Blog

Duvardaki Gözcü

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

* Gazetemizin yazarlarından Onur Dinçer’in bu öyküsü Türkiye Bilişim Derneği’nin 2020 yılında düzenlediği “Bilimkurgu Öykü Yarışması”nda finale kalan eserler arasında yer alıyor.

Sanırım en çok gün doğumlarını seviyorum. Bu en başından beri böyleydi. Peki en başı ne zamandı? İşte bu konuda biraz kafam karışık. Çok da önemli değil gerçi, çünkü gün doğumlarını izlemek zevkli ve karşımdaki engin çölün siyahtan sarıya dönüşünü gözlerken geriye kalan her şey bir miktar önemsizleşiyor. Genelde günün erken saatlerinde hiç rüzgar olmaz. Tüm dünya sessiz bir soluğa dönüşür. Nadir çıkan fırtınalar karanlık saatleri daha çok seviyor. Tıpkı zihnim gibi, aydınlık ve karanlık arasında bitmeyen bir gelgitin yaşandığı bir dünya bu. 

Çölde her şey çok net. Kafa karıştıran görüntülere maruz kalmam veya anlamlandıramadığım hareketlilikler fark etmem çok nadir oluyor. Yanlış anlamayın, çölün çok hareketsiz ve tekdüze olduğunu söylemiyorum. Aksine ona yeterli dikkati verirseniz oldukça karmaşık ve kendi içinde adeta bir organizma gibi devinen ve sürekli yenilenen yapısına şaşıp kalırsınız. Bu biraz da benim işim. Yani başka türlüsü benim için pek mümkün değil. Seçme şansım olsaydı yine bütün gün bu çölü seyretmeyi tercih ederdim herhalde. Başka ne yapılır çok bilmiyorum. Yani bundan fazlası olmalı elbet. Çöl dışında da bir dünya olmalı. Orada gün doğumları çok daha farklı olurdu değil mi? Başka yerlerde yıldızlar farklı gözüküyordur muhtemelen ya da ne bileyim belki de tilkiler başka renktedir en azından. 

Tilkiler demişken; gördüğüm her tilkiyi sayıp sınıflandırdığımı biliyor muydunuz? Cinsiyet, yaş, vücut ısısı, hareket yönü gibi bazı temel bilgiler bunlar. Esas işimin yanında çok da önemli bir sorumluluk değil. Yine de bu tilki istatistiklerinin zihnimde birikmesini, bir çizelgeye dönüşmesini ve yeni bir gün doğumundan sonra kaç tilki göreceğime dair yaptığım tutarlı tahminleri seviyorum. Tahminlerim gün geçtikçe daha da doğru oluyor. Tilki hareketliliğinin çok da rastlantısal olmadığını fark ediyorum. Günün erken saatlerinde genç erkek tilkiler daha sık görülüyor. Hava sıcaklığı belli bir düzeyin altında olursa daha yaşlı tilkiler görmek olası. Burada sayısız çıkarımımı paylaşarak sizi sıkmak istemem ama nedense bugünlerde aklımda tutabildiğim tek şey bu istatistikler. Bir de köstebekler, sürüngenler ve kuşlar var. Tabii seyrek de olsa bitkiler de manzarayı biraz renklendiriyor. Sonuç olarak dediğim gibi; tilki gözlemek yapmam gereken bir yan görev. Esas görmem gerekenler farklı. 

Kabalığımı bağışlayın lafı fazla uzatıyorum bazen. Öncelikle nerede olduğumdan bahsedeyim. Biz buraya “sınır”, gözlem noktalarımızın üzerinde yükselen bu yapıya da “duvar”  diyoruz. Çoğul konuştuğumu fark ettiniz sanırım. Evet, biz gözcülerin sayısı bir hayli fazla. Kesin konuşmak gerekirse 117 gözcüyüz. Hepsini tanıdığım ve hepsiyle haberleştiğim söylenemez ama yine de bir kısmıyla irtibat halindeyim. Doğuda ve batıda bulunan yakın gözcülerle bazen teyitleşiyoruz. Çok da ihtiyaç olmuyor gerçi. Yine de doğudaki gözcüleri biraz kıskanmıyor değilim çünkü gün doğumunu benden önce ve tamamen farklı bir açıdan görüyorlar. Duvarımız yekpare bir yapı değil. Yıllar içerisinde bir hayli de zarar gördü. Çöl rüzgarı çok serttir. Göz açıp kapayıncaya kadar duvarın bazı bölümleri yıkılır, ama biz de tam bu yüzden burada duruyoruz. Gözcü kullanmak duvarı onarmaktan daha uygun maliyetli olmalı. 

Yıkıntıların arasından sınırı geçebilecek ve geçemeyecek olanlar net bir şekilde tanımlı. Yeterli süre duvarda bulunursanız bu oldukça kolay bir işe dönüşüyor. İtiraf etmeliyim ki benim ilgi alanım esas olarak duvarın arkasına geçmeye izni olmayanlar. Tilkiler, yılanlar ve kuşlar geçiş iznine sahip. Çölün taşıdığı bazı cansız nesneler de öyle. İnsanların arada sırada sınırın ötesine ya da üzerimize gönderdikleri nesnelerin hareketleri ve hızları zaten çok belirgin ve onları durdurmak benim için pek de zor değil. Bu oldukça keyifli bir oyuna dönüşüyor bazen. Benim için günün eğlencesi.

Evet, insanlar… İnsanlar sınırı geçemiyorlar. Yani buna izin vermiyoruz. Onları durdurmak için farklı protokollerimiz var. Çok karmaşık bir şey değil gerçi. 

Gözlem noktamdan yaklaşık 2 kilometre ilerisini görebiliyorum. Yaklaşık diyorum çünkü ışık koşulları, nem miktarı ve rüzgarın taşıdığı kumlar gözlemi etkileyebiliyor. 

İşte! Tam zamanında. Bugün şanslı gününüz olmalı. Size bir örnekle açıklayayım hemen. 1870 metre ilerideler ve yaklaşıyorlar. Vücutlarının yaydığı ısıyı siz de görebiliyor olmalısınız. Henüz yaş, cinsiyet, uyruk gibi bilgileri görüntüleyemesem de bu yaklaşanlar %92 ihtimalle insan. Hareketlerini fark ediyor musunuz? Ne kadar seriler. Tilkilerin aksine çok net bir hedefe yönelmişler ve yaklaştıkları açı yakınlarımdaki bir gediği planladıklarını düşündürüyor. İstersem 50 metre sağa ve 50 metre sola gidebilirim. Bu gözlem yapmam için nadiren gerekiyor. Tam ortada durduğum sürece benden hiçbir şey kaçmaz! Batıdaki gözcü bir ileti gönderiyor, “görüyor musun?” diye soruyor. “Evet görüyorum” diyorum. “%87” diyor. “Hayır” diye düzeltiyorum, “%96”. Şimdi mesafe 1600 metre. “Tamam” diyor. “O iş sende”. Sanki demese bilmeyecektim. İstesem onları 1500 metre civarında durdurabilirim ama o zaman toplamam gereken veriler eksik kalır. 

Çölü geçmek isteyen 10 ve daha fazla sayıda insan için farklı yöntemlerimiz var. 25, 100 ve 500 için de öyle. 500’den sonra çok bir şey değişmiyor. Tek yapmamız gereken geçmeye niyetlenenleri durdurmak, sadece nasıl yapacağımız kısmında farklı protokoller devreye giriyor. Hepimiz görevimizi biliyoruz. Bugün gelenler 3 kişi olmalı. İkisi net bir şekilde görülüyor. Diğer kişiyi bazen görüyorum, bazen kayboluyor. Bu ilginç, muhtemelen arkada bir görülen bir kaybolan daha küçük yaşta. Gelenlerin aracı yok. Görüntüyü engelleyen şey ne anlayamıyorum ama acelemiz yok, birazdan her şey belli olur.

Evet bir kadın ve bir erkek. Erkek büyük ihtimalle 28, kadın 25 yaşında. 7 yaşında olanı neden göremediğimi anladınız mı? Gerdikleri beyaz örtünün bir ucunda kadın bir ucunda erkek var. Paçavrayı hararetle sallıyorlar ve yukarı kaldırıyorlar. Küçük olan bazen bu örtünün arkasında kalıyor. Sanki bu benim fark etmem için yapılan bir hareket. Açıkçası bu beni özel hissettirdi. Hemen yönergelerimi kontrol ediyorum hızlıca. Böyle bir hareket için tanımlanmış bir protokol bulamıyorum.

Şimdi iyice yaklaştılar, yüzlerini görebiliyor musunuz siz de? Yüz ifadelerindeki telaş ve korku rahatlıkla okunuyor. Bu şaşırtıcı değil, gelenlerin büyük çoğunluğunda aynı ifade var. Uyruk ve iltimas protokollerine uyup uymadıklarına bakıyorum. Tam tahmin ettiğim gibi, uymuyorlar. Küçük olanla ilgilenmiyorum. Esas durdurmam gerekenler adam ve kadın. 

Hemen mesafeye uygun kalibredeki silahımı seçiyorum ve hedeflere yöneltiyorum. Her ikisini de ilk denememde durdurmam çok büyük olasılık. Kesin konuşmam gerekirse şu an için %96.82. 

Mesafeleri 200 metreye düşüyor. 0.764 saniye arayla adam ve kadını durduruyorum. Bunu beklemiyordum işte. Seçtiğim mermi kadının içinden geçince küçük olanı da durduruyor. Protokollere bakıyorum. “Birini yanlışlıkla bir kere durdurduysan sonsuza kadar durduğundan emin ol” diyor yönerge. Arka arkaya 3 mermi daha gönderiyorum vakit kaybetmeden ve herkesin durduğundan emin oluyorum. Küçüğün hareket yönünün son anda değişmesinden kaynaklı bir hata bu. Bazen oluyor. Net konuşmak gerekirse %6. Neden bilmem; küçük kızın kadın olana fazla yakın durmak gibi bir eğilimi vardı. Gerçi artık bir önemi kalmadı. 

Uzun zamandır takip ettiğim 9 aylık tilki mermi sesinden sonra hızla güney doğuya yöneliyor. Bu hareketini “rutin dışı” olarak kodluyorum ve istatistiğe katmıyorum. 

İşte en özel an! Biz gözcüler buna “kalibrasyon” ve “hizalama” diyoruz. Her ateşlemeden sonra yaptığımız bir şey bu. 5 saniye içinde üzerinde bulunduğum kızakta 3.5 metre sağa 3.5 metre sola gidip geliyorum. Termal kameramı tam aşağı ve tam yukarı kaldırıp indiriyorum. Hızlı bir şekilde doğuya ve batıya dönüyorum ve tekrar karşıya hizalanıyorum. Doğudaki gözcüyü hizalanma sırasında bir anlığına fark ediyorum. Yükselmekte olan güneş, yuvarlak metal cisminin üzerine düşüyor. Bu noktadan bir yıldız gibi gözüküyor. Muhtemelen ben de batıdaki gözcüye aynen böyle görünüyorum. Onun kamerası şu an bana odaklanmış durumda. Muhtemelen hizalanmamı raporluyor. Şimdi raporlama sırası bende. Görüntü kayıtlarını ve kişilere dair verileri zihnimden alıyor ve kodlanmış kanallardaki adreslere gönderiyorum. Adreslerin ulaştığı noktalarda bir bozulma ya da kirlilik olmadığını teyit ediyor, verinin sağlıklı bir şekilde doğru şifreyle karşıya ulaştığından emin oluyorum. Şimdi kalibrasyonumun son aşamasındayım. Zihnim kararıyor, kararıyor, kararıyor. Tıpkı bir çöl fırtınasının aniden dinmesi gibi.

