Blog

Ayaş evleri ve yapım teknikleri

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Geleneksel Anadolu evlerine bir örnek

Ayaş, Ankara’nın batısında, Ankara-Adapazarı yolu üzerinde, şirin ve tarihi bir ilçedir. Hititler Frigler, Galatlar, Romalılar ve Bizanslılar burada hakimiyet kurmuşlardır. Ankara’ya uzaklığı 57 km’dir.

Ayaş’ta çok sayıda kültür mirası örneği vardır. İlçede 250’ye yakın cami, çeşme, konak ve sivil mimarlık örneği bulunmaktadır. Tescilli yapıların büyük kısmı çarşı çevresinde ve kuzeydeki vadi yamaçlarında toplanmıştır.

Bölgede tescilli yapılar; Hacımemi Mahallesi, Dervişimam Mahallesi, Camiatik Mahallesi, Hacıveli Mahallesi, Ömeroğlu Mahallesi, Şeyhmuhittin Mahallesi gibi yerlerde yoğunlaşmaktadır. 

Bu mahallelerde konutlar, dar sokaklarda, neredeyse sırt sırta olacak şekilde çok sık bir doku meydana getirmektedirler. 

Geleneksel Ayaş evleri

Ayaş evleri, genellikle 2-3 katlıdır. Az sayıda da olsa bazı evlerde ara kat bulunmaktadır. Bu ara katlar zemin katla birinci kat arasında düzenlenmiştir. Buna örnek olarak: İncipınar Sokak’taki ve Fındıklı Sokak’taki 2 tescilli yapı gösterilebilir.

Ayaş’ın geleneksel mimarisinde taşıyıcı sistem kurgusu ahşap karkas olup, temel malzeme; ahşap, taş ve kerpiçtir.

Ahşap karkas olan evler geleneksel Türk evlerinin ana karakteristiklerini taşır. Sevgili hocamız Doğan Kuban, ‘Türk ve İslam sanatı üzerine denemeler’ isimli kitabında konut kültürünün gerçek temsilcilerinin “Anadolu’nun kıyıları ile orta yayla arasında bir ikinci çember gibi dolanan Sivas dolaylarından batıya ve İç Ege’den Torosların kuzey yamaçlarına kadar uzanan yer yer diğer bölgelerde ve Balkanlarda görülen hımış yapı tekniğinde, yani taşıyıcı sistemi ağaç ve kerpiç dolgulu, zemin katı genelde taş olan yapı tekniği ile inşa edilmiş konut mimarisi…” olarak açıklıyor. 

Doğan Kuban bu saptamasına örnek olarak da Kütahya, Kula, Birgi, Sivrihisar, Bolu, Safranbolu, Kastamonu, Amasya, Çankırı vb. gibi evleri gösteriyor. Bu teknikle yapılan evlerin, diğerleri gibi bölgeyle sınırlı olmadığını ayrıca bölgesel tipleri de etkilediğini söylüyor.

Ayaş evlerinin bu örneklerde belirtilen yapım tekniği ile aynı olması nedeniyle geleneksel konut mimarimizin temsilcisi olduğunu söyleyebiliriz.

Evlerin bazıları avluludur. Avlulu evlerin bazılarının girişi avludan yapılmakta, bazılarının girişi ise hem avludan hem de yoldan yapılmaktadır.

Genellikle iki, üç  katlı olan  evlerin zemin katında ahır, kiler ,tuvalet ve büyük evlerde hizmetkar odası gibi servis mekanları bulunur.

Üst katlar ise asıl yaşama alanıdır. Sofa etrafında odalar dizilmiştir ve odalar sofaya açılmaktadır. Ayaş’ta geleneksel evlerin büyük kısmı iç sofalı olarak planlanmıştır. Yemek yeme, yatma, yıkanma gibi yaşam alanları bu kattadır. 

Ancak bazı evlerde sofalar özgün halini kaybederek, değişikliğe uğramıştır. Bazı evlerde ısınma sorunuyla sofanın bir ucuna ahşap bölme duvarlar ile kapatılmış ve sofalar ikiye bölünmüştür. 

Evler sobalı olması nedeniyle kışın yakıt tüketiminin daha az olması için böyle bir çözüm bulunmuştur. Bu çözüm tescilli yapıların özgün halinin bozulmasına neden olmuştur. Ayrıca bu değişikliklerin yapıldığı evlerde oda sayısı da fazlalaşmıştır.

Özellikle avlulu ve bahçeli evlerin özgün halinde tuvaletler açık alanlara yapıldığından, zamanla tuvaletler yapının içerisinde kendine yer bulmaya başlamıştır. Bu nedenle birçok yapıya sonradan tuvalet-banyo gibi eklemeler yapıldığı görülmektedir. 

Ayaş’ta, geleneksel Türk evlerinde olduğu gibi önemli bir mekan “oda”dır. Konutların büyük çoğunluğunda en az bir odada yüklük, ocak ve gusülhaneden oluşan bir düzenleme mutlaka bulunur. Oda içerisinde dolaplar ahşaptır ve genellikle süslemelidir. 

İç sofanın her iki ucu da genellikle sokağa bakmaktadır. Bazı evlerde ise sofanın bir ucu sokağa bakarken, diğer ucu avluya bakar.

Geleneksel Türk evlerinde ana yapım malzemelerinden ahşap, yapım tekniği olarak da ahşap çatkı önemli bir unsurdur. Bu yöntem bir gelenekselliğin devamı olduğu kadar, Anadolu’nun birçok bölgesinde orman alanlarının çokluğu ve ayrıca Anadolu’nun büyük kısmının deprem bölgesi olması nedeniyle hafif malzemeler kullanılması ihtiyacı ahşap malzemenin bolca kullanılmasını gerektirmiştir. Ayrıca ahşabın, diğer yapı malzemelerine göre daha esnek ve daha kolay işlenebilir olması bu malzemenin kullanılmasının nedenlerinden biridir. 

Ayaş’ın geleneksel mimarisinde taşıyıcı sistem kurgusu vazgeçilmez öğe olan ahşap karkastır. Kat döşemeleri, döşeme kaplamaları, kapılar, pencereler, tavan kaplamaları, duvar çatkıları, çatılar, kat silmeleri ve dolaplar gibi yapının birçok öğesi ahşap malzemedir. Çevrede var olan ormanlar ve ağaçlık alanlar bu malzemenin kolayca elde edilmesini sağlamıştır. Beypazarı çevresinden getirilen Sarıçam, Güdül çevresinden getirilen Karaçam ve Ayaş civarındaki Söğüt ve Kavak ağaçları yapılarda kullanılmıştır.

Temeller genellikle taştan yapılmıştır. Taş malzeme yapıda; temellerde, bodrum kat duvarlarında ve bahçe duvarı gibi bölümlerde kullanılmıştır. Bu yapı tekniği Anadolu’dan Balkanlara kadar uzanan coğrafyada çokça kullanılmıştır. Bu tekniğe göre, ahşap çatkı arası kerpiç ile doldurulmakta, temeller ve bodrum kat çoğunlukla taştan örülmektedir. Ayaş evlerinde de bu yapım tekniği gözlenmektedir. Temel malzeme, ahşap, taş ve kerpiçtir.

Duvarlar genellikle ahşap çatkı arası dolgudur. Dolgu malzemesi ise kerpiçtir. Kerpiç dolgulu ahşap taşıyıcının iç ve dış yüzeyleri genellikle saman karışımlı çamurla veya kıtıklı harçla sıvalıdır. 

Ayaş’ta bazı evlerde ise dolgu malzemesi olarak ahşap iskeletin aralarında Ayaş’ta gelişmiş olan yerel malzeme kullanılmıştır.

Ahşap çatkı araları, çevredeki toprak işleme atölyelerinde üretilmiş, sırlı pişmiş toprak, ince (yaklaşık 3/8/25 cm boyutlarında) tuğla benzeri malzemeyle doldurulmuş ve arası toprakla sıvanmıştır.  

Geçmiş zamanlarda Ayaş çevresindeki fırınlarda hazırlanan sırlı tuğla benzeri pişmiş toprak, bazı evlerin zemin döşemelerinde de kullanılmıştır. Ahmet Şevki Karakayalı Evi sofasının bir bölümünde bu malzeme kullanılmıştır.

Dış cepheler genellikle beyaz badana olup, sarı, mavi, turuncu renklerin de kullanıldığı örnekler vardır. Evlerin çoğunluğunda sokak boyunca çıkma yapılmıştır. Pencereler giyotin pencere ve bir kısmı kafeslidir.

Çatıların nerdeyse tamamı ahşap çatı olup alaturka kiremitle kaplıdır. Bazı evlerde zaman içerisinde kiremitler bozulduğundan yenileriyle değiştirilmiştir. Çatılar da aynı şekilde aktarılmış ve yeniden yapılmıştır.

Kent Konseyinden semt meclislerine

Ayrancı’da yaşayanlar olarak Çankaya Kent Konseyi çatısı altında kurulan yedi semt meclisinin yanında sekizinci semt meclisini beş mahallemizle birlikte oluşturup yerimizi aldık. 

Günümüzde yerel yönetimlerin varlık nedenlerinden birisi de katılımcı demokrasinin gerçekleşmesi konusunda halkın yönetişim süreçlerine katılmasıdır. Ayrancı halkı olarak yaşadığımız kentle ilgili yaşamsal alanlarımızda alınan kararlarda ve yapılan faaliyetlerde söz sahibi ve politika yapan aktörlerden birisi olmamız demokrasi kültürümüzün gelişmesiyle doğrudan ilgilidir. 

Ayrancı Semt Meclisi

Semt veya mahalle meclisleri hem semt-mahalle sakinlerine, yöneticilerle aynı platformda buluşma fırsatı vermekte hem de bireylerin yaşadıkları alan ile ilgili yönetsel kararlara doğrudan katılım gerçekleştirmelerini sağlamaktadır.

Ayrancı semti olarak oluşturduğumuz meclis kentsel yönetişim bakımından önemli bir eksiğimizi tamamlayacaktır. Ayrancı’da mahalleli olma, Ayrancı’da oturma bilinci Ankara’nın birçok semt ve mahallesine göre daha köklüdür. Burada yaşayanlar daha sıcak ve samimi ilişkilere sahiptir. Ayrancı Meclisi, kentli yaşamımızda kentin sorunlarını anlamak ve açıklamak, çözümlerine destek sağlamanın çağdaş bir aracı olacaktır.  Ayrancı, Semt Meclisi ile daha güvenli, daha temiz, daha estetik bir semt olarak kendini var edip sürdürebilecektir. 

Ayrancı’da yaşayanların nitelik ve birikimleri kendi yaşadıkları sokakları, caddeleri, parkları ve binaları çağdaş anlamda anlayabilecek şekillendirebilecek ve sürdürebilecek ölçektedir. 

Çankaya Belediyesi gibi, Ankara’da ve Türkiye’de kıyaslandığında oldukça yetkin bir belediye hizmet sahasında yer alıyoruz. Bu anlamda belki de şanslı semtlerden biriyiz. 

