Ziraat Mühendisi olan Melike Başak Yağmur, Gerede Sokak No:12/D adresinde yerel lezzetlerin sunulduğu, harika sandviçlere sahip Ekolojik Bakkal ile bizlere ‘merhaba’ demeye hazırlanıyor.
Çok keyifle düzenlenen bu dükkanda hububat ve tahıl adına her şey var. Salçalar, soslar, tuz, baharat, çay ve bitki çay çeşitleri, reçeller, kuru yemişler, kuru meyveler, peynir ve zeytin çeşitleri, çiğ süt ve mandıra ürünleri, az bilinen meze çeşitleri ile yepyeni ama o eski bakkal ruhunu yaşatmayı amaçlamış olan dükkan bu.
Sevgili Başak ile söyleşimize buyurunuz:
“Bir bakkalda olabilecek her şey olsun istiyorum”
“Burada bir işletme açmayı özellikle istedim çünkü Ayrancı pek çok açıdan yaşanılası bir semt gerçekten. Mahalle ruhunu koruyor. Dayanışma kültürü oldukça yüksek.
Mesleğim Ziraat Mühendisliği olduğu için uzun yıllar boyu köylüler ile birlikteliğim oldu. Onların yaşamlarını, sorunlarını, ürettiklerini bizzat gözlemledim.
Asıl amacım bildiğim, güvendiğim üreticilerin çeşitli ürünlerini dükkanımda toplayarak Ayrancılıların ihtiyaçlarına cevap verebilmek.
Bir bakkalda olabilecek her şey olsun istiyorum. Çocukluğumdaki bakkallar gibi bir yer işletmeyi hedefliyorum. Ekmek arası bir sandviç alıp çay içip muhabbet etsin insanlar istiyorum burada.
Yaşadığım semtte özellikle dükkan açmak istemedim çünkü orada vahşi bir ticari anlayışı söz konusu, bunun içine girmeyi istemedim. Daha az kazanabilirim belki ama özlediğim ilişkilerin devam ettiği bir mahallede olmak için tercihim Ayrancı’dan yana oldu.
Dükkanımızın açılışını Aralık ayının ilk cumartesi günü yapacağız. Tüm komşularımızla birlikte bir açılış kutlaması düzenleyelim istiyorum.
Benim okulda öğrendiğim en önemli konuların başında yerel üretim ve doğrudan tüketiciye ulaştırma yöntemleri geliyor. Çiftçinin emeğinin hakkını aldığı, tüketicinin de kaliteli ve ucuz ürüne ulaştığı sistem oluşturmanın önemini anlattı hocalarımız hep. Bitirme tezimde Nallıhan’da kırsal kalkınma potansiyelinin tespiti üzerine çalışmalar yaptım. Bu bölgelerin çok bereketli olduğunu gördüm. Her ürün yetişebiliyor neredeyse. Ben de o dönemlerden beri kolektif biçimde üretilen ve temiz, sağlıklı gıdaya ulaşmanın önemini fark ettim.
Ne yazık ki sağlıklı yiyecek sektöründe işler pek etik yürümemekte. Büyük toptancıların çiftçiyi sömürmesi söz konusu iken öte yandan tüketiciyi yanıltan satış anlayışı piyasaya hakim maalesef. Sıradan bir ürünü organik adı altında fahiş fiyattan satmak moda oldu.
Ben doğadan kopuşumuza bağlıyorum bunları. Yıllar boyu eşsiz doğanın, verimli arazilerin üzerine yaptığımız çirkin kentlere tıktık kendimizi. Şimdi de çocuğumuza doğayı tanıtmak için para verip yaz kamplarına gönderiyoruz.”
“Yerel ürünlerimizi ön plana çıkarmamız şart”
“Mesleğimiz olan Ziraat Mühendisliği’ne önemli vazifeler yüklendiğini görüyorum bu konularda. Organik, ekolojik, sağlıklı yerel ürünlerin pazarlanması konusunda daha çok söz sahibi olunması gerektiğini düşündüğüm için de böyle bir işe giriştim.
Öte yandan çocukluğumdaki bakkal ruhunu geri getirmeye çalışacağım. Burada el yapımı ürünler de olacak, bizim katma değer kattığımız tarımsal ürünler de olacak. Her türlü sebze, meyvenin kuruları, reçelleri, salçaları, turşuları.
Hem de mümkünse yerel çapta, çok uzaklaşmadan, Ankara çevresinden, bildiğim, güvendiğim çiftçilerden bakliyat, hububat, mandıra ürünleri toplayıp bu dükkanda tüketiciyle buluşturmak hayalim var.
Ayrancılı kadın bir dostumuzun ev yapımı harika lezzeti olan ekmeklerini de bulundurmaya başladık. Pek yakında mantı, kek ve tuzlu pastalarımızı da yapacağız burada.
Bu fikirlerle Ekolojik Bakkal’ı açtım. Piyasada fahiş fiyata İtalyan Ricotta, mozzarella peyniri satılıyor. Oysa bizde de var bu peynirlerden. Farklı isimlerde farklı bölgelerimizde üretiliyor ama bilinmiyor. Yerel ürünlerimizi ön plana çıkarmamız şart. Amacım pompalanan yabancı ürünleri değil bu toprakların bilinmeyen, unutulan lezzetlerini sunmak. Yaz aylarında taze sebze ve meyve de getirmeyi düşünüyorum.”
“Sokağa geri dönüşüm kumbarası getirtmeye çalışacağım”
“Tüm bunların yanında eskiden olduğu gibi depozito sistemini oluşturmak istiyorum mesela. Sattığım bir ürünün cam kabını tekrar geri almak, aşırı çöp üretmemeye çalışmak, plastik ambalajlardan uzak durmak istiyorum. Geri dönüşüm kumbarası getirtmeye çalışacağım sokağa. Plastik torba değil file ve bez torba kullanılmasını destekliyorum.”
Son dönemlerdeki ekonomik ve kültürel değişimlere inat Ayrancı’da güzel fikirlere sahip insanların girişimleri bizi umutlandırıyor.
Yolun açık olsun Ekolojik Bakkal, hoş geldin Başak Yağmur.
Semtimizin son yıllarda güzel değişimlere sahne olduğunu keyifle izliyoruz.
Her sokakta açılan birbirinden güzel kafeler yanında sanat merkezleri ve sanat atölyeleri geçip gittiğimiz sessiz sokakları renklendirmeye ve mahallemizin dokusuna güzel dokunuşlarda bulunmaya başladı.
Özgün dokularının hızla bozulduğu kent merkezleri ve sistemin bize dayattığı garabet AVM kültürü gibi olumsuzluklarının aksine böylesi güzel bir gelişmenin Ayrancımıza kattığı mutluluk bizi yaşadığımız alanla daha çok bütünleşmemizi, daha fazla zaman geçirmemizi sağlıyor.
Yürüdüğümüz her sokakta karşımıza çıkan sürprizlerden bir tanesi de Meneviş Sokak No:56’da bizi bekliyor.
Tayland ve Türkiye vatandaşı olan Derya (Daranee) Hanım’ın, kızları Süreyya Çopur ve Semra Li ile beraber işlettikleri çok şirin döşenmiş, küçük ama çeşitleri bol Thai Asian Shop aslında bir yıldır faaliyette. Pandemi süreci nedeniyle belki pek çoğumuzun görme fırsatını bulamadığı bu güzel lezzetlerin saklı olduğu mekanı gelin birlikte tanıyalım:
“Aile işletmesi olarak açıldık yaklaşık bir yıl önce. Tam da pandemi’nin ortasına denk geldi açılışımız. Tüm ürünlerimiz Uzak Doğu’dan geliyor. Dükkanımızda soya sosu, makarna çeşitleri, suşi malzemeleri, çeşitli soslar mevcut. Özellikle makarna çeşitlerimiz çok tutuluyor, pirinç, tatlı patates, yeşil fasulye makarnaları çok meşhur.
Paket ürünlerin yanında taze sebzelerimiz ve annemin yaptığı farklı ürünleri de bulunduruyoruz dükkanımızda. Kişniş, limon otu, gölevez, tatlı patates, farklı patlıcan türleri, papaya, acı biber gibi sebze ve meyvelerin yanında Kimçi dediğimiz lezzetli lahana turşusu ve oldukça hafif Tayland tatlılarımız da var.
Haftanın bir veya iki günü Uzak Doğu yemekleri de yapıyoruz gelen sipariş üzerine.
Epey ilgi gördük açıldığımız günden beri. Özellikle elçiliklerden çok geliyorlar. Ankara’da bu alanda ilk dükkan olmamız nedeniyle çok sevindiklerini söylediler. Endonezya, Filipin, Tayland, Çin, Kore başta gelmek üzere batı ülkelerinin elçilikleri de iyi müşterilerimiz arasında.
Son aylarda Ayrancılı dostlarımız da çok rağbet etmeye de başladılar. Instagram hesabımızdan bizi görüp gelen başka semtlerden de dostlarımız var.
