Blog

Ayrancı Semt Meclisi Çalışma Grupları’nda çalışmaya davetlisiniz!

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

19 Kasım 2021’de yapılan ilk genel kurul ile kurulan semt meclisimiz çalışmalarına başlıyor sevgili semt sakinleri. Ayrancı Semt Meclisi (ASM) semtte çalışan, yaşayan, bir sebepten bulunan, semti seven, semte bir faydam dokunsun diyen herkesin meclisi. Bu ‘herkesin oluş’, tabii ki bir görevler çemberiyle perçinlenecek ve düzenlenecek. Bu sebeple canımız istediği zaman değil canımız semtimiz için gerektiği zaman çalışmak, düşünmek, araştırmak, bazen fikir belki bazen başka bir takım şeyler üretmek için kendimizi bazı gruplara dahil etmemiz gerekiyor.

Ayrancılılar olarak kentsel-yerel sorunların çözümü amacıyla yaygın bir katılım ve temsil oluşturmak için erişebildiğimiz her kimliği ve çevreyi meclis sürecine katmaya çalıştık. Meclisimizin Yürütme Kurulu beş mahallemizin muhtarları dahil 28 üye ile oluştu. 11 Aralık 2021’de yaptığımız Yürütme Kurulu toplantısında ise çalışma gruplarımızı oluşturduk. Hissedilen ihtiyaç ve gelen taleplere göre şekillenen, şimdilik 11 başlıkta topladığımız çalışma gruplarımız şöyle: 

-Kent ve Çevre Sorunları ÇG

-Kültür ve Sanat ÇG

-Esnaf ve Zanaatkar ÇG

-Toplumsal Cinsiyet ÇG

-Gençlik ÇG

-Halk Sağlığı ve Gıda ÇG

-Hayvan Hakları ÇG

-Doğa ÇG

-Yaşlılık ÇG

-Eğitim ÇG

-Arama-Kurtarma ve İlkyardım Gönüllüsü ÇG

Ayrancı’da yaşayan bizlerin yaşam alanlarımız hakkında alınan kararlarda, yapılan faaliyetlerde söz sahibi olmamız ve politika yapan aktörlere yön verebilmemiz ancak katılımımızla mümkün ve doğru orantılı olacaktır. Birer katılım organı olan çalışma gruplarımız her Ayrancılı’nın katılımına açık. Kurulmuş olan bu çalışma gruplarının dışında özgül her çalışma ve programa da meclis yürütmesi olarak açığız. Bu nedenle fikri, hevesi ve enerjisi olan herkesi bekliyoruz! Sizsiz 1 eksiğiz!

Nasıl bir kentte yaşayacağımız, kentte yaşayanların ve komşuların farkındalığıyla doğrudan ilgilidir. Bu yüzden bundan böyle semti ilgilendiren her konu hakkında bilgi sahibi olmak ve olmayanları da bilgilendirmek için çalışmalar yapacağız. Meclisimiz, kent bilincimizi ve farkındalığımızı geliştireceği gibi, komşuluk ilişkilerimizi de çoğaltacak; Meclis’teki çalışma gruplarına katılım, bir arada olmamızı ve tanışıklığımızı artıracak. Bu şekilde kentsel haklarımız ve güvenliğimiz kendine zemin bulacak. Bu son derece heyecan verici bir bilgi ve bu bilgiye sahip bir semt meclisi neler neler yapabilir, bir düşünün abiler…*

Ayrancı’da bireylerin kültür ve edinimleri gelişkindir. Bu anlamda her bir komşumuzun Ayrancı’ya ve çevresine katkısı çok yerinde olacaktır şüphesiz. Ayrıca bireyler kendi kafalarında oluşan soru ve cevapların muhataplarını kendi yaşadıkları yerlerde, mahallelerinde bulabilirler, bu şekilde politikalara dahil olabilirler. Dolayısıyla yaşadıkları yerde sorunların değil ama çözümlerin bir parçası olabilirler.

Ayrancı Semt Meclisi olarak Ayrancı’da yaşayan her bir bireyin katkısı, desteği, görüşleri ve gücüne ihtiyacımız var. Sorun yaratanlardan değil mevcut sorunları çözebilenlerden, ortaya çıkabilecek sorunları tespit edebilip anlık harekete geçebileceklerden olacağız. Nasıl? Tabii ki hep beraber, tabii ki dayanışmayla. Semt aşkı değil mi konuştuğumuz? O halde tekrar söyleyeyim; aşk örgütlenmektir, bir daha düşünelim abiler*…

Birarada ve dayanışmayla kalın…

* Ece Ayhan’ın “Şiirimiz karadır abiler” şiirine ithafen

İngiliz Albay’ın gözünden 1876 Ankara’sı

İngiliz Albay Frederick Gustavuz Burnaby (1842-1885)kıvrak zekasıyla öğrendiği 7 yabancı dil, yazı kabiliyeti ve maceracı ruhu sayesinde savaş bölgelerinde muhabirlik görevlerinde bulundu. Almanya, İspanya, Amerika, Fas, Rusya, Orta Asya’yı gezen Burnaby, Sudan’da çatışma sırasında hayatını kaybetti. Burnaby, Osmanlı topraklarında Rus yayılmacılığının tehlikesinin büyüdüğü dönemde, ülkesi adına istihbarat için Anadolu’ya seyahat ederek gözlemlerde bulundu. 1876 yılında İstanbul’dan Batum, Kars, Van’a kadar beş ay sürecek yolculuğa çıkarak Osmanlı’nın gücünü, İstanbul ve özellikle Kafkasya sınırlarındaki sosyo-ekonomik durumu inceleyerek Rusya ile savaş durumunda bölgenin direncini rapor etmeye çalışan Burnaby’nin bu zorlu yolculuğu sırasında tuttuğu notlar, dönemin Ankara’sına dair değerli bilgilere de ışık tutuyor. Burnaby’nin notlarından aktardıklarımız şöyle:

Tahılla geçinen 400 evli Nallıhan

Tahılla geçinen 400 evli Nallıhan’a vardığımızda hava kararmıştı. Kaymakamın evine davet edildim. Ermeni, Türk, Çerkezlerden oluşan bir grup beni soru yağmuruna tuttu. Ruslarla savaş tehlikesi üzerine konuştuk. Ertesi gün rengarenk tepelerin arasından giderek Aladağ Irmağı’nda köprüden geçtikten sonra Çayırhan Köyü’nde bir çiftlik evinde geceledik. Bereketli ama ekilmemiş geniş arazilerden geçerek ulaştığımız Beypazarı’nda eski bir handa konakladık.  Gün doğarken çıktığımız yolda küçük Çekme Çayı’nı geçtikten sonra İstanos’a (Yenikent) doğru yol aldık. Bizden önce bir haberci oradakilere bir İngiliz gezginin geleceğini söylediği için kadı ve jandarma yolda bizi karşıladı. Yarısı Türk, yarısı Ermeni olan 400 evli bir köy olan İstanos azametli bir kayanın yamacında, akarsuyun kıyısında bulunuyordu. Kayanın içinde mağaralar vardı. Kaymakamın evinde halktan ileri gelenler toplanmıştı. Ruslar hakkında düşüncelerimi ve İngiliz Hükümeti’nin Ruslarla savaş çıkarsa ne yapacağına dair sorular sordular.  

Ertesi sabah İstanos’tan ayrılırken kaymakam ve iki oğlu bize eşlik ettiler. Ermeni papaz da evinin önüne çıkmıştı. Köy sakinleri de erken saat olmasına rağmen damlara çıkmış bizi selamlıyorlardı. Kaymakam ‘ulusunuzu seviyorlar’ dedi bana; ‘Kırım Savaşı’nı anımsıyorlar ve Ruslar’a karşı bize yine yardıma geldiğinizi sanıyorlar.’ 

‘Bir İngiliz’in Ankara yolunda olduğunu duydum ve konuğum olmanıza karar verdim’

Nehir kıyısı boyunca yol aldık. İyi inşa edilmiş kırk metrelik taş köprüden (Akköprü) geçerek eskiden Timurlenk’in savaştığı geniş ovanın bir ucundaki tepe sırasının üstünde Ankara görünüyordu. Harap durumdaki mazgallı duvarlarıyla, azametli minareleri dikkat çekiyordu. Kent, bayırın üstündeydi. Dar bir sokağa saptığımızda bir zaptiye bizi karşıladı ve Süleyman Efendi’nin bizi ağırlamak istediğini söyledi. Birçok kirli ve dar sokaktan geçerek ucunda büyük ve güzel bir bina olan geniş bir meydana geldik. Binanın avlusunda Süleyman Efendi bizi karşıladı. Zengin İran halılarıyla kaplı, sandalye ve divanın olduğu odaya geçtik. Benimle divanda oturdu, konuklar da halının üstüne geçtiler. Kendisi başındaki fes hariç Avrupai tarzda giyinmişti. İyi Arapça konuşuyordu; ‘Bir İngiliz’in Ankara yolunda olduğunu duydum ve konuğum olmanıza karar verdim’ dedi.

Burada başka İngiliz olup olmadığını sorunca konsolos yardımcısının kentte yaşadığını öğrendim. Kendisi duvardaki dolaptan çıkardığı sürahiden bir bardak dolusu içkiyi ilaç niyetine bir defada içti. Ardından resmi üniformasıyla konsolos yardımcısı geldi. Bana İstanbul’dan gelen telgrafta anayasa ilan edildiğini ve ertesi akşam kentte top atışı ile kutlama yapılacağını söyledi. 

