Kent nüfusunun hızlı artışı ve çevre sorunlarının görünür hale gelmesi uluslararası örgütleri de harekete geçirdi. 1972 Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevre Konferansı Stockholm Bildirgesi’yle çevre hakkı ilk kez uluslararası bir konferansın gündemi oldu ve üçüncü kuşak (dayanışma) haklar kategorisinde insan hakkı sayıldı. Avrupa Kentsel Şartı’nda da yer alan “Kirletilmemiş Sağlıklı Bir Çevre Hakkı”:
Doğal yaşamın, flora ve faunanın korunmasını,
Toprak, su ve havanın temiz olarak muhafazasını,
Kimyasal sanayi atıklarının uygun şekilde imha edilmesini,
Estetik bir çevre yaratma ve kültürel varlıkların korunmasını,
Savaş gibi çevreye zararı yüksek duruma karşı barışın talep edilmesini kapsıyor.
Bu hak çerçevesinde yaşanabilir kentler için “kentsel dönüşüm” de imar planları ile yaklaşık 50 yıllık sürelerle yapılan değişime alternatif olarak daha kısa süreli ve hızlı çözüm aracı olarak ortaya çıktı. Özellikle hızlı kentleşmenin başladığı dönemlerde gecekondulaşma ve sağlıksız konut miktarı artmış, bu durum hem o konutun kullanıcısı hem de diğer insanlar için sorun teşkil etmeye başlamıştı. Dolayısıyla amacına uygun olarak yapılacak kentsel dönüşüm projeleri gerekli fakat burada ‘amacına uygun’ demek önemli. Çünkü kentsel dönüşüm aynı zamanda rant konusu haline de geldi. Kentsel dönüşümünün Türkiye’deki gelişimi aslında şöyle:
Sağlıklı, kaliteli ve erişilebilir konut şart
Anayasa’nın 56. Maddesi’nde bu durum “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir” şeklinde belirtiliyor. Buna göre tüm vatandaşlar çevreden yararlanma hakkına ve çevreyi koruma yükümlülüğüne sahip. 1983 yılında yürürlüğe giren Çevre Kanunu’nun amacı da bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamak. Çevre kavramı sadece doğal yaşamı değil fiziksel olan her yapıyı yani konut alanlarını da içine alıyor. Dolayısıyla sağlıklı, kaliteli ve erişilebilir konut şart.
Konutların inşası ya da düzenlenmesi ise bazı kriterlere göre yapılıyor; 1985’te yayınlanan İmar Kanunu yerleşme yerleri ile bu yerlerdeki yapılaşmaların; plan, fen, sağlık ve çevre şartlarına uygun teşekkülünü sağlamak amacıyla düzenlendi. Bu şartlara uygun olmayan yapılar kentsel dönüşüme tabii tutulur, özellikle afet riski olan bölgelerde risk potansiyeli çok az da olsa kentsel dönüşüm uygulanır. 2005 Belediye Kanunu’nun 73. Maddesi; konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulanabileceğini söyler. Belediye sınırları içerisinde ise bu yapılara ilişkin çalışmalar belediye tarafından yürütülür.
Ekonomik ömrünü tamamlamış yapılar
Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesine ilişkin kanun da 2012 yılında yürürlüğe girdi. Kanunun amacı afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek. Kanunda da yer alan afet riski dışındaki alanlar yani “ekonomik ömrünü tamamlamış” yapılar ise muğlak bir kavram. Zira yönetmelikte ekonomik ömre ilişkin net bir zaman belirtilmemesi rant için kullanıma da oldukça açık. Ankara’da ekonomik ömrünü tamamlamış riskli yapıların yıkımı için kentsel dönüşüm projeleri uygulanabiliyor.
Ayrancı semti de bu kapsamda kentsel dönüşüme tabii tutulmuş ve son birkaç yılda bazı binalar dönüştürülmüş. Ancak kentsel dönüşüm kent ve kent kültürü açısından oldukça önemli olması sebebiyle çok boyutlu olarak ele alınmalı. Ayrancı’nın fiziksel yapısı, parkları, eski binaları ile şahsına münhasır bir kent dokusuna sahip. Kentsel dönüşüm sadece fiziksel bir proje değildir, kentin sosyal yönünü de göz önünde bulundurarak yapılması gereken, özellikle kullanılmaz hale gelmiş ve çöküntü olmuş alanları yenileme çalışmasıdır. Ancak Ayrancı’da binaların genellikle 4-5 katlı olması dikkate alınmaksızın yüksek rezidansların yapılması, kentsel dönüşüme tabii tutulmuş apartmanların çok yüksek fiyatlara satılması sonucu Ayrancı sakinlerinin başka semtlere taşınmak zorunda kalması semtin sosyal yapısına da zarar veriyor. Aynı zamanda Ayrancı gibi bölgelerde kentsel dönüşüm projeleri uygulanırken yıkılan sadece apartmanlar değil. Ön ve arka bahçelerin tamamen inşaat alanı içinde kalması nedeniyle tüm ağaçların kesilmesi ve bu ağaçlarda yaşayan hayvanların göç etmesi ya da yaşam alanı bulamayıp ölmesi de çevre hakkına uygun değil. Ayrıca kentsel dönüşüm projesinde göz ardı edilen yeşil alan zorunluluğunun da mevcut yeşil alanlara zarar vermeden sağlanması konusu da gözden kaçmamalı.
Ayrancı’da çok sayıda kafe açılıp kapanırken bu sirkülasyon içinde Ocak 2020’den beri Ayrancı semti Uçarlı Sokak’ta yer alan Bake & Joy ile sohbet ettik. Bake&Joy Dilan Önal ve İsmail Hakkı Önal tarafından işletiliyor. İsmail Bey inşaat mühendisi ve pandemi sürecinde uzaktan çalışmaya başlayınca Dilan Hanım’a kafede yardım etmek için kolları sıvamış. Dilan Hanım da mühendislik okurken bölümü bırakmış ve gastronomiye yönelmiş. Okulu bitirdikten sonra da Bake & Joy’u açmış. Açılışının pandeminin hemen öncesine denk gelmiş olması şanssızlık olsa da Pandemi sürecinde Gel-Al yönteminin yanı sıra Yemek sepeti ve Getir uygulamaları ile çalışmaya devam etmiş.
Alışkın olduğumuz kafe tarzından biraz farklı burası. Bu kafede ürünlerin hepsi el yapımı, sıcak çikolata dahil. Dışardan bakıldığında küçük görünen kafenin alt katında endüstriyel bir mutfak var ve ürünler orada günlük olarak yapılıyor. Ürünlerin günlük ve taze olması günümüzde oldukça önemli. Bu durum ürünlerin hem sağlıklı olduğunu hem de fabrikasyon ürünlerden farklı olduğunu gösteriyor. Bake & Joy’un ürün çeşitliliği oldukça fazla. En çok tercih edilen ürün beyaz çikolatalı brownie. Aynı zamanda farklı mutfaklardan cheesecake, cookie, medovik, dakuaz gibi tatlılar ve kiş yapılıyor. Bunların yanı sıra şeker tüketmeyen ve gluten hassasiyeti olan misafirler de düşünülüş ve onlar için de seçenekler var. Her sabah saat 7’de üretim başlıyor ve saat 10’a kadar üretim tamamlanmış oluyor. Diğer bir güzel yanı ise ürünlerin günlük olarak tükeniyor olması. Günümüzde mahalle esnafından alışveriş yapma alışkanlığı oldukça azaldı. Ekonomik olarak sıkıntıya düşen küçük esnaf ticareti bırakma eğiliminde. Ayrancı’da ise durum biraz farklı. Yani hem küçük esnaf sayıca fazla hem de semt sakinleri esnaflardan alışveriş yapmayı sürdürüyor. Bu da Ayrancı semtinde semt kültürünün oluştuğunun ve sürdürüldüğünün göstergelerinden biri. Özellikle yeni açılan kafeler insanların semtte vakit geçirmelerinin önünü açıyor. Bake & Joy’da bu kafelerden biri.
