Blog

Atatürk Orman Çiftliği nasıl tahrip ediliyor? Nasıl korunmalı?

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Atatürk Orman Çiftliği’nin arazi ve plan bütünlüğünü aşındıran müdahaleler 1950’lerde Karşı Devrim’in güçlenmesiyle hibe koşullarını aşındıran satışlar ve tahsislerle başlamıştır. 29 Mayıs 1959 tarihli 7310 sayılı Kanun’la 725 dekar AOÇ arazisinin satışı düzenlenmiş; 6 Haziran 1959’da Resmî Gazete’de yayımlanan bu düzenleme, bütünlüğün bozulmasında kritik bir eşik olmuştur.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi bünyesinde hazırlanan Atatürk Orman Çiftliği oluşumunun, yapılanmasının ve yapılaşmasının neresinde yer alındığını gösteren “Hangi Yerleşke AOÇ” adlı çalışmada görüleceği gibi; 

Eskişehir Yolu, İstanbul Yolu, AŞTİ Bulvarı ve yeni açılan Ankara Bulvarı (ki, gerçekte plandaki adı AOÇ Bulvarı’dır), AOÇ arazisini batıya doğru kat ederken, beşincisi bunu kesen Anadolu Bulvarı olarak gerçekleşmiştir; tümü de bu arazinin bütünlüğünü zedeleyerek kalan arazi parçalarını hem küçültmüşler ve hem de nitelikli varlığını risk altına sokmuşlardır! Bunun farkında mıyız? Arazi bölünmesi yaşanırken ortaya çıkan kullanım ve mülkiyet deseni, artık bağlantısı kopan arazilerin konum, ilişki ve kullanım açısından AOÇ’nin olduğu duygusu ve bilgisini yeniden canlandırmamızı bile zorlamaktadır. Yalnızca resmî kurumlar ve devlet daireleri değil, parti binaları, askeri bölge ve kullanımlar, özel eğitim kurumları ve üniversiteler ve otobüs terminalleri gibi büyük; ama benzinlik, büfe, lokanta benzeri küçük işletmelerin de aralarında olduğu, aidiyetlerini gizleyen araziler ve yapılar dışında, yalnızca açık yeşil alanlar, Atatürk Orman Çiftliği’ne ait oldukları konusunda bir açık mesaj vermektedir.

Atatürk Orman Çiftliği haritası üzerinde talan edilen araziler görülebiliyor.

Atatürk Orman Çiftliği haritası üzerine talan edilen arazilerin üzerine inşa edilen bu yapıları oturttuğumuzda yıkımın dehşetiyle irkilmemek mümkün değildir. Bugün adını tek tek saymaya kalksak toplamda yüzlerce bina ve yerleşke Atatürk Orman Çiftliği arazileri işgal edilerek konumlandırılmıştır. Bunlardan bazıları; ASKİ Genel Müdürlüğü Eğitim ve Spor Tesisleri, Ankara Atlı Spor Kulübü, Gençlerbirliğ Tesisleri, Alparslan Türkeş Mezarlığı, Başkent Öğretmenevi, Orman Genel Müdürlüğü Lojmanları, Devlet Mezarlığı, Gazi Orduevi, Benzin İstasyonları, Bayraktar Twins (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı), Tevfik İleri İmam Hatip Lisesi, Çevre ve Orman Bakanlğı, Yüksel İnşaat ve HaberTürk Binası, Emsan Sitesi, İşçi Blokları, Gazeteciler Sitesi, Seylap Blokları, İpek Sitesi, Yüzüncü Yıl Sitesi, Urankent, YDA 1. Etap, Gimat Toptancılar Sitesi, Rize Gross,  SSK Blokları, Konkur sitesi, Mitaş Enerji, Koray Outlet, Şaşmaz, Optimum Center, Danıştay, Ahmet Hamdi Akseki Cami, Öz Ankara Toptancılar Sitesi, ATB İş Merkezi, ACity Outlet, Tan Oto, Tepe Home, Atisan Sanayi Sitesi, Efe Plaza, Gordion AVM, ve adını burada tek tek sayamadığımız niceleri… * Hangi Yerleşke AOÇ

2000’lerden itibaren yetki devri ve protokoller aracılığıyla, AOÇ üzerindeki planlama ve kullanım kararlarında belediye ve farklı kamu aktörlerinin rolü genişlemiştir. 19 Ekim 2011 tarihli protokolle AOÇ Hayvanat Bahçesi alanının kullanım hakkı Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne verilmiş; izleyen plan kararları “Yenileme Alanı” tanımı ve uygulamalarıyla ANKAPARK gibi büyük ölçekli projelerin zeminini oluşturmuştur. Bu süreç, üst ölçekli koruma hedefi yerine projeye göre parça parça planlama pratiklerini öne çıkarmıştır.  

Yargı denetimiyle bu gidişat birçok kez durdurulmuştur. 3 Ağustos 2015’te Ankara 5. İdare Mahkemesi, AOÇ Koruma Amaçlı İmar, Ulaşım Planı ve Uygulama Projesi’ni, AOÇ’nin kuruluş amacına ve 1. derece doğal-tarihi sit niteliğine aykırılık gerekçesiyle oybirliği ile iptal etmiştir. Kararın ardından, planlara dayalı inşa süreçlerinin parçası olan Ankara Bulvarı, belediye duyurularıyla Ağustos 2015’te trafiğe kapatılmış; ancak idarenin yaptığı yeni plan değişiklikleri ve uygulamalarla mahkeme kararının uygulanabilirliği fiilen ortadan kalkmıştır.

Buna karşın izleyen yıllarda, iptal edilen kararların revize edilip yeniden onaylanması ve benzer fonksiyonların yeni planlarla tekrar gündeme getirilmesi görülmüştür. Meslek odaları bu pratiği, “iptal, revizyon, yeniden uygulama” şeklinde işleyen bir süreklilik döngüsü olarak tanımlamaktadır. Bu metinde ‘sürdürülmüş ihlal’ terimiyle kastedilen, tam olarak bu döngüdür.  

Sonuçta AOÇ’deki yıkım, tek bir siyasi döneme indirgenemeyecek birikimli kararlar ve temelinde karşı devrim sürecinin ürünüdür. Farklı dönemlerde belediye, bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşlarınca alınan kararlar; koruma statülerine rağmen alanın parçalanmasına, işlevsel süreksizliğine ve plan bütünlüğünün zayıflamasına yol açmıştır. Ortaya çıkan bu tablo, AOÇ’nin 1. derece doğal ve tarihi sit alanı statüsü ve kuruluş koşulları ile uyumlu, tutarlı ve şeffaf bir üst ölçekli koruma-kullanma stratejisine duyulan ihtiyacı açıkça göstermektedir. Yöneten değişse de yönetim anlayışı değişmedikçe talan devam etmektedir. Türk ulusu, bu gidişata dur diyerek Cumhuriyetimize ve onun simgesi yapı ve kurumlara sahip çıkmalıdır.

AOÇ’nin bütüncül bir koruma-imar planı ile korunması yerine parsel temelli müdahalelerle yapılaşmaya açılması, arazinin bütünlüğünü bozmaktadır. Örneğin 50 metre genişliğinde duble yollar ile AOÇ tarım arazilerinin bilerek ve isteyerek parçalara bölünmesi sağlanmıştır. Mimarlar Odası Ankara Şubesi’ne göre de bu yollar AOÇ arazisini “parça parça bölerek” toprak bütünlüğünü bozmaya yöneliktir. Ankara 4. İdare Mahkemesi söz konusu yolları içeren imar planlarını iptal ederek AOÇ tarım arazilerinin kesilmesine geçit vermemiştir. Ancak plan değişiklikleri küçük ölçekte devam etmektedir; Mimarlar Odası bu eksende AOÇ için kapsamlı bir koruma amaçlı üst ölçekli imar planı hazırlanması ve bölücü yol yapımlarının derhal durdurulması çağrısında bulunmuştur. Oda ayrıca 13 Nisan 2021 tarihli açıklamasında Gökçek döneminde planlanan yollardan bir tanesinin Atatürk Orman Çiftliği’nin talan edilmesi bölünerek parçalanmasının en önemli uygulamalarından olduğunu, “İ. gökçek tarafından planlanan yolun Mansur Yavaş tarafından inşa edildiğini” bildirmiştir.

Atatürk Orman Çiftliği alanları, son yıllarda büyük ölçekli projelerle hızla dönüşüme uğratılmaktadır. ANKAPARK örneğinde olduğu gibi 1,2 milyon metrekarelik hayvanat bahçesi alanı 2013 yılında eğlence parkına dönüştürülmüştür. 2018 yılında çıkarılan bir kanunla, bu alan 29 yıl süreyle Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edilmiştir. Harita Kadastro Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nin uyarısına göre ANKAPARK, AOÇ arazi yapısını gasp ederek “ticarethaneye çevrilmektedir”. 

Cumhurbaşkanlığı Sarayı (“Beştepe Külliyesi”) da AOÇ üzerinde inşa edilen bir başka dev projedir. Danıştay, bu külliyenin bulunduğu alana herhangi bir “kamu/kurum binası” yapılamayacağı kararını vererek inşaatın temelini hukuken engellemiştir. Ancak Saray inşaatı her türlü uyarıya karşın başlamış ve zaman içinde yaklaşık 750 bin m²’yi aşan bir alana yayılmıştır. Bu çalışmalar için tahminen 10 binin üzerinde ağaç kesildiği değerlendirilmektedir. İnşaat çalışmaları sırasında Atatürk Evi’nin yanında bulunan Tarımcı Atatürk Heykeli ve Meydanı’nda yer alan rölyeflere bilerek zarar verilmiş ve parçalanarak pek çok parçası kaybolmuştur. Devlet bursuyla heykel ihtisasını Paris’te yapan Türk heykeltraş Burhan Alkar 1930 doğumlu olması ve ilerlemiş yaşına rağmen yetkililere rölyeflerin ücretsiz tamir edilmesi ve ücretsiz olarak yeniden yapılması için deyim yerindeyse yalvarmıştır. Bu bile tek başına tarihe kara leke olarak geçecektir.

Atatürk Orman Çiftliği arazisinin ABD büyükelçiliğine satışının iptali ile ilgili Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin açtığı davada Yargıtay satış kararını bozmuştur. Diğer bir ifadeyle satış kanun dışı ise arazi de yapılan büyükelçilik kompleksi de fiilen işgal edilmiş vatan toprağı olarak değerlendirilebilir! Hukuk mekanizması kullanılarak bu kararın da arkasından dolanılacaktır, bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti sessiz bir işgal yaşamaktadır. Türk Ulusu savaşmadan yenilmektedir.

AOÇ arazisi içinde Sağlık eski bakanıyla ilişkili olan TEBA Vakfı’na 2025’te tahsis edilen Medipol Üniversitesi kampüsü inşaatı ve TÜRK İŞ Konfederasyonu bina inşaatı mahkeme kararlarına rağmen sürmektedir. Ayrıca yeni bulvar-yollar (ör. 4,2 km uzunluğunda 50 m genişliğinde güzergâh) gibi büyük kamu-özel yatırımları da AOÇ arazileri üstünde öne çıkmaktadır. Bu mega projeler, AOÇ’nin ekolojik ve kamusal bütünlüğünü ortadan kaldırarak, kullanım amacını dönüştürmektedir.

Atatürk Orman Çiftliği’nin koruma statüsü, çeşitli hukuki ve idari düzenlemelerle zaman içinde değiştirilerek projelere zemin hazırlanmıştır. 2012 yılı itibarıyla, AOÇ arazisinin birinci derece doğal ve tarihi sit alanı statüsü, Ankara Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu tarafından kaldırılmıştır. Sit derecesinin düşürülmesiyle, AOÇ arazisinin Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmesine ve sıkı koruma hükümlerinin gevşetilmesine olanak sağlamıştır .

2014 yılında Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, tarihi sit alanlarında “kamu hizmet binaları” yapımına izin veren bir ilke kararı almıştır.  Ancak Danıştay bu kararı hukuka aykırı bularak iptal etmiştir. 2021yılında aynı kurul, “kamu hizmeti” yerine “resmî kurum” ibaresi içeren bir düzenleme yapmıştır. Bu değişiklik de Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından hukuka aykırı bulunarak durdurulmuştur. Yargı kararlarıyla, AOÇ alanlarında yapılaşmaya yönelik idari girişimler defalarca engellenmesine rağmen Cumhuriyetle hesaplaşmanın zirve mekânı AOÇ görüldüğü gibi her an tehdit altındadır.

