Blog

Ayrancı Semt Meclisi’nin kapsayıcılığı

Yazar Hakkında

alinecatikocak@gmail.com |  + Yazarın diğer yazıları

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Ayrancı’nın da semt meclisi kuruluyor. Aslında pandemi öncesinde geniş katılımlı bir toplantı yapılmış ve Çankaya Kent Konseyi Başkanı Mustafa Coşar semt meclislerinin ne olduğunu burada herkese ifade etmişti. Başka konuşmalarda yapıldı ve semt sakinleri tarafından, muhtarlar tarafından bir katılım iradesi ortaya konuldu.

Araya pandemi yasakları, sokağa çıkma kısıtlamaları, toplantı kısıtlamaları girdi. Dolayısıyla semt meclisi kuruluşu ertelendi, bugünlere kaldı. Şimdi semt meclisi oluşumu için bir hareketliliğin olduğunu görüyoruz. Toplantılar, buluşmalar, tanışmalar oluyor. Olmasından daha doğal birşey yok.

Ayrancı’nın bir konuşma, müzakere ve iletişim geleneği zaten var. Muhtarlarımızın hepsi bunun odağı oldular. Her türlü iletişime açık bir süreç işlettiler. Semt meclisinde bu daha da artarak sürecek, bunu görüyoruz, bekliyoruz.

Ayrancı semt meclisimiz, içerdiği 5 mahalle ve yaklaşık 50 bin nüfusu kapsayacak, kucaklayacak, semtin etkinliğini ve çeşitliliğini yansıtacak bir içerikte oluşacaktır. İçerisinden daha az sayıda kişinin görev almasıyla bir yönetim oluşacak ama meclis herkesin katılımına açık olacak, çalışmalarını açık olarak yürütecek.

Bunun için Çankaya Kent Konsey yönetimi bir çalışma ortaya koydu; üniversite öğrencilerinden oluşan gönüllü bir grup mahallelerde anket çalışması yapıyorlar, semt meclisinin kuruluş süreciyle ilgili toplantılara katılıyorlar, toplantı tutanaklarını tutuyorlar. Yani bütün süreç akademik bir kayıt altına alınıyor. Konsey yönetiminde değerli akademisyen hocalarımız var, onlar bu çalışmanın danışmanlığını yapacaklar. Sürecin sonunda bir araştırma raporu olarak yayınlanacak. Doğrularıyla, eksikleriyle diğer süreçlere yol gösterici olacak.

Çankaya Kent Konseyi başkanı Mustafa Coşar genel kurul konuşmasının önemli bir bölümünü kent konseyinin ne olacağı üzerine değil “ne olmayacağı” üzerine kurmuştu. Şimdi bu anlayışı kent konseyini yönetimine taşıdı, orasını bir kavga yeri olmaktan uzak tutarak, katılımcı ve açık bir iletişimle yönetiyor. Biz de bunu görerek çalışmalara destek oluyoruz, içinde yer alıyoruz.

Aynı tutumu Ayrancı Semt Meclisi’nde sürdürmek kararlılığındayız.

-Ayrancı Semt Meclisi çalışmalarını yaparken sekter tavırlardan uzak kalacak. 

-Burasını bir Whatsupp grubu haline getirmeyecek. 

-Semti sahte Facebook hesabından yönetmeyecek. 

-Çankaya Kent Konseyi’nin çalışma anlayışını ve programını yok etmeye, onun yerine başka bir anlayışı zorlamaya kalkmayacak. 

-Bu zemini rövanş zemini olarak görmeyecek. 

-Diğer semt meclislerinin çalışmalarıyla oluşmuş olan iklime zarar vermeyecek.

-“Ben olmazsam, olmaz” tutumu sergilemeyecek.

Kapsayıcı olacak, kucaklayacak, her kesimin sesi olacak. En önemlisi kavgadan uzak duracak, semti bölmeyecek, dedikoduyu, kötü dili, ayrıştırmayı buradan uzak tutacak.

Sorunları çözmeye aday olacak, her kesimle iletişimi sürdürecek, ihtiyaçları giderecek, başarılı olacak, iş yapacak, iş yapacak, iş yapacak…

Ayrancı Semt Meclisi kuruluşu için ‘merhaba’ niyetine notlar

Yazıya kent konseyleri ve Çankaya Kent Konseyi’nden özet de olsa bahsederek başlamak isterim. Kent konseyleri; 1992 yılında Birleşmiş Milletler Rio Yeryüzü Zirvesi’nde 21. yüzyıl gündemini belirleyen ‘Gündem 21’ başlıklı bir eylem planının kabul edilmesiyle hayata geçti.

Yerel Gündem 21 Eylem Planı’nın 28. bölümü, “yerel yönetimlerin öncülüğünde, sivil toplumun ve diğer ortakların, birlikte kendi sorunlarını ve önceliklerini belirleyerek, kentleri için çalışmalarını”önermekte.

Ülkemizde de 3 Temmuz 2005 tarihli ve 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76.maddesine dayanılarak Kent Konseyleri Yönetmeliği hazırlandı. Yönetmelik 13 Temmuz 2005 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Madde 76– Belediyeler, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların, noterlerin varsa üniversitelerin, ilgili sivil toplum örgütlerinin, siyasi partilerin, kamu kurum ve kuruluşlarının ve mahalle muhtarlarının temsilcileri ile diğer ilgililerin katılımıyla oluşan kent konseyinin faaliyetlerinin etkili ve verimli yürütülmesi konusunda yardım ve destek sağlar.

Kent konseyinde oluşturulan görüşler belediye meclisinin ilk toplantısında gündeme alınarak değerlendirilir. Kent konseyinin çalışma usul ve esasları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca hazırlanacak yönetmelikle belirlenir.

Çankaya Kent Konseyi de 13 Ekim 2009 tarihinde gerçekleştirdiği ilk genel kurulunun ardından çalışmalarına başladı. Kent konseyleri yönetmeliği kent konseylerine kadın ve gençlik meclisini kurmayı zorunlu kılıyor (madde 4/c). Yine yönetmelik konseyin organlarını işaret ettiği kısımda da meclisleri konseyin ana organlarından biri olarak belirtiyor (madde 9/c).

Çankaya Kent Konseyi kadın, engelli, gençlik meclislerinin yanı sıra semt meclisleri ile Çankaya’da tüm komşularımızla iletişimi ve hep birlikte yürümeyi önüne koyuyor. 123 mahalleden oluşan Çankaya’da, sosyolojik özellikleri ve bölgesel yakınlıkları gözetilerek mahallelerimizin bir araya gelmesiyle ‘semt meclisleri’ kurulmakta. Şu ana kadar kurulmuş ve toplam olarak 49 mahalleyi kapsayan semt meclisleri ise şunlar:

Çayyolu Semt Meclisi; Çayyolu, Ümit, A.Taner Kışlalı, Koru, Mutlukent, Yaşamkent, Dodurga, Alacaatlı, Konutkent mahalleleri. Kırkonaklar Semt Meclisi; Kırkkonaklar, Aşıkpaşa, Boztepe, Bademlidere, Aşağı İmrahor, Orta İmrahor, Yakup Abdal mahalleleri.

