risk bölgelerinin haritaları çok sık değişiyor. Bir taraftan ihtiyaç olan bir şey bu, yeni teknolojik bilgilerle ve gelişmelerle ona ilişkin projeksiyonları değiştirmek zorundayız. Ankara bir önceki afet bölgeleri haritasına göre neredeyse riski sıfıra yakın görünüyordu. Oysa şimdi Ankara’nın bazı bölgeleri 2. derece deprem riski altında. Bu, modellemelerinizi en az birkaç yüz kat daha dikkate yapmanız gerektiği anlamına geliyor. Yıkıcı bir deprem bekleyen bir bölge içerisindedir Ankara. Özellikle kuzey bölgeleri yıkıcı bir depremi yaşama ihtimali yüksek. Hem yapı stoku hem de yapı stokunun bulunduğu alanlar nedeniyle böyle.

Bu afet farkındalık eğitimlerimizde bütün önceliğimiz Ankara’dır. Ancak elimizde beklediğimiz seviyede nitelikli, yetenekli, iyi organize olmuş bir ekip oluşması durumunda bunu Türkiye’nin herhangi bir yerinden ihtiyaç olması durumunda hizmet vermesinde bir engel yok. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin en az bin kişilik bir eğitimli gönüllü ordusunun Türkiye’nin dört bir yanındaki afetlerde sahaya inebilecek seviyede hazır olmasını istiyoruz.

Ayrancı’da bir gezgin kadın

Bugün sizleri mahallemizden bir gezginle tanıştırmak istiyorum. 

Çocukluğu Aşağı Ayrancı’da geçen, daha sonra Yukarı Ayrancı’ya taşınan arkadaşım Nur Canoğlu ile…

Doktorluk mesleğini sürdürürken gelirinin çoğunu dünyanın ve Türkiye’nin farklı yerlerini gezmek için ayıran, 1984 yılından bugüne kadar gezdiği 90’a yakın ülkedeki anılarını ve fotoğraflarını “Kara Kafalı Bir Türk Kızının Gezi Anıları” ile “Sarı Kafalı Bir Türk Kızının Gezi Anıları” isimli iki kitapta derleyen Ayşe Nur Canoğlu ile gezginlere rehber niteliği taşıyan kitapları ve gezginlik ruhunu konuştuk.

Amacının gençlerimizin, özellikle kızlarımızın dünyayı gezmesine, dünya gençliğiyle kaynaşmasına katkıda bulunmak olduğu söyleyen Nur Canoğlu “Gezme virüsü bulaşmış bir kere, bu virüsün tek tedavisi ise gezmek.” diyor.

İstanbul Çapa Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Bartın Devlet Hastanesi ve Kurucaşile Sağlık Ocağı’nda zorunlu hizmetini yaptıktan sonra TEK, Çankaya Belediyesi ve son olarak da yirmi beş yıl ODTÜ Sağlık Merkezi’nde çalışarak emekli olmuş. Emekliliğinde rahat rahat gezme planları yaparken pandemi nedeniyle gezilerine ara vermiş. 

Seyyahlığın yanı sıra heykel, seramik, resim, çini, keçe gibi çok sayıda hobisi de olan Nur Canoğlu tam bir sinema tutkunu. Canoğlu “Her gezi sonuna o ülke ile ilgili bildiğim, genelde sevdiğim, izlemesi kolay ya da önemli filmleri de yazdım. Filmler; ülkeler, halklar hakkında çok ipucu veriyor” diyor.

Merhaba, kaç yıllık Ayrancılısınız?

1967’den beri hem Aşağı hem Yukarı Ayrancılı oldum. Arada üniversite için 6 yılı İstanbul’da ve zorunlu hizmeti 2 yıl Bartın’da geçirdim, sonra yine koşup geldim. Ahmet Vefik Paşa İlkokulu’na yürüyerek gider gelirdim, üçgen meyve suları içip, leblebi tozu yiyerek. Sonra Namık Kemal, Ankara Kız Lisesi’ne de yürüdüğüm çok olmuştur. Chevrolet dolmuşlarımız vardı, Şimşek Sokağı o kadar boştu ki torbalarla kayardık karda, amma eskiymişim…

İstanbul’un Ankara’ya dönüşünü sevenlerdensiniz yani?

Evet öyle. Özellikle trenle.

Peki, ne zamandan beri gezginsiniz? Kaç ülke gördünüz? 

Yurt dışında 1984’ten beri geziyorum. 88 ülke gördüm. Tabii bazısını yüzeysel, bazısını didik didik gezerek.

