Kentsel dönüşüm olgusunda ilk önce toplumsal bir yitim söz konusu çünkü mevcut serbest piyasa düzeni dönüştürülen metanın değerini artırıyor. Dolayısı ile değerinin artacağı bilinen binalar da dönüştürülmeye başlanıyor. Kira veya satış bedelleri yükseliyor. Böyle olunca da kentsel doku içinde belirli bir yapıya sahip mahalleler hızla dönüşüyor. Eski sahipleri ve kiracılar bölgeden uzaklaşıyor. Biz buna soylulaştırma diyoruz. Kelime anlamının tersine olumsuz bir anlam yüklüyoruz bu duruma. Kısaca mevcut konut stoğunun değişmesi durumu, sosyal dokunun da dönüşüme uğraması anlamını taşıyor. Kullanıcıların kültürel tercihleri doğrultusunda değil zorunlu ekonomik süreçler nedeniyle olması söz konusu. Bu durum mahalleler içindeki yerleşik ilişkileri, bağları yapı bozumuna uğratıyor. Bu artık yepyeni bir ilişkinin kurulması anlamına geliyor. Bu ilişkiler uzun bir zaman sürecinde oluşuyor. Kuşaktan kuşağa, anılarla, belleklerle, toplumsal, kolektif belleğin oluşturulmasıyla gerçekleşiyor. Eğer kısa süreli, sert, radikal dönüşüm gerçekleştiği zaman ki -kentsel dönüşüm projeleri bu etkiye neden oluyor- bu birikimsel, kültürel yapı bir anda sıfırlanıyor. Yeni kimliğin oluşumu için ise uzun yıllar gerekiyor. Bu süre içinde mahalle sahipsizleşiyor, geçicileşiyor. İnsanların aidiyet hissetmediği dolayısıyla benimsemediği, sahiplenmediği çevreler oluşuyor. Bu durumu mahallenin sınıfsal yapısından bağımsız olarak gerçekleştiğini söyleyebilirim. Bölgenin değişim değerinin güçlenmesi ise öncelikle doğal yapının, yeşil alanların yitimi ile destekleniyor. Yani dönüşüm, kamusal altyapının yitimi pahasına oluyor. Kentsel dönüşüme uğrayan bir parsel içinde kesilen tek bir ağaç yalnızca o parsel için değil çevresindeki toplam peyzaj dokusunun da yitimine neden oluyor. Yani ağaçların zaman içerisine yayılan bu kayıpları tüm mahallenin hatta kentin alt parçasının değersizleşmesi anlamına geliyor. Sonuç olarak özel mülkiyetteki değer artışı kamusal alandaki değer yitimine neden oluyor diyebiliriz. Bu her zaman böyle mi olmalı? Hayır böyle olmak durumunda değil. Yurtdışındaki planlama kurumları ise konuyu geniş kamusal yarar ve kentli hakkı perspektifiyle ele aldığı için parselinizdeki ağacınız üzerinde komşunuzun da hakkı olduğunu savunuyor. Neden hakkı? Başka ağaçlarla birlikte yarattığı ekolojik etki sebebiyle. Tek bir ağacın yitimi bile tüm kentin olumsuz etkilendiği düşüncesi hakim. Planlama kurumunun yalnızca kentsel rantı paylaştırma olarak algılanmadığı aynı zamanda kamusal değer yaratabilen bir kurum olarak algılandığı ülkelerde ise kent planlaması çalışmalarında özel mülkiyetteki değer artışı ile kamusal alandaki yaşama dair altyapının yalnızca korunması değil güçlendirilmesi ve geliştirilmesi anlamında da bir denge mekanizması ortaya çıkıyor. Bizde planlama yalnızca imar planı demek yani yapılaşma demek. Yapılaşmaya endekslenildiği için kamusal altyapının değer artışının değil değer kaybının kontrol edildiği bir yapı haline geliyor. Dolayısıyla sorun sistematik yani kurumsal hale geliyor. Yeterli kurumsal altyapımızın olmaması nedeniyle kamusal üretim aracı olan planlama, bu sorunun aracı haline geliyor, bu olumsuz sürece alet oluyor.
Parselinizdeki ağacınız üzerinde komşunuzun da hakkı olduğunu bilmelisiniz.
İlgili kurumların bilgi birikiminin ötesinde görgü düzeyinin de yeterli düzeyde oluşması gerekiyor.
Yerel yöneticilerimizde “başka bir kentsel yaşam, başka bir kentsel doku olanaklı” fikrinin ortaya çıkması gerekli mutlaka.
Başka bir kamusal yaşam mümkün!
Sorumluluk sadece yerel yönetilerde değil tabii ki, akademi de bu sürecin önünü açmıyor.
Türkiye’de sıkça söylenen üniversite- sanayi işbirliği kavramının sadece sanayicilerle kalmaması, pratik anlamda yer alan her türlü üretici aktör ile bu ilişkinin geliştirilmesi gerekli. Böyle bir tahayyül oluşmadığı için müteahhitin kafasındaki klasik konut üretim modelinin dışına çıkılamıyor. Yeni modeller yaratılamıyor.
İlla devrim yapmanıza gerek yok bunun için. Yeterli kurumsallaşma, bilgi, görgü, yasal statü vb olanaklar zorlandığı zaman alternatif modellerin arayışına neden girilmesin diye düşünüyorum.
Mevcut üreticilerin ki bunlara mülk sahipleri de dahil, bu arayışı neden göze alamıyorlar? Yani neden daha az katlı, yatay ve boşluklu bir kentsel yapı düzeni yaratılamasın? Çünkü bir risk faktörü var.
Mevcut piyasa mekanizmaları içinde bir maliyet analiziyle bunun yeterince olanaklı görmediği zaman özel sektör aktörleri de buna yanaşmıyor.
Bu noktada iki şey önemli; Birincisi, büyük inşaat şirketleri. Bunların bazı örnek pilot projeler ile desteklenmesi gerekiyor kamu tarafından. Öyle ki gerçekleştirdikleri alternatif projeler bir prestij ögesi haline gelsin. İkincisi, küçük müteahhitlerin proje destekleri ile önünün açılması gerekiyor ve tabii ki mülk sahiplerinin de bahsettiğimiz değerleri korumaya yönelik taleplerinin ortaya çıkması gerekiyor. Mülk sahiplerinin doğrudan talep etmesi çok önemli. Hem belediyelerden hem firmalardan. Alternatif tasarım modellerinin kamusal alanda tartışılması gerekiyor. Bu bilince varılması için de kolektif örgütlü bilinçlenme ve talep unsurunun öne çıkması gerek. Yerel aktörlerin bu konuda aktif çalışmasının önemi ortaya çıkmaktadır.
Kent içindeki ağaçlarla neden Orman Bakanlığı ilgileniyor, belediye varken? Belediye varken kent ile ilgili sorunlara neden müdahil olunmaktadır? Neredeyse bin yıldır belediye denen bir kurum var. Bahçede kesilecek tek bir ağaca kadar sorumluluğu merkezi yönetim yapacaksa ne anlamı var belediyelerin?
Kent içindeki ağaçlarla neden Orman Bakanlığı ilgileniyor?
Aslında bir kentle ilgili herkes sözünü söyleyebilir ama bu kentin kendi toplumu ile ilgili bir durum söz konusu. Kentlilerin oluşturduğu çeşitli örgütlülükler, yapıların söz hakkı olmalı.
Bizde ise devlet kavramı ülkedeki her şeye egemen olan her şeyin üzerindeki bir gücü elinde toplamış bir olgu halinde. Bunun yanında bir de yerel yönetim var. Yerel yönetim devletin küçük bir replikası gibi olabilir ama buna rağmen hiç olmazsa oradaki yerel toplumun kendisinin verdiği bir karar neticesinde oluşmuş olabilir. Olması gereken merkezi yönetimin güçlerini yerel yönetime devretmesidir yoksa ikinci bir merkezi yönetimi icat etmenin bir anlamı yok. Sonuç olarak mahallede bir ağacın kesilmesine merkezi yönetim değil yerel dinamikler karar vermeli.
Kentsel dönüşümün en büyük sorunu da yine merkezi yönetimin denetiminde geçen bir süreç dahilinde gerçekleşmesidir. Gerçi yerel yönetimlere de bir pay bırakılıyor ama bu sınırlı ve değiştirme yetkisi hiç yok.
Merkezi yönetim yasalar üzerinden kentin konut dokusuna çok güçlü bir şekilde müdahale etmekte. Kentsel dönüşümle ilgili tüm yasalar, tanımlar, kurallar merkezi yönetimin müdahalesine çok açık biçimde yapılıyor. Yerelin kendi özeliyle ilgili karar verme haklarının göz ardı edilmesi önemli bir sorun. Diğer bir sorun da yerel yönetimin kentsel dönüşümle aldığı kararlar kısmında ortaya çıkıyor. Dönüşüm üzerine temel gerekçelendirme şöyle; yoğunluğu artırabilmek. Gerekçe olarak da bu evlerin güvenli olmadığını söylenerek yıkılmasına ve yeni yapılaşmada kat artışına zemin hazırlanıyor. Kentsel dönüşüm mutlaka konut yoğunluğunu artırmak için kullanılıyor. Temel sebebi ise o alandan daha yüksek bir rant elde edebilmek. Lakin öte yandan dönüşüme uğrayan yoksul mahalleler tamamen değişiyor, insanlar bölgeden uzak yerlere sürülüyor. Açık bir şekilde cezalandırılıyor. Kentin kamusal olarak sağladığı yararlardan yoksun kalıyor.
