Blog

Ayrancı’da filizlenen bir şehir efsanesi: Hugo ve Tolga Abi

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

1968 yılında ailem Ayrancı’ya taşındığında ben 2 yaşındaydım. O yıllardan beri tüm yaşamım Ayrancı’da geçti, hala da Ayrancı’dan kopmadım. 10 yaşıma geldiğimde okuldan koşarak gelir, aceleyle birkaç lokma yer, ışık hızıyla ödevlerimi yapar sokağa fırlardım. O zamanlar arkadaşlarla haberleşmek için telefon açmak yaygın bir alışkanlık değildi. Boşa masraf edilmez, telefonu kullanmak için ebeveynlerden mutlaka izin alınırdı. Güvenlik Caddesi’nde şimdiki Akhisar Zeytinci’nin yerinde olan Dört Mevsim Kuruyemiş’ten leblebi tozu veya vişne kurusu alır, Yazanlar ile Güven sokağın arasında volta atar, serin bir duvarın üstünde oturur diğer arkadaşlarımı beklerdim ya da benden önce gelmiş arkadaşlarımın yanına giderdim. Kızlı, erkekli çoğunlukla akran bir sürü çocuktuk.

Benden büyük olan 2 abim de koleje gidiyordu, benim de ortaokul çağım gelmişti. Babam seni de koleje yazdırayım dediğinde, bunun çok kötü bir fikir olduğuna karar vermiş, çocuk kısmının bütün gün okulda ne işi olabilir, tüm gün okula gidersem arkadaşlarımla ne zaman oynayacaktım diye düşünüp ısrarla reddetmiş coşkuyla Ayrancı Ortaokulu’na kayıt yaptırmıştım. Ortaokulda sabahçı olduğum için çok sevinmiştim, düzenimiz aynen devam edecekti.

Anneanne mantısı ile başlayan arkadaşlık!

Biz Dört Mevsim Kuruyemiş’in önünde oynarken, akşam üstleri bir oğlan peyda oldu. Sessizce etrafımızda dolanıyor, iletişim kurmaya çalışıyordu. TED Ankara Koleji’ne gittiği için sadece akşam üstleri görünen, Yazanlar Sokak ile caddenin kesiştiği köşede şimdiki Akbank’ın olduğu apartmanda oturan bu oğlan, anneannesinin çok güzel mantı yaptığını söyleyerek bize mantı rüşveti verince, süngümüz düştü ve Tolga Gariboğlu ile arkadaşlığımız böyle başladı. Daha sonra aynı dönemde ODTÜ öğrencisi olsak da hayat hepimizi farklı noktalara getirdi.

Tolga’nın o zamanlarda TRT Çocuk’ta olduğunu bilmiyorduk, daha sonra dublaj sanatçılığı da yaptı. Beyaz Gölge dizisinin Salami’sini, Susam Sokağının Pırtık’ını Türkiye onun sesiyle sevdi.

ODTÜ’de Siyaset Bilimi ve Kamu yönetimi bölümde okurken “ODTÜ’nin konukları” adı altında bir talk show yapan ve ünlü konuklar ağırlayan Tolga Gariboğlu aynı bölümde master yapsa da kariyerini televizyonda yapmaya karar vermişti.

31 Ocak 1968’de yayın hayatına başlayan TRT’de çocuklar için yapılan program sayısı çok azdı. Adile Naşit ile “Uykudan Önce”, Barış Manço ile “Adam Olacak Çocuk” ve abimin de prodüktör yardımcısı olduğu “Susam Sokağı” dışında hatırda kalan pek yapım olmadı. Bunlara eklenecek bir yayın da Tolga Gariboğlu’nun Hugo isimli interaktif yarışma programı oldu. O artık bu programla tüm Türkiye’nin “Tolga abi”siydi.

Tolga Gariboğlu ve Hugo

Hugo’nun hikayesi

1990 yılında Danimarka’da başlayıp daha sonra 43 ülkede yayınlanan Hugo’nun Türkiye haklarını satın aldıktan sonra, yayın arayışına giren Tolga, o zamanlar Türkiye’nin ilk özel kanalı olan Ahmet Özal’a ait Kanal 6 ile anlaşma sağlayarak 1993 yılında yayın hayatına başladı. Bu yayınlar 1996 yılına kadar devam etti. Daha sonra 2001 yılında Show TV, 2003 Cine5, 2004 ATV, 2006 yılında Kanal1’de devam etti. Danimarkalı şirketin oyun lisansına yönelmesiyle tüm dünyada Hugo yayınları sona erdi.

Kötü kalpli cadı Şila’nın elinden ailesini kurtarmak için bizlerden yardım isteyen Hugo’yu tuşlu telefonla sağa sola aşağı yukarı yaparak ailesine ulaştırıp kurtarmaya çalışan çocukların sayesinde o kadar popüler oldu ki ilk başladığında iki gün olan yayın sonra 5 güne, ısrarlarla 7 güne en sonda günde 2 kere ile 14 yayına çıkmıştı. Reytingleri dizileri geçince ‘Fun Club’, hayran kulübü kurulmuştu.

Canlı yayınlanan bu interaktif yarışmaya katılabilmek için Hugo dergisini satın almak, dergideki formu doldurarak CC123 80303 Mecidiyeköy-İstanbul adresine göndererek hayran kulübü üyesi olmak, ekran başında üye numarasının çıkmasını beklemek gerekiyordu.

Meşhur rivayet!

O zamanlar yayın yapma hakkını anayasal olarak elinde bulunduran TRT’yi devre dışı bırakmak için hep canlı yayınlanan Hugo yarışması Türkiye’den Avrupa’ya sinyal yollayıp geri gelen sinyali yayına vermek gibi bir çözüm yaratmışlardı. O zamanki teknoloji ile bu gidip gelmeler canlı yayında aksaklıklara neden oluyormuş, çocuklar ‘tuşlara bastım, Hugo geç hareket etti’ diye şikayet ediyormuş. Rivayet o ki bir gün bir çocuk yarışmayı tuşlu değil çevirmeli telefonla arayınca tüm canlarını kaybedip Hugo’ya küfretmiş. Tolga Abi çocuğu ‘Hugo iyi biri onunla böyle konuşmuyoruz’ diye uyarınca, çocuk canlı yayında bu sefer de, “Hugo’nun da senin de ….” deyivermiş. 

Bu haber büyük bir hızla Türkiye’ye yayıldı ve bir şehir efsanesi oldu. Kimi çocuğun Diyarbakırlı, kimi Mardinli, kimi de Adanalı olduğunu söyledi. Tolga Abi bunu katıldığı bir programda inkar edip görüntü veya ses kaydı getirene sıfır km araba vereceğini söyledi. Sonradan internette o güne ait bir video çıksa da o videonun montaj olduğu anlaşıldı. Hugo’nun ilk yönetmeni Ahmet Çelenk, ‘böyle bir olay yaşanmadı’ demesine rağmen, kameraman Osman Bey ve yapımcı Altan Manas, ‘küfür olayı 1995 yılında oldu’ demiş.

Gerçek ne tam olarak bilmiyoruz ama üstünden uzun yıllar geçmiş olsa da bu şehir efsanesi devam ediyor. Çocukları hep çok seven ve çocuklarla arası hep iyi olan Tolga Gariboğlu 2001 yılında 2-6 yaş çocukları için Tolga Abi Anaokulları açmıştı. 2008 yılında “5’e gidenden akıllı mısın?” diye başka bir yarışma programı ve YouTube kanalı açsa da eski popülerliği yok gibi. Artık New York’ta yaşayan çocukluk arkadaşım, gözden uzak olan gönülden de ırak oluyor galiba…

Umur Ayaz, Armağan Çağlayan’a teşekkürler.

Ayrancı’nın “efsane muhtarı” Ahmet Sezai Günışıldar

Ahmet Sezai Günışıldar Ayrancı tarihinde efsane olmuş muhtarımız. Yirmi yıldan fazla mahallemize hizmet etmiş 26 yıl önce aramızdan ayrılan değerli büyüğümüz.

Teknoloji ve bilgisayarların hayatımıza bu kadar çok girmediği dönemlerde muhtarlık daha önemliydi çünkü yaptıracağınız her işlemin muhtardan alacağınız belgeler ile tasdiklenmesi gerekirdi. O zamanlar devletin düzenli maaş ödemediği muhtarların geliri de attıkları imza karşılığı vatandaşın gönlünden kopan paralardı. Benden büyüklerim ve yaşıtlarım Ayrancı’nın efsane muhtarı Ahmet Sezai Günışıldar’ı çok iyi hatırlar. Hoşdere Caddesi’ndeki muhtarlık binasını kira ödeme güçlüğü nedeniyle boşaltınca babamın daveti üzerine Kuzgun Sokak’taki binamızdaki boş dükkana taşınmıştı. Ben o zamanlar ilkokul öğrencisiydim. Okuldan geldikten, ödevlerimi bitirdikten sonra kapının önüne iner, muhtar Sezai Amca’ya yardım ederdim. Belgeleri doldurur, imzalayıp mühürlemesi için kendisine uzatırdım. Bu imza işi öyle hemencecik olmazdı, aslında büyük bir seremoni olurdu. İmza atılacak evrakın boyu ne kadarsa, imza da o kadar uzun olurdu. Kağıdı boydan boya imzalamak öyle bir çırpıda yapılmazdı. İmzanın ilk kısmı atılır, sigaradan bir nefes çekilir, imzanın ikinci kısmı atılır yeni bir nefes çekilir ve imza bitirilirdi. Sonra mühür büyük bir özenle mürekkeple ıslatılır, güzelce hohlanır ve öyle basılırdı.

