Peyzaj mimarıyım. Türkiye Satranç Federasyonunda çalışıyorum. Mesleğimi hem sosyal hayatımda hem de Japon sanatına olan ilgim ve bilgim dahilinde icra ettiğim çalışmalarımda yol gösterici oluyor.
Ankara’nın göbeğinde olup da insanın içine kıyı kasabası huzuru taşıyan tek bir semt vardır: Ayrancı.
Her köşesi dinginlik, her sokağı samimiyet taşır. Üstelik yalnızca bugünün değil geçmişin samimiyetini de yaşayan bir mahalledir. Bu sokaklarda nostalji hissine kapılmamak elde değil. Burada geçirdiğim yıllar boyunca sokakları, insanları, merdivenleri, balkonları bana bambaşka izler bıraktı. Hâlâ tüm buluşmalarımı burada yapar, alışverişimi Ayrancı esnafından yana kullanırım. Sloth Cafe, arkadaşlarla buluşmanın neredeyse bir mihenk taşıdır; günün kritği de en güzel bu kafede yapılır.
Ama benim bu mahalleye ilk vuruluşum sokaklarına değil, balkonlarına oldu. Üstelik bu, mesleki bir vuruluştu. Çünkü her sokak, her köşe insana başka bir balkon hikâyesi anlatıyordu.
Yürüdükçe önce balkonlar, sonra balkonlardaki bitkiler çarpar gözünüze. Ardından farkına bile varmadan, “Acaba bu balkonun sahibi kim?” diye düşünürsünüz. İşte o insanlar, bu mahallenin samimiyetinin asıl kahramanlarıdır. Meneviş, Alidede, Yazanlar sokaklarının Güvenlik Caddesi’yle kesiştiği yerde bu samimiyet daha da yoğun hissedilir. Her esnaf müşterisine ismiyle seslenir, selamını eksik etmez.
Ayrancı’nın yokuşları bile başkadır; çıkarken yormaz, inerken düşündürür. O yokuşlarda attığınız her adım, size küçük bir balkon sergisi sunar. İşte tam da bu yüzden, Ayrancı sokaklarında yürümek çoğu zaman bir resim sergisinde dolaşmak gibidir.
Balkonlardan kokedamaya uzanan yol
Bir peyzaj mimarı olarak ben Ayrancı’yı hep biraz daha yeşil gördüm. Doğayı hayatıma daha çok taşımam gerektiğini ilk burada hissettim. Balkonlardan sarkan minik bitki köşeleri bana hep şunu hatırlattı: Küçük detaylar, büyük bir yaşam sevinci yaratır.
Bu sokaklar bana ilgimi fazlasıyla çeken kokedamayı çağrıştırıyordu. Japonya’dan doğan bu sanat, wabi-sabi felsefesini esas alır. Kusurların içindeki güzelliği, sadeliği ve doğallığı yansıtır. Yosun topuna sarılı kökler ilk bakışta basit görünebilir, ama aslında doğayla kurulan çok derin bir bağı taşır. Kokedama mesleğimin bana kattığı en zarif öğretilerden biri oldu; hem görselliğiyle hem felsefesi ile ruhuma dokundu. Bunu sevdiklerimle paylaşmam gerekiyordu buna yönelik birçok çalışmam oldu. Kokedamayı önce mahalleme, sonra arkadaşlarıma tanıttım. Sevdiklerimi bir masada toplayıp, derin sohbetlerimiz kahkahalarımız eşliğinde herkes kendi kokedamasını oluşturdu ve evine o günün anısını yaşatmak üzerine götüdüler. İşte bu benim mutluluğum oldu.
Benim gibi balkon kültürüne önem veren bir arkadaşım kokedamaları balkonunda görmek istedi; işte bu felsefenin küçük bir yansıması oldu. Kuşkonmaz ve sarmaşık kokedamaları balkona yerleştirdiğimizde, sıradan bir cephe bir anda küçük bir botanik sığınağa dönüştü. O an anladım ki, kokedama yalnızca estetik bir obje değil; doğanın özünü, döngüsünü, sadeliğini de içinde barındırıyor.
Balkonların sessiz psikolojisi
Her balkon aslında bir peyzaj laboratuvarı gibidir. Yönüne göre farklı bitkilere hayat verir:
Her birinin bakım ihtiyacı farklıdır, ama ruhumuza dokunuşu aynıdır; huzur, canlılık, yaşam sevinci.
Bilimsel araştırmalar da bunu doğruluyor. Yeşili görmek stres seviyemizi düşürüyor, çiçekli bitkiler mutluluk hormonlarımızı harekete geçiriyor, aromatik bitkiler zihnimizi ferahlatıyor. Bazen küçücük bir balkon, doğru seçilmiş birkaç bitkiyle tüm sokağa enerji katabiliyor.
İşte bu yüzden Ayrancı’nın balkonları bana hep bir umut verdi: Betonun ortasında bile doğanın kendine yer açtığını hatırlattı.
Benim için Ayrancı’nın balkonları yalnızca bir süs değil, bir yaşam kültürü oldu. Bir balkonda film planı yapılır, diğerinde dertlere ortak olunur, günün özeti çıkarılırdı. Kimi zaman Sheraton’un silueti, kimi zaman da sedir ağaçlarının arasından batan güneşin şöleni eşlik ederdi bu balkon sohbetlerine.
İlham veren sokaklar
Şimdi dönüp baktığımda biliyorum: Ayrancı bana yalnızca yaşanmışlıklar değil, aynı zamanda ilham verdi. Doğayı yaşamın merkezine taşıma isteğim, kokedama tutkum, hep bu sokakların bana fısıldadıklarıyla beslendi.
Ve belki de bu yüzden şunu söylüyorum: Her eve, her balkona, hatta her cam önüne küçük bir yeşil köşe lazım.
Çünkü doğa, davet edildiği her yerde yaşam alanlarımızı dönüştürmeye hazır. Tek yapmamız gereken ilk adımı atmak ve yeşile bir köşe ayırmak.
Ama şunu da gözlemliyorum: Çoğu insan bitki yetiştirmek istiyor ama “Ya bakamazsam, ya kurursa” kaygısıyla geri duruyor. Oysa doğru bitki seçimi bu korkuları ortadan kaldırıyor.
Balkonların güzelliği, biraz da doğru eşleşmede saklı. Güneş gören balkonlara başka, gölgede kalanlara başka bitkiler uygun oluyor.
Bir balkon takvimi
Bundan sonraki yazılarımda bu doğru eşleşmelere değineceğim. Her ay farklı bir bitkiyi ele alacağım; hangi balkona uygun olduğunu, nasıl bakım yapılacağını, küçük hap bilgilerle paylaşacağım.
Çünkü balkonlarımız yalnızca bir görüntü unsuru değil; mahallemizin dinginliğini, samimiyetini içinde barındıran alanlar, bizi doğaya bağlayan küçük yeşil köşeler.