Dilan Hanım ve İsmail Hakkı Bey’e Bake&Joy’u neden Ayrancı’da açtıklarını sorduğumuzda aslında bunun bilinçli bir tercih olduğunu anlıyoruz. Bake&Joy’u Ayrancı’da açmalarının iki nedeni olduğunu söylüyorlar: “Öncelikle Ayrancı’nın mahalle havasını koruması ama buna rağmen sessiz bir yer olmaması. Diğer sebep ise Ayrancı sakinlerinin gustosunun yüksek olması, kafe kültürünü yaşatan ve bundan keyif alan insanlar olması.” Semtin ve semt sakinlerinin bir özeti bu iki neden. Bu mahalle kültürünün devamlılığının sağlanması için esnafların dayanışma içinde olması ve semt sakinleri ile uyumlu ilişkiyi sürdürebilmesi şart. Onlar da “burada komşularımızla olmaktan ve güne birlikte başlayıp birlikte bitirmekten çok mutluyuz” diyorlar. Biz de öncelikle kadın bir işletmeci olarak Ayrancı’yı tercih etmiş olmaları ve sonra bu güzel sohbet için kendilerine teşekkür ederiz.
Mimar Danyal Tevfik Çiper’in (1932-2008) “Gemi Ev” olarak bilinen yapısı, kent belleğine yerleşmiş bir modern mimarlık örneğidir. “Özkanlar Evi” adıyla projelendirilip inşa edilmiş (1968-69) ve 1970’de kullanılmaya başlanmış olan yapı, Hoşdere Caddesi ile Fuar Sokağı’nın köşesinde, 51 yıldır semtin nirengi noktalarından biri. Taşıtların Yukarı Ayrancı güzergâhında, tepeyi aşıp Çankaya’ya eriştikleri ya da Atakule tarafından Meclis’e doğru indikleri bir ara konumda olduğundan, önünden gelip geçeni çoktur.
Semt sakinleri arasında “Gemi Ev” olarak anılmaya başlanınca, kayıtlara da öyle geçmiş. Son zamanlarda esnaf tarafından “Gemili Ev” olarak da adlandırılır oldu. Mimarlık dünyası ise binayı, modern mimarinin öncülerinden Frank Lloyd Wright etkisiyle ve Wright’ın ünlü Guggenheim Müzesi’ne referansla konumlandırır. İçinde yaşayanlar içinse bina, planı kesiti ve detaylarıyla, yaşanan mimaridir.
Frank Lloyd Wright‘ın ünlü Guggenheim Müzesi
Yazıda binayı, değinilen bu üç açıdan ele alıyorum: hakkındaki söylentiler, mimari özellikleri ve içinde yaşayanlar için anlamı.(1)
1. Söylence ve Gerçek
Gemi Ev, kendi çapında bir söylence kaynağıdır. Hakkında yayılmış şehir efsanelerinin başında, denizi ve gemileri çok seven bir aile tarafından yaptırılmış olduğu gelir. Güverte benzetmesi yapılan teras katında bir yüzme havuzu olduğu söylenir. Hatta havuzun açıkta değil, evin içinde yer aldığı söylentisi de var. Bir rivayete göre, içinde bir mescit vardır. Bina, toplumsal analizlere de konu olmuştur zamanında. İnşa edildiği sırada henüz yapılaşmamış olan semtin yakın çevresindeki gecekonduları inceleyen öğrenci grupları, Gemi Ev’i bozuk düzenin tipik bir burjuva villası olarak örnek görmüşlerdir.
İşin gerçeği, binanın öncelikle “villa” değil, altı daireden oluşan bir apartman olduğudur. Zemin ve birinci katlarda ikişerden dört daire, ikinci kattan sonra ise teras katını da kullanan iki dubleks daire bulunur. Zemin kattaki iki daire kiraya verilmek üzere düşünülmuş, üst katlar Özkan ailesinden üç kardeş ve anne-babaları için planlanmış. Bodrum kat ve çekme teras katıyla birlikte beş katlı olan binanın villa ölçeğinde algılanabilişi, mimar elinden çıkmış olmasındandır. İyi bir mimar, yerine göre küçük olanı büyük, büyük olanı küçük gösterebilen bir sihirbazdır. Burada katların birbirini aynen tekrar ettiği standart apartman cephelerinden farklı olarak, binanın bütünsel bir kompozisyona sahip oluşu, tekil bir yapı izlenimi bırakır.
Gelelim “gemi” takıntısına. Mimar, gemi şeklinde bir bina yapma niyetiyle yola çıkmadığı gibi, mal sahiplerinin de böyle bir talebi söz konusu olmamış.(2) Özkan ailesinden şu an apartmanda yaşayan tek aile var; anlatılan o ki, aile fertlerinin gündelik yaşamlarına ilişkin talepleri dışında bir yönlendirme yapılmamış, mimar tamamen özgür bırakılmış. Binanın gemiye benzetilmesi üzerine mimarın yorumu şöyle: “Bu yapı aerodinamik bir çalışmadır. Aerodinamik olduğu için diğer aerodinamik kalıplara benzer. Pek çok kişi binayı gemiye benzeterek aerodinamik olduğunu vurguluyor. Çünkü aerodinamiği gemiden tanıyorlar. Böyle anılmasında benim açımdan bir sakınca yok.”(3)
Açık ya da kapalı “yüzme havuzu” tamamen efsane ise de, “mescit” rivayetinin mimari bir öyküsü var. Mimar, aile fertleriyle teker teker konuşarak yaşam tarzlarını anlamaya çalışmış. Ömrü ev işleriyle geçen büyük hanım, günlük mahallerin geniş, ferah ve caddeyi görür şekilde olmasını istemektedir. Eşinin isteği ise salonun bir bölümünün namaz kılmaya olanak tanıyacak şekilde düzenlenmesidir. Böylece, zemin üstündeki ilk katın caddeye bakan ön cephesinde tamamen şeffaf ve tamamen sağır iki bölüm ortaya çıkar. Cephenin bir yarısı mutfak ve ütü-dikiş odasını da içine katarak balkona açılırken, diğer yarısındaki oturma bölümü penceresiz, dairesel bir mekân olarak tasarlanır. Binaya Guggenheim görünümünü sağlayan bu yuvarlak çıkma ince bir bant pencere ile aydınlanmaktadır.
1980 sonrası yaşanan ekonomik krizde Özkan ailesi için yapılmış daireler, biri dışında el değiştirir. Hoşdere yönündeki zemin üstü iki dairede, yapının karakteri içte tamamen yok edilir. Üstteki daireyi 1993 yılında satın alan mimar çiftin giriştiği iki tadilat var (1994 ve 2012). Birincisinde, modernist mekânı örten ağdalı dekorasyonun ve kimi eklentilerin izlerini silmekle uğraşıldı.(4) İkincisinde ise açık plan ve akıcı mekân anlayışını yok eden fuzuli kapılar ve duvarlar kaldırılarak, mekân yeniden özgürleştirildi.