Atatürk Orman Çiftliği arazisinde, yürütmenin durdurulması adına verilen yargı kararlarına rağmen, aynı alan için yapılan yeni plan değişiklikleriyle mahkemenin iptal kararlarını fiilen ortadan kaldırmaya yönelik bir yaklaşım sergilenmektedir. Örneğin, Türk-İş Konfederasyonu Binası ve Medipol Üniversitesi kampüsü için 2022 yılında yapılan imar planı değişiklikleri, açılan davalar sonucunda Ankara 16. İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Ancak, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 30 Mayıs 2024 tarihinde aynı alana “Özel Sosyal Tesis Alanı” statüsü tanıyan yeni bir plan hazırlamıştır. Bu durum, idarenin mahkeme kararlarına uymama eğilimi olarak değerlendirildiğinde, hukuki güvenliğin zedelenmesi durumuyla karşı karşıya kalındığı/kalınacağı ortadadır. Burada Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin, davadaki müdahilliğini geri çektiğini, Etimesgut Belediyesi’nin ise, bu süreçte inşaat ruhsatı vererek projelerin devamını sağladığını hatırlatmak yarar var. Aynı zamanda bu tutum hukuki süreçleri zayıflatarak AOÇ arazilerinin korunması açısından büyük risk oluşturmuştur.

AOÇ arazileri uzun süreli tahsis ve kiralamalarla kamu elinden çıkarılmaktadır. AKP döneminde on binlerce dönüm AOÇ arazisi, çeşitli kamu kuruluşlarına ve özel vakıflara devredilmiştir. 2012 yılında 1,37 milyar TL’ye inşa edildiği söylen Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve 801 milyon dolar maliyetli ANKAPARK, bu tahsisli alanlar üzerinde yer almaktadır. 2022 yılında açılan ABD Büyükelçiliği de tahsisli AOÇ arazisine kurulmuştur. Böylece AOÇ, aslen kamu kullanımına ayrılmış bir şartlı bağışla halkımıza emanet edilmişken, el birliğiyle büyük yatırımlar için ‘rant kapısı’ haline getirilmektedir.

Atatürk Orman Çiftliği’ni simgeleyen yapılar zaman içinde işlevsizleştirilip hatıralar unutturulmaya çalışılmaktadır.  1926 yılında inşa edilen ve Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın örneklerinden biri olan Gazi İstasyonu künefeciye çevrilerek tarihî kimliği yok edilmeye çalışılmaktadır. Atatürk’ün ayağını bastığı yere bile düşman sabıkalı ve sapkın bu anlayış daha önce Marmara Köşkü’nü de yok etmiştir. Benzer şekilde tarihî PTT Gazi Şubesi önü arkası sağı solu ve çatısı köfte kokoreççiler tarafından sarılarak tanınmaz hale getirilmiştir. 1940’lardan beri ailelerin uğrak yeri olan AOÇ Hayvanat Bahçesi 2013’te kapatılmıştır. Yıllarca on binlerce ziyaretçi ağırlayan, Anadolu hayatını da kısmen temsil eden bu mekânın yok oluşu toplumsal bellekte büyük boşluk yaratmıştır.

4 Kasım 2015 gecesi Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) sınırları içindeki Müze ve Sergi Salonu’nda çıkan yangında alevler özellikle malzeme ambarı ve sinevizyon bölümünü etkilerken, Kültür ve Turizm Bakanlığı envanterinde kayıtlı 263 eser —aralarında Atatürk’e ait fotoğraflar, tarımsal aletler ve çiftliğin kuruluşuna dair değerli objeler bulunuyordu— zamanında tahliye edilerek korunduğu iddia edilmiştir. Ancak yangının ardından müzenin restorasyonu ve yeniden açılışına dair resmî bir adım kamuoyuna yansımamış, konu 2017 yılında TBMM gündemine taşınmasına rağmen sonuçsuz kalmıştır. Böylece AOÇ’nin tarihsel hafızasını taşıyan bu yapı, hem fiziksel yıpranma hem de belirsizlik nedeniyle Ankara’nın kültürel mirasında kayıp bir halka olarak kalmaya devam etmektedir.

Benzer şekilde AOÇ’nin süt fabrikası da işlevini yitirmiştir. geçmişte 150’ye yakın süt ürünü üreten fabrika, bugün sadece süt, yoğurt, ayran ve dondurma gibi temel üretime indirgenmiş durumdadır. Bu tarz üretim tesislerinin küçültülmesi ve bir bölümlerinin özelleştirilmesi, AOÇ’nin “çiftlik” kimliğinin silinmesine neden olmuştur. Bugün Atatürk Orman Çiftliği etiketli ürünlerin çoğu başka üreticiler tarafından üretilmektedir. Özellikle son yirmi yılda büyüyen çocuklar için Atatürk Orman Çiftliği, kokoreç ve köfte dışında bir anlam ifade etmemektedir. Ülkemizi yöneten anlayış, AOÇ’yi, anıtsal değere sahip bir Cumhuriyet mirası olarak değil, rant odaklı ticari ve özel yatırımlara açılabilir bir potansiyel alan olarak algılamaktadır.

AOÇ nasıl korunmalı?  

Atatürk Orman Çiftliği’ni korumak için bütüncül bir koruma yaklaşımı gerekmektedir. AOÇ’yi yalnızca bir tarım arazisi ya da rekreasyon alanı olarak görülemez, kurulduğu tarihte hedeflenenler ve kuruluş ülküsünden bağımsız olarak düşünülemez. Bu yönüyle AOÇ’ye, ekolojik koridorları, tarihî yapıları ve üretim alanları ile birlikte yeniden işlev kazandırılması gerekmektedir. Bu yönüyle de Avrupa’daki kentsel tarım parklarından kendisini ayrıştıran eşsiz özellikleriyle de ancak bütüncül bir koruma yaklaşımıyla korunabilir.

AOÇ alanlarına yönelik parçacı imar planları bahse konu bütünlüğe zarar vermektedir. Bağlayıcı bir koruma amaçlı nazım plan, SİT statüsü ve üretim rekreasyon bölgeleri net biçimde tanımlanmalıdır. Meslek odalarının yıllardır altını çizdiği gibi, plan bütünlüğü olmadan bu Ata mirasının korunması olası değildir.

Bugüne dek AOÇ alanları çoğu zaman mahkeme kararlarıyla savunulabilmiştir. Toplumsal sahiplenme olmadan savunma hattı kurulamamaktadır. Aidiyet duygusu çoğunluk üzerinde yerleşmediği için kitlesel eylemler geliştirilememiş sonuç olarak AOÇ alanlarıyla ilgili olarak karar değişikliği ya da geri çekilme sağlanamamıştır. 

Cumhuriyetimizi yıkmaya ant içmiş anlayışla yalnızca hukuk mücadelesi yoluyla başarılı olunamadığı görülmektedir. Hukuk sistemini silah olarak kullanan bir anlayışla yalnızca hukuk zemininde mücadele edilemez. Cumhuriyetimizi korumak adına toplumsal denetim mekanizmaları ve farkındalığın yükseltilmesi büyük bir zorunluluk hâline gelmiştir. 

Vatandaşların yönetenlerden hesap sormaması durumunda neler olacağı açıkça görülmektedir. Toplumsal denetim mekanizmaları oluşturmadan, yurttaşların kendi eserine sahip çıkmasını bekleyemeyiz. 

Bunun için de gelişen teknolojiden de yararlanarak sayısal ortamda portal ya da platform benzeri yapılar kurulmalı, doğru bilginin kolayca yayılabilmesi sağlanmalıdır. Bu konuda Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi AOÇ Araştırmaları sayfası son dönemde güncellenmese de güzel bir örnektir. Bakanlık, kurum ve kuruluşlara ek olarak meslek odaları, sivil toplum kuruluşlarına ve bireysel arşivlerde bulunan tüm AOÇ belgeleri kamuya açık şekilde erişilebilecek bir sayısal arşiv altında birleştirilmelidir. Bu hem tarihsel izlenebilirliği hem de toplumsal aidiyeti geliştirecektir. 

Atatürk Orman Çiftliği mücadelesi için hukuki veritabanı oluşturulmalı bugüne kadar açılan davalar ve gelişmelerle ilgili vatandaşların rahatça ulaşıp bilgi alabileceği platform kurulmalıdır. Gündemi yapay olarak hızlandırılarak olan bitenin halkın gözünden kaçırıldığı, medyanın neredeyse tamamen ele geçirildiği günümüzde ülkemizde kamuya açık şeffaf ve bağımsız bilgilendirme mekanizmalarını kurmak zorundayız. Buradan doğabilecek vatandaşlık tepkilerinin yansıması olarak daha sorumlu bir yurttaş profilinden bahsedebiliriz. 

Atatürk’ün AOÇ’yi Türk Ulusu’na bağışlarken öngördüğü temel işlevlerden biri de üretimdir. Bugün teknolojinin tüm ilerlemesine karşın tarım ve hayvancılık başta olmak üzere sanayi üretimini de geliştirecek ilgili alanlardaki üretim durmuştur. Bu üretim, devlet güvencesi ile yeniden başlatılmalı; büyüme çağındaki çocuklarımızla eğitim çağındaki gençlerimiz öncelikli olacak şekilde gelişim programlarıyla AOÇ tesislerinde üretilen temel ürünler halkımıza ulaştırılmalıdır. Benzer şekilde Halk Lokantaları üzerinden başta emekliler olmak üzere ihtiyaç sahiplerine ulaşabilecek destek programları uygulanabilir. Böylelikle AOÇ, hem gıda güvenliği hem de adil erişim açısından Atamızın hedeflerine uyumlu olarak yeniden işlevlendirilmiş olacaktır. Cumhuriyetin oluşturduğu sosyal devlet anlayışından uzaklaşılan bugünlerde O’nun öngörüsü bize ışık tutmayı sürdürmektedir.

AOÇ yalnızca üretim alanı değil, aynı zamanda bir öğrenme mekânıdır. Kuruluş döneminde olduğu gibi her yaştan öğrencimiz burada stajlarını yapabilir. Öğrenim çağına ulaşmış çocuklarımızın yaş ve ilgi alanlarına uygun olarak yönlendirilebileceği pek çok yapıyı barındırabilecek bir potansiyel içermektedir. Çocuklarımıza toprak ve doğa sevgisinin dışında yurttaşlık bilincinin aşılanmasında eşsiz bir fırsat sağlanabilir. Bunun yanı sıra teknik okul ve üniversitelerdeki öğrencilerimiz bundan bir asır önce olduğu gibi stajlarınızı bu tesislerde yapabilecektir. Üniversitelerimizin Mimarlık, Peyzaj Mimarlığı, Harita ve Kadastro Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği, Ziraat Mühendisliği, Orman Mühendisliği vb. fakülte ve yüksekokul öğrencileri proje yarışmaları düzenlenerek bu alanlara ilgileri artırılmalıdır. Bunun dışında sahada yapılabilecek çalışmalara gönüllü olabilecek her yaştan insanla gönüllülük esasına uygun projeler gerçekleştirilebilir.  Bu yaklaşım, AOÇ’nin tarihsel kuruluş amaçlarını günümüze taşıyabilecek diğer önerilerle birlikte değerlendirilebilir. Bahse konu tüm bu girişimler insanımızın AOÇ’den başlamak üzere yurdumuza olan aidiyet duygularını da geliştirecektir.

AOÇ’yi korumak için yalnızca kamu kaynaklarına bel bağlanmamalıdır. AOÇ’nin etki alanını da genişletecek şekilde Cumhuriyetimizin kurucu felsefesiyle uyumlu çalışan dernek ve vakıflar pek çok gönüllü çalışmayı örgütleyerek AOÇ’nin geleceğe dönük varlığını geliştirebilecek uzun vadeli projelerle bu ekosisteme eklemlenebilir. Bunun için ayrıca çalıştaylar düzenleyerek gelebilecek değerli öneriler toplanmalıdır. Bu aşamada özellikle toplumsal farkındalık yaratmak adına sergiler, belgeseller sosyal medya üzerinden yayınlanabilecek kısa filmler kullanılabilir.

Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü yapısı mutlaka gözden geçirilmelidir. AOÇ alanlarının talan edilmesi sürecinde doğrudan ya da dolaylı olarak hukuki sürece müdahil olun(a)mamasının hesabı adalet önünde sorulmalıdır. Ayrıca en kısa sürede gerekli yasal düzenlemeler yapılarak AOÇ alanlarında yaşanan talanlara karşı kendisini ve birbirini denetleyebilecek bir düzenek oluşturulmalıdır. Ayrıca AOÇ alanlarını amacı dışında kullanım için kiralayan, uzun süreli tahsis eden, Gazi İstasyonu’nun künefeciye, tarihî PTT şubesinin kokoreç/köfteciye çevrilmesine vb. gibi sayısız örnekle talana ses çıkarmayan göz yuman yetkililer (bakanlık, kurum kuruluş ve belediyeler dahil) hakkında gereken idari işlem yapılmalıdır. ABB ve merkezi idare dâhil tüm kurumlar için AOÇ alanlarındaki ihale ve tahsislerde kamuoyunda farkındalık ve yüksek hassasiyet oluşturulmalıdır.