Ayrancı Muhtarı Ahmet Sezai Günışıldar‘ın büyük seramoni ile attığı uzun imzası

Belgeleri benim doldurmam Sezai Amca ile belge almaya gelen kişiye sohbet için yeterli zamanı yaratırdı. Bu sohbet sonunda gelen kişinin gelir düzeyi ile ilgili bir kanaati oluşurdu. Ödeme faslı geldiğinde hiç rakam telaffuz etmezdi. Hali vakti yerinde olanlar için gönlünden ne koparsa şuraya bırakırsın derdi. Ödeme güçlüğü olacağını düşündüğü mahallelisine de ‘sana bir bilmece sorayım, bilirsen para yok’ derdi.

Birlikte çok günlerimizin geçtiği Sezai Amca, ‘büyüdüğünde bu mührü sana devredeceğim, benden sonraki muhtar sen olacaksın’ dediğinde Türkiye’de kadın muhtar sayısı bir elin parmağından azdı. Kadının hayatın içinde olmasını destekleyen tavrı ile çağının önünde bir insandı.

Güler yüzlü büyükle büyük, küçükle küçük olmayı bilen değerli bir insandı.

Eski muhtarlarımızdan Ahmet Sezai Günışıldar’ı okurlarımıza tanıtmak, tanıyanlara hatırlatmamız gerektiğini düşündüğümüz için torunları ile görüşmek istedik. Ulaşabildiğimiz torunları da bizi kırmayarak Ayrancı’ya kadar ziyaretimize geldiler. Torunları Ceyhun ve Ümit torunu Ümit’in kızı Beyza ile bu görüşmeyi gerçekleştirdik.

Ahmet Sezai Günışıldar

Sezai Amca’yı torunları anlatıyor… 

Dedemin baba tarafı mübadele ile değil kaçarak gelen Selanik Dimetoka köyü göçmenlerinden. O yüzden kütüğümüz Edirne’ye bağlı ama biz Edirne’yi görmedik. Rahmetli dedem İller Bankası’nın (Opera’daki yıkılan bina) hukuk müşavirliğinden emekli olduktan sonra muhtarlığa adaylığını koyuyor ve kazanıyor. Daha önce muhtar olarak “Mecit bakkal” diye bir ismi hatırlıyorum.

Dedemiz Ahmet Sezai Günışıldar, 1968 -1989 yılları arasında kesintisiz olarak 21 yıl Ayrancı mahallesinin muhtarlığını yapıyor. Artık aday olmamaya karar verince bayrağını birinci azası olan berber Osman Özcan’a devrediyor. İnsanlar öyle alışmışlar ki onun muhtarlığına, adaylığını koymadığı seçimde adını göremeyince bazı seçmenler yanlış sandığa geldik galiba diyorlar. Halbuki aday olmamıştı.

Dedemin 1910 yılı doğumlu olması gerek; artı eksi 1-2, nüfus cüzdanı eski takvime göreydi. O yıllarda Reşat Nuri Sokağının yukarı kısmında oturuyorduk. Oralar kentsel dönüşüme girince Sokullu’ya taşındık. Dedem 1995 senesinin yazında orada sandalyede vefat etti.

Arada bir es vererek sigarasından bir fırt çektiği uzun imzası meşhurdu. “A. Sezai Günışıldar” O, A nokta özellikle söylenirdi. Tam adı Ahmet Sezai Günışıldar. Ahmet’i kullanmazdı. Rahmetli anneannem Fatma da ona Sezai diye hitap ederdi. Birbirlerine elbette saygıları vardı ama o zamanlar öyle canım, cicim, aşkım, öyle bir şey yok.

Hatırlayabildiğim, yardım severliği ön plandaydı. Muhtarlık, hele Ayrancı gibi bir yerde, tabiri caizse banka gibi para basma yeriydi, fakat dedem çoğunlukla kapıcılardan para almaz, mahalleye gelenlerden, ‘hoş geldiniz’ der para almaz, mahalleden gidenlerden ‘güle güle’ der almaz, öğrencilerden almazdı, böyle çoğundan para almazdı.

Muhtarlığın son yeri Kuzgun Sokak 26 numaralı Gülün Apartmanı’ndaki dükkandı. Biz de gelirdik oraya öğlenleri bir iki saat geçirir, muhabbet ederdik. Esnafları tanırdık. Ben ilkokulu Salih Alptekin’de, orta okulu Ayrancı Lisesi’nin orta bölümünde okudum. Liseyi de Ayrancı Ticaret Lisesi’nde okudum, Uçarlı Sokak’ta. 1991 yılında oradan mezun oldum.

Nazilli Sokağın Hoşdere Caddesi köşesinde de oturduk. Orası tek katlı bir yerdi, karşıda Polat Gazete dergi bayii açılmıştı. Önce Ayrancı Taksi’nin orada bir büfeydi. O bina yapılınca Polat ve çocukları geniş dükkana geçtiler.

Çocukluğumuzun Ayrancı’sı

Çocukluğumuzda işte Çimen Pastanesi, Teoş Kırtasiye ve Can Tuhafiye (torpil mantar filan alır patlatırdık, küçük bir dükkandı ama acayip, yok yoktu yani), buralar Ayrancı denince aklımıza gelen yerlerdi. Etraf alabildiğine boş, arsa da diyemiyorum, topraklık, ağaçlar var, salıncak kurmuşlar sallanıyorlar. Çankaya tarafında, daha yukarıda sonradan yerle bir edilen değişik şekilde villalar varmış. 6-7 yaşlarımın geçtiği, 12 Eylül yıllarında yaşadığım evin on metre aşağısında bir çeşme vardı, gürül gürül akardı; tıpası vardı hatırlıyorum. Şimdi Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Ayrancı Pazarı’na doğru yayıldığı yerler.

Dikmen deresi vardı. Çetin Emeç Bulvarı’nın başladığı yerin yukarısı Dikmen Vadisi diye geçiyor, aslında orası Dikmen deresi, belki de 45 derece açıyla büyük taşlıklar vardı, bent de vardı ve açıktan akardı.

Körfez savaşı sırasında kapatılan sığınak vardı, bir tarafı Ayrancı’da, bir tarafı Dikmen’e çıkıyordu. Dikmen Caddesi’nde Zeki Bey durağını geçer geçmez, şu anda büyük blokların olduğu sağ tarafındaydı bir ucu. Bir ucu da Ayrancı’daydı. Biz oraya fenerlerle girerdik. İçi gerçekten labirent gibi, yazın içeri girip üç metre gidince içerisi buz gibi soğuk oluyordu. Bazı yerlerde, odalara giriyorsunuz, geniş odalar; yerlerde kare şeklinde (en az 50x50cm) düzenli açılmış, köşeli delikler var, kötü kokmuyor, bunların hepsi ağzına kadar su dolu. Ben hatta o zaman birkaç tane taş atmıştım, ses gelecek mi gelmeyecek mi diye, inanın taş atıyorsunuz sesi duymuyorsunuz. Sonraları Körfez Savaşı esnasında bu sığınaklardan bahsedildi ve burada bizim de hissemiz var, buradan faydalanma gibi söylemler oldu, okuduğum kadarıyla orası içeriden ışıklandırıldı ama kapatıldı, zaten şimdi inşaatlar yapılınca otomatikman kapandı. 

Dedemin bu şekilde anılması gurur veriyor

Facebook’ta ilk defa “Nostaljik Ayrancı” sayfasında dedemle ilgili yorumlarla karşılaştım ve hiçbir tane kötü bir şey yoktu. Hiç mi kimse kötülemez, kötü bir anısı geçmiş olabilir, insanlık hali, bir tane bile kötü yoruma rastlamadım. 

Sebze kamyonetine çıkar seçim turu atarmış mesela. İmzasından çok söz ediliyor. Durumunun iyi olmadığını bildiği ailelerden gelen çocukların parasını alıp sonra parayı evrakın içine koyup, ‘bunu annene ver’ deyip geri gönderdiğini yazıyorlar. Güzel yorumlar okuyunca insan gurur duyuyor. Belki maddi olarak bir şeyler olmadı ama bunlar maddiyatın ötesinde şeyler. Dedemin bu şekilde anılması gurur veriyor. Bu dünyada kazandığı kazanabildiği en büyük servet budur. Dedem o dönemin lise mezunu. Almanca ve Arapça biliyor.