Seyranbağları Semt Meclisi; Seyranbağları, Umut, Mimar Sinan, Zafertepe, Tınaztepe, Esatoğlu, Göktürk, Doğuş, Metin Oktay, Muhsin Ertuğrul, Murat, Yüzüncü Yıl, Bayraktar, Bağcılar mahalleleri. 

Sokullu Semt Meclisi; Sokullu Mehmet Paşa, Harbiye, İlkadım, Aydınlar, Şehit Cevdet Özdemir, Öveçler mahalleleri. 

Üniversiteler Semt Meclisi; Üniversiteler, Mustafa Kemal, Söğütözü, Beytepe mahalleleri.

100. Yıl Semt Meclisi; Çiğdem, Çukurambar, İşçi Blokları, Kızılırmak mahalleleri.

İncesu Semt Meclisi; İncesu, Zafertepe, Arka Topraklık, Dilekler, İleri mahalleleri.

Ayrancı Semt Meclisi kuruluş çalışmaları

Çankaya Kent Konseyi 2021-2024 dönemi hedeflerinde tüm mahalleleri kapsayacak biçimde çalışmalarını sürdürme kararı aldı. Remzi Oğuz Arık, Güvenevler, Aziziye, Ayrancı, Güzeltepe mahallelerini de kapsayan semt meclisi bu dönem için kurulması kararlaştırılan ilk meclisimiz olacak. ‘Ayrancı Semt Meclisi’ kuruluş çalışmaları hazırlık süreci açısından belirli bir birikimi taşıyor. Daha önce de Ayrancım Gazetesi benimle söyleşi yaptığında Ayrancı “Ankara’nın kadim semtidir” demiştim. Entelektüel birikimi, sosyal yapısı ve öteki olana hoş görülü yaşam kültürü ile Ankara’ya kattıkları hem tarihsel hem de güncel. Ayrancı Semt Meclisi çalışmalarına tüm komşularımızın katkı koyacağına inanıyorum, ‘Merhaba!’

Tarihe direnen Ayrancı’nın son bağ evlerinden: Mıhçıoğlu bağ evi

Bu sayımızda size Aziziye Mahallesi Güvenlik Caddesi Andrey Karlov Sokak No: 20 adresinde bulunan Mıhçıoğlu Bağevi’ni anlatacağım.

Şimdi Dafne Restoran’ın kullandığı bu mülk içinde bulunan tarihi Ankara evi ve 3.5 dönümlük asırlık çam ağaçları ve sayısız meyve ağaçları bulunan bahçesi ile Ankara’nın merkezinde benzeri olmayan nadide bir vaha gibi.

Mıhcıoğlu Bağevi

Ankara’nın sayfiyesi Ayrancı bağları

Ankara’nın köklü ailelerinde ve eşrafında bağ evi geleneğinin olduğunu biliyoruz. Kaledeki evlerinden yazın gelmesiyle önceleri at arabalarıyla, sonraları kamyonlara doluşarak taşınılan bağ evlerinde havaların soğumasına kadar kalınır, tüm kış hazırlıkları bağ evlerinde görülürmüş.

1970’li yılların sonuna doğru Ankara’da bir söz yayılmaya başlamış, “bağ evini müteahhitte verip yerine apartman yaptırmak için bu son şansın, koruma kurulu kararı çıkınca artık evine dokunamazsın”. Bu kurul kararı ne zaman çıktı bulamadım ama Ayrancı bağ evlerinden sadece 4 tanesi bu furyaya katılmadı. Börekçi ailesine ait bir, Kınacı ailesine ait iki ve Mıhçıoğlu ailesine ait bir bağ evi. 

Ayrancı’da varlığını sürdüren 4 bağ evinden biri: Mıhcıoğlu bağ evi

Belediye tarafından restorasyonu onaylanan Şakir Kınacı’ya ait bağ evine daha önceki sayımızda yer vermiştik. Bahçesindeki süs havuzunun başında dedesi ile kahve içen Atatürk’ün anısına saygısından babasının bağ evinin yıkılmasına karşı çıktığını yazmıştık. 

Mıhçıoğlu ailesine ait bağ evinin korunmasının nedeni büyükbaba Halit Ferit Mıhçıoğlu’nun bu evi oğlu Dr. Ahmet Kazım Mıhçıoğlu’na bırakması olmuş.

Halit Ferit – Necibe Mıhçıoğlu çiftinin ikisi kız üçü erkek beş çocukları vardır. Ahmet Kazım Mıhçıoğlu, ailenin dördüncü çocuğu olarak 1907 yılında Ankara’da doğmuş. 1928 yılında Yüksek Orman Mektebi’nden birinci dereceyle mezun olmuş.

Mezuniyetinden hemen sonra İstanbul Belgrad Ormanı fen memuru olarak çalışma hayatına başlamış. 1931 yılında staj yapmak üzere bakanlık tarafından Almanya’ya gönderilmiş. Almanya’da Freiburg Üniversitesi’nde ormancılık tahsili görüp ve 1937’de doktora eğitimini iyi derece ile tamamlayarak yurda dönmüş.

Türkiye’ye döndükten sonra ilk olarak Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne, daha sonra Ankara Orman Fidan Müdürlüğü’ne tayin edilmiş. 1965 yılında kendi isteği ile emekliye ayrılmış.

Çocuğu olmayan Kazım Mıhçıoğlu, Hasanoğlan’da 60 dönümlük bir arazide, kendi eliyle çubuktan yetiştirdiği kavaklığı ‘Mıhçıoğlu Ormanı’ olarak bağışlamış ve Elmadağ ilçesinde okulu olmayan bir köye okul ve çeşme yapılmasını vasiyet etmiş. 

Okul hâlâ Hasanoğlan’da Dr. Ahmet Kazım Mıhçıoğlu İlkokulu adıyla eğitim vermeye devam etmekte.

Dr. Ahmet Kazım Mıhçıoğlu Ankara Kulübü’nün kuruluşunda da bulunmuş ve 1947-1951, 1956-1964 ve 1967-1968 tarihleri arasında başkanlığını yapmış. 04.11.1987 tarihinde vefat eden Dr. Ahmet Kazım Mıhçıoğlu Cebeci Asri Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedilmiş.