Buna rağmen bir bakalım; daha güvenli, daha temiz, daha sağlıklı, daha ulaşılabilir, daha çevreci ve daha estetik bir semtte mi yaşıyoruz! Ayrıca, Ayrancı’nın daha çağdaş bir semt olmasında sadece belediye ve devletin hizmetleri yeterli olabilir mi? Her nerede ve ne şekilde olursa olsun, yaşadığı yer ve ortamda her bir bireyin yaşamın sürecine  katılmadığı bir hayat eksiktir. Kent politikalarının oluşmasında yerel unsurların etkisi hayati derecede önemlidir. 

Çağdaş anlamda kentlilik bilinciyle yaşayan bir kent, hem kültürel bağlarıyla daha sıcak ve sıkı, hem daha güvenli, hem de temiz ve estetik bir kenttir. Bunun Dünyada örnekleri vardır. Katılımcı politikaların hayat bulduğu ortamlarda bireylerin farkındalığı yüksektir. Farkındalığı yüksek olan bireyler bulundukları yerde sorunların değil ama çözümlerin bir parçası olurlar. Ayrancı Meclisi, Ayrancı’da yaşayanların birikimlerini, bilgilerini değerlendireceği gibi, her bir yurttaşımızın çağdaş anlamda niteliksel dönüşümüne de ortam sağlayacaktır. Ayrancı neşeli bir semt olacak, neşesini ve huzurunu kalıcı festivallerle de sürdürecektir. Ayrancılıları Ayrancı Meclisi’ne katılmaya davet ediyoruz. Ayrancılılar meclisleriyle kendilerini yöneteceklerdir.

Ayrancı Semt Meclisi kuruldu

Ayrancı Semt Meclisi’nin yolculuğu 2019’da Çankaya Bahar Evi’nde yapılan ilk toplantı ile başlamıştı. Ancak ne yazık ki pandemi sebebiyle Ayrancı Semt Meclisi’nin kuruluşu da ertelenmek durumunda kalmıştı. Nihayetinde, Ayrancım Derneği’nin de yoğun çabaları ile 2021 yılı boyunca semt meclisinde görev almak isteyen, semte gönül veren kişiler bir araya geldiler ve takvimler 19 Kasım 2021 Cuma gününü gösterdiğinde Ayrancı Semt Meclisi semt halkının yoğun katılımıyla kuruldu.

Genel kurul toplantısını Çankaya Kent Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi ve Ayrancım Derneği Başkanı Ali Necati Koçak başlattı.

Ayrancı, Aziziye, Güvenevler, Güzeltepe ve Remzi Oğuz Arık mahallelerini kapsayan Ayrancı Semt Meclisi ilk genel kurulu, Çankaya Kent Konseyi’nin 12 Kasım 2021’de yaptığı çağrı üzerine 19 Kasım’da Çankaya Bahar Evi’nde toplandı. Genel kurul toplantısını Çankaya Kent Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi ve Ayrancım Derneği Başkanı Ali Necati Koçak başlattı. 

Koçak konuşmasında Ayrancı Semt Meclisi’nin yolculuğunu anlattı. “Aslında süreç pandemiye denk gelmeseydi birkaç ay içinde Ayrancı Semt Meclisi’nin Genel Kurulu’nu da yapıp çalışmalara başlayacaktık fakat sokağa çıkma yasakları, pandemi süreci derken her yerde olduğu gibi burada da süreç bir miktar ertelendi” diyen Koçak Çankaya Kent Konseyi Başkanı Mustafa Coşar’ın Ayrancım Derneği Başkanı olarak kendisini Çankaya Kent Konseyi’nde ilçedeki semt ve mahalle derneklerini temsilen yönetime davet ettiğini belirtti. 

“Bizim için en temel anayasa komşuluk ve mahalle hukuku “

Koçak, kurulacak semt meclisinin 2019’daki toplantıdan sonra aslında biraz da gayrı resmi olarak açılan sosyal medya hesapları hakkındaki görüşlerini şöyle belirtti:  

Sözü Sayın Mustafa Coşar’a bırakmadan önce süreci nasıl yönettiğimizi, ne beklediğimizi, neler yapacağımızı paylaşmak istiyorum. Birincisi; biliyorsunuz Ayrancı Semt Meclisi henüz oluşuyor, dolayısıyla kurulmamış bir meclis adına bizim dışımızda açılan sosyal medya hesapları da doğru ve meşru değil. O nedenle bugün oluşacak yeni yürütme kurulu bu çalışmaları devralacak ve organize edecek.” 

İkinci olarak 5 mahallenin 5 muhtarının da tartışılmaz ögeler olduğunu ifade eden Koçak, şunları söyledi: 

Çankaya Kent Konseyi’nin yönetmeliği içinde semt meclisinin nasıl oluşacağı, neler yapacağı tarif edilmiş. Bu tarifin üzerine ÇKK yönetimi ve başkanının çok hassas olduğu, diğer semt meclislerinde başından beri uygulanan çok temel bir anlayışımız var. Mahallenin seçilmiş muhtarlarının bu semt meclislerinin bünyesinde bulunması anlayışı ve gerekçesidir. 123 mahallemiz var birbirine benzemediği gibi muhtarları da çalışmalarıyla, siyasi anlayışlarıyla, cinsiyetleriyle ve görev süreçlerinde birbirlerine benzemiyorlar. Ancak biz seçilmiş muhtarlarımızı her zaman başımızın üzerinde tutuyoruz. Bu süreçte muhtarların olması bizim için tartışılmaz bir şey. Kent Konseyi Başkanımızın anlayışı da baştan beri böyleydi ve oluşan tüm mahalle meclislerimizde, muhtarlarımız en başta görev aldılar. Bu görev bana verildiğinde 5 mahalle muhtarımızı tek tek dolaştım ve kendilerini semt meclisi oluşumuna davet ettim, onlarla fikirlerimi paylaştım onların fikirlerini aldım. Biz aslında bunları tartışma konusu yapmadık ama bu konular dışarda maalesef tartışıldı. Neticede muhtarlarımızla ve ‘Bu iş ne zaman başlayacak, içinde bulunmak istiyorum’ diyenlerle ikinci, üçüncü istişareleri yaptıktan sonra genel kurul tarihini belirledik.

“Ayrancı Semt Meclisi bugün burada bulunan herkestir”

Ayrancı Semt Meclisi, bugün burada bulunan herkestir. Yani beş mahallemizden buraya gelen, talep eden, söz isteyen herkes meclistir. Siz ne kadar devam eder, bu toplantılara katılırsanız bu meclis o kadar devam eder. Meclise bir üyelik, kayıt yok. Bizim için en temel anayasa komşuluk ve mahalle hukukudur. Dolayısıyla bu mahallede yaşayan, çalışan, bu mahalleyi seven herkes meclisimizin bir parçası. Biz sadece belli periyotlarda bu çalışmaları sürdürecek, belli yazışmaları yapacak bir yürütme kurulu seçeceğiz. Bu kurul belki daha sık toplanacak, mahallelerin, muhtarlarımızın Ayrancı Semt Meclisi’nin taleplerini, önerilerini alacak öncelikle Kent Konseyi’ne sonra Konsey aracılığıyla muhatap olunan diğer kurum ve kuruluşlara iletecek. Buranın çalışma prensibi temek olarak bu. Biz bu toplantıları belli aralıklarla yapacağız ve ne isteniyor ne tür sorunlar var, nasıl çözüm üretebiliriz, bunları yürütme kurulu aracılığıyla gerekli yerlere ileteceğiz. Bu konuda pek çok arkadaşımızın sorusu ve bilgi eksikliği olduğu için bunları temel olarak belirtmek istedim. Bugün burada önerileri, talepleri alacağız sonra eğer yürütme kuruluna aday arkadaşlarımız varsa, bir liste çalışması varsa onların adaylıklarını da alıp küçük bir seçim yapacağız.”

Çankaya Kent Konseyi Başkanı Mustafa Coşar

“En kötü örgütlülük en iyi örgütsüzlükten iyidir”

Çankaya Kent Konseyi Başkanı Mustafa Coşar da şöyle konuştu: 

Çankaya’da 7 semt meclisi, 123 mahale var hem dayanışma kültürü açısından sosyolojik olarak  lokasyon olarak da birbirine yakın mahallelerden semt meclisleri oluşturduk. Bu 7 semt meclisinden yeni kurulanlar var, yeri olanlar var, yeniden çalışmaya başlayanlar, çaba sarfedenler var. Önümüzdeki dönem için hedeflerimizden biri bütün mahallelerimizde semt meclislerini oluşturmak. Bunun temel gerekçesi de en kötü örgütlülük en iyi örgütsüzlükten iyidir. Sorunlar sıkıntılar eksikler olsa da iyidir. Bu temel saiklerle önümüzdeki süreç için bütün mahallelileri kapsayan bir semt meclisleri sürecine girdik bunu Genel Kurul’da da beyan etmiştik. İlk adım olarak Ayrancı’da bir süreç zaten hareketlenmişti ki, Ayrancı’nın tüm mahallelerini kapsayarak söylüyorum, Ankara için kadim bir bölgedir. Entelektüel birikimi, örgütlenmeye olan alışkınlık, demokratik yaşam ve dayanışma kültürü içinde olması bunu geliştirecek potansiyeli taşıyor olması ve karanlık siyasal süreçlere daha aydınlık bir çerçeve açabilecek bir dinamizmi temsil ediyor olmasından kaynaklı da Ayrancı Semt Meclisi önemli bir noktada. 

Kamusal alan tasfiye edildi ve tamamen neoliberal süreçlerin emrine sunuldu. Biz kendi kent hayatımız açısından söylersek ne oldu? Bizler için kritik şey şu; bizim sokaklarımız, caddelerimiz ve meydanlarımız kamusal alanlardır. Bu ticarete, boydan boya trafiğe tahvil edilemez, kent bu değil kent demek kentlilerle ilgili bir şeydir. Bu yıkım süreci, bütün bu kamusal alanları ortadan kaldırdı. Bizim sokaklarımız, caddelerimiz, meydanlarımız insansız, sadece ticaretin ve turizmin, trafiğin alanına sunuldu. Biz bu alanları yeniden talep etmeliyiz. Sabahları işe giderken mutsuz insanlar duraklarda, akşamları işten dönen mutsuz insanlar duraklarda, hiçbir biçimde geleceğe dair ışıltılı bir güzellik görmüyoruz. Neden kamusal alanın yeniden talep edilmesini ve inşasını sokaklardan, caddelerden, meydanlardan istemeyelim? Neden duraklarda şairler işe giden insanlara şiirler okumasınlar, neden şarkılar söylenmesin, neden sanatçılar bunları yapmasın, neden insanlar bir araya gelip eğlenmesin? Biz mutsuz olmaya mahkum muyuz? Aslında semt  meclisi ve kent konseyi de böyle bir şey. Ayrancı’ya ilişkin münhasıran bir uyarıda bulunmak isterim. Ben uzun yıllardır burdayım, 17 yaşından sonra hep Ankara’daydım, burada ve pek çok semtinde yaşadım, bu nedenle de kendimi Ankaralı hissederim. Dikkat edin, bir kültürel göç var, negatif bir kültürel göç. Ulus vardı eskiden, şimdi folklorik bir eleştiri yapmıyorum ama kriminal bir şey vardı, sonra o kriminal şey Sakarya’ya geldi, yani uyuşturucu ve benzeri suç gasp, kadına yönelik şiddet, kadınların gece dışarda gezememesine neden olan sosyal kültürel hayat. Konur Sokağı’na geldi, Olgunlar’a geldi ve şu an Ayrancı’ya geliyor. Bu negatif kültürel göç kriminal bir bozukluğu tarif eden bir zeminden bize geliyor. Bir turnusol kağıdına yağın damlaması gibi gittiği her yeri bozan bir negatif olay gelirken kadın hayatını tehdit ediyor, özgürlükleri kısıtlıyor! Dolayısıyla buraya ilişkin olarak bu göçün tehditi altındasınız. Sokağımızı, caddemizi, mahallemizi, bize ait olanı elimizde alan bu vahşi kapitalizm, yağmacı, talancı durumu tersine çevirecek bir şeye ihtiyaç var. Bir günlük yaşam pratiğine ihtiyaç var. Yarattığımız değerler cinsiyetçilik, türcülük, sömürü, tahakküm ilişkileri! Hala insan merkezli bir tartışma içindeyiz. Kentleşme tartıştığımız zaman otopark, kaldırım konuşuyoruz. Bu kentte kuşlar, ağaçlar, böcekler yok mu?