Sanırım en çok gün doğumlarını seviyorum. Bu en başından beri böyleydi. Peki en başı ne zamandı? İşte bu konuda biraz kafam karışık…

Fransız seyyah Charles Texier gözüyle XIX.yy Ankarası

Fransız mimar, arkeolog ve gezgin Charles Texier 1802 yılında Versailles’de doğdu, 1871 yılında Paris’te öldü. Texier, 1833 ve 1843 yıllarında olmak üzere iki kez Fransız Hükûmeti tarafından Anadolu’ya gönderildi. Hitit uygarlığına ait Hattuşaş ve Yazılıkaya kalıntılarını bulan kişi olması nedeniyle Texier, Türkiye’nin arkeoloji dünyasında da önemli bir yere sahip. Anadolu’da yürüttüğü kapsamlı çalışmalarını “Küçük Asya” isimli üç ciltlik kitap olarak yayımlayan Texier’in bu dev eseri, yayınlanır yayınlanmaz bilim dünyasında büyük yankı uyandırdı. İçeriği bakımından özellikle Anadolu’yu ilgilendirmesi sebebiyle Türk aydınlarının da dikkatini çeken eserin, daha Milli Mücadele devam ederken, 1923 yılında Ali Suat Bey tarafından Arap harfleriyle Türkçe’ye tercüme edilerek basımı yapıldı. O eserdeki dikkatimizi çeken notları şöyle aktarıyoruz:

Romalıların kurdukları en güzel eser, şehrin aşağı kısmındaydı. Ankara şehrinin bir hipodromu, hamamları, su kemerleri ve çok sayıda tapınakları vardı. Yunan sanatkarları, bu eserlere İtalya’dakilerde bulunmayan bir incelik ve zarafet verdiler.

Charles Texier Hitit uygarlığına ait Hattuşaş ve Yazılıkaya kalıntılarını bulan kişi olması nedeniyle Anadolu’da yürüttüğü kapsamlı çalışmalarını “Küçük Asya” isimli üç ciltlik bir kitap olarak yayımladı.

Ankara (Ancyre)

Lidyalı coğrafyacı Pausanias’a göre Ankara şehri Gordius’un oğlu Midas tarafından kuruldu ve Jüpiter tapınağında görülen gemi demiri, Rum tarihçiler zamanında, bu hükümdar tarafından keşfedilmiş kabul edilirdi.

Karyalı tarihçi Apollonius, Ankara’nın gemi demirine daha eski bir köken verir. Galler Asya’ya geldikleri zaman, Ariobarzane ve Mithridate ile savaşmışlardı. Ptolemee de bunların üzerine Mısırlılardan bir ordu göndermişti. Bu orduyu yenerek, gemilerine kadar sürmüşlerdi. O zaman Galler, gemilerin demirini bir zafer işareti olarak aldılar, getirdiler ve buna Ancyre adını vererek, şehirlerinde muhafaza ettiler; fakat daha İskender zamanında, bu şehir yine bu adla vardı. Makedonya’nın bu kralı, Gordium’dan gelerek Suriye üzerine giderken, Paflagonya milletvekili heyetini kabul etmek ve kendi hakkındaki görüşlerini anlamak için, bu şehrin önünde durmuştu. İskender’den sonra gelenlerin, zamanında Ankara şehri, Manisa savaşında Gallerden yardımcı birlikler almış olan III. Antiochus’a bağlı olmuştu. Bu şehrin adı, ilk defa Manlius’un seferi sebebiyle Romalı tarihçilerin kayıtlarında görülür. Strabon, bundan sadece Galatların bir müstahkem noktası olarak söz eder.

Galatlar hükümetinin üç başkenti Tavium, Pessinus (Pessinunte) ve Ankara idi. Bu son şehir, İmparator Ogüst (Auguste)’ün onuruna olmak üzere Sebaste adını almıştı. Neron zamanında başkent unvanını aldı.

Şehrin arması, bir gemi demiriyle sembolize edilmişti. Sikkeler ve anıtlarla ispatlandığı üzere bu, Roma İmparatorları zamanında da muhafaza edilmiştir.

Zamanın geçmesiyle bu şehir, Mithridate’e karşı olan savaşta Romalıların kaderine bağlı oldu. Pompee, bu devleti, müttefiki Dejotare’ ye verdi; Galatların Tetrarchie hükümeti, bundan doğdu. Dejotare’nin ölümünden sonra katibi Amyntas yerine geçerek MarcAntoine Kral lakabını aldı. Bu onur unvanı, Ogüst (Auguste) tarafından onaylandı. Amyntas, milâttan önce 25 yılında, Kilikya’da öldü. Oğlu Pylaemenes krallığa geçemedi ve Galatya memleketi, bir vilayet olarak Likonya ile birleşti. Ankara şehrinin bir Roma başkenti olarak parlaması dönemi, bu tarihten itibaren başlar.

Hala var olan yazılara göre Ankara şehrinin bir hipodromu, hamamları, su kemerleri ve çok sayıda tapınakları vardı. Öteye beriye dağılmış yıkıntılara yakılarak karar vermek gerekirse, bu binaların mükemmelliği, Romanınkilerden aşağı kalmaz. Fatihlerin görevlendirdikleri Yunan sanatkarları, bu eserlere İtalya’dakilerde bulunmayan bir incelik ve zarafet verdiler.

Galatya, Hristiyanlığı kabul ettiği zaman, başkentte çok sayıda kilise yaptılar. Bugün yalnız bir kilise kalmıştır; o da Ankara’nın St. Clement’i adına yapılmıştır. Bu binanın resmi ve yapım tarzı, Jüstinyen (Justinien) zamanında sonra olduğunu gösterir. Hemen hepsi Türkler tarafından tahrip edilmiş olan işlemeler ve mozaiklerle süslüydü. 

Ankara’nın Bizans dönemine ait tarihi, o kadar önemli olmayan birkaç olayla özetlenebilir. İmparator Julyen, imparatorluk elbisesini burada giydi. Ankara’dan geçerken, Julyen (Julien) çok büyük saygı gördü. Şu anda var olan zafer sütununun, bu imparator için dikildiği zannedilir. Bu sütun, kesin olarak Bizans dönemine aittir; üzerinde hangi kişiye ya da hangi önemli olaya ait bir eser olduğuna ilişkin hiçbir işaret yoktur.

Augusteum

Zamanın ve insanların verdiği zarar, eski binaların çoğunu yıkmıştır. Yalnız, Galatya hükümdarları tarafından Ogüst (Auguste)’ün ve Romanın onuruna yapılan tek bir tapınak, şimdiye kadar kalmıştır. Güzel sanatların az zaman içinde, Galatya’nın başkentinde ne seviyeye ulaştığı, bu eserden anlaşılır.

İtalya’da klasik tapınakların kapıları nadiren muhafaza edilmiştir ve sadece iki kapı vardır ve bunların detayları Ankara’dakiler kadar güzel değildir.

Mimari süslemelerinin, sütunlar ve sütun başlıkları ile dış kaplamaların kırık döküklüklerine acımakla beraber anlaşıldığına göre, gerek binanın kendi ve gerek süslemeleri, o kadar zevk ve dikkatle yapılmıştır ki eğer bu Ankara tapınağı daha çok tanınmış olsaydı, herhalde Roma mimari tarzım şaheserleri içinde ilk sınıfa girerdi.

Hacı Bayram Camii: Ortada fevkani mahvilini taşıyan kemerli geçit, solda imaret bölümü, sağda türbeye bitişik yaptırılan ahşap çatılı bölüm

XVIII. yüzyılın ortalarında “Hacı Bayram” adında bir zat, Müslümanların tahrip etmiş oldukları kiliseye bitişik bir cami yaptırdı. Bu caminin binasında, tapınağın kemerlerinden çıkan birçok mermerler kullanılmış ve Bizans kilisesi, Müslüman mezarlığına dönüştürülmüştür. Böyle güzel sanatları içeren Ankara tapınağının, bu acınacak hale gelmesinde, faillerini mi hesaba çekmeli bilmem. Zira bu güzel eser, hiç şüphesiz zamanımıza sağlam kavuşamayacaktı. Cami, tapınağı korumuştur ve bu bina, bugün asıl şeklinden çıkarak esassız bir hale gelmiş olmakla beraber, yine bir dini kurumun bir bölümü gibi saygı görmüştür. 

Bu tapınak, direğin üzerindeki Rumca kitabede isimleri geçen Galatya hükümdarları tarafından yapılmıştır. Kitabede tapınağın açılışında yapılan törenler ve kutlamalar da yazılıdır. Auguste’ün ölümünde, tapınağın ön kısım duvarındaki vasiyetnamesi de Latince ve Rumca olarak kaydedilmiştir. 

Bu kitabe, eski zaman insanlarının dini tören hakkındaki bilgilerini içeren tek eser olma önemine sahiptir: “Galatlar halkı, resmi açılış adaklarını sunduktan sonra bu tapınağı ilahi Auguste ve Roma tanrıçasına armağan etti… Gösteriler düzenledi, ziyafetler verdi ve üç yüz çift gladyatör dövüştürdü.Şar arabaları ve atlılarla yarışma yaptırdı; boğa dövüşüyle bir de av yaptı. Şehrin yanındaki Sebasteum’un (yani Auguste tapınağının) inşa edildiği, genel toplantıların ve at yarışlarının yapıldığı araziyi, tapınağa ayırdı.

Romalılar, Galatlara tiyatro, oyun ve koşu zevkini getirdiler. Roma’da daha hararetli bir şekilde yapılan bu kutlamalar, doğu ile Roma arasındaki ilişkileri artırıyordu.

Ankara’nın Augusteum’unu en değerli eski eserler sırasına geçiren sebep, Auguste’ün tunçtan iki levha üzerine yazdırarak Roma’nın ateş tapınaklarının korumasına bıraktığı ünlü vasiyetnamesini içerir olmasıdır.

1834 yılında Hacı Bayram’ın torunlarından birisi tapınağın geriye kalan kısmını yıkarak taşlarıyla evinde özel bir hamam yaptırmak kötü düşüncesine kapılmıştı; fakat bu düşünce uygulamaya konulmadı; yalnız güney taraftaki cepheden birkaç taş çıkarılmıştı. 

Texier, Ankara gezisinde tapınağın yıkılacağına dair bilgisini alınca gezi sonrası hemen Fransa Eğitim Bakanlığı’na olayı rapor eder. Bir sene sonra kendisi gibi araştırmalar için İzmir’de bulunan İngiliz jeolog William John Hamilton’a durumu anlatır, yardım ister. Osmanlı yönetimine yapılan uyarılar sonrası bu yıkımdan vazgeçilir. Augustus Tapınağı kurtulur.

Ankara’nın yeni kurucusu gözüyle bakılan Auguste için bir tapınak yapmakla yetinemeyen Galatlar, imparator Nerva, Trajan ve ıcalla için de tapınaklar inşa ettiler. Ermeni mezarlığındaki bir kitabe Antonin’e ait bir tapınaktaki heykellerden birine benzer.

Kale

Şehir doğudan batıya doğru genişleyen bir tepenin üzerindedir. Bu tepe volkanik bir kayadır. Asıl hisar, bu kayanın tepesini süsleyerek surları dağın orta yerlerine kadar inerdi. Kuzeyde Engürü Suyu, dağın eteklerini dolaşarak batıya doğru akar ve sonra Sakarya nehrine karışır.