Garanti Bankası Anafartalar Caddesi’nde kuruluyor

Ankara’nın köklü ailelerinden olan Mıhçıoğlu ailesinin büyük oğlu Halil Naci Mıhçıoğlu ve arkadaşı Mahmut Nedim İrengün,Garanti Bankası’nın ‘kurucuları’ arasında isimleri geçiyor. Bugün hayatta değiller. 1946 yılının Ankara’sında banka kuracak kadar ‘girişimci’ olan İrengün ve Mıhçıoğlu, o dönemde en yakın arkadaşları Vehbi Koç’un İkinci Dünya Savaşı sonrası, şirketlerin likiditeye ihtiyaç duyduğunu keşfederek bu işe soyunuyor, İrengün ve Mıhçıoğlu bu kararlarını Vehbi Koç’a açıyorlar. ‘Olur’ yanıtı alınca da Ankara Anafartalar Caddesi’nde daha önce kağıt deposu olarak kullanılan 300 metrekarelik mekanda, 1 şube ve 25 personelle işe başlıyorlar. Bankanın adını da ‘Garanti’ olarak tescil ediyorlar.

Sanayinin ve ticaretin kalbinin aslında İstanbul’da attığını fark ederek 1950 yılında genel merkezi Ankara’dan İstanbul’a taşıyorlar, ardından peş peşe açtıkları şubelerle, pek çok banka batıp çıkarken, onlar orta ölçekli bir banka yaratıyorlar.

TBMM’de 7. dönem milletvekilliği de yapan Halit Naci Bey 30.09.1986 tarihinde vefat etti. 

Erhan Mıhçıoğlu

Mıhçıoğlu ailesi Ayrancı’da yaşamaya devam ediyor

Kazım Mıhçıoğlu’nun küçük erkek kardeşi Mehdi Mıhçıoğlu’nun oğlu Erhan Mıhçıoğlu ile telefon ile görüşme yapma imkanımız oldu. 

Erhan Bey halen Ayrancı Dedekorkut Sokağı’nda aileye ait apartmanda yaşıyor. Kimya mühendisi olan uzun yıllar döküm sanayi ile uğraşan Erhan Bey artık emekli olmuş, eşinin vefatı ve pandemi nedeniyle çoğunlukla Datça’da bulunuyor. Ankara’ya döndüğünde Ayrancı’nın eski günlerine dair uzun bir sohbet sözü aldığımız Erhan Bey, 1951 yılında babasının yaptırdığı Meneviş ile Güven Sokağı’nın (şimdiki Kuveyt Caddesi) Ayrancı’nın ilk apartmanının, 1953 yılında bağ evinin tadilatı sırasında Şakir Kınacı’nın bağ evinde yatılı misafirliklerinin, Ayrancı’daki çocukluk gençlik günlerine ait anılarıyla bir parmak bal çaldı. Babası ve halaları ile ilgili anıları ve aile albümünden fotoğrafları Ankara’ya döndüğünde bizimle paylaşacak, bizlerde heyecanla bekliyoruz.

Mıhçıoğlu Bağevi
Mıhçıoğlu Bağevi

Bağ evinden Dafne Restoran’a…

Erhan Beyin telefonda ifadesi şöyleydi; “Büyükbabamız Halit Ferit Mıhçıoğlu, Kazım Amcam Orman mühendisi diye bağ bahçe işlerinden anlayacağını düşündüğü için Ayrancı’daki bağ evini ve Elmadağ – Hasanoğlan’da bulunan araziyi kendisine bırakmıştı. Amcam çocuğu olmadığı için bağ evini Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağışladı. Daha sonra farklı firmalar burayı kiralayarak Ankaralılara hizmet vermeye başladı.

Mıhçıoğlu ailesinin varlığından habersiz olarak benim ve arkadaşlarımın da gittiği, kiracılarının işlettiği hatırladığım ilk mekan Park Klüp’tür. Seksenli yıllarda ilk açıldığında, garden partileri, tenis kortları ile herkesin şık şıkıdım giyinip, akşam üstleri kokteyl içtiği, geceleri müzik dinleyip dans ettiği eski Türk filmlerindeki gibi bir kulüptü.

Sonra şimdilerde Safiye Soyman ile televizyonlarda gördüğümüz Faik Öztürk ve ortağı kiralayarak Beyler Konağı isimli (bu eril isimli mekan zamanın ruhundan uzaktı) kebapçı, meyhane karışımı bir mekan açtılar. 90’larda eller havaya furyası başlayınca Faik Öztürk ortağından ayrılarak Filistin Caddesi’nde Dedikodulu Meyhane’yi açınca, ortağı işe devam etmedi ve mekan şimdiki kiracı Dafne Restoran’a devredildi. 

Ayrancı’nın bu eski bağ evi yılların izini Dafne Restoran adıyla yaklaşık 30 yıldır bu adreste bizimle paylaşmaya devam ediyor.

Mıhçıoğlu Bağevi

Gençler Ayrancı için ne düşünüyor?

Gençler Ayrancı’yı yaşam tarzına saygılı, güvenli, dayanışma kültürünün etkili olduğu bir semt olarak tanımlarken, kiralardaki orantısız artış konusundaki endişelerini de dile getiriyor. Mikrofonu uzattığımız mahallenin gençlerinden Ayrancı’ya dair aldığımız düşünceler şöyle:

“Sevginin ne olduğunu öğreten mahalle”

İrem Nur Şengün, 21 yaşında

Ayrancı ahalisi, içinde bulunan kişilere yardımlaşmanın, öğrenciyi unutmamanın, hayvana sevginin ne olduğunu samimi bir mahalle tadında öğretiyor. Ben de gençliğini Ayrancı’da geçiren bir öğrenci olarak hayvanların başını okşamadan geçmemeyi mahalledeki büyüklerimden öğrendim. Ara sokaklarında gece, gündüz rahat yürüyebilmenin tadını aldığımdan burayı bırakabileceğimi sanmıyorum.

“Ayrancı’da yaşam tarzınız, giyim kuşamınız, yediğiniz içtiğiniz genellikle sorgulanmaz”

Sevi Gizem Zeybek, 27 yaşında

Ayrancı çalışma hayatına adım atan birçok yeni mezun gencin tercih ettiği bir semt. Bu semti avantajlı kılan temel nokta merkezi konumuna rağmen sakin bir mahalle yaşantısına sahip olması sanırım. Hem ulaşım kolaylığı sağlıyor; işinize, okulunuza yürüyerek ya da toplu taşıma kullanarak gidebiliyorsunuz. Hem de iş çıkışında evinizde, ya da size yakın mekanlarda/parklarda günün stresini atabiliyorsunuz. Bir diğer önemli nokta ise mahalle sakinlerinin genellikle özgürlükçü, seküler yaşam tarzına sahip insanlardan oluşması. Ayrancı’da yaşam tarzınız, giyim kuşamınız, yediğiniz içtiğiniz genellikle sorgulanmaz; kendinizi olduğunuz gibi kabul edilmiş ve güvende hissedebilirsiniz bu semtte (Türkiye gerçekliğinde ne kadar mümkünse tabi). Mahalledeki dayanışma ruhu da sizi içine çeker; Ayrancı Sakinleri, Kolektif Mutfak, Sol Kültür… Oturmuş bir düzen var mahallede ve yeni gelene kapıları her zaman açık. Son olarak iyi ki taşınmışım, umarım ayrılmak zorunda kalmam diyeyim ve kiralardaki orantısız artışın beraberinde getirdiği tehlikeye de göz kırpmış olayım.