Oralarda kalmak istediniz mi? Bundan sonra ister misiniz?

Ayrancı’ya koşmam gibi gezilerimden hep Türkiye’ye de koşup geldim. Hiçbiri vatanımdan daha cazip gelmedi. Ama Slovenya Bled’de biraz aklım kaldı doğrusu. Daha çok kalmak ama yine dönüp gelmek isterim. Gerçi son yıllarda herkes gibi benim de kafam karıştı.

Ayrancıyı en çok neden tercih edersiniz?

Her şey elimin altında. Harika bakkalım, pideci, kafeler, elektrikçi, sucu, fırın, kuaför, eczane vs. Pandemide, kapanma sürecinde çok faydasını gördüm. Büyük alışveriş merkezinin onları yutmasını istemiyoruz. Kısa sürede, hatta yürüyerek Kızılay’a, Tunalı’ya ulaşabilirim. Ben şehir merkezi sevenlerdenim. Kısa sürede birçok işimi halledip eve dönebiliyorum. Hatta heykel, çini, mozaik gibi birçok hobiyi de semtimizde yapabiliyoruz. Bir de belediyenin kursları var.

Gezi anıları ve fotoğraflarınızı iki kitapta değerlendirdiniz, ne zaman buna karar verdiniz?

1980’lerde gittiğim çalışma/gençlik kamplarını gençlere, özellikle kızlarımıza anlatmak, gezmeye teşvik etmek istiyordum. Bu nedenle not tutmaya başladım. Ama bir türlü kitaba dönüştürmeye vaktim olmadı, emekliliğe kaldı. 

Kitapların adları neden böyle ilginç? 

İsveç’te Türklere, Faslılara vs. “Kara Kafalı” denmesinden çok rahatsız olmuştum, o yüzden kitabımın adı “Kara Kafalı Bir Türk Kızının Gezi Anıları” oldu. Çok kalın ve ağır olunca ikiye ayırmak gerekti, “Sarı Kafalı” olanı da ikinci kitap oldu. Böylece “Ak Saçlı…”nın da yolu açılmış oldu, gezmeye devam edebilirsem…

En çok etkilendiğiniz ülkelerden bahsedebilir misiniz?

Eyvah, uzun bir liste olabilir. Mesela, ağaçların arasından fırlamış tapınaklarıyla Guatemala ve Meksika, müthiş tepelerin arasından teknelerle saatlerce gidilerek ulaşılan Angel Şelalesi ile Venezuela, buzulları, sıcak suları, kuzey ışıkları ve şelaleleriyle İzlanda, Bled gölü ve çevresiyle Slovenya, insanları ve meydanlarıyla Polonya, Nil Nehri’ni saran müthiş tapınakları ve piramitleriyle Mısır, başta Venedik olmak üzere tarih ve sanat  kokan şehirleriyle İtalya, ileri teknolojiyle Japonya, Çin Seddi ve toprak askerleriyle Çin, sıcak insanları ve şahane çinileriyle İran, harika doğası ve hayvanlarıyla Nepal, çeşit çeşit tapınaklarıyla Hindistan, mavi başta olmak üzere renk renk Fas, dans, dostluk ve güzel mimarisiyle Küba, görkemli eserleriyle Özbekistan, kumsalları, tepeleri ve şelaleleriyle Brezilya, sanat kokulu İspanya, denize uzanan eserleriyle Portekiz, özgür hayvanlarıyla Kenya, hem tarihi hem modern binalarıyla Azerbaycan, şelalesiyle Zimbabve, güzel insanları ve tarihi eserleriyle Suriye… Tabii çoğunun başka güzellikleri de var, çoğunda harika insanlar tanıdım. Hepsini sıralamadan bitireyim artık.

En çok nelerden etkilendiniz? 

En çok, en fakir ülkelerin bile tarihi binalarını korumasından etkilendim. Mimar olmak isterken kazara doktor olduğumdan güzel binalara takıntılıyım zaten. Her yerde bol bol park olmasından, doğayı korumalarından da etkilendim. İnsanların aslında her yerde aynı olmasından, hiç tanımadan dost olabilmekten etkilendim. Hiç hoşlanmadığım Amerika’nın 1985 yılında bile her yeri engellilere uygun düzenlemesinden etkilendim. Bence gelişmişliğin belirtisi bunlar. 

Türkiye’de de geziyor musunuz?

Tabi ki. Türkiye de dünya gibi gez gez bitmiyor. Pandemide daha çok kendi kendime ev içi gezileri yapıyorum ama en son Hakkari’yi gezdim bayıldım. Daha görmediğim yerleri de var. 