Atatürk Orman Çiftliği, Cumhuriyet’in aydınlanma projesinin canlı bir anıtıdır. Ancak tahribat süreci göstermiştir ki yalnızca yasal düzenlemeler AOÇ’yi korumaya yetmemektedir. Atatürk Orman Çiftliği halkımız tarafından sahiplenmeli, aidiyet bilinci geliştirilmeli ve yurttaşlık sorumlulukları göz ardı edilmemelidir. AOÇ, yalnızca Ankaralıların değil, tüm Türkiye’nin ortak mirasıdır. Onu korumak, Cumhuriyet’i korumakla eş anlamlıdır! Cumhuriyetimizin üzerine inşa edildiği tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik kolonlarına, kurucu felsefeye sahip çıkılmalıdır!

Kaynakça 

• Açıksöz, S., & Memlük, Y. (2004). Kentsel tarım kapsamında Atatürk Orman Çiftliği’nin yeniden değerlendirilmesi. Journal of Agricultural Sciences, 10(1), 76–84. https://dergipark.org.tr/tr/pub/ankutbd/issue/1084/12548

• Ankapark 29 yıllığına kiralanıyor. (2018, Haziran 2). İnşaat Deryası. https://www.insaatderyasi.com/ankapark-29-yilligina-kiralaniyor-8769h.htm

• Ankara Büyükşehir Belediyesi. (2015, Ağustos 17). Ankara Bulvarı’nın kapatılması. Ankara Büyükşehir Belediyesi. https://www.ankara.bel.tr/tr/haberler/ankara-bulvarinin-kapatilmasi-7820

• Ankara Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü. (2020, 9 Aralık). İlimiz, Atatürk Orman Çiftliği 1. Derece Doğal ve Tarihi Sit Alanı, 2108 Ada 1 Parselde düzenlenen Koruma Amaçlı Nazım ve Uygulama İmar Planı değişikliği duyurusu. Erişim: https://ankara.csb.gov.tr/ilimiz-aoc-i.-derece-dogal-tarihi-ve-sit-alani-2108-ada-1-parsele-iliskin-koruma-amacli-nazim-ve-uygulama-imar-plani-degisikligi-duyuru-411509

• AOÇ Üzerine Düşünmek. (t.y.). Hangi Yerleşke AOÇ? Orta Doğu Teknik Üniversitesi AOÇ Araştırmaları. Erişim adresi https://aocarastirmalari.arch.metu.edu.tr/hangi-yerleske-aoc/ 

• Keskinok, H. Ç. (2007). Bir özgürleşme tasarısı olarak Atatürk Orman Çiftliği. Bir çağdaşlaşma öyküsü: Cumhuriyet devriminin büyük eseri Atatürk Orman Çiftliği içinde (ss. 70–80). Koleksiyoncular Derneği Yayınları.

• Kimyon, D., & Serter, G. (2015). Atatürk Orman Çiftliği’nin ve Ankara’nın değişimi-dönüşümü. Planlama, 25(1), 44–63. https://jag.journalagent.com/planlama/pdfs/PLAN_25_1_44_63.pdf

• HKMO (Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası). (2020, 6 Temmuz). AOÇ’nin talanı adım adım devam ediyor. https://www.hkmo.org.tr/ankara/haberler/detay/19657

• İnşaat Mühendisleri Odası. (2020, Aralık 23). Niyeti bağcıda olanın gözü de üzümde olmaz. TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası. https://www.imo.org.tr/TR,45300/niyeti-bagcida-olanin-gozu-de-uzumde-olmaz.html

• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (t.y.). AOÇ dosyası (kronoloji ve kararlar). Mimarlar Odası Ankara Şubesi. https://www.mimarlarodasiankara.org/index.php?Did=4973

• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2020, Temmuz 27). AOÇ alanlarının en geniş sınırları… (Hukuk notu ve basın açıklaması). Mimarlar Odası Ankara Şubesi.

• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2023, Temmuz 13). Yargı, AOÇ’yi parçalayan yollara ilişkin plan değişikliğini iptal etti [Basın açıklaması]. Mimarlar Odası Ankara Şubesi. https://www.mimarlarodasiankara.org/index.php?Did=13075

• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2023, Temmuz 17). AOÇ Medipol plan değişikliği davasında bilirkişi raporu… Mimarlar Odası Ankara Şubesi.

• ODTÜ AOÇ Araştırmaları Platformu. (t.y.). Ana sayfa; hedefler; davalar ve riskler; AOÇ merkez bölgesi; hangi alan AOÇ? https://aocarastirmalari.arch.metu.edu.tr

• Peyzaj Mimarları Odası. (2015, Ağustos 11). AOÇ arazisine inşa edilen Ankara Bulvarı trafiğe kapatıldı. Peyzaj Mimarları Odası. https://www.peyzajmimoda.org.tr/icerik/aoc-arazisine-insa-edilen-ankara-bulvari-trafige-kapatildi-5791

• Peyzaj Mimarları Odası. (t.y.). AOÇ’deki tüm planlar iptal! Peyzaj Mimarları Odası. https://www.peyzajmimoda.org.tr/icerik/ataturk-orman-ciftligi-8217-ndeki-tum-planlar-iptal-5787

• Peyzaj Mimarları Odası. (2022, Ağustos 1). Ankapark kültürel mirasımızı yok etmektedir. Peyzaj Mimarları Odası. https://www.peyzajmimoda.org.tr/haberler/ankapark-kulturel-mirasimizi-yok-etmektedir-

• Şehir Plancıları Odası (Ankara Şubesi). (2014, Aralık 25). AOÇ Hayvanat Bahçesi Yenileme Alanı & protokoller. Şehir Plancıları Odası. https://www.spo.org.tr/detay.php?kod=6208&sube=1&tip=3

• TMMOB. (2015, 6 Nisan). Anayasa Mahkemesi’nin AOÇ kararı üzerine ortak açıklama.https://www.tmmob.org.tr/icerik/odalardan-anayasa-mahkemesinin-aoc-karari-uzerine-aciklama

Atatürk Orman Çiftliği’nin izinde: Kentsel bellek, planlama ve sürdürülebilirlik üzerine bir yolculuk

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Şehir plancısı Dr. Zeki Kâmil Ülkenli ile Atatürk Orman Çiftliği’nin 100 yıllık hikâyesine kişisel bir arşiv üzerinden ışık tuttuk. Aile belleğinden kamusal hafızaya uzanan bu yolculukta, sadece bir çiftliğin değil; bir yaşam tarzının, bir vizyonun ve başkent Ankara’nın nasıl şekillendiğini konuştuk.

Şehir plancısı Dr. Zeki Kâmil Ülkenli ile Atatürk Orman Çiftliği’nin 100 yıllık hikâyesine tanıklığını anlatıyor.

Röportaja başlamadan önce sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Sergiyle olan kişisel bağınızı da anlatır mısınız?

Elbette. Ben şu anda Kapadokya Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölüm Başkanıyım. Yani aynı zamanda özellikle mekan – şehir tarihi ile ilgili bir Şehir Plancısıyım. Bu sergiyle kişisel bir bağım var çünkü sergi tamamen aile arşivimden oluşuyor. Dedem Kâmil Ülkenli, Atatürk Orman Çiftliği’nin kurulduğu yıl olan 1925’ten emekli olduğu 1969 yılına kadar çiftlikte çalışmış ve yaşamış. Babam Orgun Ülkenli 1936 yılında çiftlikte doğmuş ve o da (1960-1972 Almanya’da olduğu süre hariç) emekli olduğu 2001 yılına kadar Atatürk Orman Çiftliğinde çalıştı. Biz de çocukluğumuzu çiftlik’te geçirdik. Hatta büyüdüğümüz ev, çiftliğin ilk müdürü Tahsin Coşkan’ın evidir. Bu nedenle sergi, sadece bir tarih anlatısı değil; aynı zamanda bir yaşam biçiminin, bir kültürün ve bir hafızanın temsili.

Sergi fikri nasıl ortaya çıktı? Bu kadar kişisel bir arşivle kamusal bir sergiye dönüşüm süreci nasıl gelişti?

Her şey 2017 yılında VEKAM’ın (Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi) benden Atatürk Orman Çiftliği üzerine bir makale istemesiyle başladı. Başta “Zaten orada büyüdüm, yazarım” diye düşündüm ama akademik bir metin yazmak hikâye anlatmak gibi olmuyor,  komşumuz Hüsamettin Amca’dan, Şeküre teyzeden bahsedemezsiniz mesela. Bu yüzden babamla konuşmaya başladım. Onun anlattıklarıyla sözlü tarih çalışmasına dönüştü bu süreç. Ses ve görüntü kayıtları almaya başladım. Zamanla bu kayıtlar birikti, belgeler, haritalar, fotoğraflar toplandı. Artık bu bir makaleye sığmayacak kadar büyümüştü.

Bu noktada VEKAM ile nasıl bir iş birliği gelişti?

5 Mayıs 2025, Atatürk Orman Çiftliği’nin 100. yaşgünü, yani kuruluşunun 100. yılıdır. Ben de VEKAM’a bu önemli Mekansal Cumhuriyet mirasını kalıcı kılabilecek bir etkinlik projesi önerdim. Herkesin her zaman olduğu gibi son anda fark edip sonra da unutacağı bir etkinlik değil; 5 Mayıs 2025’te Vekam Keçiören’de bir panel ile başladık. Panelin amacı sadece nostaljik olarak Atatürk Orman Çiftliğini anmak değildi. Baştan itibaren, bir plancı olarak  vurguladığım AOÇ’nin tek başına bir kentsel yeşil alan değil; kurulduğu andan itibaren vizyonunun çok ötesinde, genç başkent Ankara ile şekillenecek, gelişecek, yeni bir kentli nüfus yaratmaya yönelik bir proje, bir Cumhuriyet Kurumu olduğudur. Atatürk Orman Çiftliği’nin vizyonu zamanın ötesindedir. Mesela 1930’larda biyodizel üretimi, şerbetçi otu plantasyonları gibi konularla bu vizyonu ortaya koyduk.

Panelden sonra sergi süreci nasıl gelişti?

Sergi 21 Mayıs’ta Çankaya Belediyesi Zülfü Livaneli Kütür Merkezinde açıldı, 15 Haziran’a kadar planlanmıştı ama yoğun ilgi nedeniyle 30 Haziran’a kadar uzatıldı. Şimdi üçüncü aşamadayız; Aralık ayına kadar bir sergi kataloğu – kitap hazırlıyorum. Ama bu sadece bir fotoğraf kataloğu olmayacak, Atatürk Orman Çiftliği’nin tarihini, Ankara ile gelişimini anlatan kapsamlı bir kitap olacak. Öğrencilerimle birlikte YÖK’ün tez arşivinden, üniversite kütüphaneleri ve Milli Kütüphane’den, sahaflardan belgeler, kaynaklar, objeler topluyoruz. Kitap, VEKAM yayınlarından Türkçe ve İngilizce olarak çıkacak. İstanbul Beykoz Kundura Fabrikası’ndan davet aldık. Biliyorsunuz orası sadece bir fabrika değil, bir kültür kompleksi. Ocak ayında orada sergiyi yeniden tasarlayarak açacağız. Ayrıca Ankara Büyükşehir Belediyesi ile iş birliği yapıyoruz. Atatürk Orman Çiftliği’nin eski tamirhane binalarından biri restore ediliyor. Orada dijital bir sergi kurulacak. Ziyaretçiler bu dijital ortamda çiftliğin tarihini deneyimleyebilecek. Elbette dönem başladığında sergi Kapadokya Üniversitesinde de olacak.

Sergide çiftlikteki gündelik yaşamı gösteren fotoğraflar vardı. Özellikle işçilerin takım elbiseli, kravatlı olması dikkatimi çekti. Öğle aralarında işçilerin tenis oynama imkanları olduğundan da bahsettiniz. O dönemin vizyonu ile bugünkü yaşam arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

Bu çok önemli bir konu. Kamu yararı dediğimiz şey elbette dönüşecektir. Mekanlar basitçe sadece işlevlerine göre planlanmaz; kentsel tasarım ve planlama ile dokunduğunuz mekanlar orada yaşayan insanları şekillendirir. Tasarım bir hayat görüşüdür, bir yaşam tarzı verir. Erken Cumhuriyet ve sonraki dönemde sadece bir üretim değil, bir yaşam biçimi inşa ediliyordu. İnsanlar işlerini sahipleniyor, birbirlerine saygı duyuyordu. İşçi, mühendis ayrımı yoktu. Mesela çiftlikte olduğu gibi herkesin çocuğu aynı okulda okuyor, çalışanlar ve aileleri aynı sosyal alanları paylaşıyordu. Bu bir aidiyet duygusu yaratıyordu. Bugün bu aidiyetin yerini bireysellik ve rant odaklı yaşam aldı. Oysa kent planlaması, insanı şekillendiren bir şeydir. Eğer siz mekânı iyi planlamazsanız, o mekân da size rastgele – sıradan bir yaşam sunar.