Ürünlerimizin genelde marketlere göre daha ucuz olmasının nedeni döviz değişimlerini anında etikete yansıtmalarından kaynaklanıyor. Biz yenisi gelene kadar ürünlerimizi eski fiyattan satmaya devam ediyoruz. Böyle bir prensibimiz var yani.
Babam diplomat olduğu için biz hep yurtdışında yaşadık yıllarca. Hollanda’da doğup büyüdüm, Danimarka ve Bahreyn’de de yaşadık uzun süre. Kardeşimle birlikte üniversiteyi burada okuduktan sonra babamın emekliliği ile beraber ailece yerleşmiş olduk. Son bir yıldır da bu dükkanı annemle beraber işletiyoruz. Tüm Ayrancılı dostlarımızı misafir etmek isteriz.”
Bize nezaket gösterip mercimek ve yeşil çay tozuyla yaptığı tatlıyı ikram eden Derya Hanım’a ve kızı Süreyya’ya çok teşekkür ediyoruz. Bu arada yakın bir zamanda lokanta açma planlarının olduğunu da kendilerinden öğrendik.
Umarız uzun yıllar boyunca Ayrancımızın lezzet duraklarından biri olmaya devam ederler.
Geçtiğimiz günlerde Glasgow’da yapılan konferansın sonuçları sadece kömür konusu ile ilgili hedefler çıkartmış olsa da gıda sisteminin değişimiyle ilgili ülkelere çok fazla iş düşüyor.
Karbon ayak izimizin azalması ve sıcaklık artışlarına bağlı kuraklıktan beslenmemizin etkilenmemesi için yerelde ve dünyanın her yerinde kendine yetebilen bölgeler yaratmalıyız.
Konferanstan önce 4 hedef belirleyen BM Genel Kurulu bu hedeflerden sadece iki tanesini kabul ettirebildi. Yüzyılın ortasına kadar her ülke tahattüt ettiği hedeflere ulaşsa bile dünya +2 derece daha ısınmış olacak. Bu da gıda sistemimiz için oldukça riskli. Daha radikal çözümlere ihtiyacımız var.
Küresel ısınmaya neler neden oluyor?
Sanayi devriminden sonra artan enerji yoğunluğu, nüfus, eknomik büyüme ve birim enerji başına düşen gaz salınımı dünyanın ısınmasına neden oluyor.
Gıda sistemi ve küresel ısınma
2.5 milyon yıldır et tüketiminin beyin gelişimimiz üzerinde etkisi olsa da günümüzde tüketilen et miktarı sağlığımızı ve dünyayı tehdit ediyor. Gelişmekte olan ülkelerde et, zenginlik ve statü göstergesi olarak düşünülüyor. Ancak sayılarla baktığımızda etin bize maliyeti oldukça fazla.
Tüm sera gazı emisyonlarının yüzde15’i et endüstrisi tarafından yaratılıyor.
Küresel olarak, her gün yaklaşık 200 milyon hayvan öldürülüyor.
Yaşam alanlarının yüzde 40’ı et üretimi için kullanılıyor. Bu da daha fazla ormanın et üretimi için kullanılmasına neden oluyor.
Dünyadaki tatlı suların yüzde 27’si et ve süt üretimi için kullanılıyor.
Bir kilo biftek için 25 kilo tahıl ve 15 bin litre su gerekir.
Kullandığımız antibiyotiklerin çoğu çiftlik hayvanları için, ABD’de yüzde 80’e kadar 10 yıl içerisinde ölümlerin en büyük nedeninin antibiyotik direncinden olacağı öngörülüyor.
İşlenmiş kırmızı et, kanser oranını arttırırken süt ürünleri ve balığın kanser oranını azalttığı görülüyor.
Sağlıklı ve çevreye duyarlı beslenme modeli hangisi?
Sağlık sektöründe prestijli bir yere sahip Lancet dergisinin oluşturduğu İklim ve Beslenme Komisyonu, “planetary health diyeti: çoğunlukla bitkisel kaynaklı besinlerden, sınırlı düzeyde hayvansal kaynaklı besinlerin yer aldığı bir beslenme şeklini” öneriyor.
Beslenme sistemi için bu komisyonun 3 önerisi bulunuyor:
Küresel olarak ‘planetary health diyet’ modeline geçmek.
Gıda üretimi uygulamalarında iyileşme.
Gıda kaybı ve atığını azaltmak.
Bütün ülkelerin birleşerek sıfır emisyona ulaşmak için adımlar atması gerekiyor. Şu an için yapılacak en doğru yaklaşım siyasilerin çevreyle ilgili adım atmasını sağlamak. Sonrasında da kendi alışkanlıklarımıza ve etkileyebileceğimiz insanlarla etkileşime geçmek.
Robert Swan, “Gezegenimiz için en büyük tehdit, onu bir başkasının kurtaracağına olan inançtır” diyor. Bizi kurtaracak bir kahraman yok, kendimiz bu sorunun üstesinden gelmeliyiz…
Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yürüttüğü proje çerçevesinde Cinnah Caddesi üzerinde kurumuş durumda olan Doğu Çınarı türündeki dört ağaç, heykeltıraş sanatçıları tarafından işlenerek sanat eseri haline getiriliyor. Tamamlanmak üzere olan eserler pek yakında kentlinin göz zevkine sunulacak. Projeyi alan Avrasya Sanat firması yaptıkları çalışmanın ilk olmadığını, belediye binası önünde kurumuş olan ağaçlara benzer motifler verdiklerini belirtti. Söz konusu ağaçlarda Anadolu Parsı, sincap, ayı ve kadın eli figürlerini tamamlamak üzere olan sanatçılar, özellikle türünün yetmişli yılların başında vurularak yok edildiği Anadolu Parsı ile Başkan Mansur Yavaş’ın kadın karşı şiddeti vurgulamak için özellikle rica ettiği kadın eli heykeline dikkat çektiler. Sanatçılar toplum için sanat yaptıklarını ve bu güzel çalışmanın Türkiye’de ne yazık ki tek olduğunu ve diğer kentlerde de başlatılmasının önemini vurguladılar.
Ölen ağaçların sokağa taşan bir sanat eserine dönüşmesinin olumlu yanı bir tarafa yüzyıllarca yaşayabilen ulu çınarların henüz 70 yaşlarında iken neden kurudukları da ayrı bir sorun.
Dileğimiz ağaçların çevresinin beton ve asfalttan arındırılıp köklerinin hava ve suya kavuşmasının sağlanması ve aydınlatma için ağaçlara takılan lambaların dalları boğan kelepçelerinden bir an önce kurtarılması olacaktır. Cinnah Caddesi üzerinde koruma tescili bulunan çınar ağaçlarımızın Ankara’da hak ettiği değere kavuşmasını talep ediyoruz.
Giulio Mongeri, İstanbul, Ankara ve Bursa’da önemli yapılara imza atmış İtalyan mimar.
XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti’ne hizmet eden, erken Cumhuriyet dönemi Ankara’sına da değerli katkılarda bulunan Mongeri ilk Ankara seyahatini 1897 yılında yaptı.
Mongeri’nin Ankara’daki bazı yapıtlarından Ziraat Bankası (1926-1929) ve İş Bankası (1929) binaları
Levanten kökenli Mongeri, 1873 yılında İstanbul’da doğmuş, ilk gençlik ve eğitim yıllarını Milano’da geçirmişti. Mongeri, İtalya’da mimarlık eğitiminin ardından ise İstanbul’a dönerek İstanbul ve Ankara’da, birçoğu uygulanmış ve günümüze kalmış yapılar tasarladı. Ziraat Bankası (1926-1929), Osmanlı Bankası (1926), Tekel Başmüdürlüğü (1928), İş Bankası (1929) binaları Mongeri’nin Ankara’daki baş yapıtları arasında. Mongeri’nin Ankara Seyahati’nden izlenimleri şöyle:
Nisan 1897
Ankara’dan birkaç kilometre önce bataklıklar bitiyor ve geniş otlaklar başlıyor. Buralarda ender güzellikteki uzun, bembeyaz, dalgalı tüylü mohair keçileri özgürce yaşıyor.
Demiryolu uzun bir virajı dönüyor ve Ankara görünüyor: Kedilerin ve keçilerin kenti.
Anfitiyatro şeklinde istasyon seviyesinden yüz metre yüksekliğindeki bir tepe üzerinde. Tüm Türk taşra kentleri gibi birbiri üzerine yaslanmış tahta evler yığını. Bu dalgalı ve belirsiz çizgi arada sırada tarihi kalenin kule ve duvarlarınca kırılıyor. Her durumda da piktoresk konumu ile yolcuya çok güzel görünüyor.
Caddelerin hepsi dar ve pis, evlerin koyu renginden ötürü melankolik. Hepsi samanla çamuru karıştırıp güneşte kurutarak yapılan tuğlalarla inşa edilmiş. Pazara giden ana cadde boyunca her türlü insanla karşılaşılıyor. Bel kısımları dar cüppeleri içinde Çerkezler, tiplerinden hemen tanınan Ermeniler, Rusya’nın Asya kesiminden gelen Tatarlar; tümüyle geniş kepenekleriyle örtülü, çevrenin çoban ve çiftçileri, subaylar, askerler, her dinin din adamları, buğdayı pazara taşıyan deve dizileri, atları dörtnala ve aldırmazca geçen Arap süvarileri.