Binanın tasarlandığı 1968 yılında bugünün Hoşdere Caddesi, o günkü adıyla Ahmet Cevdet Sokağı, yapılaşmaya daha yeni başlamaktadır. Dönemin imar mevzuatı, köşe parsellerde toplam metrekareyi aşmamak koşuluyla, binanın konumu ve boyutlarında değişiklik yapılmasına olanak tanımaktadır. Binanın cadde ve arka cephelerindeki cömert kapalı çıkmalar, mimarın pafta üzerine işlediği hesaplama notuyla onaydan geçmiştir.
Birinci kattaki dairesel kapalı çıkma ile hemen üst katındaki yarım daire balkon, yarıçap olarak 4 metre konsol (altında taşıyıcı olmayan) çıkmalardır. Balkonu örten üst saçakta ise görsel etkisi daha fazla olan köşeli 4 metre konsol, dönemi için cesur bir ölçü sayılır. Sıradan yapı pratiği için bugün bile cesurdur. Yapının kolona kirişe boğulmadan narin bir taşıyıcı sistemle çözülmesinde, mimarın ana kararlarını hesaba döken İnşaat Mühendisi Eral Soner’in payı vardır. Müteahhitlik hizmeti alınmamış; uygulamanın tamamı mimarın gözetiminde gerçekleşmiş. İçte ve dışta traverten kaplama ve mermer detayları, özgün ceviz kapılar ve sabit mobilyalardan geriye ne kaldıysa, tasarımı Danyal Çiper’e aittir.
Bina 70’li yıllarda kent peyzajına egemen olmaya başlayan mimarsız, tasarımsız apartmanlar arasında şaşırtıcı formuyla dikkatleri çekti. Binanın o yıllarda meslek ve eğitim ortamlarında konu edilişi, genellikle “biçimcilik” yönünde olmuştur. Dönemin mimarlık öğrencileri binayı gizli bir hayranlıkla izlemiş, sezgileriyle güzel bulmuş, ama bunu yüksek sesle savunamamışlardır. Binanın konusu geçtiğinde “aşırı Wright etkisi” ya da “yerli Guggenheim” gibi tanımlarla dudak bükülmüştür. 1973 tarihli bir mimarlık kitabında, binanın fotoğrafıyla birlikte sadece şu ifade yer almaktaydı: “Ankara Çankaya’da bir ev. Biçim kaygısının egemen olduğu bir ürün.”(5)
Biçim kaygısının günah addedilişi, aslında büyük ölçüde biçim üzerinden yapılagelen mimarlık eleştirisinin garip bir çelişkisidir. Biçim kaygısı olmayıp sadece “işlevin çözümü” ile meşgul görünen üstünkörü mimarlık pratiği o yıllarda iyice yerleşti. 80’li yıllarda ise mimaride ortodoks modernliğin dışında durmuş “başka modernist”ler yeniden keşfedilmeye başlandı. Mimarlar Odası’nın gölgede kalmış kıdemli mimarları onurlandırmaya başlamasıyla, Danyal Çiper ve Gemi Ev yeniden gündeme geldi ve incelemelere konu olmaya başladı.(6) 1995 tarihli bir söyleşide, mimarın Gemi Ev üzerine yukarıda değinilen tanımlamaya ne kadar içerlemiş olduğu anlaşılıyor:(7) “Kendi mimarlık değerlerinin ne olduğunu bilemediğim bazı kişiler binanın şekilci olduğunu söylediler. Bu eleştiriyi haklı görmem mümkün değil.”
Binanın cesur konsolları, yatay bant pencereleri ve taşıyıcılardan kurtulmuş köşeleriyle, Frank Lloyd Wright’ın mimarisini akla getirmesi doğaldı. Bembeyaz kütlesi, yuvarlak çıkması, açılı parapetleri ve modernist bezemesiyle, Guggenheim çağrışımı da belirgindi. Sadece dış görünümüyle değil; içte akıcı mekân, taş duvar, ahşap bölücü ve tasarlanmış mobilyalarıyla da Wright’ın “organik mimari” ekolü içinde tasarlanmış olduğuna kuşku yok. Sözü yine mimara bırakmalı… Danyal Çiper’e binalarının Wright’ınkilerle benzeşmesi üzerine kinayeli bir soru yöneltildiğinde, cevabı şöyle olmuş:(8) “Benim binalarım Wright’ınkilere benziyor, sizinkilerse hiçbirşeye benzemiyor.”
3. Yaşanan Mimari
Bina son yıllarda iyice köhneleşti, fakat ruhu yok edilemiyor. Doğrama değişiklikleri nedeniyle dış cephesindeki ince ayarların kaybolmasına rağmen, genel fizyonomisi sürmekte. Form, mekân, strüktür, detay… Mimarın bu unsurlar üzerindeki hakimiyeti, bina yaşlansa da sürüyor ve içinde yaşayanları etkiliyor. Sürekli bant pencereler ile ışığa yöneliş ve dışarıya kesintisiz bakış, mimar olsun olmasın herkese modernist mekânı farkettirmiştir örneğin. Mimar olanlar bir şey daha farkeder: bant pencere ve konsolların sürekli olduğu bina çeperi boyunca hiç mi su oluğu inmiyor?
Büyük lomboz ile ters yarım daire pencereler mimar olmayanlara orijinallik olarak görünür. Evde yaşayan çocuklar içinse türlü türlü oyun ve düş kurmaya yarar. Mimarların “ışıklık” dediğine onlar “tavan penceresi” der; oradan aydedeye ve yağmura bakarlar. Cesur konsollar dıştan fotojenik görünürse de, moment diyagramından haberdar olanlara, içte biraz ürkütücü gelir… Odalardan, salondan, mutfaktan, her yönden çıkılabilen irili ufaklı dış mekânlar, yaşanan pandemi sırasında nasıl da işe yaramıştır!
(Fotoğraf: A. Balamir)
Dubleks dairelerde merdiven, mekânı özelleştiren ana unsurdur. Yaşam merdivenin etrafında gelişir. İnenler, çıkanlar, oturanlar, sahanlıkta durup asağıya/yukarıya seslenenler, sahanlığa kadar çıkarılan dolu tepsiler, sahanlığa kadar indirilen boş tepsiler ve sahanlık parapetinden hayatı izleyen kediler… Apartman holündeki ana merdiven, dairedekilerin bir boy büyüğüdür. Mermer çıtalarla profillenip gömme süpürgeliklerle bitirilmiş merdiven basamakları, konukların dikkatini çeker. Geniş, ışıklı bir merdiven holünde basamakları kuş gibi çıkan konuklar sorar: Böyle merdiven holü yapmak çok mu zordur, niye yapılmıyor artık?
Başlıca nedenleri şöyle sayılabilir soranlara: Santimetreyi hesaplayan müteahhitler ve konut şirketleri mimarın ışıklı hol ve rahat merdiven tasarlamasına izin vermezler. Mimarların da çoğu bu rejime ayak uydurmuş, iyi merdiven yapamaz olmuşlardır. Böyle pek çok tasarım bilgisi, rant ve stil teknikerliğinin yararcı bilgisi yanında fantezi kalmıştır. Konut artık “meta” konumundadır. Mal-maliyet merceğinden bakıldığında, kötü tasarımın bedeli ile iyi tasarımın değeri ve anlamını tartmak olanaksızdır.