Galatia Roma eyaleti olduktan sonra surlar aşağıdaki ovaya doğru uzanmış ve tepe üzerindeki kısımları tekrardan desteklenerek büyük bir sitadel oluşturulmuştur. Roma hamamının kalıntıları hâlâ tanınabilir bir haldedir. Bu harabeler bugünkü şehrin dışında kalmaktadır. Çift sıra surlar hâlâ yerindedir fakat şehre yöneltilmiş olan birçok saldırının izleri görülmektedir ve duvarların birçok yeri antik abidelerden alınmış parçalarla tamir edilmiştir. Surların önünde hendek bulunmamaktadır. Surlar arazinin kıvrımlarını takip etmektedirler ve bu yüzden bazı noktalarda vadi seviyesinden yüzlerce metre yükselirler. 

Kale duvarlarında bol miktarda kişilerin anısına yapılmış ve yüceltici steller bulunmaktadır. Sur duvarlarında aşağıdan yukarıya kadar şehrin idari olaylarını betimleyen yazıtlar yer alır. Romalıların inşa ettiği en güzel yapılar şehrin aşağı kısımlarında bulunmaktadır

Ankara şehrinin, ilim dünyasına en çok tarihi belge verenlerden birisi olduğu şüphesizdir. Bunun üzücü olan tarafı, kale yakınında her gün bulunup çıkarılan eserlerin çoğunun ya büsbütün kırık olması ya da bir sanat tarihçi görmeden önce yok olmasıdır. Çevredeki bütün eserler, Roma mimari tarzındaki şekli bozulmuş parçalarla doludur. 

Kalenin duvarları, hemen hemen tamamen eski eserden oluşmaktadır. Duvarların kaidesinden tepesine kadar her tarafında, az çok korunmuş hâlde kalmış kitabe parçaları görülür. Memleketin yönetimiyle ilgili bilgileri içeren bu parçalar, bir yere toplanınca, eski yazarların bıraktıkları yetersiz belgelerin tamamlanmasına hizmet ederler. Bir hatıra ve dirinin onuruna yapılan dikilitaşlar, orada bol miktarda bulunur. Üzerlerinde bulunan yazılar, bugün görülebilir durumdadır.

Şimdiki Şehir ve Sakinleri

Yüzyıllarca yabancı işgalinden sonra, ilk halkın Osmanlı kanıyla karışması sebebiyle, önemli bir değişim geçireceği açıktır. Böyleyken Ankara’da ikamet etmiş olan Avrupalılar, buranın yine özel bir çehreye ve özelliğe sahip olduğuna dikkat etmişlerdir. Gal kanı, buranın kumral sakallı ve mavi gözlü birçok insanında görülür.

Kelt dili ise Gallerin Asya’da yerleşmelerinden birkaç yüzyıl sonra bile korunmuş halde kalmıştı. 

Onca savaş ve talan yaşamasına rağmen Ankara şehri, Küçük Asya’nın yine de en kalabalık şehirlerinden birisidir. Bu şehir, nispeten rahatlık içinde olmasını, iyi bir yerde olmasına borçludur. İklimi olağanüstü sağlığa elverişli, toprağı verimli ve özellikle tüyleri farklı bir güzelliğe sahip olan keçilerinin sayısız sürüleri, şimdiki nüfusunun iki mislini zengin etmeye yeterlidir.

Memlekette yapı taşı var ise de genel âdet, evleri çiğ kerpiçle yapmaktır. Bu tür bina, eski zaman tarzım en geri dönemine kadar gider. Babil, Ninova şehirleri böyle yapılmış ve bu metot İran, Asur ve Kapadokya’ya kadar yayılmıştır. Bundan başka, binaların dışına hiç itina etmediklerinden, şimdiki Ankara sokakları, diğer yeni şehirlerin tersine, hüzünlü bir görüntü sergiler. Şehrin halkı Türk, Ermeni, Rum ve bir de kilise açmaya izin almış olan bir miktar Ermeni Katoliği’nden oluşur. Bunların toplamı, yirmi sekiz bin tahmin olunuyorsa da şehir, bundan daha fazlasını alacak kadar büyüktür. Bütün büyük ticaretler, Hristiyanların elindedir. Şehir, her yıl serasker paşaya hediye olarak yüz elli bin guruş kadar bir para gönderir; bu paranın en büyük kısmını Hristiyanlardan tahsil ederler.

Müslüman olmayan halkın şikayet sebebi, yalnız bu para değildi. Mütesellimlerin şarap üzerine koydukları vergiyi her yıl artırmaları ve padişahın bundan haberi olmaması da ayrı bir şikayet sebebiydi.

Aslında vergi sistemi kötüdür. Arazinin yükümlülüğü, yalnızca verdiği ürün açısındandır; nadasa bırakılarak dinlendirilen arazi, hiçbir şey vermez. Emlak vergileri çok azdır.

Müslümanlarda bir aile reisi öldüğü zaman, mirasını dağıtmaya molla ile kadı görevlidir. Ölenin karısı sekizde bir ve kızları, oğulların yarısı pay alma hakkına sahiptirler. Ölenin eğer çocuk kardeşi kalmışsa, mirasa girmemek üzere bakılması, o ailenin ortak mükellefiyetine aittir.

Burası kadar hırsızı az bir memleket yoktur. Evlerin kapıları şöylece kapanmış olduğu halde, burada uzun süre ikâmetim sırasında, bu tür olaylardan söz edildiğini hiç duymadım. Burada sanayinin gelişmesine engel olan en büyük zorluk, memleketi yönetenlerin de idare edilenlerin de yeni bir tarzı kabulden korkmalarıdır. Şehrin etrafındaki doğal su akışı çok elverişli olduğu halde, bunu harekete geçiren güç olarak kullanıp bir fabrika kurmayı, hiç kimse düşünmemiştir. Bu şekilde burada pamuktan, yünden, çok bol olan ketenden her tür kumaş yapılabilirken, bu iş ya elle yapılır ya da bunlar, ham madde olarak ihraç edilir. Geçen yüzyılda, burada çok sayıda yabancı kuruluşu varken, şimdi hiçbiri kalmamıştır. O zaman yirmi beş bin balyadan çok kumaş, çorap vb. gibi yünden yapılma eşya ihraç edildiği halde, bu ihracat şimdi beş bin balyaya çıkamaz. 

Ankara paşasının yönetiminde, yüz seksen köy vardır. Bunların toplam nüfusu seksen beş bindir; göçebe takımı bu hesap içinde değildir.

Silahlı kuvvet, çok sınırlı sayıdadır. Bununla beraber paşa, voyvodaları aracılığıyla, Frigya’nın merkezine otuz bin kişilik bir ordu toplayabileceğini söylüyordu. Bize hükümet memurları tarafından verilen bu rakamlara göre, Küçük Asya’nın ortasındaki nüfusun ne kadar zayıf olduğu anlaşılır.

Kaynakça:

Seyyahların Gözüyle Ankara – Ankara Kalkınma Ajansı – 2017

Yabancı Seyyahların Gözlemleriyle Roma ve Bizans Dönemi’nde Ankara – Dr. H. Sinan Sülüner – Ankara Araştırmaları Dergisi (VEKAM)

Konut hakkını talep etmek-kenti talep etmek*

Diyarbakır Sur: Mahalleye Son Bakış / Foto: Sertaç Kayar

Sırtı bize dönük olduğundan yüzü görünmüyordu. Okulun bahçesindeki çitlerden birine tutunarak kendini yukarıya çekmiş ötelere bakmaktaydı. Bilmeyen biri, orada gördükleri karşısında değil de düşmemek için ellerini çite öyle sımsıkı geçirdiğini düşünebilirdi. Beyaz örtülü başını uzattığı alanın ön planında yıkık evler, molozlar, gerilerde ise  bir çan kulesi ile minare seçiliyordu. Fotoğraf sanatçısı Sertaç Kayar, Diyarbakır Sur’un yasaklı mahallelerinden birinde, oy atmaya gelen (2019 yerel seçimleri)  ve okulun bahçesinden mahallesinin son haline bakan yerinden edilmiş Surlu bir yaşlı kadını görüntülemişti. Sırtı bize dönük olduğundan yüzünü göremesek de o yüzdeki ifadeyi tahmin edebiliyorduk. O ifadeyi, işyerinin penceresinden molozlar içindeki mahallesine bakarken Küçükçekmece Ayazmalı Kasım’ın; Sulukule’de acele kamulaştırmayla gasp edilen eviyle vedalaşan Gülsüm Abla’nın; 20’lerinde gelin geldiği Ayvansaray Tokludede’yi 60’larınde terk i diyar ederken Hürri Abla’nın ve bil cümle dönüşüm / yenileme alanındaki bilcümle isimsiz sürgünün yüzlerinde okumuştuk. Dikmen Vadi’den, Beyoğlu Tarlabaşı’na Gaziosmanpaşa Sarıgöl’e, Ataşehir Küçükbakkalköy’e, Üsküdar Kirazlıtepe’ye, Muş’un Kale mahallesinden, Batman Hasankeyf’e, Olimpiyatlarla yerle yeksan edilen Rio favelalarından, kentsel yenilemeye yenik düşen Londra sosyal konutlarına, deprem, tsunami, sel ertesi Haiti’den, New Orleans’a, gezegenin hemen her yerinden tanıyorduk. Ve aslında o ifade, en temel sosyal ekonomik haklardan biri olan konut hakkının ihlalinin, kimi zaman baskı ve şiddetle, kimi zaman kent güzelleştirme /yenileme adları altında veya mega projeler eliyle, olmadı Olimpiyatlar, dünya kupaları gibi mega etkinlikler bahanesiyle, ya da felaket kapitalizmiyle, kimi zaman da bizzat yasalar vasıtasıyla yüzlerimize nakşedilmesiydi.

Evsizlik ve kamyonette yaşam / Foto: Derin Yoksulluk Ağı

Konut neydi?

Peki konut neydi? Konut, sadece bir konut demek değildi. Konut, mahalleydi, yaşam alanıydı, kente tutunmaktı; ekonomik ilişkilerdi; gündelik yaşam, sosyal ağlar ve komşuluktu; toplumsalın inşasıydı, dayanışma kadar çatışmaydı; kentte var olabilmekti; kolektif hafızaydı; mekana aidiyet, kendini emniyette hissetmekti ve daha sayamadığımız nicesiydi. Tam da bu nedenle, konutun kaybı sadece bir binanın kaybıyla sınırlı değildi. Ve işte o yüzden, salt binalara odaklanarak konut sorununu teknik bir probleme indirgeyen ve mühendislik araçları ve teknolojik vasıtalarla çözüm arayanlar ile tüm o TOKİ pokiler hiçbir zaman çözüm olamayacaklardı çünkü konut sorunu teknik bir sorun değildi. 

Konut, özel yaşamın gizliliği, ailenin ve özellikle kadının ve çocuğun korunması demekti. Eğitim, sağlık, çalışma / istihdam gibi ekonomik ve sosyal haklardan vatandaşlık haklarıyla siyasi haklara kadar uzanan geniş bir yelpazeydi. Hepsinin ötesinde, BM Genel Kurulu’nun 8 Ağustos 2016 tarihli 71. Oturumunda (69b) altı çizildiği üzere, konut, yaşam hakkı demekti: “Yaşanan tecrübeler, yaşam hakkının güvenli bir yerde yaşama hakkından ayrılamayacağını göstermektedir…evsizlik ve devasa ölçekte yetersiz ve yaşamaya elverişsiz konut, konut hakkı ve yaşam hakkının kabul edilemez ihlalleri olarak görülür ve böyle ele alınır.” Pandemi, bu saptamanın gerçekliğini,  4 yıla kalmadan 2020 başında, tüm dünyanın yüzüne çarpacaktı. Konuta erişim artık bir ölüm kalım meselesi olmuştu. 