Gözlerinin etrafındaki kırışıklıkları hatırlıyorum; alemci bir tarafı da vardı, çoğunlukla rakı da içerdi, hemen hemen her gün içerdi. Ama asla ertesi günü aksatmazdı, işi var çünkü. Ve fitti; inceydi, göbek falan hiç yoktu. Dedem dünya için belki bir şey yapmadı ama ahiretlik çok şey yaptı.

Yaşadığım kentte kiminle, nasıl, nereye kadar ve neden eşitim?

Yazar Hakkında

Herkese tavsiyem, mümkün olduğu kadar çok dışarı çıkarak sosyal eşitsizlik ve çevre tahribatı ile ilgilenmeleridir, çünkü bu konular giderek daha fazla geleceği öngörmemizi sağlayacak niteliktedir. 

David Harvey (2017)

İnsanlık tarihi boyunca, belki de tüm siyasal, ideolojik, inanç temelli, toplumsal, kültürel ve iktisadi çatışma ve mücadelelerin, hak arayışlarının temelinde “eşitlik” kavramına atıfta bulunulmuştur. İnsan türünün evriminin bir yanıyla dünya yüzündeki farklı coğrafi koşullara uyum içerdiği kadar farklılaşma da içerdiği, biyolojik evrimin durduğu yerde kültürel evrimin etkisiyle farklılıklara ilişkin davranış biçimlerinin geliştiği bilinmektedir. Toplumsal alana bakıldığında, bu davranış biçimlerinin sosyal yapılara dönüştüğü ve giderek mekânsal süreçleri biçimlendiren ve mekânsal süreçler tarafından da biçimlendirilen unsurlar olarak kente damgasını vurduğu sosyal bilimler tarafından uzun bir süredir ele alınmaktadır. Sosyal bilimler alanının dışında da görünen ve görünmeyen, açık ya da zımni, gizlenen ya da bastırılan her tür eşitsizliğin aynı zamanda toplumsal hareketlerin de kaynağı olduğu bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında, düşünce alanında söylem haline getirilen eşitsizliklerin toplumsal alanda karşılık bulduğu kadarıyla hak arama mücadelelerine dönüştüğü, bu mücadelelerin de zamanla uluslararası ve ulusal hukuk içerisinde yerini bulduğu söylenebilir. Sonuçta kentler, tarih boyunca eşitsizliklerin oluşturduğu fay hatları boyunca sürekli olarak yıkılmış ve yeniden yapılanmıştır. Bu anlamda kentli olarak nitelenen kişinin hayatını sürdürürken dikkate aldığı en çarpıcı gerçek, kendi yaşam süreci ve gündelik yaşamı içinde, erişilebilir mesafede ve görünür şekilde eşitsizliklerin farkında olması ya da bu eşitsizliklerle karşılaşma olasılığının yüksekliğidir. 

Peki neden kentlerde yaşayan insanlar eşitsizlik konusuyla yüzleşmek durumunda kalmışlardır? Emile Durkheim’in deyimiyle kentlerde maddi ve ahlaki yoğunluk, yani nüfus yoğunluğu ve iş bölümü arttığı için kendisinden farklı olanla karşılaşmalar artacaktır. Kenti oluşturan bu iş bölümü bir yandan görünür eşitsizliklerin oluşturduğu çatışma ve çelişkileri engelleyecek kolluk, hukuk ve inanç sistemlerini örgütlerken bir yandan da kenti ahenkli bir bütün olarak bir arada tutacak üretim ve tüketim ilişkilerini denetim altında tutmaktadır. Ancak her şeye rağmen, eşitsizliklerin birikimli olması, kaynakların kıtlığı ve çoğunlukla eşitsizliklerin sadece kent içindeki bir mesele olmayıp insan-ekosistem etkileşimi ile ilgili bir boyutunun bulunması nihai olarak insan hakları mücadelelerini başlatan toplumsal olaylara yol açmıştır. Bu yanıyla eşitsizlikler özgürlük kavramıyla da yakından ilişkilidir. Tarih boyunca çeşitli düşünürler devletin düzenlemediği alanlarda bireyin istediğini yapmakta özgür olduğunu ve bunun negatif bir özgürlük alanı olarak ifade edilebileceğini söylemişlerdir. Bu anlayışa karşı olarak da pozitif özgürlük kavramı gelişmiş, devletin düzenlediği ya da düzenlemediği alanlarda insanların özgür olabilmesi için gerekli koşulları oluşturma konusunda belli müdahalelerde bulunması önemli bulunmuştur. Bir kentte insanların meydanlarda dans etme hakkı devletin düzenlemediği bir konu olabilir. Ama o kentte zaten meydan yoksa, bu özgürlüğün kullanılabilmesi için önce devletin meydanlar inşa etmesi gereklidir. 

Devletin özgürlük alanıyla ilişkili olarak eşitlik meselesindeki genel yaklaşımı peki nasıl olmalıdır? Siyaset kuramcılarının ciddi bir şekilde kafa yordukları bu konu Türkçe’de aslında yerini pek de bulamamış olan “eşitlik/adalet” ayrımına işaret etmektedir. Kentte yaşayanların tanımlanmış bir haktan yararlanabilmesi için devletin yapması gerekenlerin düzeyi ve sınırları ne olmalıdır? Hakların ilkesel olarak herkesin eşit olarak yararlanmaları gereken unsurlar olduğu demokrasilerde anayasal bir kabul olmakla birlikte, kentteki tüm yurttaşların ihtiyaçları ve talepleri arasındaki farklılıklar tek tipleştirilmiş müdahaleleri zorlaştırmaktadır. Yukarıda verdiğimiz örnekten hareket edersek, devletin kentlerde her mahalleye benzer meydanlar inşa etmesi, bu meydanların bulunacağı yerlerdeki insanların kültürel, demografik ve iktisadi ihtiyaç ve talepleriyle uyuşmayabilir. Ağırlıklı olarak yaşlı nüfusun bulunduğu bir mahallede belki de meydan tasarımında daha fazla oturma alanı ve yeşil alana yer verilmesi gerekirken, çocukların çok olduğu bir mahallede çocuk oyun alanları yapılması gerekebilir. İşte bu ayrım, kentteki hakların kullanımında eşitlik ilkesine göre mi, adalet ilkesine göre mi hareket edileceği ikilemini doğurmaktadır. Kent hakkı kavramı ele alınırken burada devlet düzenlemelerinin “eşitlikçi” olması ancak, “adil” bir yaklaşımın inşa edilebilmesi için de kentlilerin sesine kulak veren bir katılımcılık anlayışının bulunması gerekliliği görülmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da, siyasal olarak “eşitlikçi” görünen yaklaşımların pratik karşılıklar üretmede yaşadıkları zorluklar, “adalet” ilkesini savunan anlayışların da mevcut eşitsizlikleri yeniden üretmeye eğilimli olmalarıdır. 

Eşitlik ve adalet ikilemini katılımcılıkla aşmasını bekleyebileceğimiz devlet müdahalesinin başa çıkması gereken bir sorun daha bulunmaktadır. Bu sorun iktisadi olarak “etkinlik ve etkililik” ikilemi olarak adlandırılmaktadır. Etkililik, her kentlinin haklarına ve hizmetlere en az emekle ve çabayla erişimi olarak ifade edilirken, etkinlik her bir hakkın kullanım potansiyelinin yüksekliğine ve kentteki hizmetlerin sunumunda girdilerle çıktılar arasında kurulan dengeye işaret eder. Bir tarafıyla bu sorun teknik bir sorundur, çünkü hakların kullanımı için kentin mevcut yapısı, doğal kaynaklar ve kamu kaynaklarının en iyi birleşiminin kullanımı ile yakından ilişkilidir. Meydan örneğinden devam edersek, kenti yönetenler, kentin en merkezi yerine toplamda belki daha düşük bir maliyetle devasa bir meydan mı yapmalıdır yoksa, daha büyük bir maliyete katlanarak her mahalleye küçük meydanlar mı yapmalıdır? Eğer merkeze devasa bir meydan yapılırsa, kentin tüm kesimlerinin erişim maliyeti artabilir. Diğer yandan eğer, küçük meydanlar yapılırsa da erişim daha kolay olmakla birlikte, meydanların sunabilecekleri olanaklar daha sınırlı olacaktır. Kentli hakları ve kent hakkı kavramları açısından bu ikilem oldukça sorunludur ve kentteki çeşitli işlevlerin ölçekleri ile yakından ilişkilidir. Konuyla ilgili profesyonel meslek insanlarının ve ağırlıkla siyasilerin pragmatik kararları ile gerçekleşen bu tür kararların çoğu zaman yabancı bir dile benzeyen teknik taraflarını bilmeyen kentlilerin bu tartışmalara taraf olabilmeleri de çok zordur. Bu sebeple katılımcılık ilkesinin gerçekleştirilmesinde kentlilerin bu tür teknik konulara hakimiyet kazanmasını sağlayacak bir tür “kent okur yazarlığı” desteğinin sağlanması çok önemli görülmektedir. Çünkü pek çok durumda kazananı ve kaybedeni bu belirlemektedir. 