Gemi Ev yapıldığında çevresindeki binalarla maliyet farkının yok denecek kadar az oluşunu hesaplamış olan mimarın, bu konudaki yorumu da şöyleydi:(9) “Demek ki binanın güzel olması, bir karakteri ve fonksiyonel endişeleri olması, binaya ek bir maliyet getirmemektedir.”
NOTLAR
(1) Bu yazıyı, Danyal Çiper’in 25 Ekim 2008 tarihinde vefatından sonra yayınlanmış iki yazımdan yola çıkarak derledim: A. Balamir (2008), “Mimar Danyal Çiper’in Ardından: Ankara’nın Gemi Evi,” Bülten, Mimarlar Odası Ankara Şubesi (65), 42-45; ve A. Balamir (2013), Ankara’nın Gemi Evi, Tavizsiz Bir Modernist Mimar: Danyal Tevfik Çiper, der. Müge Cengizkan, Arkadaş Yayınevi, 23-27.
(2) Binanın tasarım ve yapım sürecine ait bilgileri, Özkan ailesinin apartmanda yaşamayı sürdüren fertlerinden, Ayça ve Şener Arıkan’dan aldım.
(4) 6 numaralı dairede özgün tasarımın nasıl değişime uğradığını konu eden, deneme türünde bir yazı: A. Balamir (1995), “Gemi Ev’le Gecikmiş Bir Tanışma,” Mimarlık (264), 28-29.
(5) Metin Sözen, Mete Tapan (1973), 50 Yılın Türk Mimarisi, İş Bankası Kültür Yayınları, s. 331.
(6) Mimarlık dergisinin bu konuda öncü olan 264. sayısından sonra, 1995), Danyal Çiper’in dergiye ikinci konuk edilişi: Hasan Özbay, Müge Cengizkan (2002), “Retrospektif: Danyal Tevfik Çiper”, Mimarlık (307), 26-35. Listeye eklenebilecek tez ve konferans sunumları dışında, mimarlık ortamı için önemli bir yazı: Uğur Tanyeli (2013), “Öngörünüm: Danyal Çiper: Bir İtiraf ve Çok Gecikmiş Bir Saygı Duruşu ve Bir Yorum,” Arredamento Mimarlık, Ekim, 6-7.
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Covid salgınının durumuna ilişkin tespitleriniz nelerdir, İngiltere’deki gibi yeniden sıçrama sürecine girecek mi, salgının neresindeyiz ne öngörüyorsunuz?
Yaklaşık 1,5 yıl oldu. 500’ncü günü devirdik. Yüzyılda bir gelen salgında derslerle dolu bir süreç geçirdik, acı tecrübelerimiz de oldu. Başta epidemiologlar olmak üzere, tüm akademisyenler ve endüstri liderleri için bu tür salgınlar, çıkarılacak dersler açısından aynı zamanda bir fırsattır.
Başlangıç aşamamız iyiydi salgında; çok değerli hocalarımızın olduğu bir Danışma Kurulu kuruldu. Bu durum, bizi de ümitlendirdi. Bilim temelli yaklaşımın unutulduğunu düşündüğümüz bir dönemde kurulan bilim kurulu, önemli bir girişimdi. Ancak maalesef bir sözcüleri yoktu ve tam olarak görüşlerinin ne olduğunu öğrenemedik. Zira, siyasi ağızlardan duyduklarımızla yetindik ve algı yönetimi bilimsel yönetimin önüne geçti. Liderlik, pandeminin en önemli koşuludur. Tüm dünyada, doğru liderlik süreçleri başarılı oldu. Liderlik kavramı, doğru veriyi kullanma, halkla bunu paylaşma, şeffaflık, doğru zamanlama, bilimsel doğrulardan uzaklaşmama, özeleştiri yapabilme ve yapılamayan şeylerden ders çıkarıp hızla düzeltebilme gibi unsurları içerir.
Koruyucu malzemelerden, test ekipmanına kadar zorlu ve maalesef şaibeli süreçler yaşadık. En sıkıntılı durum ise, uzmanlık derneklerinin, bilirkişilerin, tecrübe sahiplerinin uyarılarının dikkate alınmaması oldu.
İlk zafiyet maske dağıtımında yaşandı, buradaki kaos dikkat çekiciydi. Koruyucu malzemelerin sağlık merkezlerine ulaştırılması gibi temel bir konuda dahi büyük problemler izlendi. Malzemelerin kalitesi, fiyatlandırması, üretimi, stoğu ve son kullanıcıya ulaşana kadar her sürecinde sıkıntılar yaşandı. Böyle bir dönemde, talep patlaması nedeniyle sıkıntı yaşanması çok doğaldır fakat liderlik, bunun derhal çözüme ulaştırılmasını gerektirir. Halk kadar, sağlık çalışanları da bu kaostan çok büyük yara aldılar ve sadece bu nedenle, sürecin başında maalesef çok fazla sağlık çalışanı kaybımız oldu.
Yıllardır ikinci plana atılan Aile Hekimliği sistemi, koruyucu malzeme dağıtımında en büyük zafiyeti yaşayan grup oldu. Birinci basamak koruyucu hekimliğin ticari merkezler haline getirilmesinin sonuçları, özellikle pandemi sürecinde daha da netleşti ve Aile Hekimleri deyim yerindeyse, çok büyük bir yükü üstlenmiş olmalarına rağmen, kaderlerine terk edildiler.
İkinci zafiyet testler konusunda yaşandı. Test kitleri satışında dayatılan firmalar, kitlerin verimliliğinin düşük olması, USHAŞ’ın çalıştığı firmalarla ilgili soru işaretleri gibi sayısız sıkıntılı durum yaşandı. Testler tam olarak amacı doğrultusunda kullanılmadı. Bulgusu olan ya da olmayan herkesin taranması gerekirken, sayının yükselmesi korkusu ile test yapımının kısıtlanması, sadece bulgusu olana test yapılması, pandemi yönetiminin felsefesine aykırı idi.
Test politikasında yapılan yanlışlar Filasyon sürecini de baltaladı. Türkiye’de maalesef bir sorun da filyasyonda yaşandı. Filyasyon çok meşakkatli bir iştir ve uygulayıcıların mutlaka detaylı olarak eğitilmelerini gerektirir. Amaç, adeta bir hafiye gibi kişinin son 14 günlük geçmişinin taranmasıdır. Tam olarak, felsefesine uygun olmadan yapılan filyasyon, pandemi sürecini kesintiye uğrattı.
Bu zafiyetlere rağmen tedavi edici kısım çok iyiydi. Emek yoğun çalışan sağlıkçılar çok büyük başarılara imza attı. Fakat maalesef dünyada Covid pandemisinde tedavi kısmında çok fazla ilerleme kaydedilemedi. Bir takım ilaçlar denendi ancak çok büyük bir sonuç elde edilemedi. Fakat aylar geçtikçe tedavi protokolleri oturdu.