Konut sonra ne oldu?

Toplumsal ihtiyaçların ekonomik ihtiyaçlara feda edildiği, her şeyin ekonomik getiri üzerinden değerlendirildiği neoliberal sistemde konutun kullanım değeri tedavülden kaldırılmış, temel bir insan hakkı olan konut, bir metaya hatta finans varlığına dönüştürülmüş, toplumsal değeri de ekonomik değere indirgenmiştir. Ünlü Marksist kuramcı David Harvey, konutun artık ikamet amacıyla değil bir meta olarak küçük bir azınlığı daha da zengin etmek için üretildiğini belirtmekte, insanların içinde yaşaması için değil yatırım yapması için kentler inşa ettiğimize dikkat çekmektedir: “…her çeşitten zengin ahaliye yönelik, onların içlerinde yaşamayacakları, sadece paralarını yatıracakları lüks konutlar üretirken, aynı zamanda ödenebilir fiyatta konut eksikliği krizi ile de karşı karşıyasınız.” Nitekim, başta New York, Londra, Paris olmak üzere küresel merkezlerde, yatırım amaçlı alınıp atıl bekletilen konut sayısında patlama yaşanırken kullanılmayan ev sayısı, evsizlerin sayılarını aşmaktadır.  23 Şubat 2014 tarihli The Guardian, AB ülkelerinde 4.1 milyon evsize karşılık 11 milyon boş konut bulunduğunu belgeleyerek bunu bir skandal olarak nitelendirmiştir. Pandemi ve daralan küresel ekonomiyle birlikte bu uçurumun daha da açıldığını düşünebiliriz.

Küresel emlak ve finans şirketleriyle, emekli fonları, hedge fonlar (yüksek riskli yatırım fonu), akbaba fonlar gibi sürü sepet küresel yatırım fonu günümüzün görünmez ev sahipleridir. Nasıl bir paradokstur ki bu fonlarda emekli aylıklarını işleten emekliler, hiç farkına varmadan, dünyanın başka bir yerinde başka emeklilerin yerlerinden edilmelerine sebep olmaktadırlar! Önce 2008 krizi, şimdi pandemi, küresel emlak, finans şirketlerinin değirmenlerine su taşımaktadır.  Berlin’de kiralar erişilemez olmuştur çünkü kentteki 280,000 konut, sadece üç şirkete aittir. Gezegen boyu konut stoklayan, arttırdığı kiralar ve yükselttiği konut fiyatlarıyla, alt gelir grupları nüfuslarını yerlerinden eden Blackstone, Çin’e bile girmiştir. Bu aktörlerin egemen olduğu sistemde, konut, salt bir kazanç ve spekülasyon aracına, alınır satılır bir metaya veya borsada bir finans varlığı olarak “değerli” bir kağıt parçasına dönüşmüştür. Konuttan baktığımızda karşımızda adaletsiz, vicdansız bir gezegen bulunmaktadır. Ve bu yüzdendir dünya üzerinde süregelen kira grevleri, kiraların dondurulması için protestolar, tahliyelere moratoryum talepleri, boş konut işgalleri, kamulaştırma referandumları ve bil cümle sivil itaatsizlik eylemleri. 

Türkiye’nin konut hakkıyla imtihanı

Küresel emlak finans şirketleriyle fonlarını Türkiye’de henüz görmesek de –ya da elimizde veri olmadığından bilemesek de– süreç farklı değildir. Konutta arz fazlası, üst gelir gruplarına yönelik yatırım amaçlı lüks projelerden kaynaklanırken asıl ihtiyaç sahibi alt, alt-orta gelir gruplarına yönelik ödenebilir şartlarda yaşamaya elverişli konutlarda arz yetersizliği vardır. İstanbul Planlama Ajansının (İPA) “Konut Sorunu Araştırması: İstanbul’da Mevcut Durum ve Öneriler” başlıklı raporuna göre, 2020 sonu itibariyle İstanbul’da yaklaşık 6 milyon 400 bin kayıtlı mesken bulunmakta ve bunların yaklaşık 4 milyon 400 bininde ikamet edilmektedir. Bu veriler ışığında, mevcut kayıtlı ikameti olmayan mesken sayısı 1 milyon 800 bindir.

Uluslararası insan hakları mekanizmalarında tanımlanan “Yaşamaya Elverişli Konut Hakkı” kriterlerini TOKİ’nin niteliksiz konutları karşılayamadığı gibi “kira öder gibi ev sahibi olmak” TOKİ’nin aylık kredi taksitleri karşısında asgari ücretle geçinenler için hayaldir.  Konut giderleri, sadece konut kredisi taksitlerini veya kiraları değil, apartman / site aidatı, doğalgaz, elektrik, su gibi hizmetler de eklenerek hesaplandığında alt, alt-orta gelir gruplarının ödeyemeyecekleri bir toplam tutmaktadır. TÜİK 2018 verilerine göre, konut ve kira/kredi harcamaları giderlerin ilk sırasında yer alarak hane halkı bütçesinin %23.7’sini oluşturmakta ve bu harcamaların aile bütçesine oranı  alt gelir gruplarında %31.4’e çıkmaktadır. Pandemiyle birlikte kiraların tavan yaptığı, ekonomik gidişat karşısında doğal gaz, elektrik, su gibi hizmetlerin zamlandığı ancak ücretlerin yerinde kaldığı, işten çıkarılmaların hızlandığı göz önüne alınırsa, bugün karşımızda çok daha vahim bir tablo vardır. 

Yine TÜİK ile devam edersek, 2018 yılına ait “Hanehalkı Tüketim Harcamaları” verilerini 2002 verileriyle karşılaştırdığımızda, ev sahipliği oranının düzenli olarak düştüğünü, buna karşılık kiracılık oranının düzenli yükseldiğini görmekteyiz. 2002’de nüfusun %73’ü kendi evinde otururken, 2018’de oran %56.2’ye inmektedir. Aynı dönemde, kiracılık %18.7’den %28.5’e yükselmiştir. Yoksul kesimler ve alt gelir grupları göz önüne alındığında oranlar artmaktadır. Gidişatın bir nedeni rantsal dönüşüm politikalarıyla yerlerinden edilen mahallelilerin kiracı nüfuslara katılması ise bir diğer nedeni, sosyal konut arzının yetersizliği ve lüks konut odaklı politikalardır. Sisteme giren yeni nüfuslar, ekonomik olarak konuta erişememektedir. Bu verilere dayanarak yirmi yıl sonra kiracıların ev sahiplerini geçeceği öngörülmektedir. Öte yandan, yine İPA’nın araştırma sonuçlarına göre pandemi döneminde, sadece bir yıl içinde, İstanbul’da kiralar %66 artmıştır. Dolayısıyla, kiracılar, daha bugünden başlarını sokacak ucuz kiralık bulamazken 20 yıl sonra nasıl bulabileceklerdir?! Resmi konut politikaları, konut hakkını önceleyen bir şekilde değiştirilemezse, yakın gelecekte evsizlerden oluşan kentlerle baş etmek zorunda kalacağımız kesindir.

Gidişatın bir başka kaygı verici veçhesi, kullanım biçimi olarak sadece mülkiyete bağlı konutun teşvik edilmesi ve kiralık, kooperatif, işgal gibi tüm diğer kullanım biçimlerinin, özelleştirmeler, yasalar, kredi teşvikleri, mortgage gibi araçlarla ve ayrıca enformel konut alanlarına yönelik şiddet kullanımıyla sistemden dışarı atılmaya çalışılmasıdır. TOKİ’nin meşhur sloganı, “kira öder gibi ev sahibi olmak” bile devletin mülkiyet odaklı konut politikasının tescilidir. Onlarca yıl yerleşik gecekondu mahallelerine yönelik zorla tahliye-yıkım-zorla yeniden iskan ya da zorla TOKİ’leştirme, bu mülkiyet odaklı konut politikalarının ihlal ve mağduriyetlerle dolu sonuçlarıdır. Nüfuslar, 15-20 yıl boyunca ödeyemeyecekleri miktarlara mahkum edilmekte, konut kredisi taksitlerinin köleleri olmaktadırlar. Sosyal kiralık konut, Türkiye’nin konut politikalarına neredeyse hiç girmemiştir. Alt gelir grupları ve kent yoksullarına yönelik sosyal kiralık konut seçeneği konut politikalarında yer almalı, salt mülkiyet odaklı konut politikalarından vazgeçilmelidir. Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın Ekim 2020’de açıkladığı ayda 100 TL’ye kiralık konut arzı konut hakkı açısından tarihi bir adım olup örnek alınmalıdır.

Bu bağlamda, dinci neoliberal iktidarın tarikat yurtlarıyla özel yurtlar arasında 40 katır-40 satır ikilemine sıkıştırdığı öğrencilerin bugün parklardan, kentsel kamusal alanlardan, üniversite önlerinden seslendirdikleri konaklama / yurt talepleri, aslında, eğitim hakkının da ayrılmaz parçası olan yaşamaya elverişli ve ödenebilir şartlarda barınma / konut hakkı talebidir. Alt gelir gruplarına sosyal konut sağlamak üzere yola çıkan ama tam aksine yoksuldan alıp varsıla veren; gayrimenkul yatırım ortaklıkları vasıtasıyla bil cümle lüks proje gerçekleştirirken ödenebilir şartlarda yaşamaya elverişli konut ve barınma üretmeyen TOKİ’nin –ve TOKİ vasıtasıyla devletin– kamucu konut politikalarına döndürülmesine yönelik bir mücadele hattı açılmıştır. Ayrımcı konut politikalarıyla emekçileri kentlerden püskürtülen sendikalardan, dönüşüm alanlarında konut hakları ihlal edilen mahallelilere; sosyal kiralık konut  bulamadıkları için evsizlik riskiyle karşı karşıya nüfuslardan, ne kiralık, ne de mülk, konuta erişemeyenlere, aileleri yanına sığınan genç nüfuslara, bölünen ailelere… bir çok ihlale değen bu mücadele hattı, kamucu konut politikalarını hayata geçirmek için ortaklaştırılmalıdır. 

Üsküdar Kirazlıtepe Mahallesinde yıkımlar ve zorla tahliyeler / Foto:Nazmi Algan

Konut  sorunu sınıfsaldır, ikamet politiktir 

Yaşadığımız mekanlara dayatılan tepeden inme projeler, yaşam alanlarımızı değişim değerleri üzerinden dönüştürülecek arsalar olarak sermayeye pazarlar, dünya emlak fuarlarında kurulan tezgahlarda satışa sunarken hepimizin hakkı olan bir yaşam tarzından bizleri kopartıp geride kıyımlar, hasarlar, yaralı bireyler ve topluluklar bırakmakta. Her ne ad ve biçim altında olursa olsun kentsel dönüşüm, alt gelir grupları ve emekçi mahallelerine karşı açılmış bir savaştır; yıkımlar ve zorla tahliyeler de silahları. Konut politikaları ve planları, ideoloji, güç, sınıf, etnisite, ırk, azınlıklar üzerinden okunabilir. Bu politika ve planlar, statükonun yeniden üretimini sağlayabilecekleri gibi kentin merkezinde kimlerin ve hangi sınıfların kalacağını, hangilerinin kentten kovulacaklarını da  tayin ederler. Bir devlet politikası olarak zorla tahliyeler ve “temizlemeler” (mahalle yıkımları), savaş silahı, etnik temizlik ve nüfus transferleri amacıyla da kullanılabilir; ya da, terörle mücadele adı altında yıkım ve zorla tahliyeler meşrulaştırılarak istenmeyen grupların, sınıfların, etnik aidiyetlerin merkezden tasfiyeleri gerçekleştirilebilir. 