Sergide şerbetçi otuna dikkat çekmiştiniz. Neden bu kadar önemliydi?

Şerbetçi otu bira üretiminde kullanılır. Atatürk Orman Çiftliği’nde bira fabrikası kurulmuştu ve bu fabrika sadece bira üretimi değil, aynı zamanda tarımsal üretimin modernleşmesi açısından da önemliydi. Fabrika aynı zamanda sporcular ve çocuk gelişimi için önemli olan malt ve hayvan yemi olarak da küspe üretiyordu. 1930’ların başında tüm dünyada kentli nüfusun kullandığı kamu alanları planlaması başlamıştı. Bu anlamda Ankaralıların aileleri ile şehirden tren ile geldikleri Gazi Çiftliği, istasyondan itibaren, bira parkı, piknik alanları, fayton ile gidilen hayvanat bahçesi bir rekreatif kullanım idi. Ayrıca bu üretim modeli, tarımda mekanizasyonun, planlamanın ve sürdürülebilirliğin bir örneğiydi. Her şey planlıydı: fabrikaya su nereden gelecek (Alacaatlı Kırkgöz), hangi ürün nerede yetişecek, hangi hayvan türü kullanılacak… Bunların hepsi düşünülmüştü.

Bugün çok konuşulan “sürdürülebilirlik” kavramı o dönemde nasıl uygulanıyordu?

Aslında o dönem yapılanlar gerçek sürdürülebilirlikti. Su kaynakları planlanmış, üretim döngüsü kurulmuş, atıklar değerlendirilmişti. Örneğin tavuklar serbest gezerdi, haşereleri yerdi, gübreleri seralarda kullanılırdı. Bu bir sistemdi. Bu işler öyle “hadi yapalım” diyerek yapılmaz. Bu, biraz da şuna benziyor: mesela enteresan bir şey olsun diye Avustralya’dan koala getirelim diyorsunuz. Koalalar geliyor, herkes “ne kadar sevimli hayvanlar” diyor ama sonra “bunlar ne yiyordu?” diye düşünmeye başlıyorsunuz. İşte o zaman bu iş yatar. Çünkü planlamadan yapılan hiçbir şey sürdürülebilir olmaz. Atatürk Orman Çiftliği’nde ise her şey planlıydı. Çiftliğin raporlarında bile hangi tarladan dönüm başına kaç ton buğday alındığı yazılıydı. Melez buğday üretimi, dry-farming (kuru tarım) uygulamaları, sulamanın nasıl yapılacağı, suyun nereden geleceği… Hepsi önceden düşünülmüş ve belgelenmişti.

Ayrıca çiftlikte bulunan Marmara ve Karadeniz havuzları sadece yüzme havuzları değildi. O dönemde Ankara’da yüzülecek yer yoktu. Bugün bile “beni yüzmeye götür” deseniz nereye gideceksiniz? Yok. Ama o zamanlar bu havuzların içerisinde olduğu alanlar hem halk için rekresyon alanları; hem de dev bir su arıtma ve dağıtım (rezerv) sulama sisteminin bir parçasıydı. Askeri öğrenciler Karadeniz Havuzunda gösteriler yapardı. Ankara burada yüzerdi. Hatta Atatürk, Afgan Kralı’yla aynı kayıkta kürek çekmişti. Bunlar ciddi şeylerdi.

Bugün herkes sürdürülebilirlikten bahsediyor ama kimse ne olduğunu tam olarak bilmiyor. Sürdürülebilirlik, pet şişeyi buruşturup geri dönüşüme atmak değil. Gerçek sürdürülebilirlik, daha 1930’larda suyu kaynağından getirip arıtmak, üretimde kullanmak, sonra tekrar doğaya kazandırmaktır. Hayvanların serbestçe dolaşması, doğal döngüye katkı sağlaması da bunun bir parçasıdır.

Bugün birine “kentte tarım ve hayvancılık yapılabilir” deseniz, çoğu kişi bunu vizyonsuzluk olarak görebilir. Oysa sizin anlattığınız model çok geniş bir vizyon içeriyor. Sizce bu model bugün tekrar uygulanabilir mi?

Bu modelin aynısını bugünün koşullarında uygulamak mümkün değil, uygulanması da gerekmiyor. Çünkü artık 21. yüzyılın sonuna yaklaşan, 100 milyona yaklaşan nüfusu olan bir ülkede, 8 milyonluk bir başkentte “kent içinde buğday ekelim” demek gerçekçi olmaz. Bu biraz romantik bir yaklaşım olur.

Ama bu, o vizyonun tamamen terk edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Aksine, o vizyon güncellenerek sürdürülebilir bir modele dönüştürülebilir. Örneğin Atatürk Orman Çiftliği, modern Türkiye’nin “agro-politeknik enstitüsü” olabilir. Tıpkı bugün üniversitelerdeki teknokentler gibi… ODTÜ’de, Hacettepe’de nasıl teknokentler varsa, burada da “tarım teknokent” olabilir.

Ziraat fakülteleri için uygulama alanları oluşturulabilir. Topraksız tarım, endemik bitkiler, hayvancılık, farmakolojik bitki araştırmaları gibi alanlarda hem bilimsel hem de halka açık üretim yapılabilir. Yani çiftlik, yeniden buğday ekilecek bir alan değil; bilgi, teknoloji ve doğanın birleştiği bir merkez olabilir. Bu, çiftliğin kurulduğu ve yıllarca sürdürdüğü ruhuna uygun bir dönüşüm olur.

Bu kadar kapsamlı bir çalışmanın sonunda ne hissediyorsunuz?

En büyük hedefim, bu projeyi babam hayattayken tamamlamaktı. O da, senelerce bizi lojmanda büyüten annem de, kardeşim de gördü, bu benim için çok kıymetli. “Keşke” çok tehlikeli bir kelime. Eğer bir şey yapmadıysan ve sonra “keşke” diyorsan, onun bedeli ağır olur. Ben bu projeyi yaptım, iyi ki yaptım. Artık bu belleğin bir parçası oldum. Bu sergi sadece bir sergi değil; bir yaşam biçiminin, bir vizyonun ve bir dönemin hafızasının temsilidir. Fotoğraflar üzerinden anlatılan bu hikâye, insanların tüylerini diken diken edecek kadar güçlü. Çünkü bu bir tasarım işi. Ve ben bu hikâyeyi anlatmak için elimdeki en güçlü malzemeyi kullandım. En büyük kazancım, babamın ve dedemin hafızasını kayıt altına alabilmiş olmak. Bugün artık o kuşaktan çok az insan kaldı. Eğer bu çalışmayı yapmasaydım, bu hafıza da yok olup gidecekti. Sadece bunu değil, yaşanılan mahalle, yaşanılan kent ile ilgili kollektif hafızayı yaşatmak, geleceğe aktarmak çok önemli. Umarım bu sergi ve kitap, bu belleği korumaya katkı sağlar.

Ankara’nın çiftliklerle değişimi

Ankara’da kurulan ve bu yıl kuruluşunun 100. yılını kutladığımız çiftlikler, Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) adıyle 1950 yılında tescillenmiştir. Kurulduğu günden itibaren farklı adlar kullanılmış, Mustafa Kemal Paşa’yı çağrıştıracak şekilde önce Gazi adı yaygın kullanılmış, zaman içinde Atatürk adı yakıştırılmıştır. Ankara Çiftlikleri, Orman Çiftliği, Atatürk Çiftlikleri ve Gazi Orman Çiftliği olarak bilinegelen çiftliklerin kurulduğu günden bu yana, sadece kurucusu ve kurulduğu yer değişmemiştir. 

Çiftlik arazilerinin mülkiyeti parası Mustafa Kemal Paşa tarafından ödenerek ya doğrudan sahiplerinden ya da Emvali Metruke’den alınmıştır. Çiftliğin sorumluluğu noter aracılığı ile Ziraat mühendisi Tahsin [Coşkan] Bey’e verilerek Orman Çiftliği ve Mülhakatı Müdüriyeti kurulmuştur. Çiftlik çalışanları, Tahsin Bey’in başında bulunduğu bu müdüriyette istihdam edilmiştir. Çiftlik arazisinde ilk tarım faaliyeti, 5 Mayıs 1925 günü, demiryolunun 5. kilometresinde Yassı Dere denilen yerde üç çadır kurularak başlamıştır. İlk yıl büyük bir alana hububat ekilmiş, ilerleyen yıllarda hububat ekilen alan azaltılmış ve ürünler çeşitlendirilmiştir. Koyun, tiftik keçisi, inek, manda, at, kümes hayvanları ve arı yetiştirilmiş ve bu hayvanların ürünleri atölye ölçeğinde üretilerek Ankaralılara satılmaya başlamıştır.  

1929 krizi olarak bilinen Büyük Buhran sonrasında işlenmemiş tarım ürünlerinin fiyatlarında görülen düşüş, çiftlik ürünlerinin satışını da etkilediği için; çiftliğin ürün satış politikası köklü bir değişikliğe uğramıştır. Kriz sonrası çiftlik ürünleri, aracısız ve işlemden geçirilerek satılmaya başlanmıştır. Kısa süre içinde, şehir merkezinde doğrudan satış yapılabilecek tanzim satış mağazaları açılmıştır. Ankara’da belediyenin teşvikiyle açılan tanzim satış dükkanları Yenişehir, Hacıbayram ve Samanpazarı’ndadır. İstanbul’da ise Yalova’daki Millet ve Baltacı çiftlikleri kurulduktan sonra Kadıköy ve Beyoğlu’nda olmak üzere toplam 5 adet satış mağazasına ulaşılmıştır. Çiftlik, piyasalara kısa süre içinde yüksek üretim oranları ile katılmış ve aracıları ortadan kaldırılarak, tüketiciye doğrudan satışa başlanmıştır. Bu şekilde çiftlikte yetişen ürünler de ilk defa tek bir dükkandan satılmaya başlanmıştır.

İlk kuruluş amacı olarak köylülere örnek olmasının yanında, artık kitlesel üretim yapan ve ürettiğiyle Ankara’nın iaşe sorununu çözen modern bir kurum olmuştur. Bunu gereklerini yerine getirmek için çiftlikteki atölye ve imalathaneler geliştirilerek Ankara’da faaliyet gösteren modern gıda sanayiine dönüşmüştür. Pastörize süt, yoğurt, tereyağı, peynir, şarap, gazoz, üzüm suyu, bira, malt gibi maddelerin üretimine ağırlık verilmeye başlanmış; yetiştirilen hububatın az bir kısmı piyasaya çıkarılmış, önemli bir kısmı çiftlik bünyesinde hayvan gıdası olarak kullanılmış ya da arpa gibi bira sanayisinin hammaddesi olmuştur. Çiftlik, modern bir ziraat endüstrisi olma yolunda çevresindeki güvenilir çiftliklerden alınan ürünlerle üretimini takviye etmiştir. Bu nedenle işlenmiş gıda satışında kullandığı hammadde, çiftliğin kapasitesinden daha fazla olmuştur. 

Çiftlik’teki sanayi yatırımları arasında en çok öne çıkan, 1932 yılında kurulmasına karar verilen bira fabrikası olmuştur. Ülkedeki bira üretim tekeli İstanbul’daki Bomonti’de olmasına rağmen, daha ağır şartlarla alınacak ruhsatla yine de kar edilebildiği görülmüştür. Biranın hammaddesi arpa ve şerbetçiotu için çiftlik çevresindeki köylerde arpa ve şerbetçiotu yetiştirilmesini desteklenmiştir. Fabrikada kullanılan arpalardan çıkan küspeler, hayvan yemi olarak kullanılmıştır. Çiftlik’teki sular ilk fabrikanın ihtiyacını karşılamış olsa da, kısa süre sonra açılan ikinci bira fabrikası için, çiftlikten 15 km uzakta Kırkgöz mevkiinden getirilen su kullanılmaya başlanmıştır. Ankara Birası olarak Ankaralıların ve tüm ülkenin hafızasından silinemeyen bu biraya asıl lezzetini Alacaatlı ve Kızılcaşar köyleri arasında 1100 metre yükseklikteki Kırkgöz Tepesinin Çakırlar Tepesi tarafındaki eteklerinden çıkan bu su vermiştir. Fabrikalar bira fabrikası olarak adlandırılsa da, biranın yanında malt, bira, buz, soda, gazoz ve dondurma da üretilmiştir.