Kitaptaki film önerileri de ilginç. Sinemayı seviyorsunuz…

Sinemayı seviyorum, bazı ülkeleri, halkları filmlerden tanımayı da seviyorum. O yüzden her bölüm sonuna o ülkelerle ilgili film tavsiyelerimi yazdım. Gitmeden önce seyredilse ne güzel olur. Hatta bilenler bana da önerse. 

Bu kadar gezmiş biri olarak semtimizde, çevremizde nelerin eksikliğini hissediyorsunuz?  

Bizde de engellilerin daha çok düşülmesini, evlerinden yardımsız çıkabilmelerini, parklara, her yere gidebilmelerini, yayaların karşıya daha kolay geçebilmesini isterdim. Farklı atıkların farklı konteynerlere atılmasını, parklarımızın bakımlı ve çok olmasını, eski güzel evlerin kolayca yıkılmamasını, yeni evlerin altında park yeriyle yapılmasını, metronun çok artmasını hayal ediyorum… 

Kitaplarınızı nereden bulabiliriz? 

Akdoğan yayınevinde var ama imzalı ve elden almak isteyenler instagram’dan bana yazabilir. Ayrancı’nın güzel kafelerinden birinde buluşup verebilirim.

İnstagram’da “n.u.r.c.a”yım. 

Kentlerde Toplu Taşıma Çalıştayı

Ankara’da bir süredir devam eden kent içi ulaşım sorunlarını tartışmak ve Ankara’nın toplu taşıma sorununa alternatif yaklaşımları konuşmak üzere Ayrancım Derneği, Bahçelievler Derneği ve Çiğdemim Derneği’nin birlikte organize ettiği “Kentlerde Toplu Taşıma Çalıştayı” 3 Nisan 2022 Pazar günü yapıldı.

Çalıştayın sunumunu ulaşım plancısı Erhan Öncü, moderasyonunu ise Mimar Akın Atauz gerçekleştirdiği çalıştay konuyla ilgili yirmi kadar katılımcıyla gerçekleştirildi.

Çalıştayın ana aksını oluşturan tartışmada “kentlerde toplu taşıma ücretsiz olabilir mi” sorusuna yanıt arandı. Ücretsiz bir toplu taşıma planlamasının kent içi ulaşıma getireceği artılar ile ücretsiz ulaşımın yol açacağı yeni sorunlar ve çare olamayacağı konular üzerine tartışmalar yapıldı.

Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi Gülten Akın Salonu’nda 13.00’de başlayan çalıştay 16.30’a kadar sürdü.

Yılbaşında neden hindi yeriz? 

Yazar Hakkında

Ceren Bozkurt

1996 Bursa doğumlu. Lisans eğitimini TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Tarih bölümünde yaptı. Lisans bitirme tezini, “Osmanlı Saray Mutfak Kültürü ve Yemek-Siyaset İlişkisi” üzerine yazdı. 2019 yılında bu tezle mezun oldu. 2020’de Hacettepe Üniversitesi’nde tarih alanında master yapmaya başladı, tarihvetarif.com sitesini kurdu ve burada yazmaya devam ediyor.

2022’nin ilk günlerine giriş yaptığımız bu günlerde aklıma takılan ve uzun süredir düşündüğüm bir konu var. Acaba insanlar yılbaşlarında neden hindi yendiğini biliyor mu? İşte bu soru bu yazının ana konusu. Şimdi hep beraber hindinin tarihçesine ve bu kümes hayvanının neden sadece yılbaşı masalarının baş kahramanı olduğuna bir bakalım. Tarih ve Tarif gururla sunar!

Türkçesi hindi, İngilizcesi turkey olan hindi, esasen Kuzey Amerika kökenli bir kümes hayvanı. Peki neden Amerika kıtasına ait olan bu hayvana kalkıp Avrasya’dan bir ülkenin adı verilmiş? Hindiler de tıpkı Kızılderililer gibi Türk mü yoksa? Cevabı baştan söyleyip merakınızı kaçırmak gibi olmasın ama hayır.

‘Hindi’ nereden geliyor

Meleagris gallopavo yani bizim anlayacağımız ismiyle hindi, Amerika’ya ilk göç edenler tarafından keşfedilmiş bir hayvan. Yani aslında bu hayvan kadim zamanlardan beri Amerika kıtası habitatının bir üyesi. Aztekler zamanında evcilleştirilen bu hayvan, 1520’lerden itibaren İspanyol ve Portekiz kaşifler tarafından İspanya’ya getirildi. İspanya’dan sonra ise tüm Avrupa’ya yayıldı. Bu dönem, sınırları Avrupa’da olan Osmanlı’da da hindi tanınmaya başlandı. 