Hepsi bir fantastik renk ve tuhaf ses karmaşası; şaşkınlıkla izlenen bir gösteri gibi. Bu köylere Avrupa uygarlığı ulaşmamış ve biz Avrupalıların dilediği şekliyle gerçek Doğu mükemmel bütünlüğünde korunuyor. Bugün sefil ve fakir görünen Angora kentinin tarihte şanlı bir geçmişi vardı. Her tarafa yayılmış çok sayıdaki kalıntı bunu kanıtlıyor.
Latinler burada 18 yıl kalarak çok sayıda kilise inşa edip kaleyi onarmışlar. Sultan Murad I 1362 yılında buraya hâkim oldu. Çubuk savaşı sonrasında kısa süreliğine Moğollara geçti ama Mohamed I geri aldı ve o zamandan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası oldu. Günümüzde nüfus karışık ve genelde iyi karakterli. Büyük kısmı Türkler, ardından Arnavutlar ve Çerkezler; birçok başka ırk da var. Bunların arasında buranın yerlileri olan antik Galatlar da hâlâ mevcut.
Türkler genelde kamu görevleri üstleniyorlar, yerliler çiftçilik, hayvancılık ve küçük yerel sanayi üretimi de yapıyorlar. İstisnasız hepsi Türkçe konuşur. Rumların büyük kısmı kendi dilini bilmez.
Gelişimin ertesi günü kent yeni rediflerin (askerlik yapmış ama savaş nedeniyle silah altına çağırılanlar) yola çıkışı nedeniyle alt üst durumdaydı.
Sabah erkenden istasyona gittim. Bir asker sırasının önlerinde basit bir bando ve yoğun bir akraba – arkadaş kalabalığıyla kentten yavaşça geldiğini gördüm. İstasyona doluyorlar ve vagonlara yerleşiyorlar. Herkes yerini aldıktan sonra imam her vagondan geçiyor ve elini öptürüyor. Saygıyla alınlarına da götürüyorlar. Sonra Doğuya dönüp tüm erkek, kadın ve çocukların avuçlarını yukarı tutarak okudukları bir dua başlıyor ve genel bir Amin’le bitiyor. Ve hızla avuçlarını yüzlerine sürüyorlar…
Zil çalınca babalar çocuklarını kompartımanlarına aldılar, öptüler, okşadılar. Dışarıda anneler ağlıyor, kendilerini kaybediyorlardı. Yola çıkmadan hemen önce Vali bekleme salonundan çıktı. Kısa bir nota dizisi ardından Padiscia’ ciok iascia ve o binlerce ses, tek ses olarak gökyüzüne yükseldi, rütbeliler ellerini önce ağızlarına sonra alınlarına götürerek selam verdiler. Kalkış saatinde inleme ve çığlıklar sağır edici hale geldi. Tren yavaşça hareket etti ve gözden uzaklaştı.
25 Nisan 1897 Pazar
Mongeri sabah eşlikçisi tarafından alınır. Hükümetten bir memurun yanında olursa camilere girebileceğini öğrenince Vali’nin yaverine başvurur ve yanına bir polis müfettişi verilir.
Augustus Tapınağı yakınlarında bir Türk mezarlığına giderek, yerde çok sayıda sütuna rastlar:
“250 metre bir hat üzerinde sıralanmışlar. Bugün ayakta sadece 5 tanesi kalmış. Birçoğu Ermeni ve Türk mezar taşı olarak kullanılmış.”
Mezarlığın Hacı Bayram Camii haziresi olduğunu söylemek mümkündür. Bu mezarlar 75 yıl kadar önce taşınmışlardır.
Mezarlığın ucundaki Roma duvar kalıntıları ve sütunlar dışında bir şey keşfedemediğini ve plan oluşturamadığını söyler. Ancak, böylesine uzun bir yapıyı, ovalık alanda bulunmasından yola çıkarak bir hipodromla bağdaştırmaya çalışır ve gerekçelendirir:
“Augustus Tapınağı’ndaki Yunanca yazıt Ankara amfitiyatrosunda, tapınağın açılışında yapılan oyunlar, koşular ve dövüşleri sıralıyor.“
Bunların Tanrı Augustus ve Tanrıça Roma kültünün kutlanması çerçevesinde yapılan festivaller oldukları bilinmektedir. Bu festivaller ve hipodromdaki at yarışlarının Augustus Tapınağı yakınlarında bir yerde yapıldığı düşünülmektedir.
“Mezarlıktan çıkıyorum ve zafer sütununun dikili olduğu (söylendiğine göre Julianus’un) meydana yollanıyorum. Kesinlikle Bizans dönemine ait ve yazıtsız. Sütunun gövdesi üst üste halkalardan oluşmuş. Yerden yüksek geniş bir kaidenin üzerinde. Eskiden tepesinde bir heykel vardı diyorlar. Şimdi onun yerinde leylek yuvası var.
Julianus sütunundan ayrılıyorum ve polis’in söylediği bir heykeli görmek üzere konağa gidiyorum. Gerçekten de çok güzel. Ancak çok yazık ki çoğu heykelin başı yok.”
26 Nisan 1897 Pazartesi
“Dar sokaklardan bazen mimari parçalar bularak Angora kalesine yöneliyorum. Kadınlarla karşılaştığımda dikkatle yüzlerini örtüyorlar veya duvara doğru dönüyorlar. Çocuklar bana bakıp sciapcali (şapkalı) diyorlar.”
Kaleden çok etkilenen Mongeri, devşirme malzemeye özel bir hayranlık duymaktadır.
“Çok güzel harflerle yazılmış Yunan ve Roma yazıtlarından çok sayıda vardı.”
“Baruthane haline gelmiş olan kalenin en üst kısmında (Akkale) duran bir aslana hayranlıkla bakıyorum. Övgüye değer ve görkemli Yunan heykel işçiliği.”
Rehberinin dini nitelikler atfettiği taştan büyük bir küreyi (muhtemelen sokağa ismini veren Ali Taşı) mancınık mermisi olarak belirleyip yoluna devam eden Mongeri, gizli tünellerin birinden aşağıya kadar (Bentderesi) iner:
“Bugün barut tutulan yerde demirden bir kapı ile küçük bir mekâna geçiliyor oradan da 700 basamakla yamacın dibine ulaşılıyor.”
Kale’den ayrılan Mongeri Atpazarı’nı yürürken İstanbul’la kıyaslamaktadır. Ankara’nın çok zayıf kalmasına rağmen çeşitli kökenlerden insanlar ve tiftik satışından etkilenir. Yürüyüşünün sonunda ilgisini çekecek Arslanhane Camii’ne ulaşacaktır:
“Duvar tümüyle antik anıtların parçaları ile yapılmış. Dört çok güzel Roma konsolu var ve duvarın inşasında kullanılmış iki aslan görülüyor.”
“Avluda yine duvarda çok iyi korunmuş bir Bizans antrölak buluyorum. Ancak deseni çok sıradan”…“Caminin çeşmesinden (Ahi Şerafettin türbesi) su almak için geçen yaşlı bir hanum bana bir iltifat ediyor: ‘Bu domùs yazı yazmak için bundan daha iyi bir yer bulamamış’…”
“Fotoğraflamak istediğim şeyin önüne geçen bir grup kadına makinemi yöneltiyorum: Korkmuş anneler fotoğrafın kötülük yapacağını düşünerek çocukları çağırıyorlar.
27 Nisan 1897 Salı
Mongeri Augustus Tapınağı’na yönelir. Bozuk yollardan geçerek tapınak ve Hacı Bayram Camii’ne ulaşır.
“Cami kırmızı ve yeşile boyanmış tuğladan. Siyah boyalı ahşap parçaları da var. Yerler halı, duvarlar Kuran ayetleriyle süslü. Demir ızgaralı bir pencereden caminin içi görülüyor. Fildişi kalkmalı ve altın yaldızlı, arapça yazıları olan çok güzel bir kapıyı açınca mezar daha doğrusu Hacı Bayram’ın içinde yattığı sanduka görülüyor.”
Duvarlar olağanüstü bir mükemmellikle inşa edilmiş. Kenetlerle birbirine bağlı büyük mermer bloklardan oluşuyor…
Bu Roma’ya ve Augustus’a adanmış tapınak arkeolog ve tarihçiler için zengin yazıtları açısından çok kıymetli. Galat ülkesinde kısa zamanda güzel sanatların nasıl mükemmelliğe ulaştığını kanıtlıyor…
Ön tarafta açık bir giriş olan Pronaos var buradan bu çok güzel kapı aracılığıyla rahiplere ayrılmış olan Naos’a giriliyor…
Bizans dönemine ait çünkü tapınak o dönemde kilise olarak kullanıldı…
Bu tapınak Galat prenslerinin zamanında açıldı. Cephedeki payenin üzerindeki yazıtta isimleri, tapınağın kutsanması sırasında yapılan şenlikler anlatıldı…
Uzun uzun şölenler, gösteriler ve yarışlar anlatılmış, Ankara kentinin zenginliği hakkında yeterince net bir fikir veriyor…
Ancira Augusteumu’nu arkeologların gözünde önemli kılan Augustus’un vasiyetnamesinin pronaos duvarlarında yazılı kopyasıdır…
Bu yazıt Avrupa’ya ilk kez 1554 yılında Alman büyükelçisi Busbecq tarafından götürülmüştür. Yazıtın muhafazasını Charles Texier’ye borçluyuz: Üzerinde bulunduğu duvarın yıkılmak istendiğini duyunca Fransız hükümetini uyarmıştır. Görevlendirilen heyet kısmen saklı olan Yunanca metni de açığa çıkartmış ve Latince ve Yunanca özgün metinlerin birer kopyasını Fransa’ya götürmüştür.”