“Ankara’nın saygı ve yardımlaşma açısından başkenti”

Recep Gürkaya, 26 yaşında

Ankara’da öğrenim hayatımın büyük bir kısmını Eryaman’da geçirmeme rağmen yeni bir iş bulduğumda ev kurmak için tercihim Ayrancı bölgesi oldu. Ayrancı bana göre Ankara’nın saygı ve yardımlaşma açısından başkenti. Merkeze yakın oluşu da cabası. Komşuluk ilişkilerinin de henüz yok olmadığı tek yer gibi. Taşınırken çoğu mutfak eşyamı ve diğer büyük eşyalarımı ücretsiz olarak bölgenin sosyal medya hesaplarından temin ettim. Yolda yürürken kimsenin kimseyi rahatsız ettiğini görmedim. Herkesin birbirine saygı duyduğunu ve en azından insan olarak önemsediğini gördüm. Civarımdaki tüm esnaflar daha ilk günden halimi hatırımı sordu ve de ertesi gün gittiğimde bana ismimle hitap etmelerine şahit oldum. Penceremden geceleri sokağı izlerken sokaktan geçen insanların birbirinden ne kadar farklı olduğu ama kimsenin de kimseyi rahatsız etmediğini gördüm. Sokak hayvanlarının da ne kadar mümkünse o kadar huzurlu oluşunu keşfettim. Ben belki de bu bölgeye yeni gelmiş olsam da çok kısa zamanda benim mahallem benim evim demeye ikna oldum.

“Rahat nefes alabileceğimiz semtlere bir örnek”

Miray Payaslı, 28 yaşında

4 senedir Ayrancı’da yaşıyorum. Ayrancı’dan önce Ankara’da iki üç semtte daha yaşadım. Seçtiğim yerlerin Ayrancı gibi sosyal ve kamusal alan açısından daha demokrat ve özgür bir ortamın olmasına dikkat ediyorum. İktidarın esasen tüm ülkeye yansıttığı karanlık politikaların özellikle yaşam biçimlerimize etkisi direkt olduğundan yaşamak için seçtiğimiz semtleri bu koşullara bağlı kalarak seçmek zorunda bırakılıyoruz. Ayrancı da hem sosyal hem insan ilişkileri bakımından benim gözlemleyebildiğim kadarıyla mesafe ve saygı dengesini kurabilmiş bir semt. Sokak aralarında butik kafeleriyle, küçük sahaflarıyla, Adile Naşit Parkı’ndan Cemal Süreya Parkı’na kadar hayatımızda yer etmiş, yüzümüzü güldüren güzel isimli çocuk parklarıyla ve mahallelinin yani bizlerin rahatça bir selam verip oturabileceğimiz kültür evleriyle Ayrancı Mahallesi öğrencilerin, gençlerin, çocukların yani aslında hepimizin biraz daha rahat nefes alabileceği semtlere bir örnek olarak gösterilebilir, diyebilirim.

“Güvenliği, insan profili ve konumu”

Cansu Kabadayı, 26 yaşında

Severek oturduğum Ayrancı’nın benim için en önemli özellikleri güvenliği, insan profili ve konumu. Güvenli olduğunu hissediyorum ve bunun en önemli nedeninin burada yaşayan diğer insanlardan kaynaklandığını düşünüyorum. Ayrancı’da aile ve yaşlı kesimin ağırlıklı olarak yaşamasıyla birlikte genç nüfusun da olması Ayrancı’yı sevmemde bir diğer etken. Sosyal imkânlarının iyi olması, market-fırın vb yerlerin yakın olması; eşofman ve spor ayakkabınızı giyip rahatça dışarı çıkıp dolaşabileceğiniz bir alanınızın olması da oldukça keyif verici benim için. Konum olarak da Ankara’nın oldukça merkezi bir bölgesinde yer alıyor, bu da oldukça önemli bir avantaj. Umarım bu düzgün, keyifli ve rahat yapısı bozulmaz ve gelişerek devam eder. 

“Hem okuyorum hem bir kafede çalışıyorum”

Ali Eren, 24 yaşında

Ben 3 yıldır Ayrancı’da oturuyorum. Daha önce okul yurdunda kalıyorum. Ablamla birlikte bu semti tercih ettik. Yüzüncüyıl’da kalmak istemedim okul yakın olduğu halde çünkü orası mahalleden çok öğrencilerin geçici olarak kaldığı bir semte benziyor. Karavan parkı gibi diyebiliriz. Yaşadığım yerle okuduğum yerin farklı olmasını tercih ettim. Ayrancı merkeze çok yakın. Ayrıca istediğin şeyleri bulabiliyorsun, oturmuş bir yer. Burada bir kafede çalışıyorum öte yandan. İstanbul’un eski Cihangir’i gibi tanımlayabilirim burayı.

“Gece geç saatlerde mahalleme geldiğimde evime gelmiş gibi hissediyorum”

Hatice Yapar, 28 yaşında

Ayrancı’da oturmayı tek bir kelime ile anlatmam gerekseydi bu güven olurdu sanırım. Her gün yürüdüğüm sokakta hep karşılaştığım ama hiç tanımadığım insanlarla selamlaşmayı, bir kadın olarak gece geç saatlerde evime dönerken mahalleme geldiğimde evime gelmiş gibi hissetmeyi, komşularımla yakın ilişki içinde olmayı, mahallenin hem çok sakin hem de çok canlı olmasını ve bütün bunların bana yaşattığı güven hissini seviyorum.

Daha iyi bir yaşam için: Katılım

Yazar Hakkında

1989-1993 yılları arasında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptınız, bugün konuştuğumuz pek çok şeyin sizin döneminizde hayata geçmiş örnekleri var. Bu deneyimlerin üzerinden yaklaşık 30 yıllık bir süre geçmiş. Şimdi değerlendirecek olursak, sizin döneminizdeki katılım anlayışınızı nasıl tarif edersiniz?

Murat Karayalçın

Bizim katılım platformumuz “Ankara Kurultayı” idi. Genç yaşlı, cinsiyet ayrımı yapmadan hemşerilerin katılımını üç alanda önemsiyordum; bütçeye katılım, planlara katılım ve projeye katılım.

Bu Ankara Kurultayı şöyle örgütlendi; birincisi bir temsil yapısı vardı. Temsil edilen insanlar oraya gönderecekleri kişiye delege olma yetkisi veriyordu. Bunu dikkate alarak Ankara’daki bütün sivil toplum örgütlerine bir mektup yazdım. Onları davet ettim, ‘temsilci, delege gönderin’ dedim. Bunların içinde hem bilinen sivil toplum örgütleri vardı, yani TMMOB, sendikalar, ticaret odaları gibi hem de Ankara’da oldukça yaygın olan hemşeri dernekleri vardı.

