Ankara’da bir süredir devam eden kent içi ulaşım sorunlarını tartışmak ve Ankara’nın toplu taşıma sorununa alternatif yaklaşımları konuşmak üzere Ayrancım Derneği, Bahçelievler Derneği ve Çiğdemim Derneği’nin birlikte organize ettiği “Kentlerde Toplu Taşıma Çalıştayı” 3 Nisan 2022 Pazar günü yapıldı.
Çalıştayın sunumunu ulaşım plancısı Erhan Öncü, moderasyonunu ise Mimar Akın Atauz gerçekleştirdiği çalıştay konuyla ilgili yirmi kadar katılımcıyla gerçekleştirildi.
Çalıştayın ana aksını oluşturan tartışmada “kentlerde toplu taşıma ücretsiz olabilir mi” sorusuna yanıt arandı. Ücretsiz bir toplu taşıma planlamasının kent içi ulaşıma getireceği artılar ile ücretsiz ulaşımın yol açacağı yeni sorunlar ve çare olamayacağı konular üzerine tartışmalar yapıldı.
Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi Gülten Akın Salonu’nda 13.00’de başlayan çalıştay 16.30’a kadar sürdü.
1996 Bursa doğumlu. Lisans eğitimini TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Tarih bölümünde yaptı. Lisans bitirme tezini, “Osmanlı Saray Mutfak Kültürü ve Yemek-Siyaset İlişkisi” üzerine yazdı. 2019 yılında bu tezle mezun oldu. 2020’de Hacettepe Üniversitesi’nde tarih alanında master yapmaya başladı, tarihvetarif.com sitesini kurdu ve burada yazmaya devam ediyor.
2022’nin ilk günlerine giriş yaptığımız bu günlerde aklıma takılan ve uzun süredir düşündüğüm bir konu var. Acaba insanlar yılbaşlarında neden hindi yendiğini biliyor mu? İşte bu soru bu yazının ana konusu. Şimdi hep beraber hindinin tarihçesine ve bu kümes hayvanının neden sadece yılbaşı masalarının baş kahramanı olduğuna bir bakalım. Tarih ve Tarif gururla sunar!
Türkçesi hindi, İngilizcesi turkey olan hindi, esasen Kuzey Amerika kökenli bir kümes hayvanı. Peki neden Amerika kıtasına ait olan bu hayvana kalkıp Avrasya’dan bir ülkenin adı verilmiş? Hindiler de tıpkı Kızılderililer gibi Türk mü yoksa? Cevabı baştan söyleyip merakınızı kaçırmak gibi olmasın ama hayır.
‘Hindi’ nereden geliyor
Meleagris gallopavo yani bizim anlayacağımız ismiyle hindi, Amerika’ya ilk göç edenler tarafından keşfedilmiş bir hayvan. Yani aslında bu hayvan kadim zamanlardan beri Amerika kıtası habitatının bir üyesi. Aztekler zamanında evcilleştirilen bu hayvan, 1520’lerden itibaren İspanyol ve Portekiz kaşifler tarafından İspanya’ya getirildi. İspanya’dan sonra ise tüm Avrupa’ya yayıldı. Bu dönem, sınırları Avrupa’da olan Osmanlı’da da hindi tanınmaya başlandı.
Bu yeni dünya keşfi kuşun “turkey” olarak isimlendirilmesi ise ticareti yüzünden. Bu yıllarda Akdeniz ticareti Levantenlerin elindeydi. Yani esasen bu kuşun ticaretini yapanlar Konstantiniyyeliydi. Levant şirketi yani diğer bir adıyla Türkiye tüccarları (Turkey Merchants) tarafından ticareti yapılan bu kuş, zaman içinde Türkiye kuşu ya da Türkiye horozu ismini aldı. Zaten bu dönemde İngilizler Doğu’dan gelen bütün ürünlerin başına nereden gelirse gelsin Turkey ibaresini ekliyordu.
Diğer dillerde hindiye ne diyorlar peki? Bu soru hindinin hikayesini anlamamız için çok elzem. Hindinin Fransızcası “dinde” Hint tavuğu anlamına geliyor. O dönemlerde yaygın görüş hepimizin de aşina olduğu üzere, Hindistan’la Yeni Dünya’nın aynı olduğuydu. Bu sebeple yeni dünya menşeili bu kümes hayvanına Fransızlar da bizim gibi ya da biz de Fransızlar gibi Hintli diyoruz!
Hikaye burada bitmeyip daha da karışıyor. Mesela Portekizcede hindiye “Peru kuşu” deniyor. Tayland, Filipinler ve Endonezya’da ise bu kuşun adı “Hollanda tavuğu.” Hollanda ve Almanya’da Hindistan’daki bir limandan esinlenerek kalkoen/Kalkuhn dense de zaman içinde Almancaya da Türk horozu ibaresi adapte olmuş. İşin komik tarafı ise Hintliler hindiye Peru’ya ait olduklarını düşündükleri için Peru anlamına gelen isimler koymuşlar… Koskoca dünyaya bir hindiyi sığdıramamışız yani!
Masanın “değersiz” kahramanı
Gelelim hindinin neden yılbaşlarında yendiğine… Esasen hindi, bir yeni yıl yemeği değil; şükran günü yemeğidir. Şükran günü tıpkı ismi gibi, Amerika Kıtası sakinlerinin yılın son günlerinde yapılan tüm hasatlara ve geçmiş yılın nimetlerine şükretmek için geniş ziyafet sofralarıyla kutladıkları bir ulusal bayramdır. 19. yüzyılda Abraham Lincoln’ün başkan olmasıyla ulusal bayram olma yolunda ilerleyen bu bayramın Amerika’daki kökeni ise 17. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Her ne kadar Amerika kıtasına yerleşen ilk kolonicilerin bu yıllarda şükran günü yemekleri yendiği bilinse de bu günle özdeşleşmiş olan hindinin o zamanlarda yendiğine dair pek kanıt yok. Kanıtı olan tek şey, o dönemdeki Amerika kıtasının asıl sahipleri olan yerel halkla kolonicilerin yemeklerini paylaşması ki zaten bu şükür bayramının kökleri Avrupa hasat festivaline ve Hıristiyanlığa dayanıyordu ve oldukça eskiydi.