Ertesi sabah konsolos yardımcısının evine gittim. Eşi piyanosunu göstererek ‘Türk hanımları şaşkınlıkla oturup çaldıklarımı dinliyorlar saatlerce’ dedi. Ardından paşanın saray bahçesinde anayasayla ilgili telgrafı okumasını dinlemeye gittik. İnsanlarla dolu avludan binaya girdik. Paşa hemen bizi kabul etti. Ardından güzel Fransızca konuşan oğluyla tanıştım. Bana, ‘Ankara’da tek bir topumuz var, zavallının 101 kere ateşlenmesine dayanamayacağından korkuyoruz’ dedi. Sonra merdivenlerden avluya indik. Yeşil entarili katip halkı davet etti. Paşa bundan sonra, padişahın, halkına daha fazla özgürlükler bahşetmekten mutlu olduğunu, şimdiki otokratik hükümet modelinin yerine yeni bir anayasanın kabul edildiğini duyurdu.  Bu sözlerin ardından imamın ‘amin’ sesi duyuldu.

Birlikte girdiğimiz odada anayasa üzerine konuşurken atılan top sesleri pencereleri sallarken dışarıda ise halkın alkış ve tezahüratları yükseliyordu.

Paşa, bizi arabasıyla bırakmayı teklif etti. Eski ve garip görünen yaysız arabasıyla eve gidene kadar kemiklerim yerinden çıkacaktı. Sürücüsü dört yıldır burada yaşayan bir İrlandalıydı. Yalnızlık ve yabancılıktan dolayı morali çok bozuktu. O gün Noel olduğu için kendisine viski ikram edilince yüzü biraz güldü. 

Konsolos yardımcısı evindeki Noel kutlamasına davet etti. Kestaneli hindi yapıldığını, eşinin Türk hizmetkarlara Noel pudingi yapmasını öğrettiğini ve Ankara’nın ünlülerinden bazılarını da davet ettiğini söyledi. 

Stanos Kasabası  (Zir/Yenikent)

‘Kentin önemli ticaret metası keçiler…’

Ermeni bir davetli, paşanın sabahleyin, kentin dirlik düzeni hakkında konuşmasının tersine şekilde kentte hüküm süren bir hırsızlık çetesinin halkı huzursuz ettiğinden ve bazı ileri gelenlerin bunlarla ilişkisinden yakındı. Bir başkası Ankara’dan dört yılda on paşanın gelip geçtiğini, bunun da otorite boşluğu yarattığını söyledi. Ayrıca kenti perişan eden 1873-74 kıtlığının etkilerinin devam ettiğini öğrendim. Vilayette 18 bin kişinin öldüğü, ardından 25 bin kişinin de dolaylı nedenlerle öldüğü söylendi. Kentin önemli ticaret metası keçiler başta olmak üzere tüm hayvanların yüzde altmışı kıtlık döneminde ölmüşler. 

Ertesi gün ev sahibim Süleyman Efendi’nin kardeşi Hacı Tevfik Efendi beni görmeye geldi. Aşırı kavgacı görünen bu ilahiyatçı bey savaş çıkmasını istiyordu; ‘Rus ajanları, eyaletlerimizdeki halkları bize kışkırttılar durmadan. Bulgaristan’daki kıyımların nedeni de budur. Gazeteleriniz niçin doğranan Bulgar kadınlarıyla, çocuklarını yazıyor da Bulgarlarca katledilen Türk kadınlarını veya Hersek’te asilerin katlettiği askerleri yazmıyor?’

Bu arada Hacı Tevfik Efendi’nin beş, Süleyman Efendi’nin tek karısı olduğunu öğrendim.

Akşam başka bir eve davet edildik. Avlunun içindeki evde Türkler, Ermeniler, Rumlar, bir Bulgar, kentte doktorluk yapan İtalyan Gasparani Bey ve konsolosumuz vardı. Sedirlerle kaplı odanın ortasındaki masada Ermeni yapımı kırmızı ve beyaz şarap, rakı, mastika, konyak, likör duruyordu. Şişman ve çok esmer olan ev sahibi bir yandan bardağına içki koyarken öte yandan Gasparani’ye sindirim problemlerinden şikayet ediyordu. Doktor bana İtalyanca olarak, ‘Bu Türkleri tedavi etmek imkansız, her şeyi birbirine karıştırıyorlar, sonra da iyileşmeyi bekliyorlar’ dedi. Konukların bolca içki, sigara, nargile içmesinin ardından yemek odasına geçildi. Burada telli sazları olan üç çalgıcı çok farklı Türk ezgileri çalmaya başladı. Düzgün ölçülere sahip Avrupa müziğinin tam aksiydi ve derin bir keder vardı. Müzisyenler hızlanan ritme uygun başlarını sallıyor, konuklar da eşlik ediyordu. Ezgi birden durdu, bir müzisyen ağır ve kasvetli ağıt çalmaya başladı. Bu da uzun sürmedi, parçanın en kederli bölümünde orkestranın ani çıkışıyla parça son buldu. 

Türk misafirperverliği

Konuklardan biri, ‘Türk müziği, Türk yemekleri gibidir. Bir dizi sürprizdir. Orkestra andante’den ani bir yarış temposuna geçer. Yemekler de öyle, bal kadar tatlı bir yemekten sonra gelen çok ekşi bir sos sizi şaşırtır. Bir an balık yerken, ardından muhallebi gelebilir. Derken, önümüze konan sebze bitmeden tatlı bir çorba servis edilir.’

Kalabalık hizmetkar ordusu biri bitmeden hemen başka bir yemek servisi için koşuşturuyordu. Masanın etrafına Avrupalı konuklar onuruna sandalyeler konmuştu. Parmaklarımızla yemek yiyorduk. Konsolos yardımcısı ile İtalyan doktor uzun zamandır Doğu’da yaşamalarından dolayı parmaklarını çatal, bıçak gibi ustalıkla kullanıyorlardı. Sofrada sosyal statüye önem veriliyordu. Üstte olan parmaklarını tabağa daldırmadan diğeri başlamıyordu. Yemek faslı nihayet sona erdi, meyveler, kuru üzüm ve incirler, salatalarla kremalar, tabak tabak sebzeler, koca bir kase pilav ve tatlılar, kırmızı şarap eşliğinde tüketilmişti.

Ev sahibi, ‘Allah’ım, sana çok şükür!’ diyerek ayağa kalktı, konuklar da onu izledi. Bir hizmetkar mevki sırasına göre herkesin ellerine su döktü. Bir başka odaya geçince kahve, çubuklar ve nargile servis edildi. Konsolos, konukseverlik hakkında söze girdi; ‘Bir yabancı her nereye giderse gitsin, büyük bir konukseverlikle karşılanır. Birkaç yıl önce gezgin dostum Thompson, Karadeniz’den Ankara’ya seyahati sırasında bir handa konaklamak ister ama han dolu olduğu için oda bulamaz, pelerininin üstüne avluya uzanır. O sırada oradan geçmekte olan yaşlı bir Türk ona bir yabancının dışarıda kalmasına izin verilemeyeceğini söyleyerek evine davet eder. Onu ağırlar, doyurur karşılık istemeden. Bir Türk, İngiltere’de benzer bir durumda kalsaydı, hiç tanımadıkları bir yabancıya karşı aynı şekilde davranacak kaç İngiliz çıkardı dersiniz?’

Türklerle Hristiyanlar uyum içindeydi

Ertesi sabah bazı Ermenileri evlerinde ziyaret ettim. Evleri ev sahibiminki gibi döşenmişti. Yerlerde kalın halılar, duvar dibinde sedirler, bunların önünde nargileler vardı. Duvarlar çıplak ve beyaz badanalıydı. Tablolar ve aynalar ender bulunuyordu. Giysileri de Türklere benziyordu. Kadınları örtülü ve peçeli sokağa çıkıyordu. Evlenmeden önce birbirlerini görmüyorlardı. 

Türklerle Hristiyanlar uyum içindeydi. Birinin sofrasında mutlaka diğer gruptan insanlar olduğunu gördüm. Bu durumun Anadolu’nun başka yerlerinde olup olmadığını sorduğumda ise Ermeniler, aynı olmadığını, özellikle Sivas’ta Hristiyanlara kötü davranıldığını, hapishanelerin onlarla dolu olduğunu söylediler. 

Oysa İzmit’te kaldığım sıra bana Ankara’da Hristiyanların çektikleri anlatılıyordu. Buna rağmen her iki dinin iyi geçindiğini gördüm Ankara’da. Söylenenleri şüpheyle karşıladım, Sivas’a bizzat gidip, kendi gözlerimle görmeye karar verdim. 

Akşama doğru hizmetçim Radford topallayan atı satmamızı tavsiye ederken, Türk baytar da atın şişmiş ayağına neşter atarak iltihabı akıtıyordu. Bazı at satıcıları yanıma gelerek on iki mecidiye teklif etseler de kırk mecideye değerindeki atı satmak yerine bir gün daha kalıp iyileşmesine karar verdim. Böylece kentin en ilginç yerlerinden olan Augustus anıtını da yakından görebilecektim.

Ameliyatın ertesi akşamı atım rahat yürüyebiliyordu. Ben de sabah yola çıkma emri verdim. Bu arada paşanın konağından bir uşak bana hediye getirdi. Konağın kütüphanesinde görüp ilgilendiğim ‘Osmanlı İmparatorluğu Tarihi’ adlı on ciltlik eseri paşa bana armağan olarak yollamıştı. Yükümüz en az on kilo daha ağırlaşacağı için bu nazik teklifi üzülerek reddettim. 