Ayrancı semt meclisi böyle bir deneyim yaratmayı, özgürleştirici, yaratıcı dinamizmi yaratmayı başarabilecek bir yer. Ayrancı semt meclisi buraya katılan hatta katılmayan herkesindir. Ümit ediyorum ki çok güzel bir yola çıktık ve güzel işlerle devam edeceğiz.

Ali Necati Koçak, “Bir liste çalışması varsa listeyi, tek tek aday olanlar varsa aday olanların isimlerini alıp başlayacağız. Önce konuşmalar sonrasında da gerek görülürse açık veya kapalı oylama ile toplantımızı sonlandıracağız” diyerek adayların başvurularının beklendiğini belirtti. 

Semt halkından birkaç yurttaş söz alıp mahallelinin dayanışmasının öneminin altını çizdi. Akademisyen Gülseren Adaklı’nın önerisi ile divan oluşturuldu, gönüllü kişiler divanda yerlerini aldılar. Ahmet Uçar söz alarak 26 kişilik bir liste çalışması olduğunu belirtti ve listedeki adayları açıkladı, başka aday olup olmadığı soruldu. Katılımcılar içinden iki kişi aday olmak istediklerini belirttiler. Semt meclisi katılımcılarının önerisi üzerine aday olan iki kişi de 26 kişilik listeye eklenerek 28 kişiden oluşan Yürütme Kurulu açık oylama yöntemi ile oylandı. Kimse reddetmedi veya aksi yönde görüş bildirmedi, böylelikle Ayrancı Semt Meclisi’nin ilk yürütme kurulu oybirliği ile göreve seçilmiş oldu. Ekipteki tüm arkadaşlarımıza başarılar diliyoruz. Mustafa Coşar’ın da belirttiği gibi en kötü örgütlülük en iyi örgütsüzlükten iyidir.

Ayrancı Semt Meclisi kuruldu

Ayrancı Semt Meclisi Yürütme Kurulu ilk toplantısını gerçekleştirdi

Ayrancı Semt Meclisi Yürütme Kurulu ilk toplantısını Semt Meclisi kuruluşunun akabinde 27 Kasım’da Ayrancı Bahar Evi’nde gerçekleştirdi. Yürütme Kurulu üyelerinin tanışmasının ardından semt meclisinin gündemi ve çalışma yöntemi üzerine konuşuldu. Toplantı her açıdan çok heyecan vericiydi. Semt için çalışacak gönüllü insanlar eminim dayanışmayı, bir arada yaşamayı, kolektif bir umudu körükleyecek, belki de Türkiye’de semt meclisleri başlığına yeni bir anlam katacak. 

Mustafa Coşar’ın da dediği gibi birbirimize soracağız: Neden olmasın? Neden kamusal alanlarımızı, caddelerimizi meydanlarımızı istemeyelim ki? Buralar zaten bizim ve bizim kalması için bizden alınanları geri kazanmak için elimizden geleni yapacağız. 

Sen de yurttaş olarak semt meclisinde görev al, çalışma gruplarına katıl ve geleceğe söz söyle!

Günbatımının canlandırdığı kafe: Owster Coffee

Yazar Hakkında

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmaları devam ediyor.

Günümüzde kahve odaklı kafelerin sayısı oldukça artmış durumda. Semtimizde de pek çok sayıda yeni nesil kahveci, butik kahveci gibi isimlerle anabileceğimiz kafe var. Bunlardan biri de Owster Coffee. Ancak bu kafe, yeni nesil kafeler semtimizde yaygınlaşmadan önce Elçi Sokak’ta yerini almıştı. Elçi Sokak nedendir bilinmez çok sayıda dükkanın kısa sürede açılıp kapanmasın şahit oluyor. Bunun sebebi ise Elçi Sokak’ın durmak için değil de geçmek için kullanılıyor olması olabilir. Ancak Owster Coffee 4 Haziran 2019 tarihinde açıldı ve o zamandan beri çalışıyor. 

Owster Coffee bir aile işletmesi. İşletenler ise Gizem Çevik, Dilan Çevik ve Şenol Çevik. Gizem Hanım 27 yaşında, Halkla İlişkiler mezunu, Dilan Hanım da 29 yaşında, İletişim Tasarım bölümü mezunu. Owster Coffee’yi her ziyaret ettiğinizde ikisini de orada görmeniz mümkün. Şenol Bey ise 30 yaşında ve radyo sinema-televizyon bölümü mezunu.

Kendilerine Ayrancı’yı neden tercih ettiklerini sorduğumuzda Ayrancı’da ikamet ediyor olmaları önemli bir neden olsa da asıl nedenin Ayrancı’da üçüncü nesil kahveci eksikliğini görmüş ve bu fırsatı değerlendirmiş olmak istemeleri olduğunu öğreniyoruz. Semtimizin Tunalı’ya ve Kızılay’a yakın olması nedeniyle Ayrancı’da ikamet eden özellikle gençler, semtte vakit geçirmiyordu. Ancak son birkaç yıl içinde semtimiz diğer sosyal aktivite alanları kadar aktif olmaya, akşam ve gece saatlerinde de canlı olmaya başladı. Bunun sağlayıcılarından biri de Owster Coffee. Genellikle akşam saatlerinde kafe oldukça dolu oluyor. 

Kafenin tercih ediliyor olmasının nedenlerinden biri de konumu. Elçi Sokak ile Güleryüz Sokak’ın kesiştiği yerde olan bu kafe açık bir bahçeye sahip ve oldukça estetik bir görüntüsü var. Bir diğer neden ise Ayrancı sakinleri ile kurdukları yakın ilişki. Herkes bir kafeye gidecekse güler yüzlü müşteriler ve esnaf bekler. Burada hem Gizem Hanım ve Dilan Hanım oldukça iyi ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda diğer esnaflarla da ilişkilerinin iyi olması semtte huzurlu bir şekilde esnaflık yapabilmelerine yardımcı oluyor. Gizem Hanım ve Dilan Hanım da Ayrancı semtinde olmaktan ve Ayrancı sakinlerine hizmet vermekten çok memnun olduklarını söylüyorlar ve teşekkür ediyorlar. 

Neredeyse her işletme için önemli bir süreç olan pandemide de çalışmaya devam etti Owster Coffee. Gel-Al hizmetine ek olarak online uygulamalardan da satış yaptılar. Kafede satılan ürünler ise espresso bazlı kahve çeşitleri (bunlar soğuk ve sıcak olarak sunulmakta), tatlı ve tuzlu yiyecekler ve yaz aylarında sıklıkla tercih edilen frap-limonata! 

OWSTER COFFEE
Elçi Sokağı No: 23 A.Ayrancı
0533 502 00 93

Ayrancı’nın bir arada yaşam kültürü LGBTİ+’ları da içeriyor

Derneğinizi tanıyabilir miyiz?

17 Mayıs Derneği henüz iki yaşına girdi ama aslına bakarsak ülke çapında çok daha gerilere giden LGBTİ+ aktivizminin sonuçlarını, deneyimini, mirasını taşıyan bir yerde duruyor. Kurucularımızın hepsi 1990’lı yıllardan beri bu hareketi kuran ve lubunyalar ile temasta bulunan insanlardan oluşuyor. Aslında bu mirası devralıp LGBTİ+ hareketin güçlenmesinde, bireylerin tek tek güçlenmesinde bu deneyimi nasıl aktarırız düşüncesiyle kurulmuş bir derneğiz. 

Derneğinizin ismi neden 17 Mayıs?

Dünya Sağlık Örgütü’nün 17 Mayıs 1990 tarihinde eşcinselliği hastalık kategorisinden çıkartması nedeniyle bu ismi seçtik. Dünya’da da 17 Mayıs günü LGBTİ+ hareketinin varoluş günü olarak kutlanmaya başladı. 17 Mayıs hareketi tam da bu fobiye karşı duran bir yerden kendini var ediyor. Öte yandan uzun yılların içerisinde oluşan LGBTİ+ topluluğu ve  LGBTİ+ örgütlerinin arasındaki mesafenin kapatılmasını, LGBTİ+’lara karşı özellikle 2015 yılından sonra yürütülen kampanya ve politikalar neticesinde artan nefrete karşı, ayrıca pandemi sürecinin getirdiği olumsuz şartlar nedeniyle LGBTİ+ hareketi içinde desteğe ihtiyacı olan bireylerin güçlenmesini odağına alarak kendini var eden bir derneğiz. 

Hangi çalışmaları yürütüyorsunuz?

17 Mayıs Derneği LGBTİ+ hareketi içerisinde görünür olmayan, güçlenmeye ihtiyacı olan, kaynaklardan eşit derecede yararlanamayan gruplarla çalışmaktadır. Bu anlamda özellikle yaşlı LGBTİ+’ları gündemimize aldık. Yaşlılar için olumlu bir sosyal politikanın olmadığı ülkemizde hem yaşlı olmak hem de LGBTİ+ olmaktan doğan dezavantajların ortadan kalkması için çalışmalarımız var.

HIV ile yaşayan LGBTİ+’lar bir diğer çalışma alanımız. HIV ile yaşayan LGBTİ+’lar, genel olarak tüm HIV ile yaşayanlar sadece tıp alanı üzerinden medikalize edilerek ele alınıyor. Kişiler hasta kimliğine sıkıştırılarak “toplumu” koruyan tıp alanında ele alınıyor. Biz burada bu bakışın çok büyük hak kayıplarına yol açtığını görüyoruz. HIV ile yaşayanların karşılaştığı sıkıntıların LGBTİ+’lar ile oldukça benzeştiğini görmekteyiz. Bu bağlamda HIV ile yaşayan LGBTİ+’ların sosyo-ekonomik hakları, insan olmalarından doğan hakları ve yaşamın her alanında var olmaları gerektiğine dair neler yapabileceğimize, tıp ve toplumu değil bu kişileri odağa alan bir bakış açısı üzerinden çalışıyoruz. HIV ile yaşayan LGBTİ+’lara yönelik akran danışmanlığı ve psiko-sosyal ve hukuk destek yönlendirmesi yapacağımız bir danışmanlık sistemi oluşturduk. Bu destek için pozitif@17mayis.org üzerinden bize ulaşılabilir.