Kimi insanlar vardır, bulundukları yeri sadece güzelleştirmez; oranın ruhuna işlenirler. İşte Fevziye Aydın, nam-ı diğer “Fevziye Anne” de onlardan biri. 40 yıla yakın süredir Ayrancı’daki okullarda kantin işletmeciliği yapan Fevziye Aydın ile çocuklara olan sevgisini, mahalle kültürünü ve hafızasında yer eden anıları konuştuk. Buyurun, bu mahalle efsanesini bir de kendi ağzından dinleyin…
Ayrancı’daki okullarda kantin işletmeciliği yapan Fevziye Aydın, nam-ı diğer “Fevziye Anne
Fevziye Teyzeciğim, seni biraz tanıyabilir miyiz?
1964 doğumluyum. Kantin işine 1985-86 yıllarında başladım. İlk olarak Dikmen Lisesi’nde çalıştım. Tam 10 yıl orada kaldım. Daha sonra 1994 yılında Salih Alptekin İlköğretim Okulu’na, yani bugünkü okuluma geçtim. 31 yıldır Ayrancı’dayım ve buradayım.
Öğrencilerle kurduğun bağı bu kadar özel kılan neydi?
Ben çocukları çok seviyorum. Onlar benim her şeyim. Aç kaldıklarında içim rahat etmiyor. Onlar doyunca ben de doyuyorum. Bu işi sevmek zorundasın, özellikle çocukları. Yoksa bu kadar yıl sabredemezsin. Her biriyle bir bağ kuruyorsun. Kimisi hâlâ arayıp sorar, kimisi sokakta görür kucaklar.
Kantinci olmaya nasıl karar verdin?
Eşim fırıncıydı. Kantincilik fikri ondan geldi. “Gel birlikte yapalım” dedi. Ben de girdim bu işe. İlk başta tereddütlüydüm ama sonra çocukların arasında olmaktan öyle keyif aldım ki bir daha kopamadım.
Çocuklarla yaşadığın unutamadığın anılar var mı?
Saymakla bitmez… Kimi zaman çocuklar para veremedi ama ben yine de aç göndermedim. Kimi zaman bir mektup geldi, “Bu kızı severim ama sen ver” diye, çöpçatanlık bile yaptım!
Bir keresinde biri kavga edecek diye okula bıçak getirmişti. Ekmek bıçağıydı ama yine de tehlikeliydi. Olay çıkmadan elimden aldım, babasını aradım, tatlıya bağladık. Bazen de sivil polislerle tartıştım çünkü okul çevresinde izinsiz satış yapıyorlardı. Çocukları korumak için ne gerekiyorsa yaptım.
Çocuklar en çok hangi yiyecekleri seviyordu?
En çok hamburger ve patates kızartması. Ama patates kızartması yasaklandı. Eskiden her şey daha doğaldı, daha samimiydi. Şimdi kurallar çok fazla. Kola, cips, gazlı içecekler, top sakız bile yasak artık. Ama çocuklar yine de gelir, “Fevziye Anne hamburger var mı?” diye sorar.
Bu kadar öğrenci içinden nasıl bu kadar çok şeyi hatırlıyorsun?
Hafızam kuvvetlidir. Mesela biri “ben o saz çalan çocuğun arkadaşıydım” deyince hemen tanırım. Zaten onlar da beni unutmuyor. Hâlâ “anneanne” diyen var, karnını doyurduğum öğrenciler bugün kendi çocuklarını okula getiriyor. “Sen bizim annemiz gibiydin” diyorlar. Bu en büyük mutluluk.
Ayrancı ile bağını nasıl tanımlarsın?
Ayrancı benim evim. Sessiz, sakin bir mahalle. Gençler huzurlu, sokaklar güvenli. Komşuluk ilişkileri çok güçlü. Herkes birbirini tanır, kimin ne derdi varsa sahip çıkar. Marketimiz az, asansörsüz eski binalarımız var, evet… ama Ayrancı’da yaşam huzurlu.
Mahalle kültürü sence değişti mi?
Evet, bazı şeyler değişti. En çok da saygı azaldı. Çocuklar artık kararsız, büyük-küçük ilişkisi zayıfladı. Aileler özgüven vereceğim derken saygıyı unutturuyor. Bu da toplumda bir çözülmeye neden oluyor. Ama ben hâlâ çocuklara “aşkım, kuzum” diye hitap ederim. Sevgi ve saygıyla yaklaşırsan, karşılığını alırsın.
Ayrancı’da yaşamın en güzel yanı nedir?
Güven. Çocuklar sokağa çıkabiliyor, yaşlılar komşusundan destek alabiliyor. Eczacısından bakkalına kadar herkes tanıdık. Mahalle gruplarımız var, bir sorun yaşanınca hemen herkes örgütleniyor. Bir eczane haksızlık yaptı mı, bütün mahalle ayağa kalkar. İşte bu mahalle bilincidir.
Son olarak, Fevziye Anne’den bir mesaj?
Ben çocuklar için yaşıyorum. Onlarla gülüp oynamadan duramam. Bir gün kantini bırakırsam bile, yine bir şekilde çocuklarla olurum. Çünkü onların enerjisi beni hayatta tutuyor. Şunu unutmasınlar: Fevziye Anne her zaman onların yanındaydı, hâlâ da öyle.
Yer edindiğimiz kentler, mekânlar, kamusal alanlar olabilir. Kimimiz bir yürüyüş yolunda, parkta, kimimiz ise bir kafede, restoranda olmaktan keyif alabilir. Niçin bazı yerler bizim için özelken bazı yerlerin adını, yerini hatırlamayız?
Mekânlarla kurduğumuz ilişki, bağlarla, ortaklıklarla, ortak bir hafızayla şekilleniyor. Hayatın kendi akışından kopuk mekânlar ancak hayatın ritmine uygun hale gelirse benimseniyor ve bir kimlik kazanabiliyor.
Yalnızca fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılayan değil, günlük hayatımızın parçası olan yerler, bizim için anlamı olan, ihtiyaçlarımıza cevap veren ve birlikte olma halini, bağını kurabildiğimiz yerler oluyor.
Bir yöntem olarak: “Placemaking” yani ‘yer yapmak’
Mekân üretimine fiziksel müdahalelerin ötesinde, topluluk ihtiyaçları, deneyimleri ve hayalleriyle şekillenen bir süreç olarak yaklaşan Placemaking (Yer yapmak), mekânın “nasıl tasarlandığı” kadar, “kimler tarafından, ne amaçla, hangi şekillerde kullanıldığı” sorularına da odaklanıyor.
Aslında bu yöntem, mekânsal tasarımın ötesine geçilerek sosyal ve kültürel anlamda da kapsayıcı ve sürdürülebilir alanlar yaratılmasına olanak tanıyor. Bu sayede, mekânlar müşterek yaşam alanlarına dönüştürülebiliyor.