Çiftlikler Ankaranın iaşesi için Ankara sınırları içinde önemli adımlar atarken, Ankara dışında da genişlemeye devam etmiştir. Arazilerinin parası Mustafa Kemal Paşa tarafından ödenerek satın alınan, Türkiye’nin farklı yerlerinde bulundukları yörenin dokusuna uygun olarak belli alanlarda uzmanlaşmış yeni çiftlikler kurulmuştur. Yalova’daki Baltacı ve Millet çiftlikleri zirai sanatlar ve meyva, Silifke’deki Tekir Çiftliği peynir ve çeltik, Tarsus’taki Piloğlu Çiftliği pamuk ve çeltik, Dörtyol’daki çiftliklerden biri pamuk, çeltik, hububat öteki portakal, mandalina, muz vs. narenciye yetiştirilmiştir. Bu çiftliklerde tarım ve hayvancılık faaliyetleri sürdürülürken, Yalova’da yoğurt imalathanesi ve modern süt fabrikası ile Mersin’de peynir imalathanesi kurulmuştur.

Çiftlik arazilerinin edinilmesinde ve yapılan faaliyetlerde, devletin imkanları kullanılmamıştır. İlerleyen yıllarda Mustafa Kemal Paşa, çiftlikleri ve çiftlik çevresindeki üretim alanlarını devlete bağışlamaya karar vermiştir. 11 Haziran 1937’de Başvekalete yazdığı yazıda; tasarrufunda bulunan bütün çiftlikleri, üzerindeki fabrika ve imalathaneler ile canlı hayvan varlığını Hazine’ye bağışladığını bildirmiştir. Çiftlik arazilerinin tapularının devri noter huzurunda yapılmıştır. Hazine’ye bağışlandığında, Ankara’da başlayan tarım faaliyetinin Ankara dışına taşarak Yalova, Silifke, Hatay ve Tarsus gibi farklı yerlere de dağıldığı ve önemli bir kuruma dönüştüğü görülmüştür.

Atatürk’ün 1937 yılında Başvekalete yazdığı, çiftlikleri Devlete bağışlama isteğini belirten mektupta:“13 sene devam eden çetin çalışmaları esnasında, bu iklimde yetişen her çeşit ürün ve ziraat sanatıyla ilgilenen müesseseler, ilk senelerden itibaren bütün kazancını çiftliğin gelişmesine aktarmış, büyük küçük türlü türlü fabrika ve imalathaneler kurulmuş, bütün ziraat makine ve aletleri yerinde kullanılarak, tamirleri yapılabilmiş, yerli ve yabancı hayvan ırklarından bölgeye en uygunu seçilerek yetiştirilmiş, kooperatif şekliyle civar köylerle de işbirliğine gidilmiştir. Çiftliğin yerine göre arazi ıslah edilmiştir.” demiştir. 

Sınırları Ankara dışına taşan çiftliklerde yapılan tarımın ve kurulan fabrikaların Türkiye tarımında önemli değişimlerin öncüsü olduğu görülmektedir. Milli Mücadelenin yönetildiği, Meclis’in kurulduğu ve devletin merkezi olarak seçilen Ankara’nın işaesinde önemli bir üstlenmiştir. Tarım ürünlerini işleyerek, Ankara’daki modern gıda sanayisinin öncüsü olmuştur. Türkiye’nin modern anlamda ilk pastörize süt ve süt ürünleri fabrikası Çiftlik bünyesinde kurulmuş, en son teknolojiyle üretilen süt ve süt ürünleri, Ankara halkının hizmetine hiylesiz ve nefis gıda maddeleri olarak sunulmuştur. Dünyanın her yerinde bir halk içkisi olan birayı milli bir halk içkisi haline getirme işini Çiftlik’te kurulan bira fabrikaları sağlamıştır. Tarım kredi kooperatiflerinin ilki olan Tekir Kooperatifi, merkezi Tekir Çiftiği olan 9 köyü kapsayan bir alanda kurulmuş ve 1 numaralı ortağı Mustafa Kemal Paşa olmuştur.  

Çiftliklerin Hazine’ye bağışlanmasından sonra, nasıl yönetileceğine dair uzun tartışmalar yapılmış, çözüm olarak önce Ziraat Vekaleti’ne bağlı bir kurum oluşturulmuştur. Daha sonra 1949 yılında Devlet Üretme Çiftlikleri Genel Müdürlüğü kurulmuş, bir yıl içinde yeni bir yasa hazırlanarak çiftlikler, Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü adını almıştır. 

Atatürk Orman Çiftliği’nin serencamı, Cumhuriyet’in serencamıdır

Yüz yıl olmuş.

Yüz yıl önce 5 Mayıs’ta atılmıştı temelleri. 

Bir çiftlikti kuşkusuz ama bir çiftlikten ötesi olduğu tartışmasızdı.

Neden mi?

Nedenini anlamak için az biraz gerilere gidelim. Cumhuriyet’in henüz ilan edilmediği ama hazırlıklarının son sürat yapıldığı tarihlere…

İzmir İktisat Kongresi 17 Şubat 1923

O tarihlerin birinde İzmir İktisat Kongresi toplanmış; 17 Şubat’ta başlayıp 4 Mart 1923’e kadar devam eden İktisat Kongresinin Divan Başkanlığını Kazım Karabekir yapmıştı.

Çiftçi delegeler, örnek uygulamalar olmamasından dert yanmış ve çözüm olarak köy ilkokullarının teorik ve pratik olarak konumlandırılmasını önermişlerdi.

Önerileri şöyle:

“Köy okullarının beş dönümlük bir bahçesi, iki ineklik fenni bir ahır ile kümesi ve yeni yöntemlerle üreten bir arılığı olsun. Bahçenin bir kısmına sebze ve meyve, bir kısmına çiçek ekilsin. Öğretmenlerin gözetiminde çocuklar pratik olarak da çiftçiliği öğrensin. Hatta aydın insanların köylere yerleşmesi teşvik edilsin.”

Sizin de aklınıza Köy Enstitülerinin fikri temelinin İzmir İktisat Kongresinde atıldığı gelmiş olabilir mi?

Öyledir.

Büyük aşklar, büyük yolculuklarla başlar Öyle olması için Ahmet Telli’nin dizelerinde dile getirdiği gibi yola çıkmadan önce hazırlanmak icabeder:

Ki serüvenler daima büyük aşklar

Ve büyük yolculuklarla başlar

Atatürk Orman Çiftliği arazisi

Yola çıkanların başındadır Mustafa Kemal ve çiftçinin mesajını ilk alan da o olmuştur elbette. 

Liderdir o ve işini doğru yapmakla yetinmediğine; doğru işi yapan kişi olarak tarihe geçtiğine tanıklık ederiz.

Varını, yoğunu ortaya koymuş; yurdun değişik noktalarında, çoğunluğu bataklık olan, araziler alıp,  çiftlikler inşa etmiş. 

Bunların başında, Atatürk Orman Çiftliği olarak bildiğimiz Ankara’daki çiftlik gelir gelir.

Alınan arazi verimsiz, sazlık ve bataklık bir alandır. Ama o, aklından geçeni yapmakta kararlıdır. Anlatılan o ki Atatürk, genç ziraat mühendisi Tahsin’i (Coşkan) çağırıp der ki:

 “Gel Tahsin, seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum.”

Giderler.

Gittikleri yer, sivrisinekler tarafından istila edilmiş bir bataklıktır. Etraftan kötü kokular da gelmektedir.  

Mühendis Tahsin, merak içinde sorar:

 “Hayrola Paşam.”

Burasını çiftlik yapacağım” der Atatürk.

Mühendis Tahsin’in yanıtı, beklenen cinstendir:

“Paşam buranın ıslahı, hem paranızı tüketir hem de zamanınızı. Onca verimli toprak varken buraya yatırım yapılmaz.”

Aslolan zor olanı yapmaktır

Atatürk’ün mühendis Tahsin’e verdiği yanıt, onun ufkunun genişliğini de işaret eder:

“Aslolan zor olanı yapmaktır; kolay olanı herkes yapar.”

Mühendis Tahsin, sözle söylediğiyle yetinmez; bir de rapor hazırlar. Raporda, “burada hiçbir şey yetişmez” fikrini tekrarlar. 

Atatürk, fikrinde ısrarlıdır; kendine iletilen raporun üzerine, “burası vatan toprağıdır, kaderine terk edilemez.”

Önceliğini arazinin ıslahına verir. Arazi ıslah olursa çevre de albenili olacaktır kuşkusuz. Islah edilmiş arazide yetiştirdiği ve ıslah edilmiş tahıl cinslerini çoğaltıp ekmeleri için çiftçiye dağıtmayı ve verimi yüksek hayvan ırklarını çoğaltıp hayvancılığı teşvik etmeyi de hedefine koymuş. Bütün bunlara ek olarak, iklim koşullarına uygun sebze ve meyve türlerini yetiştirip, Ankaralıların ihtiyaçlarını da karşılamayı planlamış.

Bir amacı da var elbette…

İstiyor ki güçsüz ve yoksul insanlar bir araya gelsin, örgütlensin; bu nedenle kooperatifçiliği de özendirmek için çabalamış. 

Tarım ve hayvancılığın gelişmesi için bilimin rehberliğini de öne çıkarmayı; çiftçiliğin o ana kadar kullandığı yöntemlerin bilimsel yöntemlerle yer değiştirmesini de önemsemiş.

Biliyor ve inanıyormuş ki Cumhuriyet fikri, bir bütündür. Yalnızca yönetim biçiminin halk egemenliği olması yetmez; aynı zamanda, gündelik yaşamdan üretim süreçlerine, yaşam biçiminden eğitimin toplumsallaştırılmasına kadar halkın her alanda Cumhuriyet fikrini benimsemesi ve pratik hayatına uygulaması gerektiği açıktır.

Ceyhun Atuf Kansu, onun Cumhuriyet fikrini şöyle şiirleştirmişti:

“Sevelim dedi, Mustafa Kemal, sevelim bir,
Selâm verelim bir, selâm alalım bir,
Halk olmak ne güzel şeydir arkadaşlar,
Şu sabah çayını içelim bir, kardeşçe sıcak.
Yüzümüzü yunalım şu dereden bir,
Sonra kursunlar darağacını kavgamıza,
Asarlarsa assınlar bizi düşlerimizden!“

Geleceği kazanmanın ön koşulu mücadeledir

Cumhuriyet genç, yapılacak çok iş var. Ancak ömür de yetmemiş. Atatürk, çiftlikleri başarıyla kurduktan sonra bu modellerin geleceğe örnek olması için zamanı gelince hazineye bağışlamış; tarihler, 11 Haziran 1937 gösterdiğinde, başbakanlığa yazdığı yazıyla bu bağışı tamamlamıştı.

Bir es verelim; yeniden İzmir İktisat Kongresinde çiftçilerin taleplerine geri dönelim. 

Ne istemişti çiftçiler?

“Okullar, beş dönüm üzerine kurulsun; çocuklarımız, eğitim alırken pratikte de çiftçiliği öğrensin.”

Mustafa Kemal’in ilk adımı, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmiş; egemenliğin kayıtsız koşulsuz milletin olması için ilk adımı atmıştı. 

İlk adım elbette önemlidir. Bununla birlikte daha da anlamlı hale gelebilmesi adımların sürekliliğini gerektirir. Çiftçilerin talebini gerçekleştirmek için Köy Enstitülerinin kurulması beklenmiş. 

Müthiş devrimci bir atılım olduğu tartışmasızdı.

Gerici dalga, o atılımı boğmak için her yolu denedi; ne yazık ki dönemin iktidarı, gerici dalga karşısında geri adım atınca önce Köy Enstitüleri kapatıldı. Sonra da Atatürk’ün dişiyle tırnağıyla yoktan var ettiği çiftlikler, sağından solundan işgal edildi.

Ne demiştik?

Cumhuriyet fikri bir bütündür.” O fikrin sürdürülebilir olması, hayatın her alanında devrimci olmayı gerektirir. Mücadele ise durağan değil, dinamiktir.

Ne demek bu?

Şu demek:

Köy Enstitüleri kapatılmış; Atatürk’ün halkın kullanımına açılsın diye hazineye bağışladığı Atatürk Orman Çiftliği gibi yerler, asıl amacından kopartılıp, çeşitli kurum ve kuruluşlara peşkeş çekilmiş olabilir. Daha yaşanabilir bir ülke istiyorsak, onun için mücadele etmek şarttır. 