“Gerçekten Roma’dakilerden hiç aşağı kalmayan bir eser.”
28 Nisan 1897 Çarşamba
Mongeri güne “Leblebici Camii’nde başlamaktadır. Yolda rastladığı bir Korint başlığı ölçerek Augustus Tapınağı’na uyduğunu fark ederek mutluluk duyar. Ardından yakındaki Türk okulunda olduğunu öğrendiği heykeli görmeye gider:
“Her zamanki gibi kafası yok. Üst kısmı hasarlı, sol kolu vücuduna doğru kavuşmuş, sanki peplumunun kıvrımlarını destekler gibi. İyi işlenmiş elinde bir parşömen rulosu tutuyor.”
“Rehberim başka bir antika göstermek üzere beni Yeşil Ahi Cami’ne götürüyor. Bir Rum bir de Yahudi mahallesinden geçiyorum. Meydanda bir caminin karşısında mermerden bir aslan, bir Korint başlık ve yere saplı bir sütun gövdesi var.”
“Camiye yakın imamın evinin bahçesine alçak bir kapıyla giriliyor” diyerek ardından Arşitravı (Yunanca yazıtlı bir blok) görerek fotoğraflar.
Bu antik kirişin MS. 267 yılında yapılan kentin üçüncü surlarının kapısında kullanıldığı düşünülmektedir.
29 Nisan 1897 Perşembe
“Hagi atla beni almaya geliyor. Vank Manastırı’nı ziyaret edeceğiz. Angora’ya atla 45 dakika. Eşeklerle kentin pazarına gelenlerle karşılaşıyorum. Ötede bir grup çingene. Kadınlarından birisi klasik ve mükemmel tipiyle beni etkiliyor. Sürekli yolculuk ederler. Genelde kentlerin kapılarında kamp kurarlar, ufak tefek üretim ve falcılıkla geçinirler. Ardından Vank’a varıyoruz.
Kilisede bir miktar İtalyan tablosu buluyorum. Ermeni bir papaz Roma’ya giderek almış. Geçen yüzyılın sonundan kalmalar; büyük sunak yerden 1.20 m. yukarıda. Tümüyle mavi beyaz Kütahya çinisi. Duvarlar ve yer döşemesi de öyle. Bir karonun üzerinde 1174 hicri yazıyor. 1761 demek. İmal tarihi.
Kilisede gümüş kakmalı siyah ahşap şamdanlara, cama boyalı çok güzel bir Meryem Ana’ya, dallar puttolarla süslü mermer vaftiz teknesine hayran bakıyorum. Kubbenin bir tarafında fosforlu bir taş kakılmış.”
30 Nisan 1897 Cuma
“Saat 12.00’da ata biniyorum ve istasyona doğru yola çıkıyorum. Atlıların gelişini görmek için biraz erken çıkıyorum.”
Gününü cirit oyununu izleyerek geçirmektedir. Oyunu biraz da dehşete düşmüş olarak detaylarıyla İtalyan okura aktarmaya çalışmaktadır.
1 Mayıs 1897 Cumartesi
“Bugün bir antikacıya, alışveriş yapmaya gidiyorum. Avrupalı olduğumu görerek çok yüksek fiyatlar veriyor. Çok sayıda güzel bronz Roma nesneleri ile değerli Roma ve Ankara sikke koleksiyonu da var. Uzun pazarlıklar sonrasında antik diye satmaya çalıştığı birkaç yeni bakır tepsi almayı başarıyorum. Dükkânlara merakla bakarak geçiriyorum. Yemekten sonra yine mezarlıklarda yürüyüşe dönüp antik fragmanlar buluyorum”.
2 Mayıs 1897 Pazar
Zengin bir Ermeni tahıl tüccarının yolladığı atla geziyor.
“Hagi bana surların kentin dışarıdan turunu attırıyor. Geniş bir yoldan Enghere sù’nun kenarından gidiyorum.”
Yolculuk sırasında çifte surla kuşatılmış kentin görkemini aktaran Mongeri, o sırada iki pehlivanın güreşini, civardaki düğünü, düğün evinin kapısının hep açık olduğunu öğrenir; gözlemlediği büyük küplerde şuruplar, kuzu çevirme ve mangalda kahve için sürekli sıcak duran suyu anlatır:
“Garip yerler. Hâlâ Orta Çağı yaşıyorlar.”
3 Mayıs 1897 Pazartesi
Mongeri tanıştığı kişilerle vedalaşmaya gitmektedir. Veda gezisi sırasında güzel halılar ve sırma işlemeli zengin kumaşlar gören gezgin, başka unsurlardan da etkilenir:
“Zengin Rum beyin evinde bronz bir parmak buluyorum. Kolosal bir heykelin parçası. Bir de küçük güzel mermer baş. Bazıları çok değerli bir sürü de Roma parası var.”
Hep rastladığı misafirperverliği, tatlı, kahve mastika ve meze ikramını ve kapıya gelen misafirin tanrı misafiri sayılması ve gerektiği gibi ağırlamanın dini bir görev gibi yapılışını anlatır.
4 Mayıs 1897 Salı
“Sabah sekizde, gezdirmek için beni almaya gelen üç beyle arabaya biniyorum. Ankara’nın dışında iki saatte varılıyor. Güzel kırlar ve sadece meyve bahçeleri var. Zengin bir Rum Bey bizi evinde ağırlıyor.
Mutfak ve banyo yaşam birimlerinden uzak ve villaya bir sundurmayla bağlanmış. Bahçede izole bir evde kahve kavruluyormuş. Ötede, hanımlarıyla gelmek isteyen Türk misafirler için diğer ufak villa var. Ahır otuz ata yeter. Kümeste şaşırtıcı çeşitlilikte piliçler var. Bahçelerde serinlemek için çeşmelere yakın çardaklara rastlanıyor.”
İkram adetlerini, yemeği, tatlı, meyve, çiçekler, Türk kahvesi, konyak ve benzeri ikramı anlatan Mongeri iki saat süren uykuya geçildiğini belirtmekte ve iki gözü farklı renkteki Ankara kedisini sahneye dâhil etmektedir.
5 Mayıs 1897 Çarşamba
“Saat 9’da istasyondayım. Tanıştığım birçok kişiyi görüyorum. Büyük nezaketle uğurlamaya gelmişler. Çok kibar bir demiryolu müfettişi Polatlı’ya kadar benimle geliyor.”
Kaynak:
Yrd. Doç. Dr. Sedat Bornovalı Bir İtalyan Mimarın İlk Ankara Ziyareti: Giulio Mongeri – 1897, Ankara Araştırmaları Dergisi 2016 Sayı:2
“Ayrancı içinde barındırdığı her şeyle dayanışmaya örnek olabilecek bir semt”
Ayşegül Dalgıç
Ben Ayşegül. Ayrancı Semt Meclisi yürütme kurulu üyesiyim. Ankara’da mahalle kültürünü yaşatan sayılı semtten biri olan Ayrancı için bir semt meclisinin kurulması çok sayıda mahallelinin katılımı ile gerçekleşti. Bu durum benim şaşırdığım bir şey olmadı. Çünkü Ayrancı içinde barındırdığı her şey itibarıyla böyle bir dayanışmaya örnek olabilecek bir semt. Yaşadığımız mahalleyi her bakımdan bir bütün haline getirmemiz çok önemli. Bu noktada elimizde bulundurduğumuz değerlerin de üzerine katarak eşitlikçi, çevreye ve birbirine duyarlı, dayanışmayı ilke edinmiş bir Ayrancı yaratmak güzel günlerin ilk adımı olabilir.
“Ayrancı semt sakinleri olarak hep birlikte yürüyeceğiz”
Cevriye Akpoyraz
Semt meclisleri halkın yerel yönetim ve karar süreçlerine katılım sağlanması, semtlerin birikim ve potansiyelinin örgütlenerek yaşam kalitesinin yükselme mahalle, komşuluk bilincinin geliştirilmesi, sosyal-kültürel, bilimsel ve demokratik gelişme olanağının sağlanması, dayanışma ve uzlaşma kültürünün geliştirilmesi amacıyla kentin sosyal, ekonomik çevreyle ilgili sürdürülebilirliğinin, sorunların çözümlerinin geliştirildiği, ortak aklın ve uzlaşmanın esas olduğu yönetim anlayışına dayalı Ayrancı semt sakinlerinin katılımlarıyla kaliteli ve yaşanabilir bir kentin yönetiminde olmalarını hedefleyen ve gönüllük esasına dayalı bir yapı olarak kurulmuştur. Bu yapının içinde olmaktan büyük bir onur duyuyorum. Biliyorum ki, Ayrancı semt sakinleri olarak bu yolda hep birlikte yürüyeceğiz.