Hindinin şükran günlerinde bu kadar popüler olmasının sebebi ise daha yakın yüzyıl olan 19. yüzyıla uzanıyor. Bunun başlıca sebebi aslında çok basit. Çünkü her yerde bu kuştan vardı! Neredeyse 10 milyon hindinin bulunduğu tahmin edilen bu yüzyılda hindi yememek daha tuhaf olurdu açıkçası.
Diğer bir sebep ise, hindinin diğer hayvanlara göre daha değersiz oluşuydu. Tavuğun her gün yumurtlaması ya da ineklerin sütünün sağılmasının yanında hindi yalnızca eti için beslenen bir hayvandı. Bu sebeple çok kolaylıkla gözden çıkarılabilirdi.
Bunun yanında hindi, büyüklüğü sayesinde çok nüfuslu bir aileyi doyurabilirdi. Daha ne istenir ki? Uygun fiyatlı ve geniş aileleri doyurabilen, neredeyse maliyetsiz bir kümes hayvanı. Bu sebeplerle zaman içinde hindi, şükran günlerinde masanın kahramanı olmuş ve günümüze kadar bu gelenek süregelmiştir.
Bu arada hindinin yağ ve kolesterol oranının çok düşük olduğunu da unutmadan söyleyeyim. Herkese mutlu, huzurlu ve en önemlisi koronasız sağlıklı bir yıl dilerim. Umarım 2022, 2021’i aratmaz!
2004 yılında TBMM’de kabul edilen ve Avrupa Birliği Uyum Yasaları nazara alınarak hazırlanan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, tanımlar başlıklı 3. maddesinde ev hayvanlarının tanımı yapılmıştır. Buna göre ev hayvanı “Gerçek veya tüzel kişiler tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel ilgi ve refakat amacıyla muhafaza edilen, bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı” ifade etmektedir. Yine aynı kanunun “Hayvanların Sahiplenilmesi ve Bakımı” başlıklı 5. maddesine göre hayvan sahiplerinin yükümlülükleri; “Bir hayvanı sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olarak etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Hayvan sahipleri, sahibi oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadır” şeklinde açıklanmaktadır. Bu doğrultuda mevzuatta belirlenen yükümlülükler yerine getirilirse hayvan sahiplerinin evcil kabul edilen hayvanları evlerinde besleme hakları vardır. Peki bu hakka engel teşkil edebilecek dikkat edilmesi gereken hukuki durumlar nelerdir?
Apartman veya sitenin yönetim planını gözden kaçırmayın!
Öncelikle her apartmanın veya sitenin bir yönetim planı olmak zorundadır. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 28. Maddesi “Yönetim planı, bütün kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmündedir” şeklindedir. Söz konusu bu yönetim planında kat maliklerinin bağımsız bölümlerinde, eklenti ve ortak yerlerde hayvan beslemesinin yasak haline getirilmesi mümkündür. Bu durumda kat maliklerinin kendi bağımsız bölümlerinde besledikleri hayvanlar çevresine herhangi bir rahatsızlık vermese dahi, kat malikleri bu plan doğrultusunda hareket etmek zorunda kalmaktadır. Böyle bir halde kat malikleri kurulunun apartman içerisinde hayvan beslenmesine izin verildiğine dair belge ibrazı bulunmadıkça hayvan beslenemeyecektir. Alınmış bu yasak kararı ise ancak kat maliklerinin oy çokluğu ile ve yönetim planında değişiklik yapılması suretiyle ortadan kaldırılabilmektedir. Aksi halde kat mülkiyeti sahibi Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurmak suretiyle hayvanınızın apartmandan tahliyesini isteyebilecektir. Daha sonraki süreçte, bu tahliye kararı kesinleşirse icra yolu ile hayvanın apartmandan tahliyesi sağlanacaktır.
Eğer bahsi geçen yönetim planında apartman içerisinde hayvan beslenmesine yönelik herhangi bir yasak bulunmamakta ise maliklerin apartmanda hayvan beslemesine ilişkin herhangi bir engel yoktur. Ancak yönetim planında buna ilişkin yasak olmasa dahi, diğer malikler tarafından gelen şikayet halinde husumet mahkeme aracılığı ile ve tayin edilen bilirkişi tarafından yapılan inceleme göz önüne alınarak çözümlenir. Bu duruma ilişkin şikayetin gürültü sebebiyle olması halinde ise bilirkişi şikayet sahibinin dairesine gelerek desibel ölçümü yapar. Söz konusu şikayetin geçerli kabul edilebilmesi için gürültünün belirli bir desibelin üzerinde ve devamlılık arz eder nitelikte olması aranmaktadır.
Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki apartman ve site yönetmeliğinde hayvan beslenmesine ilişkin herhangi bir yasak yoksa ve evinizde beslemek amacıyla hayvan sahiplendiyseniz, daha sonra kat maliklerinin şikayeti doğrultusunda veya başka bir sebepten ötürü apartman yönetimi buna ilişkin bir yasak kararı aldıysa söz konusu bu kararın sizin açınızdan bağlayıcı bir yanı bulunmamaktadır. Bu yasak, yasak tarihi itibariyle apartmana yerleşen sakinleri bağlar niteliktedir.
Sonuç olarak, minik dostlarımızı sahiplenmek ve evimizde bakımını sağlamak kararı almadan önce mutlaka apartmanınıza yahut sitenize ait yönetim planına dikkat etmenizi tavsiye ederiz.