Buna karşın, bir kentte yerleşik olmak ya da ikametgah, o kentte kimlerin varlık göstereceğini tayin eder. Kente dahil olmayanlar, kentin hizmet ve olanaklarından faydalanamayacakları gibi kentin değişimi ve dönüşümü üzerinde irade gösteremezler; dahası, içinde yer almadıkları bir kente dair tahayyülleri ve gelecek beklentileri olamaz. Konut ve ikamet,  son kertede kentte kimlerin var olacağını, o kentin kimlerin kenti olacağını, kentsel mekanları kimlerin üreteceğini ve yeniden üreteceğini tayin ettiğinden konut sorunu sınıfsal bir sorundur ve ikamet de politiktir. 

Başakşehir Güvercintepe’de yıkımlar / Foto: Yasin Serindere

Son söz : “Konut hakkı olmadan kent hakkı olmaz”

Konut sadece bir konut demek değildir, konut sistemdir diye bitirelim. Bugün gezegen boyunca evsizlerin artması, alt gelir gruplarının elverişli şartlarda konuta erişimlerinin olanaksızlaşması, sistemin düzgün çalışmamasından ya da aksaklıklarından kaynaklanmamaktadır. Paradoksal olarak, bu ihlal ve mağduriyetler, sistemin planlandığı şekilde, hatta gayet mükemmel çalıştığını göstermektedir çünkü sistem, konutun ve kentin değişim değeri üzerinden yürümekte, konutu ve kenti metalaştırarak, finansallaştırarak birikimini sağlamakta ve böylece kendini yeniden üretmektedir. Konut, ekonomiyi çeviren ve sistemi ayakta tutan çarkın önemli bir dişlisidir. Öyleyse, yaşam alanlarını, sistemi ayakta tutacak, yeniden üretecek metalara, finans varlıklarına dönüştüren ve alt, alt-orta gelir grupları ile kent yoksullarını, emekçileri  ve öğrencileri, kent merkezlerinden kovan bu gidişata karşı konutun ve kentin değişim değerine karşı kullanım değerini savunmak, sisteme kısa devre yaptırabilecek  önemli bir  mücadele hattıdır. 

Kent üzerinde son sözü, o kentte konut hakkını kazananlar söyleyecektir. Harvey’in  altını çizdiği üzere konut hakkı olmadan kent hakkının talebi olanaksızdır.

Dipnotlar:

* 2 Eylül 2019 tarihli Yerel Siyaset (İstanbul) gazetesinde yayınlanan daha kısa metnin yeniden düzenlenmiş ve güncellenmiş versiyonudur.

1 https://twitter.com/Sertac_Kayar/status/1112337248358416388

2 Video: David Harvey: Slums & Skyscrapers: Space, Housing and the City Under Neoliberalism (Gecekondular ve Gökdelenler, Neoliberalizm Altında Mekan, Konut ve Kent),  ( 2015, 28 Temmuz). http://davidharvey.org/2015/07/video-david-harvey-slums-skyscrapers-space-housing-and-the-city-under-neoliberalism/

3 Scandal of Europe’s 11m empty homes (Avrupa’nın 11 milyon boş konut skandalı). The Guardian, (2014, 23 Şubat). https://www.theguardian.com/society/2014/feb/23/europe-11m-empty-properties-enough-house-homeless-continent-twice

4 “İstanbul Planlama Ajansı Konut Raporunu Açıkladı.” Yapi.com.tr , (2021, 18 Eylül).   http://www.yapi.com.tr/haberler/istanbul-planlama-ajansi-konut-raporunu-acikladi_187119.html

5 Bknz: BM Ekonomik Sosyal Kültürel Haklar Komitesi 4 Numaralı Genel Yorum: Yaşamaya Elverişli Konut Hakkı.Yaşamaya yeterli / elverişli konut hakkı, asgari 7 kriter altıda açılmaktadır. Ödenebilir konut bunlardan biridir:  Lema Uyar, Birleşmiş Milletler’de İnsan Hakları Yorumları-İnsan Hakları Komitesi ve Ekonomik, Sosyal Kültürel Haklar Komitesi,1981-2006 İstanbul Bilgi Üniversitesi 2006 142-151

https://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr/media/uploads/2016/05/05/BMde_Insan_Haklari_Yorumlari_1981_2006.pdf

6 “İstanbul Planlama Ajansı Konut Raporunu Açıkladı.” Yapi.com.tr , (2021, 18 Eylül).   http://www.yapi.com.tr/haberler/istanbul-planlama-ajansi-konut-raporunu-acikladi_187119.html 

7 Pandemiyle birlikte iyice zorlaşan yaşam şartları karşısında ebeveynleri yanına sığınarak ayrı evlerde yaşamak zorunda olan çiftler ya da çocukları yanına paylaştırılan yaşlı çiftler. 

8 David Madden ve Peter Marcuse, (2016). In Defense of Housing; Verso: London ( 1-16).

Parselinizdeki ağacın üzerinde komşunuzun da hakkı olduğunu savunuyoruz

Yazar Hakkında

Kentsel dönüşüm olgusunda ilk önce toplumsal bir yitim söz konusu çünkü mevcut serbest piyasa düzeni dönüştürülen metanın değerini artırıyor. Dolayısı ile değerinin artacağı bilinen binalar da dönüştürülmeye başlanıyor. Kira veya satış bedelleri yükseliyor. Böyle olunca da kentsel doku içinde belirli bir yapıya sahip mahalleler hızla dönüşüyor. Eski sahipleri ve kiracılar bölgeden uzaklaşıyor. Biz buna soylulaştırma diyoruz. Kelime anlamının tersine olumsuz bir anlam yüklüyoruz bu duruma. Kısaca mevcut konut stoğunun değişmesi durumu, sosyal dokunun da dönüşüme uğraması anlamını taşıyor. Kullanıcıların kültürel tercihleri doğrultusunda değil zorunlu ekonomik süreçler nedeniyle olması söz konusu. Bu durum mahalleler içindeki yerleşik ilişkileri, bağları yapı bozumuna uğratıyor. Bu artık yepyeni  bir ilişkinin kurulması anlamına geliyor.  Bu ilişkiler uzun bir zaman sürecinde oluşuyor. Kuşaktan kuşağa, anılarla, belleklerle, toplumsal, kolektif belleğin oluşturulmasıyla gerçekleşiyor. Eğer kısa süreli, sert, radikal dönüşüm gerçekleştiği zaman ki -kentsel dönüşüm projeleri bu etkiye neden oluyor- bu birikimsel, kültürel yapı bir anda sıfırlanıyor. Yeni kimliğin oluşumu için ise uzun yıllar gerekiyor. Bu süre içinde mahalle sahipsizleşiyor, geçicileşiyor. İnsanların aidiyet hissetmediği dolayısıyla benimsemediği, sahiplenmediği çevreler oluşuyor. Bu durumu mahallenin sınıfsal yapısından bağımsız olarak gerçekleştiğini söyleyebilirim. Bölgenin değişim değerinin güçlenmesi ise öncelikle doğal yapının, yeşil alanların yitimi ile destekleniyor. Yani dönüşüm, kamusal altyapının yitimi pahasına oluyor. Kentsel dönüşüme uğrayan bir parsel içinde kesilen tek bir ağaç yalnızca o parsel için değil çevresindeki toplam peyzaj dokusunun da yitimine neden oluyor. Yani ağaçların zaman içerisine yayılan bu kayıpları tüm mahallenin hatta kentin alt parçasının değersizleşmesi anlamına geliyor. Sonuç olarak özel mülkiyetteki değer artışı kamusal alandaki değer yitimine neden oluyor diyebiliriz. Bu her zaman böyle mi olmalı? Hayır böyle olmak durumunda değil. Yurtdışındaki planlama kurumları ise konuyu geniş kamusal yarar ve kentli hakkı perspektifiyle ele aldığı için parselinizdeki ağacınız üzerinde komşunuzun da hakkı olduğunu savunuyor. Neden hakkı? Başka ağaçlarla birlikte yarattığı ekolojik etki sebebiyle. Tek bir ağacın yitimi bile tüm kentin olumsuz etkilendiği düşüncesi hakim. Planlama kurumunun yalnızca kentsel rantı paylaştırma olarak algılanmadığı aynı zamanda kamusal değer yaratabilen bir kurum olarak algılandığı ülkelerde ise kent planlaması çalışmalarında özel mülkiyetteki değer artışı ile kamusal alandaki yaşama dair altyapının yalnızca korunması değil güçlendirilmesi ve geliştirilmesi anlamında da bir denge mekanizması ortaya çıkıyor. Bizde planlama yalnızca imar planı demek yani yapılaşma demek. Yapılaşmaya endekslenildiği için kamusal altyapının değer artışının değil değer kaybının kontrol edildiği bir yapı haline geliyor. Dolayısıyla sorun sistematik yani kurumsal hale geliyor. Yeterli kurumsal altyapımızın olmaması nedeniyle kamusal üretim aracı olan planlama, bu sorunun aracı haline geliyor, bu olumsuz sürece alet oluyor.

Parselinizdeki ağacınız üzerinde komşunuzun da hakkı olduğunu bilmelisiniz.

İlgili kurumların bilgi birikiminin ötesinde görgü düzeyinin de yeterli düzeyde oluşması gerekiyor. 

Yerel yöneticilerimizde “başka bir kentsel yaşam, başka bir kentsel doku olanaklı” fikrinin ortaya çıkması gerekli mutlaka. 

Başka bir kamusal yaşam mümkün! 

Sorumluluk sadece yerel yönetilerde değil tabii ki, akademi de bu sürecin önünü açmıyor. 

Türkiye’de sıkça söylenen üniversite- sanayi işbirliği kavramının sadece sanayicilerle kalmaması, pratik anlamda yer alan her türlü üretici aktör ile bu ilişkinin geliştirilmesi gerekli. Böyle bir tahayyül oluşmadığı için müteahhitin kafasındaki klasik konut üretim modelinin dışına çıkılamıyor. Yeni modeller yaratılamıyor. 

İlla devrim yapmanıza gerek yok bunun için. Yeterli kurumsallaşma, bilgi, görgü, yasal statü vb olanaklar zorlandığı zaman alternatif modellerin arayışına neden girilmesin diye düşünüyorum.  

Mevcut üreticilerin ki bunlara mülk sahipleri de dahil, bu arayışı neden göze alamıyorlar? Yani neden daha az katlı, yatay ve boşluklu bir kentsel yapı düzeni yaratılamasın? Çünkü bir risk faktörü var.

Mevcut piyasa mekanizmaları içinde bir maliyet analiziyle bunun yeterince olanaklı görmediği zaman özel sektör aktörleri de buna yanaşmıyor. 