Ayrancı konusuna gelirsek bu mahalle kendi kentsel ekolojik gelişmesini sağlamış. Yani bu tanımı sadece insan topluluğunun doğa ile kurduğu ilişkilerle sınırlamıyorum. Bunu ötesinde de ekonomik, sosyal, psikolojik dengeleri de gözeterek kurduğu bir yaşamdan söz ediyorum. Kentsel ekolojiyi, tüm canlı-cansız varlıkların kendi içindeki dengeleri ve bu dengelerin değişmesini inceleyen bir alan olarak tanımlıyorum. Bu bağlamda Ayrancının kurmuş olduğu ekolojik denge söz konusu. Yani bu bölgede evlerin ön ve arka bahçeleriyle, parklarla, toprakla, komşuluk ilişkileriyle, çocuk alanlarıyla, okulla, esnafla birlikte kendi içlerinde oluşturmuş oldukları birbiriyle ilintili küçük küçük ama çok duyarlı dengeleri ve zaman içindeki evrimiyle var olan kendine has bir dokusu var. Bu hassas dengelere dışarıdan müdahale ise tüm dengeleri, birbirleriyle örüntülü bu dokuyu bozmak anlamına gelir.
Ayrancı kendi dengeleriyle kendisine bir kimlik bulmuş özgün bir yaşam tarzı gerçekleştirmiş, kent içindeki diğer mahallelere göre öz kimlik oluşturabilmiş bir yer. Bu çok değerli bir şey yani öyle hemen olmuyor bu işler, yıllar içinde pek çok dengenin uyumlu biçimde gelişmesine bağlı. Kimsenin haydi diyince yapacağı bir durum değil, pek çok ögenin bir araya gelmesiyle ve bir süreç içinde olan toplumsal bir hikaye bu. Bu nedenle bu özel dokuyu korumamız çok önemli.
Genel olarak baktığımızda kentlerde bir şekilde kendini koruyabilmiş bölgeler, kentin diğer tarafındaki olumsuz, başarısız bölgelere göre kendiliğinden değer kazanıyor. Bu kazanılan değeri hemen paraya çevirmek tehlikesi çıkıyor bir yandan da. Hemen ranta dönüştürmek isteyenler ortaya çıktığında ise bu hassas oluşuma dışarıdan böylesi hoyrat bir yaklaşım, bir tür darbe, bozucu bir faktör girmeye başlıyor.
Ayrancı gerçekten pek çok bölgeye göre hoş bir yer. O kadar betonlaşmamış, doğayla ve diğer kurulan dengeleriyle kısmen korunabilen özel bir bölge. Bahçelerin otoparklara çevrilmemiş olması, yol boyu ağaçların iyi kötü varlığını sürdürmesi, mahalle okulunun, çocuk alanlarının ve diğer unsurların hala varlığını koruyor olması, bazıları yükselmeye başladı ama genelde apartmanların ideal katlarını korumaları ayni kısaca hem sokakta hem mekanların kullanılmasında hem ilişkilerin geliştirilmesinde elverişli durumunu koruyor olabilmesinde bütün bunların bir payı var. Bu yapıyı korunduğu müddetçe kent içinde kazandığı değere karşı az önce bahsettiğim bu rant saldırısına da açık hedef haline gelmeye başlıyor maalesef. Asıl önemli olan bu özellikli mahalleyi yaşatmanın mümkün olduğunu tüm Ankara’ya anlatmamızdan geçiyor. Mahallelerin korunabilir, yaşanabilir, özgün kimliğini bozmadan veya şiddetle dışarıdan gelen müdahalelere açık bırakmadan yaşamını sürdürebilmesinin mümkün olabileceğini göstermemiz gerekiyor.
Ankara’nın kuzey bölgesindeki Etlik, Keçiören taraflarına baktığımızda çok üzücü şeyler görüyoruz. Bu saldırıya direnilmediği ortada. Üç katlı, bahçe içinde, ağaçlı sokaklarıyla, çocuk parklarıyla iyi kötü kendi atmosferiyle var olan mahallenin olumsuz değişimine karşı durulmamış, üç yerine on kata çıkan apartmanlarıyla rant hırsına ve aç gözlülüğün pençesine düşmüş.
Bu üzücü örneklerin tüm kente yayılmasını önlemek ve erdemli biçimde mahallesine sahip çıkabilmiş bölgelerin yaşamlarını devam etmeleri mümkün.
Toprak rantı ve bundan yararlanmak isteyen kesimlerin bu düzen içinde karşı konulmaz olduğu fikrine inatla direnmek pekala mümkün.
Spekülatif rant hırsı, kent yaşamı ve dokusu üzerinde tek belirleyici olmaya devam etmeli mi yoksa kentlerimizi daha yaşanabilir kentler halinde tutabilmeyi istiyor muyuz?
Kapitalist düzen içinde yaşadığı halde kendi özgün kimliklerini korumayı başarabilen pek çok kent var dünyada. Birçok Avrupa kenti böyle, Amerika’da ve bazı Asya kentleri de böyle.
Kendi küçük yerelinin kimliğini korumak için çaba gösteren küçük toplulukların kentlerini daha yaşanabilir hale getirdiğine dair örnekler olduğunuz biliyoruz.
Bütün bunlara dayanarak söyleyebilirim ki kapitalist düzen içinde olsak bile kentin özgün kimliğini koruyabilmek için birbirimizle konuşmak, tartışmak, birbirimizi daha iyi anlayan bir dil geliştirmek zorundayız. Tüm bu çalışmaların bir toplumsal hafıza yaratacağına ve daha iyi kentlilik hali yaratacağına dair umudum var.
Ankaralıların kendi küçük çevrelerine sahip çıkmakla başlayarak tüm kenti koruyabileceğimiz fikrini diri tutmalıyız.
Başka bir kent mümkün düşüncesini gerçekleştirebilecek olan o kentin kendi toplumudur.
Herşey kendi kapısının önüne sahip çıkmakla başlayarak daha çok şey yapabileceğini keşfetmekle, sonrasında bunu gerçekleştirmekle, gücü yetmiyorsa komşusuyla, mahalleliyle dayanışmak için fırsatlar yaratmasıyla başlıyor.
Bunların hepsini çok barışçıl, insancıl, birlikte yaşanabilir bir kent yaratmak için yapabileceğimiz işler olarak görmemiz lazım.
“Bütün sorumluluk neden benim üstüme düşüyor, devlet yok mu, belediye yok mu?” şeklinde bakmak yerine “evet bu kurumlar var ama ben de varım ve bu mahalleyi en iyi ben bilirim çünkü bu sokakta ben yaşıyorum, bu okulda ben okuyorum, parkta benim çocuğum oynuyor. Dolayısıyla bu alan üzerindeki bilgilerim daha içeriden ve daha çok boyutlu. Bu nedenle benim de söz hakkım var” demeye başlayınca kentlerimiz daha yaşanabilir kentler olma yoluna girmiş olacak.
Yerel yönetimler ne için var? Esasında yerel topluluğun kendi kendisini örgütleyebilmesine uygun zemini sağlamak için var. Kolaylaştırıcı olması gerekiyor.
Belediyeler günümüzde şöyle düşünüyorlar, “Bir sorun var ve ben o sorunu gidereceğim. Bu benim işim. Bu işi gerçekleştirmek için de ihtiyacım olan parayı devletten talep ediyorum. Parayı vermezse ben de bu işi yapamam.” Belediyenin şematik bakış açısı böyle.
Oysa belediyeler “Ben bir yerel yönetimim ve asıl gücümü alacağım yer politik ve ekonomik anlamda yerel toplumun kendisi. Bu nedenle yerel toplulukla bunu konuşmalıyım, kendi güçlerimiz oranında neler yapabileceğimizi ortaya çıkartalım. En iyisini dayanışarak, yerel dinamikleri öne çıkararak birlikte yapabilmek için belediyenin olanaklarını sunayım, yerel toplumla kolektif biçimde işimize bakalım.” şeklinde uygulama yapması lazım.
Şu anda yapılanı ise kendi yerelini tamamen dışlayarak kendisini ön plana çıkartmak, gücü yetmediği durumda merkezi yönetimden destek almak olarak tanımlayabiliriz
Ayrancı’ya taşınalı bir buçuk yıl oldu. Şehir merkezine yakın olduğu halde sakin ve yeşilliğini korumuş bir semt olması nedeniyle eşimle tercih ettik. Ancak geldiğimizden beri evlerin eski olması gerekçesiyle yıkılıp yerine mahallenin dokusuna uygu olmayan yapılar yapıldığına şahit oluyoruz. Bazı binaların ufak da olsa yeşil alanları korunmuş, bazıları ise direk otoparka dönüştürülmüş. Mesela bizim evimiz ile komşu evler arasında daracık bir bahçe alanı var, fakat oradaki ağaçlar öyle güzel büyümüş ki evde perdeleri açınca karşı binayı görmüyoruz bile. Ayva ağacı var, ayvaları seyrediyoruz, saksağanların seslerini duyuyoruz. Şimdi bu dokunun yerine rezidans tarzı binalar yapılıyor. Bizimkisi gibi küçük ekosistemler oluşturmuş bahçelerin yerini çimle suni yeşillendirmeler alıyor. Tamam Ayrancı’da bir otopark sorunu da var ancak bu bir şehir planlaması ve kamucu ulaşım politikası sorunu. Araç fetişizmiyle bu iş çözülmez! Kentsel dönüşüm alanlarındaki inşaatların görgüsüzlüğü de canımızı sıkıyor. Şili meydanına giderken Kuveyt Caddesinin üzerinde bitmek bilmeyen böyle bir inşaat var, aylardır parka giderken ya çocuğumuzun başına ya geçen arabaların üzerine inşaat malzemesi düşecek diye korku geçiriyoruz. Sonuç olarak mahallede rantsal dönüşüme izin verilmemeli. Bu konuda yerel yönetime sorumluluğunu hatırlatmak için mahalleli örgütlenmeli.