Bir diğer çalışma alanımız İnterseks çalışmaları. İnterseks varoluşlarının LGBTİ+ hareketiyle kesişmesi Gezi Parkı olaylarına kadar gidiyor. 2013 yılında Lambdaistanbul Derneği’nde yaşanan tartışmalar LGBT’ye bir İ harfinin eklenmesini doğurdu. İnterseks örgütlülüğü Türkiye’de görünürlük ve kaynaklara ulaşım konusunda sorun yaşayan bir topluluk. Malta Deklarasyonu’nda “İntersekslerle birlikte İnterseksler için çalışmak” çağrısını yaptılar. Biz de bu ilke doğrultusunda bu toplulukla birlikte çalışmalara başladık. Örneğin interdayanisma.org sitesinin kurulumunda desteğimiz oldu. Hareketin güçlenmesi için bir kamp çalışması da gerçekleştirdik. 

Bunların dışında LGBTİ+’ların kent haklarına ulaşması, kent içinde eşit bir yurttaş, eşit bir mahalleli olarak görülmesi ve haklara erişim noktasında da kent çalışmaları yapıyoruz. Çankaya’yı pilot bölge seçtik. Çankaya’da yaşayan ve çalışan LGBTİ+’ların eşit yurttaşlık hakkına, kent hakkına ne derece erişebildiği ve ayrımcılığa uğradığı noktaların giderilebilmesi için kenti kent yapan bütün bileşenlerin bir araya gelerek neler yapabileceklerine odaklandık. Çankaya Kent Konseyi bileşeni olarak LGBTİ+’ların kentte eşit haklarla var olduğunu göstermeyi amaçlıyoruz. Çankaya’da yoğun şekilde var olan LGBTİ+’ların varlıklarının kabulü anlamında gerek konsey gerekse belediye kurumlarında olumlu gelişmeler görmekle birlikte bu sürecin hızlandırılmasına katkı koymaya çalışıyoruz. Şu anda kent konseyi yürütmesinde 9 erkek, 8 kadın, bir LGBTİ+ üyeye yer ayrılmasını da başlangıç olarak olumlu buluyoruz.

Öte yandan güçlendirme programımız var. Ankara sınırları içinde kalmıyor. LGBTİ+’lara yönelik psiko-sosyal ve hukuk alanlarında destek veriyoruz.

Esenlik programımız ise fobik nefretin kurumsallaştığı günümüzde zor süreçlerden geçmek zorunda bırakılan, hedef gösterilen LGBTİ+ örgütlerinin ve aktivistlerinin iyilik hallerini güçlendirmeyi planlıyor. 

Şu anda 25 aktiviste danışmanlık sağlamakla birlikte önümüzdeki süreçte bu sayıyı artırmayı hedefliyoruz.

Kapasite geliştirme programımızda ise LGBTİ+ örgütleri ve inisiyatiflerinin idari konularda, mali konularda, proje yazılım ve yürütme süreçlerinde ortaya çıkan ihtiyaçlarına uzman havuzumuzun desteği üzerinden cevap vermeye çalışıyoruz.

Neden Ayrancı?

Derneğimiz iki sene önce Mithatpaşa Caddesi üzerinde idi. Orayı birkaç dost dernekle birlikte paylaşıyorduk. Bir süre sonra çalışmalarımızın yoğunlaşması üzerine Ayrancı’da bu ofisi tuttuk. 

Ayrancı Mahallesi LGBTİ+’ların yoğun olarak yaşadığı, var olabildiğimiz yerlerden birisi. Komşuluk ilişkilerinin canlılığını koruması, demokratik değerlerin birlikte inşa edilebildiği bir yer olması ve Ayrancı’da var olan bir arada yaşam kültürü LGBTİ+’ların burayı seçmesinde önemli özellikler olarak karşımıza çıkıyor. Ankara şartlarında görece rahat ettiğimiz bölgelerden birisidir Ayrancı. 

Bir şekilde kendimizi burada var edebilmenin bir potansiyeli olduğunu düşünüyoruz. 

Dünya’da ve ülkemizde mevcut politikaların derinleştirdiği ırkçılığın, ayrımcılığın, eşitsizliğin, nefretin, fobinin, kadına karşı şiddetin  ve ötekileştirmenin olmadığı bir mahalleyi mümkün kılabilir miyiz sorusu üzerinden Ayrancı’da aslında bu potansiyelin olduğunu düşünüyoruz. Birkaç kuşak önce bürokratik ilişkilerin yoğun olarak hissedildiği bir yer olabilir ancak günümüzde LGBTİ+’ların bu durumu değiştirdiğini görüyoruz. 

Şu anda sadece sekiz arkadaşımızla tüm bu projeleri uygulamaya çalışıyoruz. Yönetim kurulumuzda bulunan Kaos GL’den arkadaşlarımızın değerli destekleri ve dayanışmaları ile bu yoğun işlerin üstesinden gelebildiğimizi söylemek isteriz..

Duvardaki Gözcü

* Gazetemizin yazarlarından Onur Dinçer’in bu öyküsü Türkiye Bilişim Derneği’nin 2020 yılında düzenlediği “Bilimkurgu Öykü Yarışması”nda finale kalan eserler arasında yer alıyor.

Sanırım en çok gün doğumlarını seviyorum. Bu en başından beri böyleydi. Peki en başı ne zamandı? İşte bu konuda biraz kafam karışık. Çok da önemli değil gerçi, çünkü gün doğumlarını izlemek zevkli ve karşımdaki engin çölün siyahtan sarıya dönüşünü gözlerken geriye kalan her şey bir miktar önemsizleşiyor. Genelde günün erken saatlerinde hiç rüzgar olmaz. Tüm dünya sessiz bir soluğa dönüşür. Nadir çıkan fırtınalar karanlık saatleri daha çok seviyor. Tıpkı zihnim gibi, aydınlık ve karanlık arasında bitmeyen bir gelgitin yaşandığı bir dünya bu. 

Çölde her şey çok net. Kafa karıştıran görüntülere maruz kalmam veya anlamlandıramadığım hareketlilikler fark etmem çok nadir oluyor. Yanlış anlamayın, çölün çok hareketsiz ve tekdüze olduğunu söylemiyorum. Aksine ona yeterli dikkati verirseniz oldukça karmaşık ve kendi içinde adeta bir organizma gibi devinen ve sürekli yenilenen yapısına şaşıp kalırsınız. Bu biraz da benim işim. Yani başka türlüsü benim için pek mümkün değil. Seçme şansım olsaydı yine bütün gün bu çölü seyretmeyi tercih ederdim herhalde. Başka ne yapılır çok bilmiyorum. Yani bundan fazlası olmalı elbet. Çöl dışında da bir dünya olmalı. Orada gün doğumları çok daha farklı olurdu değil mi? Başka yerlerde yıldızlar farklı gözüküyordur muhtemelen ya da ne bileyim belki de tilkiler başka renktedir en azından. 

Tilkiler demişken; gördüğüm her tilkiyi sayıp sınıflandırdığımı biliyor muydunuz? Cinsiyet, yaş, vücut ısısı, hareket yönü gibi bazı temel bilgiler bunlar. Esas işimin yanında çok da önemli bir sorumluluk değil. Yine de bu tilki istatistiklerinin zihnimde birikmesini, bir çizelgeye dönüşmesini ve yeni bir gün doğumundan sonra kaç tilki göreceğime dair yaptığım tutarlı tahminleri seviyorum. Tahminlerim gün geçtikçe daha da doğru oluyor. Tilki hareketliliğinin çok da rastlantısal olmadığını fark ediyorum. Günün erken saatlerinde genç erkek tilkiler daha sık görülüyor. Hava sıcaklığı belli bir düzeyin altında olursa daha yaşlı tilkiler görmek olası. Burada sayısız çıkarımımı paylaşarak sizi sıkmak istemem ama nedense bugünlerde aklımda tutabildiğim tek şey bu istatistikler. Bir de köstebekler, sürüngenler ve kuşlar var. Tabii seyrek de olsa bitkiler de manzarayı biraz renklendiriyor. Sonuç olarak dediğim gibi; tilki gözlemek yapmam gereken bir yan görev. Esas görmem gerekenler farklı. 

Kabalığımı bağışlayın lafı fazla uzatıyorum bazen. Öncelikle nerede olduğumdan bahsedeyim. Biz buraya “sınır”, gözlem noktalarımızın üzerinde yükselen bu yapıya da “duvar”  diyoruz. Çoğul konuştuğumu fark ettiniz sanırım. Evet, biz gözcülerin sayısı bir hayli fazla. Kesin konuşmak gerekirse 117 gözcüyüz. Hepsini tanıdığım ve hepsiyle haberleştiğim söylenemez ama yine de bir kısmıyla irtibat halindeyim. Doğuda ve batıda bulunan yakın gözcülerle bazen teyitleşiyoruz. Çok da ihtiyaç olmuyor gerçi. Yine de doğudaki gözcüleri biraz kıskanmıyor değilim çünkü gün doğumunu benden önce ve tamamen farklı bir açıdan görüyorlar. Duvarımız yekpare bir yapı değil. Yıllar içerisinde bir hayli de zarar gördü. Çöl rüzgarı çok serttir. Göz açıp kapayıncaya kadar duvarın bazı bölümleri yıkılır, ama biz de tam bu yüzden burada duruyoruz. Gözcü kullanmak duvarı onarmaktan daha uygun maliyetli olmalı. 

Yıkıntıların arasından sınırı geçebilecek ve geçemeyecek olanlar net bir şekilde tanımlı. Yeterli süre duvarda bulunursanız bu oldukça kolay bir işe dönüşüyor. İtiraf etmeliyim ki benim ilgi alanım esas olarak duvarın arkasına geçmeye izni olmayanlar. Tilkiler, yılanlar ve kuşlar geçiş iznine sahip. Çölün taşıdığı bazı cansız nesneler de öyle. İnsanların arada sırada sınırın ötesine ya da üzerimize gönderdikleri nesnelerin hareketleri ve hızları zaten çok belirgin ve onları durdurmak benim için pek de zor değil. Bu oldukça keyifli bir oyuna dönüşüyor bazen. Benim için günün eğlencesi.

Evet, insanlar… İnsanlar sınırı geçemiyorlar. Yani buna izin vermiyoruz. Onları durdurmak için farklı protokollerimiz var. Çok karmaşık bir şey değil gerçi. 

Gözlem noktamdan yaklaşık 2 kilometre ilerisini görebiliyorum. Yaklaşık diyorum çünkü ışık koşulları, nem miktarı ve rüzgarın taşıdığı kumlar gözlemi etkileyebiliyor. 