“Biz çok büyük bir aileyiz”
Serap Agu
10 yıldır Ayrancı da oturuyorum ve birkaç yıldır da Ayrancı esnafıyım. Semt meclisimizin kurulacağını duyduğumda çok sevindim. Semtimiz için neler yapılır, neler değişir veya düzeltilir hep birlikte yapacağız. Biz çok büyük bir aileyiz. Küçük adımlarla etkili izler bırakacağımıza inanıyorum.
“Semt meclisine öncülük edenlerin duyarlılığını ve ciddiyetini görüyoruz”
Seviye Ardıç Çelik – Güvenevler Mahallesi Muhtarı
Ayrancı’da semt meclisi kuruluyor haberini ilk Ayrancım Derneği başkanı Ali Necati Koçak’tan duymuştum. Ayrancım Derneği’nin semtle ilgili çalışmalar konusunda istekli olduklarını görüyordum. Sonrasında Ahmet Uçar’ın meclis çalışmaları için gayretini gördüm. Bu arkadaşlar belirli bir duyarlılığı ve ciddiyeti olan arkadaşlar. Daha çok sevindim. Güvenevler mahallesi muhtarlığı olarak semt meclisinin kuruluşunu sakinlerimize duyurduk. Semt meclisinin yurttaş duyarlılığını geliştireceğini düşünüyorum.
“Mahallelerin farklılıklarını ve kendilerini özgün kılan değerlerini öne çıkarabilmeliyiz”
Gizem Salman
“Sanat ve Tasarım, kent ile daha derin ilişkiler kurarak kültürü genişleten itici bir kuvvet”
Günümüzde, kent yönetimleri de kendi girişimci politikalarını izleyerek küresel alanda kendilerine yer edinme arayışına girmişlerdir. Bu arayış küçük yerleşimler için farklı bir yol izleme gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Mahalleler farklılıklarını bir tanınma nesnesi haline getirerek kendilerini özgün kılan değerlerini ön plana çıkarabildikleri ölçüde birer cazibe merkezi haline gelebilirler. Bu arayış, Ayrancı’nın kendine özgü karakterinin sürdürülebileceği ve aynı zamanda sakinlerinin yaşamaktan zevk alabileceği daha iyi bir çevreye sahip olacağı bir yaşantı yaratmak amacı ile bir araya gelen Ayrancı Semt Meclisi’ne önemli görevler yüklüyor. Sanat ve tasarımı kent ile daha derin ilişkiler kurarak kültürü genişleten, kentlileşmeyi ve doğurduğu problemleri araştıran ve eleştiren bir itici kuvvet olarak tanımlıyorum.
“Farklı yaş ve meslek gruplarından oluşan yürütme kurulu beni umutlandırdı”
Irmak Dalgıç
Ayrancı mahalle olmanın kriterlerinden çoğuna hala sahip bir yer. Bu açıdan mahalle kültürü hala devam ediyor. Aynı zamanda semtimizin nüfusu son dönemde oldukça artmış durumda ve önceleri sadece yaşlı nüfusun ikamet ettiği bir yerken şimdi gençlerin de fazlasıyla tercih ettiği bir yer haline geldi. Bu değişimler semtimizde birlikte yaşam fikrini organize edecek bir kuruma İhtiyacı ortaya çıkardı.
Hem katılımcılık hem ortaklaşma açısından semt meclisleri gereklidir. Gerçi bir derneğimiz var zaten Ayrancım Derneği ama yerelde böyle çalışmaların artması önemli. O açıdan Ayrancı Semt Meclisi’nin tüm semt sakinlerini kapsayıcı şekilde ve yerel demokrasi anlayışını geliştirerek çalışma yürüteceğini düşünüyorum. Kent konseyi ile uyumlu çalışma yürütecek farklı yaş ve meslek gruplarından oluşan yürütme kurulu da beni umutlandırdı. Hem semt meclisimize hem semt sakinlerimize iyi çalışmalar diliyorum.
“Semt meclisimiz daha büyük katılımlar gerçekleştirecektir”
Güldane Tenç / Aziziye Mahallesi Muhtarı
Mahallemizin de içinde bulunduğu Ayrancı semtimiz de meclis kurulması beni mutlu etti. Semt Meclisiyle ilgili çalışan arkadaşları önceden de tanıyordum. Bu arkadaşlar Ayrancım derneğinden de güzel çalışmalar yapan arkadaşlar. Ayrancı Meclisi çalışmalarına ben de aktif olarak katıldım. Semt Meclisimizle Ayrancıda daha büyük katılımlar gerçekleşeceğine inanıyorum.
“Ayrancı Semt Meclisi kocaman bir ekip ruhuyla kuruldu”
Nurten İşçi / Güzeltepe Mahallesi Muhtarı
Ayrancı Mahallesi, Aziziye Mahallesi, Güvenevler Mahallesi, Güzeltepe Mahallesi, Remzi Oğuz Mahallesi olmak üzere beş Mahallenin de içinde bulunduğu, Ayrancı Semt Meclisi kuruldu. Başlangıç itibariyle gayet ciddi, özverili, hevesli bir çalışmaya şahit olduk. A’ dan Z’ ye emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. Hayırlı ve uğurlu olsun. Semt yaşamında Çankaya İlçemizin ve komşuluk bilincinin geliştirilmesi, haklarımızın hukuk çerçevesinde korunması, yeniliklere ve gelişmelere açık şekilde, çevre duyarlılığı, yardımlaşma ve dayanışma, bir birimizi dinleme, yanlış işleri sorma, sorgulama, duyarlı olma, yerel yönetim ilkelerini projelendirme hepimizin ortak noktası olmalı. Umutluyum çünkü Ayrancı Semt Meclisi ülkemizden ve Dünya’dan haberdar olan, dinamik, çalışkan, gözleri ışıl ışıl bakan genç ekip arkadaşlarımızdan oluştu. Burada kocaman bir ekip ruhu var. Gurur duydum. 2022 yılında, değişim ve yeni başlangıçlar dileğiyle…
“Ayrancı Lgbti+lar için de güvenli bir semte dönüşüyor”
Anjelik Kelavgil
Semt Meclisi’nin kurulmuş olmasını Ayrancı açısından önemli buluyorum, bir ihtiyacın karşılandığını düşünüyorum böylece. Ayrancı’da yaşamayı seviyoruz, Ayrancı’yı seviyoruz ve sevdiğimiz bir yerde bir arada söz üretmek, sorunlarımıza ihtiyaçlarımıza beraber çözümler bulmak yaşadığımız yeri hepimiz için daha yaşanır kılıyor. Bu sayede Ayrancı hepimiz için güvenli bir semte dönüşüyor. Bu açıdan bakıldığında Lgbti+ların Ayrancı’da yaşıyor ya da çalışıyor olması bir tesadüf değil. Ancak bu Ayrancı’yı Lgbti+lar açısından dikensiz gül bahçesi kılmıyor. Semt Meclisi çalışmalarının ve bu çalışmalarda yer almanın dikensiz gül bahçesine giden yolda önemli bir adım olduğunu düşünüyoruz. Umarız Ayrancı’da yaratacağımız örnek gelişerek tüm ülkeye yayılır.
Semt Meclisi’nin gündemi: “Değiştirmek”
Ali Somel
Bir gün sabah kalkıyoruz. Kahvaltılık almaya gittiğimizde markette pahalılık duvarına çarpmadan evimize dönebiliyoruz. Yandaki kafeye kahve içmeye oturuyoruz, komşu masada falanca müteahhittin dönüşüme girecek filanca binaya göz diktiğinin konuşulmayacağını biliyoruz. Kamucu ulaşım sistemiyle araç trafiği kaosu çözülmüş, sokakta çocuklarımız oynarken içimiz rahat. Kir pas içinde kağıt toplayanları görüp vicdanımız sızlamıyor, çünkü belediye hepsini çoktan istihdam etmiş, insani koşullarda çalışıyorlar. Yaşlı komşumuz kronik sağlık sorunları için özel hastaneye para bayılmak veya şehir hastanesine gitmek zorunda kalmıyor artık; işletme olmaktan kurtulmuş sağlık ocağında ihtiyaçlarını karşılayabiliyor. Parklar, gençlerin hep beraber takım sporları yapabilecekleri şekilde donatılmış; geçerken voleybol maçlarını seyredip heyecanlanıyoruz… Bana kalırsa bu koşullar altında kurulan bir Semt Meclisi, Semti “daha iyileştirmeyi” doyasıya konuşuyor oluyordu. Ancak bugünkü koşullarımız başka. Bu yüzden şimdi kurulan Semt Meclisi’nin gündemi daha ciddi: “Değiştirmek”. Rantın tehdit ettiği kamusal mekanlara sahip çıkmak, bunlar için yerel yönetimlerden talepkar olmak, zora düşenle dayanışmak, insanca yaşam koşulları için hep beraber mücadele etmek… Semt Meclisi, semt halkının bu amaçlarla yan yana geldiği, örgütlü hareket etmeyi öğrendiği bir yer olmalı. Ayrancı’da Semt Meclisi’nin ilk toplantısı bu yönden umut vericiydi. Yolu açık olsun!