“Müteaahit daha çok kar etmek için ağaç kesiyor, bu durumun kanunla durdurulması lazım”
Sedef Demirel
Bazı binalar çok eskidi değişmesi zorunlu ama müteaahit daha çok kar etmek için evlerin bahçelerini de kullanıyor. Bu durumun kanunla durdurulması lazım. Ben 1963 yılından beri Yeşilyurt Sokak’ta oturuyorum. Bu sokak tamamen bahçeli villa idi. Komşuluk ilişkileri çok nezihti. Esnafımızda çok iyiydi, şimdi de durur birkaçı. Çiçekçimiz, yorgancımız, taksimiz, saatçimiz. Sokaktaki küçük villalar 79-80’lerden itibaren yıkılıp apartman yapılmaya başlandı. Belediyenin de hiç ilgisi yok, sokaklar pis, çöplük içinde. Kırık dökük yollar. Ayrancımız çok güzel bir semtti, güvenliydi, saygılıydı insanlar birbirine. Apartmanlar arttıkça yozlaştı çoğu şey ama bazı şeyler korunuyor yine de.
“Bahçelerdeki bu ağaçları, eski sakinlerin yaşamlarına, mahalleye ve doğaya verdikleri müthiş önemin ve saygının kanıtı olarak görmekteyim”
Neriman Saygılı
Ayrancı’nın çok güzel ve çeşitli ağaçları var. Özellikle ön ve arka bahçelerinde. Yol kenarlarına da zamanın belediyesi tarafından çeşitli fidanlar dikilmiş. Şimdi çoğu ulu birer ağaç olarak duruyor. Ben bahçelerdeki bu ağaçları, eski sakinlerin yaşamlarına, mahalleye ve doğaya verdikleri müthiş önemin ve saygının kanıtı olarak görmekteyim. Belediye yetkilileri de zamanında çok ilgili olmalılar ki sokakları bol bol her türden ağaçla donatmışlar. Geçen yıllar pek çok şeyi de yıpratmış aynı eski bağ evleri gibi. Mahalle kültürü erozyona uğramış, bencillik yükselmiş. Kente saygı yerini para, pul hırsına bırakmış. İnsanlar birbirini sevmiyor artık. Sevginin azaldığı bir yerde doğa sevgisinden bahsedebilir misiniz? Dosta verilen değer araca verilen öneme dönüşmüş. Geçer akça para, pul oldu. İnsanlar aslında kaybettikleri öz saygılarını parlak şatafatlı arabaların içine sığınarak arıyorlar.
“Yeni binaların önü çim yapılıyor zaten”
İlyas Kantarcı
Ben 1971’den beri burada yorgancı dükkanı işletiyorum. Binalar çok eskidi ve zeminleri sakat. Yenilenmeleri gerekiyor. Bahçelere de zararı yok bence. Yeni yapılan apartmanların önleri çim yapılıyor zaten.
“4 senedir mahalledeyim, ben bile kesilen ağaçlar gördüm”
Bengül Şenler
Henüz 4 senedir bu mahallede oturuyorum. Ben bile bu süre zarfında binalar uğruna ağaçların kesildiğini gördüm. Ağaçları yok etmemeleri gerekiyor. Ben şahsen ağaçlardan yanayım. Ne kadar çok ağacımız olursa o kadar sağlığımız olur.
“Ayrancıdaki binalar rant nedeniyle yıkılıyor”
Ayşegül Erk
21 yıldır Ayrancılıyım. Ağaçların azalmasından çok mutsuz oluyorum. Ben aslında kentsel dönüşümün zorunlu olmadığına inanıyorum. Ayrancıdaki binaların yıkım nedenleri eskimesinden kaynaklı değil, rant nedeniyle yıkıldıklarına inanıyorum. Mahalledeki binalar müteahhite verilip yıkıldıkça tüm o güzel bahçeler de yok edilmiş oluyor.
“Kentsel dönüşüm nedeniyle ağaçların yok edilmesini belediye engellemeli”
Kaan Dorukçetin
Ben 1960 yılında Hoşdere Caddesi, 50 numaralı Radar Apartmanı’nda dünyaya geldim. Geçmişte Tirebolu ve Yazanlar Sokak’ta da oturdum. Şimdi ise Paris Caddesi’nde oturuyorum. Radar Apartmanı’ndaki evimiz kentsel dönüşüme girince oradan ayrılmak zorunda kaldım, sattık evi mecburen. Gerçekten bu çok üzücü bir şey. Ayrancımız’da zaten çok az olan bu yeşil bahçeler, sokaklardaki ağaçlar, kentsel dönüşümden dolayı yok ediliyor. Bununla ilgili belediyenin düzenleme yapıp bu soruna bir çözüm getirmesi gerekir.
“Kentsel dönüşüm evleri küçültüyor, küçük evler de mahallenin yapısını değiştiriyor”
Muzaffer Tunç (Kuaför)
Ben yaklaşık 50 yıldır bu mahallede kuaförlük yapıyorum. Ayrancıdaki evler çok eskidi. Bunların yenilenmesi gerekiyor mutlaka. Kentsel dönüşümden yanayım ama ev sahiplerinin evlerinin küçülmesi sorun yaratıyor ve 1+1 evlerin ortaya çıkması da mahalle yapısını değiştiriyor. Bunların önüne geçmek için apartmanların bir kat yükseltilmesi gerekiyor. Tabii ki bu arada civardaki ağaçlar da kesiliyor maalesef. Bu da başlı başına bir sorun. Gölge yapacak ağaç kalmıyor.
“Söz konusu inşaat olduğu zaman tüm yönetimler yeşil alan aleyhine tavır alıyorlar”
Ali E.
Büyüdüğüm Eskişehir’nden de şahit olduğum gibi kentsel dönüşüme giren o güzel iki-üç katlı evlerin ön bahçeleri otopark girişi yapılarak yok edildi. Ayrancı’da da benzer bir süreç işliyor. Söz konusu inşaat olduğu zaman tüm yönetimler yeşil alan aleyhine tavır alıyorlar. Partiler üstü bir durum var. Kanun yapıcı ve yöneticilerin tutum alması gerekiyor. Biraz da kültür meselesi bu aslında. Atatürk’ün Yalova’da tek bir ağacı kestirmemek için evi yerinden taşımasını örnek olarak veriyorlar ama uygulamada bu hassasiyet örnek alınmıyor. Pandemi’de bahçelerin ne kadar önemli olduğu tekrar fark edildi aslında. Mahalle sakinleri o bahçelerde nefes aldılar. Ayrancı’yı tercih etmemizin nedenlerinden birisi de kent içinde vaha gibi olması. Betondan ibaret bir mahallenin hiçbir anlamı ve avantajı yok. Bu bahçelerin önemi çok büyük.
“Oturduğum sokakta iki tane bahçeli bina vardı, oturan aileler toplaşır çay içerdi. Şimdi tek bir ağaç bırakmadılar”
Metin Sert (67 yaşında)
Mahalleyi bekleyen en büyük tehlike kentsel dönüşüm. Birbirine benzeyen tuhaf ve soğuk görünümlü evler mahallemizin dokusunu bozmakta. Oturduğum sokakta iki tane böyle bina yapıldı son yıllarda. Tek bir ağaç bırakmadılar. Oysa eski hallerinde çok güzel ağaçlar vardı. Hele de arka bahçesi çok yeşildi. Apartmanda oturan aileler beraber toplaşır çay içer, sohbet ederlerdi. Çocuklar oyun oynardı. Şimdi buz gibi beton oldu. Otopark yaptılar. Bir de önlerine göstermelik çim koydular yeşil alan diye. İçler acısı görünüm. Hiç uymuyor Ayrancıya. İnsanlar evlerini neden yıkıyorlar hiç anlamadım. Her şey maddiyat olmuş.
TKKP 27. Genel Kurulu 16-17 Ekim 2021 tarihlerinde Edirne’de “İklim Krizi” ana temasıyla gerçekleştirildi.
Türkiye Kent Konseyleri Platformu Genel Kurulu’ndan
Namık Kemal Üniversitesi’nden Prof. Dr. Halim Orta İklim Krizi ve Kır, Trakya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mahmut Güler İklim Krizi ve Kent, MAREM’den Levent Artüz İklim Krizi ve Denizler konulu sunumlarını gerçekleştirdiler. İklimdeki değişimin krize evrilmesinin üretim tarzından kaynaklandığı ortaya kondu. Üç uzmanın da üzerinde durduğu en önemli nokta; iklim krizinin yıkıcı etkilerinin artık uzak bir zamanda olmayacağı, gündelik hayatımızın içerisinde olduğu ve bir an önce harekete geçilmesi gerekliliğidir. Konuşmalarda iki ana eksen ortaya çıkmıştır; iklim krizine sebep olan üretim faaliyetlerinin toplumsal yarar lehine düzenlenmesi, iklim krizinden kaynaklanan afet gibi durumların risklerini en aza indirecek politikaların üretilmesi.