Ziraat Mühendisi olan Melike Başak Yağmur, Gerede Sokak No:12/D adresinde yerel lezzetlerin sunulduğu, harika sandviçlere sahip Ekolojik Bakkal ile bizlere ‘merhaba’ demeye hazırlanıyor.
Çok keyifle düzenlenen bu dükkanda hububat ve tahıl adına her şey var. Salçalar, soslar, tuz, baharat, çay ve bitki çay çeşitleri, reçeller, kuru yemişler, kuru meyveler, peynir ve zeytin çeşitleri, çiğ süt ve mandıra ürünleri, az bilinen meze çeşitleri ile yepyeni ama o eski bakkal ruhunu yaşatmayı amaçlamış olan dükkan bu.
Sevgili Başak ile söyleşimize buyurunuz:
“Bir bakkalda olabilecek her şey olsun istiyorum”
“Burada bir işletme açmayı özellikle istedim çünkü Ayrancı pek çok açıdan yaşanılası bir semt gerçekten. Mahalle ruhunu koruyor. Dayanışma kültürü oldukça yüksek.
Mesleğim Ziraat Mühendisliği olduğu için uzun yıllar boyu köylüler ile birlikteliğim oldu. Onların yaşamlarını, sorunlarını, ürettiklerini bizzat gözlemledim.
Asıl amacım bildiğim, güvendiğim üreticilerin çeşitli ürünlerini dükkanımda toplayarak Ayrancılıların ihtiyaçlarına cevap verebilmek.
Bir bakkalda olabilecek her şey olsun istiyorum. Çocukluğumdaki bakkallar gibi bir yer işletmeyi hedefliyorum. Ekmek arası bir sandviç alıp çay içip muhabbet etsin insanlar istiyorum burada.
Yaşadığım semtte özellikle dükkan açmak istemedim çünkü orada vahşi bir ticari anlayışı söz konusu, bunun içine girmeyi istemedim. Daha az kazanabilirim belki ama özlediğim ilişkilerin devam ettiği bir mahallede olmak için tercihim Ayrancı’dan yana oldu.
Dükkanımızın açılışını Aralık ayının ilk cumartesi günü yapacağız. Tüm komşularımızla birlikte bir açılış kutlaması düzenleyelim istiyorum.
Benim okulda öğrendiğim en önemli konuların başında yerel üretim ve doğrudan tüketiciye ulaştırma yöntemleri geliyor. Çiftçinin emeğinin hakkını aldığı, tüketicinin de kaliteli ve ucuz ürüne ulaştığı sistem oluşturmanın önemini anlattı hocalarımız hep. Bitirme tezimde Nallıhan’da kırsal kalkınma potansiyelinin tespiti üzerine çalışmalar yaptım. Bu bölgelerin çok bereketli olduğunu gördüm. Her ürün yetişebiliyor neredeyse. Ben de o dönemlerden beri kolektif biçimde üretilen ve temiz, sağlıklı gıdaya ulaşmanın önemini fark ettim.
Ne yazık ki sağlıklı yiyecek sektöründe işler pek etik yürümemekte. Büyük toptancıların çiftçiyi sömürmesi söz konusu iken öte yandan tüketiciyi yanıltan satış anlayışı piyasaya hakim maalesef. Sıradan bir ürünü organik adı altında fahiş fiyattan satmak moda oldu.
Ben doğadan kopuşumuza bağlıyorum bunları. Yıllar boyu eşsiz doğanın, verimli arazilerin üzerine yaptığımız çirkin kentlere tıktık kendimizi. Şimdi de çocuğumuza doğayı tanıtmak için para verip yaz kamplarına gönderiyoruz.”
“Yerel ürünlerimizi ön plana çıkarmamız şart”
“Mesleğimiz olan Ziraat Mühendisliği’ne önemli vazifeler yüklendiğini görüyorum bu konularda. Organik, ekolojik, sağlıklı yerel ürünlerin pazarlanması konusunda daha çok söz sahibi olunması gerektiğini düşündüğüm için de böyle bir işe giriştim.
Öte yandan çocukluğumdaki bakkal ruhunu geri getirmeye çalışacağım. Burada el yapımı ürünler de olacak, bizim katma değer kattığımız tarımsal ürünler de olacak. Her türlü sebze, meyvenin kuruları, reçelleri, salçaları, turşuları.
Hem de mümkünse yerel çapta, çok uzaklaşmadan, Ankara çevresinden, bildiğim, güvendiğim çiftçilerden bakliyat, hububat, mandıra ürünleri toplayıp bu dükkanda tüketiciyle buluşturmak hayalim var.
Ayrancılı kadın bir dostumuzun ev yapımı harika lezzeti olan ekmeklerini de bulundurmaya başladık. Pek yakında mantı, kek ve tuzlu pastalarımızı da yapacağız burada.
Bu fikirlerle Ekolojik Bakkal’ı açtım. Piyasada fahiş fiyata İtalyan Ricotta, mozzarella peyniri satılıyor. Oysa bizde de var bu peynirlerden. Farklı isimlerde farklı bölgelerimizde üretiliyor ama bilinmiyor. Yerel ürünlerimizi ön plana çıkarmamız şart. Amacım pompalanan yabancı ürünleri değil bu toprakların bilinmeyen, unutulan lezzetlerini sunmak. Yaz aylarında taze sebze ve meyve de getirmeyi düşünüyorum.”
“Sokağa geri dönüşüm kumbarası getirtmeye çalışacağım”
“Tüm bunların yanında eskiden olduğu gibi depozito sistemini oluşturmak istiyorum mesela. Sattığım bir ürünün cam kabını tekrar geri almak, aşırı çöp üretmemeye çalışmak, plastik ambalajlardan uzak durmak istiyorum. Geri dönüşüm kumbarası getirtmeye çalışacağım sokağa. Plastik torba değil file ve bez torba kullanılmasını destekliyorum.”