Kritik nokta, mücadeledir. Ne demişler; “mücadele eden her zaman kazanamayabilir ama kazananlar mücadele edenlerdir.

AOÇ 100 yaşında yağmaya direniyor


Bataklıktan cennete dönüşen bir Cumhuriyet projesi

Atatürk Orman Çiftliği, yalnızca bir çiftlik ya da kültürel peyzaj alanı değil; bilimsel tarım, kamusal sağlık, kır‑kent buluşmasının da çok ötesinde ekonomik bağımsızlık ve laik yaşam kültürü için tasarlanmış bir bütüncül sistemin parçasıdır. Genç Cumhuriyetin feodal ilişkilerin tasfiyesi için Atatürk’ün kendi olanaklarıyla ortaya koyduğu bir özgürleşme modelidir. Ve Türk Devrimi’nin hedeflerinden toprak reformu programının öncül bir parçası olarak devlet çiftlikleri modelidir. Dönemin şartlarına bakacak olursak; Ulusal Kurtuluş Savaşı bitmiş ve uygarlık savaşı başlamıştır. İngiltere’nin kışkırttığı Şeyh Sait isyanı başta olmak üzere, cumhuriyet karşıtlığı ve irticanın odağı haline gelmiş Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatıldığı en buhranlı dönemlerden birinde AOÇ’nin kurulması, Mustafa Kemal’in ideallerine bağlılığının açık bir göstergesidir. Günümüzde yaşanan Karşı Devrim sürecinde Atatürk ve Cumhuriyetimizle hesaplaşılmaktadır. Bu hesaplaşmanın zirve mekânı Atatürk Orman Çiftliği’dir.

Atatürk Orman Çiftliği, Kemalizm ışığında çağdaşlaşmayı tarım üzerinden, özellikle nüfusun büyük kısmının çiftçi olduğu bir dönemde, feodal yapıyı yıkmaya yönelik bir anti-emperyalist ve tam bağımsızlık tasavvuru olarak öne çıkmaktadır. AOÇ, dışa bağımlı gıda rejimi yerine yerli tohum ve ırk ıslahına dayalı, makineli tarım ve işleme tesisleri üzerinde şekillenen bir model olarak da değerlendirilebilir. 

“Hepinizin malumu olduğu gibi, milletin çoğunluğu sizlersiniz ve memleketimiz de esas olarak iki unsur üzerine kuruludur: biri çiftçi, diğeri asker. Biz çok iyi çiftçi ve çok iyi asker yetiştiren bir milletiz. İyi çiftçi yetiştirdik çünkü topraklarımız çok, iyi asker yetiştirdik çünkü o topraklara kasteden düşmanlar fazladır. O toprakları işleyen ve koruyan hep sizlersiniz. Bundan sonra da daha iyi çiftçi ve daha iyi asker olacağız.” Tarsus’ta Çiftçiler Yurdu’nda Yaptığı Konuşma 18 Mart 1923, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Cilt II. 

Bu model, bir sonraki aşamada hedefini eğitim yoluyla pekiştirmek adına Köy Enstitüleri aracılığıyla desteklenmiş; bu enstitüler köylüye yalnızca tarım ve hayvancılık bilgisi değil, aynı zamanda temel bilimler, zanaat, sanat, kültür alanları dahil çok boyutlu eğitim olanakları sunmuşlardır ve köylünün feodal yapıyı sorgulama, toplumsal dönüşüm hedeflerini içermişlerdir. Mustafa Kemal’in vizyonunda, tarım ve eğitim arasındaki bu bütüncül dönüşüm stratejisi, ekonomik bağımsızlık ve toplumsal eşitlik hedeflerine hizmet edecek bir yapıyı oluşturmaktaydı. Ayrıca, bu stratejiyi toprak reformu ile taçlandırmayı da öngörmüştü; “memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır” ifadesiyle bu hedefi dile getirmiştir. Yine bu dönemde köylünün sırtında ağır bir yük olan ve o dönemde devletin en önemli gelir kaynaklarından olan Aşar Vergisi kaldırılmıştır. Ziraat Teşkilatı Kanunu ile başlamak üzere Köy Kanunu, Ziraî Birlikler Kanunu çıkarılmıştır. Tapu ve Kadastro çalışmaları ile kamulaştırma kanunu sayesinde sulama yol, tarım ve bu tür amaçlar için gereken arazi kamulaştırmaları sağlanmıştır.

Atatürk Orman Çiftliği, kuruluşundan sonra kısa bir sürede pastörize süt, yoğurt, tereyağı ve peynir üretimiyle Ankara’nın gıda güvenliğini geliştiren bir kamu işletmesi olmuştur (AOÇ Müdürlüğü ürün sayfaları; bkz. 1930 tarihli üretim kayıtları). AOÇ’deki rekreasyon alanları (Marmara Köşkü, Karadeniz Havuzu, gazinolar vb.), artık modern kamusal yaşamın mekânları haline gelmişti. Ancak Gazi Çiftliği’nin görünen yüzünün çok ötesinde işlevleri de vardı. Ziraat Şubesi; Ziraat İşleri Kolu, Meyve Çiftliği, Sebzecilik, Bağcılık ve Fidanlık İşleri Kolu’nu kapsıyordu. Hayvancılık Şubesi; Koyunculuk, Sığır, Kasaplık Hayvan, Atçılık, Kümes Hayvanları ve Arıcılık kollarından oluşuyordu. Endüstri Şubesi; Bira Fabrikası, Pastörize Süt Fabrikası ve Yoğurt İmalathanesi, Demir Eşya ve Pulluk Fabrikası, Şarap İmalathanesi, Deri Fabrikası, Değirmen ve Fırını içeriyordu. Ticaret Şubesi ise Marmara Gazinosu, Çiftlik Lokantası ile Ankara’daki (Yenişehir, Hacı Bayram, Samanpazarı) ve İstanbul’daki (Beyoğlu, Kadıköy) satış mağazalarından meydana geliyordu. Bahsi geçen bu yapılar, modelin diğer temel taşlarını oluşturmaktaydı. Aynı dönemde bu modeli desteklemek üzere kurulan Ziraat Enstitüsü göz önüne alındığında, uygulamanın ülke genelinde yaygınlaştırılmasının amaçlandığı açıkça görülmektedir.

Atatürk’ün hibe iradesi, AOÇ’yi “halka fayda” önceliğiyle şartlı bağış konusu yapmıştır. Bu yönüyle de tüm varlığını Türk ulusuna adayan bir lider ve onun eseri olarak dünyada eşi benzeri olmayan bir örnektir.

“Çiftlikleri halka armağan ediyorum. Onlar devlet koruyacak ve halka faydalı olacak şekilde yaşatılacaktır.” Atatürk’ün 11 Haziran 1937 tarihli bağış mektubundan…

Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ), erken Cumhuriyet’in tarımsal modernleşme ve bu sayede toplumsal dönüşüm hedeflerinin en somut projelerinden biridir. Kuruluşundan itibaren, makineleşme ve bilimsel üretim tekniklerinin uygulamalı eğitim sahası olmuş; tohum ve ırk ıslahı, makineli tarım, işleme tesisleri ve deneysel üretimle bilginin toplumsallaşmasını sağlamıştır. Ziraat şefliklerinden hayvanat bahçesine kadar uzanan kurumsal yapısı, 24 Mart 1950 tarihli 5659 sayılı Atatürk Orman Çiftliği Kuruluş Kanunu ile tanımlanmış, işletme kamusal yarar ve bütünlük ilkesiyle düzenlenmiştir.

Kamusal sağlık ve beslenme boyutunda AOÇ, 1930’lardan itibaren pastörize süt ve süt ürünleri üretimiyle hijyen ve beslenme kültürünü kentliye ulaştırmış; erken Cumhuriyet’in kamucu refah anlayışını görünür kılmıştır. Aynı zamanda parklar, yollar, gazinolar ve rekreasyon alanlarıyla halka doğa ve eğlence olanağı sunmuş, kır-kent etkileşimini güçlendirmiştir. Böylece kentliler üretimle doğrudan temas kurmuş, tarım gündelik yaşamın bir parçasına dönüştürülmüştür.

AOÇ’nin kuruluşu, Osmanlı’nın son dönemindeki gıda yetersizlikleri ve ithal bağımlılığına karşı öz yeterlilik hedefini taşır. Bu yönüyle anti-emperyalist kalkınma anlayışını somutlaştırmış, feodal yapının tarım üzerinden dönüştürülmesine aracılık etmiştir. Dolayısıyla AOÇ, yalnızca ekonomik bir girişim değil; devlet çiftlikleri modeliyle toplumsal dönüşümün aracı ve Cumhuriyet’in bağımsızlıkçı ekonomi-politik hattının simgesidir.

AOÇ, sadece tarımsal üretim alanı değil; aynı zamanda kamusal kültürün, gıda güvenliğinin, ekolojik-tarihsel sürekliliğin ve Cumhuriyet ideallerinin mekânıdır ve SİT ALANIDIR. Atatürk’ün ifadesiyle halka “gezecek, eğlenecek ve dinlenecek sıhhi yerler, hilesiz ve nefis gıda maddeleri” sunan çiftlik, devletçi-halkçı ve laik bir yaşam tasarımının somut mirası olarak var olma savaşını sürdürmektedir.

Sonuçta AOÇ’deki yıkım, tek bir siyasi döneme indirgenemeyecek birikimli kararların ve temelinde karşı devrim sürecinin ürünüdür. Burada hedef Atatürk’ün kurduğu modelin belleklerden silinmesinin de ötesinde Cumhuriyete ve onun toplum tasavvuruna ilişkin gözle görülecek de bir simge kalmamasıdır. Farklı dönemlerde belediye, bakanlıklar ve diğer kamu kurumlarınca alınan kararlar; koruma statülerine rağmen AOÇ alanların parçalanmasına, işlevsel süreksizliğine ve plan bütünlüğünün zayıflamasına yol açmıştır. Ortaya çıkan bu tablo, AOÇ’nin 1. derece sit niteliği ve kuruluş koşulları ile uyumlu, tutarlı ve şeffaf bir üst ölçekli koruma-kullanma stratejisine duyulan ihtiyacı açıkça göstermektedir. Yöneten değişse de yönetim anlayışı değişmedikçe talan devam etmektedir. Ankara’nın Başkent olması bugünlerde gizli ve açık olarak tartışılmaya açılmaktadır. Cumhuriyet Devrimi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın karargâhındaki ulusal belleği oluşturan simgeler tek tek yok edilmektedir. Ne İ. Melih Gökçek tarafından Çiftlik Kavşağı’na konulan dinazor ne de 140journos tarafından yapılan “Cehape zihniyeti belgeseli“nde Kemal Kılıçdaroğlu ile yapılan söyleşide arka planda yer alan Atatürk Orman Çiftliği yapısı tesadüf değildir! Artık Cumhuriyet, ömrünü tamamlamış dinazorlaşmış bir rejimdir (Ancien Regime) algısı kabul ettirilmek istenen! Hiçbiri bir istisna değildir! Ulusumuz, bu gidişata dur diyerek Cumhuriyetimize ve onun simgesi yapı ve kurumlarına sahip çıkmalıdır.

Kentte insanca ilişkilerin kademeli birlikteliği

Yazar Hakkında

Akademik dünyanın gözlüğüyle baktığımızda kent çalışmalarının, uzun süredir makro ölçekteki yapısal dönüşümleri, planlama pratiklerini, ekonomik ilişkileri ve yönetim modellerini merkeze alarak şekillendiğini görüyoruz. Bu perspektif, elbette kentlerin büyüme dinamiklerini ve yönetişim mekanizmalarını anlamak açısından oldukça önemlidir. Ancak bu bakış, çoğu zaman kenti var eden en temel dokuyu, yani mahalleyi/semti ve onun gündelik yaşam içindeki karşılıklarını arka plana itebiliyor. Oysa kentin mikro birimleri, kentin yalnızca fiziksel bir bileşeni değil; aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, yerel kültürlerin, ortak hafızanın ve dayanışma biçimlerinin beslendiği bir mekânı ifade ediyor. Bu bağlamda, “Kente Mahalleden Bakmak” başlıklı bu derleme, tam da uzun süredir ihmal edilen bu mikro ölçeği merkeze alarak, hem kavramsal hem de deneyimsel bir sorgulamaya imkân tanıyor.