Türklerin konukseverlilikleri ve cömertlikleri meşhurdur. Hatta bu erdemlerini abarttıkları bile söylenebilir. Bazen beğendiğim bir atı vermeye kalkanlar, hizmetkarlarını yanıma refakatçi olması için teklif edenler oluyordu.

‘Asi Yozgat’a (Elmadağ) ulaştık’

Ev sahibim beni geçirmek için erkenden kalkmıştı. Kendisine İngiltere’ye gelirse ağırlamaktan zevk duyacağımı söyleyerek ayrıldım. Yol sert ve düzgündü bir süre. Nehir boyu gittik. Beş saat sonra nehrin karşısına geçerek bir Ermeni’ye ait çiftliğe vardık. Hindilerinden birini on kuruşa satın alarak dışarıda pişirmeye karar verdik. Yemek sonrası iki Türk hizmetçim beygirlere eşyaları yüklerken ben, Radford’la yola koyuldum. 

Bir saat sonra tepeye çıkınca arkamdan gelmediklerini görüp hızlıca atımı geriye sürdüm. Nehrin kıyısında beygirlerden biri üstündeki eşyalarla beraber sırsıklam duruyor, hizmetçim Osman ise sorumlu adamı sopayla döverek cezalandırıyordu. Çantadaki fişekler, çay, şeker, kahve mahvolmuştu. Ayaklarıma kapanan adam hıçkırıklarla ağlarken, Osman sopayla dövmeye kalkıyordu tekrar. Araya girdim, eşyaları yüklemesini söyledim. Epey geç kalmıştık, gün batımından sonra Asi Yozgat’a (Elmadağ) ulaştık. Köyün toprak damlarının üstünden dikkatlice geçerek bir eve vardık. Köpeklerin havlayışları ev sahibini uyandırdı. Arkasında kalın, kahverengi kolsuz bir palto olan orta yaşlı bir Türk bana yaklaşarak kasabanın kaymakamı olduğunu ve geceyi evinde geçirmemi teklif etti. Anlaşılan Ankara’dan bir dostum ona haber vermişti geleceğimi. 

Evi büyük değildi. İki oda, bir mutfak bir de kabul salonu vardı. Bu sonuncusu ise her işe hizmet ediyordu. Ev sahibinin sabah keklik ve tavşan avı teklifini fişeklerim ıslandığı için geri çevirmek zorunda kaldım. Çok yorgun olduğumu söyleyince bir şilte serildi. Odanın diğer ucuna da kaymakam için serildi. Kendisine ait dört hizmetkarı, yatması için onun elbiselerini çıkarmaya başladılar. Benim de iki hizmetkarım olduğu halde tek başıma soyunmamı garip karşıladığını söyledi. Herkes bir köşede geceyi geçirdik.

‘Yahşihan’a vardığımızda akşam olmuştu, burada yeni atlar kiralayarak yola devam ettik’ 

Sabah vedalaşarak yola koyulduk. Alçak bir dağ sırasını aştık, demir cevherine benzeyen kayalar etrafa saçılmış gibiydi. Çok geçmeden Kızılırmak’a ulaştık.

Nehir yüz metre genişliğinde ve yağmurlar nedeniyle derinliği iki metreden fazlaydı. Çevrede köprü yoktu. Rehberimiz atıyla kıyı boyu sekiz yüz metre giderek bir ıslık çaldı. Karşı kıyıda altı adam ortaya çıktı. Kıyıda sazların içindeki üçgen bir mavnayı çıkararak bize doğru kürek çekmeye başladılar. Kıyıya yirmi metre yaklaşınca durdular. Bataklık olan kısımlardan dört atımızla geçerek, Radford ve Osman’ın yoğun çabalarıyla mavnaya sokabildik hepsini. Huysuzlanmasınlar diye gözlerini bağladık. Karşı kıyıya bir buçuk kilometre sürüklendikten sonra çıkabildik. 200 evlik Yahşihan’a vardığımızda akşam olmuştu. Burada yeni atlar kiralayarak yola devam ettik. Beş saatlik güzel manzaralı yolculuktan sonra Maden’e vardık. Burada gümüş madenleri bulunuyor. Madenci, su bastığı için madenleri çalıştıramadıklarını, pompalarının olmadığını söyledi.

Yol Kavaklı’ya doğru bağların arasından geçiyordu. Bölgenin üzümleri çok iri. Halk mahzenlerinde asarak kış boyu koruyor. Şarap yapmıyorlar. Üzümler yeniyor veya suyu sıkılıp şeker niyetine hamurlu yiyeceklerde kullanılıyor. Şeker çok pahalı, yarım kilosu bir şilinden çok. Fakirler yanında zenginler de alamıyor. Kahvelerini şekersiz içiyorlar. 

Yaşlı bir çiftçiye konuk oldum. Bana kıtlık döneminde yaşadıklarını anlattı. Kar yağışından Ankara yolu iki buçuk ay kapalı kalınca hayvanları açlıktan ölmüşler. Sultan Abdülaziz’in yolladığı yardımlar kar nedeniyle buraya ulaşamamış. Pek çok insan açlıktan ölmüş. 

‘İnsansızlıktan ekilemeyen verimli topraklar’

Sabah kırk kilometre uzaktaki Sekili’ye doğru yola çıktık. Antik mermerlerden yapılmış kulübelerle karşılaştık. Damları çamurdandı. Geçmişin heybetli yapılarının günümüzde ilkel şekilde evlere dönüşmesini gördük. İnsansızlıktan ekilemeyen verimli topraklardan geçtik. Bir Kürt obasına denk geldik. Daire biçimli kara çadırlarda yaşıyorlardı. Peçesiz kadınlar bizi görmeye çıkmışlardı. Türkler bu göçebelerden vergi almaya kalktıklarında tası tarağı toplayıp dağlara göçerler. Bazı Kürt şeyhleri çok zengindir. On binlerce hayvanı olur. Ne yazık ki, eyaleti mahveden kıtlık hepsi için büyük felaketler getirmiş. 

Yirmi kerpiç evli Sekili’de geceledikten sonra sabah tuzu bol bir bölgeden geçtik. Derken at üstünde başlarında ilginç, yüksek başlıklarıyla Türkmen kızları gördük. Türkmenlerin dili Türklerden biraz farklıdır. Uzun beyaz gömlekli, kırmızı pantolon üstünde gri kuşaklı erkekler, kırmızı maşlah giymiş kadın, kuyu başında beyaz entarili, kep takmış kızlar, bayırdan inen keçiler damlarda idi…

Kaynakça:

Burnaby, Frederic. 1998.  Küçük Asya Seyahatnamesi. Sabah Kitapları.

Yeni yılın ilk film önerileri

Yukarı Bakma

Yukarı Bakma (Don’t Look Up) 2021/Netflix

Bir gerçeklik inşa alanı olarak sosyal medya (ve post-truth), ötekileştirilmiş ve değersizleştirilmiş bilim insanları, popülerlik kasan bilim insanları, en önemli konuları bile sadece popülizm temelinde değerlendiren siyasetçiler, karlarını artırma hedeflerini daha aydınlık bir dünya umuduyla kitlelere satan dahi teknoloji ceo’ları, klik tuzağına indirgenmiş basın sektörü, her şeyin kendileriyle ilgili olduğu izlenimine sahip bencil influencer’lar. Sanırım 2020 sonrası dünyayı bu basit, saçma listeyle özetleyebiliriz. Özellikle COVID-19 sürecinde bilime ait olanın, sağlıklı bir şüphecilik sınırlarını fazlasıyla aşan komplo teorisyenlerince gasp edilmesine tanık olduk. İşlerliği kanıtlanmış bilimsel yöntemlerle yapılan değerlendirmeler “büyük dünya düzenine” hizmet eden çarpıtmalar olarak zihinlerde kodlandı. Tüm tartışmaların iki kutup arasında yaşanmasına neden olan algoritmalarca güdülüyoruz. Bu nedenle makul ve sağ duyulu fikirlerin doldurduğu gri alanlar artık kimsenin umurunda değil. Bir avuç sağduyu sahibinin sesi de zaten algoritmalarca kısılıyor. 

Yukarı Bakma tam da buna tekabül eden 2020 sonrası dünyayı ve cahilliğin, mesnetsiz özgüvenin hegemonyasını tiye alan, taşlayan güzel bir kara komedi olmuş. Özellikle post-covid dünyasının saç baş yoldurtucu zırva gündemlerinden fazlasıyla beslenilmiş. Olaylar dev bir kuyruklu yıldızın gezegenimize hızla yaklaştığını hesaplayan iki bilim insanının dünyayı bu gerçeklikle tanıştırma ve tedbir aldırma çabasını konu alıyor. ABD Başkanı dahil herkes devreye giriyor ama tam da 2020’ler oluyor ve bu kaotik zeminsizlikte kimse doğru bir pozisyon alamıyor. Dünyanın sona ermesinin garanti olması bile Başkan için yaklaşan seçimler ve Yüksek Mahkeme’ye yerleştirmeye çalıştığı arkadaşı kadar önemli olmuyor. Film boyunca sürekli “bu kadar bilimsizlik de olmaz” derken bir taraftan da bunun ne kadar da gerçek olabileceği fikri izleyenin tüylerini diken diken ediyor. 

Filme yönelik eleştirilerde mesajın fazla doğrudan ve didaktik olması öne çıkıyor. Bu eleştiriler haksız da sayılmaz. Gerçekten de mesaj sinema dilinin ve oyunculuk estetiğinin önüne geçiyor ve yer yer film fazla karikatürize kalıyor. Dolayısıyla bir filmde arayabileceğiniz dramatik derinlik, ilmek ilmek işlenen senaryo bu filmde pek yok. Yine de filmin daha önce beyaz perdede denenmemiş bir konuyu ele alan eleştirel tarzı beni gayet eğlendirdi. Sanırım ilk defa “yıldızlar geçidi” bir film güzel kotarılmış. 