Son dönemlerdeki ekonomik ve kültürel değişimlere inat Ayrancı’da güzel fikirlere sahip insanların girişimleri bizi umutlandırıyor.
Yolun açık olsun Ekolojik Bakkal, hoş geldin Başak Yağmur.
Semtimizin son yıllarda güzel değişimlere sahne olduğunu keyifle izliyoruz.
Her sokakta açılan birbirinden güzel kafeler yanında sanat merkezleri ve sanat atölyeleri geçip gittiğimiz sessiz sokakları renklendirmeye ve mahallemizin dokusuna güzel dokunuşlarda bulunmaya başladı.
Özgün dokularının hızla bozulduğu kent merkezleri ve sistemin bize dayattığı garabet AVM kültürü gibi olumsuzluklarının aksine böylesi güzel bir gelişmenin Ayrancımıza kattığı mutluluk bizi yaşadığımız alanla daha çok bütünleşmemizi, daha fazla zaman geçirmemizi sağlıyor.
Yürüdüğümüz her sokakta karşımıza çıkan sürprizlerden bir tanesi de Meneviş Sokak No:56’da bizi bekliyor.
Tayland ve Türkiye vatandaşı olan Derya (Daranee) Hanım’ın, kızları Süreyya Çopur ve Semra Li ile beraber işlettikleri çok şirin döşenmiş, küçük ama çeşitleri bol Thai Asian Shop aslında bir yıldır faaliyette. Pandemi süreci nedeniyle belki pek çoğumuzun görme fırsatını bulamadığı bu güzel lezzetlerin saklı olduğu mekanı gelin birlikte tanıyalım:
“Aile işletmesi olarak açıldık yaklaşık bir yıl önce. Tam da pandemi’nin ortasına denk geldi açılışımız. Tüm ürünlerimiz Uzak Doğu’dan geliyor. Dükkanımızda soya sosu, makarna çeşitleri, suşi malzemeleri, çeşitli soslar mevcut. Özellikle makarna çeşitlerimiz çok tutuluyor, pirinç, tatlı patates, yeşil fasulye makarnaları çok meşhur.
Paket ürünlerin yanında taze sebzelerimiz ve annemin yaptığı farklı ürünleri de bulunduruyoruz dükkanımızda. Kişniş, limon otu, gölevez, tatlı patates, farklı patlıcan türleri, papaya, acı biber gibi sebze ve meyvelerin yanında Kimçi dediğimiz lezzetli lahana turşusu ve oldukça hafif Tayland tatlılarımız da var.
Haftanın bir veya iki günü Uzak Doğu yemekleri de yapıyoruz gelen sipariş üzerine.
Epey ilgi gördük açıldığımız günden beri. Özellikle elçiliklerden çok geliyorlar. Ankara’da bu alanda ilk dükkan olmamız nedeniyle çok sevindiklerini söylediler. Endonezya, Filipin, Tayland, Çin, Kore başta gelmek üzere batı ülkelerinin elçilikleri de iyi müşterilerimiz arasında.
Son aylarda Ayrancılı dostlarımız da çok rağbet etmeye de başladılar. Instagram hesabımızdan bizi görüp gelen başka semtlerden de dostlarımız var.
Ürünlerimizin genelde marketlere göre daha ucuz olmasının nedeni döviz değişimlerini anında etikete yansıtmalarından kaynaklanıyor. Biz yenisi gelene kadar ürünlerimizi eski fiyattan satmaya devam ediyoruz. Böyle bir prensibimiz var yani.
Babam diplomat olduğu için biz hep yurtdışında yaşadık yıllarca. Hollanda’da doğup büyüdüm, Danimarka ve Bahreyn’de de yaşadık uzun süre. Kardeşimle birlikte üniversiteyi burada okuduktan sonra babamın emekliliği ile beraber ailece yerleşmiş olduk. Son bir yıldır da bu dükkanı annemle beraber işletiyoruz. Tüm Ayrancılı dostlarımızı misafir etmek isteriz.”
Bize nezaket gösterip mercimek ve yeşil çay tozuyla yaptığı tatlıyı ikram eden Derya Hanım’a ve kızı Süreyya’ya çok teşekkür ediyoruz. Bu arada yakın bir zamanda lokanta açma planlarının olduğunu da kendilerinden öğrendik.
Umarız uzun yıllar boyunca Ayrancımızın lezzet duraklarından biri olmaya devam ederler.
Geçtiğimiz günlerde Glasgow’da yapılan konferansın sonuçları sadece kömür konusu ile ilgili hedefler çıkartmış olsa da gıda sisteminin değişimiyle ilgili ülkelere çok fazla iş düşüyor.
Karbon ayak izimizin azalması ve sıcaklık artışlarına bağlı kuraklıktan beslenmemizin etkilenmemesi için yerelde ve dünyanın her yerinde kendine yetebilen bölgeler yaratmalıyız.
Konferanstan önce 4 hedef belirleyen BM Genel Kurulu bu hedeflerden sadece iki tanesini kabul ettirebildi. Yüzyılın ortasına kadar her ülke tahattüt ettiği hedeflere ulaşsa bile dünya +2 derece daha ısınmış olacak. Bu da gıda sistemimiz için oldukça riskli. Daha radikal çözümlere ihtiyacımız var.
Küresel ısınmaya neler neden oluyor?
Sanayi devriminden sonra artan enerji yoğunluğu, nüfus, eknomik büyüme ve birim enerji başına düşen gaz salınımı dünyanın ısınmasına neden oluyor.
Gıda sistemi ve küresel ısınma
2.5 milyon yıldır et tüketiminin beyin gelişimimiz üzerinde etkisi olsa da günümüzde tüketilen et miktarı sağlığımızı ve dünyayı tehdit ediyor. Gelişmekte olan ülkelerde et, zenginlik ve statü göstergesi olarak düşünülüyor. Ancak sayılarla baktığımızda etin bize maliyeti oldukça fazla.