Dr. AYLİN YAMAN
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Fizyoloji ihtisası sonrası, 2000’li yıllardan itibaren özel sağlık sektöründe üst yönetici olarak çalıştı. Özel ilgi alanları olan sağlıkta kalite, sağlıkta insan kaynağı, evde bakım, yaşlı bakım sistemleri ve sağlık turizmi konularında çalışmalar yürüttü ve bu konularla ilgili dernek ve STK faaliyetlerini sürdürdü. 2018 seçimlerinde Ankara 1. Bölgeden CHP milletvekili adayı oldu. CHP parti meclisi üyesi olarak görev yapıyor. CHP COVİD-19 Danışma Kurulu ve CHP İnsan Hakları Çalışma Grubu üyesi.
Dünyada en büyük başarı, aşı tarafında oldu
İki Türk meslektaşımızın Almanya’daki firmasının sektöre liderlik etmesi gurur kaynağımız oldu. mRNA teknolojisi aslında çok yeni olmayıp, uzun bir dönemdir, özellikle kanser ilaç endüstrisinde yer alıyordu. Tabii ki aşıya uyarlanması bir süreç aldı ve teknoloji doğru uygulandığı için çok güzel sonuçlarını görebildik. Her türlü bilgi kirliliğine rağmen, yan etkileri oldukça düşük olan bu teknoloji, dönemin çığır açan uygulaması oldu.
Farklı dünya ülkeleri tecrübeleri yaşandı. Örneğin, İsrail, sürü bağışıklığına ulaşan ilk ülkelerden biri oldu. Burada takibi yapılan gerçek saha verileri, aşı uygulamalarına ışık tuttu. İngiltere başta yaptığı yaklaşım hatasını fark ederek hızla toparladı fakat son dönemde Hindistan kökenli Delta Varyantı nedeniyle yeni pikler yaşadı. ABD de sürece kötü başlayan ülkelerden olmasına rağmen, ilerleyen dönemlerde gösterdiği iyi liderlik uygulamaları sayesinde, birçok kısıtlamadan kurtulabildi ve sayılarını düşürebildi.
Liderlerin başarıları salgın için önemliydi. Özellikle aşıya erken ulaşım, ciddi bir liderlik örneği olarak karşımıza çıktı. Çin menşeili aşıda diretilmesi, süreçte yaşanan gecikmelere ve tabii ki bunun sonucu yaşadığımız kayıplara neden oldu. Alım sürecindeki sıkıntılar, kullanılan aracı firmalar, sayıların tutmaması, verilen tarihlerde istenen miktarların elimize ulaşmaması, sürece hep gölge düşürdü ve aşı güvensizliğini maalesef körükledi. Bu aşının geleneksel olduğu üzerine vurgu yapılması, yan etkilerinin mRNA aşılarına göre daha düşük olduğunun vurgulanması, halkta aşı tereddüttüne zemin hazırladı. Bu dönemde daha kararlı, daha bilimsel ve daha şeffaf olabilseydik kaybettiğimiz zamanı, daha verimli değerlendirebilirdik. Aşı sepetimizi baştan çeşitlendiremememizin bedelini ağır ödedik.
Dr. Aylin Yaman: Liderlik, pandeminin en önemli koşuludur. Tüm dünyada, doğru liderlik süreçleri başarılı oldu. Liderlik kavramı, doğru veriyi kullanma, halkla bunu paylaşma, şeffaflık, doğru zamanlama, bilimsel doğrulardan uzaklaşmama, özeleştiri yapabilme ve yapılamayan şeylerden ders çıkarıp hızla düzeltebilme gibi unsurları içerir.
17 günlük kapanmada bu hızı yakalayabilseydik, durum çok daha farklı olabilirdi
Kanada, başta “her vatandaşı için dokuz adet aşı” üzerinden plan yaptı. Sosyoekonomik durumu yüksek olan ülkelerin aşı çevikliği, dünya ülkelerinin bir bölümünün aşıya hiç ulaşamamasına zemin hazırladı. “Herkes güvende değilse kimse güvende değildir” sloganı, çok doğru olmakla birlikte, realite böyle değildi.
Şu an geldiğimiz noktada aşılama hızımız gayet iyi olmakla birlikte, eğer 17 günlük kapanma sürecinde bu hızı yakalayabilseydik, durum çok daha farklı olabilirdi. Umarım Sağlık Bakanlığı geçmişe dönük olarak dersler çıkarıyordur. Çıkarılması gereken en büyük ders, “halk sağlığı ve koruyucu hekimlik” alanına yapılması gereken yatırım. Bütçede birinci basamağa ayrılan %25’lik dilim, kişi başı 25 TL/yıl demek oluyor ki bu da gerçekten yeterli olması mümkün olmayan bir rakam. Aşılama programları, halkın eğitimi, çevre ve halk sağlığı gibi konuların kapsam dahilinde olduğu birinci basamak ne kadar güçlenirse, gelecek salgınlara o kadar hazırlıklı ve proaktif olabiliriz.
Virüsün laboratuvardan yayıldığına ilişkin söylemler var.
Ben, bu tür söylemlere itibar etmektense, evrim teorisi temelli bilimsel görüşleri benimsemeyi tercih ediyorum.
Süreçte başka çıkarılması gereken dersler var mıydı sizce?
Biyoteknoloji yatırımında ne kadar geç kalındığı ortaya çıktı. 2019 yılında yaklaşık 130 milyar dolarlık biyoteknolojik ilaç endüstrisi payı var dünyada. İlaç ve aşı teknoloji daha çok biyoteknolojiye doğru gidiyor. Biz ise tam tersini yaparak; tecrübeli olduğumuz bir konuda, Hıfzıssıhhayı kapatarak bu alanda çok geriye düştük.
Oysa endüstriyi çok iyi takip etmemiz gerekirdi. Bu alana yatırım yapılmış olsa idik, şu an çok daha farklı bir noktada olurduk hiç şüphesiz. Onun için biz yerli aşıda diyoruz ki, aşıyı bulmak kadar, üretim bandını oluşturmak da önem taşımaktadır.
Dev şehir hastaneleri yapmak yerine odaklanmış merkezler yapmak daha önemlidir. Otelcilik hizmetine odaklanmak yerine, uzmanlaşmış merkezlerimiz olmalı. Bu şekilde maliyetler de düşecektir. Oysa biz yoğun bakımdaki hemşireyi alıp çocuk hastalıklarına verebiliyoruz. Böyle bir uygulama dünyada yok. Pandemi sürecinde, bazı devlet hastanelerinde Bakanlık talimatları ile, yemekhaneler yoğun bakım ortamlarına döndürüldü hızla. Yatakları, ventilatörleri, monitörleri hızla koyabilirsiniz fakat yetişmiş insan gücünü o hızda koymanız mümkün değil maalesef.
Siz bu salgından ders çıkarttınız mı?
Kesinlikle çıkardık. Danışma kurulumuz var. Danışma kurulumuzda halk sağlığı, aile hekimleri ve TTB temsilcileri gibi, Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu’nda olmayan temsilcilerimiz de var. Genel başkanımız sürecin her aşamasında “sağlığın siyaseti olmaz” diyerek, yapılanları destekledi ve temkinli bir muhalif yaklaşım sergiledi. Örneğin Bilim Kurulu’nun oluşumunu alkışladı, destek verdi. Yapılan halk sağlığı hataları, önümüzdeki dönemde politikaların ne olması gerektiği konusunda bizim için yol gösterici oldu. Yaşanan şeyler bir ders niteliğinde ve bunlar muhalefet politikalarına elbette ki yansıdı.