İşte! Tam zamanında. Bugün şanslı gününüz olmalı. Size bir örnekle açıklayayım hemen. 1870 metre ilerideler ve yaklaşıyorlar. Vücutlarının yaydığı ısıyı siz de görebiliyor olmalısınız. Henüz yaş, cinsiyet, uyruk gibi bilgileri görüntüleyemesem de bu yaklaşanlar %92 ihtimalle insan. Hareketlerini fark ediyor musunuz? Ne kadar seriler. Tilkilerin aksine çok net bir hedefe yönelmişler ve yaklaştıkları açı yakınlarımdaki bir gediği planladıklarını düşündürüyor. İstersem 50 metre sağa ve 50 metre sola gidebilirim. Bu gözlem yapmam için nadiren gerekiyor. Tam ortada durduğum sürece benden hiçbir şey kaçmaz! Batıdaki gözcü bir ileti gönderiyor, “görüyor musun?” diye soruyor. “Evet görüyorum” diyorum. “%87” diyor. “Hayır” diye düzeltiyorum, “%96”. Şimdi mesafe 1600 metre. “Tamam” diyor. “O iş sende”. Sanki demese bilmeyecektim. İstesem onları 1500 metre civarında durdurabilirim ama o zaman toplamam gereken veriler eksik kalır. 

Çölü geçmek isteyen 10 ve daha fazla sayıda insan için farklı yöntemlerimiz var. 25, 100 ve 500 için de öyle. 500’den sonra çok bir şey değişmiyor. Tek yapmamız gereken geçmeye niyetlenenleri durdurmak, sadece nasıl yapacağımız kısmında farklı protokoller devreye giriyor. Hepimiz görevimizi biliyoruz. Bugün gelenler 3 kişi olmalı. İkisi net bir şekilde görülüyor. Diğer kişiyi bazen görüyorum, bazen kayboluyor. Bu ilginç, muhtemelen arkada bir görülen bir kaybolan daha küçük yaşta. Gelenlerin aracı yok. Görüntüyü engelleyen şey ne anlayamıyorum ama acelemiz yok, birazdan her şey belli olur.

Evet bir kadın ve bir erkek. Erkek büyük ihtimalle 28, kadın 25 yaşında. 7 yaşında olanı neden göremediğimi anladınız mı? Gerdikleri beyaz örtünün bir ucunda kadın bir ucunda erkek var. Paçavrayı hararetle sallıyorlar ve yukarı kaldırıyorlar. Küçük olan bazen bu örtünün arkasında kalıyor. Sanki bu benim fark etmem için yapılan bir hareket. Açıkçası bu beni özel hissettirdi. Hemen yönergelerimi kontrol ediyorum hızlıca. Böyle bir hareket için tanımlanmış bir protokol bulamıyorum.

Şimdi iyice yaklaştılar, yüzlerini görebiliyor musunuz siz de? Yüz ifadelerindeki telaş ve korku rahatlıkla okunuyor. Bu şaşırtıcı değil, gelenlerin büyük çoğunluğunda aynı ifade var. Uyruk ve iltimas protokollerine uyup uymadıklarına bakıyorum. Tam tahmin ettiğim gibi, uymuyorlar. Küçük olanla ilgilenmiyorum. Esas durdurmam gerekenler adam ve kadın. 

Hemen mesafeye uygun kalibredeki silahımı seçiyorum ve hedeflere yöneltiyorum. Her ikisini de ilk denememde durdurmam çok büyük olasılık. Kesin konuşmam gerekirse şu an için %96.82. 

Mesafeleri 200 metreye düşüyor. 0.764 saniye arayla adam ve kadını durduruyorum. Bunu beklemiyordum işte. Seçtiğim mermi kadının içinden geçince küçük olanı da durduruyor. Protokollere bakıyorum. “Birini yanlışlıkla bir kere durdurduysan sonsuza kadar durduğundan emin ol” diyor yönerge. Arka arkaya 3 mermi daha gönderiyorum vakit kaybetmeden ve herkesin durduğundan emin oluyorum. Küçüğün hareket yönünün son anda değişmesinden kaynaklı bir hata bu. Bazen oluyor. Net konuşmak gerekirse %6. Neden bilmem; küçük kızın kadın olana fazla yakın durmak gibi bir eğilimi vardı. Gerçi artık bir önemi kalmadı. 

Uzun zamandır takip ettiğim 9 aylık tilki mermi sesinden sonra hızla güney doğuya yöneliyor. Bu hareketini “rutin dışı” olarak kodluyorum ve istatistiğe katmıyorum. 

İşte en özel an! Biz gözcüler buna “kalibrasyon” ve “hizalama” diyoruz. Her ateşlemeden sonra yaptığımız bir şey bu. 5 saniye içinde üzerinde bulunduğum kızakta 3.5 metre sağa 3.5 metre sola gidip geliyorum. Termal kameramı tam aşağı ve tam yukarı kaldırıp indiriyorum. Hızlı bir şekilde doğuya ve batıya dönüyorum ve tekrar karşıya hizalanıyorum. Doğudaki gözcüyü hizalanma sırasında bir anlığına fark ediyorum. Yükselmekte olan güneş, yuvarlak metal cisminin üzerine düşüyor. Bu noktadan bir yıldız gibi gözüküyor. Muhtemelen ben de batıdaki gözcüye aynen böyle görünüyorum. Onun kamerası şu an bana odaklanmış durumda. Muhtemelen hizalanmamı raporluyor. Şimdi raporlama sırası bende. Görüntü kayıtlarını ve kişilere dair verileri zihnimden alıyor ve kodlanmış kanallardaki adreslere gönderiyorum. Adreslerin ulaştığı noktalarda bir bozulma ya da kirlilik olmadığını teyit ediyor, verinin sağlıklı bir şekilde doğru şifreyle karşıya ulaştığından emin oluyorum. Şimdi kalibrasyonumun son aşamasındayım. Zihnim kararıyor, kararıyor, kararıyor. Tıpkı bir çöl fırtınasının aniden dinmesi gibi.

Sanırım en çok gün doğumlarını seviyorum. Bu en başından beri böyleydi. Peki en başı ne zamandı? İşte bu konuda biraz kafam karışık…

Fransız seyyah Charles Texier gözüyle XIX.yy Ankarası

Fransız mimar, arkeolog ve gezgin Charles Texier 1802 yılında Versailles’de doğdu, 1871 yılında Paris’te öldü. Texier, 1833 ve 1843 yıllarında olmak üzere iki kez Fransız Hükûmeti tarafından Anadolu’ya gönderildi. Hitit uygarlığına ait Hattuşaş ve Yazılıkaya kalıntılarını bulan kişi olması nedeniyle Texier, Türkiye’nin arkeoloji dünyasında da önemli bir yere sahip. Anadolu’da yürüttüğü kapsamlı çalışmalarını “Küçük Asya” isimli üç ciltlik kitap olarak yayımlayan Texier’in bu dev eseri, yayınlanır yayınlanmaz bilim dünyasında büyük yankı uyandırdı. İçeriği bakımından özellikle Anadolu’yu ilgilendirmesi sebebiyle Türk aydınlarının da dikkatini çeken eserin, daha Milli Mücadele devam ederken, 1923 yılında Ali Suat Bey tarafından Arap harfleriyle Türkçe’ye tercüme edilerek basımı yapıldı. O eserdeki dikkatimizi çeken notları şöyle aktarıyoruz:

Romalıların kurdukları en güzel eser, şehrin aşağı kısmındaydı. Ankara şehrinin bir hipodromu, hamamları, su kemerleri ve çok sayıda tapınakları vardı. Yunan sanatkarları, bu eserlere İtalya’dakilerde bulunmayan bir incelik ve zarafet verdiler.

Charles Texier Hitit uygarlığına ait Hattuşaş ve Yazılıkaya kalıntılarını bulan kişi olması nedeniyle Anadolu’da yürüttüğü kapsamlı çalışmalarını “Küçük Asya” isimli üç ciltlik bir kitap olarak yayımladı.

Ankara (Ancyre)

Lidyalı coğrafyacı Pausanias’a göre Ankara şehri Gordius’un oğlu Midas tarafından kuruldu ve Jüpiter tapınağında görülen gemi demiri, Rum tarihçiler zamanında, bu hükümdar tarafından keşfedilmiş kabul edilirdi.

Karyalı tarihçi Apollonius, Ankara’nın gemi demirine daha eski bir köken verir. Galler Asya’ya geldikleri zaman, Ariobarzane ve Mithridate ile savaşmışlardı. Ptolemee de bunların üzerine Mısırlılardan bir ordu göndermişti. Bu orduyu yenerek, gemilerine kadar sürmüşlerdi. O zaman Galler, gemilerin demirini bir zafer işareti olarak aldılar, getirdiler ve buna Ancyre adını vererek, şehirlerinde muhafaza ettiler; fakat daha İskender zamanında, bu şehir yine bu adla vardı. Makedonya’nın bu kralı, Gordium’dan gelerek Suriye üzerine giderken, Paflagonya milletvekili heyetini kabul etmek ve kendi hakkındaki görüşlerini anlamak için, bu şehrin önünde durmuştu. İskender’den sonra gelenlerin, zamanında Ankara şehri, Manisa savaşında Gallerden yardımcı birlikler almış olan III. Antiochus’a bağlı olmuştu. Bu şehrin adı, ilk defa Manlius’un seferi sebebiyle Romalı tarihçilerin kayıtlarında görülür. Strabon, bundan sadece Galatların bir müstahkem noktası olarak söz eder.

Galatlar hükümetinin üç başkenti Tavium, Pessinus (Pessinunte) ve Ankara idi. Bu son şehir, İmparator Ogüst (Auguste)’ün onuruna olmak üzere Sebaste adını almıştı. Neron zamanında başkent unvanını aldı.

Şehrin arması, bir gemi demiriyle sembolize edilmişti. Sikkeler ve anıtlarla ispatlandığı üzere bu, Roma İmparatorları zamanında da muhafaza edilmiştir.

Zamanın geçmesiyle bu şehir, Mithridate’e karşı olan savaşta Romalıların kaderine bağlı oldu. Pompee, bu devleti, müttefiki Dejotare’ ye verdi; Galatların Tetrarchie hükümeti, bundan doğdu. Dejotare’nin ölümünden sonra katibi Amyntas yerine geçerek MarcAntoine Kral lakabını aldı. Bu onur unvanı, Ogüst (Auguste) tarafından onaylandı. Amyntas, milâttan önce 25 yılında, Kilikya’da öldü. Oğlu Pylaemenes krallığa geçemedi ve Galatya memleketi, bir vilayet olarak Likonya ile birleşti. Ankara şehrinin bir Roma başkenti olarak parlaması dönemi, bu tarihten itibaren başlar.

Hala var olan yazılara göre Ankara şehrinin bir hipodromu, hamamları, su kemerleri ve çok sayıda tapınakları vardı. Öteye beriye dağılmış yıkıntılara yakılarak karar vermek gerekirse, bu binaların mükemmelliği, Romanınkilerden aşağı kalmaz. Fatihlerin görevlendirdikleri Yunan sanatkarları, bu eserlere İtalya’dakilerde bulunmayan bir incelik ve zarafet verdiler.

Galatya, Hristiyanlığı kabul ettiği zaman, başkentte çok sayıda kilise yaptılar. Bugün yalnız bir kilise kalmıştır; o da Ankara’nın St. Clement’i adına yapılmıştır. Bu binanın resmi ve yapım tarzı, Jüstinyen (Justinien) zamanında sonra olduğunu gösterir. Hemen hepsi Türkler tarafından tahrip edilmiş olan işlemeler ve mozaiklerle süslüydü. 