Ayrancım Derneği’nin öncülüğünde, Derneğe emek harcayan kent ve semt sakinlerinin çabalarıyla hazırlanan bu kitap, Ankara’nın özgün semtlerinden biri olan Ayrancı üzerinden mahalle kavramını yeniden düşünmeye davet ediyor. Farklı disiplinlerden gelen yazarların katkısıyla şekillenen bu kolektif çalışma, mahalleye yalnızca bir yerleşim birimi olarak değil, aynı zamanda bir kamusallık alanı, bir toplumsal pratikler sahnesi ve bir hafıza mekanı olarak yaklaşmakta. Kitapta yer alan yazılar, Ayrancı semtine odaklansa da, ele alınan temalar bakımından Türkiye’deki pek çok kent ve semte uygulanabilir gözlemler ve kavramsal çerçeveler sunuyor. Bu açından bu derlemeyi farklı yerleşimlere uygulanabilecek bir büyüteç gibi görmek de mümkün. Derneğin daha önce farklı mecralarda ve özellikle de Gazetesinde yer alan metinleri belli bir süzgeçten geçirerek ve olgunlaştırarak kitaplaşma yoluna sokması, bu alandaki verimleri sürekli olarak kent sakinlerinin dikkatine sunmak için arayış içinde olması da takdire şayan. 

Modern kentleşme süreci, bireyler arası ilişkileri giderek daha fazla biçimselleştirirken, mahalle ölçeği bu soyutlaşmanın dışında kalan nadir alanlardan biri olarak öne çıkıyor. Komşuluk, esnaf-sakin ilişkileri, gündelik karşılaşmalar, birlikte çözüm üretme pratikleri gibi pek çok toplumsal deneyim, hâlâ mahallede vücut bulabiliyor. Bu anlamda mahalle, yalnızca geçmişin bir nostaljisi değil; bugünün karmaşık kent hayatı içerisinde dayanışma, güven ve karşılıklılık gibi değerlerin yeniden üretilebildiği bir zemin sunuyor. Kitabın temel motivasyonunun da bu zemini hem korumak hem de eleştirel bir bakışla değerlendirmek olduğu görülüyor. Bu bakımdan bu derlemenin mahalleye ilişkin klişe ve yüzeysel sembolizme de meydan okuduğu söylenebilir. 

Kitabın farklı bölümleri, semtin tarihsel gelişimini ve kent belleği içindeki yerini tartışmaya açarken,  devamında semtin fiziksel, sosyal ve kültürel dönüşümünü bir arada değerlendirerek okura sağlam bir izlek sunuyor. Bu bağlamda örülen diğer yazılar kentte ve Ayrancı’daki gündelik yaşamın izlerini sürüyor: sokaklardaki kamusal yaşamdan, apartman kültürüne; pazar alışverişinden, kuaför ve berberlerin sosyal rollerine kadar uzanan bu tematik çeşitlilik, mahalleyi yalnızca mekânsal bir kategori olarak değil, aynı zamanda bir kültürel üretim alanı olarak kavrıyor. Kitapta yer alan yazıların temaları yer yer Başkent Ankara’nın tamamı, tarihi, geçmişi ve geleceği olsa da, bu yazıların bir mahalle çerçevesinden ortaya konmuş olması daha önce farklı yerlerde yazılmış benzer yazılardan daha farklı bir sesin belirmesine de olanak tanıyor. Nihayetinde konuşulan kentin amblemi gibi bir konu olsa da bilinç altında bu meselenin Ayrancı ya da diğer mikro ölçekler için ne anlama geldiğinin sorgulandığı hissedilmektedir. 

Kitapta dikkat çeken temalardan biri de kolektif hafıza. Mahallede ve kentte yaşanmış bireysel deneyimlerin, ortak anlatılara dönüşme biçimleri; belleğin mekânla ilişkilenme halleri, ve kentsel dönüşüm gibi dışsal müdahalelerin bu hafıza üzerindeki etkileri detaylı biçimde ele alınıyor. Bu noktada Ayrancı’nın özgülüğü önem kazanıyor: Ankara’nın merkezinde yer almasına rağmen, hâlâ sakinlerine soluk aldıracak yeşil alanlara, yürünebilir sokaklara ve kamusal mekânlara sahip olması, bu belleğin canlı kalmasına olanak tanıyor. Öte yandan kitap, yalnızca geçmişe dönük bir anlatı sunmuyor; aynı zamanda bugünün dinamiklerine dair çözümleyici bir bakış da içeriyor. Bu tür yazılar, mahallelerin sadece nostaljik değil, aynı zamanda geleceğe dair umut verici toplumsal laboratuvarlar olduğunu ortaya koyuyor.

Bu çalışmanın bir diğer önemli yönü, üretim sürecinin katılımcı ve çoğulcu bir yapıda kurgulanmış olmasıdır. Ayrancım Derneği’nin yürütücülüğünde şekillenen bu kitap, yalnızca akademisyenlerin ya da uzmanların değil; mahalle sakinlerinin, sanatçıların, gönüllülerin, yerel örgütlenmelerin katkısıyla da zenginleşmiştir. Bu yönüyle kitap, sadece bir yayın değil, aynı zamanda bir topluluk pratiğinin ürünü olarak da değerlendirilebilir. “Kente Mahalleden Bakmak”, mahalle kavramını yeniden düşünmek için güçlü bir davet sunuyor. Kent planlamasının makro ölçekli söylemlerine karşı, yerelin bilgeliğini, gündeliğin ritmini ve topluluk yaşamının anlamını hatırlatıyor. Bu kitap, kentsel yaşamı yalnızca fiziksel dönüşümler ya da altyapısal projeler üzerinden değil, insanların bir araya geliş biçimleri, birlikte yaşama iradeleri ve hafızayla kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendirmeyi öneriyor. Ayrancı semti, bu anlamda yalnızca bir örneklem değil; aynı zamanda bir imkân olarak karşımızda duruyor. Hem geçmişin izlerini taşıyan hem de geleceğe dönük tasavvurları barındıran bu mahalle, kente mikro ölçekte ve mikro ölçekten nasıl başka bir yerden bakabileceğimizi gösteriyor. Kitabın yazarları, bu bakışı çoğaltmak ve derinleştirmek için bir araya geldiler. Okur da, bu yolculuğun bir parçası olmaya davetlidir.

Yapay zekaya Ayrancı’yı sorduk, cevapları Ayrancım Gazetesi’nden aldı

Merak edip yapay zekaya sorduk: Yukarı Ayrancı ve Aşağı Ayrancı’nın mahalle kültürü, komşuluk ilişkileri, tarihi ve mimari dokusu, yaşayan ve yaşamış ünlüleri ile ilgili olarak bizlere neler fısıldayacaksınız?  

Tarihî gelişim ve semt yapısı

İlçede 1960’lardan önce daha çok bağ evleri ve geniş bahçeli müstakil yapılar vardı. İlk yerleşenlerin anlattığına göre 1960’larda semtin yolları çamurluyken yeni taşınan aileler arasında sıcak komşuluk ilişkileri gelişiyor, zaman zaman bağ evlerinden misafirlere ayran ikramı bile geleneğe dönüşüyordu. Bu samimi ortam, semte “Ayrancı” adının verilmesinin efsanevi kökeni olarak anlatılır. 

1966’da onaylanan imar planı ile bölge hızla kentleşti, önce Güvenlik Caddesi asfaltlandı, daha sonra ızgara planına uygun yeni sokaklar açıldı ve çok katlı apartmanlar inşa edildi.  Bugün Aşağı Ayrancı’da Atatürk Bulvarı ve Güvenlik Caddesi gibi geniş arterler semti kucaklarken, ara sokaklar genellikle ızgara desenli ve kısa mesafelidir. Yukarı Ayrancı’da Hoşdere Caddesi-Dikmen Caddesi arası daha engebeli, yokuşlu bir dokuyu korur; sakinlerinin çoğunluğu emekli veya orta-üst sınıf ailelerdir. Semtin genel mimarî dokusu 1960–70’lerden kalma dört-beş katlı betonarme apartmanlar ile yenileme binalarından oluşur. Yıllar içinde yapılan bazı kentsel dönüşüm projeleri semtin orijinal dokusunu değiştirmiştir. 

Ayrancı, komşuluk bağlarına büyük önem veren bir semttir. 

Yerel tarih anlatımları semtin ilk sakinleri arasında bağ evi komşularının birbirine karşı fedakârlık ve yardımseverlik içerdiğini vurgular: Ağustos’un sıcak günlerinde bağlardan su isteyenlere ayran ikram etmek bile gelenek hâline gelmiştir. Semtin güncel toplumsal yapısında da komşuluk hukuku temel kabul edilir. Ayrancı’da “komşuluk ve mahalle hukuku” adeta bir anayasa kıymetindedir; 2021’de kurulan Ayrancı Semt Meclisi açılışında Ali Necati Koçak, “Ayrancı Semt Meclisi, burada bulunan herkestir. Bizim için en temel anayasa komşuluk ve mahalle hukukudur.” sözleriyle bu anlayışı vurgulamıştır. Bu kültüre uygun olarak semt dayanışması canlandırılmıştır. 2019’da kurulan Ayrancım Derneği’nin amacı, “Ayrancı semtinde kent yaşamı ve kültürünü geliştirmek ve dayanışmayı sağlamak” olarak belirlenmiştir. Dernek ve semt meclisi çatısı altında mahallelinin bir araya gelmesi teşvik edilir. Örneğin Ayrancı Mahalle Bostanı gibi projeler; semte sevdalı gönüllülerin bir araya gelip betonlaşmaya karşı mücadele, yeşili çoğaltma ve dayanışma ortamı yaratma arayışının sonucudur. Ayrıca her yıl düzenlenen Ayrancı Festivali (örneğin Ekim 2023’te Cumhuriyet’in 100. yılı etkinliği kapsamında) mahallelilerin ücretsiz kültürel etkinliklerde buluştuğu bir buluşma noktasıdır. Tüm bu çabalar, semti “katılımcı, demokratik ve çağdaş komşuluk bilinciyle yaşayan” bir yerleşim haline getirmeyi hedefler. Nitekim dernek vizyonunda Ayrancı sakinlerinin “eğitim düzeyi yüksek, sorunların farkında, komşularına hoşgörülü ve saygılı bireylerden” oluştuğu belirtilir. 

Ayrancı’nın cazibe noktaları

Ayrancı’nın önemli simge ve parkları çevresiyle bağ kurar. Cemal Süreya Parkı (eski adı Ayrancı Parkı), Atatürk Bulvarı ile Dikmen Caddesi kesişimindeki 9.000 m’’lik bir parktır. 1978’de inşa edilmiş, 1991’de ünlü şair Cemal Süreya’nın adını almıştır. Parkta özgün ahşap oyun alanları, koşu parkuru, mini futbol-basketbol sahaları ve piknik alanları gibi çok sayıda sosyal donatılar bulunur. Bu park, hem mahallelinin buluşma mekânı hem de çocuk oyun alanı olarak semtin en önemli yeşil alanlarından biridir.

Aşağı Ayrancı’nın diğer kapılarından biri Şili Meydanı–Kuveyt Caddesi kesişimidir. Burası, Adile Naşit Parkı’ndan başlayarak Kuğulu Park’a uzanan güzergâh üzerindedir ve semte giriş noktasıdır. Burada Afet İnan Parkı (Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan anısına düzenlenmiş bir park) ile eski Başbakan Adnan Menderes’in Ankara Köşkü gibi tarihî yapılar bulunur. Şili Meydanı’ndan şehrin ışıkları eşliğinde Sheraton Otel görülür; Akşamları bu bölge Ankara’da ayrıcalıklı, dinlendirici manzaralar sunduğu için “Aşağı Ayrancı’nın gerilimleri söküp atan büyülü giriş kapısı” olarak betimlenmiştir. Bunun dışında semt içinde küçük çocuk parkları, camiler ve Çankaya’nın genel planlama mirası (eski Jansen planı koridorları) görülür. 

Ayrancı, “Atatürk’ün yaşadığı Çankaya’nın merkez kapısı” sayılır.

Ayrancı’nın Atatürk ile ilgili doğrudan semt anısı pek az olmakla birlikte, semtin Cumhuriyet öncesi–sonrası planlaması Atatürk vizyonunu yansıtır. Atatürk’ün evi sayılan Çankaya Köşkü’ne yakınlığı, semti onun “çağdaş cumhuriyet kapısı” olarak sembolleştirir. Gerçekten de Ayrancı’nın giriş yolları Atatürk’ün planladığı bahçe şehir düzenine paralel olarak uzanır. Ayrıca semtte Atatürk Bulvarı gibi sokak adları ve Afet İnan Parkı gibi adlandırmalar Atatürk ve Cumhuriyet anılarını yaşatır. 