Tüm sera gazı emisyonlarının yüzde15’i et endüstrisi tarafından yaratılıyor.
Küresel olarak, her gün yaklaşık 200 milyon hayvan öldürülüyor.
Yaşam alanlarının yüzde 40’ı et üretimi için kullanılıyor. Bu da daha fazla ormanın et üretimi için kullanılmasına neden oluyor.
Dünyadaki tatlı suların yüzde 27’si et ve süt üretimi için kullanılıyor.
Bir kilo biftek için 25 kilo tahıl ve 15 bin litre su gerekir.
Kullandığımız antibiyotiklerin çoğu çiftlik hayvanları için, ABD’de yüzde 80’e kadar 10 yıl içerisinde ölümlerin en büyük nedeninin antibiyotik direncinden olacağı öngörülüyor.
İşlenmiş kırmızı et, kanser oranını arttırırken süt ürünleri ve balığın kanser oranını azalttığı görülüyor.
Sağlıklı ve çevreye duyarlı beslenme modeli hangisi?
Sağlık sektöründe prestijli bir yere sahip Lancet dergisinin oluşturduğu İklim ve Beslenme Komisyonu, “planetary health diyeti: çoğunlukla bitkisel kaynaklı besinlerden, sınırlı düzeyde hayvansal kaynaklı besinlerin yer aldığı bir beslenme şeklini” öneriyor.
Beslenme sistemi için bu komisyonun 3 önerisi bulunuyor:
Küresel olarak ‘planetary health diyet’ modeline geçmek.
Gıda üretimi uygulamalarında iyileşme.
Gıda kaybı ve atığını azaltmak.
Bütün ülkelerin birleşerek sıfır emisyona ulaşmak için adımlar atması gerekiyor. Şu an için yapılacak en doğru yaklaşım siyasilerin çevreyle ilgili adım atmasını sağlamak. Sonrasında da kendi alışkanlıklarımıza ve etkileyebileceğimiz insanlarla etkileşime geçmek.
Robert Swan, “Gezegenimiz için en büyük tehdit, onu bir başkasının kurtaracağına olan inançtır” diyor. Bizi kurtaracak bir kahraman yok, kendimiz bu sorunun üstesinden gelmeliyiz…
Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yürüttüğü proje çerçevesinde Cinnah Caddesi üzerinde kurumuş durumda olan Doğu Çınarı türündeki dört ağaç, heykeltıraş sanatçıları tarafından işlenerek sanat eseri haline getiriliyor. Tamamlanmak üzere olan eserler pek yakında kentlinin göz zevkine sunulacak. Projeyi alan Avrasya Sanat firması yaptıkları çalışmanın ilk olmadığını, belediye binası önünde kurumuş olan ağaçlara benzer motifler verdiklerini belirtti. Söz konusu ağaçlarda Anadolu Parsı, sincap, ayı ve kadın eli figürlerini tamamlamak üzere olan sanatçılar, özellikle türünün yetmişli yılların başında vurularak yok edildiği Anadolu Parsı ile Başkan Mansur Yavaş’ın kadın karşı şiddeti vurgulamak için özellikle rica ettiği kadın eli heykeline dikkat çektiler. Sanatçılar toplum için sanat yaptıklarını ve bu güzel çalışmanın Türkiye’de ne yazık ki tek olduğunu ve diğer kentlerde de başlatılmasının önemini vurguladılar.
Ölen ağaçların sokağa taşan bir sanat eserine dönüşmesinin olumlu yanı bir tarafa yüzyıllarca yaşayabilen ulu çınarların henüz 70 yaşlarında iken neden kurudukları da ayrı bir sorun.
Dileğimiz ağaçların çevresinin beton ve asfalttan arındırılıp köklerinin hava ve suya kavuşmasının sağlanması ve aydınlatma için ağaçlara takılan lambaların dalları boğan kelepçelerinden bir an önce kurtarılması olacaktır. Cinnah Caddesi üzerinde koruma tescili bulunan çınar ağaçlarımızın Ankara’da hak ettiği değere kavuşmasını talep ediyoruz.
Giulio Mongeri, İstanbul, Ankara ve Bursa’da önemli yapılara imza atmış İtalyan mimar.
XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti’ne hizmet eden, erken Cumhuriyet dönemi Ankara’sına da değerli katkılarda bulunan Mongeri ilk Ankara seyahatini 1897 yılında yaptı.
Mongeri’nin Ankara’daki bazı yapıtlarından Ziraat Bankası (1926-1929) ve İş Bankası (1929) binaları
Levanten kökenli Mongeri, 1873 yılında İstanbul’da doğmuş, ilk gençlik ve eğitim yıllarını Milano’da geçirmişti. Mongeri, İtalya’da mimarlık eğitiminin ardından ise İstanbul’a dönerek İstanbul ve Ankara’da, birçoğu uygulanmış ve günümüze kalmış yapılar tasarladı. Ziraat Bankası (1926-1929), Osmanlı Bankası (1926), Tekel Başmüdürlüğü (1928), İş Bankası (1929) binaları Mongeri’nin Ankara’daki baş yapıtları arasında. Mongeri’nin Ankara Seyahati’nden izlenimleri şöyle:
Nisan 1897
Ankara’dan birkaç kilometre önce bataklıklar bitiyor ve geniş otlaklar başlıyor. Buralarda ender güzellikteki uzun, bembeyaz, dalgalı tüylü mohair keçileri özgürce yaşıyor.
Demiryolu uzun bir virajı dönüyor ve Ankara görünüyor: Kedilerin ve keçilerin kenti.