Kadınların kamusal alanla ilişkisi
Ev içi emek veren kadınlar kenti nasıl kullanıyor, kentle ilişkileri nasıl? Bunu nasıl anlayabiliriz?
Kadınlarla konuşarak yaşadıkları yerleri birlikte keşfederek, hikâyelerini dinleyerek. Ancak bu her zaman kolay mı? Nilüferli kadınlarla bir araya geldiğimiz projede, kadınların ev içi işlerine emek verdikleri süre çok fazlaydı, biz bu soruları onlara nasıl soracaktık? Kadınlarla nasıl bir etkinlik düzenlersek kentle ilişkilerini dinleyebilirdik?
Mutfak atölyesi kurguladık. Tariflerimizi paylaşırken kente dair deneyimleri dinledik. Yemek pişerken mahalle haritalarıyla sokakları, mekânları nasıl kullandıklarını konuştuk.
Ve aslında gördük ki, kadınların kamusal alandaki rotaları hep güven duygusuna çıkıyor. Bazen bir kıraathanenin önünden geçebilmek, aydınlatmanın olmadığı sokaklara girebilmek veya mahallesinde diğer kadınlarla var olabildiği tek alan olan muhtarlık önünde sosyalleşmek kadınlar için bir mücadele deneyimine dönüşebiliyor.
Çarşıları pazarları düşünelim, bu kamusal alanlarla nasıl bir ilişki kuruyoruz? Ya da meydanları, bina arasındaki boşlukları düşünelim, oraları nasıl değerlendiriyoruz?
Kentleri, mekânları ve kamusal alanları o yerleri kullanan kişilerle birlikte konuşup tasarladığımızda herkesin ihtiyacına cevap veren mekân tasarlamanın mümkün olduğunu görüyoruz.
Dünyada da pek çok örnek var
Dünyada da pek çok örneği var. Örneğin, Hırvatistan’da bulunan Level Up isimli yapı, “Boş bir çatı, toplulukların kullandığı bir yere dönüşebilir mi?”sorusuna cevap arıyor ve boş bir çatıyı yerel halkın kullanacağı biçime dönüştürüyor. Bu hikâyeyi merak ediyorsanız bir video çalışmasıyla anlattık ve sosyal medya hesaplarımızdan paylaştık.
Şimdi tekrar başlıktaki soruya dönelim ve kendimize soralım: Yaşadığımız kentle nasıl ilişki kuruyoruz?
Eğer bu soruya dair cevaplarınızı bizimle paylaşmak isterseniz hello@roofcoliving.com’a veya @RoofColiving sosyal medya hesaplarımıza yazabilirsiniz. Biz de çok mutlu oluruz.
Ayrancı mahallesi yıllar içinde değişse de bazı mekânlar hâlâ bu mahalle kültürünün izlerini taşıyor. Ve bu değişimin ortasında mahalle halkının bir araya geldiği, sohbet ettiği, dostluklar kurduğu noktalar var.
Bunlardan biri de Çarşı Undan Mamuller. Yaklaşık 16 yıldır mahallelinin buluşma noktası haline gelen bu dükkân; sadece güzel kurabiyelerin, çok lezzetli zeytinyağlıların ve ev yemeklerinin satıldığı bir yer değil; aynı zamanda komşuluk bağlarının yeniden kurulduğu ve şekillendiği bir aile ortamı…
Mekânın kurucusu Semiha Sunalı buranın temeli; zincirin ilk halkası ve herkesi bir arada tutan birleştirici halka…
Çarşı’nın sahibi Semiha Sunalı ve ekibi
Çarşı’nın hikayesi nasıl başladı? Ayrancı’nın bu büyülü mekanını Semiha Hanım’dan dinleyeceğiz.
Önce sizi tanıyalım Semiha Hanım, biraz kendinizden bahseder misiniz?
1990 yılında, üniversiteyi kazandıktan sonra Ankara’ya taşındım. İktisatçıyım. Üniversite son sınıftayken finans sektöründe stajyer olarak çalışmaya başladım ve uzun yıllar yatırım danışmanı çalıştım. Ancak finans sektörü çok zorlu bir sektördü, insanı hem zihnen hem de duygusal olarak yıpratıyordu. Para ve insan bir araya gelince; insanların sokakta ya da normal hayatta görmediğiniz maskesiz hâlleriyle karşılaşıyordunuz
Peki yeme içme sektörüne geçmeye nasıl karar verdiniz? Dükkân açma hikayeniz nasıl oldu?
Zamanla finans sektöründe çalışmaktan çok yoruldum ve 2006 yılında işten ayrıldım. Kendi yolumu çizmek, kendi işimi kurmak istedim. O sırada yakın bir arkadaşım, unlu mamuller üreten bir markaya sahipti ve “Sana unlu mamuller üzerine, mahallede bir yer açalım” dedi.
Arkadaşımla oturup plan yaptık; ben iş kadınıydım, mutfakla haşır neşir değildim. Bu nedenle önce arkadaşımın yönlendirdiği bir firmada üç ay boyunca stajyer olarak çalıştım.
O arada dükkânı tuttuk ve başlangıçta satış yapmak üzere, Ankara’nın ilk süpermarketlerinden Beğendik’in ürünlerini satmaya karar verdik. İlk başta çok küçük bir işletme olduğum için çok olumlu yaklaşmadılar. “Sen butik bir yer açacaksın, ne kadar satış yapacaksın ki.” Sonra ben biraz ısrarcı çıktım. “Ben sizin ürünleriniz satmak ve bu dükkânı tutturmak istiyorum, finans sektörüne dönmek istemiyorum” dedim. Onlar da herhalde beni bu kadar kararlı ve istekli görünce ikna oldular.
Ben ürün alıp satıyorum ama aslında aklımda hep kendi yaptığım ürünleri satmak vardı. İşte aradan bir sene geçmiştir, ben artık yavaş yavaş yapmayı da öğrendim. Ondan sonra kendi ürünlerimi sunmaya başladım.
Burada tek başınıza mı çalışıyorsunuz? Ekibiniz var mı?
Emine Hanım var onunla çalışıyoruz. Daha sonra işlerimiz yoluna girince mutfakta çalışanlarımız oldu, birlikte çalıştığımız kadınlar oldu. Bir ara bir kızımız vardı. Üniversiteyi Ankara’da kazanmış ama okuyacak durumu yoktu. O üniversiteyi burada part-time çalışarak okudu. Dersten çıkınca geliyordu akşam, kapanıncaya kadar duruyordu. O çocuk öyle okudu ve şimdi çok iyi bir kimya mühendisi oldu.
Dükkandaki menünüz zamanla mı şekillendi?