İlaç endüstrisinde yerli üretim desteklenmeli, altyapı doğru kullanılmalı, doğru insana doğru yatırım yapılmalı. Teknolojiye uzak kalmadan, insan kaynağına yatırımı önceleyen bir yaklaşımımız var. Tıp fakültelerinin sayıları artırılarak nitelikleri düşürüldü. Eğitim kurumlarının hemen hemen hepsinde bu durum var ama tıp dünyası gelecek nesillere uzman yetiştirememe sıkıntısı yaşıyor. Ciddi dersler çıkardık kendi adımıza. En temel konumuz birinci basamağa yani halk sağlığına önem vermek.
Salgının dışındaymış gibi tutulan gençler ve çocukların sorunlarına ilişkin tespit ve önerilerinizden konuşabilir miyiz?
Gençler ve çocuklar konusuna girmeden önce, bir diğer kırılgan grup olan 65 yaş üstünü ele almalıyız. Bu grup ciddi anlamda ihmal edildi, hak kaybına uğradılar. Bu yaş grubunun büyük kısmı ailesiyle yaşıyor zaten ve onlar zaten dışarı ile temaslı idi. Bu yaş grubunda olup, genellikle kayıt dışı çalışanlar için ciddi ekonomik zorluklar yaşandı. Aynı zamanda hareketsizlikten kaynaklı ikincil hastalıklarla karşı karşıya kaldılar. Kısacası, bu yaş grubu, sosyal, psişik ve tıbbi olarak yara aldı.
Gençlere gelecek olursak, en büyük yarayı, eğitimden uzak kalarak aldılar. İleri dünya ülkeleri açılımda önceliği eğitime verirken, hızlı testlerle tarama programları gibi uygulamalarla okulları açmaya azami önem verirken, bizde eğitim ikinci planda kaldı. On-line eğitimin ortaya koyduğu fırsat eşitsizliği, kapanma sırasında yaşanan aile içi şiddet, iş yükü artışı, yaşanan ekonomik sıkıntıların gençlerin omuzlarına bindirdiği yük, depresyon ve intihar vakalarında çok ciddi artışlara neden oldu.
Gençlerin sosyal yaşamdan uzaklaşıp dijital dünyaya odaklanmaları başka sorunlara zemin hazırladı. Bu dönemde aile ile çatışma, siber zorbalıklar, sosyal medyadan kaynaklanan problemler ve eğitimden uzak kalma, zaten var olan fırsat eşitsizliğini daha da derinleştirdi. Toplumsal olarak depresyon ve kaygı hali maalesef devam ediyor her yaş grubunda. Çocukları, parklardan, bahçelerden ve sosyal yaşamdan mahrum bıraktık.
Yaş gruplarından bağımsız olarak bir diğer etkilenen grup, esnaf kesimi oldu. Yapılacağı söylenen hibe yardımlar yetersiz olmanın ötesinde, adil dağıtılmadığı için daha büyük bir soruna neden oldu. Bu problemler gençleri ülkelerinden soğuttu ve yurtdışı hayalleri kuran, geleceğini başka ülkelerde gören bir nesle dönüştürdü. Halk olarak umudumuzu kaybettik. Neyse ki son dönemdeki aşılama hızındaki artış, hepimize umut oldu. Öncelikle salgını atlatabilmemiz lazım ki, ekonomik çarkları döndürebilirim. Sonra ise ekonominin toparlanması için ciddi adımlar atmak gerekiyor. Bunun için tek ihtiyacımız olan, gerekli güven ortamının bir an önce sağlanması.
Evden çıktığımda aklımda yürüyüş için bir rota yoktu. Uzun süredir yaptığım yürüyüşlerde sokağın beni istediği yöne taşımasını dert etmediğimden yine ona güvenerek attım kendimi yola. Tirebolu sokağın Elçi sokakla kesiştiği yere gelince bir süre durup bir aşağı bir de yukarı doğru baktıktan sonra bugünkü yolculuk için aşağıya doğru gitmeye karar verdim. Ayrancı pazarına doğru yürümeye başladım. Yol üstündeki küçük dükkanlara göz atarak köşeye geldiğimde pazar tarafına değil de sağa dönüp yürümeye devam ettim. Yüksek duvarları yüzünden içerisini görmediğim ama bende nedense hep sevimli bir yer olduğu hissi uyandıran kıraathanenin önünden yolun karşısına geçtim. Bugünkü yürüyüş rotam Cemal Süreya parkı içindeki üç yüz metrelik parkur olacaktı belli ki.
Parkın baş tarafındaki çocuk oyun alanını geçip egzersiz aletlerinin olduğu yerin kenarından yürüyüş parkuruna adım attım. Kulağımda evden çıkarken dinlemeye başladığım yabancı bir polisiye kitap kahramanın sözleri ile biraz ilerledim. Öğle vakti olduğu için park oldukça kalabalıktı. Birkaç sokak ötedeki karakolda görevli polisler, yakınlardaki işyerlerinde çalışan takım elbiseli ciddi insanlar, arkadaşlarıyla görüşmek ya da torunlarıyla vakit geçirmek için parka gelmiş ihtiyarlar… Ayrancı’da tanık olabileceğiniz her çeşit insan vardı yine burada. Demlik Kafe’nin yanından geçerken içerde kasaların üstünde uyuklayan kediye bakıp güldüm. Ayrancı sokaklarının en güzel yanı bu tüylü çocuklardı sanırım, ha bir de ağaçlar tabii. Kafenin hemen yanındaki köpeklerin serbestçe dolaştığı alanda koşturan neşeli patilere bakıp, tabii bir de köpekler dedim. Köpekleri nasıl unuturum!
Ben düşüncelere dalmış ağır ağır yürürken yanımdan koşar adım geçen bir kadın ufak bir baş selamı verip yoluna devam etti. Her öğlen bu saatlerde kendisi ile karşılaştığımız için bir nevi yürüyüş arkadaşı olmuştuk sanırım. Onun tempolu adımları benim ağır adımlarım ile her kesiştiğinde yüzümüzde ufak bir tebessüm olurdu önceleri. Şimdi suratımızdaki maskeler yüzünden gizlenen tebessümlerin yerini minik baş selamları aldı.
Parkurun cadde tarafına denk gelen kısmında, köpek gezdirme alanına yakın, ağaçlardan oluşan o ufak tünelden geçerken adımlarımı iyice yavaşlatıp bu minik yeşil duvarların keyfini çıkardım. Tünelin bitiminde Demlik Kafe’nin önünde oturmuş öğle arasını açık havada geçiren çalışanların neşeli hallerini görünce kulaklıklarımı çıkardım. Bugün duymak istediğim sokağın sesiydi. Cemal Süreya heykelinin caddeye bakan yüzünün önünde durmuş poz veren gençlere tebessümle baktım. Sonra başımı heykelin arkasındaki havuzun etrafına doluşmuş koşturan küçük çocuklara çevirdim. Babasının yardımıyla pembe bisikletinin pedallarını çevirip heyecanla “Bak baba sürebiliyorum!” diyen küçük kızın sesini duyunca bir süre yürüyüşe ara verdim. Kenardaki banklardan birine oturup etrafı izlemeye başladım.