Kent hakkının ele alınmasında bu teknik zorlukların da aşılabildiği varsayıldığında, eşitlik konusunda karşımıza çıkan bir başka sorun alanı, kurumsal kültürün sınırları ve engelleri olarak ifade edilebilir. Kentlerde belli hakların kullanımı için ortaya konan hizmetler ve süreçler, onları sunan yerel yönetimlerin ve merkezi idare taşra teşkilatının hizmet sunum koşullarından etkilenirler. Burada, belirgin siyasi tercihlerden çok hâkim paradigmaların hizmet süreçleri ve bürokratik yapıya yerleşmiş alışkanlıklarından bahsetmek önemlidir. Mevcutta hizmet sunum koşulları, temelden hakların kullanımına ilişkin sorunlu bir boyut içermekteyse, bunu düzeltmeden hakların kullanımına ilişkin değerli sonuçlar elde etmek mümkün olamayabilir. Meydan örneğinde, örneğin bir yerel yönetim yıllar boyunca, vasat bir estetik ve tasarım anlayışıyla meydan benzeri kamusal alanların tasarımını düşük maliyetle taşeronlara yaptırmaktaysa, ortaya çıkan meydanın niteliği ve hakların kullanımına ne derece hitap eder düzeyde olduğu tartışmalı hale gelmektedir. Bu durumda, kent hakkı, vasatın üstünün talep edilmesini, liyakat konusunun tartışılmasını ve nihai olarak, hizmet sunum süreçlerinin analiz edilerek yenilikçi bir yaklaşımla yeniden ele alınmasını gerektirmektedir. Eşitlik tartışmasında hizmetin yeniden ele alınması açısından son dönemin bazı kavramlarının da yeniden gündeme alınması önemlidir. Bu kavramların başında “kamu yararı” gelmektedir. Kente müdahale eden kamu örgütlerinin son dönemde, kamu yararını ağırlıklı olarak kamu harcamalarını azaltacak her türlü çözüm olarak görmeleri sebebiyle hakların kullanımında da kısıtlar ortaya çıkmaktadır. Yine meydan örneğinden gidecek olursak, meydanın inşa maliyetini kamu yararına düşürmek için, meydanın çevresini özel sektör kafelerine kiralayan bir yerel yönetim, günün sonunda meydanın kentiler tarafından para ödenmeden kullanımını da engellemiş olabilir. 

Tüm bu unsurların en temel tartışma zemininin başlangıç noktamız, yani kentlilerin eşitsizliklerle yüzleşme olasılığı olduğunu unutmayalım. Bu açıdan bakarsak, günümüz kentlerinde eşitlik tartışmalarını belirleyen en önemli sorun, kentsel yarılma ve ayrışma olarak ifade edilebilir. Üst gelir gruplarının kendi güvenlikli yaşam alanlarına çekildiği, alt gelir gruplarının da mahallelerinden dışarı çıkamadığı bir kentte, karşılaşmaların azalması, kentsel kamusal alanların kullanılmaktan çok tüketilmesi, genç kuşakların gerçek olan kentsel mekânı değil teknolojiyi ve sanal mekanları bir kaçış olarak kullanması ve bunun sonucunda eşitsizliklerin bir gündem olmaktan çıkması tehdidi bulunmaktadır. Bu durumda da kentte yaşarken önyargısız öteki ve kendimize benzemeyen ile karşılaşma, etkileşme olanağı bulmak kendi başına önemli bir ihtiyaç haline gelmektedir. Özellikle pandemi ve iklim krizi kaynaklı felaketlerde, kentte yaşayanların bir dayanışma içine girebilmesi için bu başlık çok önemlidir. Meydanları sadece siyaseten bir doğru ya da herkes istediği için isteyen kentliler, hak kavramı ile ilişkilenmemiş bir talebin altında kaybolmaya mahkumdur. 

Bu koşullar altında, kent hakkı kavramının eşitlik tartışması ile ilişkisinin nasıl doğru kurulabileceğine ilişkin bir reçete ile bitirelim. Öncelikle, kentsel kamuoyunu yönlendiren tüm kurumsal yapıların ve inisiyatiflerin, kentte yaşayanlara kendine benzemeyenlerle karşılaşabileceği bir mekân olarak kent kavramını ve kent yurttaşlığını anlatmalıdır. “Farklı mahallelerin” insanlarının birbirine yabancılaşmasının eşitlik tartışmasını, nihai olarak da kent kavramını yozlaştıracağını ifade etmek önemlidir. Bu tartışmada, kamu aktörlerinin, kentlilere belli teknik müdahaleleri aktaracak bir “kent okur-yazarlığı” bilinç düzeyi oluşumunda rol alması gerekir. Bu temel altyapı bir yanıyla kentte yaşayan tüm bireylerin örgün ve yaşam boyu eğitiminin de bir parçasıdır. Buna koşut olarak, kente yapılacak müdahalelerin hangi haklarla ilişkilendirildiği yerel düzeydeki kentsel politikaların tanımlanmasında yerini bulmalıdır. Burada önemli bir samimiyet sınavı da bulunmaktadır. Bir meydan, kentteki belli gruplara gelir getirmesi için mi, kentlilerin kentsel yaşamı deneyimlemesi için mi yapılır? İkisi birden mi, hangisi daha öncelikli? Kentin hoşgörü ile bu tartışma zeminini oluşturduğu bir kentte açık veriye dayalı bir katılımcılık yaklaşımı işlerlik kazanabilir. Meydanın konumundan tasarımına, yapımından işletilmesine kadar pek çok konuda kentlilerin talep ve tercihleri uzman bilgisi ile bir araya getirilebilir ve eşitlik temelli bir yaklaşım geliştirilebilir. Tüm bu söylenenler çok zorlu gelebilir kulağa. Ancak, toplumsal dinamiklerin ne denli hızlı olduğu düşünüldüğünde aslında düşünsel derinliğin hızla kentsel eşitliğe ilişkin bir derinliğe erişebileceğini de söylemek mümkün görünmekte!

Orman Mühendisi Ahmet Demirtaş:Ormanlar meta yapıldıysa yangınların sorumlusu kim?

Temmuz ayının son günlerinde aşırı kurak ve sıcak hava ile birden fazla yerde çıkan orman yangınlarını canımız yanarak izledik. Onlarca köy, milyonlarca canlı göz göre göre yandı. Yangınlar bir yerde sönerken bir diğer yerde yeniden başlıyor. Peki sorun iklim krizi mi, yönetim krizi mi?

Ahmet Demirtaş

Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği’nden Orman Mühendisi Ahmet Demirtaş ile söyleşimizde bu soruların cevaplarını aradık, kendisinden değerli bilgiler aldık:

Orman yangını

Sorun iklim krizi mi, yönetim krizi mi?

Türkiye’deki ormanların yüzde 99’u devlet ormanları. Eskiden özel mülkteki ormanlar 1945 yılında çıkan yasayla devletleştirilmişti. Örneğin Ankara’daki Beynam kalıntı ormanı o yasayla devletleştirilmiş. Tabii ki orman sahipleri yasaya karşı çıkmış o tarihlerde. Demokrat Parti de iktidara gelirken özel orman sahiplerini kollayan düzenlemeler yapma sözü vermiş. İktidara geldiği dönemde büyük bir orman yangını patlaması yaşanmış tüm yurtta. Günümüzde ormanların devletin olması öte yandan büyük avantaj olmuş bugüne kadar. Aksi halde durum daha vahim olurdu. 

Türkiye ormanlarının Akdeniz ve Ege bölgesinde olan ve denizi gören kısımlarında bin-bin iki yüz metreye kadar olan yükseltide Kızılçam türü egemendir. Bodrum Güvercinlik’te ise Halep çamı özgün bir yapı gösterdiği için Tabiatı Koruma Alanı statüsünde korunmakta. Bu ormanın bir bölümü doksanlı yılların sonunda yanmış ve yerine bir otel dikilmişti, Anayasa ve kanunlara aykırı bir biçimde. 

Geç kalındığında tepe yangını ile uğraşmak çok daha zor

Kızılçam ormanları evrimsel olarak çıktığı dönemden beri yangınlarla haşır neşirdir. Dolayısıyla yangınlara karşı evrimleşmiş bir türdür. Bu nedenle hızlı büyür. Karaçam yılda 40 cm boy atarken Kızılçam 1 metreye kadar büyür. Karaçam 20-25 yaşında kozalak verecek ergenliğe ulaşırken Kızılçam için bu süre sadece 5 yıldan ibarettir. Aynı şekilde Kızılçam ağaçlarında kozalaklar yıllarca dökülmeden ağacın dalında kalır. Orman yangınları sırasında alev alan kozalaklar on metrelerce uzağa fırlayarak tohumlarını uzağa saçmış olurlar. Yapılan bilimsel araştırmalar Kızılçam tohumlarının 80 dereceyi gördüğünde çimlenme oranının yüzde 90’lara ulaştığı gözlenmiş. Tüm bu özellikler Kızılçamın yangına karşı evrimleştiğinin göstergeleri.