Köpeğin Gücü

Köpeğin Gücü (The Power of the Dog) 2021/Netflix

Tüm dünyaya dağıtımı Netflix aracılığıyla yapılan “The Power of the Dog” benim açımdan 2021’in en derinlikli dramalarından biri. Film Western türünün klasik çatışmalarından (Kızılderili-beyaz, kanun kaçağı-şerif vb.) çok farklı bir yerde konumlanıyor. Türün klişelerinin tersyüz edildiği bir diğer çok başarılı drama 2019 yapımı First Cow’du. Özellikle son yıllarda herhangi bir türü sadece araç olarak kullanan, psikolojik ve içsel çatışmalara ya da türün geleneksel dertlerinden/klişelerinden farklı yerlere odaklanan inovatif senaryolar dikkat çekiyor (Türe bu açılımları sağlayanların kadın yönetmenler olması tesadüf değil tabii ki). Her ne kadar son yıllar desem de bu kırılma aslında 2000’lerden beri mevcut. (Tabii ki western diyince akla 2005 yapımı Brokeback Mountain da geliyor.)

Thomas Savage’ın aynı adlı romanından uyarlanan The Power of the Dog, 1925 yılında Montana’da geniş bir çiftliğe sahip olan iki kardeşin hikayesini konu ediyor. İki kardeşin arasındaki güç hiyerarşisini film boyunca kestiremiyorsunuz ve bu muğlaklık neredeyse her sahnede izleyiciyi tedirgin ediyor. Zira iki kardeş arasında örtülü bir çatışma olduğu ortada. Kardeşler 25 yıldır aynı çatı altında yaşamlarını sürdürüyor. Ancak hayatları, George’un genç dul bir kadınla (Rose) olan beklenmedik evliliği ile alt üst oluyor. Phil ise çiftliklerine yerleşen bu kadının varlığından rahatsız olduğunu gizlemiyor. Filmdeki çatışmaların her an açık şiddete evrilmesini bekleyen seyirci hep ters köşeye yatıyor. Ne bir silah görüyorsunuz ne de bir silahın patladığını. Bu açığa çıkmayı bekleyen enerji film boyunca tekinsiz bir atmosfer yaratıyor.

Filmdeki anlatının derdine baktığımızda tek bir odak belirlemek zor olsa da bana göre merkezde erkeklik, otoriteden bağımsızlık arayışı ve cinsel kimlik bunalımı var. Bu da filmi çok katmanlı, farklı okumalara açık bir hale getiriyor. 

Filmde Phil rolündeki Benedict Cumberbatch başarılı kariyerinin en iyi işine imza atmış gibi görünüyor. Görüntü yönetmenliği harikulade! Filmde sıklıkla tercih edilen kartal gözü kamera kullanımı geniş/sonsuz arazilerin sunduğu ferahlığı teskin ederken, karakterlerin hayatlarında tek bir adım atamayacak kadar kendilerini köşeye sıkıştırmış olmaları çok güzel bir tezat. Müzikler, Radiohead’in gitaristi Jonny Greenwood’a teslim edilmiş ve sonuç yine harikulade. Filmin tamamen kendine has anlatısı, çok özgün müzikal bir tarzla destekleniyor. Dönüp dönüp dinlenesi bir soundtrack olmuş. Filmin 2022’de bol Oscar alacağına kesin gözüyle bakıyorum. Törenden “en iyi film” ile dönmesi de bence büyük olasılık.

Dünyanın En Mutlu Kızı

Dünyanın En Mutlu Kızı (2009) /Mubi

2000’lerden sonra Avrupa sineması içerisinde yükselişe geçen “Rumen yeni dalgası”; ülkenin sosyal, siyasi ve ekonomik çalkantılarından türetilmiş bir sanatsal tavır (İtalyan Yeni Gerçekçiliği gibi) olarak giderek daha fazla ilgi çekiyor. Cannes, Venedik, Berlin ve Locarno gibi önde gelen festivallerde bu dalganın başarısını takip etmek mümkün.  Komünizm dönemi ve hemen sonrasında yaşanan ekonomik adaletsizlikler ve sosyal yabancılaşma genellikle bu filmlerin temel derdini oluşturuyor. Rumen yönetmenlerin elinde pişen bu tarz; Yunanistan başta olmak üzere benzer çalkantılar yaşamış doğu ülkelerinin tümünün sinema perspektifinde de güçlü bir etkiye sahip. Kesal’ın yönettiği “Nasipse Adayız” (2020) bu tarzın Türkiye’ye başarılı bir uyarlaması bence.

Akımın en önemli başarısı sosyal olanın yer yer ne kadar absürt, ironik ve mantık dışı olabildiğini “in your face” bir tarzla izleyicinin suratına çarpabilmesi. Seyirci bu sayede içinde yaşarken “doğal” addettiği gerçekliğe geniş bir perspektiften tekrar bakabiliyor. 2009 yapımı “Dünyanın En Mutlu Kızı” tam olarak yukarıda açıklamaya çalıştığım perspektifin ideal bir örneği.

Film, taşralı 16 yaşındaki alt-orta sınıfa mensup bir kızın üç şişe meşrubattan etiket göndererek çekilişle bir araba kazanmasını konu alıyor. Kız, anne ve babasıyla Bükreş’e gelerek içeceğin reklam filmi çekiminde de oynayacak. Bir gün içerisinde geçen filmde; kızın çekimde yer alması ve arabayı teslim alması/alamamasının mizahi ama bir o kadar da gerçekçi öyküsünü izliyoruz. Filmin ismi de filmin yansıttığı ironiye pek uygun. Reklam filminde geçen “dünyanın en mutlu kızıyım” repliği 16 yaşındaki Delia’nın aşırı mutsuz halleriyle oldukça komik bir tezat oluşturuyor. 90 dakikalık belgesel yalınlığındaki bu minimalist filmin çok yönlü eleştirelliği gerçekten takdire şayan. Reklam sektörünün yapaylık üzerine inşa edilmiş çiğliği, kapitalist tüketim kültürü, alt-orta sınıf kırılganlığı ve kodları, ataerkillik gibi filmin anlatısı içerisinde kendine yer bulabilmiş birçok örüntü samimi, inandırıcı bir hisle takip edilebiliyor. Çekilişle bir araba kazanmak ne kadar mutsuz edebilir değil mi? Böyle bir sosyal gerçeklikte ve Delia’nın konumunda yanıt “bir hayli”.

Mutlaka izlenmeli” kategorisinde değerlendirdiğim filmin sokakta, gündelik yaşamın içerisinde çekilmesi hem gerçekçilik hissini destekliyor hem de Fransız yeni dalgası ve İran sinemasının doğallığını hatırlatıyor. 

Yeni yılda sağlıklı beslenme kararları

Yeni yıl demek spor salonuna yazılmak, kilo vermek için hedefler koymak anlamına gelebilir. Ancak yeni yılda başlanılan hedefler genelde ikinci haftadan sonra eski haline dönmeye başlar. Bu durumun önüne geçmek için hedeflerin gerçekçi ve sürdürülebilir olmasına özen göstermeliyiz. 

Sağlıklı beslenme mükemmellik gerektirmez. Sizden uzun soluklu yani istikrarlı olarak devam etmenizi ister. Planınız ne kadar esnek ve uygulanabilir olursa o kadar sürdürülebilir olur. Gelin birlikte yukarıdaki tanımların ne anlam ifade ettiğini inceleyelim. 

Organik tarım nedir?

Organik gıda, çevreye ve insan sağlığına olumsuz etki yapan kimyasal gübre, ilaçlama ve hormon uygulamaları gibi verim arttırıcı yöntemler kullanmadan yapılan tarımdır. Bu tarım sonucu ortaya çıkan ürüne organik gıda  denir. 

Organik üüretim yapan çiftçi, uluslararası geçerli sertifika programıyla denetlenmektedir. Bu durum organik gıda üretiminde zorunludur. 

Organik tarım yöntemi kullanırken, kompost, yeşil gübre, hayvan gübreleri, kardeş bitkiler, değiştirerek ekim yöntemi, malçlama, damla sulama vb. doğal yöntemler kullanılmaktadır. Bu durumda çevreye daha faydalı tarım yönetimlerinden biridir. 

Ancak sertifika programının olması küçük üretim yapan çiftçilerin üretimini zora sokmaktadır. Bu yüzden küçük üreticiyi desteklemek istiyorsak eğer, yerel üreticiyi tanıyarak ve bağ kurarak gıda toplulukların oluşturulması oldukça önemli bir adımdır. 

Zehirsiz tarımın sağlık açısından faydalarını yeni yapılan çalışmalar desteklemektir. Hem hava yoluyla alınan fazla zehirin hem de gıdalarla birlikte yoğun miktarda almamız bağışıklık sistemimizin düşmesine, karaciğer ve böbreğin etkilenmesine neden olur. İlerleyen aşamalarda farklı kanser türlerine neden olabilecekleri söylenmektedir.

İyi tarım nedir?

İyi Tarım Uygulaması (ITU), Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın denetlediği kuruluşlarca sertifikanın verildiği bir uygulamadır. Bakanlığın yönetmelikte belirttiğine göre ‘çevre, insan ve hayvan sağlığına zarar vermeyen bir tarımsal üretimin yapılması, doğal kaynakların korunması, tarımda izlenebilirlik ve sürdürülebilirlik ile güvenilir ürün arzının sağlanması için gerçekleştirilecek iyi tarım uygulamalarının usul ve esaslarını düzenlemek.’