Küçük kızın az önceki neşeli sözcükleri hafif esen bahar rüzgârı ile gökyüzünde savrulup karşı tarafta oturan ihtiyar bir kadının kucağına düşüverdi. Kadın, kendini olanca ağırlığı ile kucağına bırakan bu kelimeleri alıp bir uğur böceğini sevgiyle üfler gibi yeniden gökyüzüne savurdu. Ardından yanındaki arkadaşına dönüp “Her şeyin tadını yine en iyi çocuklar çıkarıyor” dedi. Kadının bu sözleri hafifçe savrulup hemen yan bankta tek başına oturan başka bir kadının yüzüne dokunup geçti. Sözlerin dokunduğu kadın hafifçe iç çekip “Bisiklet sürmeyi bana da babam öğretmişti, yine altmış yıl önce burada, Ayrancı’da…” dedi. Diğer kadınlar bu sese kulak verip ona dönerek “O zaman buralarda hep bağ evleri varmış diyorlar, keşke o günlerde Ayrancı’yı görebilseydik.” diyerek anıların yad edildiği, Ayrancı’nın bağ evleriyle dolu içinden derelerin aktığı güzel zamanlara dair bir sohbet başlattılar.
Anıların ağırlığını taşıyan sözcükler bu ağırlık yüzünden yavaşça süzüldüler gökyüzüne. Kelimelerin izlerini takip ederek başımı gökyüzüne doğru kaldırdım. Gökyüzü sanki bir sığırcık sürüsü varmış gibi bir sürü kelime ile kaplanmıştı. Şimdiye kadar nasıl olup da bu kelimeleri görmediğime hayret ettim. Söylenen her sözcük anlatılan her hikâye tepemizde asılı kalıyor, rüzgârla sağa sola savruluyordu. Kimisi neşe dolu hafif, kimisi eski günlerden kalma ağır sözcükler. Bazıları çok tanıdık bazılarıysa artık unutulmaya yüz tutmuş kelimeler, sırlar, dedikodular, hayaller… Gördüğüm her kelimeyi okumaya çabalarken yıllardır doğru dürüst gökyüzüne bakmadığım aklıma geldi. Başlarımız ekranlara dönük yaşamaya o kadar alışmıştık ki etrafımızda olan biten şeylerden hiç haberimiz yoktu.
Ben böyle düşünceli bir hâlde göğü seyrederken “Ne çok hikâye var değil mi? Epeydir kimse toplamıyor bunları” dedi yakınımda bir ses. Başımı çevirip bakınca yanımda yaşlı bir beyefendinin oturduğunu gördüm. Kelimeleri kovalarken onun yanıma geldiğini fark etmemiştim. “Eskiden kelimeleri toplayanlar mı vardı?” dedim şaşkınlıkla. “Elbette,” diyerek gülümsedi ve ekledi; “Eskiden insanlar sohbetlerle havaya karışan kelimeleri yakalar onları işler, yoğurur ve yeni hikâyelerde kullanılsın diye yeniden gökyüzüne salardı. Şairler, yazarlar başları hep göğe dönük en güzel kelimeleri toplama yarışına girerler, kazanan topladığı kelimelerden daha görkemli hikâyeler yaratıp onu arkadaşlarını kıskandırmak için yeniden göğe salardı.”
“Peki sonra ne oldu?”
Yaşlı adam hüzünle bakışlarını yere indirip “İnsanlar karşısındakini dinlemez olunca kelimeler de görünmez oldu.” dedi. “Ruhlar, sokağın sesleri yerine kendi ceplerinden yükselen müziğe kapılınca tüm kelimeler, tüm hikâyeler havada asılı kaldı. Bir de üstüne bu salgın belası gelince zaten görünmez olan kelimeleri maskelerin ardından yakalamak daha da zorlaştı.”
“Kimse toplamazsa onlara ne olacak?” diye sordum gözlerimi gökyüzündeki kelimelerin dansından ayırmadan.
“Bazıları onu var eden ağız ölünce unutulacak, bazıları rüzgârla uzak diyarlara savrulup kendisini yakalayacak bir ruh bulacak ama pek çoğu burada süzülüp havayı giderek ağırlaştırıp bizlerin üzerine çöküp kalacak.”
Üzerimize çökecek kelimelerin ağırlığı düşüncesiyle irkildim. Tam yeni bir soru sormak üzereyken küçük bir çocuk önümüzde durup elinde tuttuğu şeyi heyecanla bize doğru salladı. “Bakın ne yakaladım!” diye cıvıldadı. Yaşlı adam elini uzatıp çocuğun salladığı şeye bakıp gülümsedi. “Anlamını biliyor musun?” diye sorunca çocuk ışıl ışıl gözlerle “Evet.” diye yanıtladı. Ben elindeki şeyi tam göremeden yakınlarda bir kadın sesi çocuğa seslendi. Küçük kız koşarak uzaklaşırken elini yumruk yaparak korumaya çalıştı yakaladığı şeyi. Annesinin yanına varınca yine aynı neşeli sesiyle “Anne bak, bir kelime daha yakaladım!” diye coşkuyla bağırdı. Annesi gülümseyerek başını okşayıp “Bu seferki kelime ne güzelim?” diye sorunca çocuk küçük yumruğunu açıp elinde tuttuğu sözcüğü göğe savurdu. “Umut,” dedi “Bu sefer yakaladığım kelime umut!”
Kadın uzaktan onları izleyen bizlere bir baş selamı verip kızı ile parktan uzaklaşırken yanımdaki yaşlı beyefendi de yavaşça ayağa kalkıp başını yine göğe doğru çevirdi. “Çoğumuz göğe bakınca artık kelimeleri göremiyoruz ama çocuklar, onlar hâlâ hikayeleri kovalıyorlar. O yüzden sen sormadan ben söyleyeyim, çocuklar göğün başıboş kelimelerle ağırlaşıp üzerimize çökmesine asla izin vermeyecekler.” Başını bana doğru çevirip iyi günler diledikten sonra ağır adımlarla uzaklaştı.
Öğle molası biten çalışanlar yavaşça parkı terk ederken ben Cemal Süreya heykelinin yanına gidip gökyüzünden kelimeler topladım. Bir sonraki hikâyede onları kullanıp yine göğe salmak için…
Bugün yaşları 30 ile 50 yaş arası neredeyse herkesin okuduğu tek kitap şimdi müzelik…
Cin Ali kitapları pek çoğumuz için çocukluk anılarımıza dair unutulmayan anıların içinde yer alıyor dersek yanılmayız. O yaşlarda hepimiz için önemli bir dönem olan okul hayatımızın sevimli, sıcak ve örnek aldığımız karakteri Cin Ali’nin nasıl oluştuğunu, arkasındaki hikayeyi araştırmak için çıktığımız yol bizi aslında çok yakınlarımızda duran Cin Ali Müzesi’ne ulaştırdı. 2019 yılında Bülten Sokak’ta 32 numaralı evde açılan Cin Ali Müzesi ve vakfı sadece anılarımıza değil Ankara’nın kültür sanat hayatına damgasını vurmaya aday olan değerli çalışmalarıyla öne çıkıyor. Ayrancım Gazetesi için bu değerleri müzenin kurucularından Nevin Kaygusuz Apaydın ile bir söyleşi gerçekleştirdik:
Sizi tanıyabilir miyiz?