Bunun dışında Kızılçam kuraklığa karşı son derece dayanıklı. Derin kök yapısı var. Bu sene çimlenen çam tohumunun toprak üstündeki kısmı 4-5 cm iken kök kısmı 90 cm’ye inebiliyor. Bu özelliği ile yangın sonrası çimlenen diğer tohumlara göre kuraklıkla daha kolay başa çıkabiliyor. 

Kızılçam aslında Ankara’da bile var. Çayırhan kuş cennetine su sağlayan Aladağ deresi Seben’den doğru gelir Çayırhan’a. O derenin devamında bin 700 hektar Kızılçam ormanı bulunmakta. Hatta orası da geçen hafta yangına sahne oldu ama çok büyümeden müdahale edildi. 

Çam türleri gibi Kızılçam da kolay tutuşur. Reçineli yapısı ateş almasını kolaylaştırır. Bu tür ormanlar otuzlu kırklı yaşlarda en fazla yanıcı maddeyi biriktirdiği dönemdir.  Bu yaştaki ormanda ağaçların alt dalları güneş görmediği için kurumaya başlayıp dökülür. Yapraklar da yerde bolca birikir. Tüm bunlar belli bir kalınlığa ulaştığında kuru ve sıcak dönemlerde tutuşmaya hazır çıra vazifesi görürler. Dolayısıyla bir küçük kıvılcımla bile yangın başlayabilir. İşte bu nedenle OGM yangın tehlikesinin çok yüksek olduğu Kızılçam ormanlarında biriken bu materyalleri bölgeden mutlaka uzaklaştırması gerekmektedir. Aksi takdirde örtü yangını dediğimiz olaylara neden olmakta, örtü yangını da hızlıca ağacın üst kısımlarına ulaşarak tepe yangınına yol açmaktadır. Hızlı müdahale ile örtü yangınını söndürmek kolaydır ama geç kalındığında tepe yangını ile uğraşmak çok daha zordur. Çünkü alevler artık rüzgarla da güçlenmektedir. Bu günlerde yaşadığımız yangınlar bu şekildedir ne yazık ki.

Kızılçam yangınla karşılaştığında nasıl başa çıkabileceğini biliyor. Halk da biliyor, ya bakanlık?

Tarih öncesi orman yangınları yıldırım gibi doğal nedenlerle çıkarken günümüzde yurdumuz yangınlarının yüzde 90, 95’i insan faaliyetleri nedeniyle çıkmaktadır. Kasıtlı veya ihmalden kaynaklı yangınlar en büyük problemdir. Orman Genel Müdürlüğü’nün (OGM) yangınların nedenlerini tespit edip önleyici tedbirler alması zorunludur ama bunu yapmadığını görmekteyiz. Dolayısıyla insan faaliyeti sonucu yangınlar çıkıyor demek tek başına bir şey ifade etmemekte. Lakin orman yangınları çıktığında OGM son zamanlarda şöyle bir söylem geliştirdi; “Biz yangın söndürme konusunda çok başarılıyız. Avrupa’nın en iyisiyiz…” Ne yazık ki bu da çok anlamsız ve dayanaktan yoksun bir söylem çünkü her ülkenin ekolojik/ekonomik/topografik/orman özellikleri farklıyken neye göre başarılı olduğunuzu söyleyebilirsiniz?  OGM’nin yangına karşı önlem alması önemlidir. 

OGM ne kadar örgütlü, deneyimli olduklarını söyleseler de bir gündeki orman yangını sayısı ikiye üçe katlandığında çok yetersiz kaldığını ve yangınların kontrol dışına çıktığını görmekteyiz.

Turizm teşvik yasası aslında iktidarın doğal varlıklara nasıl baktığının bir yansıması

Turizm teşvik yasası aslında iktidarın doğal varlıklara nasıl baktığının bir yansıması.  Dolayısıyla ormana rant getirecek, yerine göre para kazanılacak arsa, yerine göre odun, yerine göre satılacak manzara diye bakıyor sadece. Orasının bir ekosistem, insanlığın ortak varlığı gibi görmüyor. Para kazanılacağı bir meta olarak görmekte.

2018 yılında çıkarılan 7139 sayılı yasa ile orman dışına çıkarılacak yerlerle ilgili düzenlemeler anayasamıza açıktan aykırıdır. Çünkü 169. Madde “orman olarak muhafazasında yarar görülmeyip tarım ve hayvancılıkta kullanılmasının daha uygun olduğuna karar verilen yerler orman vasfından çıkarılır” demektedir. 1982 Anayasasında böyle yazar. İktidarın çıkardığı yasada şunu yazar “orman olarak korunmasında yarar görülmeyen, tarımda da kullanılmayan, taşlık kayalık, eğimi fazla olan yerler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle orman vasfından çıkarılır” diyor. Akdeniz Bölgesi ve Toros Dağlarındaki ormanların büyük bölümünün taşlık kayalık yerlerde bulunduğunu belirtelim. Dolayısıyla bu yasa uygulanırsa o bölgedeki ormanlar yok edilir.  

Son yıllardaki uygulamalar; maden, HES, RES izinleri sonucunda toplumun Orman Genel Müdürlüğü’ne güveni azalmıştır. Bu güvensizlikten kaynaklı olarak yanan orman alanlarının yapılaşmaya açılacağı düşüncesi yaygındır. 

OGM yıllık bütçesi dışında orman yangınlarını önlemek üzere genel bütçeden sınırsız ödenek alma hakkına sahiptir ama müdürlüğün maalesef yıllık bütçesini bile faydalı kullanmadığı anlaşılıyor. Son yangınlarda söndürme çalışmalarındaki tişört giymiş kişilerin görüntüleri yayınlanmıştır. Yangın söndürme personelinin yangına dayanıklı giysi ve başlıkla donatılmış olması gerekir. Kurumun orman yangınlarıyla mücadele kapsamında, nereye ne kadar harcanmıştır, hangi önlemler alınmıştır, yetersizlikler nelerdir ve mevzuata uygun mudur gibi konuları içerecek biçimde denetimi yapılmalıdır.  

Orman yangınlarının davranışları üzerine mücadele edecek gönüllü personelin bilgilendirilmesi, eğitilmesi şarttır. Ormanın yapısı, topografya, ağaçların özellikleri, rüzgar çok belirleyicidir. Bunları bilmeden yangın söndürmeye giden ekiplerin hayati tehlikesi büyüktür. Eğitimsiz eleman çalıştırılmaması gerekiyor. Dışarıdan yardıma gelen asker, itfaiyeci veya gönüllüler bölgeyi tanımadığı için zor durumda kalabilirler. OGM’nin bunun planlamasını yapması gerekmektedir. Orman yangınlarını koruyucu tedbir almak yol kenarına uyarıcı levha koymak yeterli değildir. 

Ormanın yapısal özellikleri gibi veriler elde edilmemişken fidan kampanyasının ne anlamı var? 

Daha ormanlar yanarken Orman Bakanının fidan kampanyası başlatması acizlik göstergesidir. TEMA da bunun fırsatçılığını yapıyor. Yangınlar söndürülememişlerken, yanan ormanın alanı, yapısal özellikleri, toprak durumu vb. veriler elde edilmemişken fidan kampanyasının ne anlamı var? 

Tarihin en büyük fidan kampanyasını yapacağız…” Bakanın müjdelediği bu haber çok vahim. Bir kere yanan bölgeleri ağaçlandıracak Kızılçam fidanınız elinizde yok. Ne yapacaklar o zaman? Ülkenin her yerinden fidan getirip dikecekler. Bölgeye adapt olamayan bu fidanlar da kısa sürede kuruyacak. Akıl dışı, bilim dışı, savurganlık kokan bir kampanya bu.  Kızılçam ormanlarına yandıktan sonra çok müdahale etmemek en iyisi. Yanan bölgeyi koruma altına alarak bir iki sene gözlemek, sonra çimlenmenin az olduğu belli bölgelere uygun tohum veya fidan takviyesi yapmak en doğrusu. Tabii ki takviye yapacağınız tohum veya fidanı benzer coğrafyalardan temin etmiş olmak çok önemli.  Başıbozuk kampanyalar faydadan çok zarar verecektir.

Zaten şu andaki önceliğimiz mevcut yangınları söndürmek olmalı. Sonrasında hasar envanterinin çıkarılması ve bilimsel çalışmaların yapılması şart. Şimdiden kampanya çağrıları yapmak çok yersiz.