Anfitiyatro şeklinde istasyon seviyesinden yüz metre yüksekliğindeki bir tepe üzerinde. Tüm Türk taşra kentleri gibi birbiri üzerine yaslanmış tahta evler yığını. Bu dalgalı ve belirsiz çizgi arada sırada tarihi kalenin kule ve duvarlarınca kırılıyor. Her durumda da piktoresk konumu ile yolcuya çok güzel görünüyor.
Caddelerin hepsi dar ve pis, evlerin koyu renginden ötürü melankolik. Hepsi samanla çamuru karıştırıp güneşte kurutarak yapılan tuğlalarla inşa edilmiş. Pazara giden ana cadde boyunca her türlü insanla karşılaşılıyor. Bel kısımları dar cüppeleri içinde Çerkezler, tiplerinden hemen tanınan Ermeniler, Rusya’nın Asya kesiminden gelen Tatarlar; tümüyle geniş kepenekleriyle örtülü, çevrenin çoban ve çiftçileri, subaylar, askerler, her dinin din adamları, buğdayı pazara taşıyan deve dizileri, atları dörtnala ve aldırmazca geçen Arap süvarileri.
Hepsi bir fantastik renk ve tuhaf ses karmaşası; şaşkınlıkla izlenen bir gösteri gibi. Bu köylere Avrupa uygarlığı ulaşmamış ve biz Avrupalıların dilediği şekliyle gerçek Doğu mükemmel bütünlüğünde korunuyor. Bugün sefil ve fakir görünen Angora kentinin tarihte şanlı bir geçmişi vardı. Her tarafa yayılmış çok sayıdaki kalıntı bunu kanıtlıyor.
Latinler burada 18 yıl kalarak çok sayıda kilise inşa edip kaleyi onarmışlar. Sultan Murad I 1362 yılında buraya hâkim oldu. Çubuk savaşı sonrasında kısa süreliğine Moğollara geçti ama Mohamed I geri aldı ve o zamandan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası oldu. Günümüzde nüfus karışık ve genelde iyi karakterli. Büyük kısmı Türkler, ardından Arnavutlar ve Çerkezler; birçok başka ırk da var. Bunların arasında buranın yerlileri olan antik Galatlar da hâlâ mevcut.
Türkler genelde kamu görevleri üstleniyorlar, yerliler çiftçilik, hayvancılık ve küçük yerel sanayi üretimi de yapıyorlar. İstisnasız hepsi Türkçe konuşur. Rumların büyük kısmı kendi dilini bilmez.
Gelişimin ertesi günü kent yeni rediflerin (askerlik yapmış ama savaş nedeniyle silah altına çağırılanlar) yola çıkışı nedeniyle alt üst durumdaydı.
Sabah erkenden istasyona gittim. Bir asker sırasının önlerinde basit bir bando ve yoğun bir akraba – arkadaş kalabalığıyla kentten yavaşça geldiğini gördüm. İstasyona doluyorlar ve vagonlara yerleşiyorlar. Herkes yerini aldıktan sonra imam her vagondan geçiyor ve elini öptürüyor. Saygıyla alınlarına da götürüyorlar. Sonra Doğuya dönüp tüm erkek, kadın ve çocukların avuçlarını yukarı tutarak okudukları bir dua başlıyor ve genel bir Amin’le bitiyor. Ve hızla avuçlarını yüzlerine sürüyorlar…
Zil çalınca babalar çocuklarını kompartımanlarına aldılar, öptüler, okşadılar. Dışarıda anneler ağlıyor, kendilerini kaybediyorlardı. Yola çıkmadan hemen önce Vali bekleme salonundan çıktı. Kısa bir nota dizisi ardından Padiscia’ ciok iascia ve o binlerce ses, tek ses olarak gökyüzüne yükseldi, rütbeliler ellerini önce ağızlarına sonra alınlarına götürerek selam verdiler. Kalkış saatinde inleme ve çığlıklar sağır edici hale geldi. Tren yavaşça hareket etti ve gözden uzaklaştı.
25 Nisan 1897 Pazar
Mongeri sabah eşlikçisi tarafından alınır. Hükümetten bir memurun yanında olursa camilere girebileceğini öğrenince Vali’nin yaverine başvurur ve yanına bir polis müfettişi verilir.
Augustus Tapınağı yakınlarında bir Türk mezarlığına giderek, yerde çok sayıda sütuna rastlar:
“250 metre bir hat üzerinde sıralanmışlar. Bugün ayakta sadece 5 tanesi kalmış. Birçoğu Ermeni ve Türk mezar taşı olarak kullanılmış.”
Mezarlığın Hacı Bayram Camii haziresi olduğunu söylemek mümkündür. Bu mezarlar 75 yıl kadar önce taşınmışlardır.
Mezarlığın ucundaki Roma duvar kalıntıları ve sütunlar dışında bir şey keşfedemediğini ve plan oluşturamadığını söyler. Ancak, böylesine uzun bir yapıyı, ovalık alanda bulunmasından yola çıkarak bir hipodromla bağdaştırmaya çalışır ve gerekçelendirir:
“Augustus Tapınağı’ndaki Yunanca yazıt Ankara amfitiyatrosunda, tapınağın açılışında yapılan oyunlar, koşular ve dövüşleri sıralıyor.“
Bunların Tanrı Augustus ve Tanrıça Roma kültünün kutlanması çerçevesinde yapılan festivaller oldukları bilinmektedir. Bu festivaller ve hipodromdaki at yarışlarının Augustus Tapınağı yakınlarında bir yerde yapıldığı düşünülmektedir.
“Mezarlıktan çıkıyorum ve zafer sütununun dikili olduğu (söylendiğine göre Julianus’un) meydana yollanıyorum. Kesinlikle Bizans dönemine ait ve yazıtsız. Sütunun gövdesi üst üste halkalardan oluşmuş. Yerden yüksek geniş bir kaidenin üzerinde. Eskiden tepesinde bir heykel vardı diyorlar. Şimdi onun yerinde leylek yuvası var.