Bu noktada iki şey önemli; Birincisi, büyük inşaat şirketleri. Bunların bazı örnek pilot projeler ile desteklenmesi gerekiyor kamu tarafından. Öyle ki gerçekleştirdikleri alternatif projeler bir prestij ögesi haline gelsin. İkincisi, küçük müteahhitlerin proje destekleri ile önünün açılması gerekiyor ve tabii ki mülk sahiplerinin de bahsettiğimiz değerleri korumaya yönelik taleplerinin ortaya çıkması gerekiyor. Mülk sahiplerinin doğrudan talep etmesi çok önemli. Hem belediyelerden hem firmalardan. Alternatif tasarım modellerinin kamusal alanda tartışılması gerekiyor. Bu bilince varılması için de kolektif örgütlü bilinçlenme ve talep unsurunun öne çıkması gerek. Yerel aktörlerin bu konuda aktif çalışmasının önemi ortaya çıkmaktadır.

Ayrancı’nın kurmuş olduğu ekolojik dengeyi korumamız lazım

Kent içindeki ağaçlarla neden Orman Bakanlığı ilgileniyor, belediye varken? Belediye varken kent ile ilgili sorunlara neden müdahil olunmaktadır? Neredeyse bin yıldır belediye denen bir kurum var. Bahçede kesilecek tek bir ağaca kadar sorumluluğu merkezi yönetim yapacaksa ne anlamı var belediyelerin?

Kent içindeki ağaçlarla neden Orman Bakanlığı ilgileniyor?

Aslında bir kentle ilgili herkes sözünü söyleyebilir ama bu kentin kendi toplumu ile ilgili bir durum söz konusu. Kentlilerin oluşturduğu çeşitli örgütlülükler, yapıların söz hakkı olmalı. 

Bizde ise devlet kavramı ülkedeki her şeye egemen olan her şeyin üzerindeki bir gücü elinde toplamış bir olgu halinde. Bunun yanında bir de yerel yönetim var. Yerel yönetim devletin küçük bir replikası gibi olabilir ama buna rağmen hiç olmazsa oradaki yerel toplumun kendisinin verdiği bir karar neticesinde oluşmuş olabilir. Olması gereken merkezi yönetimin güçlerini yerel yönetime devretmesidir yoksa ikinci bir merkezi yönetimi icat etmenin bir anlamı yok.  Sonuç olarak mahallede bir ağacın kesilmesine merkezi yönetim değil yerel dinamikler karar vermeli.

Kentsel dönüşümün en büyük sorunu da yine merkezi yönetimin denetiminde geçen bir süreç dahilinde gerçekleşmesidir.  Gerçi yerel yönetimlere de bir pay bırakılıyor ama bu sınırlı ve değiştirme yetkisi hiç yok. 

Merkezi yönetim yasalar üzerinden kentin konut dokusuna çok güçlü bir şekilde müdahale etmekte. Kentsel dönüşümle ilgili tüm yasalar, tanımlar, kurallar merkezi yönetimin müdahalesine çok açık biçimde yapılıyor. Yerelin kendi özeliyle ilgili karar verme haklarının göz ardı edilmesi  önemli bir sorun. Diğer bir sorun da yerel yönetimin kentsel dönüşümle aldığı kararlar kısmında ortaya çıkıyor. Dönüşüm üzerine temel gerekçelendirme şöyle; yoğunluğu artırabilmek. Gerekçe olarak da bu evlerin güvenli olmadığını söylenerek yıkılmasına ve yeni yapılaşmada kat artışına zemin hazırlanıyor.  Kentsel dönüşüm mutlaka konut yoğunluğunu artırmak için kullanılıyor. Temel sebebi ise o alandan daha yüksek bir rant elde edebilmek. Lakin öte yandan dönüşüme uğrayan yoksul mahalleler tamamen değişiyor, insanlar bölgeden uzak yerlere sürülüyor. Açık bir şekilde cezalandırılıyor. Kentin kamusal olarak sağladığı yararlardan yoksun kalıyor. 

Ayrancı konusuna gelirsek bu mahalle kendi kentsel ekolojik gelişmesini sağlamış. Yani bu tanımı sadece insan topluluğunun doğa ile kurduğu ilişkilerle sınırlamıyorum. Bunu ötesinde de ekonomik, sosyal, psikolojik dengeleri de gözeterek kurduğu bir yaşamdan söz ediyorum. Kentsel ekolojiyi,  tüm canlı-cansız varlıkların kendi içindeki dengeleri ve bu dengelerin değişmesini inceleyen bir alan olarak tanımlıyorum. Bu bağlamda Ayrancının kurmuş olduğu ekolojik denge söz konusu. Yani bu bölgede evlerin ön ve arka bahçeleriyle, parklarla, toprakla, komşuluk ilişkileriyle, çocuk alanlarıyla, okulla, esnafla birlikte kendi içlerinde oluşturmuş oldukları birbiriyle ilintili küçük küçük ama çok duyarlı dengeleri ve zaman içindeki evrimiyle var olan kendine has bir dokusu var.  Bu hassas dengelere dışarıdan müdahale ise tüm dengeleri, birbirleriyle örüntülü bu dokuyu bozmak anlamına gelir. 

Ayrancı kendi dengeleriyle kendisine bir kimlik bulmuş özgün bir yaşam tarzı gerçekleştirmiş, kent içindeki diğer mahallelere göre öz kimlik oluşturabilmiş bir yer. Bu çok değerli bir şey yani öyle hemen olmuyor bu işler, yıllar içinde pek çok dengenin uyumlu biçimde gelişmesine bağlı. Kimsenin haydi diyince yapacağı bir durum değil, pek çok ögenin bir araya gelmesiyle ve bir süreç içinde olan toplumsal bir hikaye bu. Bu nedenle bu özel dokuyu korumamız çok önemli.  

Genel olarak baktığımızda kentlerde bir şekilde kendini koruyabilmiş bölgeler, kentin diğer tarafındaki olumsuz, başarısız bölgelere göre kendiliğinden değer kazanıyor.  Bu kazanılan değeri hemen paraya çevirmek tehlikesi çıkıyor bir yandan da. Hemen ranta dönüştürmek isteyenler ortaya çıktığında ise bu hassas oluşuma dışarıdan böylesi hoyrat bir yaklaşım, bir tür darbe, bozucu bir faktör girmeye başlıyor. 

Ayrancı gerçekten pek çok bölgeye göre hoş bir yer. O kadar betonlaşmamış, doğayla ve diğer kurulan dengeleriyle kısmen korunabilen özel bir bölge. Bahçelerin otoparklara çevrilmemiş olması, yol boyu ağaçların iyi kötü varlığını sürdürmesi, mahalle okulunun, çocuk alanlarının ve diğer unsurların hala varlığını koruyor olması, bazıları yükselmeye başladı ama genelde apartmanların ideal katlarını korumaları  ayni kısaca hem sokakta hem mekanların kullanılmasında hem ilişkilerin geliştirilmesinde elverişli durumunu koruyor olabilmesinde bütün bunların bir payı var. Bu yapıyı korunduğu müddetçe kent içinde kazandığı değere karşı az önce bahsettiğim bu rant saldırısına da açık hedef haline gelmeye başlıyor maalesef. Asıl önemli olan bu özellikli mahalleyi yaşatmanın mümkün olduğunu tüm Ankara’ya anlatmamızdan geçiyor.  Mahallelerin korunabilir, yaşanabilir, özgün kimliğini bozmadan veya şiddetle dışarıdan gelen müdahalelere açık bırakmadan yaşamını sürdürebilmesinin mümkün olabileceğini göstermemiz gerekiyor. 

Ankara’nın kuzey bölgesindeki Etlik, Keçiören taraflarına baktığımızda çok üzücü şeyler görüyoruz. Bu saldırıya direnilmediği ortada. Üç katlı, bahçe içinde, ağaçlı sokaklarıyla, çocuk parklarıyla iyi kötü kendi atmosferiyle var olan mahallenin olumsuz değişimine karşı durulmamış, üç yerine on kata çıkan apartmanlarıyla rant hırsına ve aç gözlülüğün pençesine düşmüş.

Bu üzücü örneklerin tüm kente yayılmasını önlemek ve erdemli biçimde mahallesine sahip çıkabilmiş bölgelerin yaşamlarını devam etmeleri mümkün. 

Toprak rantı ve bundan yararlanmak isteyen kesimlerin bu düzen içinde karşı konulmaz olduğu fikrine inatla direnmek pekala mümkün. 

Spekülatif rant hırsı, kent yaşamı ve dokusu üzerinde tek belirleyici olmaya devam etmeli mi yoksa kentlerimizi daha yaşanabilir kentler halinde tutabilmeyi istiyor muyuz?

Kapitalist düzen içinde yaşadığı halde kendi özgün kimliklerini korumayı başarabilen pek çok kent var dünyada. Birçok Avrupa kenti böyle, Amerika’da ve bazı Asya kentleri de böyle. 

Kendi küçük yerelinin kimliğini korumak için çaba gösteren küçük toplulukların kentlerini daha yaşanabilir hale getirdiğine dair örnekler olduğunuz biliyoruz. 

Bütün bunlara dayanarak söyleyebilirim ki kapitalist düzen içinde olsak bile kentin özgün kimliğini koruyabilmek için birbirimizle konuşmak, tartışmak, birbirimizi daha iyi anlayan bir dil geliştirmek zorundayız. Tüm bu çalışmaların bir toplumsal hafıza yaratacağına ve daha iyi kentlilik hali yaratacağına dair umudum var. 

Ankaralıların kendi küçük çevrelerine sahip çıkmakla başlayarak tüm kenti koruyabileceğimiz fikrini diri tutmalıyız. 

Başka bir kent mümkün düşüncesini gerçekleştirebilecek olan o kentin kendi toplumudur. 

Herşey kendi kapısının önüne sahip çıkmakla başlayarak daha çok şey yapabileceğini keşfetmekle, sonrasında bunu gerçekleştirmekle, gücü yetmiyorsa komşusuyla, mahalleliyle dayanışmak için fırsatlar yaratmasıyla başlıyor. 

Bunların hepsini çok barışçıl, insancıl, birlikte yaşanabilir bir kent yaratmak için yapabileceğimiz işler olarak görmemiz lazım. 

Bütün sorumluluk neden benim üstüme düşüyor, devlet yok mu, belediye yok mu?” şeklinde bakmak yerine “evet bu kurumlar var ama ben de varım ve bu mahalleyi en iyi ben bilirim çünkü bu sokakta ben yaşıyorum, bu okulda ben okuyorum, parkta benim çocuğum oynuyor. Dolayısıyla bu alan üzerindeki bilgilerim daha içeriden ve daha çok boyutlu. Bu nedenle benim de söz hakkım var” demeye başlayınca kentlerimiz daha yaşanabilir kentler olma yoluna girmiş olacak. 

Yerel yönetimler ne için var? Esasında yerel topluluğun kendi kendisini örgütleyebilmesine uygun zemini sağlamak için var. Kolaylaştırıcı olması gerekiyor. 

Belediyeler günümüzde şöyle düşünüyorlar, “Bir sorun var ve ben o sorunu gidereceğim. Bu benim işim. Bu işi gerçekleştirmek için de ihtiyacım olan parayı devletten talep ediyorum. Parayı vermezse ben de bu işi yapamam.” Belediyenin şematik bakış açısı böyle. 

Oysa belediyeler “Ben bir yerel yönetimim ve asıl gücümü alacağım yer politik ve ekonomik anlamda yerel toplumun kendisi. Bu nedenle yerel toplulukla bunu konuşmalıyım, kendi güçlerimiz oranında neler yapabileceğimizi ortaya çıkartalım. En iyisini dayanışarak, yerel dinamikleri öne çıkararak birlikte yapabilmek için belediyenin olanaklarını sunayım, yerel toplumla kolektif biçimde işimize bakalım.”  şeklinde uygulama yapması lazım. 