Ünlü şahsiyetler

Ayrancı’nın geçmişinde ve bugününde bazı kültür insanları ile sanatçılar semtle anılır:

Ulus Baker (1949–2007): Kıbrıslı Türk sosyolog, yazar ve ODTÜ öğretim üyesiydi.

Sadi Hoşses (1916–1994): Türk sanat müziği bestecisi. 

Ziya Taşkent (1913–1999): Sanat müziği bestecisi. 

Ahmet Sezai Günışıldar (1910–1995): Uzun yıllar görev yapan Ayrancı mahallesi muhtarı.

Bu isimler, semte duyulan aidiyeti ve mahalle kültürünü yüceltir. Ayrancı’da bugün de kendini bu gelenekten sayan yazarlar, şairler ve düşünürler iklimi sürmektedir. (Örneğin, semt gazetesi Ayrancım’da yayınlanan anılar ve söyleşilerde semt kültürü hep canlı tutulmaktadır.

Ayrancı’da mahalle dayanışması güncelliğini koruyor. 

2020’lerin başında kurulan Ayrancım Derneği, semt sorunlarına kolektif çözüm aramaktadır. Örneğin Aralık 2023’te düzenlenen bir etkinlikte, emekli yargıç Bülent Seyitdanlıoğlu ve hukukçular semt sakini, rezidans tipi yapılaşmanın mahallenin dokusuna aykırı olduğu uyarısını yaptılar. Konuşmacılar, “Ayrancı’da 1930’lardan beri oluşan bir kent ruhunu büyük sermayeye teslim etmek istiyorlar” diyerek kentsel dönüşüme karşı çıkmayı önerdiler. Yurttaşlar şimdiye dek tek tek apartman yıkımlarıyla yenileme örneklerini tartışıyor, yeni projelere tepki gösteriyor; semt avukatları ve mühendisleri süreci izliyor. Bu mücadele, uygun ölçekli, çevreye duyarlı imar talebini ve semtlinin karar süreçlerine katılım hakkını gündeme getiriyor.

Diğer taraftan semt dayanışması güçlü kurumlarla da sürüyor. Çankaya Belediyesi’nin park ve altyapı yatırımları semti canlandırırken, Ayrancı sakinleri kendi örgütleri üzerinden kültür ve eğitim etkinlikleri düzenliyor. Örneğin bu dernek, belediye ve yerel meclis işbirliğiyle eşitlikçi kararlar için ağ oluşturuyor. Semtte esnaf-konut komşuluğu da işliyor; mahallede birkaç kuşaktır bakkalı, kahvecisiyle insanları tanışıklık çerçevesinde ilişkiler sürdürmektedir.

Yukarı ve Aşağı Ayrancı hem köklü komşuluk geleneğini hem de modern kent sorunlarıyla dayanışmayı bir arada taşıyan bir semttir. Mahalle kültürü “komşuluk ve mahalle hukuku” ilkeleriyle tanımlanır. Sokağına giren her insan, bir gün semt dayanışmasının bir parçası olabileceğini hisseder. Kaynaklarımız, semt sakinlerinin bu özelliğini öne çıkarır: Ayrancı, “mahalle sakinlerinin katılımcı, demokratik ve çağdaş komşuluk bilinciyle yaşadığı” bir model semt olarak tanımlanmıştır.

Çalışmanın başlıca kaynakları arasında ayrancim.org.tr, muhtar ve mahalle sakinleriyle yapılan söyleşiler, Çankaya Belediyesi’nin resmî sitesi (cankaya.bel.tr) ile bazı haber mecraları (haber.sol.org.tr) yer almaktadır.

Ayrancı’nın görsel hafızası: Cepheler, renkler, sokak estetiği

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Türkiye’nin ve dünyanın iklim değişikliğine karşı çözüm önerilerinin sunulduğu çalışmalara katıldı. Gazi Üniversitesi, Planlamada Coğrafi Bilgi Sistemleri Bölümünde yüksek lisans yapmakta ve Kahramankazan Belediyesi, İmar ve Şehircilik Müdürlüğünde şehir plancısı olarak çalışmaktadır. Ayrancım Gazetesi’nde ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Şehir plancısı gözüyle Ayrancı sokaklarının morfolojisi 

Ayrancı’da yürümek, yalnızca bir semtten geçmek değil, adeta geçmişin bugüne nasıl sızdığını her sokakta, her pencere detayında gözlemlemenin mümkün olduğu bir zaman tünelinden geçmek gibidir. Bir şehir plancısının gözünden bakıldığında, Ayrancı’nın sokak dokusu, Ankara’nın erken Cumhuriyet döneminden bugüne kadar gelen planlı mahalle anlayışının nadir örneklerinden biridir. Bu semtin fiziksel kurgusu, simetrik yerleşimleri, yapı adalarının düzeni, geniş kaldırımları ve ön bahçeleriyle insan ölçeğinde bir hava kazandırır. Ancak bu düzen tek başına estetik yaratmaz; Ayrancı’yı asıl özel kılan, bu kurguya eşlik eden “cephe dili “dir. Bu cepheler, mahallelinin belleğini taşıyan katmanlı birer anlatı niteliğindedir. 

Ayrancı’nın görsel kimliğini oluşturan temel unsurlar:

Mimari dönem ve karakteristikleri:

1950’lerden 1980’lere uzanan yapılaşma döneminde inşa edilen apartmanlar, mahalleye kendine özgü bir sadelik ve zarafet katmıştır. Bu yapıların cepheleri genellikle pastel tonlara boyanmış, belirgin çıkmaları, mozaik yüzeyleri ve geniş balkonlarıyla dikkat çeker. Bu mimari sadelik, abartısız ama karakterli bir yaşamı simgeler. Bu apartmanlar, bir dönemin konut politikalarının, toplumsal beklentilerinin ve tasarım anlayışının izdüşümüdür. Modernist ilkelerin Ankara’ya yerleşme çabası, Ayrancı’nın sokaklarında okunur. O dönem, nüfusun artmasıyla birlikte apartmanlaşma ihtiyacı doğmuş, ancak bu yeni yapılanmalar kimliksizleştirme yerine bir estetik çizgi tutturmayı başarmıştır.

Sokaklardan bir kare: Ayrancı’nın estetik hafızası

Yer: Gülden Sokak, Ayrancı, Çankaya / Ankara Fotoğraf: Kendi arşivimden, Temmuz 2025 

Gülden Sokak’ta yer alan bu apartmanlar, 1980’ler öncesine tarihlenen sade cephe kurgularıyla gösterişten uzak cepheleriyle zamana karşı dirençli bir sadelik taşırken cephelerde keskin süslemelerden uzak, net çizgiler hâkim. Açık renk sıvalar, düz hatlı balkonlar ve ahşap detaylar ve köşe balkonlar, mimariye sıcaklık katarken dönemin kent konut tipolojisini yansıtıyor. Zemin seviyesinde yoğun bitki örtüsü ve sarmaşıklarla örtülü girişler, sokakla yapı arasında doğal bir geçiş hissi veriyor. Apartmanlar, zamansız bir uyum içinde birbirine yaslanarak hem mahremiyeti hem de kentli komşuluğunu taşıyan bir dil kuruyor.

Yer: Güvenlik Caddesi ile Cinnah Caddesi arasında, Ayrancı, Çankaya / Ankara Fotoğraf: Kendi arşivimden, Temmuz 2025 

1970’li yıllarda inşa edildiği tahmin edilen bu apartmanlar, Ayrancı’nın dar sokaklarında kendine özgü bir sessizlikle varlığını sürdürüyor. Zemin kat hizasındaki mozaik kaplamalar, yatay bantlarla vurgulanan pencere çizgileri ve sade balkon düzeni, dönemin modernleşme arzusunu mütevazı bir şekilde yansıtıyor. Ön cephelerdeki asma çiçekler, mahallelinin yaşanmışlıklarını bugüne taşıyor. Bu yapılar, Ayrancı’da mimari sürekliliğin ve gündelik yaşamın izlerini birlikte taşıyan sessiz bir tanık.

Özgün detaylar ve renk paleti: 

Birçok sokakta, hala ilk günkü gibi duran merdivenli girişler, eski tip ahşap pencere doğramaları ve sarkan saksılarla dolu balkonlar görmek mümkündür. Bu unsurlar, sadece bir mimari özellik değil; aynı zamanda mahallelinin yaşama biçiminin dışavurumudur. Ayrancı’nın sokakları, gösterişsiz ama estetik açıdan bütüncül bir anlayışı taşır. Bu sadelik, dikkatli bakıldığında oldukça güçlü bir görsel hafıza oluşturur. Bahçelievler Caddesi’ne paralel uzanan küçük sokaklarda, özgün merdivenli girişleri, demir ferforje korkulukları ve çiçeklerle bezenmiş balkonlarıyla birçok yapı hala geçmişin izlerini taşımaktadır. Bu alanlar hem mimari mirasın hem de kolektif hatıranın canlı kalabildiği nadir yerler arasındadır. 

Köşe parsellerdeki çıkmalı balkonlar, mozaik panolar ve ferforje merdiven korkulukları, birer görsel hafıza noktası gibi işlev görür ve geçmişe açılan pencereler gibidir. Bu tür detaylar, sadece nostaljik değil, aynı zamanda yerle kurulan aidiyet ilişkisinin fiziksel karşılıklarıdır.

Ayrancı’nın renk paleti de bu bütüncül estetiği tamamlar: Soluk pembe, bej, fildişi, toprak rengi ve mint yeşili gibi tonlar, mahalle kimliğinin temel taşlarıdır.

Komşuluk kültürünün fiziksel izleri

Ayrancı’nın yapı dili yalnızca görsel bir düzen sunmaz, aynı zamanda sosyal ilişkilerin de mekânsal zeminini oluşturur. Ortak bahçeler, içe dönük balkonlar ve sokakla temas hâlindeki pencereler; mahallede komşuluk ilişkilerinin nasıl kurulduğuna dair ipuçları verir. Bugünün güvenlikli siteleriyle karşılaştırıldığında, Ayrancı’nın açık ve geçirgen mekânsal kurgusu, insanı içine alan bir aidiyet duygusu yaratır. Bu da onu yalnızca bir yerleşim alanı değil, aynı zamanda yaşayan bir sosyolojik organizma hâline getirir.

Görsel bütünlüğe yönelik tehditler:

Son yıllarda yapılan cephe yenilemeleri, Ayrancı’nın bu görsel bütünlüğünü tehdit etmeye başlamıştır. Parlak renkli sıvalar, alüminyum paneller ve cepheye uyumsuz PVC doğramalar; mahalle silüetinin dengesini bozmaktadır. Bu tür müdahaleler yalnızca görüntüyü değil, Ayrancı’nın ruhunu da zedelemektedir. Malzeme ve renk seçimleri çoğu zaman ticari kaygılarla, bağlamdan kopuk biçimde uygulanmaktadır. Bu durum, sokaklar arasındaki estetik sürekliliği bozmakta ve Ayrancı’nın görsel hafızasını parçalamaktadır.

Üstelik bu tür müdahaleler, sokaklar arasında var olan estetik sürekliliği de kesintiye uğratıyor. Ayrancı gibi dokusu güçlü mahallelerde bu tür dönüşümler, kolektif hafızayı da silmeye başlıyor. Bir binanın cephesi değiştiğinde, sadece bir boya sürülmüş olmuyor; o binanın geçmişi, anlamı ve kimliği de kaybolabiliyor.

Peki çözüm ne olabilir?

Bu özgün yapısal kimliği korumak için yalnızca teknik rehberler yeterli olmayabilir. Mahalleliyle birlikte karar verilen, katılımcı planlama süreçleri gereklidir.

Ayrancı’nın görsel hafızasını korumak için bir mahalle cephe rehberi hazırlanabilir. Bu rehber, bölgede kullanılabilecek uygun malzeme ve renk paletlerini tanımlar. Örneğin açık pembe, bej, mint yeşili gibi mahalleyle özdeşleşmiş tonlar önerilebilir. Ferforje korkuluklar, mozaik panolar ve çıkmalı balkonlar gibi unsurlar korunarak ya da yeniden tasarlanarak uygulanabilir. Bu, mahalledeki yeni müdahalelerin de geçmişle uyumlu olmasını sağlar.

Buradaki görsel miras, koruma bilinciyle yaşatılırsa hem bugünün hem de geleceğin Ayrancısı daha yaşanabilir ve anlamlı olacaktır. Mekân, aidiyetin oluşmasında bir araç değil, doğrudan bir aktördür. İşte bu nedenle, bugünkü kentsel dönüşüm tehditleri karşısında Ayrancı’nın sessiz zarafetini korumak, yalnızca geçmişe değil geleceğe de bir sorumluluktur. Böylece Ayrancı, geçmişin gölgesinde değil; onun ışığında yeniden şekillenebilir.