Bu yeni dünya keşfi kuşun “turkey” olarak isimlendirilmesi ise ticareti yüzünden. Bu yıllarda Akdeniz ticareti Levantenlerin elindeydi. Yani esasen bu kuşun ticaretini yapanlar Konstantiniyyeliydi. Levant şirketi yani diğer bir adıyla Türkiye tüccarları (Turkey Merchants) tarafından ticareti yapılan bu kuş, zaman içinde Türkiye kuşu ya da Türkiye horozu ismini aldı. Zaten bu dönemde İngilizler Doğu’dan gelen bütün ürünlerin başına nereden gelirse gelsin Turkey ibaresini ekliyordu. 

Diğer dillerde hindiye ne diyorlar peki? Bu soru hindinin hikayesini anlamamız için çok elzem. Hindinin Fransızcası “dinde” Hint tavuğu anlamına geliyor. O dönemlerde yaygın görüş hepimizin de aşina olduğu üzere, Hindistan’la Yeni Dünya’nın aynı olduğuydu. Bu sebeple yeni dünya menşeili bu kümes hayvanına Fransızlar da bizim gibi ya da biz de Fransızlar gibi Hintli diyoruz!

Hikaye burada bitmeyip daha da karışıyor. Mesela Portekizcede hindiye “Peru kuşu” deniyor. Tayland, Filipinler ve Endonezya’da ise bu kuşun adı “Hollanda tavuğu.” Hollanda ve Almanya’da Hindistan’daki bir limandan esinlenerek kalkoen/Kalkuhn dense de zaman içinde Almancaya da Türk horozu ibaresi adapte olmuş. İşin komik tarafı ise Hintliler hindiye Peru’ya ait olduklarını düşündükleri için Peru anlamına gelen isimler koymuşlar… Koskoca dünyaya bir hindiyi sığdıramamışız yani! 

Masanın “değersiz” kahramanı

Gelelim hindinin neden yılbaşlarında yendiğine… Esasen hindi, bir yeni yıl yemeği değil; şükran günü yemeğidir. Şükran günü tıpkı ismi gibi, Amerika Kıtası sakinlerinin yılın son günlerinde yapılan tüm hasatlara ve geçmiş yılın nimetlerine şükretmek için geniş ziyafet sofralarıyla kutladıkları bir ulusal bayramdır. 19. yüzyılda Abraham Lincoln’ün başkan olmasıyla ulusal bayram olma yolunda ilerleyen bu bayramın Amerika’daki kökeni ise 17. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Her ne kadar Amerika kıtasına yerleşen ilk kolonicilerin bu yıllarda şükran günü yemekleri yendiği bilinse de bu günle özdeşleşmiş olan hindinin o zamanlarda yendiğine dair pek kanıt yok. Kanıtı olan tek şey, o dönemdeki Amerika kıtasının asıl sahipleri olan yerel halkla kolonicilerin yemeklerini paylaşması ki zaten bu şükür bayramının kökleri Avrupa hasat festivaline ve Hıristiyanlığa dayanıyordu ve oldukça eskiydi. 

Hindinin şükran günlerinde bu kadar popüler olmasının sebebi ise daha yakın yüzyıl olan 19. yüzyıla uzanıyor. Bunun başlıca sebebi aslında çok basit. Çünkü her yerde bu kuştan vardı! Neredeyse 10 milyon hindinin bulunduğu tahmin edilen bu yüzyılda hindi yememek daha tuhaf olurdu açıkçası. 

Diğer bir sebep ise, hindinin diğer hayvanlara göre daha değersiz oluşuydu. Tavuğun her gün yumurtlaması ya da ineklerin sütünün sağılmasının yanında hindi yalnızca eti için beslenen bir hayvandı. Bu sebeple çok kolaylıkla gözden çıkarılabilirdi. 

Bunun yanında hindi, büyüklüğü sayesinde çok nüfuslu bir aileyi doyurabilirdi. Daha ne istenir ki? Uygun fiyatlı ve geniş aileleri doyurabilen, neredeyse maliyetsiz bir kümes hayvanı. Bu sebeplerle zaman içinde hindi, şükran günlerinde masanın kahramanı olmuş ve günümüze kadar bu gelenek süregelmiştir. 