Bir de hiçbir sivil toplum örgütüne üye olmayan ama bu kurultaya katılmak isteyenler de olabilir diye düşünerek billboardlar hazırladık. Katılmak isteyenler gelip kayıt yaptıracaktı. Gelenin girebildiği değil, kayıt yaptırılarak delege kartı alarak kurultaya girdiler.

Kurultayın üç amacı vardı; bütçenin görüşülmesi, belediyenin hazırladığı imar planlarının müzakere edilmesi ve projelere katılım.

“Dikmen Vadisi Projesi katılımın da ötesinde bir ortaklaşmadır”

Biz projelere katılımı ayrı tuttuk. Her proje kendi özelinde ele alındı. Mesela Dikmen, Batıkent, İvedik Organize Sanayi Bölgesi projesi gibi. Biz bu projelerden olumlu-olumsuz etkilenecek Ankaralılarla bir ortaklık platformu oluşturduk. Yani Batıkent’in 55 bin sabit toplumsal tabanı var, bu konut sayısı. Bu konutlarda oturmak isteyen insanların üyesi oldukları kooperatifleri esas aldık. Dikmen projesinde 2 bin gecekondu vardı. Onlara kooperatif kurdurduk. Dönüşüm kooperatifi dediğimiz kooperatiflerdi. Hacı Bayram’da kaldıracağımız 170 dükkan vardı, bunlara kooperatif kurdurmadık ama temsilci seçtirdik. İvedik Organize Sanayi Bölgesi’nde ise kooperatifler vardı. Orada da kooperatiflerle çalıştık yani kimi zaman kooperatiflerle kimi zaman bu projelerden etkilenecek kişilerin seçtikleri temsilcilerle çalıştık. Aynı zamanda belediye görevlileriyle bir araya geldiler ve bu projelerin karar kurulunu oluşturdular. Örneğin Dikmen’de 5 tane kooperatif temsilcisi vardı. Ben de 5 belediye görevlisi tayin ettim, 10 kişi, ben de başlarındaydım, 11 kişi Dikmen Vadisi Projesi karar kurulunu oluşturdu. Bu Türkiye’de ilk defa yapılıyordu ve bu tamamen sosyal demokrat, sol bir çözüm. Bu 10 kişi Dikmen Vadisi Projesi için alınması gereken bütün kararları birlikte aldılar, birlikte imzaladılar ve ben bu kararları belediyeye talimatım olarak verdim. Aynı zamanda projeyi birlikte izleyip denetlediler. Bu olağanüstü bir modeldir. Yani katılım da değil bu ortaklaşmadır. Katılımın da ötesindedir.

Tekrar Ankara Kurultayı’na bakacak olursak iki konu öne çıkmıştır; bütçe ve imar planları. Ankara Kurultayı’nı Ekim ayında toplamıştık. 13 Ekim Ankara’nın başkent olduğu hafta Ankara Kurultayı haftasıydı. Hem delegelerle birlikte olduk hem de 13 Ekim’i kutladık. Burada bütçe taslağını kurultaya sundum. Büyükşehir belediyesinin meclis üyeleri de kurultayın doğal üyesiydi.

“Hem Ankara hem de İstanbul için işe yarayacak bir modeldir”

Aslında bu hem Ekrem İmamoğlu hem Mansur Yavaş için işe yarayacak bir model. O zaman biz belediye meclisinde de çoğunluktaydık. Şimdi Ankara ve İstanbul’da çoğunlukta değiliz. Onun için belediye meclisi üyelerini belediye başkanının kendi ağırlığını taşıyan bir platforma çekip hemşerileri ile bütünleştiği o platformda baskı yapmak işe yarar bir yöntemdir. Bu modelde bütçeyi Ankaralılar tartışmış oluyor. Bu bütçenin bir provasıydı. Aynı zamanda imar planları da orada tartışmaya açılıyordu. İmar kararları belediye meclisinde kabul edildikten sonra bu kararlar kamu yararı oluyor ve bu müthiş bir güç. Kurultay dilediği komisyonları kurabiliyordu. Gecekonduların Ankarası, Gençlerin Ankarası, Kadınların Ankarası gibi komisyonlar kuruldu. Doğrusu bu komisyonlar söylemde güçlü ancak pratik olarak pek başarılı değildi. Pratik olan bütçe ve imar planlarına ilişkin çalışmalardı.

Belediyecilik anlayışınız içinde gençlerinin yerinin ayrı olduğunu biliyoruz. Gençlere ilişkin Ankara Kurultayı’nda ne gibi çalışmalar yapıldı? Beklentileriniz nelerdi?

“Kaliteli kent hizmetinin yaygınlaştırılması, gençlere ve tüm kent yoksullarına sunulabilmesi” sosyal demokrat belediyeciliğin özüdür. Aslında bu bir paylaşım. Dikmen projesinde iki tane yüksek kule arasında da köprü vardır. Bu köprüye ‘Gençlik Köprüsü’ ya da ‘Kültür Köprüsü’ denmektedir. Bu alan tümüyle gençlere ayrılmıştı. Gençler burada müzik dinleyebilecekleri, kitap okuyabilecekleri, oyun oynayabilecekleri, sohbet edebilecekleri bir takım büyük mekanlara sahip olmuşlardı. Bu aslında müzik kitaplığı, bilardo, satranç demek. Bir genç gelsin orda tostunu yesin, çayını içsin, tüm gününü kaliteli bir şekilde ucuza geçirsin. Gençlerin zevkle gidebilecekleri alanların yaratılması projesiydi.

“Her eğitim yılının başında üniversitelere gittim gençleri Ankara’nın yönetimine davet ettim”

Ben belediye başkanı olarak her eğitim yılının başında üniversitelere gittim. Hepsinde de gençleri Ankara’nın yönetimine davet ettim. Gençler de ‘tamam’ dediler ama her sene böyle geçti. Ne ben öneride bulundum ne de gençler öneride bulundu.

Bir sonraki sene yeniden gittim. Gazi Üniversitesi’ndeydi. Ben tekrar çağrı yaptım gençlerde ‘tamam’ dediler ‘ancak bu sefer bir karara bağlayalım’ dedim. Öneri sordum ancak salondan öneri gelmedi. Ben de o sırada aklıma gelen Seymenler Parkı’nın yönetimini gençlere vermeyi teklif ettim. Temsilcilerinizle gelin ve protokol imzalayalım dedim. Seymenler Parkı hayli büyük bir park ve amfisi var. Parkta konserler olsun, bakımını, temizliğini ister öğrenciler yapsın ister belediye yapsın, çocuk parkına tıp fakültesinden öğrenciler gelsin, aileler için güvenli bir ortam olsun gibi önerilerde bulundum. Bu şekilde bir protokol imzalandı ancak gençlerin katılımı çok kısa sürdü.