Ankara’nın Bizans dönemine ait tarihi, o kadar önemli olmayan birkaç olayla özetlenebilir. İmparator Julyen, imparatorluk elbisesini burada giydi. Ankara’dan geçerken, Julyen (Julien) çok büyük saygı gördü. Şu anda var olan zafer sütununun, bu imparator için dikildiği zannedilir. Bu sütun, kesin olarak Bizans dönemine aittir; üzerinde hangi kişiye ya da hangi önemli olaya ait bir eser olduğuna ilişkin hiçbir işaret yoktur.

Augusteum

Zamanın ve insanların verdiği zarar, eski binaların çoğunu yıkmıştır. Yalnız, Galatya hükümdarları tarafından Ogüst (Auguste)’ün ve Romanın onuruna yapılan tek bir tapınak, şimdiye kadar kalmıştır. Güzel sanatların az zaman içinde, Galatya’nın başkentinde ne seviyeye ulaştığı, bu eserden anlaşılır.

İtalya’da klasik tapınakların kapıları nadiren muhafaza edilmiştir ve sadece iki kapı vardır ve bunların detayları Ankara’dakiler kadar güzel değildir.

Mimari süslemelerinin, sütunlar ve sütun başlıkları ile dış kaplamaların kırık döküklüklerine acımakla beraber anlaşıldığına göre, gerek binanın kendi ve gerek süslemeleri, o kadar zevk ve dikkatle yapılmıştır ki eğer bu Ankara tapınağı daha çok tanınmış olsaydı, herhalde Roma mimari tarzım şaheserleri içinde ilk sınıfa girerdi.

Hacı Bayram Camii: Ortada fevkani mahvilini taşıyan kemerli geçit, solda imaret bölümü, sağda türbeye bitişik yaptırılan ahşap çatılı bölüm

XVIII. yüzyılın ortalarında “Hacı Bayram” adında bir zat, Müslümanların tahrip etmiş oldukları kiliseye bitişik bir cami yaptırdı. Bu caminin binasında, tapınağın kemerlerinden çıkan birçok mermerler kullanılmış ve Bizans kilisesi, Müslüman mezarlığına dönüştürülmüştür. Böyle güzel sanatları içeren Ankara tapınağının, bu acınacak hale gelmesinde, faillerini mi hesaba çekmeli bilmem. Zira bu güzel eser, hiç şüphesiz zamanımıza sağlam kavuşamayacaktı. Cami, tapınağı korumuştur ve bu bina, bugün asıl şeklinden çıkarak esassız bir hale gelmiş olmakla beraber, yine bir dini kurumun bir bölümü gibi saygı görmüştür. 

Bu tapınak, direğin üzerindeki Rumca kitabede isimleri geçen Galatya hükümdarları tarafından yapılmıştır. Kitabede tapınağın açılışında yapılan törenler ve kutlamalar da yazılıdır. Auguste’ün ölümünde, tapınağın ön kısım duvarındaki vasiyetnamesi de Latince ve Rumca olarak kaydedilmiştir. 

Bu kitabe, eski zaman insanlarının dini tören hakkındaki bilgilerini içeren tek eser olma önemine sahiptir: “Galatlar halkı, resmi açılış adaklarını sunduktan sonra bu tapınağı ilahi Auguste ve Roma tanrıçasına armağan etti… Gösteriler düzenledi, ziyafetler verdi ve üç yüz çift gladyatör dövüştürdü.Şar arabaları ve atlılarla yarışma yaptırdı; boğa dövüşüyle bir de av yaptı. Şehrin yanındaki Sebasteum’un (yani Auguste tapınağının) inşa edildiği, genel toplantıların ve at yarışlarının yapıldığı araziyi, tapınağa ayırdı.

Romalılar, Galatlara tiyatro, oyun ve koşu zevkini getirdiler. Roma’da daha hararetli bir şekilde yapılan bu kutlamalar, doğu ile Roma arasındaki ilişkileri artırıyordu.

Ankara’nın Augusteum’unu en değerli eski eserler sırasına geçiren sebep, Auguste’ün tunçtan iki levha üzerine yazdırarak Roma’nın ateş tapınaklarının korumasına bıraktığı ünlü vasiyetnamesini içerir olmasıdır.

1834 yılında Hacı Bayram’ın torunlarından birisi tapınağın geriye kalan kısmını yıkarak taşlarıyla evinde özel bir hamam yaptırmak kötü düşüncesine kapılmıştı; fakat bu düşünce uygulamaya konulmadı; yalnız güney taraftaki cepheden birkaç taş çıkarılmıştı. 

Texier, Ankara gezisinde tapınağın yıkılacağına dair bilgisini alınca gezi sonrası hemen Fransa Eğitim Bakanlığı’na olayı rapor eder. Bir sene sonra kendisi gibi araştırmalar için İzmir’de bulunan İngiliz jeolog William John Hamilton’a durumu anlatır, yardım ister. Osmanlı yönetimine yapılan uyarılar sonrası bu yıkımdan vazgeçilir. Augustus Tapınağı kurtulur.

Ankara’nın yeni kurucusu gözüyle bakılan Auguste için bir tapınak yapmakla yetinemeyen Galatlar, imparator Nerva, Trajan ve ıcalla için de tapınaklar inşa ettiler. Ermeni mezarlığındaki bir kitabe Antonin’e ait bir tapınaktaki heykellerden birine benzer.

Kale

Şehir doğudan batıya doğru genişleyen bir tepenin üzerindedir. Bu tepe volkanik bir kayadır. Asıl hisar, bu kayanın tepesini süsleyerek surları dağın orta yerlerine kadar inerdi. Kuzeyde Engürü Suyu, dağın eteklerini dolaşarak batıya doğru akar ve sonra Sakarya nehrine karışır.

Galatia Roma eyaleti olduktan sonra surlar aşağıdaki ovaya doğru uzanmış ve tepe üzerindeki kısımları tekrardan desteklenerek büyük bir sitadel oluşturulmuştur. Roma hamamının kalıntıları hâlâ tanınabilir bir haldedir. Bu harabeler bugünkü şehrin dışında kalmaktadır. Çift sıra surlar hâlâ yerindedir fakat şehre yöneltilmiş olan birçok saldırının izleri görülmektedir ve duvarların birçok yeri antik abidelerden alınmış parçalarla tamir edilmiştir. Surların önünde hendek bulunmamaktadır. Surlar arazinin kıvrımlarını takip etmektedirler ve bu yüzden bazı noktalarda vadi seviyesinden yüzlerce metre yükselirler. 

Kale duvarlarında bol miktarda kişilerin anısına yapılmış ve yüceltici steller bulunmaktadır. Sur duvarlarında aşağıdan yukarıya kadar şehrin idari olaylarını betimleyen yazıtlar yer alır. Romalıların inşa ettiği en güzel yapılar şehrin aşağı kısımlarında bulunmaktadır

Ankara şehrinin, ilim dünyasına en çok tarihi belge verenlerden birisi olduğu şüphesizdir. Bunun üzücü olan tarafı, kale yakınında her gün bulunup çıkarılan eserlerin çoğunun ya büsbütün kırık olması ya da bir sanat tarihçi görmeden önce yok olmasıdır. Çevredeki bütün eserler, Roma mimari tarzındaki şekli bozulmuş parçalarla doludur. 

Kalenin duvarları, hemen hemen tamamen eski eserden oluşmaktadır. Duvarların kaidesinden tepesine kadar her tarafında, az çok korunmuş hâlde kalmış kitabe parçaları görülür. Memleketin yönetimiyle ilgili bilgileri içeren bu parçalar, bir yere toplanınca, eski yazarların bıraktıkları yetersiz belgelerin tamamlanmasına hizmet ederler. Bir hatıra ve dirinin onuruna yapılan dikilitaşlar, orada bol miktarda bulunur. Üzerlerinde bulunan yazılar, bugün görülebilir durumdadır.

Şimdiki Şehir ve Sakinleri

Yüzyıllarca yabancı işgalinden sonra, ilk halkın Osmanlı kanıyla karışması sebebiyle, önemli bir değişim geçireceği açıktır. Böyleyken Ankara’da ikamet etmiş olan Avrupalılar, buranın yine özel bir çehreye ve özelliğe sahip olduğuna dikkat etmişlerdir. Gal kanı, buranın kumral sakallı ve mavi gözlü birçok insanında görülür.

Kelt dili ise Gallerin Asya’da yerleşmelerinden birkaç yüzyıl sonra bile korunmuş halde kalmıştı. 

Onca savaş ve talan yaşamasına rağmen Ankara şehri, Küçük Asya’nın yine de en kalabalık şehirlerinden birisidir. Bu şehir, nispeten rahatlık içinde olmasını, iyi bir yerde olmasına borçludur. İklimi olağanüstü sağlığa elverişli, toprağı verimli ve özellikle tüyleri farklı bir güzelliğe sahip olan keçilerinin sayısız sürüleri, şimdiki nüfusunun iki mislini zengin etmeye yeterlidir.

Memlekette yapı taşı var ise de genel âdet, evleri çiğ kerpiçle yapmaktır. Bu tür bina, eski zaman tarzım en geri dönemine kadar gider. Babil, Ninova şehirleri böyle yapılmış ve bu metot İran, Asur ve Kapadokya’ya kadar yayılmıştır. Bundan başka, binaların dışına hiç itina etmediklerinden, şimdiki Ankara sokakları, diğer yeni şehirlerin tersine, hüzünlü bir görüntü sergiler. Şehrin halkı Türk, Ermeni, Rum ve bir de kilise açmaya izin almış olan bir miktar Ermeni Katoliği’nden oluşur. Bunların toplamı, yirmi sekiz bin tahmin olunuyorsa da şehir, bundan daha fazlasını alacak kadar büyüktür. Bütün büyük ticaretler, Hristiyanların elindedir. Şehir, her yıl serasker paşaya hediye olarak yüz elli bin guruş kadar bir para gönderir; bu paranın en büyük kısmını Hristiyanlardan tahsil ederler.

Müslüman olmayan halkın şikayet sebebi, yalnız bu para değildi. Mütesellimlerin şarap üzerine koydukları vergiyi her yıl artırmaları ve padişahın bundan haberi olmaması da ayrı bir şikayet sebebiydi.

Aslında vergi sistemi kötüdür. Arazinin yükümlülüğü, yalnızca verdiği ürün açısındandır; nadasa bırakılarak dinlendirilen arazi, hiçbir şey vermez. Emlak vergileri çok azdır.

Müslümanlarda bir aile reisi öldüğü zaman, mirasını dağıtmaya molla ile kadı görevlidir. Ölenin karısı sekizde bir ve kızları, oğulların yarısı pay alma hakkına sahiptirler. Ölenin eğer çocuk kardeşi kalmışsa, mirasa girmemek üzere bakılması, o ailenin ortak mükellefiyetine aittir.

Burası kadar hırsızı az bir memleket yoktur. Evlerin kapıları şöylece kapanmış olduğu halde, burada uzun süre ikâmetim sırasında, bu tür olaylardan söz edildiğini hiç duymadım. Burada sanayinin gelişmesine engel olan en büyük zorluk, memleketi yönetenlerin de idare edilenlerin de yeni bir tarzı kabulden korkmalarıdır. Şehrin etrafındaki doğal su akışı çok elverişli olduğu halde, bunu harekete geçiren güç olarak kullanıp bir fabrika kurmayı, hiç kimse düşünmemiştir. Bu şekilde burada pamuktan, yünden, çok bol olan ketenden her tür kumaş yapılabilirken, bu iş ya elle yapılır ya da bunlar, ham madde olarak ihraç edilir. Geçen yüzyılda, burada çok sayıda yabancı kuruluşu varken, şimdi hiçbiri kalmamıştır. O zaman yirmi beş bin balyadan çok kumaş, çorap vb. gibi yünden yapılma eşya ihraç edildiği halde, bu ihracat şimdi beş bin balyaya çıkamaz. 