Şu anda yapılanı ise kendi yerelini tamamen dışlayarak kendisini ön plana çıkartmak, gücü yetmediği durumda merkezi yönetimden destek almak olarak tanımlayabiliriz

Eski binalar yenilenirken bütün ağaçların kesilmesine ne diyorsunuz?

Ayrancı size göre yeşil bir semt mi?

“Mahallede rantsal dönüşüme izin verilmemeli”

Ali Somel

Ayrancı’ya taşınalı bir buçuk yıl oldu. Şehir merkezine yakın olduğu halde sakin ve yeşilliğini korumuş bir semt olması nedeniyle eşimle tercih ettik. Ancak geldiğimizden beri evlerin eski olması gerekçesiyle yıkılıp yerine mahallenin dokusuna uygu olmayan yapılar yapıldığına şahit oluyoruz. Bazı binaların ufak da olsa yeşil alanları korunmuş, bazıları ise direk otoparka dönüştürülmüş. Mesela bizim evimiz ile komşu evler arasında daracık bir bahçe alanı var, fakat oradaki ağaçlar öyle güzel büyümüş ki evde perdeleri açınca karşı binayı görmüyoruz bile. Ayva ağacı var, ayvaları seyrediyoruz, saksağanların seslerini duyuyoruz. Şimdi bu dokunun yerine rezidans tarzı binalar yapılıyor. Bizimkisi gibi küçük ekosistemler oluşturmuş bahçelerin yerini çimle suni yeşillendirmeler alıyor. Tamam Ayrancı’da bir otopark sorunu da var ancak bu bir şehir planlaması ve kamucu ulaşım politikası sorunu. Araç fetişizmiyle bu iş çözülmez! Kentsel dönüşüm alanlarındaki inşaatların görgüsüzlüğü de canımızı sıkıyor. Şili meydanına giderken Kuveyt Caddesinin üzerinde bitmek bilmeyen böyle bir inşaat var, aylardır parka giderken ya çocuğumuzun başına ya geçen arabaların üzerine inşaat malzemesi düşecek diye korku geçiriyoruz. Sonuç olarak mahallede rantsal dönüşüme izin verilmemeli. Bu konuda yerel yönetime sorumluluğunu hatırlatmak için mahalleli örgütlenmeli.

“Müteaahit daha çok kar etmek için ağaç kesiyor, bu durumun kanunla durdurulması lazım”

Sedef Demirel

Bazı binalar çok eskidi değişmesi zorunlu ama müteaahit daha çok kar etmek için evlerin bahçelerini de kullanıyor. Bu durumun kanunla durdurulması lazım. Ben 1963 yılından beri Yeşilyurt Sokak’ta oturuyorum. Bu sokak tamamen bahçeli villa idi. Komşuluk ilişkileri çok nezihti. Esnafımızda çok iyiydi, şimdi de durur birkaçı. Çiçekçimiz, yorgancımız, taksimiz, saatçimiz. Sokaktaki küçük villalar 79-80’lerden itibaren yıkılıp apartman yapılmaya başlandı. Belediyenin de hiç ilgisi yok, sokaklar pis, çöplük içinde. Kırık dökük yollar.  Ayrancımız çok güzel bir semtti, güvenliydi, saygılıydı insanlar birbirine. Apartmanlar arttıkça yozlaştı çoğu şey ama bazı şeyler korunuyor yine de.

“Bahçelerdeki bu ağaçları, eski sakinlerin yaşamlarına, mahalleye ve doğaya verdikleri müthiş önemin ve saygının kanıtı olarak görmekteyim”

Neriman Saygılı

Ayrancı’nın çok güzel ve çeşitli ağaçları var. Özellikle ön ve arka bahçelerinde. Yol kenarlarına da zamanın belediyesi tarafından çeşitli fidanlar dikilmiş. Şimdi çoğu ulu birer ağaç olarak duruyor. Ben bahçelerdeki bu ağaçları, eski sakinlerin yaşamlarına, mahalleye ve doğaya verdikleri müthiş önemin ve saygının kanıtı olarak görmekteyim. Belediye yetkilileri de zamanında çok ilgili olmalılar ki sokakları bol bol her türden ağaçla donatmışlar. Geçen yıllar pek çok şeyi de yıpratmış aynı eski bağ evleri gibi. Mahalle kültürü erozyona uğramış, bencillik yükselmiş. Kente saygı yerini para, pul hırsına bırakmış. İnsanlar birbirini sevmiyor artık. Sevginin azaldığı bir yerde doğa sevgisinden bahsedebilir misiniz? Dosta verilen değer araca verilen öneme dönüşmüş. Geçer akça para, pul oldu. İnsanlar aslında kaybettikleri öz saygılarını parlak şatafatlı arabaların içine sığınarak arıyorlar.

“Yeni binaların önü çim yapılıyor zaten”

İlyas Kantarcı

Ben 1971’den beri burada yorgancı dükkanı işletiyorum. Binalar çok eskidi ve zeminleri sakat. Yenilenmeleri gerekiyor. Bahçelere de zararı yok bence. Yeni yapılan apartmanların önleri çim yapılıyor zaten.

“4 senedir mahalledeyim, ben bile kesilen ağaçlar gördüm”

Bengül Şenler

Henüz 4 senedir bu mahallede oturuyorum. Ben bile bu süre zarfında binalar uğruna ağaçların kesildiğini gördüm. Ağaçları yok etmemeleri gerekiyor. Ben şahsen ağaçlardan yanayım. Ne kadar çok ağacımız olursa o kadar sağlığımız olur.

“Ayrancıdaki binalar rant nedeniyle yıkılıyor”

Ayşegül Erk

21 yıldır Ayrancılıyım. Ağaçların azalmasından çok mutsuz oluyorum. Ben aslında kentsel dönüşümün zorunlu olmadığına inanıyorum. Ayrancıdaki binaların yıkım nedenleri eskimesinden kaynaklı değil, rant nedeniyle yıkıldıklarına inanıyorum. Mahalledeki binalar müteahhite verilip yıkıldıkça tüm o güzel bahçeler de yok edilmiş oluyor.

“Kentsel dönüşüm nedeniyle ağaçların yok edilmesini belediye engellemeli”

Kaan Dorukçetin

Ben 1960 yılında Hoşdere Caddesi, 50 numaralı Radar Apartmanı’nda dünyaya geldim. Geçmişte Tirebolu ve Yazanlar Sokak’ta da oturdum. Şimdi ise Paris Caddesi’nde oturuyorum. Radar Apartmanı’ndaki evimiz kentsel dönüşüme girince oradan ayrılmak zorunda kaldım, sattık evi mecburen. Gerçekten bu çok üzücü bir şey. Ayrancımız’da zaten çok az olan bu yeşil bahçeler, sokaklardaki ağaçlar, kentsel dönüşümden dolayı yok ediliyor.  Bununla ilgili belediyenin düzenleme yapıp bu soruna bir çözüm getirmesi gerekir.

“Kentsel dönüşüm evleri küçültüyor, küçük evler de mahallenin yapısını değiştiriyor”

Muzaffer Tunç (Kuaför)

Ben yaklaşık 50 yıldır bu mahallede kuaförlük yapıyorum. Ayrancıdaki evler çok eskidi. Bunların yenilenmesi gerekiyor mutlaka. Kentsel dönüşümden yanayım ama ev sahiplerinin evlerinin küçülmesi sorun yaratıyor ve 1+1 evlerin ortaya çıkması da mahalle yapısını değiştiriyor. Bunların önüne geçmek için apartmanların bir kat yükseltilmesi gerekiyor. Tabii ki bu arada civardaki ağaçlar da kesiliyor maalesef. Bu da başlı başına bir sorun. Gölge yapacak ağaç kalmıyor.

“Söz konusu inşaat olduğu zaman tüm yönetimler yeşil alan aleyhine tavır alıyorlar” 

Ali E.

Büyüdüğüm Eskişehir’nden de şahit olduğum gibi kentsel dönüşüme giren o güzel iki-üç katlı evlerin ön bahçeleri otopark girişi yapılarak yok edildi. Ayrancı’da da benzer bir süreç işliyor. Söz konusu inşaat olduğu zaman tüm yönetimler yeşil alan aleyhine tavır alıyorlar. Partiler üstü bir durum var. Kanun yapıcı ve yöneticilerin tutum alması gerekiyor. Biraz da kültür meselesi bu aslında. Atatürk’ün Yalova’da tek bir ağacı kestirmemek için evi yerinden taşımasını örnek olarak veriyorlar ama uygulamada bu hassasiyet örnek alınmıyor. Pandemi’de bahçelerin ne kadar önemli olduğu tekrar fark edildi aslında. Mahalle sakinleri o bahçelerde nefes aldılar. Ayrancı’yı tercih etmemizin nedenlerinden birisi de kent içinde vaha gibi olması. Betondan ibaret bir mahallenin hiçbir anlamı ve avantajı yok. Bu bahçelerin önemi çok büyük.

“Oturduğum sokakta iki tane bahçeli bina vardı, oturan aileler toplaşır çay içerdi. Şimdi tek bir ağaç bırakmadılar”

Metin Sert (67 yaşında)

Mahalleyi bekleyen en büyük tehlike kentsel dönüşüm. Birbirine benzeyen tuhaf ve soğuk görünümlü evler mahallemizin dokusunu bozmakta. Oturduğum sokakta iki tane böyle bina yapıldı son yıllarda. Tek bir ağaç bırakmadılar. Oysa eski hallerinde çok güzel ağaçlar vardı. Hele de arka bahçesi çok yeşildi. Apartmanda oturan aileler beraber toplaşır çay içer, sohbet ederlerdi. Çocuklar oyun oynardı. Şimdi buz gibi beton oldu. Otopark yaptılar. Bir de önlerine göstermelik çim koydular yeşil alan diye. İçler acısı görünüm. Hiç uymuyor Ayrancıya. İnsanlar evlerini neden yıkıyorlar hiç anlamadım. Her şey maddiyat olmuş.

Türkiye Kent Konseyleri’nin gündemi iklim

TKKP 27. Genel Kurulu 16-17 Ekim 2021 tarihlerinde Edirne’de “İklim Krizi” ana temasıyla gerçekleştirildi.

Türkiye Kent Konseyleri Platformu Genel Kurulu’ndan

Namık Kemal Üniversitesi’nden Prof. Dr. Halim Orta İklim Krizi ve Kır, Trakya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mahmut Güler İklim Krizi ve Kent, MAREM’den Levent Artüz İklim Krizi ve Denizler konulu sunumlarını gerçekleştirdiler. İklimdeki değişimin krize evrilmesinin üretim tarzından kaynaklandığı ortaya kondu. Üç uzmanın da üzerinde durduğu en önemli nokta; iklim krizinin yıkıcı etkilerinin artık uzak bir zamanda olmayacağı, gündelik hayatımızın içerisinde olduğu ve bir an önce harekete geçilmesi gerekliliğidir. Konuşmalarda iki ana eksen ortaya çıkmıştır; iklim krizine sebep olan üretim faaliyetlerinin toplumsal yarar lehine düzenlenmesi, iklim krizinden kaynaklanan afet gibi durumların risklerini en aza indirecek politikaların üretilmesi. 