“Yaşlılarla ilgili çalışmalar yapılsın”
Rengin Arünal
İhtiyaç sahipleri belirlensin, yaşlılarla ilgili çalışmalar yapılsın. Mesela pandemi döneminde yardıma gerçekten ihtiyacı olan yaşlılar gördüm. Alışverişleri yapılabilir, sağlıkla ilgili götürülüp getirilecek yerlerde yardımcı olunabilir. Güzel okuyan, ihtiyacı olan çocuklara burs sağlanabilir. Çocuklar için oyun evleri açılabilir. Hayvanlarla ilgili bir şey yapılabilir. Sokak köpeklerine çok karşı bir mahalle, o konuda bir çalışma yapılabilir. Kediler zaten mahallenin efendisi 🙂
Sokaklarıyla, bu sokakların sağına soluna yerleştirilen hem görsel açıdan keyifli hem de gerçeği ile neredeyse birebir aynı evleriyle, arka bahçeleri ve ağaçları ile bir Ayrancı Haritası düşünün. Özgün Özmen, pandemi döneminde Ankara’ya dair bir şeyler yapma isteğini bu harita ile gerçekleştirmeye başladı ve ilk harita Ayrancı’nın oldu.
Özgün Özmen, ODTÜ Uluslararası İlişkiler mezunu ve aynı okulda yüksek lisans yapıyor.
Seni tanıyarak başlayalım söyleşimize…
Özgün ismim. ODTÜ Uluslararası İlişkiler’den mezun oldum. İki sene kadar oldu mezun olalı. Bu sene yine ODTÜ Sosyal Bilimler yüksek lisans programına başladım. Okul zaten çok bi vakit kapladığı için uzun bir süre sadece okul oldu. Onun dışında bu resim işleri çok amatör, alaylı devam eden bir şey oldu hep. Harita da pandemi döneminde o kapanmalarda sürekli evdeyken falan üstüne gideyim, geliştireyim kendimi falan diye uğraştığım bir döneme denk geldi tam. Bi yandan da aşırı Ankaralılık, Ankara’yı çok sevmem beni bu haritaya yoğunlaştırdı. Aslen Ankaralı değilim ama 10 yaşından beri Ankara’dayım. Yaklaşık 6 senedir de Ayrancı’dayım. O yüzden buraya dair de bi şeyler yapmak vardı aklımda. Pandemi dönemiyle de kesişince evde oturup full buna yoğunlaştığım bir dönem oldu geçen sene içinde. Böyle bir harita çıktı ortaya.
Harita veya resimle ilgili eğitim aldınız mı?
Profesyonel bir şekilde yapmadığım için bunu veya akademik bir eğitimini almadığım için tamamen amatör anlamda, bireysel yaptığım bir şey. Bir yandan da teknik açıdan kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Haritanın çıkışı da biraz öyleydi, mimari çizimler ya da şehirle ilgili ilerletmek istiyorum onu.
Özgün Özmen’in el çizimi Ayrancı Haritası
O malum soruya gelelim, neden Ayrancı?
Üniversitenin son yıllarında Ayrancı’ya taşındım. Ankara’yı çok seviyorum aslında, çocukluğumdan beri burada olduğum için, klasik Ankaralılık. Yaşaya yaşaya, burada anı biriktire biriktire seviyoruz sanırım. Bunun dışında Ayrancı’da o biraz daha somutlaştı aslında, Ankara’ya duyduğum o bağ ya da ev hissi. Çünkü hani bi yandan hem çok güvende -Türkiye şartlarında en azından- hissettiğimiz bir yer. Öyleki ev hissi bütün mahalleye yayılıyor gibi buradayken. Bunlar bir araya gelince zaten burada yaşıyor olmanın kendisi güzel bir hal alıyor. O yüzden buraya dair de bir şey yapmak istedim. Sonra böyle bir Ayrancı haritası oldu.
Haritanın ilk çıkışı ise burayı bilmeyen bir arkadaşım için ufak bir Kızılay krokisi hazırlama ile oldu. Çünkü “ne yapacağım nereye gideceğim bilmiyorum, mekan bilmiyorum, sokak bilmiyorum” diye bir muhabbet geçmişti. Bir de klasik “Ankara’da hiçbir yer yok, yapacak hiçbir şey yok.” mevzusu olunca “Dur ben sana bir rehber yapayım.” dedim. Bu dediğim 5-6 sene önceydi. Sonra o küçük Kızılay krokisi, birkaç başka semtle birleştirdiğim, gittikçe büyüyen bir krokiye dönüştü. İşte Ulus, Sıhhiye, Ayrancı falan. Bir defter içinde böyle küçük küçük mahalle krokileri, nerede ne yapabilirsin, nereye gidilebilir gibi şeyler hazırladım. Sonra bunun resimli harita gibi bir şeyini mi yapsam acaba diye düşünmüştüm. Oradan hep aklımdaydı. Sonra pandemi döneminin verdiği bir zaman imkanı da olunca buna başladım ve bu şekilde ortaya çıktı.
Peki hangi teknikle yaptın? Dijital değil.
Dijital değil. Sulu boya ve marker kalemle yaptım. Çok sulu boya tekniği gibi durmuyor ama malzeme sulu boya. Kağıt üstüne. 70X100 boyutunda.
Çantalar üzerinde de yaptığın çizimler var…
Onlar kendimi geliştirmeye çalışırken yaptığım şeyler. Kendime ait bir çizim tarzı oluşturmaya çalışıyorum. Böyle ufak tefek tasarımlar yapmaya çalışıyorum. Shopify’dakiler maddi kaygı ile yaptığım şeyler, hem kullanışlı olabilsin hem de buradan bir gelir elde edebilirim diye oraya koyduğum şeyler. Ama çok sürdürülebilir olmadı. Bi şekilde ona da emek vermek gerekiyor. Bir şeyi satmaya çalışmak yorucu bir şey. Ama harita maddi bir kaygı ile yaptığım bir şey değildi. Diğer yapmak istediğim haritalar için de maddi bir durum yok. Ama şöyle bir durum var. Maalesef bize çok iyi paralar kazandıran ve aynı zamanda çok da zaman sunan işlerimiz olmadığı için bu tip işleri sürdürebilmek için bi tık kendini döndürebilecek maddi yanının da olması gerekiyor. Mesela bu haritayı yapmam yaklaşık 3 ay sürdü. Ama o dönem okul ve iş yoktu. O yüzden 3 ay boyunca sabah uyandığımda bunu yapıyordum, akşama kadar harita ile uğraşıyordum. Bakınca, ortaya koyulan emeği maddi bir şeyle temellendirmiyorum ama hayatı da sürdürebilmek için birşey kazanmak gerekliliğinden dolayı sadece kendi kendini döndürmesini bekliyorum. Her şey çok pahalı zaten, boyalar, kalemler, baskı.
Peki bir yandan akademik hayatına da devam ediyorsun ama bu yönde ilerlemek istiyor musun?
İstiyorum. Şu an bu işin akademik eğitimini almak için çok geç. Belki lisanstayken çok başka bir tercih yapmak isterdim. Ama işte hepsi bir araya geliyor. Ülkenin koşulları, 18 yaşındaki o bakış açımız, isteklerimiz çok farklı şimdikiyle. Ben de şimdi böyle ufak ufak çabalıyorum. Bir yandan okulum, sorumluluklarım olduğu için çizim, tasarım tarafına çok emek ayıramıyorum ama dediğim gibi biraz alaylı biraz amatör kendi kendime ilerletmek istiyorum. Biraz daha kente dair bir şeyler, Ankara ile başlayıp sonra başka kentlerle de genişletip böyle bir iş ortaya çıkarmak istiyorum. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan binalar, binaların tarihleri gibi. Geçenlerde Ankara’nın 90lı yılların sonu 2000lerin başına da tanıklık etmiş arkadaşlarımla konuşuyordum. Onların bahsettiği Sakarya başka bir Sakarya, onların bahsettiği Konur başka bir Konur. O yüzden not düşmek gibi geliyor bana. Şu an nasıl görünüyor? Yapabilirsem, geçmişte nasıl görünüyordu? Nasıl değişti? Ya da hatırlamak, veya tekrardan değiştirmek istediğimizde belki, neydi, nasıl değişti, niye böyle dönüştürüldü, onu bilmek açısından iyi olabilir.