Ankara paşasının yönetiminde, yüz seksen köy vardır. Bunların toplam nüfusu seksen beş bindir; göçebe takımı bu hesap içinde değildir.

Silahlı kuvvet, çok sınırlı sayıdadır. Bununla beraber paşa, voyvodaları aracılığıyla, Frigya’nın merkezine otuz bin kişilik bir ordu toplayabileceğini söylüyordu. Bize hükümet memurları tarafından verilen bu rakamlara göre, Küçük Asya’nın ortasındaki nüfusun ne kadar zayıf olduğu anlaşılır.

Kaynakça:

Seyyahların Gözüyle Ankara – Ankara Kalkınma Ajansı – 2017

Yabancı Seyyahların Gözlemleriyle Roma ve Bizans Dönemi’nde Ankara – Dr. H. Sinan Sülüner – Ankara Araştırmaları Dergisi (VEKAM)

Konut hakkını talep etmek-kenti talep etmek*

Diyarbakır Sur: Mahalleye Son Bakış / Foto: Sertaç Kayar

Sırtı bize dönük olduğundan yüzü görünmüyordu. Okulun bahçesindeki çitlerden birine tutunarak kendini yukarıya çekmiş ötelere bakmaktaydı. Bilmeyen biri, orada gördükleri karşısında değil de düşmemek için ellerini çite öyle sımsıkı geçirdiğini düşünebilirdi. Beyaz örtülü başını uzattığı alanın ön planında yıkık evler, molozlar, gerilerde ise  bir çan kulesi ile minare seçiliyordu. Fotoğraf sanatçısı Sertaç Kayar, Diyarbakır Sur’un yasaklı mahallelerinden birinde, oy atmaya gelen (2019 yerel seçimleri)  ve okulun bahçesinden mahallesinin son haline bakan yerinden edilmiş Surlu bir yaşlı kadını görüntülemişti. Sırtı bize dönük olduğundan yüzünü göremesek de o yüzdeki ifadeyi tahmin edebiliyorduk. O ifadeyi, işyerinin penceresinden molozlar içindeki mahallesine bakarken Küçükçekmece Ayazmalı Kasım’ın; Sulukule’de acele kamulaştırmayla gasp edilen eviyle vedalaşan Gülsüm Abla’nın; 20’lerinde gelin geldiği Ayvansaray Tokludede’yi 60’larınde terk i diyar ederken Hürri Abla’nın ve bil cümle dönüşüm / yenileme alanındaki bilcümle isimsiz sürgünün yüzlerinde okumuştuk. Dikmen Vadi’den, Beyoğlu Tarlabaşı’na Gaziosmanpaşa Sarıgöl’e, Ataşehir Küçükbakkalköy’e, Üsküdar Kirazlıtepe’ye, Muş’un Kale mahallesinden, Batman Hasankeyf’e, Olimpiyatlarla yerle yeksan edilen Rio favelalarından, kentsel yenilemeye yenik düşen Londra sosyal konutlarına, deprem, tsunami, sel ertesi Haiti’den, New Orleans’a, gezegenin hemen her yerinden tanıyorduk. Ve aslında o ifade, en temel sosyal ekonomik haklardan biri olan konut hakkının ihlalinin, kimi zaman baskı ve şiddetle, kimi zaman kent güzelleştirme /yenileme adları altında veya mega projeler eliyle, olmadı Olimpiyatlar, dünya kupaları gibi mega etkinlikler bahanesiyle, ya da felaket kapitalizmiyle, kimi zaman da bizzat yasalar vasıtasıyla yüzlerimize nakşedilmesiydi.

Evsizlik ve kamyonette yaşam / Foto: Derin Yoksulluk Ağı

Konut neydi?

Peki konut neydi? Konut, sadece bir konut demek değildi. Konut, mahalleydi, yaşam alanıydı, kente tutunmaktı; ekonomik ilişkilerdi; gündelik yaşam, sosyal ağlar ve komşuluktu; toplumsalın inşasıydı, dayanışma kadar çatışmaydı; kentte var olabilmekti; kolektif hafızaydı; mekana aidiyet, kendini emniyette hissetmekti ve daha sayamadığımız nicesiydi. Tam da bu nedenle, konutun kaybı sadece bir binanın kaybıyla sınırlı değildi. Ve işte o yüzden, salt binalara odaklanarak konut sorununu teknik bir probleme indirgeyen ve mühendislik araçları ve teknolojik vasıtalarla çözüm arayanlar ile tüm o TOKİ pokiler hiçbir zaman çözüm olamayacaklardı çünkü konut sorunu teknik bir sorun değildi. 

Konut, özel yaşamın gizliliği, ailenin ve özellikle kadının ve çocuğun korunması demekti. Eğitim, sağlık, çalışma / istihdam gibi ekonomik ve sosyal haklardan vatandaşlık haklarıyla siyasi haklara kadar uzanan geniş bir yelpazeydi. Hepsinin ötesinde, BM Genel Kurulu’nun 8 Ağustos 2016 tarihli 71. Oturumunda (69b) altı çizildiği üzere, konut, yaşam hakkı demekti: “Yaşanan tecrübeler, yaşam hakkının güvenli bir yerde yaşama hakkından ayrılamayacağını göstermektedir…evsizlik ve devasa ölçekte yetersiz ve yaşamaya elverişsiz konut, konut hakkı ve yaşam hakkının kabul edilemez ihlalleri olarak görülür ve böyle ele alınır.” Pandemi, bu saptamanın gerçekliğini,  4 yıla kalmadan 2020 başında, tüm dünyanın yüzüne çarpacaktı. Konuta erişim artık bir ölüm kalım meselesi olmuştu. 

Konut sonra ne oldu?

Toplumsal ihtiyaçların ekonomik ihtiyaçlara feda edildiği, her şeyin ekonomik getiri üzerinden değerlendirildiği neoliberal sistemde konutun kullanım değeri tedavülden kaldırılmış, temel bir insan hakkı olan konut, bir metaya hatta finans varlığına dönüştürülmüş, toplumsal değeri de ekonomik değere indirgenmiştir. Ünlü Marksist kuramcı David Harvey, konutun artık ikamet amacıyla değil bir meta olarak küçük bir azınlığı daha da zengin etmek için üretildiğini belirtmekte, insanların içinde yaşaması için değil yatırım yapması için kentler inşa ettiğimize dikkat çekmektedir: “…her çeşitten zengin ahaliye yönelik, onların içlerinde yaşamayacakları, sadece paralarını yatıracakları lüks konutlar üretirken, aynı zamanda ödenebilir fiyatta konut eksikliği krizi ile de karşı karşıyasınız.” Nitekim, başta New York, Londra, Paris olmak üzere küresel merkezlerde, yatırım amaçlı alınıp atıl bekletilen konut sayısında patlama yaşanırken kullanılmayan ev sayısı, evsizlerin sayılarını aşmaktadır.  23 Şubat 2014 tarihli The Guardian, AB ülkelerinde 4.1 milyon evsize karşılık 11 milyon boş konut bulunduğunu belgeleyerek bunu bir skandal olarak nitelendirmiştir. Pandemi ve daralan küresel ekonomiyle birlikte bu uçurumun daha da açıldığını düşünebiliriz.

Küresel emlak ve finans şirketleriyle, emekli fonları, hedge fonlar (yüksek riskli yatırım fonu), akbaba fonlar gibi sürü sepet küresel yatırım fonu günümüzün görünmez ev sahipleridir. Nasıl bir paradokstur ki bu fonlarda emekli aylıklarını işleten emekliler, hiç farkına varmadan, dünyanın başka bir yerinde başka emeklilerin yerlerinden edilmelerine sebep olmaktadırlar! Önce 2008 krizi, şimdi pandemi, küresel emlak, finans şirketlerinin değirmenlerine su taşımaktadır.  Berlin’de kiralar erişilemez olmuştur çünkü kentteki 280,000 konut, sadece üç şirkete aittir. Gezegen boyu konut stoklayan, arttırdığı kiralar ve yükselttiği konut fiyatlarıyla, alt gelir grupları nüfuslarını yerlerinden eden Blackstone, Çin’e bile girmiştir. Bu aktörlerin egemen olduğu sistemde, konut, salt bir kazanç ve spekülasyon aracına, alınır satılır bir metaya veya borsada bir finans varlığı olarak “değerli” bir kağıt parçasına dönüşmüştür. Konuttan baktığımızda karşımızda adaletsiz, vicdansız bir gezegen bulunmaktadır. Ve bu yüzdendir dünya üzerinde süregelen kira grevleri, kiraların dondurulması için protestolar, tahliyelere moratoryum talepleri, boş konut işgalleri, kamulaştırma referandumları ve bil cümle sivil itaatsizlik eylemleri. 

Türkiye’nin konut hakkıyla imtihanı

Küresel emlak finans şirketleriyle fonlarını Türkiye’de henüz görmesek de –ya da elimizde veri olmadığından bilemesek de– süreç farklı değildir. Konutta arz fazlası, üst gelir gruplarına yönelik yatırım amaçlı lüks projelerden kaynaklanırken asıl ihtiyaç sahibi alt, alt-orta gelir gruplarına yönelik ödenebilir şartlarda yaşamaya elverişli konutlarda arz yetersizliği vardır. İstanbul Planlama Ajansının (İPA) “Konut Sorunu Araştırması: İstanbul’da Mevcut Durum ve Öneriler” başlıklı raporuna göre, 2020 sonu itibariyle İstanbul’da yaklaşık 6 milyon 400 bin kayıtlı mesken bulunmakta ve bunların yaklaşık 4 milyon 400 bininde ikamet edilmektedir. Bu veriler ışığında, mevcut kayıtlı ikameti olmayan mesken sayısı 1 milyon 800 bindir.

Uluslararası insan hakları mekanizmalarında tanımlanan “Yaşamaya Elverişli Konut Hakkı” kriterlerini TOKİ’nin niteliksiz konutları karşılayamadığı gibi “kira öder gibi ev sahibi olmak” TOKİ’nin aylık kredi taksitleri karşısında asgari ücretle geçinenler için hayaldir.  Konut giderleri, sadece konut kredisi taksitlerini veya kiraları değil, apartman / site aidatı, doğalgaz, elektrik, su gibi hizmetler de eklenerek hesaplandığında alt, alt-orta gelir gruplarının ödeyemeyecekleri bir toplam tutmaktadır. TÜİK 2018 verilerine göre, konut ve kira/kredi harcamaları giderlerin ilk sırasında yer alarak hane halkı bütçesinin %23.7’sini oluşturmakta ve bu harcamaların aile bütçesine oranı  alt gelir gruplarında %31.4’e çıkmaktadır. Pandemiyle birlikte kiraların tavan yaptığı, ekonomik gidişat karşısında doğal gaz, elektrik, su gibi hizmetlerin zamlandığı ancak ücretlerin yerinde kaldığı, işten çıkarılmaların hızlandığı göz önüne alınırsa, bugün karşımızda çok daha vahim bir tablo vardır. 