Evet menü zamanla şekillendi. İnsanlar buraya bugün ne var acaba diye merak edip gelsin istedik. Tam menümüz olmasın, insanlar merak etsin, Çarşı’da değişik bir şey çıkmıştır gidip bakayım diye gelsin istedik. Her zaman olan ürünlerimizin yanında her gün bir iki çeşit de sürpriz eklemeye karar verdik. Gerçekten de insanlar merak ediyordu. Bugün ne çıktı? Ne yaptınız? diye telefon ediyorlardı.
Burası sadece bir yeme içme mekânı değil gibi… İnsanların ahbaplık ettiği, gününü geçirdiği bir durak gibi olmuş. Bu bağı nasıl kurdunuz?
Burayı ilk açtığımızda dört masamız vardı. Çok masamız olmadığı için kimsenin ayrı masası olamıyordu. Mecburen beraber oturmak zorunda kalıyorlardı. Beraber oturunca da susup oturmuyorlardı. Sonra burada dost olmaya başladılar birbirleriyle. Birlikte oturarak, yavaş yavaş arkadaşlık yapmak zorunda kaldılar aslında. Sonra da onun tadını alınca kendiliğinden beraber oturmaya başladılar. Arkadaşlık, ahbaplık etmeye başladılar. Birisi bir gün gelmezse birbirlerini arıyorlardı. O duygu herkese iyi geldi.
Yılbaşı gecelerini de kutlardık burada, pandemiye kadar da kutladık. En güzel en unutamadığım anılarımın çoğu yılbaşlarına dair sanırım. Çok güzel, çok eğlenceli olurdu. Küçücük yerde çok güzel eğlenirdi insanlar. O çok hoşuma giderdi, mutlu olurdum.
Peki Ayrancı’da komşu olmak ne ifade ediyor sizin için? Ayrancı sizin için ne ifade ediyor?
Burada komşularımla kendimi güvende hissediyorum. Yani burada bir şey olduğunda, aman dediğin zaman bir sürü insanın koşabileceğini biliyorsunuz. Kadınlar için de öyle, mahallede oturan bir kadına bir şey olduğunda en az yüz kişi koşabilecek bir yer burası.
Ben buraya Ayrancı’ya işte okulumun son dönemlerinde geldim. O kadar sevdim ki Ayrancı’yı hiç ayrılmak istemedim, hiç başka semtte de yaşamak istemedim.
Çarşı Undan Mamuller ve Mangiare: Mahallede dayanışmanın hikayesi
Çarşı, şimdi de bir dayanışma hikayesiyle karşımıza çıkıyor.
Yaklaşık bir yıl önce, Semiha Hanım’ın önce müşterisi, sonradan ahbabı olan Ahmet Bey ve Harun Bey ile Çarşı’da yeni bir şeyler denemeye karar veriyorlar. Semiha Hanım’ın tecrübesi, Ahmet Bey’in aşçılığı ve Harun Bey’in desteği birleşince ortaya Çarşı’nın yanı başında yeni ve şirin bir dükkân beliriyor. Mangiare! İtalyanca’da yemek anlamına geliyor.
Bugün Çarşı Undan Mamuller’in hemen yan tarafına açılan olan Mangiare, yalnızca bir sandviç dükkânı değil; emeğin, uyumun ve mahalle dayanışmasının bir başka hikâyesi. Mangiare’nin hikayesi biraz alışılmışın dışında; geri kalanını onlardan dinleyelim.
Mangiare’nin hikayesi…
Nasıl bir araya geldiniz?
Ahmet: Ben Çarşı’ya önceleri müşteri olarak geliyordum. Kahve içip oradan da işime gidiyordum. Her gün gidip geldikçe ben de buranın büyüsüne kapıldım ve Semiha ablayla arkadaş olduk. Sonra işten ayrıldığım dönemde yaklaşık bir hafta boyunca onlara yardım ettim, beraber yemek yaptık.
Semiha: Ahmet işten ayrılmıştı ve bana çok yardımcı oldu. Mutfağa girip sürekli fikir veriyordu: “Abla şöyle yapalım, abla böyle yapalım” diyordu. Sonunda dedim ki, “Gel o zaman beraber yapalım!”
Ahmet: O kadar uyumlu bir şekilde çalıştık ki, adeta kader ağlarını örmüş gibiydi. Her şey zamanlamayla oldu. Gerçekten çok şanslı olduğum anlardan biriydi.
Peki Mangiare nasıl doğdu?
Semiha: Şimdi ben 16 yıl aynı işi yaptım. Bir noktadan sonra insan ister istemez sıkılıyor, bir yol ayrımı gibi bir şey geliyor. Mangiare’de, şu anda diğer ortağımız Harun’la birlikte “Hadi biz de dükkânı geliştirelim, daha ileriye taşıyalım” dedik. Sonra Harun’la birlikte işin içerisine Ahmet’i de dâhil ettik.
Ahmet: Semiha abla ve Harun’la önce meze çeşidini artırdık. Sonra yan dükkânı tutmaya karar verdik. İlk başta burayı bir kafe gibi değerlendiriyorduk. İçeride masa sandalyeler vardı ve biz aslında burayı biraz daha geliştirmek, bir konsept kazandırmak istiyorduk. Çünkü dükkân böyle hikâyesiz gibi duruyordu.
Bir gün Semiha ablaya, “Burada sandviç yapabilir miyiz?” diye sordum. Sonra hep birlikte konuştuk ve denemeye karar verdik.
Semiha: Ahmet sürekli yeni şeyler deniyordu. Gece çalışıp sabah “Abla bak, yeni bir sos yaptım” diye getiriyordu. Böyle deneye deneye, tada tada bir menü ortaya çıkarttık.
Buranın büyüsünü koruyarak başardık
İki farklı işletme dayanışması mahalleli tarafından nasıl karşılandı?
Tepkiler çok olumlu oldu. İnsanlar çok iyi karşıladı. İtalyan sandviç burada farklı bir hikâye oldu aslında. Bir yandan insanlara alışılmışın dışında bir şey göstermiş olduk ama aynı zamanda bu yapının ruhunu da bozmadık. Bence bu da hoşlarına gitti. Yani farklı bir deneyim sunduk ama buranın düzenini, büyüsünü koruyarak yaptık.
Peki bundan sonraki bir hayaliniz ne? Dükkanla ilgili planlarınız var mı?
Ahmet: Biz zaten şu anda buraya yoğunlaşmış durumdayız ve buradan mutluyuz. Gelecekle ilgili hayallerimiz ise başka yönlere yeni arkadaşlarla, yeni istihdam alanları oluşturmaya yönelik. Ama bunu yaparken buranın konseptini bozmamak çok önemli.
Röportajı sonlandırırken hem bir işletmeci olarak hem bir çalışan olarak söylemek istediğiniz şeyler var mı?
Semiha: Bir yerden başlamak gerekiyor ve bence en önemlisi insan yetiştirmek. Bir insanın hayatına dokunup ona bir şeyler kazandırabilmek çok değerli. Sonra bunu gördüğünüzde insan gerçekten mutlu oluyor.