Derin deniz deşarjları, sanayi kirliliği, doğru yöntemlerle arıtılmayıp bertaraf edilmeyen atıklar, endüstriyel tarım uygulamaları, ranta dayalı kentleşme politikaları gibi insan kaynaklı uygulamaların küresel ısınma ve iklim krizinin temelinde yer aldığı vurgulanmıştır. Bu bağlamda Kyoto Protokolü, Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası sözleşmelerin uygulanması için ulusal ve yerel mekanizmaların geliştirilmesi ve küresel ısınmaya yol açan faaliyetlerin kısıtlanması üzerinde durulmuştur. İklim krizinin sonuçlarının izleneceği milli kuraklık merkezinin kurulması, konvansiyonel tarım yerine onarıcı ve pulluksuz tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması, su kullanımında farkındalık yaratılması, iklim krizi politikalarının üretilmesi ve uygulanmasında merkezi ve yerel yönetim başta olmak üzere tüm paydaşların sürece katılmalarının sağlanması konularına değinilmiştir. Bu bağlamda kent konseylerinin, iklim krizinin gerek sebeplerinin azaltılması gerekse de sonuçlarıyla mücadelede sivil toplum üzerinden kilit rolde olduğu ortadadır.
TKKP 27. Genel Kurulu’nda iklim krizi ve su kaynaklarımız, iklim krizi ve toprak, tarımsal alanlar, iklim krizi ve gıda, iklim krizi ve hava, iklim krizi doğa olayları ve afetler, iklim krizi ve hukuk atölye çalışmaları yürütülmüştür. Bu atölye çalışmalarında aşağıdaki tespit ve öneriler üzerinde durulmuştur:
• Kent konseylerinde doğal ve kültürel varlıkların korunması için çalışma grupları oluşturulması.
• Başta tarım ve kentsel şebeke suyu kullanımı konusunda farkındalık oluşturulması, yeşil altyapı yatırımlarının yaygınlaşması için girişimlerde bulunması.
• Tarım üreticilerine üretim ve örgütlenme eğitimleri verilmesi, üretimde damla sulama sistemine geçilmesi, bilinçsiz ve gereksiz su kullanımı, aşırı gübre kullanımının engellenmesi, planlı tarıma geçilmesi ve uygulamaların denetlenmesi.
• Kent konseylerinin, tarım kooperatifleri ve çiftçi sendikaları ile birlikte çalışması.
• Kentlerin nefes almasını sağlayacak hava koridorlarının önünü kapatmayacak, yerleşim palanları yapılması. Bu planların yapılmasında kent konseyleri işlevsel kılınması.
• Herkes için eşit, sağlıklı, ulaşılabilir ve adil gıda talebi en temel haktır. Bu gıdaların üretim süreçlerinin demokratikleşmesi, dağıtım süreçlerinin yoksulları da kapsayacak şekilde eşit bir biçimde yürütülmesi için merkezi ve yerel düzeydeki örgütlenmelere kent konseyleri destek vermesi.
• Üretici pazarları tohum takas etkinlikleri, kent bostanları, üretici ve tüketici kooperatifleri gibi faaliyetleri kent konseyleri ortaklaşmasıyla yürütülmesi.
• İklim krizi sonucu oluşan afetlerde gerek hazırlık aşamasında gerekse müdahalede ciddi koordinasyon sorunları olduğu vurgulanmıştır. Kent konseylerinin bu koordinasyon sorununda çözüm mercii olabilmeli.
• Özel ilgi gerektiren grupların afetlerde daha fazla etkilendiği, bu sebeple hazırlık aşamasında bu gruplara yönelik çalışmaların yürütülmesi.
• Kent konseyleri bünyesinde toplumsal bilincin artırılması ve yerelde iş birliğini sağlamak için afet çalışma gruplarının oluşturulması.
• İklim krizine sebep olan kentleşme politikaları ve doğal varlıkların yanlış kullanımları aynı zamanda hukuk sorunudur. Gerek mevzuatın uygulamasında gerekse de yorumda iklim krizinin etki ve sonuçlarının göz önünde tutulması.
• Ranta ve talana karşı doğanın ve yaşam alanlarımızın korunması için mücadele ederken birçok yıldırma politikasıyla karşı karşıya kalmaktayız. Bu duruma karşı Kent Konseylerinin dayanışma içinde olması.
Toplantımıza ev sahipliği yapan Edirne’de ve bölgesinde Saros körfezinin korunması için yıllardır mücadele edilmektedir. Saros’ta yapılmaya başlanan FSRU doğalgaz limanı ve kara boru hattının yıkımına dair yıllardır ortaya konan bilimsel raporlar ışığında sürdürülen mücadelenin tüm kent konseyleri olarak yanındayız. İnanıyoruz ki Kazdağları’nda altın madeni şirketine karşı kazandığımız mücadelede olduğu gibi birlikte mücadele ederek yan yana durmaktan başka çaremiz yok.
Marmaris Kent Konseyi’ne karşı açılan tazminat davası sürecinde olduğu gibi, şirketler, kamu kurum ve kuruluşları ÇED süreciyle denetlenmeden, hesap vermeden, sorumluluk üstlenmeden, en düşük maliyetle en yüksek karı elde ederek istedikleri gibi çalışamayacaklarını bilmek zorundadırlar. Kent konseyleri kentlerdeki ve doğadaki her tür yaşam ve kent hakkını ihlal eden faaliyetlere ve eko-kırım yatırımlarına karşı haklarımızı savunmaya devam edecektir.
Hukuku kendi çıkarları için araçsallaştırmaya çalışanların karşısında, ekoloji mücadelesi veren Marmaris Kent Konseyi’nin yanındayız.
Türkiye Kent Konseyleri Platformu Genel Kurulu adına Yürütme Kurulu
15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.
Dün akşam (gece), evimizin ön camına sıfır mesafede olan büyük Japon Sofora ağacına (kendisi, akasya ile türdeş bir ağaçtır, Ankara’da neredeyse her sokağımızda vardır) takıldı gözüm. Kumruların seviştiği, saksağanların bık bıkladığı, güvercinlerin ve güzel yeşil cennet papağanların ara ara uğradığı, hele de o güzel ötücü çıvgın’ın bazen gelip bize müthiş sesini dinlettiği ağacımızda birkaç zamandır, akşam “hep aynı saksağan mı yatmaya gelen?” diye kendi kendime sorduğum kuş uyuyordu. Evet uyuyordu. Ve gece boyu sabaha kadar iki dalın birleştiği boğumda, tüylerini kabarta kabarta uyudu. Ben de mutlu bir yüz ve gözle izledim 2-3 saat uyuyuşun bize anlattığını.
Üzerinde yaşadığımız küreye ağır geliyoruz; 8 milyara yaklaşan insan nüfusumuz, çıkardığımız gazlar, kokular ve endüstrinin yok ettikleri ile. Üzerinde yaşadığımız toprakları da (Anadolu) hoyratça, bir çekirge (affedin beni çekirgeler) sürüsü edasıyla yiyoruz. Kentleri mi? Onu da betona, asfalta ve egzoza boğarak ilerliyoruz.
Maden, HES, nükleer santral, beton kanal, tarihi bölgelerin faşizan dönüşüm projeleri, yol ve doğal alanların imara açılması ile coğrafyamızı sayın sistem yok etti/ediyor… Göç, nüfus artışı, mülkiyet ve yeni/gıcır gıcır ev hastalığımız, belediye (ve imar kurallarıyla bakanlıklar) ile müteahhitler beşlisiyle de şehirlerimizi ve semtlerimizi bitiriyoruz.
Ve izliyoruz, sadece izliyor ve “bana kaç m2 düşecek yeni binada, ohhh yeni miss gibi evim olacak” hesabı yaparken; yitirdiğimiz ağacı, bahçeyi, komşuluğu, artık duyamayacağımız kuş sesini unutup… Yaşamın anlamını hızla yitirişimizi kaçırıyor, görmüyoruz. Konuşanlarımız, söylenenlerimiz de genelde geçmiş zaman romantizmi ile anıyor yaşadığı yerleri ama o sırada yenilenmiş bir binada oturuyor!
Uygulansa da uygulanmasa da istediklerimiz ve olması gereken yeni düşünceler, yaşadığımız semtten bakmaya başlayarak düşünceler geliştirmek zorundayız artık. Yokolan arka bahçelerden, arabaya boğulmuş sokaklardan, kuşların ve memelilerin terk ettiği mahallelerimizden bakarak, birkaç model önerisi geliştirmek zorundayız. Ve ütopyamız olarak kalmaması için de peşini takip ederek kamuoyu yaratma çabasında olmalıyız.
Bir karar versek ve buradan deklare etsek (keşke); “Ayrancı’yı kamulaştırıyoruz. Her mahalleye bir yaya sokağı, her caddeye (3-4 binayı satın alıp yıkacak kadar dev şirketler haline gelmedi mi belediyeler, oldu.) bir park ilk hedefimiz. İkinci hedefimiz ise, semtlerimizin parsel ölçeğinde dönüşümünde, eski yapı büyüklüğünü (oturumunu) %75’e indirgiyor bahçeleri %25 arttırıyoruz.” desek.
Kıssanın gerçeğine de dönersek, tek yapı ölçeğinde kentsel dönüşümde imar kurallarının, otopark yönetmeliğinin acilen yeniden tasarlanması bir gereklilik. Hatta ada (4 sokağın/yolun içine aldığı bütün alan) bazında planlamalar şart gibi.
Arabanın üstüne reçine damladı diye hoyratça kesilen çam ağacımız
Biraz açarsak; yan bahçeler ve arka bahçenin, otopark yönetmeliğinin gerektirdiği apartmanda daire başına araç yeri ve imar yönetmeliğinde “bodrumda ön cephe hariç iki yan ve arka cephe arsa sınırına kadar kullanılabilir” kuralı ile ağaçlar kesiliyor, ağaçsız, bahçesiz semtlere/kentlere doğru koşar adım gidiyoruz.