Mesela burada yıkılan apartmanların yerine yenisi yapıldığında bile bir çok değişiklik oluyor. Bahçesi değişiyor, bahçesindeki ağaç değişiyor ya da evin tipi değişiyor. Mesela mimari konusunda çok bilgili değilim ama iyi kötü bakınca orada bir şey olduğunu anlıyorsun. Hangi mimari akıma göre yapıldığını, hangi döneme tekabül ettiğini vesaire bilmesen bile en azından estetik açıdan güzel geliyor. Yeni yapılan binanın maddi bir kaygı ile mi yapılıp yapılmadığını anlıyorsun. Bahçeler daraltılıyor, balkonlar minicik kalıyor. Ruhunu kaybediyor çünkü. Kızılay’daki sokakların değişimi de öyle. Alkollü mekanların sokağa taşması engelleniyor, bu defa başka bir şey sokağa taşıyor.
Seni takip etmek, çalışmalarını görmek isteyenler için instagram hesabını paylaşabilir miyiz?
Milyonlarca insanı öldürerek dünyayı sarsan İspanyol gribinin üzerinden bir asır geçti. Geçen zaman boyunca evrilen, yeni bir düzene, belki de eski düzenin cilalanmış bir biçimine adım atan dünya, tarihten ders alıp almadığını 2020’den beri mücadele ettiği yeni bir virüsle yeniden öğreniyor. Türkiye’de ve dünyada salgına karşı alınan önlemler arasında yer alan sokağa çıkma yasakları, okulların, iş yerlerinin ve lokantalar, alışveriş merkezleri gibi sosyal alanların kapatılması ve kişilerin aralarına koymaları gereken sosyal mesafe, nüfusta birçok olumsuz fiziksel ve psikolojik sonuç doğurdu. Yalnızca salgınlar sırasında değil, günlük hayatta da insanların kafa dinlemek ve yorgunluk gidermek için sık sık uğradıkları yeşil alanlardan ve şehir parklarından söz etmek, şehrin içindeki bu kamusal boş alanların hayatımızdaki yerine değinmek istiyorum. Türkiye’de daha fazla tartışılması gereken bir konu, park ve kamusal alan kullanımı. Bunun salgın gibi şoklarla ne derece değiştiğinden ve ücretsiz serbest vakit geçirme alanı olarak parkların değerlerinin ne denli arttığından bahsetmek istiyorum.
Boş alan diyerek kullanılmayan, izbe, terk edilmiş, bakımsız, uğrak olmayan alanları çağrıştırmak istemem. Giderek betonlaşan kentlerde kamuya ait ve yapılaşmamış alanların, özellikle park ve bahçelerin azlığı, şehrin içinde bu ‘boş’ alanların kıymetini arttırıyor. New York Parklar Müdürlüğü Komiseri Mitchell J. Silver’ın, parkların ve kamusal alanların zihinsel ve fiziksel sağlığa katkı sağlamak ve şehrin direncini arttırmak, hatta suç oranlarında düşüş sağlamak gibi pek çok konudaki faydalarından bahsettiği konuşmasında şu sözler paylaşmaya değer: “Parklar yalnızca yeşil alanlar değil, kamuya ait alanlardır da; zihinsel sağlığımızı kaybetmemeye yararlar. Araştırmalar yalnızca 20 dakika bir parkta zaman geçirmenin zihinsel sağlığı iyileştirdiğini, kaygı ve stresi azalttığını gösteriyor”.
Aktif yeşil alan, kentte park, bahçe, piknik alanı gibi halka açık yeşil alanlar anlamına geliyor; orman veya mezarlık alanları kapsamıyor. Ankara’nın yeşil alanlarının yıllar içinde artıp artmadığı, doğal ögelerin mi yoksa yapay unsurların mı üzerine kuruldukları hakkında sayısal veriye fazla rastlayamıyoruz. ODTÜ Mimarlık Topluluğunun 2017’de Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Emre Sevim ile yaptığı bir röportajda, Sevim, Mogan Gölü’nden örnek verip, gölün yapılaşma ve betonlaşma sebebiyle gitgide yapaylaştığını söylerken, Eymir Gölü’nün, doğal yapısını korumayı başararak Ankaralılar için önemli bir mesire alanı olmaya devam ettiğini belirtiyor. Burada aslında mesire alanından ne kastettiğimiz de önemli. Mesire alanlarının ‘parklaşması’, yani içlerine kafeteryalar, çocuk etkinlik alanları, spor merkezleri açılması, dinlenme hakkını satın alınabilir bir ürüne mi dönüştürüyor? Her mesire alanı ‘parklaştırılmalı mı’? Alım gücünün giderek düştüğü kesimler için parklar ve kamusal alanlar ne ifade ediyor?
Doğal yapısını korumayı başaran Eymir GölüBetonlaşmayla yapaylaşan Mogan Gölü
Parkların özellikle de salgın zamanlarında halkın zihinsel ve fiziksel sağlığına etkisi, Derin Yoksulluk Ağı’nın raporunda da ortaya çıkıyor. Raporda, görüşme yapılan hanelerde kişilere sosyalleşmek için evin dışında vakit geçirip geçirmedikleri sorulduğunda, yüzde 51’inin dışarıda vakit geçirdiği, bu kişilerin yüzde 75’inin açık hava, park, piknik alanı, sahil kenarı gibi alanlarda vakit geçirdiği belirtiliyor. Stres seviyesinin bilinmezlik, korku, izolasyon, sosyal bağların zayıflaması gibi nedenlerle önemli ölçüde arttığı bu zamanlarda, özellikle evden çalışma gibi bir seçeneği bulunmayan, ön saflardaki sağlık çalışanları, acil yardım çalışanları, market çalışanları, kargo kuryeleri, toplu taşıma çalışanları ve apartman görevlileri gibi vazgeçilmez işçiler ve salgın nedeniyle işlerinden olmuş tüm çalışanlar, Kinder Enstitüsü tarafından yayımlanan bir makalede de belirtildiği gibi, bir rahatlama supabına ihtiyaç duyuyor.
Doğma büyüme bir Ankaralı olarak, kentteki parklar, yeşil alanlar, kamusal ‘boş’ alanlar ve bunların şehrin geneline etkisini araştırırken Jansen Planı’ndan oldukça etkilendiğimi söylemeliyim. Jansen Planı, 1928’te Alman mimar Hermann Jansen’ın, Ankara Nazım İmar Planı için açılan yarışmayı kazanmasıyla Ankara için hazırladığı bir nazım planı. Goethe Enstitüsü arşivinde, Jansen Planı’nın Ankara kalesini “kentin tacı” kabul ederek, kale çevresinin imarı ve kalenin ‘güzel’ görünmesi için, yeşil ‘bakı koridorları’ önerdiğini görüyoruz. Ayrıca plan bir parklar sistemi geliştirmek istemiş ve Atatürk Orman Çiftliği arazisinin büyük bir park ve hayvanat bahçesi olarak kullanılmasını önermiş. Jansen, Ankara’yı bir ‘bahçe şehir’ olarak tasarladığını, büyük kentleri tasarlarken dikkat edilmesi gereken dört ana nokta olarak, “iktisat, trafik, sağlık, estetik” kavramlarını alarak Ankara’yı modern kent mimarlığı ile yeniden çizmek istediğini dile getirmiş. Arşivde bir tabloyla gösterilen Ankara’nın belli başlı yeşil alanlarının yüz ölçümüne bakılacak olursa karşımıza yeşil bir kent tablosu çıkıyor. Ne yazık ki, günümüzde örneğin kalenin etrafında neredeyse hiç yeşil alan kalmamıştır; Eski Ankara diye tabir edilen bölge viran durumdadır. Bu gerçek, planın düzgün uygulanamadığının da göstergelerinden biri belki de.
Ankara Kalesi’nin etrafında yeşil alan kalmamış, planın tam olarak hayata geçirilememiş veya içinin farklı kentleşme yolları ile boşaltılmış olması, akla şehrin tümünde önemli ölçüde azalmış bu yeşil alanları kimin kullandığını getiriyor. Ankara’nın yıllar içinde artan nüfusu, kentleşmeyi arttırarak yeşil alan sayısını azaltmış, geriye kalan yeşil alanlarınsa örneğin ulaşım zorluğu nedeniyle kullanım sıklığı düşmüş.
Yeşil alanlar çocukların da gidip oynamak için can attıkları yerlerdi eskiden. Tirebolu Sokağı’nda oturan dedem ve anneannem, evlerinde geçirdiğim yaz günlerinde beni Cemal Süreya Parkı’na götürür, ben parkta koşup oynarken kendileri de bir banka oturur, güneşli havadan yararlanırlardı. ‘Tepeli Park’ ismini koyduğum Meclis Parkı’na babamla gider, o zaman gözüme dev gibi gelen, aslında pek de yüksek olmayan tepeciklerden aşağı kayarak çok eğlenirdim. Yürüyerek gittiğimiz bu parklar neşe kaynağımızdı. Hala yerli yerinde durmalarına bir yandan seviniyor, bir yandan da, Meclis Parkı’nın bulvar tarafına dikilmiş taksi durağı örneğindeki gibi, alanlarının giderek daralıyor olmasına üzülüyorum.
Demokratik kamusal alanlara örnek gösterilen Manhattan’daki Central Park.Bilkent’te bulunan Şehir Hastanesi’ne ulaşım gerekçesiyle ODTÜ içinden geçirilecek yol.