Derin deniz deşarjları, sanayi kirliliği, doğru yöntemlerle arıtılmayıp bertaraf edilmeyen atıklar, endüstriyel tarım uygulamaları, ranta dayalı kentleşme politikaları gibi insan kaynaklı uygulamaların küresel ısınma ve iklim krizinin temelinde yer aldığı vurgulanmıştır.  Bu bağlamda Kyoto Protokolü, Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası sözleşmelerin uygulanması için ulusal ve yerel mekanizmaların geliştirilmesi ve küresel ısınmaya yol açan faaliyetlerin kısıtlanması üzerinde durulmuştur. İklim krizinin sonuçlarının izleneceği milli kuraklık merkezinin kurulması, konvansiyonel tarım yerine onarıcı ve pulluksuz tarım uygulamalarının yaygınlaştırılması, su kullanımında farkındalık yaratılması, iklim krizi politikalarının üretilmesi ve uygulanmasında merkezi ve yerel yönetim başta olmak üzere tüm paydaşların sürece katılmalarının sağlanması konularına değinilmiştir.  Bu bağlamda kent konseylerinin, iklim krizinin gerek sebeplerinin azaltılması gerekse de sonuçlarıyla mücadelede sivil toplum üzerinden kilit rolde olduğu ortadadır. 

TKKP 27. Genel Kurulu’nda iklim krizi ve su kaynaklarımız, iklim krizi ve toprak, tarımsal alanlar, iklim krizi ve gıda, iklim krizi ve hava, iklim krizi doğa olayları ve afetler, iklim krizi ve hukuk atölye çalışmaları yürütülmüştür. Bu atölye çalışmalarında aşağıdaki tespit ve öneriler üzerinde durulmuştur:

• Kent konseylerinde doğal ve kültürel varlıkların korunması için çalışma grupları oluşturulması.

• Başta tarım ve kentsel şebeke suyu kullanımı konusunda farkındalık oluşturulması, yeşil altyapı yatırımlarının yaygınlaşması için girişimlerde bulunması.

• Tarım üreticilerine üretim ve örgütlenme eğitimleri verilmesi, üretimde damla sulama sistemine geçilmesi, bilinçsiz ve gereksiz su kullanımı, aşırı gübre kullanımının engellenmesi, planlı tarıma geçilmesi ve uygulamaların denetlenmesi. 

• Kent konseylerinin, tarım kooperatifleri ve çiftçi sendikaları ile birlikte çalışması. 

• Kentlerin nefes almasını sağlayacak hava koridorlarının önünü kapatmayacak,  yerleşim palanları yapılması. Bu planların yapılmasında kent konseyleri işlevsel kılınması.

• Herkes için eşit, sağlıklı, ulaşılabilir ve adil gıda talebi en temel haktır. Bu gıdaların üretim süreçlerinin demokratikleşmesi, dağıtım süreçlerinin yoksulları da kapsayacak şekilde eşit bir biçimde yürütülmesi için merkezi ve yerel düzeydeki örgütlenmelere kent konseyleri destek vermesi. 

• Üretici pazarları tohum takas etkinlikleri, kent bostanları, üretici ve tüketici kooperatifleri gibi faaliyetleri kent konseyleri ortaklaşmasıyla yürütülmesi.

• İklim krizi sonucu oluşan afetlerde gerek hazırlık aşamasında gerekse müdahalede ciddi koordinasyon sorunları olduğu vurgulanmıştır.  Kent konseylerinin bu koordinasyon sorununda çözüm mercii olabilmeli.

• Özel ilgi gerektiren grupların afetlerde daha fazla etkilendiği, bu sebeple hazırlık aşamasında bu gruplara yönelik çalışmaların yürütülmesi.

• Kent konseyleri bünyesinde toplumsal bilincin artırılması ve yerelde iş birliğini sağlamak için afet çalışma gruplarının oluşturulması.

• İklim krizine sebep olan kentleşme politikaları ve doğal varlıkların yanlış kullanımları aynı zamanda hukuk sorunudur. Gerek mevzuatın uygulamasında gerekse de yorumda iklim krizinin etki ve sonuçlarının göz önünde tutulması.

• Ranta ve talana karşı doğanın ve yaşam alanlarımızın korunması için mücadele ederken birçok yıldırma politikasıyla karşı karşıya kalmaktayız. Bu duruma karşı Kent Konseylerinin dayanışma içinde olması.

Toplantımıza ev sahipliği yapan Edirne’de ve bölgesinde Saros körfezinin korunması için yıllardır mücadele edilmektedir. Saros’ta yapılmaya başlanan FSRU doğalgaz limanı ve kara boru hattının yıkımına dair yıllardır ortaya konan bilimsel raporlar ışığında sürdürülen mücadelenin tüm kent konseyleri olarak yanındayız. İnanıyoruz ki Kazdağları’nda altın madeni şirketine karşı kazandığımız mücadelede olduğu gibi birlikte mücadele ederek yan yana durmaktan başka çaremiz yok. 

Marmaris Kent Konseyi’ne karşı açılan tazminat davası sürecinde olduğu gibi, şirketler, kamu kurum ve kuruluşları ÇED süreciyle denetlenmeden, hesap vermeden, sorumluluk üstlenmeden, en düşük maliyetle en yüksek karı elde ederek istedikleri gibi çalışamayacaklarını bilmek zorundadırlar. Kent konseyleri kentlerdeki ve doğadaki her tür yaşam ve kent hakkını ihlal eden faaliyetlere ve eko-kırım yatırımlarına karşı haklarımızı savunmaya devam edecektir. 

Hukuku kendi çıkarları için araçsallaştırmaya çalışanların karşısında, ekoloji mücadelesi veren Marmaris Kent Konseyi’nin yanındayız.

Türkiye Kent Konseyleri Platformu Genel Kurulu adına Yürütme Kurulu

Ağaç mı, araç mı?

Yazar Hakkında

15 Mart 1970 Mersin doğumlu. 1988’de Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne ve şehre öğrenci olarak geldi. O günden bu yana mesleki disiplini ve kent, politika, kentin sosyolojik kimlikleri ve hakları alanında emek üreten dernek, örgüt, platform ve yapılarda bir köşede durmaya çalışır. Solfasol Gazetesi kurucularındandır (artık dışındadır) ve Zıtlar Mecmuası kent web-medyası ekibindendir.

Dün akşam (gece), evimizin ön camına sıfır mesafede olan büyük Japon Sofora ağacına (kendisi, akasya ile türdeş bir ağaçtır, Ankara’da neredeyse her sokağımızda vardır) takıldı gözüm. Kumruların seviştiği, saksağanların bık bıkladığı, güvercinlerin ve güzel yeşil cennet papağanların ara ara uğradığı, hele de o güzel ötücü çıvgın’ın bazen gelip bize müthiş sesini dinlettiği ağacımızda birkaç zamandır, akşam “hep aynı saksağan mı yatmaya gelen?” diye kendi kendime sorduğum kuş uyuyordu. Evet uyuyordu. Ve gece boyu sabaha kadar iki dalın birleştiği boğumda, tüylerini kabarta kabarta uyudu. Ben de mutlu bir yüz ve gözle izledim 2-3 saat uyuyuşun bize anlattığını.

Üzerinde yaşadığımız küreye ağır geliyoruz; 8 milyara yaklaşan insan nüfusumuz, çıkardığımız gazlar, kokular ve endüstrinin yok ettikleri ile. Üzerinde yaşadığımız toprakları da (Anadolu) hoyratça, bir çekirge (affedin beni çekirgeler) sürüsü edasıyla yiyoruz. Kentleri mi? Onu da betona, asfalta ve egzoza boğarak ilerliyoruz.

Maden, HES, nükleer santral, beton kanal, tarihi bölgelerin faşizan dönüşüm projeleri, yol ve doğal alanların imara açılması ile coğrafyamızı sayın sistem yok etti/ediyor… Göç, nüfus artışı, mülkiyet ve yeni/gıcır gıcır ev hastalığımız, belediye (ve imar kurallarıyla bakanlıklar) ile müteahhitler beşlisiyle de şehirlerimizi ve semtlerimizi bitiriyoruz.

Ve izliyoruz, sadece izliyor ve “bana kaç m2 düşecek yeni binada, ohhh yeni miss gibi evim olacak” hesabı yaparken; yitirdiğimiz ağacı, bahçeyi, komşuluğu, artık duyamayacağımız kuş sesini unutup… Yaşamın anlamını hızla yitirişimizi kaçırıyor, görmüyoruz. Konuşanlarımız, söylenenlerimiz de genelde geçmiş zaman romantizmi ile anıyor yaşadığı yerleri ama o sırada yenilenmiş bir binada oturuyor!

Uygulansa da uygulanmasa da istediklerimiz ve olması gereken yeni düşünceler, yaşadığımız semtten bakmaya başlayarak düşünceler geliştirmek zorundayız artık. Yokolan arka bahçelerden, arabaya boğulmuş sokaklardan, kuşların ve memelilerin terk ettiği mahallelerimizden bakarak, birkaç model önerisi geliştirmek zorundayız. Ve ütopyamız olarak kalmaması için de peşini takip ederek kamuoyu yaratma çabasında olmalıyız.

Bir karar versek ve buradan deklare etsek (keşke); “Ayrancı’yı kamulaştırıyoruz. Her mahalleye bir yaya sokağı, her caddeye (3-4 binayı satın alıp yıkacak kadar dev şirketler haline gelmedi mi belediyeler, oldu.) bir park ilk hedefimiz. İkinci hedefimiz ise, semtlerimizin parsel ölçeğinde dönüşümünde, eski yapı büyüklüğünü (oturumunu) %75’e indirgiyor bahçeleri %25 arttırıyoruz.” desek.

Kıssanın gerçeğine de dönersek, tek yapı ölçeğinde kentsel dönüşümde imar kurallarının, otopark yönetmeliğinin acilen yeniden tasarlanması bir gereklilik. Hatta ada (4 sokağın/yolun içine aldığı bütün alan) bazında planlamalar şart gibi.

Arabanın üstüne reçine damladı diye hoyratça kesilen çam ağacımız

Biraz açarsak; yan bahçeler ve arka bahçenin, otopark yönetmeliğinin gerektirdiği apartmanda daire başına araç yeri ve imar yönetmeliğinde “bodrumda ön cephe hariç iki yan ve arka cephe arsa sınırına kadar kullanılabilir” kuralı ile ağaçlar kesiliyor, ağaçsız, bahçesiz semtlere/kentlere doğru koşar adım gidiyoruz.

Çözebiliriz;

1) Ada parselinde planlamalar yaparak; semti, yaşayışı, ulaşımı, bahçeleri de önceleyerek planlama yaparız.

2) Tek yapı ölçeğinde kentsel yıkımı bitirip/durdurup, (betonarme) ömrü biten yapılarda iki yapı (apartman) birleştirilerek, yani dönüşümü doğru tanımlayarak ilerleyebiliriz. Bu müteahhide, 2 yapının arasındaki birleşen 2 yan bahçede yapılaşma hakkı (6 x 20 metre) verir ama karşılığında bodrum katında, arka bahçeyi, toprak altında arsa sınırına kadar kullanım hakkını geri alır ve en azından kalan 2 yan bahçe ve arka bahçeyi aynen koruyabiliriz.

Sistem bu konuda sıkışmaya başladı ve bir çözüm aramak zorunda kalacak. Bizlerin baskı ve kampanyaları ile rant odaklı değil, kentte mutlu yaşama odaklı planlamaya izin vermeleri ile çok kısa sürede yol almak mümkün.