Yine TÜİK ile devam edersek, 2018 yılına ait “Hanehalkı Tüketim Harcamaları” verilerini 2002 verileriyle karşılaştırdığımızda, ev sahipliği oranının düzenli olarak düştüğünü, buna karşılık kiracılık oranının düzenli yükseldiğini görmekteyiz. 2002’de nüfusun %73’ü kendi evinde otururken, 2018’de oran %56.2’ye inmektedir. Aynı dönemde, kiracılık %18.7’den %28.5’e yükselmiştir. Yoksul kesimler ve alt gelir grupları göz önüne alındığında oranlar artmaktadır. Gidişatın bir nedeni rantsal dönüşüm politikalarıyla yerlerinden edilen mahallelilerin kiracı nüfuslara katılması ise bir diğer nedeni, sosyal konut arzının yetersizliği ve lüks konut odaklı politikalardır. Sisteme giren yeni nüfuslar, ekonomik olarak konuta erişememektedir. Bu verilere dayanarak yirmi yıl sonra kiracıların ev sahiplerini geçeceği öngörülmektedir. Öte yandan, yine İPA’nın araştırma sonuçlarına göre pandemi döneminde, sadece bir yıl içinde, İstanbul’da kiralar %66 artmıştır. Dolayısıyla, kiracılar, daha bugünden başlarını sokacak ucuz kiralık bulamazken 20 yıl sonra nasıl bulabileceklerdir?! Resmi konut politikaları, konut hakkını önceleyen bir şekilde değiştirilemezse, yakın gelecekte evsizlerden oluşan kentlerle baş etmek zorunda kalacağımız kesindir.

Gidişatın bir başka kaygı verici veçhesi, kullanım biçimi olarak sadece mülkiyete bağlı konutun teşvik edilmesi ve kiralık, kooperatif, işgal gibi tüm diğer kullanım biçimlerinin, özelleştirmeler, yasalar, kredi teşvikleri, mortgage gibi araçlarla ve ayrıca enformel konut alanlarına yönelik şiddet kullanımıyla sistemden dışarı atılmaya çalışılmasıdır. TOKİ’nin meşhur sloganı, “kira öder gibi ev sahibi olmak” bile devletin mülkiyet odaklı konut politikasının tescilidir. Onlarca yıl yerleşik gecekondu mahallelerine yönelik zorla tahliye-yıkım-zorla yeniden iskan ya da zorla TOKİ’leştirme, bu mülkiyet odaklı konut politikalarının ihlal ve mağduriyetlerle dolu sonuçlarıdır. Nüfuslar, 15-20 yıl boyunca ödeyemeyecekleri miktarlara mahkum edilmekte, konut kredisi taksitlerinin köleleri olmaktadırlar. Sosyal kiralık konut, Türkiye’nin konut politikalarına neredeyse hiç girmemiştir. Alt gelir grupları ve kent yoksullarına yönelik sosyal kiralık konut seçeneği konut politikalarında yer almalı, salt mülkiyet odaklı konut politikalarından vazgeçilmelidir. Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın Ekim 2020’de açıkladığı ayda 100 TL’ye kiralık konut arzı konut hakkı açısından tarihi bir adım olup örnek alınmalıdır.

Bu bağlamda, dinci neoliberal iktidarın tarikat yurtlarıyla özel yurtlar arasında 40 katır-40 satır ikilemine sıkıştırdığı öğrencilerin bugün parklardan, kentsel kamusal alanlardan, üniversite önlerinden seslendirdikleri konaklama / yurt talepleri, aslında, eğitim hakkının da ayrılmaz parçası olan yaşamaya elverişli ve ödenebilir şartlarda barınma / konut hakkı talebidir. Alt gelir gruplarına sosyal konut sağlamak üzere yola çıkan ama tam aksine yoksuldan alıp varsıla veren; gayrimenkul yatırım ortaklıkları vasıtasıyla bil cümle lüks proje gerçekleştirirken ödenebilir şartlarda yaşamaya elverişli konut ve barınma üretmeyen TOKİ’nin –ve TOKİ vasıtasıyla devletin– kamucu konut politikalarına döndürülmesine yönelik bir mücadele hattı açılmıştır. Ayrımcı konut politikalarıyla emekçileri kentlerden püskürtülen sendikalardan, dönüşüm alanlarında konut hakları ihlal edilen mahallelilere; sosyal kiralık konut  bulamadıkları için evsizlik riskiyle karşı karşıya nüfuslardan, ne kiralık, ne de mülk, konuta erişemeyenlere, aileleri yanına sığınan genç nüfuslara, bölünen ailelere… bir çok ihlale değen bu mücadele hattı, kamucu konut politikalarını hayata geçirmek için ortaklaştırılmalıdır. 

Üsküdar Kirazlıtepe Mahallesinde yıkımlar ve zorla tahliyeler / Foto:Nazmi Algan

Konut  sorunu sınıfsaldır, ikamet politiktir 

Yaşadığımız mekanlara dayatılan tepeden inme projeler, yaşam alanlarımızı değişim değerleri üzerinden dönüştürülecek arsalar olarak sermayeye pazarlar, dünya emlak fuarlarında kurulan tezgahlarda satışa sunarken hepimizin hakkı olan bir yaşam tarzından bizleri kopartıp geride kıyımlar, hasarlar, yaralı bireyler ve topluluklar bırakmakta. Her ne ad ve biçim altında olursa olsun kentsel dönüşüm, alt gelir grupları ve emekçi mahallelerine karşı açılmış bir savaştır; yıkımlar ve zorla tahliyeler de silahları. Konut politikaları ve planları, ideoloji, güç, sınıf, etnisite, ırk, azınlıklar üzerinden okunabilir. Bu politika ve planlar, statükonun yeniden üretimini sağlayabilecekleri gibi kentin merkezinde kimlerin ve hangi sınıfların kalacağını, hangilerinin kentten kovulacaklarını da  tayin ederler. Bir devlet politikası olarak zorla tahliyeler ve “temizlemeler” (mahalle yıkımları), savaş silahı, etnik temizlik ve nüfus transferleri amacıyla da kullanılabilir; ya da, terörle mücadele adı altında yıkım ve zorla tahliyeler meşrulaştırılarak istenmeyen grupların, sınıfların, etnik aidiyetlerin merkezden tasfiyeleri gerçekleştirilebilir. 

Buna karşın, bir kentte yerleşik olmak ya da ikametgah, o kentte kimlerin varlık göstereceğini tayin eder. Kente dahil olmayanlar, kentin hizmet ve olanaklarından faydalanamayacakları gibi kentin değişimi ve dönüşümü üzerinde irade gösteremezler; dahası, içinde yer almadıkları bir kente dair tahayyülleri ve gelecek beklentileri olamaz. Konut ve ikamet,  son kertede kentte kimlerin var olacağını, o kentin kimlerin kenti olacağını, kentsel mekanları kimlerin üreteceğini ve yeniden üreteceğini tayin ettiğinden konut sorunu sınıfsal bir sorundur ve ikamet de politiktir. 

Başakşehir Güvercintepe’de yıkımlar / Foto: Yasin Serindere

Son söz : “Konut hakkı olmadan kent hakkı olmaz”

Konut sadece bir konut demek değildir, konut sistemdir diye bitirelim. Bugün gezegen boyunca evsizlerin artması, alt gelir gruplarının elverişli şartlarda konuta erişimlerinin olanaksızlaşması, sistemin düzgün çalışmamasından ya da aksaklıklarından kaynaklanmamaktadır. Paradoksal olarak, bu ihlal ve mağduriyetler, sistemin planlandığı şekilde, hatta gayet mükemmel çalıştığını göstermektedir çünkü sistem, konutun ve kentin değişim değeri üzerinden yürümekte, konutu ve kenti metalaştırarak, finansallaştırarak birikimini sağlamakta ve böylece kendini yeniden üretmektedir. Konut, ekonomiyi çeviren ve sistemi ayakta tutan çarkın önemli bir dişlisidir. Öyleyse, yaşam alanlarını, sistemi ayakta tutacak, yeniden üretecek metalara, finans varlıklarına dönüştüren ve alt, alt-orta gelir grupları ile kent yoksullarını, emekçileri  ve öğrencileri, kent merkezlerinden kovan bu gidişata karşı konutun ve kentin değişim değerine karşı kullanım değerini savunmak, sisteme kısa devre yaptırabilecek  önemli bir  mücadele hattıdır. 

Kent üzerinde son sözü, o kentte konut hakkını kazananlar söyleyecektir. Harvey’in  altını çizdiği üzere konut hakkı olmadan kent hakkının talebi olanaksızdır.

Dipnotlar:

* 2 Eylül 2019 tarihli Yerel Siyaset (İstanbul) gazetesinde yayınlanan daha kısa metnin yeniden düzenlenmiş ve güncellenmiş versiyonudur.

1 https://twitter.com/Sertac_Kayar/status/1112337248358416388

2 Video: David Harvey: Slums & Skyscrapers: Space, Housing and the City Under Neoliberalism (Gecekondular ve Gökdelenler, Neoliberalizm Altında Mekan, Konut ve Kent),  ( 2015, 28 Temmuz). http://davidharvey.org/2015/07/video-david-harvey-slums-skyscrapers-space-housing-and-the-city-under-neoliberalism/

3 Scandal of Europe’s 11m empty homes (Avrupa’nın 11 milyon boş konut skandalı). The Guardian, (2014, 23 Şubat). https://www.theguardian.com/society/2014/feb/23/europe-11m-empty-properties-enough-house-homeless-continent-twice

4 “İstanbul Planlama Ajansı Konut Raporunu Açıkladı.” Yapi.com.tr , (2021, 18 Eylül).   http://www.yapi.com.tr/haberler/istanbul-planlama-ajansi-konut-raporunu-acikladi_187119.html

5 Bknz: BM Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar Komitesi 4 Numaralı Genel Yorum: Yaşamaya Elverişli Konut Hakkı.Yaşamaya yeterli / elverişli konut hakkı, asgari 7 kriter altıda açılmaktadır. Ödenebilir konut bunlardan biridir:  Lema Uyar, Birleşmiş Milletler’de İnsan Hakları Yorumları-İnsan Hakları Komitesi ve Ekonomik, Sosyal Kültürel Haklar Komitesi,1981-2006 İstanbul Bilgi Üniversitesi 2006 142-151

https://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr/media/uploads/2016/05/05/BMde_Insan_Haklari_Yorumlari_1981_2006.pdf

6 “İstanbul Planlama Ajansı Konut Raporunu Açıkladı.” Yapi.com.tr , (2021, 18 Eylül).   http://www.yapi.com.tr/haberler/istanbul-planlama-ajansi-konut-raporunu-acikladi_187119.html 

7 Pandemiyle birlikte iyice zorlaşan yaşam şartları karşısında ebeveynleri yanına sığınarak ayrı evlerde yaşamak zorunda olan çiftler ya da çocukları yanına paylaştırılan yaşlı çiftler. 

8 David Madden ve Peter Marcuse, (2016). In Defense of Housing; Verso: London ( 1-16).