Çarşı’yı biraz da komşulardan dinleyelim
Çarşı’yı hem Ayrancı’da çocukluğunu yaşamış hem de yıllardır Çarşı’nın müdavimlerinden biri olan Ali Cemal Çağatay’dan dinliyoruz.
Ali Bey 1960 yılında Ayrancı’da doğmuş, o günden beri de burada yaşıyor. Ailesi, 1927’de Ayrancı’ya gelmiş, kendisi 3. kuşak oluyor. Ali Bey bize hem Ayrancı’yı hem de Çarşı Undan Mamuller’in bugün için taşıdığı anlamı anlattı. Doğrusunu isterseniz kendisi Ankara ve Ayrancı’ya dair ayaklı bir ansiklopedi gibi… Dinlerken neler neler öğrendik ve bu sohbetin burada bitmeyeceğinin sözünü aldık.
“Ben Ayrancı’nın o eski günlerini çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar tek katlı, bahçeli gecekondular vardı, aralarında da üzüm bağları… 1960’ların ortasında Meclis yapılıp sefaretler kurulunca iki katlı evler yükselmeye başladı. Ardından bakkallar, manavlar, küçük dükkânlar açıldı. Ama bütün bu değişime rağmen Ayrancı’daki mahalle kültürü hiç kaybolmadı. Yıllar içinde pek çok kişi başka yere de taşındı ama ben hep şunu söyledim: Ayrancı’nın yeri başka. Burada hâlâ güvenle dolaşabiliyorsunuz, komşuluk var, sosyal doku çok güçlü. Ayrancı bu yüzden benim için hâlâ eşsiz.”
Ali Bey, bugün Ayrancı’da hala mahalle kültürünü yaşatan mekânlardan biri de Çarşı Undan Mamuller. Çarşı sizin için ne ifade ediyor?
Çarşı’nın hikâyesi çok ilginçtir aslında. Biz Semiha’yı hiç tanımazdık. Yıllarca finansçı olarak çalışmış, sonra gelip böyle bir yer açmaya karar vermiş. Semiha burada ekmek, poğaça satmaya başladı ama işin sırrı şuydu: Mahalleli bir zaman sonra onu tanıdı, tanıdıkça benimsedi ve yanında durdu. Kadınlar çok destekledi mesela; biri onunla dolma sardı, biri börek yapmayı öğretti, biri dedi ki “Hadi gel üç çeşit yemek çıkartalım” Burası böyle böyle büyüdü.
Sonra ne oldu biliyor musunuz? Daha önce sadece günaydın, merhaba deyip geçen insanlar burada oturup ahbap olmaya başladılar. Bazen diyorum Semiha’ya, keşke günlük tutsaymışız. Vallahi on tane dizi çıkardı buradan. Her çeşit insan gelmiştir buraya, hepsi bir şekilde buranın hikâyesine dahil oldu.
Sonra yan tarafa yaklaşık bir yıl önce Mangiare açıldı. Ahmet, Harun ve Semiha birlikte girdiler bu işe. Önce meze evi olarak düşündüler, sonra İtalyan sandviçlerine dönüştü. Çok da iyi oldu çünkü Ayrancı’da böyle bir yer yoktu.
Ama işin özünde Semiha artık bizim ailemizden biri. Benim çocuklara matematik derslerinde çok yardım etmiştir, evimizin anahtarını bırakabileceğimiz, gözümüz kapalı güvenebileceğimiz biri oldu. O yüzden biz artık sadece bir esnaf-müşteri ilişkisi değil; abi kardeş gibiyiz.
Burada öyle bir bağ var ki, iki gün gelmeyeyim, mutlaka biri arar: “Hayırdır, niye gelmedin, bir şey mi oldu” diye sorar. Bu sadece bana değil, buraya gelen herkese olan bir şey. İşte burayı özel kılan da bu!
Çarşı Undan Mamuller, bir dükkândan çok daha fazlası. Burada kurulan sofralar dostluklara, paylaşımlar dayanışmaya dönüşmüş ve hala da öyle. Ayrancı’nın kalbinde, kapısından giren herkesin kendini evinde hissettiği, küçük ama sıcacık bir dünya yaşatılıyor. Bu röportajı yaparak onların hikayesini sizlere duyurup, sizleri de bu dayanışma davet ettik. Umarım bir gün Çarşı’da aynı masalarda karşılaşırız!
Not: Röportajın deşifre edilmesinde desteğini esirgemeyen ve aslında bu röportajın gerçekleşmesine vesile olan sevgili Anıl’a, fotoğraflar için ise Burak Bey’e çok teşekkür ederiz.
Yıkılmaya terk edilmiş binalarda karşımıza çıkan bir kelime, bir cümle; kimi zaman bir duvarı, kimi zaman bir kapıyı sarsıcı bir karşılaşmaya çeviriyor. Bu izler, kentsel dönüşümün hızla yok ettiği apartmanlara Özbir Erciyas’ın söylediği kişisel cümleler ve şehre yönelttiği içsel bir tepki olarak karşımıza çıkıyor. Dönüşüm adı altında yok edilen mimari miras ve mahalle ruhu karşısında, onun bıraktığı küçük jestler şehre yön veren zihniyete örtük bir itiraz, şiirsel bir direnç gibi aslında. Ayrancım için Özbir’le bir araya geldik; kente ve belleğine yazdığı bu notları, sokakta sanat üretmenin anlamını ve kaybolan mekanlara bakışını konuştuk.
Fotoğraflar @ankaraapartmanlari
Tanımayanlar için biraz kendinden bahseder misin? Özbir kimdir, neler yapar? Hem sokakta karşımıza çıkan yazıların ardındaki kişi olarak, hem de kişisel hikayenle.
Çok uzun bir süredir belediyede çalışıyorum, 23 yıldır. Aslında tiyatro oyuncusu olarak başladığım belediye hayatımı şu an kültür sanat projelerinde çalışarak devam ettiriyorum. Ankara’da yaşıyorum uzun zamandır. Ankara’yı çok seviyorum, topraklanıyorum burada. Öğrencilikle başlayan Ankara maceram da ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendiğim bu şehir beni her anlamda çok mutlu ediyor. Sanata ilgimse ailemden geliyor; annem ve teyzem ressam, çocukluğum resim odalarında geçti. Sinemaya gitmek, konser dinlemek, sergi gezmek, sokakta olmak en sevdiğim şeyler. Başka türlü hayatın tadı yeterince çıkmıyor bence.
Kentsel dönüşüme giren binaların üzerine yazılar yazma fikri nasıl doğdu? Bu pratiğin ilk kıvılcımı neydi?