İnsanlar ancak sonucunda bir şey kazanacakları süreçlere katılıyorlar. Maddi ya da manevi bir şey kazanacaksın. Batıkent projesi bence bir mucize. 11 yılda bir kent kuruldu; bin hektarlık bir alanda 300 bin nüfuslu kent. Bence kamu ile konut elde etmek için projeye asılan insanların çabası ile oldu. Dikmen’de iki yılda birinci kısım bitti. Kaliteli bir yaşama ivedilikle ulaşmak isteyen insanlar işe asıldılar. Güveniyorlardı çünkü ortaklaşa karar veriyorlardı.

Kurultayda gençlik komisyonu çalışmalarını sürdürdü ama oradan çok somut kullanacağımız bir şey çıkmadı. Ben projelerden etkilenen kişileri ‘proje muhafızları’ diye adlandırmıştım. Bu kişiler projeye sahip çıkıyorlar ve bir enerji ortaya çıkıyor ve sürüklüyor projeyi. Zaten bu benim değişmez kamu yönetimi anlayışım. Birlikte karar aldığın zaman iyi işler ortaya çıkarabiliyorsun. Yürütme erkinin içine halkı da katacaksın. Sonuç itibariyle bu yapıyı denedik ve başarılı olduk.

“Etrafı üniversite öğrencileri ile çevrili iki parkı halkın kullanımına açtık”

Sizin gençlik konseyi fikriniz o dönem için ilkmiş. Ne gibi çalışmalar yapmıştınız? Günümüzde gençlik çalışması yürüten gençlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Bir arayışın ifadesiydi bu. Ankara Kurultayı kendi içinde birkaç komisyon kurmuştu. Bu insanlar orada bir şey ortaya çıkacak diye umarak geliyorlardı. Yani ‘Gençlerin Ankara’sı’ komisyonunu gençlerin Ankara’da daha iyi bir yaşam için çözümler üreteceğini umarak oluşturduk. Öncelikle etrafı üniversite öğrencileri ile çevrili olan iki parkı halkın kullanımına açtık. Kurtuluş Parkı büyük duvarlarla çevriliydi ve kimse giremezdi. Gençlik Parkı’na ise girişler ücretliydi. Ben ikisini de halkın kullanımına açtım. Ankaralılar bir taraftan girecek diğer tarafından çıkacak. Bu bir projeydi ve sonuçta ortaya görünür bir şeyler çıktı.

Proje üzerinde örgütlenmek çok önemli. Konsey tabii ki çalışmalarını yapsın, ilgili komisyonlar kurulsun. Onlar ilkeler, politikalar saptasın, önersin ama projeye eğilin. Projeleri tanımlayın, hazırlayın. Bunlar öyle projeler olsun ki sonuçta insanların işine gelsin. Bir kazanımı olsun çünkü insanlar bir şey elde edilecekse çalışmalara katılıyor. Yoksa olmuyor.

Örneğin belediyeden ucuz hizmet talebiniz varsa en iyi yöntem projelere dayandırmaktır. Mühendislik, iktisat, kamu yönetimi okuyan arkadaşlarınız vardır. Basit bir proje ile belediyeyle çalışabilirsiniz.

Bizim çok önemli bir etkinliğimiz vardı; hipodrom konserleri. Hipodroma yüz binler geliyordu. Yılda iki konser verdik. John Baez, Theodorakis, Zülfü Livaneli, Grup Yorum, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserleri yapıldı. Belediye otobüsleri topluyordu vatandaşları ve geri bırakıyordu. Ulaşım maliyetsiz ve kolay oluyordu. İki saat boyunca müzik şöleni oluyordu ve gençler hemşerileşiyordu, toplumsallaşıyordu. Sanat kitleselleşiyordu. Gençler de böyle etkinlikler yapabilirler. 2022 Mayıs ayına böyle bir organizasyon düzenleyebilirsiniz. Somut olmak ve tarih vermek lazım.

Gazi Üniversitesi öğrencilerine tahsis edilen “Seğmenler Parkı” etkinlikleri için yapılan bir ilan örneği

Ayrancı hikayeleri-3: Bir küçük dut meselesi

Haziranın son günleri, saat sabahın altı buçuğunda üzerinde pembe yağmurluğu, ayağında parlak turuncu ayakkabıları ile yürüyüşe çıkmış. Ankara ona takılan lakabın hakkını verir gibi gri bir gökyüzü ile selamlıyor onu. Bir süre önce hafif bir yağmur çiselemiş, ıslak sokaklardan buram buram toprak kokusu yükseliyor. Ömür Sokağı’ndan Kuzgun Sokağı’na dönüp evleri izleyerek dolaşıyor. Sorarsanız size sabah yürüyüşünde olduğunu söyler ama sanki akşam yemeği sonrası keyif yürüyüşüne çıkmış gibi aheste aheste atıyor adımlarını. 

Kuzgundokuz’un önünden geçerken “Akşam üzeri uğrayıp keklerden birkaç dilim alayım” diye yazıyor aklının bir köşesine. Misafirlerine ikram etmek için tatlı yapmakla uğraşmak istemiyor.

Sabahın dinginliğinde önünden geçtiği apartmanların balkonlarına, o balkonlardaki rengarenk saksılara, apartman bahçelerine bakıyor uzun uzun. Aslında ne kadar yeşil bir semt burası diyor hayretle, sanki bu sokaklardan hiç geçmemiş gibi yeni bir gözle bakıyor etrafına. Aslında tüm bu farkındalık yağmurun marifeti, biliyor. Yağmur geçtiği her yerde renkleri daha parlak, daha görünür kılıyor. Sanki yıllardır el değmemiş tozlu bir eşyaya dökülen su gibi. O yüzden bu sabah kapalı havaya rağmen sokaklar daha yeşil, saksılardaki çiçekler daha renkli geliyor ona. Arada maskesini açıp derin nefesler alarak ıslak toprağın kokusunu içine çekiyor.

Tomurcuk Sokağı’nı geçip köşedeki taksi durağına vardığında Örgü Sokağı’ndan aşağı doğru yürüyen bir başka kadınla karşılaşıyor. Kadının üzerinde pembe bir yağmurluk ayaklarında da parlak mavi ayakkabılar var. Yaptığı eyleme oldukça sadık, hızlı adımlarla önünden geçip Güvenlik Caddesi’ne doğru yürüyüşüne devam ediyor. Sabahın bu saatinde kendiyle aynı renklerde giyinmiş bir başka yürüyüşçü görmek onda tuhaf bir neşe uyandırıyor. Keyfi adımlarla başladığı yürüyüşünün temposunu artırıp Ant Dairesi’nin önünden Kuzgun Sokağı boyunca yürümeye devam ediyor. 