“Böylesi zorlu coğrafyalarda yangına ilk müdahalede uçak veya helikopter çok önemli”

Türkiye’de orman yangınlarının olduğu Akdeniz bölgesinin topografik yapısına bakarsak oldukça sarp ve değişken olduğunu görüyoruz. Böylesi zorlu coğrafyalarda yangına ilk müdahalede uçak veya helikopter çok önemli. Hızla bölgeye ulaşabilen bu araçlardan atılan sular alevleri henüz yayılmadan söndürebiliyorsa ne ala. Eğer bunu yapamadıysanız yangınlar yayıldıktan sonra yapılan havadan mücadele genellikle başarısız olabiliyor. Dağların konumları, derin vadiler, sık tepeler uçakların manevra kabiliyetini sınırlıyor, etkili olamıyorlar her noktada. Yangına fazla yaklaşamıyorlar tepelere çarpma riskinden dolayı. Çok yüksekten bıraktıkları sular da etkili olamıyor. İki yüz metreden bırakılan su kütleselliğini kaybediyor aşağı düşerken, dağılıyor. Böylece ısının etkisiyle buhar oluyor. Bir de rüzgar faktörü varsa durum daha da zorlaşıyor. Topografya düz ise uçağın şansı artıyor. 

Helikopterin manevra kabiliyeti yüksektir. Hem ekiplerin bölgeye hızlıca ulaştırılması hem de suyla ilk müdahale edebilmesi açısından kara araçlarından avantajı vardır. 

Artık tüm yetki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda

Tarım ve Orman Bakanlığı iklim değişikliğine karşı pek çok eğitim, panel düzenlemesine rağmen uygulamada bunu pek göremiyoruz. İklim değişikliğine karşı tarımın ve ormanların adaptasyonuna dair elle tutulur bir proje geliştirdiklerini duymadık.  2009 yılında Manavgat ile Serik arasında 20 bin hektarlık orman yangını sonrası OGM, “Yanan Ormanların Rehabilitasyonu ve Yangına Dirençli Ormanlar Projesi -YARDOP” geliştirerek yanan bölgede ateşe dayanıklı orman oluşturma çalışması yürütüldüğü açıklanmıştı. Lakin son çıkan Manavgat yangınında o projenin etkisiz kaldığı ortaya çıktı çünkü uygun ağaç türlerini dikmek yetmiyor, orman ölü örtüsünün (yanıcı madde) de temizlenmesi ve emniyet şeritlerinin bakımlı tutulması da çok önemli. 

İklim değişikliği olduğunu kabul ediyorlar ama ne tarımsal ne de ormanlar açısından bu değişikliğe uygun bir önlem alınmıyor. Kurak bölgelerde çok su isteyen bitkisel ürünler yetişmesini teşvik etmeleri nedeniyle yeraltı sularının tükenecek hale gelmesi bakanlığın bakış açısını gayet net gösteriyor. İklim değişikliği, iktidarın hatalarını kapatmak için kullandıkları bir bahane haline geldi.

18 Temmuz tarihinde çıkan ve 28 Temmuz 2021 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 7334 sayılı Turizm Teşvik Yasası ile tüm ormanlar ticari işletmelerin kullanımına açıldı. Üstelik yetkiyi Kültür ve Turizm Bakanlığına veriyorlar ama sorumluluk tamamen OGM’de. Yani işletmenin ormanda yapacağı tahribatın sorumlusu kendisi olmayacak. Artık tüm yetki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda.

Başak Alpan: Gençlerbirliği taraftarı olmak benim seçilmiş kimliğim

Yazar Hakkında

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmaları devam ediyor.

1920’li yıllardan beri Ankara’nın önemli bir kamusal alanı olan Cebeci İnönü Stadyumu’nun yıkımının başlaması kentin gündemi haline geldi. TMMOB’un açtığı davalar neticesinde yürütmeyi durdurma kararı verilen Stadyumun, Cumhuriyet’in ilk yıllardan beri kent belleğindeki yeri çok ayrı. Bir nevi mesire alanı da olan bu tarihi mekan üzerinden Gençlerbirliği, kadın ve spor ilişkisi, futbol ve siyaset ile ilgili sevgili hocamız Başak Alpan ile Meclis Park’ında buluşup sohbet ettik. Keyifli sohbet için kendisine çok teşekkür ederiz. 

Başak Alpan
Doç.Dr. Başak Alpan, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi öğretim üyesi.

Bir Ankara takımı olan Gençlerbirliği’nin sıkı taraftarısınız. Takım ile yollarınız nasıl kesişti ve ilişkiniz nasıl devam ediyor?

Oldum olası futbolu çok severdim. Ancak Gençlerbirliği tribününe gelişim futbol antropolojisi projesi ile başladı. Bir Ankara takımının maçlarına gidip gözlem yapmamız gerekiyordu. Benim de çoğu arkadaşım Gençlerbirliği tribünündeydi. Türkiye’ye yeni dönmüştüm. Maçlara gidip not alıyordum. Önce not alarak başladım ama daha sonra yerli antropolojide olduğu gibi gözlem yaptıkça o şeyin parçası haline geldim. Ben de biraz yerli oldum yani. Sonra proje bitti ama benim Gençlerbirliği tribünüyle ilişkim bitmedi. Gençlerbirliği taraftarı olmak benim seçilmiş kimliğim.

 Pandemi sebebiyle uzun zaman maçlar olmadı. Ancak bu sezon aşı yaptırmış olanlar maça alınabilecek diye biliyorum. Benim içinde bulunduğum grup Alkaralar. Alkaralarla maç haricinde de buluşuyoruz. Maç izliyoruz bazen muhabbet ediyoruz. Arada bir kulübe gidiyoruz. Hatta yönetim değişmeden önce bazı taraftar gruplarının da görüşünü alarak Murat Cavcav’a ziyarete gittik. Stadyuma gidemesek de tribün devam ediyor. 

Başak Alpan, Gençlerbirliği tribününde

Ben Alkaralar taraftar grubunun kuruluşunda yokum sonradan katıldım. Alkaralar geniş bir grup. Her taraftar grubunun kendi gündemi var. Mesela Karakızıl’ın belli bir gündemi var, Cephe’nin de öyle. Ama Alkaralar taraftarı geniş bir yelpazeden. Ben tam maçlara gitmeye başladım, Passolig meselesi başladı. Karakızıl’ın da önemli bir gündemi Passolig karşıtlığıydı. Dolayısıyla da staddan çekildiler. Alkaralar da Passolig’i bir süre boykot ettiler ama sonradan mücadeleye stadda devam etmeye karar verdiler.  

1990’larda kasıtlı olarak Ahmet Çiğdem, Tanıl Bora, Necmi Erdoğan gibi hocalarımız ilmek ilmek örerek Alkaralar Tribünü’nü oluşturmuşlar. Gençlerbirliği kulübünün kurulma amacına ve ruhuna uygun şekilde eğitimli, münevver futbolcu ve taraftarların yarattığı bir tribün. O dönem, önceleri lümpen değerlendirilebilecek alanların aslında hayatın ta kendisi olduğu fikri benimseniyor. Böylece anlaşılıp araştırılıyor. Daha çok insan özellikle kadın ve çocuklar maça gitmeye başlıyor. Passolig olmadığı için de genişleme görece kolay oluyor. Pikniğe gider gibi maça gidilebiliyor, herhangi bir taahhüt gerekmiyordu. 

Bir kontrol mekanizması olarak kullanılan Passolig hakkında ne düşünüyorsunuz? Passolig futbola erişimi kısıtladı mı?

Tanıl Hocayla Passolig üzerine yaptığımız bir çalışmada etkilerini üç temelde inceledik. İlki soylulaştırma. Yani bir hafta sonu aktivitesi olarak Netflix dizisi izler gibi maça gitme, Instagram’dan paylaşma gibi soylu ve sadece doğru tür hedef kitleye yönelik yapılan oyun, aktivite. Diğeri metalaştırma. Futbolun artık tüketimin çok önemli bir parçası haline gelmesi. En sonda ise çocuklaştırma. Yani kendi hayatının sorumluluğunu alamayacakmışçasına seyircilere, şuraya oturacaksın, şunu yapacaksın şeklinde kafa yormaya gerek olmadan hareket ettiriyor olması. Her ne kadar sporda şiddete karşı olsak da bunun kontrolü için Passolig çok doğru bir uygulama değil. Gerçi görünürdeki sebep güvenlik olsa da 1980’lerden sonra Thatcher’ın işçi sınıfını göz önünden çekmeye çalışması asıl sebep. Hillsborough Faciası’ndan sonra numaralı koltuk meselesi gündem oluyor. Özellikle tribünlerin apolitikleşmesi için yapılan bir çalışma. Futbolu siyasetten uzaklaştırmak da siyasi bir faaliyet. Futbol siyaset ilişkisi futbolun çıkışından beri var. Hem liderlerin kendi etki alanlarını artırması için hem de insanların deşarj olması için çok etkili bir spor. 