Çözebiliriz;
1) Ada parselinde planlamalar yaparak; semti, yaşayışı, ulaşımı, bahçeleri de önceleyerek planlama yaparız.
2) Tek yapı ölçeğinde kentsel yıkımı bitirip/durdurup, (betonarme) ömrü biten yapılarda iki yapı (apartman) birleştirilerek, yani dönüşümü doğru tanımlayarak ilerleyebiliriz. Bu müteahhide, 2 yapının arasındaki birleşen 2 yan bahçede yapılaşma hakkı (6 x 20 metre) verir ama karşılığında bodrum katında, arka bahçeyi, toprak altında arsa sınırına kadar kullanım hakkını geri alır ve en azından kalan 2 yan bahçe ve arka bahçeyi aynen koruyabiliriz.
Sistem bu konuda sıkışmaya başladı ve bir çözüm aramak zorunda kalacak. Bizlerin baskı ve kampanyaları ile rant odaklı değil, kentte mutlu yaşama odaklı planlamaya izin vermeleri ile çok kısa sürede yol almak mümkün.
Fransa kralı XIV. Louis tarafından doğu ülkelerine (Levant) seyahat etmek için görevlendirilen botanikçi Tournefort(1) 1700-1702 yıllarında gezdiği ülkelerin halklarını, kasabalarını, şehirlerini, ürünlerini ve imalatını gözlemleyerek raporlar hazırladı.
19 Ekim – 3 Kasım 1701 tarihleri arasında Ankara’yı ziyaret eden, kentin tarihi eserlerinden ve dünyaca ünlü moher kumaşının kaynağı olan tiftik keçilerinden çok etkilenen seyyah, notlarını(*) şöyle aktarıyor:
Joseph Pitton de Tournefort [1656-1708]
19 Ekim 1701
Tuzlu bölgeden ayrılarak çok çeşitli meşelerin bulunduğu vadilere ve ovalara girdik. Yedi saatlik bir yürüyüşten sonra Beglez (bu günkü Balışeyh) köyünün iyice yakınında kamp kurduk. Ertesi günkü yol, boyları bizim baltalıkları aşmamakla birlikte yaprakları bizimkilere benzeyen meşe ağaçlarıyla bezeli tepelerle kesilen ovalarda on iki saat sürdü. O gün, geçit yerinden Halys’i ya da Türklerin Kızılırmak’ını geçtik; ana yolun tam karşısında yer alan büyük bir dağ, ırmağın çığırının kuzeye yönelmesine yol açıyordu. Kızılırmak derin değildi, ama Sen ırmağının Paris’teki hali kadar genişti ve Kayseri’ye bir günlük yolda akmaya devam ettiği söylendi bize. Dağın doruğundan korkunç bir dibe indik ve Kurbağa köyünde durduk. Buradan Ankara’ya iki mil yaklaşıncaya kadar bütün arazi çorak ve sevimsiz. Ünlü Ankara kentine, dört saatlik bir yürüyüşten sonra, bazı yerleri çok iyi ekilmiş bir vadiden geçerek 22 Ekimde ulaştık.
Angora ya da bazılarının telaffuz ettiği biçimiyle Angori ve Türklerin verdiği adla Engür, Doğu’daki bütün diğer kentlerden daha çok hoşumuza gitti. Bir zamanlar Toulouse çevresine ve Cevennes ile Pireneler arasında kalan bölgeye egemen olan yiğit Galyalıların kanlarının bu yöre halkının damarlarında hâlâ akmakta olduğunu düşündük.
Tzetzes,(2) İmparator Augustus’u kentin kurucusu olarak belirttiğine göre, imparator belki de Ankyra kentini güzelleştirdi ve burada yaşayan halk da bir şükran borcu olarak hâlâ Asya’da bulunan bu en büyük anıta onun adını verdi(3). Bu anıtın tamamı iri parçalı beyaz mermerdendi ve bugün de ayakta olan duvarları köşelerde dik açılı olarak almaşık biçimde birbirine geçen tek tek parçalardan oluşur ve bunların kenarları üç ya da dört ayak uzunluğundadır. Ayrıca bu taşlar, yerleştirildikleri deliklerden de anlaşılacağı üzere, bakır kancalarla birbirine bağlanmış. Ana duvarlar hâlâ otuz ya da otuz beş ayak yükseklikte. Cephe duyan nerdeyse bütünüyle yok olmuş; yalnızca bol aracılığıyla eve girilen kapı hâlâ ayakta. Kare biçimli bu kapının yüksekliği yirmi dört ayak, eni dokuz ayak iki parmak; her biri yekpare olan dikmelerinin kalınlığı iki ayak üç parmak. Bezeklerle dolu bu kapının yanında, bin yedi yüz yılı aşkın bir süre önce, güzel bir Latinceyle ve güzel bir yazıyla Augustus’un yaşamı kazınmış. Yazıt sağda ve solda olmak üzere üçer sütun; ne var ki, silinen satırların yanı sıra top güllelerinin açabileceği nitelikte büyük deliklerle dolu; köylülerin kancaları sökmek için açtıkları bu delikler harflerin yarısını yok etmiş. Taşların kaplamaları çok özenle yapılmış, kenarları eşit olmayan ve bir parmak çıkıntı yapan dörtgenlerden oluşuyor. Hol sayılmazsa, yapı elli iki ayak uzunluğunda, otuz altı buçuk ayak genişliğinde. Yapıdan geriye, parmaklıklı, bizimkilere benzeyen büyük mermer karolu üç pencere kalmış. Bu karoların hangi maddeden olduğunu, saydam taştan mı yoksa camdan mı olduğunu bilmiyorum. Yapının çevre duvarlarının içinde önemsiz bir Hıristiyan kilisesinin yıkıntıları, bunun yakınında da iki üç harap ev ve birkaç inek ahırı görülüyor. İşte Ankyra anıtından geri kalanlar: Kalıntılar aslında bir Augustus tapınağı değil, bu kentte gerçekleştirilen halka açık oyunların yapıldığı, büyük şölenlerin verildiği (Neron, Caracalla, Decius, Yaşlı Valerianus, Gallianus ve Salonina’nın madalyonlarında bu durum açıkça görülmektedir) bir kamu yapısı ya da eski bir prytaneum.(4)
Tornefort’un kaleminden Augustus Tapınağı (1711) ve Julien Sütunu
Duvarların dış yüzlerine kazınmış Yunanca yazıtlar okunabilmiş olsaydı, bu yapıya ilişkin daha ayrıntılı bilgiler elde edilebilirdi; çünkü bu yapı belki de diğerlerinden bağımsız bir yapıydı. Bu yazıtlar, şu anda, sırtlarını sağdaki ana duvara yaslamış bazı evlerin ocaklarında, yağla kaplanmış bir halde bulunuyor.
Ankara şu anda Anadolu’nun en iyi kentlerinden biri ve eski görkemli dönemlerinin izlerini taşımakta. Sokaklarında sütunlara ve eski mermerlere rastlanmakta; bunlar arasında, Marsilya yakınındaki Pennes’de bulunanlara benzeyen beyaz benekli, kırmızıya çalan lal renkli bir tür de görülmekte. Ayrıca Ankara’da, Languedoc’takine yaklaşan, iri kırmızı ve beyaz lekeli bir alacalı akik parçasına da rastladık. Sütunların çoğu düz yüzeyli ve silindir biçimli, bazılarıysa sarmal yivli; en dikkat çekicileri, ön ve arka yüzleri oval biçimli düz silmelerle bezenmiş; aynı düz silmeler ayaklıklarda ve başlıklarda da görülmekte. Silmeler, gravürlerini yaptırmaya değecek kadar güzel göründüler bana; sanırım başka hiçbir mimar bu düzeni kullanmamıştır. Bir caminin kapısındaki basamaklı sekiden daha şaşırtıcı bir şey yoktur dünyada; sekinin birbiri üstüne konmuş mermer sütun kaidelerinden oluşan on dört basamağı var. Günümüzdeki evler kerpiçten yapılmış olsa da duvarlarda çok güzel mermer parçaları da kullanılmış.
Kentin surları alçak ve harap mazgallarla son buluyor(5); ne var ki, surlarda, özellikle de kulelerde ve kapılarda, hiçbir ayırım yapılmaksızın, duvarcılık malzemeleriyle yan yana kullanılmış sütunlar, baştabanlar, sütun başlıkları, sütun kaideleri ve diğer antik parçalar var; bununla birlikte kuleler ve kapılar güzel değil: Kuleler kare planlı, kapılarsa çok basit. Yazıtların bulunduğu yanda birçok mermer parçası kullanılmış olmasına karşın, çoğu Yunanca, bazılarıysa Latince, Arapça ya da Türkçe olan yazıtlar hala okunabiliyor.
Ankara kalesi üç surlu ve duvarları büyük beyaz mermer bloklarından ve kızıl somakiye benzeyen bir taştan yapılmış. Kalenin her yanına gitmemize izin verdiler ve -iddia edildiğine göre- bin iki yüz yıl önce yapılmış, Haç adını taşıyan ve birinci surun içinde yer alan bir Ermeni kilisesine götürdüler bizi. Kilise çok küçük ve karanlıktı: Perdahlanmış kaymaktaşına benzeyen ve talk gibi pırıldayan mermerler döşenmiş bir odaya baktığı için bir ölçüde gün ışığı alan bir pencereyle aydınlanıyor; ama içerdeki ışık donuk; içeriye sızan ışıksa biraz kızılımsı ve akik bulunsun çalıyor.(6)
Kentin dışında, Ermenilerin Meryem Ana manastırının (7) çevresinde bulunan güzel antik mermerlerin arasında yer alan sütunlarda, baştabanlarda, sütun başlıklarında ve kaidelerinde (bunlar küçük Çubuk ırmağının yakınındadır) birçok yazıt var.