İTU kapsamından organic ve ekolojik tarımla karıştırılmamalıdır. Organik tarımda zirai ilaç kullanılmazken iyi tarım uygulamalarında zirai gübre ve pestisit kullanımı vardır. İTÜ’nın asıl amacı çiftçinin girdilerini ve çıktılarının raporlanmasıdır. 

Bu uygulamada, çiftçinin kendi kafasına göre ilaçlama veya sulama yapılmasının önüne geçilmesidir. Yani denetlenebilir endüstriyel üretim söz konusudur. 

Çiftçinin korunması veya bu anlamda ekolojik ve doğaya tam anlamıyla faydalı üretimden bahsetmek mümkün değildir.
“İyi Tarım Uygulamaları” kötünün iyisi olma konumundadır. 

Yerel Üreticiyi Desteklemek(Gıda Toplulukları)

Hem zehirsiz üretimi hem de çiftçiyi desteklemek için kullanılabilecek en güzel yöntemdir. 

Gıda Toplulukları iki şekilde bir araya gelinerek kurulur. İlki “Topluluk Destekli Tarım” modeli, gıda üretimi ve tüketimi arasında doğrudan bağlantı kuran, bir çiftlik ve destekçi topluluğu arasındaki karşılıklı bağlılığa dayalı ortaklıktır.

İkincisi “Katılımcı Onay Sistemi” dir. Bu sitemde üreticiler, iki tarafın aktif katılım yöntemiyle sertifikalandırılırlar. Sosyal ağlar, güven ve bilgi takasına dayalı bir oluşumdur. Bu sistem özellikle kısa tedarik zincileri için oldukça kullanışlı bir yöntemdir. 

Bu iki sistem de çiftçiyi gözetmeyi içerir. Üretimin ve doğanın sunduğu riskleri, bollluk ve bereketi birlikte göğüs gerebilmeyi mümkün kılar. 

Özetle, eğer hayatınızda beslenme konusunda köklü bir değişiklik yapmayı planlıyorsanız öncelikle kendi temel ihtiyaçlarınızı belirleyerek size uygun yöntemi araştırın. “Yemek yemek sadece yemek yemek değildir.” Hayatınızın her alanını içine alır. Bu yüzden de sürece yayılmalıdır. Bir an da yapılan kurallar ve keskin hedefler dönüşüm yaratmaz. Dönüşüm süreç içerisinde gerçekleşir. 

Üzümünü yiyip bağını sorduğunuz yıllar dilerim! 

Yöresel bir lezzet: Basbousa

Yazar Hakkında

Basbousa, bin 200’lü yıllarda Mısır’da üretilen Şam tatlısının tarihteki ismi. Arapça’da parlak anlamına geliyor. Semtimizde ise Basbousa, Hoşdere caddesinde Mayıs 2016’da beri faaliyet gösteren bir tatlıcının adı. Buranın işletmecisi Yusuf Umut İstanbullu. Genç bir girişimci olan Yusuf Umur Bey, Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra farklı sektörlerde çalışmış ve en son Hatay’ın az bilinen, kıymetli lezzetlerinin sunulduğu Basbousa markasını KOSGEB desteğinden de faydalanarak yaratmış. 

Semtimiz son zamanlarda sıklıkla olmak üzere yeni ve yaratıcı fikirlerin barındığı bir yer haline geldi. Çikolatacıları, butik kahvecileri, organik ürünler satan dükkanları, antikacıları ve diğer birçok dükkan buna örnek. Basbousa tatlısı da farklı bir lezzet. Bu tatlı yıllarca farklı ülkelerde farklı şekillerde yapılmış. Hatay bölgesinde bu tatlı arasına ceviz ve tarçın konularak yapılıyor. Basbousa restoranında ise bu ürün ceviz tarçınlı, bademli ve kestane şekerli olmak üzere üç şekilde hazırlanıyor. Bu tatlıyı diğer tatlılardan ayıransa unsuz, yağsız ve vegan oluşu. İçeriğinden de anlaşıldığı üzere bu ürün sağlığa zararlı olarak genel kabul görmüş bazı besinleri içinde barındırmıyor. Ürün geleneksel yöntemlerle, taze ve doğal olarak restoranda üretiliyor.

Yöresel lezzetlerin üretildiği küçük işletmelerin varlığı semt kültürünün oluşması için önemli araçlardan. Aynı zamanda dayanışmanın da varlığını gösteriyor. Esnaf ve sakinleriyle birlikte bilinçli bir semt olan Ayrancı için de Yusuf Umut Bey benzer şeyler söylüyor. Kendisi Erzurum’da doğmuş, memur bir ailenin çocuğu. Hep farklı yerlerde yaşamışlar. Hatta kardeşi de Urfa’da doğmuş. Daha sonra Antalya, Kastamonu derken Ankara’ya yerleşmişler. 15-20 yıldır Ayrancı’da ikamet ediyorlarmış. Basbousa’yı da Ayrancı’da açmalarının sebebi eve yakınlığına ek olarak bölge halkının kültürlü ve bilinçli oluşu. 

“Basbousa’nın imza ürünü Şam tatlılarıdır. Ayrıca Kömbe tatlısı da vardır. Kömbe tatlısı Hatay’ın coğrafi işaretli bir ürünüdür. Bu bayram kurabiyesinin cevizli, bademli ve hurmalı olmak üzere üç çeşidi vardır. Restoranda tuzlu kuru pastalara ek olarak Kaytaz böreği, biberli ekmek ve içli köfte de satılmaktadır. Genel olarak gel-al ve paket servisi verilmekte olan bu mekanda oturarak da hizmet alma imkanı vardır. Ayrancıdan da çok sayıda müşterisi olan Yusuf Umut Bey, Ayrancı’yı bir kültür olarak gördüğünü söylüyor. Buraya yerleşen insanların burada kalmayı tercih ediyor olması burası için dikkatini çeken bir özellik. Buranın insanlarını ve esnaflarını sevdiğini ve bu sevginin karşılıklı olduğunu belirten Yusuf Umut Bey için buradaki insanların bilgisinden, kültüründen ve birikiminden yararlanabilmek büyük şans. Ayrancı sakinlerine ve Gazetemize teşekkür ederek röportajı bitiren Yusuf Umut Bey’e bu güzel röportaj için biz de teşekkür ederiz.”

Ankara’da afet riski var mı? 

Yaşadığınız mahalleyi bu açıdan güvenli buluyor musunuz?

“Ayrancı semtinin bir afet karşısında hazırlıklı olduğunu sanmıyorum”

Nur Canoğlu (59) – Emekli Doktor / Seyyah

Bir afet durumunda yapacağımı bildiğim bir çok şey var tabii ama yeter mi, afet anında hatırlanır mı bilmem. İlk yardım eğitimlerinden biliyorum, bu bilgileri öğrenmeli ve zaman zaman tekrar gözden geçirmeliyiz… 

Ülkemizde deprem, sel başta olmak üzere çok afet tehlikesi var… 

Ayrancı semtinin bir afet karşısında hazırlıklı olduğunu sanmıyorum… Tüm Türkiye gibi… Ankara’da bircok dere toprak altında olduğu için temellerimize hiç güvenmiyorum. Eskiden de temelden hep su çekilirdi. İstanbul, Bolu depremlerinde Ankara’da sallandı. Yakınlarımızda da deprem oluyor. Şiddeti daha az olsa da depremler olabilir. Yeni evlerin mimarisi o kadar kötü ki dayanıklılıklarından da şüphedeyim. İlkyardım kursu da iyi olur. Ben de verebilirim ama sertifika verebilen Kızılay eğitimi daha iyi olur.

“Benim için en savunmasız ve olası afet deprem”

Pınar Erdoğdu (38) – Girişimci/Serbest meslek

Bence Ayrancı Semti bir afet karşısında hazırlıklı değildir. Benim için olası afet deprem. En savunmasız olduğumuz olduğu için ona hazırlanmak isterim. İlkokul çağında bir kızım var onunla birlikte deprem hazırlıkları için bazı videolar izledik ve ilk yardım eğitimi aldım ama ne yapacağımı bilmek eğitim almak isterim. Çalışan bir anne olarak bu eğitimin haftasonu yapılmasını tercih ederim. Ayrıca deprem toplanma alanımız var mı? Neresi bilmiyorum.

“Ayrancıda bir sığınak var mı, deprem toplanma alanı var mı bilmiyorum”

Fuat Turan (74) – Turist Rehberi

Semt Meclisini duydum. Afet eğitimi verilirse katılmak isterim. Daha önce iki kere biri Fransada biri Türkiyede  ilk yardım eğitimi aldım. Bu eğitimleri Afad mı verecek? Umarım eğitimi konusunda uzman kişiler verir. Ayrancıda bir sığınak var mı? Bilmiyorum eskiden meclisin orada olduğu söylenirdi. Deprem toplanma alanı var mı? Bilmiyorum. Bunların bilinmesi faydalı olur. Bu tür bir eğitime hafta içi olursa katılırım.meclis çalışmaları için gayretini gördüm. Bu arkadaşlar belirli bir duyarlılığı ve ciddiyeti olan arkadaşlar. Daha çok sevindim. Güvenevler mahallesi muhtarlığı olarak semt meclisinin kuruluşunu sakinlerimize duyurduk. Semt meclisinin yurttaş duyarlılığını geliştireceğini düşünüyorum.

“Ankara’da büyük sel baskını gördüm, günlerce çamur içinden ceset çıkardılar.”