Bu arada hindinin yağ ve kolesterol oranının çok düşük olduğunu da unutmadan söyleyeyim. Herkese mutlu, huzurlu ve en önemlisi koronasız sağlıklı bir yıl dilerim. Umarım 2022, 2021’i aratmaz! 

Kaynaklar:

https://www.britannica.com/story/why-do-we-eat-turkey-on-thanksgiving

https://www.etymonline.com/word/turkey

https://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=97541602

https://www.cnrtl.fr/etymologie/dinde

https://www.dictionary.com/e/turkey/

Ev arkadaşını evcil hayvanlardan seçenler

2004 yılında TBMM’de kabul edilen ve Avrupa Birliği Uyum Yasaları nazara alınarak hazırlanan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, tanımlar başlıklı 3. maddesinde ev hayvanlarının tanımı yapılmıştır. Buna göre ev hayvanı “Gerçek veya tüzel kişiler tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel ilgi ve refakat amacıyla muhafaza edilen, bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı” ifade etmektedir. Yine aynı kanunun “Hayvanların Sahiplenilmesi ve Bakımı” başlıklı 5. maddesine göre hayvan sahiplerinin yükümlülükleri; “Bir hayvanı sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olarak etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvan sahipleri, sahibi oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadır” şeklinde açıklanmaktadır. Bu doğrultuda mevzuatta belirlenen yükümlülükler yerine getirilirse hayvan sahiplerinin evcil kabul edilen hayvanları evlerinde besleme hakları vardır. Peki bu hakka engel teşkil edebilecek dikkat edilmesi gereken hukuki durumlar nelerdir? 

Apartman veya sitenin yönetim planını gözden kaçırmayın!

Öncelikle her apartmanın veya sitenin bir yönetim planı olmak zorundadır. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 28. Maddesi “Yönetim planı, bütün kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmündedir” şeklindedir. Söz konusu bu yönetim planında kat maliklerinin bağımsız bölümlerinde, eklenti ve ortak yerlerde hayvan beslemesinin yasak haline getirilmesi mümkündür. Bu durumda kat maliklerinin kendi bağımsız bölümlerinde besledikleri hayvanlar çevresine herhangi bir rahatsızlık vermese dahi, kat malikleri bu plan doğrultusunda hareket etmek zorunda kalmaktadır. Böyle bir halde kat malikleri kurulunun apartman içerisinde hayvan beslenmesine izin verildiğine dair belge ibrazı bulunmadıkça hayvan beslenemeyecektir. Alınmış bu yasak kararı ise ancak kat maliklerinin oy çokluğu ile ve yönetim planında değişiklik yapılması suretiyle ortadan kaldırılabilmektedir. Aksi halde kat mülkiyeti sahibi Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurmak suretiyle hayvanınızın apartmandan tahliyesini isteyebilecektir. Daha sonraki süreçte, bu tahliye kararı kesinleşirse icra yolu ile hayvanın apartmandan tahliyesi sağlanacaktır. 

Eğer bahsi geçen yönetim planında apartman içerisinde hayvan beslenmesine yönelik herhangi bir yasak bulunmamakta ise maliklerin apartmanda hayvan beslemesine ilişkin herhangi bir engel yoktur. Ancak yönetim planında buna ilişkin yasak olmasa dahi, diğer malikler tarafından gelen şikayet halinde husumet mahkeme aracılığı ile ve tayin edilen bilirkişi tarafından yapılan inceleme göz önüne alınarak çözümlenir. Bu duruma ilişkin şikayetin gürültü sebebiyle olması halinde ise bilirkişi şikayet sahibinin dairesine gelerek desibel ölçümü yapar. Söz konusu şikayetin geçerli kabul edilebilmesi için gürültünün belirli bir desibelin üzerinde ve devamlılık arz eder nitelikte olması aranmaktadır. 

Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki apartman ve site yönetmeliğinde hayvan beslenmesine ilişkin herhangi bir yasak yoksa ve evinizde beslemek amacıyla hayvan sahiplendiyseniz, daha sonra kat maliklerinin şikayeti doğrultusunda veya başka bir sebepten ötürü apartman yönetimi buna ilişkin bir yasak kararı aldıysa söz konusu bu kararın sizin açınızdan bağlayıcı bir yanı bulunmamaktadır. Bu yasak, yasak tarihi itibariyle apartmana yerleşen sakinleri bağlar niteliktedir. 

Sonuç olarak, minik dostlarımızı sahiplenmek ve evimizde bakımını sağlamak kararı almadan önce mutlaka apartmanınıza yahut sitenize ait yönetim planına dikkat etmenizi tavsiye ederiz.