Ankara paşasının otuz altı kese geliri var. Kentteki yeniçeriler bir serdarın buyruğu altında, ama sayıları ancak üç yüz kadar. Kentin nüfusu kırk bin; Türklerin yanı sıra dört ya da beş bin Ermeni ve altı yüz Rum var (8). Meryem Ana manastırı dışında, kentte yedi Ermeni kilisesi var. Rumların kentte bir, kalede bir kilisesi bulunuyor.
En kısa yoldan gidildiğinde, Ankara Karadeniz’e dört günlük yoldadır. Ankara’dan İzmir’e giden kervanlar bu yolu yirmi günde alırlar; Türklerin Kütahya adını verdikleri eski Cotyaum kenti, Ankara ile İzmir arasında, yan yoldadır. Kervanlar Ankara’dan Bursa’ya on günde, Kayseri’ye sekiz, Sinop’a on, İzmit’e (eski Nikomedia) dokuz, İstanbul’a on iki ya da on üç günde giderler.
Ankara keçileri
Dünyanın en güzel keçileri Ankara’nın köylerinde beslenir. Ankara keçileri, beyaz renkleri, ipek kadar ince, doğal olarak kıvırcık, sekiz dokuz parmak uzunluğundaki kıllarıyla göz kamaştırır. Bu keçilerin kıllarıyla birçok güzel kumaş, özellikle de soflar dokunur; ne var ki, iplik haline getirmeden, keçinin postunu kentin dışına çıkarmak yasaktır, çünkü kentin insanları yaşamlarını bu işten kazanmaktadır. Sanırım Strabon bu güzel keçilerden söz ediyor. Söylediğine göre, Kızılırmak dolaylarında yünü çok kalın ve yumuşak olan koyunlar besleniyormuş; dahası, başka yerlerde bulunmayan keçiler de varmış. Her neyse, günümüzdeki bu güzel keçiler Ankara’ya dört ya da beş günlük yoldaki yerlerde ve Beypazarı’nda da bulunuyor; keçiler daha uzaklara götürülecek olurlarsa kıl verimlerinde bozukluklar ortaya çıkmaktaymış. Keçi kılı, okkası dört liradan on iki, on beş liraya kadar satılmakta; okkası yirmi, yirmi beş ekü olanlar bile var; ne var ki, bunlar sadece Padişah sarayının sofları için kullanılmakta. Ankara’daki işçiler sof üretimlerinde bütünüyle saf keçi kılı ipliği kullanırlar; oysa Brüksel’de, bilmediğim bir nedenden ötürü, dokumalara yün ipliği de katılır. Ankara’da keçi yapağısı peruklara katılır, ama eğrilmemiş olması koşuluyla; keçi kılı Ankara’nın zenginlik kaynağıdır, bütün varlıklar keçi kılı ticaretiyle uğraşırlar. Ankara keçisi kılının, eski İconium kenti olan Konya keçisi kılma yeğlenmesinin haklı nedenleri var: Çünkü Konya keçileri ya tümüyle kahverengi ya da tümüyle siyah.
2 Kasım 1701
Bursa’ya gitmek için Ankara’dan yola çıktık; yanımızda yalnızca bir Türk arabacı ve Fransızca anlamayan bir Rum hizmetkâr var; bu yüzden kendi hizmetimizi kendimiz görmek zorunda kaldık. O gün, yalnızca dört saat boyunca, düz ve iyi işlenmiş bir arazide yürüdük. Geceyi, berbat bir köy olan Susuz’da (10) geçirdik ve burada Kayseri’den Bursa’ya giden birkaç kişiye katıldık.
3 Kasım 1701
Yalnızca Aias’ın (11) ötesinde tek bir tepe yükseltisi kapsayan güzel bir ovada yedi saat yürüdük; oldukça güzel bir kent olan Ayaş bir çukurda yer alıyor; bahçeleri çok güzel ve kentte eski mermerler de var. Ertesi gün, dokuz saatlik bir yürüyüşten sonra Beypazarı’na vardık.
Beypazarı oldukça dar bir vadide, hemen hemen eşit olarak dağıldığı üç tepenin üstünde kurulmuş. Evleri iki katlı, oldukça iyi tahtadan yapılmışlar; ne var ki, sürekli olarak yokuş çıkmak ya da inmek gerekiyor (12). Beypazarı çayı, birkaç değirmenin çarkını döndürdükten ve meyve bahçelerinin, bostanların bulunduğu geniş bir bölgeye bereket dağıttıktan sonra Aiala’ya (13) kavuşur. İstanbul’da Ankara armudu adıyla satılan armutlar işte buradan gelir; ne var ki, bu armutlar çok geç yetiştiğinden tatma zevkine erişemedik. Bütün bu yöre kurak ve -meyve bahçelerini saymazsak- çıplaktır. Keçiler burada yalnızca ot yerler ve -Busbecq’in (14) de dikkati çektiği gibi- iklim ve otlak değiştirildiğinde niteliklerini yitiren yapağılarının güzelliğini sağlayan da belki budur. Beypazarı’ndaki ve Ankara’daki çobanlar keçileri sık sık tararlar ve çaylarda yıkarlar. Bu yöre bana Titus Livius’un ormansız topraklarını anımsatıyor; Titus Livius’un sözünü ettiği topraklar Beypazarı’ndan çok uzak olmasa gerek, çünkü Sangaris [Sakarya] Irmağı buradan geçiyor; Asya’nın birçok yerinde yapıldığı gibi, burada da yalnızca tezek yakılıyor.(15)
Dipnotlar
(1) Joseph Pitton De Tournefort, 2005. Tournefort Seyahatnamesi, Kitap Yayınları.
(2) loannes Tzetzes, 12. yüzyıl Bizans yazarı.
(3) İmparator Augustus’un bir çeşit siyasal vasiyetnameyi olan ve bir bölümü hâlâ bulunduğu yerde aynen korunan büyük yazıt “Monumentum Ancyranum”.
(4) Eski Yunanda, devletin bakımını üstlendiği kişilerin kaldığı ev
(5) Burası hem Pococke’un (1739), hem de “altmış yıllık” olduğunu söyleyen Lucas’ın (1705) tarihlendirdiği aşağı kentin surlandır, Evliya Çelebi-1648’de buradan geçerken de bu surlar vardı.
(6) “Kale adı verilen mahalledeki bir Rum kilisesinde bulunan bir taştan bu ülkede çok söz edilir; bu taş, Tanrının kendisine iman edenlere imanlarını tazelemeleri için her gün gösterdiği Tanrı mucizesi olarak kabul edilir. […] Ne var ki, yalnızca kalın duvardaki deliği bana gösterdiklerinde ve delikten bakıp bir kaymaktaşı gördüğümde olağanüstü şaşırdım” (Lucas, 1703). Pococke da bir Rum kilisesinden söz eder. Polonyalı Simeon’a göre (1618), kaledeki kilise Rum kilisesiydi ve Meryem Ana’ya adanmıştı.
(7) “Genellikle Ermenilerin başpiskoposunun oturduğu, Ankara’ya bir mil uzaklıktaki manastırdayım. Kilisesi en güzel kiliselerden biri; kesme taştan yapılmış, kubbesi yüksek ve özenle işlenmiş” (Lucas). “[Kale] yakınından geçen ırmak, kentin batısından geçen Insveh [ince] adı verilen başka bir dereyle birlikte, Ermenilerin manastırın yakınında, kentin bir mil uzağında bulunan büyük bir ırmağa, Çubuksuya katılır” (Pococke). “Aynı zamanda başpiskoposluk merkezi olan ve kente iki mil uzaklıkta bulunan Meryem Ana Ermeni manastırı, bu ülkede gördüğüm en iyi manastırdı” (Aybry de la Mortraye, 1700).
(8) Simeon, 1618’de, 500 Ermeni ailesi olduğunu söylüyor. Pococke, 1739’da, nüfusu abartmalı biçimde 100 bine çıkarıyor, bunların 1.500’ünün Rum, 8.500’ünün Ermeni olduğunu, ayrıca 40 kadar Musevi ailesi bulunduğunu belirtiyor. Kiliselerin sayıları konusunda verilen bilgiler birbirini tutmaktadır.
(10) Bugün Ankara-İstanbul yolu üzerindedir.
(11) Ayaş, “aynı adı taşıyan ırmağın kıyısındadır ve 600 ev kapsamaktadır. Gümüş ve bakır madenleri; yılda bin sığır satar. Yöre pamuk ve pirinç üretir ve 45.000 keçi besler.” (Gardane, -1807). Evliya Çelebi kentte 1000 ev olduğunu söyler.
(12) “… Kent birçok küçük dağın üstünde kurulmuştur ve bu özellik onu uzaktan bakıldığında olduğundan çok daha büyük gösterir; her cumartesi kentte Pazar kurulur ve gelen çerçiler çok güzeldir” (Lucas). “1000 ev; kentin çevresindeki ovayı, daha sonra Sakarya’ya kavuşacak olan Aladağ çayı sular. Yılda 4.000 kentale varan pirinç hasadı yapılır” (Gardane).
(13) Tournefort’un Aiala’sı, Gardane’ın da belirttiği gibi (bkz. önceki dipnot) Sakarya’ya kavuşan Aladağ’dır.
(14) Avusturyalı diplomat Ogier Ghislain de Busbecq, Roma Germen İmparatorluğu’nun Osmanlı Devletindeki büyükelçisiydi (1555-1562). Bir anlatı kitabı vardır.