Av. Mehmet Sümter

Ankara’da büyük sel baskını gördüm. Babam iş için gittiği Nenek Köyü’nde mahsur kaldı. Ben Kale’den seyrettim seli. Sel mıntıkasına girmek mümkün değildi. Günlerce çamur içinden ceset çıkardılar Kazıkiçi Bostanları’ndan. Oysa halka uyarı yapılmıştı öncesinde ama gecekonduları boşaltmadılar. Ankara’ya yağış olmadığı için inanmadı kimse. 

Eskiden Ayrancı, Portakal Çiçeği Vadisi’nde dere vardı. Doğal meşelikti oralar. Yağışı engellerdi ağaçlar. Botanik Parkı tarafı da koruluktu. Yerleşim yoktu. Dere vadilerine bağ, bahçe, ev yapılmazdı zaten. Dikmen Vadisi de meşelikti. Sonra gecekondulaşma başladı, ağaçlar kesildi. Uzun bir vadi olduğu için buradan çok sel gelirdi. Sonradan sel kapanı yaptılar buraya. Artık sel tehlikesi yoktur.

Ankara deprem tehlikesi azdır. Yine de alüvyal arazilerdeki yapılarda tahribat riski mevcut. Kazıkiçi Bostanları, Hipodrum, Demetevler risk alanı. Kuzeydeki fay hattı yüzünden bu muhitler tehlikede. Özellikle Demetevler imar geçmeden yapıldığı için gecekondu hükmündedir. Müteahhitler çimento ve demirden tasarruf ettiği için ilk yıkılacak apartmanlar burada.  

Yangın tehlikesi de mevcut. Yetmişli yıllarda Çıkrıkçıların üst tarafında Kavaflar Çarşısı’nda büyük bir yangın çıktı. Yüzlerce dükkan yandı. Ankara İtfaiyesi kafi gelmeyince civar illerden yardım gelmişti.

“Bir saatlik yağışla tüm Ayrancı sel altında kalır”

Yaşar Çevik – Oto Yıkama Sahibi

78/79 yıllarında Dikmen deresi taşmıştı. O zamanlar Çetin Emeç Bulvarı ve Emniyet Müdürlüğü yoktu. Uçarlı Sokak’ta bulunan arabalar sel sularıyla meclis duvarına kadar sürüklenmiş. Her yer çamur ve moloz kapanmıştı. Ben sel sularından amerikan arabam sayesinde kurtulmuştum. Yakın zamanda da çok yoğun bir yağış gerçekleşti. 4-5 yıl önceydi. Kuzgun Sokak’ta dükkanların altları su altında kaldı. Daha önce yolun altına döşenmiş olan borular da pek fayda etmedi. Diyebilirim ki o yağış bir saat daha sürse tüm Ayrancı sel altında kalırdı.

“Ankara’da afet yaşanmasına gerek yok, İstanbul yıkılacak olsa onun yükünü Ankara sırtlamayacak mı?”

Ali Somel

Şu anda bir afet içindeyiz zaten. Covid-19 herhalde yakın zamanların en büyük doğal afeti. İlla anlık bir deprem, bir sel baskını olmasına gerek yok. Göz göre göre gelen salgına Ankara olarak hazır mıydık ki? Tüm sağlık hizmetleri piyasacı bir mantıkla şehir hastanelerinde toplanmışken… Aşı üreten Refik Saydam Hıfzıssıhha Kurumu kapatılmışken… Sağlık ocaklarının yerini işletmeye çevrilmiş aile hekimlikleri almışken… Bu en basit örnek. Bugün Karadeniz’de sel baskınları olduğunda rantçı yapılaşmanın neden olduğunu herkes biliyor; bu politikalardan vazgeçilmeden alınan tüm tedbirler boşa gider. Piyasacılık, rantçılık dediğimiz politikaların tek alternatifi kamu mülkiyetine dayalı sosyalist sistem. Örneğin dünyanın öbür ucunda ABD ablukası altındaki türlü yoksunluklar yaşayan Küba bu sayede her yıl kasırgalara göğüs gerebiliyor. Bugünkü Türkiye’den ve Ankara’dan konuşacak olursak, benim ilk olarak aklıma gelen olası İstanbul depremi. Ankara’da afet yaşanmasına gerek yok, yanı başımızda sayabileceğimiz İstanbul yıkılacak olsa onun yükünü sırtlayacakların başında Ankara gelmiyor mu? İzmir depremi sonrası halk sağlığı hekimi Zuhal Okuyan “Afet yönetimi mahalleden başlar” demişti. Öğretmeniyle, sağlıkçısıyla, meslek odası temsilcisiyle tüm mahalle sakinlerinin bir kriz anına karşı örgütlü hareket etme becerisi kazanması lazım. Aslında şu anki ekonomik durum da afetlerin nasıl katmerlenme potansiyeli olduğunu  gösteriyor. Sorun sadece yoksullaşma değil, sermayedarların bu koşullar altında zenginleşmeye devam etmesi. Tek başına stokçuluk, vurgunculuk diye düşünmeyelim. Bir afetin takip eden en acil gereksinimler arasında gıda ve enerji vardır. Bunları elinde tutan büyük şirketler bugün bile insanların çaresizliğini sömürürlerken bir afette onların insafına kalmışsınız demektir. O yüzden şimdiden mahalli dayanışmayı güçlendirirken piyasacı politikalara karşı da birleşmeliyiz. Elektrik ve doğalgaz hizmetinin halkın çıkarları için devletleştirilmesini talep etmeliyiz mesela! Bunları yaparken doğal afet halinde ihtiyaç duyacağımız mahalli örgütlülüğün de temelini atmış olacağız.

Hedef bin afet gönüllüsü

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Türkiye geçtiğimiz yılı afetlerle geçirdi. Bundan ders çıkaran Ankara afete hazırlanıyor.

Ayrancım Gazetesi’nin bu sayısında Ankara Büyükşehir Belediyesi Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanı Mutlu Gürler ile Çankaya’da yapılacak Afet Gönüllüleri Eğitimi’ni, yapmak istediklerini ve Ankara için projeksiyonlarını konuştuk. Gürler, şöyle anlatıyor:

Mutlu Gürler

İlk iş personel

Daire başkanlığımızın kuruluşundan bugüne bir planlama takvimi izledik. İlk iş olarak kendi personelimizin eğitimlerini, donanımlarını, psikolojik durumlarına kadar hazırlık aşamasında ölçtük, test ettik. Elimizdeki personel kadrosu yeterli midir, bu kadro bir taraftan afet farkındalık eğitimlerini vermek, bir taraftan şehri afetlere hazırlamak, bir taraftan afet öncesi süreçlerde hazırlıklı olmak noktasında meslek nosyonu olarak ve kişisel özellikler açısından olsun psikolojik seviyeler açısından olsun hazırlar mı, değiller mi diye önce kendi içimize baktık. Eksiklerimizi aksaklıklarımızı gidermek için birinci adımda personel takviyelerini yaparak başladık. Kurumsal kişiliğimizi, kurumsal hüviyetimizi oluşturmak için başlarken bir hayli zorluklar yaşadık ama yönetim kademesinin Ankara’da bir afet koordinasyon merkezinin bulunmaması, bir deprem risk yönetimi ve kentsel iyileştirme daire başkanlığı adı altında afetlere şehri hazırlayacak bir birimin bulunmamasına ilişkin çok net bir tavrı oldu. Bu vizyon bizim dairemizin kuruluşuyla sonuçlandı. 

Ankara için başka önceliklerimiz olması lazım

Ben kendi adıma bu meslek grubunda yaklaşık 27. meslek yılımı dolduruyordum. Farklı kurumlarda farklı görevleri yapmıştım bu alanda. Daha çok doğa koruma çalışmıştım. Bu defa insanları doğadan korumak tarafıma verilmişti. Bunu da yapmak için biraz tersten okumaya başladım. 

Küresel iklim değişikliği nedeniyle farklı afet türlerinin her an yeniden gündeme gelebileceği bir döneme giriyoruz. Dolayısıyla büyük kentlerde kent selleri gibi aniden çıkan süreçler bize bir şey gösterdi; Türkiye’nin dört bir yanında farklı afet türleri çok büyük riskler taşıyor ama Ankara için başka önceliklerimiz olması lazım. Bu öncelikleri belirlemek için geçmişten bugüne Ankara’da yaşanan afet süreçlerini inceledik, değerlendirdik. Çok sık yaşanan afet türlerini, yaşandıkları bölgeleri belirledik. Bu bizim yapılanmamızdaki köşe taşlarını oluşturdu. Bu hazırlıkları yaparken çok ani bir şekilde pandemiyle yüz yüze kaldık. Bu da başka bir afet türü olarak karşımıza çıktı. Bununla ilgili de yapılanmamızda eksiklerimiz vardı. Bunları gidermek için hemen pozisyon aldık, gerekli düzenlemeleri yaptık. Önce Ankara kentinin bizden beklentilerini, kurduğumuz çağrı merkeziyle toplamaya çalıştık. Sonra yağmur gibi gelen taleplere hızla cevap vermek zorundaydık. Mansur başkanımız (Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı) da bu yönde toplumda saygı gören gönüllü bir iyilik dalgası yarattı. Biz de buna yetişmeye çalıştık.

Covid salgını daha pandemi diye adlandırılmadan Mansur Bey aradı ve “Mutlu Bey pandemi geliyor, ne yapıyorsunuz, hazırlığınız var mı” diye sordu ve bizi gerçekten sarstı. Biz zaten o günlerde birkaç toplantı yapmıştık. Kendimizde gördüğümüz riskleri çözebilecek süreçlere ilişkin planlamalara başlamıştık. Bunda, genel sekreter yardımcımız Mustafa Kemal Çokakoğlu’nun tecrübesi de bizim için çok öğretici oldu. 