Bilkent’te grafik tasarım hocası olan arkadaşım Ekin’le birlikte Molektif’i kurduk. O kediler çizmeye başladı ben de onunla beraber sokakta bir şeyler çizmeye başladım, duvar resimleri yaptık beraber. Sokakta yürürken her şey dikkatimi çekiyor. Boş boş yürüyemiyorum, birinin bıraktığı iz mutlaka dikkatimi çekiyor ve onun fotoğrafını çekip paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Kitsch objeler bile bana ilham veriyor. Bu merak zamanla yıkılan binaların eski kapılarının inşaat çevresinde kullanılmasıyla beraber ne kadar da iyi bir tuval diye düşündürdü bana ve üzerine yazı yazmaya başladım.
Sokaktaki adın da Özbir mi? Yoksa bir mahlasın var mı?
Hayır, işlerimi Özbir olarak paylaşıyorum. Gösteri sanatlarından geldiğim için görünürlük benim pratiğimin bir parçası. Gizli çalışanlara çok saygı duyuyorum herkes nasıl istiyorsa o şekilde kendini ifade etmeli.
Sokaktaki yazıların tek kişinin ürünü gibi görünüyor ama arkasında bir danışma hikayesi var aslında değil mi? Ankara Apartmanlarıyla galiba. Bu ortaklaşma nasıl kuruldu?
Zaten Ankara apartmanları bu konularda Ankara için ilk farkındalık yaratan hesaplardan. Hikayeleri çok iyi biliyor, sokakla çevreyle ve sanatla ilgili biri o da. Tanışıp konuşunca yürüyüşler yaptık ve ilk kez inşaatın çevresindeki kapılara sevdiğim şarkı sözlerini yazdım o da fotoğrafları çekti. Çok sakin bir enerjisi çok iyi bir gözü var. Özgür ve iyi hissediyorum beraber gezerken. Desteği benim için çok anlamlı.
Yazıların için özellikle hangi semtleri veya binaları tercih ediyorsun?
Scooter’la Çankaya’yı geziyorum, binalara bakıyorum. Bazen sosyal medyadan birileri burada kapı var diyor bazen de ankaraapartmanları burda kapılar var diye haber veriyor. Mesela Atakule’nin yanında yıkılmış bir apartmanda taşları dizip “Adaletin yok ama seni seviyorum” yazmıştım. Ekin yazalım mı bu cümleyi demişti sonunda da Ankara olacaktı ama benim için öyle genelleşti ki bu cümle bir insana bir şehre ya da tam olarak Türkiye’yi anlatan cümle olduğunu düşünüp o şekilde yazdım.
Yani aslında hazır malzemeyle enstalasyon yaratıyorsun.
Aynı şekilde inşaat alanında bulduğum aynaları yerleştirip üzerine yazılar yazıyorum. O anda ortaya çıkan bir enstalasyon aslında.
Kentsel dönüşüm sadece binaları değil, mahalleleri ve toplumsal ilişkileri de dönüştürüyor. Bu süreci, şehirdeki değişimi ve insanların yaşam alanlarının dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsun?
Hüzünle bakıyorum. Kırgınlıkla. Depremden sonra bambaşka amaçla başlayan dönüşüm hikayesi şimdilerde rant ve aç gözlülükle birleşti gözümde. Koca bir inşaata döndü ülke. Ankara’da deprem riski düşük olmasına rağmen, eski mimarisi olan evler yok ediliyor ve birbirinin aynısı kutular yapılıyor. Hepimizin hayali bahçeli bir evken şimdilerde upuzun resepsiyonlu beton yığınları ne estetik ne de vaad ettiği kadar güven veriyor bana. Ankara gri değil ama binalar maalesef gri.
Yaşadığın ilginç bir olay ya da unutamadığın bir anın var mı?
Tunalı’da girdiğimiz bir binada yığınların arasından yukarı çıkarken bi katın temizlenmiş olduğunu gördük. İçerde pencereye asılmış bir battaniye, yatak, ayna, yıkanıp asılmış bir dantel çamaşır ve makyaj malzemeleri vardı. Birisinin orada kendine bir alan kurması güvenliksiz kapısız penceresiz bir yerde hem de bunu yapması çok tuhaf hissettirdi. Aynaya bir kalp çizip duvara kendine iyi bak lütfen yazdım. Aslında gördüm ve selam veriyorum demekti. Ve kim bilir ne yaşıyor da buraya geldi diye düşündüm. Çocukken de yürürken pencerelere bakar her evde farklı bir hayat yaşandığını bilir ve tuhaf hissederdim.
Kamusal alanda sanat üretmenin etik veya hukuki açıdan tartışmalı yönleri hakkında ne düşünüyorsun?
İlk duvar resimleri, yazıları yaklaşık 40.000 yıl önce başladı. İlk insanların mağara duvarlarına kazıdığı her figür bir mesajdı. Günümüzde kapitalist düzen ve mülk hakkıyla artık her duvar ya devlete ya da birine ait. O sebeple gençlerin o duvarlara grafiti yazması resim yapmak istemesi bana bir çığlık gibi geliyor. Bazen çok kirli görünse de bazı yerler asla sahipsiz bırakılmış tabelalar kadar kirletmiyor ortalığı. Yasal olmamasını anlıyorum ama “illegal” işler de beni heyecanlandırıyor açıkçası.
Sokak resimlerinin üzerinin zaman zaman kapatıldığını görüyoruz. Sen böyle bir sansüre maruz kaldın mı hiç?
Belki kapatılmıştır ama hiç önemli değil bunu bilerek yazıyorum, çiziyorum.
Ankara’nın dışında da duvar yazıları yazdığın şehirler var mı?
Bodrum’da bir kaç yere yazı yazmışlığım var. Şimdi malzeme işini daha net çözdüğümden çantamda taşıyorum marker ve boyaları. Gittiğim başka yerlerde de yazarım belki diye.
Gelecekte Ayrancı’da veya başka semtlerde yeni planlar var mı?
Aslında bir yıldır hep Ayrancı ve Esat civarındaydık ama belki bundan sonra başka yerlere de gideriz. Göçmenlerin olduğu ve farklı bölgelere gitmeyi istiyorum. En son Gölbaşı’na kahvaltıya gitmiştik, dönerken çok acayip bi alana rastladık ve hemen aklıma gelen bir şeyi yazıverdim oraya. Çok da iyi bir fotoğraf çıktı. Belki arabayla daha çok gezeriz bundan sonra.
2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.
Kentte etkinlik mevsiminin başlamasıyla birlikte sosyolog ve akademisyen Besim Can Zırh, “Yeni Başlayanlar İçin Ankara” başlığıyla bir Twitter dizisi hazırladı. Zırh, Ankara’ya üniversite için yeni gelenler ya da şehri yeniden tanımak isteyenler için kentin kültür-sanat hayatına yön veren kurum, oluşum ve mekanları bir araya getirdi.
Biz de bu derlemeyi Ayrancım okurları için yeniden düzenledik. Ankara’yı biraz daha yakından tanımak isteyenler için bu listeye göz atmanızı öneririz.