1996 Bursa doğumlu. Lisans eğitimini TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Tarih bölümünde yaptı. Lisans bitirme tezini, “Osmanlı Saray Mutfak Kültürü ve Yemek-Siyaset İlişkisi” üzerine yazdı. 2019 yılında bu tezle mezun oldu. 2020’de Hacettepe Üniversitesi’nde tarih alanında master yapmaya başladı, tarihvetarif.com sitesini kurdu ve burada yazmaya devam ediyor.
Çeyrek asıra giriş yaptığım bu gün, benim doğum günüm. Kendime verebileceğim en güzel doğum günü hediyesinin göz bebeğim Tarih ve Tarif’e yazı yazmak olduğunu düşündüm. Uzun zamandır kafamı kurcalayan bir soru işaretini de böylelikle çözüme kavuşturmak istiyorum. Neredeyse dünyanın her yanında milyonlarca insan tarafından kabul edilen ortak bir geleneğimiz var: Doğum günlerinde mum üfleyip pasta kesmek. Peki neden?
Doğum günlerinde neden pasta yeriz?
İnsanlar anatomik olarak acıdan kaçmaya odaklıdır. Büyük büyük atalarımız besin rejimlerinin avcı-toplayıcı olduğu zamanlarda, topladıkları yiyeceklerin zehirli olup olmadığını anlamak için çoğunlukla deneme yanılma yoluna başvurmuşlardır. Bu sebeple acı zehirle, tatlı ise zehir barındırmamakla özdeşleşmiştir. Bazı obur atalarımız her ne kadar bu bilgiyi canlarıyla ödediyse de, onlara minnettarız
Artemis
Antik Dünyanın Mirası
Öncelikle mum ve pasta fikrini, Antik Yunanlılara borçluyuz. Yunanlılar ışık ve ay tanrıçası güzeller güzeli Artemis’e minnettarlıklarını sunmak için ay şeklinde kekler yaparlardı ve tıpkı ay gibi ışık saçmasını istediklerinden üzerine mum dikerlerdi.
Kutlama fikri ise Antik Mısır’dan. Firavunların taç giyme törenleri Antik Mısır’da şaşalı ve keyifli kutlamaların doğmasına sebep olmuştur. Antik Yunanlılar ise bir kişi yahut bir tanrıya adanan bu kutlama ideasından etkilenmişler ve kendi kültürlerine harmanlamışlardır.
Aslında daha tarih akışında doğum günü partisi kavramı oluşmamışken Roma aristokratlarının doğum günlerini kutladıklarına dair birkaç görüş bulunmakta. Ama asıl kutlama fikri, 15. yüzyılda karşımıza çıkmaktadır. Almanya’da bu tarihlerde çocuklar için bir festival yapılırdı. Kinderfest olarak adlandırılan bu festivalde ana inanç çocukların doğum günlerinde kötü ruhlar ve şeytanlar tarafından zarar geleceğiydi. Bu sebeple sabah erkenden kek pişirilir ve üstüne çocuğun yaşının bir fazlası kadar mum konurdu. Bu ilave edilen ekstra mum anne babaların çocuklarının bir sene daha yaşayacağına dair umudunu temsil ederdi. Sabah erkenden hazırlanan bu keklerin üzerindeki mumlar söndürülmez, eğer mum sönerse hemen yenisi ile değiştirilirdi. Gece yarısı olunca doğum günü olan çocuğa dileklerinin tanrıya ulaşması için bir nefeste söndürmesi gerektiği tembih edilirdi. Mum günümüzde dahi üç semavi dinde de dileklerin yaratıcıya ulaşması aracılığı için kullanılmaktadır.
Sömürgeciliğin tavan yaptığı 1600’lerde, Avrupalılar bu kutlamayı neredeyse dünyanın her yerine taşıdılar. Ancak o dönemin fırıncılığı ile günümüz fırıncılığı arasına dağlar kadar fark bulunmaktadır. 1600’lerde kek yahut benzeri gıdalar için pişirme yalnızca maya kullanılarak yapılıyordu. Mayalı hamur yapmak uzun ve karmaşık bir süreçti, keza pişirmek de öyle.
Peki bu kutlama günümüze nasıl evrildi?
Tarihler 19. yüzyılı gösterdiğinde, gıda artık teknoloji ile birleşmeye başlamıştı. Gıda üzerine pek çok deneyler yapılıyor, saklama koşulları değişiyor ve yeni icatlar ortaya çıkıyordu. 1800’lerde İngiliz bir kimyager olan Alfred Bird, bir dizi gıda maddesi üzerinde çalışıyor çeşitli deneyler yapıyordu. Eşi Elizabeth Bird’ün maya ve yumurtaya karşı olan alerjisi onun bu ikisinin yerine ikame kullanılabilecek kimyevi ürünler denemeye itti. Bird, Hidroklorik asit yerine tartarik asit, mısır nişastası yerine ise sodyum bikarbonatı birleştirerek mucizevi bir ürün icat etti: Kabartma tozu.
Kabartma Tozu
Bir aşk hikayesinden doğan kabartma tozu sayesinde artık pastalar hem daha kabarık hem de daha hafif olabiliyordu. Bu mayalı keklerden çok çok daha kolay hem de hacmen daha tok bir görünüme sahip olmasını sağlıyordu. Kek kavramı kabartma tozundan önce yassı, yuvarlak ve meyve dolgulu bir yiyecek manasını taşırken kabartma tozu ile birlikte hem daha lezzetli hem de daha karakteristik bir manaya bürünmüştü.
Şekerin üretimi ve işlenmesi manuel olarak çok zor ve meşakkatli olduğu için uzun yıllar boyunca lüks tüketim maddesi olarak kullanılmıştı. Endüstrileşmenin şekeri ulaşılabilir kılması da, pastacılığın yaygınlaşmasına öncülük etmiştir.
Sonrası ise klasik bir şekilde Sanayi Devrimi’nin velinimetleri. Pişirme süresini kısaltan ve kolaylaştıran kabartma tozu ile seri üretimin yaygınlaşmasıyla pastane sektörü doğdu. Artık sadece Romalı aristokratlar değil, dünyanın her yerinde sosyoekonomik konumu fark etmeksizin herkes pasta yiyebiliyordu.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Taksi sorunu İstanbul’un gündemini meşgul ettiğinden beri günlük meselemiz haline geldi. Pek çok kimsenin İstanbul taksileriyle yaşadığı sorunlar geçmişin süzgecinden de geçerek yeniden hortladı. Görülüyor ki, taksi İstanbul için gerçekten bir sorun. Gündeme geldiği gibi yeni taksilerin ulaşıma sokulması ile ilgili değil sadece ya da UBER sistemine karşı verilen kavga hiç değil. Biz her şoförün bir taksisi var, onların ekmek teknesi zannediyorduk ama o öyle değilmiş, onlarca taksisi olanlar varmış, taksi durağı olanlar varmış. Televizyonlara da iş çıktı hergün bir müşteriden gelen şikayeti, turistlerin nasıl kandırıldığını, kendi vatandaşlarına nasıl kötü davranıldığını onların gözünden izlemeye başladık.
Taksi meselesi kendi içinde pek çok sorunu barındırıyor aslında. Bu nedenle bunları genel bir bakış açısıyla değerlendirme gereği duyduk.
Taksi hizmeti kamusal bir hizmet midir?
Belki bunu biraz daha genişleterek de sorabiliriz; kentlerde ulaşım hizmetlerini yerine getirmek kimin görevi?
Kent içi ulaşım hizmetleri yani bilindik adıyla toplu taşıma hizmetlerini verme görevi kamuya verilmiştir. Kamu adına bunu belediyelerimiz yerine getirmektedir. Geçmiş dönemlerde belediyelerin içinde bulunduğu ekonomik ve idari şartlar bu hizmetin tamamını yerine getirmede yetersiz kalınca bu boşluk özel girişimlerce doldurulmuş. Dolmuş, taksi-dolmuş gibi araçlarla kentte yetersiz kalan toplu taşıma hizmetlerinin bir kısmı özel sektörce yerine getirilmiş.
Bu araçların çalışabilmeleri ve karşılığınca ücret alabilmeleri için belediyelerce bunlara imtiyazlar tanınmış. Yani plaka gibi, ruhsat gibi şeylerden bahsediyorum. Bunun karşılığında da ücretler belediye tarafından belirlenmiştir.
İşte taksilerin, dolmuşların daha sonraki yıllarda özel halk otobüslerinin ortaya çıkmasının altında yatan gerçek, belediyelerin bu alanı maddi yetersizlikleri nedeniyle yeterince dolduramamasından kaynaklanmaktadır. Belediyelerde bu alanı doldurması için taksilere taksi plakası ve ruhsatı, dolmuşlara da dolmuş plakası ve ruhsatı çıkarmışlar, dolmuşlara çalışacakları güzergahı yani dolmuş hattını tanımlamışlar.
Burada yeni bir soru ortaya çıkıyor. Peki bu taşımacılık hizmeti bir kamu hizmeti midir?
Bu konuda birkaç farklı görüş var. Prof. Dr. Metin Günday “toplumsal bir ihtiyacı karşılamaya ve kamu yararını gerçekleştirmeye yönelik bir faaliyet, kamuya sunulmuş olmakla birlikte, siyasal organlarca kamu hizmeti olarak kabul edilmemiş ise kamu hizmeti sayılamaz. Örneğin taksi işletmeciliğinde olduğu gibi” diyor.
Fransız yasaları “yasama tarafından kamu hizmeti olarak sayılmadığı halde niteliği gereği kamu hizmeti sayılabileceği” ifadesi taksileri, fırınları, benzin istasyonlarını da bu gruba alarak kamu hizmeti(ymiş) gibi kabul görmesini sağlamış.