Julianus sütunundan ayrılıyorum ve polis’in söylediği bir heykeli görmek üzere konağa gidiyorum. Gerçekten de çok güzel. Ancak çok yazık ki çoğu heykelin başı yok.”
26 Nisan 1897 Pazartesi
“Dar sokaklardan bazen mimari parçalar bularak Angora kalesine yöneliyorum. Kadınlarla karşılaştığımda dikkatle yüzlerini örtüyorlar veya duvara doğru dönüyorlar. Çocuklar bana bakıp sciapcali (şapkalı) diyorlar.”
Kaleden çok etkilenen Mongeri, devşirme malzemeye özel bir hayranlık duymaktadır.
“Çok güzel harflerle yazılmış Yunan ve Roma yazıtlarından çok sayıda vardı.”
“Baruthane haline gelmiş olan kalenin en üst kısmında (Akkale) duran bir aslana hayranlıkla bakıyorum. Övgüye değer ve görkemli Yunan heykel işçiliği.”
Rehberinin dini nitelikler atfettiği taştan büyük bir küreyi (muhtemelen sokağa ismini veren Ali Taşı) mancınık mermisi olarak belirleyip yoluna devam eden Mongeri, gizli tünellerin birinden aşağıya kadar (Bentderesi) iner:
“Bugün barut tutulan yerde demirden bir kapı ile küçük bir mekâna geçiliyor oradan da 700 basamakla yamacın dibine ulaşılıyor.”
Kale’den ayrılan Mongeri Atpazarı’nı yürürken İstanbul’la kıyaslamaktadır. Ankara’nın çok zayıf kalmasına rağmen çeşitli kökenlerden insanlar ve tiftik satışından etkilenir. Yürüyüşünün sonunda ilgisini çekecek Arslanhane Camii’ne ulaşacaktır:
“Duvar tümüyle antik anıtların parçaları ile yapılmış. Dört çok güzel Roma konsolu var ve duvarın inşasında kullanılmış iki aslan görülüyor.”
“Avluda yine duvarda çok iyi korunmuş bir Bizans antrölak buluyorum. Ancak deseni çok sıradan”…“Caminin çeşmesinden (Ahi Şerafettin türbesi) su almak için geçen yaşlı bir hanum bana bir iltifat ediyor: ‘Bu domùs yazı yazmak için bundan daha iyi bir yer bulamamış’…”
“Fotoğraflamak istediğim şeyin önüne geçen bir grup kadına makinemi yöneltiyorum: Korkmuş anneler fotoğrafın kötülük yapacağını düşünerek çocukları çağırıyorlar.
27 Nisan 1897 Salı
Mongeri Augustus Tapınağı’na yönelir. Bozuk yollardan geçerek tapınak ve Hacı Bayram Camii’ne ulaşır.
“Cami kırmızı ve yeşile boyanmış tuğladan. Siyah boyalı ahşap parçaları da var. Yerler halı, duvarlar Kuran ayetleriyle süslü. Demir ızgaralı bir pencereden caminin içi görülüyor. Fildişi kalkmalı ve altın yaldızlı, arapça yazıları olan çok güzel bir kapıyı açınca mezar daha doğrusu Hacı Bayram’ın içinde yattığı sanduka görülüyor.”
Duvarlar olağanüstü bir mükemmellikle inşa edilmiş. Kenetlerle birbirine bağlı büyük mermer bloklardan oluşuyor…
Bu Roma’ya ve Augustus’a adanmış tapınak arkeolog ve tarihçiler için zengin yazıtları açısından çok kıymetli. Galat ülkesinde kısa zamanda güzel sanatların nasıl mükemmelliğe ulaştığını kanıtlıyor…
Ön tarafta açık bir giriş olan Pronaos var buradan bu çok güzel kapı aracılığıyla rahiplere ayrılmış olan Naos’a giriliyor…
Bizans dönemine ait çünkü tapınak o dönemde kilise olarak kullanıldı…
Bu tapınak Galat prenslerinin zamanında açıldı. Cephedeki payenin üzerindeki yazıtta isimleri, tapınağın kutsanması sırasında yapılan şenlikler anlatıldı…
Uzun uzun şölenler, gösteriler ve yarışlar anlatılmış, Ankara kentinin zenginliği hakkında yeterince net bir fikir veriyor…
Ancira Augusteumu’nu arkeologların gözünde önemli kılan Augustus’un vasiyetnamesinin pronaos duvarlarında yazılı kopyasıdır…
Bu yazıt Avrupa’ya ilk kez 1554 yılında Alman büyükelçisi Busbecq tarafından götürülmüştür. Yazıtın muhafazasını Charles Texier’ye borçluyuz: Üzerinde bulunduğu duvarın yıkılmak istendiğini duyunca Fransız hükümetini uyarmıştır. Görevlendirilen heyet kısmen saklı olan Yunanca metni de açığa çıkartmış ve Latince ve Yunanca özgün metinlerin birer kopyasını Fransa’ya götürmüştür.”
“Gerçekten Roma’dakilerden hiç aşağı kalmayan bir eser.”
28 Nisan 1897 Çarşamba
Mongeri güne “Leblebici Camii’nde başlamaktadır. Yolda rastladığı bir Korint başlığı ölçerek Augustus Tapınağı’na uyduğunu fark ederek mutluluk duyar. Ardından yakındaki Türk okulunda olduğunu öğrendiği heykeli görmeye gider:
“Her zamanki gibi kafası yok. Üst kısmı hasarlı, sol kolu vücuduna doğru kavuşmuş, sanki peplumunun kıvrımlarını destekler gibi. İyi işlenmiş elinde bir parşömen rulosu tutuyor.”