Türkiye’nin ilk kadın filmleri festivalini Ankara’ya kazandıran Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, yıllardır sinemada kadın emeğinin ve dayanışmasının sesi olmaya devam ediyor.
Her yıl farklı şehirlerde olduğu gibi Ankara’da da kısa süreli bir sinema şenliği havası estiriyor.
Ankara’nın kültür hayatı, görünenden çok daha canlı ve çok sesli. Ekim ayını yarıladığımız bu günlerde; Ankara’yla yeni tanışanlar, kısa bir aradan sonra şehre dönenler, okumaya ya da çalışmaya gelenler için… Amacınız ne olursa olsun, bu kentte mutlaka kendinizi ait hissedeceğiniz bir mekân, bir etkinlik ya da bir toplulukla karşılaşıyorsunuz. Besim Can Zırh’ın derlemesi, bu zenginliği hatırlatıyor: Her sokakta, her semtte, her köşede bir buluşma mümkün. Yeni başlayanlar için iyi bir yol haritası.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Ayrancı Festivali, mahallelinin ortak ve gönüllü katılımıyla mahalle kültürünün gelişmesi için düşünüldü ve bu yapmak için her yıl mahalleliyle buluşuyor. Ayrancım Derneği kuruluşundan beri iki önemli kavramı gündeminde tutmaya çalışıyor; birincisi “komşuluk” ikincisi ise “mahalle kültürü”. Her ay yayınlamaya çalıştığımız gazetemizin mottosu da bu nedenle “herkesin bir komşuya ihtiyacı var” oldu. Çünkü mahalleyi oluşturan temel duygunun komşuluk olduğunu düşünüyorduk.
Komşuluk bir kültür müdür?
Bir soru sorarak başladık, komşuluk bir kültür müdür? Evet, komşuluk bir kültürdür. Birbirini tanımayı, konuşmayı, birbirinden haberdar olmayı, birbirini gözetmeyi, birbirinden öğrenmeyi, etkilenmeyi, başkasını etkilemeyi, birbirini hatırlamayı içerir. Mahalle kavramında da bunlar var. Özer Ergenç hocamız aynen böyle tanımlıyor mahalleyi; “Mahalle; birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir.” Mahalleyi oluşturan temel öge bu komşuluk ilişkisidir. O nedenle komşuluk bir kültürdür ve bize göre korunmalı ve geliştirilmelidir.
Peki komşuluk kültürünün geliştirilmesi nasıl sağlanır? Mahalleliye düşen nedir, bizim gibi mahalle dernekleri bu konuda ne yapmalıdır?
Komşuluk hatır-gönül işidir
Eskilerin deyimiyle komşuluk “hatır-gönül işidir.” Komşuluk hatırı, komşuları düşünmek, onları gönlünde bir yere koymaktır ki, bu hatırın yıllarca süreceği bilinir. Hatır-gönül işi aslında gönüllülüktür. Yaptığın işi hesap yapmadan, ne kazanacağını düşünmeden gönüllü yapmaktır.
Festival düşüncesi aklıma ilk düştüğünde konuştuğumuz, fikrini aldığımız Hakan Kaynar hocamızın bize ilk söylediği şu olmuştu; festival etkinliklerini öyle belediyenin salonuna, kültür merkezine, onun iznine, müdürünün keyfine göre yapacaksanız ben olmam o işte. Biz bu işleri gönüllü katılımlarla, sokakta, parkta hatta mahallenin kahvesinde, kafesinde yapmalıyız. Her etkinliği de başka bir kafede yapmalıyız ki, tek bir mekâna kısılıp kalmasın. Her caddede, her mahallede etkinlik olsun. Her park renklensin, şenlensin.
Kamusal mekânlar kimindir?
Kentlerimizi belediyeler yönetiyor. Mahallemizi, sokağımızı süpürüyor, temizliyor. Musluktan suyumuzun akmasını, evimizin önündeki yolun asfalt olmasını, yürünecek kaldırımların, ağaç gölgesinde sokağımızın, bir bankta oturacak parkımızın olmasını sağlıyorlar. Peki bu mekânlar kimin? Asfaltlanan yol, ağaç dikilen park, süpürülen sokak belediyenin mi?
Hayır, değildir. Bu sokaklar, kaldırımlar, parklar belediyenin değildir. Bizimdir. Hepimizindir. Çünkü belediye, halk adına görev yapan bir kurumdur. Yani bu şehirde yaşayan herkesin, her bir yurttaşın temsilcisidir. Dolayısıyla kamusal alan dediğimiz her yer, kamunun yani halkın alanıdır. Parktaki banka oturan yaşlı teyzenin, çocuklarını salıncakta sallayan babanın, sabah işe yetişmeye çalışan gencin, akşam köpeğini gezdiren komşunun alanıdır. Bizimdir. Bizim nefes aldığımız, birbirimize selam verdiğimiz, bazen bir tebessümle birbirimizi hatırladığımız yerlerdir.
Kamusal alanlar ortak duygularımızın alanıdır
İşte Ayrancı Festivali, tam da bunu hatırlatıyor bize:
Kamusal alanlar, sadece birer fiziksel mekân değildir; aynı zamanda birer ortak duygudur. Dayanışmanın, paylaşmanın, sohbetin ve birlikte olmanın yeniden canlandığı alanlardır. Bir parkta bir şarkı söylenir, bir kafede bir sergi açılır, bir kaldırımda bir çocuk resim yapar… Hepsi bir araya gelir ve kentin belleğinde yeni bir sayfa açılır.
Festival bu yönüyle, sadece bir etkinlik değil, bir hatırlamadır. Mahallemizi, komşularımızı, sokaklarımızı, parklarımızı bize yeniden hatırlatır.
Gönüllülük, komşuluğun kalbidir
Ayrancı’nın bu festivalle kazandığı şey sadece bir hafta sonu neşesi değildir; aynı zamanda bir ortak hafızadır. Bu hafızayı güçlendiren şey de gönüllülüktür. Çünkü gönüllülük, komşuluğun kalbidir.
Bugün Ayrancı sokaklarında düzenlenen her etkinlik, bir mahallelinin emeğiyle, fikriyle, katkısıyla, yani “hatır”ıyla var oluyor. Bu yüzden festivalin her etkinliği, birine teşekkür etmeyi, birine gülümsemeyi, birine “iyi ki varsın” demeyi hatırlatıyor bize.
Kimi zaman bir şiirle, kimi zaman bir konserle, kimi zaman bir çocuk kahkahasıyla…
Ve sonunda anlıyoruz ki:
Mahalle sadece binalardan ibaret değil. Mahalle; seslerden, kokulardan, yüzlerden, selamlardan, anılardan oluşuyor. Bu festival de o anıların yenilerini ekliyor, geleceğe küçük bir umut bırakıyor.