Bir taraftan kendi dairemizi kurup kurumsal yapısını güçlendirmeye çalıştık, diğer taraftan da pandemi sürecinin beklentilerine cevap vermeye çalıştık. Arkasından depremler, seller ve yangınlar geldi. Türkiye geçtiğimiz 2 yıl içinde her afet türünü beklenmedik bir şekilde ve beklenmedik noktalarda yaşadı. Biz de Ankara’nın dışındaki bu afetlere hızlıca koştuk çünkü hem hazırlıklarımız hem de ufkumuz o yöndeydi. 

Devlet bütün kabiliyetleriyle sahada olsa bile gönüllülerin, STK’ların büyük bir nosyonu var

Ankara Türkiye’nin başka şehirleriyle kıyaslandığında afetlere göreli olarak daha hazırlıklı görünür. Ama bu korunaklı merkezde Türkiye’nin beklenen diğer afetleri için de hazırlıklı olacak bir kadroyu yapılandırmak ve elimizi Türkiye’nin dört bir yanına uzatmak gibi bir düşüncemiz vardı. Bu afetlerde sahada şunu gördük; AFAD’ın bütün afet planlaması doğrudur ama sahada afetle karşılaştığınızda yaşanan o kaotik ortam görevlerin tam anlaşılıp anlaşılmadığının, bu görevlerle ilgili yetkilendirdiğimiz kurumların yeterince hazırlık olup olmadığının büyük bir testi oluyor. Maalesef üzüntü ve acı verici bir testi çokça can kaybıyla geçirdik. 

Afetler hiç kimseye ayrım yapmıyor. Önüne kattığı herkese aynı acıyı, aynı şiddeti, aynı hızda eşit seviyede tattırıyor ne yazık ki.

Biz sahada şunu çok net gördük, devletin bütün birimleri bütün kabiliyetleriyle sahada olsa bile gönüllülerin, STK’ların bu alandaki beceri düzeyini yukarı çekme yönünde büyük bir nosyonu var. Sahada gerçekten günlerce uyumadan cansiperane çalışan itfaiye erlerini, orman muhafaza memurlarını, zabıtaları, hasta bakıcılarımızı gördük. Ama birşey daha gördük, terliğiyle, şortuyla gelen ve espri konusu olan, eleştirilen gönüllüler, gördük. Bodrum’a, Marmaris’e tatile giden birçok vatandaşı elinde yarım litrelik suyla yangın yerinde ne yapabilirim diye koştuğunu gördük. O tablo gözümün önünden gitmiyor. Ülkenin sorunlarına duyarlı bir gönüllü kitle var, siz ona özel bir şey yapmıyorsunuz. Ülkesini belli bir bilinçle seven insanlar topluluğu bunlar. Hükümet yetkilileri o gönüllüleri sahadan hızla çıkarttılar. Yangın bölgesinde de deprem bölgesinde de böyle oldu. Ama sabahın erken saatlerinde yorulan bir itfaiyecinin yanında yalnızca boş hortumu toplamak için bile birine ihtiyaç oldu. Yalnızca hortumun bağlantı noktasındaki açma kapama vanası için bir kişiye ihtiyaç oldu. O bir kişi itfaiye aracı sayısıyla çarptığında kırk kişi oldu, vidanjör sayısıyla çarptığında seksen kişi oldu. 400-500 kişilik gönüllü topluluğuna ihtiyacımız olduğunu gördük bir anda. Oysa biz o gönüllü ordusunu sahaya çağırmak yerine birkaç bin kişiyi sahadan uzaklaştırdık. Sonra da anonslar yaptık “gönüllüye ihtiyaç var, yangın bölgesine şu kadar gönüllü arıyoruz” diye.

İtfaiyecinin yanında eğitilmiş bir gönüllü, mevzuata hakim, itfaiyenin yaptığı işin temel bilgisiyle donatılmış birine ne kadar ihtiyaç olduğunu gördük. Dönünce afet farkındalık eğitimleri, eğitici eğitimleri, gönüllü eğitimlerini gündemimize aldık. Benim açımdan sürecin işleyişi böyle. 

Ankara’nın afet farkındalığı hangi seviyede, bunu ölçtük

Hazırlıklarımızı yapmaya başladığımızda Ankara şehrinin afet farkındalığının hangi seviyede olduğuna dair sosyolojik bir anket yaptık, sahayı taradık. Ankara’nın farklı sosyal, kültürel kimliklerinin bulunduğu çok farklı lokasyonlarında uzman meslek gruplarıyla, akademik danışmanlarla beraber çalışarak küçük araştırmalar yaptık; vatandaşların afetlere bakışı nedir, Ankara afete duyarlı mıdır, Ankara kent sakinleri afetler konusundaki kaygıları ve beklentileri nedir? 

Buradan da elimizde çok sahici, çok somut veriler oluştu. Biz bu veriler üzerine bir modelleme kurmaya çalıştık. Bir; personelimizin genel durumunu öğrenmiş olduk, o yönde eksiklerimizi giderdik. İki; saha gözlemleri yaptık, sahadaki ihtiyaçları gördük. Üç; Ankara kentinin bu konudaki beklentilerini ölçtük.  Bunlarla yapacağımız tek şey afet farkındalık eğitimlerini farklı sivil toplum kuruluşlarıyla, farklı sosyal kümelerle buluşturmak. 

Eğitimleri toplumsal bilinç seviyesini yükseltecek bir araç olarak görüyoruz

Burada birkaç hedef kitlemiz vardı, bunu da kendi içimizde tartışarak değerlendirdik. Birinci adımımızı Apartman Görevlileri Sendikası’yla (Konut-Sen) attık. Biliyorsunuz Konut-Sen Türkiye’de Kemal Kılıçdaroğlu sayesinde ilk defa muhatap alınmış bir sosyal topluluk. Kentlerimizi paylaştığımız bizim için çok değerli bir paydaş. Her apartmanda bir apartman görevlisi var. Bizim sahada yapacağımız çalışmalarda elimizi uzatacağımız birinci hedef kitle onlar. Onlarla temaslar kurduk, çok sıcak yaklaşımla karşılaştık. Birinci adımda onlarla bir iş birliği projeksiyonu geliştirdik. Ankara’da daha çok afet ve acil durum vakalarında bizim ekiplerin sahaya giderken yönlendirilmesindeki birinci partnerimiz olarak düşündüğümüz için onlarla belirli bir mesafeyi aldık. Protokolümüzü imzaladık, onlarla eğitimlere başlıyoruz.

Kent konseyleri bizim için gerçekten kent yönetiminde düşünsel ve fiili hizmet paydaşlarımız. Sizler özellikle büyük sempatiyle, büyük sıcaklıkla karşılayıp bu iş birliğinin yolunu açtınız. Biz Ankara merkezindeki daha çok Çankaya’yı ilgilendirdiği için hem eğitim merkezlerinin koordinasyonu açısından hem de kent merkezinde itfaiyeyle, belediyemizin diğer birimleriyle çok kolay koordinasyon kurabileceğimiz ekiplerle iş birliği yapmak üzere Çankaya Kent Konseyi’yle bir adım atıyoruz. Bu adımda niyetimiz, beklentimiz şu; bu yöndeki iyi niyetli, gönüllü ilişkileri, eğitimli, iyi organize olmuş, ne yapacağını bilen bilinçli yurttaşlar seviyesine taşımak ve bu ilişkiyi bu seviye üzerinde götürmek düşüncesindeyiz.

Bir başka ilgi grubumuz daha oldu. Bilim Ağacı Vakfı, Ankara’yı yüksek puanlarla kazanmış ve ekonomik durumu uygun olmayan öğrencilere burs vermek için kurulmuş bir vakıf. Bu vakfın temas ettiği 2 bin beş yüz genç üniversiteli gencimiz var. Onlarla hatıra ormanı yapacaktık sonra işin içerisine afet farkındalık eğitimleri koyalım mı diye düşündük. Gençlerden büyük sempati, büyük bir ilgi gördük. Bir başka partnerimizde onlar olacaklar.

Özetle söylemek gerekirse afetlerle yaşamak zorunda olduğumuz ülkemizde, afet farkındalık eğitimlerini kamu otoritesinin yanı sıra toplumsal bilinç seviyesini yükseltecek, bu yöndeki ilgiyi ve duyarlılığı artıracak bizim için önemli bir araç olarak görüyoruz. Bu iş birliğini iyi bir planlamayla yaygın hale getirmek istiyoruz. Bu iş birliği için Çankaya Kent Konseyi’nin gösterdiği ilgiye, alakaya, sevgiye, sempatiye minnet borçluyuz.

En az bin kişilik bir gönüllü ordusunun sahaya inebilecek seviyede hazır olmasını istiyoruz

Afet risk bölgelerinin haritaları çok sık değişiyor. Bir taraftan ihtiyaç olan bir şey bu, yeni teknolojik bilgilerle ve gelişmelerle ona ilişkin projeksiyonları değiştirmek zorundayız. Ankara bir önceki afet bölgeleri haritasına göre neredeyse riski sıfıra yakın görünüyordu. Oysa şimdi Ankara’nın bazı bölgeleri 2. derece deprem riski altında. Bu, modellemelerinizi en az birkaç yüz kat daha dikkate yapmanız gerektiği anlamına geliyor. Yıkıcı bir deprem bekleyen bir bölge içerisindedir Ankara. Özellikle kuzey bölgeleri yıkıcı bir depremi yaşama ihtimali yüksek. Hem yapı stoku hem de yapı stokunun bulunduğu alanlar nedeniyle böyle.