“Rehberim başka bir antika göstermek üzere beni Yeşil Ahi Cami’ne götürüyor. Bir Rum bir de Yahudi mahallesinden geçiyorum. Meydanda bir caminin karşısında mermerden bir aslan, bir Korint başlık ve yere saplı bir sütun gövdesi var.”
“Camiye yakın imamın evinin bahçesine alçak bir kapıyla giriliyor” diyerek ardından Arşitravı (Yunanca yazıtlı bir blok) görerek fotoğraflar.
Bu antik kirişin MS. 267 yılında yapılan kentin üçüncü surlarının kapısında kullanıldığı düşünülmektedir.
29 Nisan 1897 Perşembe
“Hagi atla beni almaya geliyor. Vank Manastırı’nı ziyaret edeceğiz. Angora’ya atla 45 dakika. Eşeklerle kentin pazarına gelenlerle karşılaşıyorum. Ötede bir grup çingene. Kadınlarından birisi klasik ve mükemmel tipiyle beni etkiliyor. Sürekli yolculuk ederler. Genelde kentlerin kapılarında kamp kurarlar, ufak tefek üretim ve falcılıkla geçinirler. Ardından Vank’a varıyoruz.
Kilisede bir miktar İtalyan tablosu buluyorum. Ermeni bir papaz Roma’ya giderek almış. Geçen yüzyılın sonundan kalmalar; büyük sunak yerden 1.20 m. yukarıda. Tümüyle mavi beyaz Kütahya çinisi. Duvarlar ve yer döşemesi de öyle. Bir karonun üzerinde 1174 hicri yazıyor. 1761 demek. İmal tarihi.
Kilisede gümüş kakmalı siyah ahşap şamdanlara, cama boyalı çok güzel bir Meryem Ana’ya, dallar puttolarla süslü mermer vaftiz teknesine hayran bakıyorum. Kubbenin bir tarafında fosforlu bir taş kakılmış.”
30 Nisan 1897 Cuma
“Saat 12.00’da ata biniyorum ve istasyona doğru yola çıkıyorum. Atlıların gelişini görmek için biraz erken çıkıyorum.”
Gününü cirit oyununu izleyerek geçirmektedir. Oyunu biraz da dehşete düşmüş olarak detaylarıyla İtalyan okura aktarmaya çalışmaktadır.
1 Mayıs 1897 Cumartesi
“Bugün bir antikacıya, alışveriş yapmaya gidiyorum. Avrupalı olduğumu görerek çok yüksek fiyatlar veriyor. Çok sayıda güzel bronz Roma nesneleri ile değerli Roma ve Ankara sikke koleksiyonu da var. Uzun pazarlıklar sonrasında antik diye satmaya çalıştığı birkaç yeni bakır tepsi almayı başarıyorum. Dükkânlara merakla bakarak geçiriyorum. Yemekten sonra yine mezarlıklarda yürüyüşe dönüp antik fragmanlar buluyorum”.
2 Mayıs 1897 Pazar
Zengin bir Ermeni tahıl tüccarının yolladığı atla geziyor.
“Hagi bana surların kentin dışarıdan turunu attırıyor. Geniş bir yoldan Enghere sù’nun kenarından gidiyorum.”
Yolculuk sırasında çifte surla kuşatılmış kentin görkemini aktaran Mongeri, o sırada iki pehlivanın güreşini, civardaki düğünü, düğün evinin kapısının hep açık olduğunu öğrenir; gözlemlediği büyük küplerde şuruplar, kuzu çevirme ve mangalda kahve için sürekli sıcak duran suyu anlatır:
“Garip yerler. Hâlâ Orta Çağı yaşıyorlar.”
3 Mayıs 1897 Pazartesi
Mongeri tanıştığı kişilerle vedalaşmaya gitmektedir. Veda gezisi sırasında güzel halılar ve sırma işlemeli zengin kumaşlar gören gezgin, başka unsurlardan da etkilenir:
“Zengin Rum beyin evinde bronz bir parmak buluyorum. Kolosal bir heykelin parçası. Bir de küçük güzel mermer baş. Bazıları çok değerli bir sürü de Roma parası var.”
Hep rastladığı misafirperverliği, tatlı, kahve mastika ve meze ikramını ve kapıya gelen misafirin tanrı misafiri sayılması ve gerektiği gibi ağırlamanın dini bir görev gibi yapılışını anlatır.
4 Mayıs 1897 Salı
“Sabah sekizde, gezdirmek için beni almaya gelen üç beyle arabaya biniyorum. Ankara’nın dışında iki saatte varılıyor. Güzel kırlar ve sadece meyve bahçeleri var. Zengin bir Rum Bey bizi evinde ağırlıyor.
Mutfak ve banyo yaşam birimlerinden uzak ve villaya bir sundurmayla bağlanmış. Bahçede izole bir evde kahve kavruluyormuş. Ötede, hanımlarıyla gelmek isteyen Türk misafirler için diğer ufak villa var. Ahır otuz ata yeter. Kümeste şaşırtıcı çeşitlilikte piliçler var. Bahçelerde serinlemek için çeşmelere yakın çardaklara rastlanıyor.”
İkram adetlerini, yemeği, tatlı, meyve, çiçekler, Türk kahvesi, konyak ve benzeri ikramı anlatan Mongeri iki saat süren uykuya geçildiğini belirtmekte ve iki gözü farklı renkteki Ankara kedisini sahneye dâhil etmektedir.
5 Mayıs 1897 Çarşamba
“Saat 9’da istasyondayım. Tanıştığım birçok kişiyi görüyorum. Büyük nezaketle uğurlamaya gelmişler. Çok kibar bir demiryolu müfettişi Polatlı’ya kadar benimle geliyor.”
Kaynak:
Yrd. Doç. Dr. Sedat Bornovalı Bir İtalyan Mimarın İlk Ankara Ziyareti: Giulio Mongeri – 1897, Ankara Araştırmaları Dergisi 2016 Sayı:2