Birkaç apartman sonra yıllar önce, öğrenciyken ilk kedisini aldığı binanın önüne gelip bir süre duruyor. Ne çok sevmişti o minik kediyi. Kuzgun Sokağı denilince aklına hâlâ o kedi geliyor. Ne yazık ki ömrü uzun olmamıştı miniğin, sahiplendikten birkaç ay sonra hastalık nedeniyle kaybettiği hatırlayınca yüreğine yine o tanıdık hüzün çörekleniyor. Az önce kadını görünce yükselen yürüyüş temposu minik kedisinin hatırası ile tekrar yavaşlıyor. Yeşilyurt Sokağı’nın Hoşdere’ye çıkan merdivenlerini tırmanırken aklından birbiriyle alakasız bir sürü düşünce geçiyor. Asıl niyeti Hoşdere’den yukarı tırmanıp Portakal Çiçeği’nden tekrar aşağı doğru yürümek iken, hafif hafif başlayan yağmur yüzünden fikrini değiştirip Selimiye Caddesi’ne doğru gidiyor. Muhtarlık binasının önünden geçip Güleryüz Sokağı’na dönüyor. Yerlerde ağaçlardan dökülen dutlara basmadan seke seke yürüyor. Elinden geleni yapmış olmasına rağmen dutlardan kaçamıyor. Ayakkabısının altına yapışan dutlar onun adımlarını ağırlaştırıyor. Ayak tabanını kaldırımın kenarına sürterek ezilmiş meyveleri temizlemeye çalışırken bir anlığına kafasını çevirip tepesindeki ağaca bakıyor. Koca bir ağaç, dalları meyvelerin ağırlığı ile sarkmış ona bakıyor. Ağacın dallarındaki meyveleri görünce aklına kendi oturduğu sokaktaki diğer meyve ağaçları geliyor. Ne çok var dut ağacı var Ayrancı’da! Ve ne kadar da çok çocuk var aslında. Ayakkabılarını kaldırıma sürtmeyi bırakıp yürümeye devam ediyor. Çocukken tepesinden inmedikleri, komşusunun bahçesindeki o heybetli dut ağacı aklına geliyor. Yaz boyu damlardan atlayarak o ağaca tırmanıp, nasıl bütün gün karınları ağrıyana kadar yediklerini hatırlıyor. Ağaçtaki son meyve bitene kadar hiçbir çocuğun rahat bırakmadığı ağacı hatırlayınca Ayrancı’da, meyvelerle ağırlaşmış dallarına tek bir çocuğun dahi dokunmadığı bu ağaçlara üzülüyor. 

Neden?” diyor kendi kendine; “Neden bu kadar çocuk tek bir ağaca bile dokunmuyor? Apartman sakinlerinden mi çekiniyorlar? Ya da pek çok ağacın dallarının sarktığı sokaklardan hep araçlar geçiyor diye aileler mi izin vermiyor çocuklara?” Sonra içini çekip “Ama ben bile dokunmuyorum ki artık meyve dolu ağaçlara kaldı ki çocuklar meyve toplasın…” diyor. Dut ağaçları hakkında düşünürken Tomurcuk Sokağı’nın köşesinden kendine doğru gelen birini fark ediyor. Önce az evvel gördüğü pembe yağmurluklu kadın zannediyor ama sonra bu seferki yürüyüşçünün ayağında siyah ayakkabılar olduğunu görüyor. Haziranın son gününde üç pembe yağmurluklu kadın yürüyüş yapıyor. Yüzündeki maskenin ardından gülümsüyor. Kendisine doğru yaklaşan kadın yağmurluğunun ucunu katlamış içinde bir şey taşıyor gibi. Kadın iyice yaklaşınca yağmurluğun içindeki şeylerin dut olduğunu görüp şaşırıyor. Kesesinde taşıdığı şeyin ilgi çektiğini gören kadın yaklaşıp coşkulu bir sesle “Günaydın!” diyor. “Aşağıda parkta yürürken topladım, bir sürü dut dökülmüş yere. Güzelim meyveler ezilip gidiyor, zayi oluyor.”

Büyük bir sevinçle cevap veriyor;

“Ne iyi yapmışsınız! Sokaklarda hep ezilmiş dutlar var yazık oluyor. Çocuklarda yemiyor eskisi gibi.”

“Öyle ya, şimdiki çocuklar dalından bir meyve koparıp yemenin tadını bilmediklerinden kimse el uzatmıyor, buncağızlar öylece eziliyor.” 

Cevap olarak “Doğru, çok doğru…” diye mırıldanıyor. Sonra karşısındaki ufak bir selam verip yürümeye devam ediyor kucağındaki iri dut taneleri ile. 

Keşke,” diyor “Apartmanlar en azından toplayıp binadakilere dağıtsa güzelim meyveleri.” Ya da keşke ben bir yolunu bulsam…Sonra çocukken izlediği bir çizgi film geliyor aklına. O yıllarda çocuk olan herkesi bildiği süper güçleri olan kızların hikâyesi.

Şimdi,” diyor “Elimi havaya kaldırsam ve haykırsam; pembe yağmurluğun gücü, harekete geç! Sonra ben ve bu sabah gördüğüm iki kadın bir anda pembe renkli kıyafetler içerisinde süper kahramanlara dönüşsek. Amacımız düşmanlarla savaşmak değil de mahallemizi daha da güzelleştirmek olsa. İlk işimiz ise olgunlaşmış meyveleri toplayıp çocuklara ikram etmek olsa!” Gözünün önünde ışıldayan pembe kıyafetler içinde üç kadın beliriyor. Neşe içindeki çocuklara avuç dolusu meyveler ikram ederken görüyor kendini. Arkada Ayrancı’nın emeklileri toplanmış onlar hakkında konuşuyor. Herkes neşeli, hiçbir meyve ezilmemiş. Herkes onlardan konuşuyor; “pembe yağmurluklu kadınlar yine günü kurtardı diyorlar…” 

Kendi hayallerine dalmış yürürken ne önünden geçtiği ağaçların ne de ayaklarının altında ezilen dutların farkına varıyor.

Kapalıçarşı’dan Ayrancı’ya saatin yarım asırlık öyküsü

Adım Mustafa Aktulga, Ayrancı’nın ilk saatçisiyim. 1973 yılının Eylül ayından beri buradayım. Bana altı ay ömür biçmişlerdi ama 73 yılından beri buradayım. Ayrancı’ya İstanbul’dan geldim. Kapalıçarşı’da esnaftım. Ankara’da askerlik sonrası başçavuşumun yoğun ısrarları ile burada dükkân açtım. Yeşilyurt Sokağı’nda bulduğumuz bu dükkânı kiralayarak zanaatımı bugüne kadar sürdürdüm. 

Ayrancı’nın ilk saatçisi Mustafa Aktulga.

Ben Kayseri’nin Develi İlçesi’nde doğdum. Sekiz yaşında bir saatçinin yanında çalışmaya başladım. O dönem İstanbul hakkında çok güzel şeyler anlatılıyordu. Benim de aklıma girdi orada yaşamak. İki sene yalvardım anneme gitmek için.