Bu afet farkındalık eğitimlerimizde bütün önceliğimiz Ankara’dır. Ancak elimizde beklediğimiz seviyede nitelikli, yetenekli, iyi organize olmuş bir ekip oluşması durumunda bunu Türkiye’nin herhangi bir yerinden ihtiyaç olması durumunda hizmet vermesinde bir engel yok. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin en az bin kişilik bir eğitimli gönüllü ordusunun Türkiye’nin dört bir yanındaki afetlerde sahaya inebilecek seviyede hazır olmasını istiyoruz.

Ayrancı’da bir gezgin kadın

Bugün sizleri mahallemizden bir gezginle tanıştırmak istiyorum. 

Çocukluğu Aşağı Ayrancı’da geçen, daha sonra Yukarı Ayrancı’ya taşınan arkadaşım Nur Canoğlu ile…

Doktorluk mesleğini sürdürürken gelirinin çoğunu dünyanın ve Türkiye’nin farklı yerlerini gezmek için ayıran, 1984 yılından bugüne kadar gezdiği 90’a yakın ülkedeki anılarını ve fotoğraflarını “Kara Kafalı Bir Türk Kızının Gezi Anıları” ile “Sarı Kafalı Bir Türk Kızının Gezi Anıları” isimli iki kitapta derleyen Ayşe Nur Canoğlu ile gezginlere rehber niteliği taşıyan kitapları ve gezginlik ruhunu konuştuk.

Amacının gençlerimizin, özellikle kızlarımızın dünyayı gezmesine, dünya gençliğiyle kaynaşmasına katkıda bulunmak olduğu söyleyen Nur Canoğlu “Gezme virüsü bulaşmış bir kere, bu virüsün tek tedavisi ise gezmek.” diyor.

İstanbul Çapa Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Bartın Devlet Hastanesi ve Kurucaşile Sağlık Ocağı’nda zorunlu hizmetini yaptıktan sonra TEK, Çankaya Belediyesi ve son olarak da yirmi beş yıl ODTÜ Sağlık Merkezi’nde çalışarak emekli olmuş. Emekliliğinde rahat rahat gezme planları yaparken pandemi nedeniyle gezilerine ara vermiş. 

Seyyahlığın yanı sıra heykel, seramik, resim, çini, keçe gibi çok sayıda hobisi de olan Nur Canoğlu tam bir sinema tutkunu. Canoğlu “Her gezi sonuna o ülke ile ilgili bildiğim, genelde sevdiğim, izlemesi kolay ya da önemli filmleri de yazdım. Filmler; ülkeler, halklar hakkında çok ipucu veriyor” diyor.

Merhaba, kaç yıllık Ayrancılısınız?

1967’den beri hem Aşağı hem Yukarı Ayrancılı oldum. Arada üniversite için 6 yılı İstanbul’da ve zorunlu hizmeti 2 yıl Bartın’da geçirdim, sonra yine koşup geldim. Ahmet Vefik Paşa İlkokulu’na yürüyerek gider gelirdim, üçgen meyve suları içip, leblebi tozu yiyerek. Sonra Namık Kemal, Ankara Kız Lisesi’ne de yürüdüğüm çok olmuştur. Chevrolet dolmuşlarımız vardı, Şimşek Sokağı o kadar boştu ki torbalarla kayardık karda, amma eskiymişim…

İstanbul’un Ankara’ya dönüşünü sevenlerdensiniz yani?

Evet öyle. Özellikle trenle.

Peki, ne zamandan beri gezginsiniz? Kaç ülke gördünüz? 

Yurt dışında 1984’ten beri geziyorum. 88 ülke gördüm. Tabii bazısını yüzeysel, bazısını didik didik gezerek.

Oralarda kalmak istediniz mi? Bundan sonra ister misiniz?

Ayrancı’ya koşmam gibi gezilerimden hep Türkiye’ye de koşup geldim. Hiçbiri vatanımdan daha cazip gelmedi. Ama Slovenya Bled’de biraz aklım kaldı doğrusu. Daha çok kalmak ama yine dönüp gelmek isterim. Gerçi son yıllarda herkes gibi benim de kafam karıştı.

Ayrancıyı en çok neden tercih edersiniz?

Her şey elimin altında. Harika bakkalım, pideci, kafeler, elektrikçi, sucu, fırın, kuaför, eczane vs. Pandemide, kapanma sürecinde çok faydasını gördüm. Büyük alışveriş merkezinin onları yutmasını istemiyoruz. Kısa sürede, hatta yürüyerek Kızılay’a, Tunalı’ya ulaşabilirim. Ben şehir merkezi sevenlerdenim. Kısa sürede birçok işimi halledip eve dönebiliyorum. Hatta heykel, çini, mozaik gibi birçok hobiyi de semtimizde yapabiliyoruz. Bir de belediyenin kursları var.

Gezi anıları ve fotoğraflarınızı iki kitapta değerlendirdiniz, ne zaman buna karar verdiniz?

1980’lerde gittiğim çalışma/gençlik kamplarını gençlere, özellikle kızlarımıza anlatmak, gezmeye teşvik etmek istiyordum. Bu nedenle not tutmaya başladım. Ama bir türlü kitaba dönüştürmeye vaktim olmadı, emekliliğe kaldı. 

Kitapların adları neden böyle ilginç? 

İsveç’te Türklere, Faslılara vs. “Kara Kafalı” denmesinden çok rahatsız olmuştum, o yüzden kitabımın adı “Kara Kafalı Bir Türk Kızının Gezi Anıları” oldu. Çok kalın ve ağır olunca ikiye ayırmak gerekti, “Sarı Kafalı” olanı da ikinci kitap oldu. Böylece “Ak Saçlı…”nın da yolu açılmış oldu, gezmeye devam edebilirsem…

En çok etkilendiğiniz ülkelerden bahsedebilir misiniz?

Eyvah, uzun bir liste olabilir. Mesela, ağaçların arasından fırlamış tapınaklarıyla Guatemala ve Meksika, müthiş tepelerin arasından teknelerle saatlerce gidilerek ulaşılan Angel Şelalesi ile Venezuela, buzulları, sıcak suları, kuzey ışıkları ve şelaleleriyle İzlanda, Bled gölü ve çevresiyle Slovenya, insanları ve meydanlarıyla Polonya, Nil Nehri’ni saran müthiş tapınakları ve piramitleriyle Mısır, başta Venedik olmak üzere tarih ve sanat  kokan şehirleriyle İtalya, ileri teknolojiyle Japonya, Çin Seddi ve toprak askerleriyle Çin, sıcak insanları ve şahane çinileriyle İran, harika doğası ve hayvanlarıyla Nepal, çeşit çeşit tapınaklarıyla Hindistan, mavi başta olmak üzere renk renk Fas, dans, dostluk ve güzel mimarisiyle Küba, görkemli eserleriyle Özbekistan, kumsalları, tepeleri ve şelaleleriyle Brezilya, sanat kokulu İspanya, denize uzanan eserleriyle Portekiz, özgür hayvanlarıyla Kenya, hem tarihi hem modern binalarıyla Azerbaycan, şelalesiyle Zimbabve, güzel insanları ve tarihi eserleriyle Suriye… Tabii çoğunun başka güzellikleri de var, çoğunda harika insanlar tanıdım. Hepsini sıralamadan bitireyim artık.

En çok nelerden etkilendiniz? 

En çok, en fakir ülkelerin bile tarihi binalarını korumasından etkilendim. Mimar olmak isterken kazara doktor olduğumdan güzel binalara takıntılıyım zaten. Her yerde bol bol park olmasından, doğayı korumalarından da etkilendim. İnsanların aslında her yerde aynı olmasından, hiç tanımadan dost olabilmekten etkilendim. Hiç hoşlanmadığım Amerika’nın 1985 yılında bile her yeri engellilere uygun düzenlemesinden etkilendim. Bence gelişmişliğin belirtisi bunlar. 

Türkiye’de de geziyor musunuz?

Tabi ki. Türkiye de dünya gibi gez gez bitmiyor. Pandemide daha çok kendi kendime ev içi gezileri yapıyorum ama en son Hakkari’yi gezdim bayıldım. Daha görmediğim yerleri de var. 

Kitaptaki film önerileri de ilginç. Sinemayı seviyorsunuz…

Sinemayı seviyorum, bazı ülkeleri, halkları filmlerden tanımayı da seviyorum. O yüzden her bölüm sonuna o ülkelerle ilgili film tavsiyelerimi yazdım. Gitmeden önce seyredilse ne güzel olur. Hatta bilenler bana da önerse. 

Bu kadar gezmiş biri olarak semtimizde, çevremizde nelerin eksikliğini hissediyorsunuz?  

Bizde de engellilerin daha çok düşülmesini, evlerinden yardımsız çıkabilmelerini, parklara, her yere gidebilmelerini, yayaların karşıya daha kolay geçebilmesini isterdim. Farklı atıkların farklı konteynerlere atılmasını, parklarımızın bakımlı ve çok olmasını, eski güzel evlerin kolayca yıkılmamasını, yeni evlerin altında park yeriyle yapılmasını, metronun çok artmasını hayal ediyorum… 

Kitaplarınızı nereden bulabiliriz? 

Akdoğan yayınevinde var ama imzalı ve elden almak isteyenler instagram’dan bana yazabilir. Ayrancı’nın güzel kafelerinden birinde buluşup verebilirim.

İnstagram’da “n.u.r.c.a”yım.