Yeşil alanların fiziksel ve zihinsel sağlığa katkısından bahsederken, parklara erişimde ve niteliklerinde eşit haklardan da bahsetmek gerekiyor. Manhattan’ın ortasına yerleştirilmiş Central Park’ın peyzaj mimarlarından Frederick Law Olmsted için Mitchell J. Silver şunları söylüyor: “Olmsted’te farklı olan şey, gelir düzeyi ve ekonomik durumdan bağımsız olarak, herkesi hoş karşılayan kamusal alanlar oluşturmak istemesiydi. Demokratik kamusal alanlar”. Central Park’ın 1825’te burada yaşayan siyahların ve İrlandalı göçmenlerin mülklerinin de bulunduğu Seneca Village gibi yerleşimleri içinde barındırdığını ve park planlarının tamamlanmasıyla bu toplulukların yerlerinden edildiklerini de unutmamak gerek. Bir park, bir topluluğu ortadan kaldırmak pahasına mı yaratılmalı? Parkların ‘demokratlığından’ bahsederken, Silver’ın 1950’lerden beri ilk kez yenilenen Brooklyn’deki bir park hakkındaki sözlerini de paylaşmadan geçemeyeceğim: “Ekip arkadaşlarımdan birine sekiz yaşındaki bir Hispanik çocuğa yeni yapılmış parka neden uğramadığını sormasını istedim. Çocuk parkın çok güzel olduğunu, bu yüzden kendisi için yapılmadığını düşündüğünü söyledi. Mahallesinde daha önce hiç böyle bir park görmemiş. Park çok güzel göründüğünden girmek için para ödemesi gerektiğini düşünmüş.”
Türkiye’ye dönüp şehirlerdeki yeşil alanların erişebilirliğine baktığımızda, örneğin Ankara’da, karşımıza vasıtasız gitmenin epey güç olduğu yeşil alanlar çıkıyor. Çankaya Belediyesi’ne ait Ahlatlıbel Atatürk Parkı bunlardan biri. Oyun alanları, tenis kortları, basketbol sahası gibi spor alanları, kafeteryalar barındıran, aslında yukarıda da belirttiğimiz gibi, ‘boş’ alan tabirinden epey uzak bu tesise araçla on beş dakikada ulaşılırken, toplu taşımayla şehir merkezinden kırk dakikada varabiliyorsunuz; elbette trafiksiz bir yolda, ideal koşullarda. Yani karşımıza yine kamusal yeşil alanlara erişim, nitelikleri ve bunların en çok kimin hizmetine sunulduğu çıkıyor. Örneğin özel aracı olmayan, gitmek istediği yere yaya giden veya toplu taşıma kullanan şehirlilerin, özel aracı olanlara kıyasla daha az hak ve hizmetten yararlanmak durumunda kaldığını söyleyebilir miyiz? Burada çarpıcı bir örnek yine New York’tan verilebilir. 1920’lerden 40’lara kadar, daha çok ormanlık alanlardan ve çiftliklerden oluşan Long Island’ı Manhattan’a bağlamak isteyen Robert Moses, iki yerleşim arasında birçok ekspres yol yaparak Long Island’ı, Manhattan’ın seçkinlerinin hafta sonlarını geçirdikleri, kır evleri satın aldıkları bir alana dönüştürmüş. Zenginler yapılan yolların evlerinin önünden geçmemesini sağlayabilmiş, fakat Long Island çiftçileri, yapılan ekspres yolları çiftliklerinden uzakta tutamamış ve hektarlarca alan ellerinden alınmış.
Şehirlerdeki yapılaşma baskısı, park ve kamusal alanların kapladığı alanları azaltırken, parkların üzerindeki baskıyı arttırıyor. Emre Sevim, bu konuda Eymir örneğini veriyor. ODTÜ’ye tahsis edilmiş, ODTÜ tarafından yeşillendirilmiş bir alan olan Eymir’in halka açık olmadığı iddiasının, politik bazı sebeplerden doğduğunu, Eymir’in herkes tarafından kullanılabilir bir yeşil alan olduğunu belirtirken, ODTÜ’nün kendi arazisini koruyarak bu alana girişi kısıtlama olasılığının da en doğal hakkı olduğunu söylüyor. Bu tartışmalı bir iddia olsa da, ODTÜ arazisi üzerindeki, Bilkent’te bulunan Şehir Hastanesi’ne ulaşım gerekçesiyle ODTÜ içinden geçirilecek yol yapımı ile başlayan ve ODTÜ ormanında ciddi tahribata yol açan, dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın projeleri belki de Sevim’i haklı çıkarıyordur.
İstanbul’un yeşil alanlarına tekrar dönerek Taksim Gezi Parkı’nı ele alırsak, Sevim’in sözleri kayda değer: “Yaşlı teyzelerin ilk günden itibaren parkı canla başla savunmalarının sebebi kentte gideceği bir tek yer olması, bütün hayatını orada geçirmiş olması, oturup kuşlara yem attığı bir yer olarak görmesi ve parkın bir AVM’ye dönüşmesini istememesiydi.” Ormanlardan konu açılmışken, İTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Derin Orhon’un sözleri de çarpıcı: “Kent içi yeşil alan denildiği zaman, ağacın, çimenin olduğu yeri düşünmemek lazım. Mahalle bazında yeşil alan yaratmak yerine otoyol kenarları yeşillendiriliyor.”
Parklar, bahçeler demişken, Türkiye’de 24 Haziran 2018 seçimlerinde bir seçim vaadi olarak tekrar gündeme gelen millet bahçelerini ve kullanım oranlarını da tartışmalı. ODTÜ Mimarlık Bölümü doktora öğrencisi Cem Dedekargınoğlu’nun Millet Bahçeleri hakkında yazdığı makalede söz konusu kamusal alanların nasıl doğduğunu öğreniyoruz. Ankara Millet Bahçesi, 19. yüzyılda, bugünün Atatürk Bulvarı ve İstasyon Caddesi’nin kavşağında kurulmuş. Milli Mücadele döneminde bir karar mercii işlevi görmüş, önemi artmış ve Ankara’nın sayılı dinlenme alanlarından biri haline gelmiş. Zaman içerisinde bahçe-çarşı yerine, bugünün 100. Yıl Çarşısı olarak bilinen çok katlı çarşı-iş hanına dönüşmüş. Doçent Doktor Bülent Duru’nun, Prof. Dr. Murat Balamir’in düşüncelerini de aktardığı makalesinde şu endişeler belirtiliyor: “Atatürk Havalimanı’nı botanik bahçesine ya da kent koruluğuna kısa sürelerde dönüştürmek olanaklı mıdır? Uçakların milyonlarca kez iniş kalkış yaptığı bir alanda çeşitli kimyasalların birikimi ile bir zehir havuzu oluşmamış mıdır?” Ankara’da, Atatürk Kültür Merkezi’nden Ulus’a uzanan Cumhuriyet dönemi tarihi koruma alanında yapılmak istenen millet bahçesi projesini de Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin yargıya taşıdığını belirtmek gerekir.
The Guardian gazetesinde, parkların, salgınla yüz yüze geldiğimiz ve hastalıkla başa çıkma yollarına henüz aşina olmadığımız ilk zamanlarda nasıl kurtarıcı rolüne büründüğüne dair bir makale, tarihçilerin parkları Viktoryen dönemde tasarlandığı gibi kullanmaya başladığımızı söylüyor. 1840’lardan önce İngiltere’de özel bahçeler, parklar ve yürüme yolları dışında halka açık park yoktu ve şehirlerin boş alanları giderek kaplaması, insanların artan biçimde şehirlere sıkışmasına, doğal hayattan ve sağladığı fiziksel ve zihinsel faydalardan kopmasına neden oldu. Viktoryen parkların, yani ‘şehrin akciğerlerinin’ yapılmasını üç faktör etkiledi: ücretsiz ve kolay erişim sağlamak, spor etkinliklerinden köpek gezdirmeye birçok amaç için kullanılan çim alanlar sunmak ve kamusal alanda kamusal mal yaratabilmek. Salgınla beraber kapanan sosyal alanlar, sokağa çıkma yasaklarıyla azalan trafik ve araç gürültüsü, ardından gelen ve görece azalan hava kirliliği, parkların gözümüzdeki değerini arttırdı ve belki de bize ‘mekan ve ürün’ olmadan da vakit geçirilebileceğini hatırlattı. Madalyonun öbür yüzü: İngiltere’de kapanan sosyal alanlar, yeşil kamusal alanların kiralanmaya başlamasına, bu alanların ticari amaçlar için kullanılmasına, parkların toplumsal değerinin yerine ürün ve hizmet değişimi ile kar gütme araçları haline gelmesine sebep olmuş.
Burada önemli olan, Türkiye’de giderek derinleşen yoksulluğu de göz önüne alarak, şehrin ‘boş’ alanlarına verdiğimiz değeri tekrardan düşünmek. Şehirde ticari emellerden arınmış, almaya ve satmaya değil, düşünmeye ve dinlenmeye odaklı, vasıtayla değil, kas kuvvetiyle erişilebilecek ‘yeşil boşlukların’ her birey için artması öncelikli ihtiyacımız ve dileğimiz olmalı.