Kamyon kasasında İstanbul’a kaçtım çocuk yaşta. Harem’de üç gün kaldım. Sonra vapurla Sirkeci’ye geçtim. Aklımda hep saatçilik yapmak vardı. Kapalıçarşı’da duvar dibinde simit satarken sürekli gözüm bir saatçi dükkânındaydı. Dükkân sahibi Ramiz usta merakımı görüp beni yanına aldı. Haftalığım 25 liraydı. Mithatpaşa Caddesi’nde kiraladığım terasın kirası 150 lirayı karşılamak için sabah erkenden işportaya çıkardım. Akşam baskısı gazeteler satardım, 100 gazeteden 2,5 lira kalırdı elime. Bir süre sonra ustam kabiliyetimi görüp haftalığımı 75 liraya çıkarınca rahatladım. 

Bir süre sonra ustam bana kendi dükkânıma geçmemin zamanı geldiğini söyledi. Kapalıçarşı’da Fesçiler Çarşısı’nda meşhur Ali Baba dükkânının karşısında dükkân açtım. Kiramı rahat ödemeye, iyi giyinmeye, güzel yemekler yemeye ve haftada üç kere hamama gitmeye başladım. 

Saat sektörünün asıl yeri Polonya’dır. Nazilerden kaçan Yahudiler yerleştikleri İsviçre’de bu işi geliştirmişlerdir. Türkiye’de bir zaman çok tutulan İsviçre malı olan Nacar ve Hislon markaları Sirkeci’de Büyük Postane yakınlarında iki Ermeni vatandaşın dükkânında satılırdı. Onlar ithal ederdi. Daha sonra el değiştirdi, Konyalı Mustafa adlı bir bey satmaya başladı. 

Develi’de minicik bir bağımız vardı ama o toprak bizi doyurdu, büyüttü. Bostandan sebzemizi, meyvemizi, hayvanımız için yoncayı yetişirdi. 2,2 dönümlük üzüm bağımızdan pekmez yapardık. Kasabamız çok kültürlüydü o zamanlar. Ermeni ve Rum komşularımız vardı. Bağlardan gelen üzümleri Rumlar şarap yapardı. Demirci, derici, ayakkabıcı, terzilik yapan ustalarımız hep onlardan çıkardı. Rum bakkal şarap satardı. Develi’ye girişte bir han vardı. Han’da Ermeni ustalarımız demircilikle uğraşırdı. Ayakkabıcılar sokağında Rum ustalar bulunurdu. Terzi ustalarımız Ermeni idi. Onlardan öğrendi Türkler bu meslekleri. 

Develi’nin güzel evlerinin taşları Ermeni ustaların elinden çıkmıştır hep. Bizler hep birlikte asla ayrım yapmadan yaşadık ama Erzincan depreminden sonra ilçeye gelen insanlar anlaşamadı onlarla, kötü olaylar meydana geldi. O güzel ustalarımız aileleriyle İstanbul’a göçtüler.

Camcı Agop ustanın oğlu sınıf arkadaşımdı. Onun kardeşi Garo ile hâlâ görüşürüz İstanbul’da. Derici Armenak da İstanbul’a taşındı diğerleri gibi.  Hatta İstanbul Samatya’da Develi kökenli bir Ermeni’nin evinde kiracı olarak kaldım.

“Çocukluğumu bilen müşterilerim var hâlâ”

Develi ve İstanbul’da yaşadığım bu çok kültürlülüğü, dayanışmayı Ankara’ya geldiğimde bulamadım tabii ki. Bir kısım esnafla da anlaşmazlık yaşadım maalesef. Neyse ki sonradan güzel insanlarla tanıştım, dostluk edindim. Dükkânımın bulunduğu binada oturan Sema ile çok yakın bir dostluk kurmuştuk. Bir gün beni Cebeci’den buraya taşınan bir arkadaşıyla tanıştırdı. Tanışıklık ilerledi ve evlenme isteğimiz ailesi tarafından hoş karşılanmayınca birlikte kaçtık Antalya’ya. Birkaç gün sonra döndük ailesiyle barıştık sonrasında. Meneviş Sokağı’nda Yazanlar Sokağı’nın köşesinde ev tuttuk, döşedik. 

Ayrancılı müşterilerim çok özeldir. Yurt dışına, kent dışına gidenler mutlaka ziyarete gelirler bana. Çocukluğumu bilen müşterilerim var hâlâ. Görür gözetirler. Siyasetçi Ali Topuz, Gökberk Ergenekon ile komşuyduk, arkadaştık. Mahalleden çok arkadaşım oldu. Zamanla çoğu taşındı, yeni insanlar geldi yerine. 

Ayrancı’nın en eski esnaflarından birisi haline geldim. Bu muhitte eczacı Esin Hanım benden eskidir bildiğim kadarıyla. Daha önce Güvenlik Caddesi’nde Ziraat Bankası’nın hemen üstündeydi eczanesi. Ünal ve Asalet Kuaförler, kuru temizlemeci Yaşar ve Farabi’deki elektrikçi, gazete bayii Polatlar da benden eskidir. Vardar Hırdavat’tan Sabri eski dostlarımızdandır. Yan taraftaki bina eskiden bahçeli villa şeklinde idi. 

Hafta sonları bazen çiftlikteki Tekel Fabrikası’na gider orada bira içerdik. Aileler çiftlikte piknik yaparlardı. Ara sıra İlbank blokları altındaki müzikli R&V lokantasına giderdik. 

İlk ustam Develi’deki Şahin İzmirli idi. Askerden sonra Mehmet Mercan, Ramiz Yüksek, Ahmet Usta, Bakaraylar’dan öğrendim. En son yanımda yetişen oğlumdan çok önemli bir ayrıntı öğrendim ki bu bana meslekte öğrenmenin hiç bitmeyeceğini gösterdi. 

Mesleğimi devam ettirecek birkaç çırak aldım yanıma zaman içinde ama devam etmedi hiç birisi. 

Geçmişte saat tamiri daha çoktu. Artık sök tak şeklinde oluyor. Monte etmek yani. Ben hala tamir işini yapıyorum. Tamir işinden anlayan çok az usta var artık. Ankara’da Gürgenciler ailesi de bu konuda en iyilerinden idi. Divan Pastanesi’nin yanındaydı dükkânları. İstanbul esnafıydı kendileri aslen. Malzemelerimizi onlardan veya çoğunlukla İstanbul’dan alırdık.

Elektronik saatler çıkınca mesleğimiz ölecek diye korktuk başlarda ama onları da tamir etmesini kendi kendimize öğrendik.

İlk kırk yıl dükkânımı sabah sekiz akşam sekiz arası açardım. Son yıllarda sabah dokuz akşam yedi gibi çalışıyorum. Birkaç kere dükkânı değiştirmeyi düşündüm ama müşterilerim asla kabul etmedi. Aynı sokakta birkaç blok ileride bir dükkân alacaktım ama bunu bile kabul etmediler. Ben de onları kırmadım ve 1973 yılından beri aynı dükkânda devam ediyorum…