2023 Ayrancı Festivali parklarda, sokaklarda, mahalle kafelerinde gerçekleşti.
2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.
Eskiden yaşadığım mahalleleri düşününce aklıma elimde atlama ipim ve topumla sokak aralarında oynadığımız oyunlar, acıktığımda arkadaşlarımdan evi en yakın olanın kapısına gidip yediğimiz mini sandviçler geliyor. Mahallede herkes birbirini tanır, ailece akşam çayları içilir, ezan okunur okunmaz çocuklar evlerinin yolunu bulurdu. O yıllarda mahalleler sadece konutlardan oluşan yerleşim birimleri değildi; sakinlerine barınmanın ötesinde sıcacık dostluklar, güçlü komşuluk bağları, dayanışma kültürü ve birlikte üretilen canlı bir sosyal hayat sunardı.
Şimdi ise birçok mahallede 3–5 katlı konutlar yıkıldı; yerlerine, duvarlarıyla adeta kale gibi korunan lüks siteler yapıldı. Bu siteler, mahallenin ya da sokağın yarattığı kamusal alan hissini sorgulatırken, orada oturmayanların sokağından bile güçlükle geçebildiği kapalı alanlara dönüştü. Ortak alanlarımız giderek azalıp işlevini yitirdi; sitelerde çalışan görevliler belki güvenliğimizi sağlıyor ama çok katlı binalarda yaşayan yüzlerce insan birbirine yabancı. Artık anahtarımızı, tatile çıktığımızda çiçeklerimizi ya da evcil hayvanımızı emanet edebileceğimiz kimsemiz yok. Oysa asıl güven duygusu, birkaç görevliyle değil, kurulan bağlarla sağlanırdı. Kentsel dönüşüm dedikleri süreç, yalnızca binaları değil; dostluğu, komşuluğu ve dayanışmayı da dönüştürdü. Herkesin sitesine yabancıların rahatça giremediği bir gerçek; bu yüzden mahalle alışkanlıkları her yerde sürdürülemeyebilir. Yine de bina çevrelerinin taş duvarlarla örülmediği, güvenliğin komşular tarafından sağlandığı ve mahalle kültürünün hâlâ hissedildiği yerler hâlâ var; ve bu sıcaklığı canlı tutan en önemli unsur da insanların bir araya gelmesine olanak sağlayan sosyal etkinlikler. Parklarda düzenlenen aktiviteler, sokak şenlikleri, mahalle festivalleri ve ortak sofralar, sadece eğlenceli anlar sunmakla kalmıyor; komşuluk bağlarını güçlendiriyor, dayanışmayı besliyor ve kent yaşamına nitelik kazandırıyor. Bu buluşmalar, çocuklardan yetişkinlere herkese birbirini tanıma, paylaşma ve birlikte üretme deneyimi sunuyor. Üstelik tüm bu etkinlikler, büyük ölçüde gönüllülerin emeğiyle hayata geçiyor; mahalle sakinlerinin çabasıyla hazırlanan her atölye, her oyun ve her buluşma, kentteki sosyal yaşamı daha sıcak ve katılımcı kılıyor.
Ayrancı da mahalle kültürünün yaşatıldığı en özel yerleşimlerden biri. Çünkü burada mahallenin ruhunu canlı tutan insanlar, birlikte vakit geçirilen ortak alanlar ve bu alanlarda düzenlenen sosyal aktiviteler yapma imkanı var. Parklarda, sokaklarda ya da meydanlarda gerçekleşen festivaller, şenlikler, atölyeler ve ortak sofralar, kente neşe ve nitelik katarken mahalle sakinlerini de sosyal açıdan besliyor; komşuluk bağlarını güçlendiriyor. Çoğu zaman kim olduğumuzun, ne ile ilgilendiğiniz, eğitim durumunuzun ya da mesleğinizin bir önemi olmuyor. Mutlaka kendinizi ait hissedebileceğiniz bir alan ve sizleri dostlukla kucaklayan insanlarla karşılaşıyorsunuz. Bu buluşmalar sayesinde insanlar sadece eğlenmiyor, aynı zamanda birbirini tanıyor, dayanışmayı hatırlıyor ve yaşadıkları yere aidiyet hissi duyuyor.
Dönüşmüş ya da kaybolduğunu sandığımız mahalle ruhu da kentin birçok yerinde tamamen yok olmuş değil; sadece kendini yeniden gösterecek ve yaşatacak alanlara ihtiyaç duyuyor. Elbette bu alanlar da biz mahalle sakinlerinin kolektif çabasıyla üretiliyor. Şimdilerde zamana uyarlanmış şekilde düzenlenen festivaller, mahalle şenlikleri, park buluşmaları, sokak konserleri ve ortak sofralar, bu ihtiyacın en güzel yanıtını veriyor. Yan yana oturmak, birlikte oyun oynamak, yemekleri paylaşmak, aynı müziğe eşlik etmek… Tüm bu ortak aktiviteler, kapalı sitelerin ördüğü mesafeyi aşarak komşuluğu ve dayanışmayı yeniden hatırlamamıza vesile olarak kaybolan mahalle ruhunu yeniden hatırlatıyor. Parklar, sokaklar ve meydanlar, kapalı sitelerin yarattığı mesafeyi aşarak herkesin bir araya geldiği kamusal alanlara dönüşüyor. Birlikte yapılan etkinlikler yalnızca eğlence sunmakla kalmıyor; komşuluk bağlarını güçlendiriyor, dayanışmayı hatırlatıyor ve mahalle kültürünü yeni kuşaklara aktarmaya olanak tanıyor.
2023 Ayrancı Festivali Çocuk Şenliğinden görünüm
Bu yıl ikincisini düzenleyeceğimiz Ayrancı Festivali de tam olarak bu amaca hizmet ediyor. 13 Ekim haftası başlayacak etkinlikler 26 Ekim Pazar günü Portakal Çiçeği Parkı’nda gerçekleşecek çocuk şenliği ile tamamlanacak. Şenlikte çocuklar, birlikte oyun oynayıp, atölyelere katılıp ve yan yana oturup paylaşımlarda bulunurken aileleri de belki kendi çocukluklarını tebessümle hatırlayacaklar. Sokak oyunlarından yaratıcı atölyelere, müzikten minik sürprizlere kadar pek çok etkinlik, eski mahalle alışkanlıklarını yaşatmaya katkı sağlayacak.
Bu yıl da, geçmişin mahalle sıcaklığını yeniden hissettirmek için hep birlikte buluşalım. komşuluk bağlarını güçlendirmek, dayanışmayı hatırlamak ve mahallemizin neşesini paylaşmak için harika bir fırsat. Gelin, sokak oyunlarının, müziğin ve ortak sofraların keyfini birlikte çıkaralım; Ayrancı’nın canlı ruhuna hep birlikte katkı sunalım.