Bir de ceza mekanizması olarak kadın ve çocukların seyircisiz oynanan maçlara gitmesi var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Fenerbahçe ve Manisaspor maçı ile başlayan bu süreç takımın ceza alması ve ceza olarak sadece kadın ve çocukların maça alınması “alın size kadınlar ve çocuklar” şekline dönüştü. Bu dışarıdan bakınca aslında iyi bir şey gibi duruyor. Futbol kadınların daha az zarar görecekleri, daha az tacize uğrayacakları ve çocuklarının elinden tutup maça götürebilecekleri bir aktiviteye dönüşüyor. Ancak daha geniş bir bakış açısıyla bakınca futbolun iyice mutenalaşması olarak değerlendirilebilir. O dönem futbolcular bile “eskiden buralar kömür kokardı, şimdi parfüm kokuyor. Çok güzel bir maçtı kadınlarla olmak çok güzel” gibi açıklamalarda bulundular. Yani birlikte getirdiği kavramlar kötü. Kadınlar çiçektir söyleminin başka bir versiyonu aslında. Bu bizim karşı çıktığımız izolasyon meselesinin bir türü. Pozitif ayrımcılık her zaman kötü olmayabilir ama mücadelenin hala devam ettiği bu gibi konularda çok da hoş olmayabiliyor. 

Kadın ve spor ilişkisi sizce nasıl ifade edilebilir? 

Öncelikle yekpare bir kadın profilinden bahsedebilir miyiz emin değilim. Ben bütün kadınlar adına konuşamam. Günde 16 saat çalışan bir kadın için spor hayati değildir ama bir feminist için bu patriyarka ile mücadelenin bir parçasıdır. Kadın spor ilişkisi kadın hayat ilişkisinden çok farklı değil. Kadın taraftar ve sporcu olarak değerlendirilebilir. Her iki rolde de kadın için çok zor. Eğer devlet politikaları ile desteklenmiyorsa çok daha zor. Hem biyolojik süreçlerin toplumda karşılık buluşu var hem de maddi anlamda engeller var. Bunlar sporcu kadınlar için söylenebilecekler. Taraftar içinse kolaylaştırıcı faktörler yoksa ayrı bir zorluk mevcut. Bir dönem Özgür Lig vardı ancak kapsamı çok dardı. Gezi protestoları zamanı da böyle öneriler oldu. Özellikle küfür meselesi üzerinden çok tartışmalar yapıldı. Bu deneyimleri küçümsemeden daha kitlesel bir çalışma gerekli. Son dönemde kadın voleybol milli takımının başarısı ortada. Özellikle kaptan Eda Erdem Dündar’ın verdiği demeç “Biz hayatımızda en iyi yaptığımız işi bulduk ve voleybol oynuyoruz. Yaşamak için voleybol oynamaya ihtiyacımız var. Neler başarmak istediğimizi biz biliyoruz. Arkamızda bizi destekleyenler var. Olimpiyattayız ve Çin gibi bir takımı yenerek turnuvaya başlıyoruz. Ancak salondan çıkınca galibiyeti unutup, İtalya’ya odaklanacağız.” son zamanlarda yapılmış en etkileyici konuşmalardan biriydi. Bir işi sevmenin ne kadar önemli olduğunu anlattı. Spor böyle bir şey aslında ama çok fazla endüstriyelleşince sporcunun derdi bu olmuyor artık. Birkaç kelimeyi döndürerek anlatacağını anlatıyor. Spor toplumsallıktan uzaklaşıyor. 

Su Perileri suya kavuşuyor

Çankaya’nın önemli kent simgelerinden biri olan, ünlü heykeltraş Metin Yurdanur’un Su Perilerinin Dansı heykeli uzun bir süredir kendi kaderine terkedilmiş bir durumda ilgi bekliyordu. Ankara’nın çeşitli grupları tarafından son yıllarda gündeme taşınmış ve bakıma alınarak sularının tekrar aktığı eski günlerine kavuşturulması yönünde kampanyalar düzenlenmişti. 

Konunun böyle canlı bir istekle gündeme gelmesi üzerine Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen açıklama yaparak heykelin bakıma alınacağını belirtmişti.

Geçtiğimiz günlerde başlatılan çalışmayla Çankaya Belediyesi Kuğulu Kavşağında yer alan Su Perilerinin Dansı heykelini yeniden canlandırıyor.

 Çankaya Belediyesi tarafından 1992 yılında heykeltraş Metin Yurdanur’a yaptırılan Su Perilerinin Dansı heykeli onarıma alındı. Su ve elektrik tesisatının yanı sıra havuzu da günümüz koşullarına uyarlanacak olan Su Perilerinin Dansı heykeli eski günlerine kavuşmak için gün sayıyor.

Heykeltraş Metin Yurdanur

Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen, “Heykeltraş Metin Yurdanur’un simge eserlerinden Su Perilerinin Dansı heykelini kısa sürede yenileyerek Kuğulu Meydanını eski günlerine kavuşturacağız” dedi.

Melih Gökçek’in başkanlığı döneminde yapımını gerçekleştirdiği Kuğulu Kavşağı altyapı çalışmaları sırasında hasar gören tesisatı ve su deposu tamamen yenilecek anıtın zemin havuzu da sökülerek yalıtımı yapılacak. Havuz aslına uygun olarak yeniden inşa edilecek. Heykelin zarar gören fıskiyelerinin yenilenmesi ve aydınlatmalarının tamamlanması ile eski günlerine kavuşacak Su Perileri, yeniden ışık ve sular eşliğinde dans etmeye devam edecek.

Yoksullaşıyoruz

Yazar Hakkında

Orta Doğu Teknik Üniversitesi İstatistik Bölümü Araştırma Görevlisi

Geçtiğimiz hafta ülke geneli için açıklanan gelir ve yaşam istatistiklerinin bölgesel verileri 22 Haziran tarihinde paylaşıldı. Bu yazıda IBBS (İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması) 2. düzey bölgesinde yer alan Ankara’ya dair gelir ve yaşam istatistiklerini kısaca özetlemeye çalıştım: (Daha önceki yazılarda belirttiğim gibi maalesef TÜİK il bazlı veri paylaşımında ihtiyaca yönelik bir şekilde kamusal veri paylaşımı yapmıyor, bu da aslında TÜİK’in paylaştığı her il ya da alt bölge bazlı veriyi kıymetli kılıyor.

2020 verilerine göre tıpkı geçtiğimiz senelerde olduğu gibi yıllık ortalama eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert gelirinin en yüksek olduğu bölge 49 bin 239 TL ile İstanbul oldu. 2019’da İstanbul ile beraber gelir dağılımında en yüksek sınıfta olan Ankara ise 2020 yılında bir kademe düşerek İzmir ve Antalya, Isparta, Burdur bölgeleriyle aynı sınıfta yer aldı.

Bir ülke ya da kentte gelir dağılımının eşit dağılıp dağılmadığını anlamak için çeşitli metrikler kullanılmaktadır. Bu metrikler arasında en ünlü olanlar Gini Katsayısı (GK) ve P80/P20 oranıdır. Gini katsayısı 0 ile 1 arasında yer alan bir ölçüt. Bu ölçütün değerinin artması, yani 1’e yaklaşması gelir dağılımındaki eşitsizliğin arttığını ifade ederken azalması ya da 0’a yaklaşması gelir dağılımında eşitliğin arttığını gösteriyor. 

Kentimizin ve ülkemizin GK değerini son 4 yıl bazlı incelediğimizde artış ve azalış anlamında aynı hareketlere sahip olduğunu görüyoruz. Ankara’nın 2020 yılı için GK değerini 2019 yılı ile kıyasladığımızda ise maalesef GK değerimizde 0.029 puanlık bir artış yaşandığını görmekteyiz. Öte yandan ülkemizde de maalesef son senelerin en yüksek GK değerine ulaştığımızı söylemek mümkün. 

P80/P20 oranı ise bir bölgede yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun gelirinin en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun gelirine oranı şeklinde hesaplanıyor. Buna göre, bu oran küçüldükçe gelir eşitsizliği azalırken, büyüdükçe gelir eşitsizliği de büyüyor. Ankara ve Türkiye için bu ölçüyü incelediğimizde maalesef Gini Katsayısı ile benzer bir durum göze çarpıyor. 

Türkiye’de P80/P20 oranı bir önceki yıla kıyasla 0.6 puan artışla 8’e yükselirken kentimizde de 0.8’lik bir artışla 6.4’e yükselerek 2018 seviyesine geri geldi. Bir diğer deyişle son 4 senenin en yüksek P80/P20 oranına daha doğrusu son 4 sene içinde gelir dağılımındaki adaletin en düşük olduğu seviyeye geldiğimizi söylesek pek yanılmayız. 

Bu sonucu şu veri ile de destekleyebiliriz sanırım; kentte gelir dağılımında en düşük yüzde 20’lik kesimin yıllık geliri 2020 yılında yüzde 13 artışla 14 bin 35 TL’den 15 bin 888 TL’ye yükselirken, kentin gelir dağılımında en yüksek yüzde 20’lik kesimde ise yıllık artış yaklaşık yüzde 20 olarak yaşanmış. (2019: 61 bin 740 TL / 2020: 74 bin 22 TL)

Kent bazında incelemelerle devam edelim:

Kentteki yoksulluk sınırını incelediğimizde yıllık gelir olarak kentin yoksulluk sınırı 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde 13.88’lik artışla 15 bin 863 TL’ye yükseldi. Son 4 yıl içindeki trend incelediğinde maalesef kentin yoksulluk sınırının her geçen yıl daha da yükseldiğini görüyoruz. 