Yani buraya kadar saydıklarımızdan şu sonucu çıkarabilir miyiz; taksiler yasal olarak kamu hizmeti görevi yapmıyorlar ama kamu hizmetiymiş gibi kabul edebiliriz…
Bu girizgahı uzun tutmamızın sebebi taksiler ve özellikle taksi duraklarıyla ilgili sorunların temel kaynağının burası olmasıdır.
Taksilerle ilgili genel sorunlar
Taksilerin bu kadar gündeme gelmesi elbette İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin taksilerle ilgili yeni bir uygulamayı devreye sokmaya çalışmasıyla oldu. İki yakaya bölünmüş İstanbul’un taksi sorunu benim çocukluğumda bile vardı, hala sürüyor; karşısının taksisi meselesi. Bir yakadan diğerine geçmek istemez, uzun mesafe gidecek yolcu kovalar dahası gözü turisttedir. Turist bulursa taksimetre açmaz, pazarlıklar başlar vs vs.
Biz Ankara’nın genel sorunlarına dönelim. Burada İstanbul’daki kadar büyük taksi krizi yaşanmıyor. Ankara iki yakaya bölünmediği için oraya gitmem, buranın taksisiyim sorunu da pek çıkmıyor.
Ama taksilerle, taksi duraklarıyla ve taksi şoförleriyle ilgili genel sorunlar hep dillendiriliyor.
Piyasada çok sayıda eskimiş taksi var
Taksilerle ilgili sık konuşulan sorunlardan birisi taksilerin eskiliği, bakımsızlığı, ilgisizliği. Kendi taksisiyle çalışanlar araçlarına daha iyi bakıyorlar. Belli sürelerle araçlarını yeniliyorlar. Ama birden çok taksi plakası sahibi olanlar araçlarını kiraya verdikleri ya da şoför tuttukları için bu araçlara para harcamıyor. Bunlar daha sık kaza yapıyor. Çoğu kazadan sonra aracını sarıya bile boyatmıyor, macunlu, yamalı taksiler hemen dikkat çekiyor, bu nedenle güven vermiyorlar. Şoförler araçlara bakmadığı için daha bakımsız. Sigara kokuyor. Pis taksilerden inenlere bile rastladım.
Semtin kültürüne uymayan şoförler
Görüştüğümüz semt sakinleri genelde bildikleri taksi duraklarını, mümkünse semtin taksilerini kullanıyorlar. Gerekçe olarak “Ayrancı’nın taksileri, şoförleri genelde daha güvenilir kimseler” olduğunu ifade ediyorlar. Ayrancı’nın çoğu taksi durağında bu kültür uzun zamandır yerleşmiş, eski taksiciler biliniyor. Çocuğunu duraktaki taksilere emanet ederek okula gönderenler var. Semtin dışından gelen taksiler ise hemen farkediliyor. Özellikle genç olanlardan fazlaca şikayet var.
PEKİ YA TAKSİ DURAKLARI
Neden her sokak köşesi taksi durağı?
Son yılların en önemli sorun alanlarından birisi taksi durakları. Her sokak köşesi bir taksi durağı. Şimdi mahallemizden başlayalım; Güvenlik Caddesi’nden girdikten sonra sağda ve solda taksi durağı olmayan bir tane sokak yok. Var mı?
Eğer siz bir esnafsanız ve dükkan açmak istiyorsanız adım adım dükkan arıyorsunuz. Mesela terzilik yapacaksınız ve uygun yer bakıyorsunuz. “Şu köşe başı boşmuş, güneş de görüyor, belediye bana kaldırımın üzerine şöyle 8-10 metrekare bir dükkan koysun” diyebilir misiniz? Ama taksiniz varsa diyebilirsiniz. Yanınıza bir taksi daha bulursunuz, şoförler odasına bir dilekçe yazarsınız. Dilekçeye durak istediğiniz sokağın köşesini tarif edersiniz, bir de fotoğrafını çekip koyarsanız taksi durağınız 6 aya elinizde. En kötü ihtimalle oraya bir tabela kondurulur, üzerinde “taksi bekleme yeri 2 taksi” yazar. Bu da oranın bir oda seçimi ya da belediye seçimi sonrasında taksi durağı olmasının garantisidir. Bu arada Ankara’da taksi plakası 1 milyon liraya dayanmış. Terzinin ise bir makas, bir iğne, bir de dikiş makinası için bin liralık bir sermayesi varsa tamamdır.
Taksi durakları neden kaldırımların üzerinde, parklarda?
Bakın neredeyse bütün taksi durakları kaldırımların üzerinde ya da parkların köşelerinde. O kaldırımlar, parklar kamusal alan. Yani “herkesin malı” orası. Herkesin malı olan bir yer neden bir taksi durağının malı haline geliyor?
Melih Gökçek dönemi yenilenen taksi durakları
Mansur Yavaş dönemi yenilenecek taksi durakları için ilk prototip
Taksi duraklarını neden belediye yapıyor?
Belediyeler neden fırınları yapmıyor, terzilere, berberlere dükkan yapmıyor da taksi durağı yapıyor? Son dönemlerde yapılan durakları görmüşsünüzdür, 2 katlı, süslü, bahçeli.
Taksilerin ulaşım hizmeti ne kadar kamu hizmetiyse fırınların ekmek üretmesi de o kadar kamu hizmeti değil mi?
Bu yaz aylarında gazetelere Ankara’da taksi duraklarının yenileneceği haberi düştüğünde Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi eski başkanı Emre Sevim kendi twitter hesabından bir paylaşım yaptı; Belediye neden taksi durağı yapar? Ya da neden bakkal dükkanlarını yenilemiyor? İkisi de özel teşebbüs değil mi?
Ankaralılar olarak birkaç senede bir taksicilerin duraklarını yeniliyoruz. Taksiciler bizi ne kadar sevseler az gelir.
Yahu Belediye neden taksi durağı yapar? Ya da neden bakkal dükkanlarını yenilemiyor? İkisi de özel teşebbüs değil mi?
Taksi duraklarının kapasitesi var mı?
Bütün taksi durakları kurulurken veya daha sonra başvuruyla kaç taksilik kapasitesi olduğu belirleniyor. Ama buna uyan hiçbir taksi durağı yok. Bundan sonra taksiye binerken bakın, duraklarda yazıyor 8 taksi diye sayın en az 15 taksi sırasını bekliyor. Bekleme yerlerinde 2 taksi yazıyor 8 taksi bekliyor. Taksi duraklarına girebilmekte başka bir sorun. Durak parası, hava parası derken taksi sahiplerinin varolan duraklara girebilmeleri de ayrı bir sorun.
Trafik kuralları neden taksilere farklı?
Ankara’nın pek çok caddesi, sokağı artık tek yön. Ayrancı’da öyle. Bakın hemen arka sayfada mahalleden bir arkadaşımız Şili Meydanı’ndaki tek yön uygulamasına neden taksilerin uymadığını soruyor. Ben geçenlerde Kuğulu Park’ın cebinde azıcık bekleme yapayım dedim, trafik polisi hemen yanıma geldi. Ama önümde bekleme yapan 3 tane taksi için aynı kural geçerli değil. Atatürk Bulvarı’nda, Cinnah Caddesi’nde de öyle.
Duraklar siyasileşti
Taksi durakları özellikle şoförler odasının seçimlerinde afişlerle, pankartlarla donatılıyor. Her durağın neredeyse bir siyasi grubun etkinliğinde olduğu biliniyor. Ankara Şoförler Odası seçimleri ve Türkiye Şoförler Federasyonu seçimleri neredeyse siyasi partilerin kurultayları kadar hareketli ve siyasi bir havada geçiyor. Görüştüğümüz taksicilerde bundan şikayetçiler, taksicinin siyaseti olmaz ekmek kavgası olur diyorlar.
Taksi durakları tostçu, gazozcu oldu
Taksi durakları işlek yerlerdeyse ya da biraz önce söylediğimiz gibi güzel parkların içinde belediye tarafından yapılmış 2 katlı duraklara sahiplerse konumlarını değerlendirmek için tostçu, gazozcu olabiliyor. Bakın burası TBMM’nin yanındaki Milli Egemenlik Parkı’nın hemen girişine yapılan Meclis Taksi Durağı. Yanında büyük, bakımlı bir park alanı var. Önündeki tabelada su, kola, çay, soda yazıyor.
Sonuç
Taksi ve taksi durakları sorunu bir süre daha tartışılmaya devam edecek. İstanbul’daki taksi kavgası her yeri etkileyecek.
Öncelikle taksi sahipliği meselesi yeniden tartışmaya açılacak o kesin. Eğer uygulama hayata geçerse herkesin 1 taksi sahibi olması ve o takside şoförlük yapıyor olmasını öncelikle taksiciler isteyecektir.Başkasının taksisinde üç kuruşu çalışmaya itiraz edeceklerdir.
Kaldırımlarda, parkların köşelerindeki taksi duraklarının önümüzdeki günlerde davalara konu olacağı ve vatandaşların buraların kullanımına artık itiraz edecekleri ortada. Belediyelerin herkesin parasıyla taksi durağı yapması, her seçim döneminde bu taksi duraklarının yenilenmesi de öyle…
Asıl değişim teknoloji ile gelecek. Cep telefonlarındaki taksi uygulamalarının yaygınlaşacağı açık. Bunun yaygınlaşması en çok taksicilerin işine gelecek, çünkü durağa para öde, gittiğin yerden boş dön gibi sorunları ortadan kalkacak. Taksi durakları kaldırılacak. Taksici müşterisiz kalmayacak, müşteri taksisiz…