Kentin yoksulluk sınırında yaşanan bu artışın yansımasını bizler çevremizde daha fazla sayıda arkadaşımızın, dostumuzun, komşumuzun yoksulluk sarmalına girmesi şeklinde tecrübe ediyoruz ne yazık ki. 2020 yılında kentimizdeki yoksul nüfus sayısı bir önceki yıla göre 20 bin artarken, yoksulluk oranı da yüzde 0.02 artış göstererek yüzde 9.9’a yükseldi. 

Resmi verilere göre 2020 yılında kentimizdeki gelir ve yaşam koşullarının maalesef bir önceki yılın gerisinde kaldığını söylemek mümkün. Uzak bir hayal gibi görünse de gelirin eşit dağıldığı, yoksulluğun olmadığı mutlu bir kentte yaşamak ümidi ile şimdiden tüm kentlilere iyi bayramlar.

Ankara’da yoksulluk sınırı (TL)
Ankara’da yoksul nüfus sayısı
Ankara’da yoksul nüfus oranı

Obezite Raporu

Kalori saymak ve obez olan kişileri sürekli ‘iradesiz’ olmakla suçlamak oldukça indirgeyici ve yanlış bir bakış açısı. Senelerdir halk sağlığı hedeflerinde, kalori saymak üzerinden planlar yapılan obezite salgını arkasındaki nedenler de çok daha karmaşıktır. Son 30 yılda obezite oranın yüzde 50’den fazla artması, değişen yaşam şekillerine ve teknolojiye ayak uyduramayan bedenlerimizin anormal bir duruma karşı verdiği normal bir tepki aslında. 

Obezite konusu konuşulurken her zaman bireyler üzerinden çaba gerektiren konular vurgulanıyor. Ancak obeziteyle mücadelede bireyin yapacaklarının yanı sıra toplumsal müdahaleler de gerekiyor. Bir sinir bilim uzmanının söylediği gibi obeziteyi önlemenin en iyi yolu kişiler kilo almaya başlamadan kilolarını dengede tutabilecekleri müdahalelelerde bulunmak çünkü kilo alan bireylerin sonrasında kilo vermeleri fizyolojik açıdan oldukça zorlu bir süreç. 

Türkiye’deki 0-18 yaş arası 4 çocuktan 1’i hafif kilolu veya şişman. Sayılara baktığımızda ürpertici dursa da sürekli önerilen çözümler sonuç vermiyor. Çocuklara diyet yaptırmak yerine onları aktif olabilecekleri bir spor alanına yönlendirmek ve aktivite alanlarını arttırmak, okullarda ve evde sağlıklı gıdalara erişimlerini sağlamak çözümün temelini oluşturmalı. Çocukların masa başında uzun süre oturmaması, gün içerisinde minimum 3 saat hareket etmesi ve her gün güneş görmesi gerektiği okullarda velilere anlatılmalı. 

Obezite nedir?

Prokaryotlardan memelilere kadar tüm organizmalar, besin bulunabilirliğiyle ilgili dengesizliğin üstesinden gelmek için yağ depolama mekanizmaları geliştirmiştir. Ancak obezite bu yağ mekanizmasının çok daha ötesinde. Obeziteyi genel olarak, “Vücudun ihtiyacı olan enerji dengesinin düzenlenmesi ve yağ depolarının oluşmasında etkili olan biyolojik etmenler (epigenetik \genetik) ile çevresel etmenlerin (davranışsal, sosyal etmenler, kronik stres) arasındaki etkileşim sonucu meydana gelmesi” olarak tanımlayabiliriz. 

Obezitenin nedenleriyle ve çözümleriyle ilgili gelişmiş ve gelişmemiş her ülke kafa yoruyor. İngiltere’de obezitenin haritalanması yapıldı ve bu haritayı hazırlayan bilim insanları, obeziteye neden olabilecek durumları 8 ana kategoriye ayırdılar. Fakat bu ana nedenleri oluşturan 110 tane alt neden bulunuyor.

Bu ana başlıklar; bireysel ve sosyal psikoloji, gıda üretimi ve tüketimi, insanlık fizyolojisi ve bireysel fizyoloji, bireysel fiziksel aktivite paterni ve fiziksel aktivite için çevresel ortam.

Kalori saymanın ötesinde ana nedenlerle ilgili eylem planlarına ihtiyaç var

Şu ana kadar halk sağlığı eylem planlarında sadece kişinin günlük aldığı kalori miktarını azaltmaya yönelik müdahaleler geliştirildi ancak kalori saymanın ötesinde diğer ana nedenlerle ilgili geniş kapsamlı eylem planlarına ihtiyaç var.

Yukarıdaki 8 ana başlığın alt etmenlerine baktığımızda bu ana etmenleri etkileyen medya, sosyal durum, psikolojik etmenler, ekonomik durum, gıdanın durumu, fiziksel aktivite , toplumsal altyapı, gelişimsel, biyolojik ve medikal. 

Türkiye’de gün geçtikçe artan obezitenin sorumluluğu sanki sadece bireylerdeymiş gibi düşünülüyor. Ancak obeziteyle mücadelede en büyük görev, gıda kaynaklarına ulaşım konusunda fırsat eşitliği yani ekonomik olarak sağlıklı gıdaya erişim hakkının olması. Bunun yanında belediyelerin halk için fiziksel aktiviteye teşvik amaçlı yönlendirme ve özendirmeler yapması gerekli.

Son zamanlarda Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin açıkladığı “Sağlıklı adımlar, Sağlıklı Başkent” projesi bu anlamda atılmış oldukça önemli bir adım. Sağlık refahının yükselmesi için kişinin sosyal bir canlı olduğunu unutmadan kişilerin birlikte hareket etmeye teşvik edilmesi ve gerekirse psikolog ve diyetisyenden yardım alması sağlanmalı. 

Halk sağlığını neden tehtid ediyor ve neden pandemi olarak ilan edildi?

Birçok kronik hastalığa yatkınlık oluşturması ve yaşam süresini 10-14 sene kısaltması nedeniyle artan obezite insidansı insan ırkının karşı karşıya olduğu en büyük problemlerden biri. 2025 yılına kadar, dünya erkek nüfusunun yüzde 18’i ve kadınların yüzde 21’i obez olaca. Bu nedenle dünya genelinde savaşılması gereken pandemi olarak ilan edildi. Türkiye’de kadınların obezite oranı yüzde 41, erkeklerin ise yüzde 20.5. Türkiye toplamında ise yüzde 30,3. Dünya’da obezitenin tedavisine en fazla bütçeyi ABD ayırırken, Türkiye bu sıralamada 10. sırada yer alıyor. Ancak tedaviye ayrılan bu bütçeden daha fazlası obeziteyi önleme çalışmalarına ayrılması gerekiyor. Sosyal alanların artması ve kişilerin refah içinde yaşayabilecekleri ortam oluşturulması sağlık harcamalarını da azaltacaktır. 

Meclis’in Önerileri Neler?

TBMM’nin Sağlık Bakanlığı’na önerileri ise ilkokuldan liseye kadar kilo takibinin yapılması, okullarda sağlıklı yemeklerin verilmesi, okulların bahçelerinin çocuklara tatilde de açılması. Dizilerde spor yapan karakterlere yer verilmesi ve kişilerin spora teşvik edilmesi.

TBMM Obezite ile Mücadele Alt Komisyonu, bariatrik cerrahinin bilimsel temelli olarak sınırlarının net bir şekilde çizilmesi gerektiği de vurguluyor. Yanlış uygulama yapılmasının önüne geçilmek isteniyor.

Ancak bu raporda eksik olan en önemli konu kişilerin doğru bilgiye ulaşımdaki engeller. Televizyonlarda yayınlanan gündüz kuşağı programlarında beslenme ile ilgili yanlış bilgilerin verilmesi halk sağılığını olumsuz etkiliyor. ‘Ek takviye’ adı altında satılan zayıflama ürünlerine denetim getirilerek yasaklanması gündeme alınmalı.

Raporun kapsamından da anlaşılacağı gibi 2.5 yılda hazırlanan raporun dar bir çerçevede olması önleyici olması açısından oldukça yetersiz. Obezitenin prevelansının azalması için daha radikal çözümlere ihtiyaç var!

Kaynak:

https://assets.publishing.service.gov.uk/government/uploads/system/uploads/attachment_data/file/295153/07-1177-obesity-system-atlas.pdf

https://hsgm.saglik.gov.tr/tr/obezite/turkiyede-obezitenin-gorulme-sikligi.html

https://www.ankara.bel.tr/duyurular/saglikli-adimlar-saglikli-baskent?web=1