Ben Nevin Kaygusuz Apaydın, bu müzenin kurucularındanım. Cin Ali içinde Suna karakteri ile canlandırılan kardeş rolündeyim öte taraftan. Cin Ali karakteri gerçekte yok ama o bizim hiç büyümeyen kardeşimiz.
Cin Ali nasıl ortaya çıktı?
Babam Rasim Kaygusuz 1926 doğumlu, ilkokul öğretmeni. Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu. Annem de Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nden mezun. Babam zorunlu hizmeti için kendi köyü olan Ankara’ya Zir’e bağlı Kayı köyüne geliyor 1944 yılında. Annem de Ankara’da Kız Teknik Meslek Okulu’na başlıyor. Mezun olduğunda babamın köyüne tayini çıkıyor. Böylece tanışıyorlar.
Babam 1960 yılında dışarıdan okuyarak Gazi Eğitim Fakültesi Pedagoji Bölümü’nü bitiriyor. Burada öğrendiklerini Ankara Hıdırlıktepe’deki okulunda uygulamaya başlıyor.
Kendisi birinci sınıf öğretmenliğini çok sevdiği için o sınıflara bakıyor devamlı. Okumayı kolay öğretebilmek için “çözümlü alfabe” isminde bir düzenek icat ediyor. Dönen bir çark ve dairelerden oluşan bu sistemde cümleden harflere kadar öğrenmeleri mümkün oluyor, hecelemeyi öğretiyor.
“Oyunlu Okuma” yöntemiyle çocukların severek öğreneceği başka aygıtlar da üretiyor babam. Bu araçları çıkardıktan sonra okumayı öğrenen çocukların rahatlıkla okuyabilecekleri bir hikaye kitabı tasarlıyor kendisi. İşte 1968 yılında Cin Ali böyle çıkıyor.
İlk sayıda hikaye çok basit cümlelerden başlıyor, yavaş yavaş zora doğru giderek onuncu kitapta normal bir hikaye kitabına dönüşüyor. Artık çocuk istediği kitabı okuyacak hale geliyor. Cin Ali çıkınca çok ilgi görüyor o zamanlarda, çok çabuk yaygınlaşıyor.
Tabii ki bu kitabın bu hale gelmesinde büyük bir emek var, bütün aile çok çalışıyor bu kitap için. Dayım, yengem de büyük emek veriyorlar bu konuda. Babam 1972 yılında emekli olunca tüm zamanını bu kitaba veriyor. Ülkenin her yerine dağıtılıyor hatta yurt dışındaki Türk öğrencilere de kitap gitmeye başlıyor.
Cin Ali’yi kaç çocuk okumuştur sizce?
Tam olarak tahmin edemiyoruz ama 30 ile 50 yaş arası neredeyse herkes okumuştur diye düşünüyoruz, 20-30 milyon kişiye ulaşmışızdır belki.
Zaman içinde hem korsan baskı çıktı hem de Cin Ali’ye çok benzeyen kitaplar çıktı. 30’a yakın taklit kitaplar çıktı 80’lerde. 1988 yılında babamı kaybedince ailemiz kitaba devam etti ama bir dönem de süreli olarak dağıtımcımıza yayın hakkı verdik.
Cin Ali Müzesi fikri nasıl oluştu?
2005 bizim için çok önemli bir tarih oldu çünkü bir gazetede “Cin Ali yasaklandı” diye haber çıktı. Aslında kitap yasaklanmıyor tabii ama eğitim müfredatının değiştiğini Cin Ali üzerinden anlatmayı tercih ediyorlar. Cümle yönteminden harf yöntemine geçiliyor. ‘Yasaklandı’ diye haber çıkmasına çok üzüldük tabii ki. Öte yandan o dönemde pek çok kişi sahip çıktı kitaba. Birgün gazetesinde ‘Cin Ali Bizimdir’ adıyla haber yayınladı Aydan Çelik. Beyaz Şov skeçler yaptı.
2013 yılında telif hakkını tekrar alarak basmaya başladık. 2016 yılında da vakıf kurmaya karar verdik. 2015 yılında binayı hazırlamaya başladık ve müze kurmaya karar verdik. 1 Kasım 2019 yılında davet ettiğimiz Sunay Akın’ın ile müzemizi açtık. Çocuk kitapları kütüphanesini de kurarak hizmete sunduk. Çeşitli konularda araştırma grupları oluşturduk. Farklı etkinliklere ev sahipliği yapmaya başladık. Her çarşamba film gösterimleri yaptık lakin pandemi biraz işlerimizi aksattı. Cin Ali Belgeseli hazırladık pandeminin hemen öncesi kasım ayında galasını yaptık. Çocuk şarkıları yarışması düzenledik. 76 yeni eser katıldı, 8 tanesine ödül verdik. 2019-2020 arasında görme engelli öğrencilere braille alfabesi ile yazılmış Cin Ali serisini bastırdık. Okumayı hızlandıran tombala oyunumuzu da barille alfabesi ile hazırlattık öğrencilere.
Pandemiyle birlikte müzemiz ziyaretçilerinin sayısı epey düştü. Pek çok projemizi ertelemek zorunda kaldık. Ekonomik açıdan zorlu bir sürece girdik haliyle.
Müzemize pek çok öğrenci ziyaret etti ama bizim kapımız yetişkinlere de açık. Buraya kim gelirse gelsin 7 yaşında çıkıyor buradan. Müzemiz aynı anda ailemizin hayat hikayesini de barındırdığı için bizim için oldukça duygusal bir anlam taşımaktadır.
Buradaki her şeyin bir öyküsü var. Müzeye her koyduğumuz eserin bir öyküsü olmasına dikkat ettik. Buranın öyküsüyle bütünleşmesini hedefledik. Bazı müzelerde o öyküye uygun olmayan şeylerin akılda kalmadığını fark ettiğimiz için müzemizde ‘az eser olsun ama öykünün bir parçası olsun’ dedik.
Müzenin mimarlığını ben yaptım, iç mimar kuzenim ile birlikte düzenledik. Giriş katta kafe ve hediyelik eşya bölümü ile seminer odalarımız, birinci katta müzemiz, daha üstte de Cin Ali Çocuk ve Eğitim Araştırmaları Kütüphanemiz ve ofislerimiz bulunmakta.
Bu bina ODTÜ erkek yurdu olarak kullanılmış önceleri, henüz kampüste yurt binaları yapılmadığı dönemlerde. Erkek yurdu inşaatı bitirilince de 1975’e kadar kız yurdu olarak kullanılıyor. Binanın eğitim amaçlı kullanılması da bizi çok etkiledi. Binada her şeyin Cin Ali sadeliğinde, yalın, anlaşılır olmasına özen gösterdik.
2017 yılında kitaplarımızı New York Halk Kütüphanesine göndermiştik. 2019 yılında orada Cin Ali günleri yapıldığını öğrendik tesadüfen, çok sevindik.
Sanatçı Sabire Susuz bize ulaşarak Cin Ali üzerine çalışmak istediğini söyledi. Sanatçı ‘piksel art’ tavrından yola çıkarak giysi etiketlerini kendine özgü tekniğiyle bir araya getirerek oluşturduğu resimlerini “Cin Ali Sergide” başlığı altında 2012 yılında sergiledi aynı zamanda değerli eserlerinden birkaçını müzemize bağışladı.
Cin Ali sürekli üretilen bir karakter. Tüketip bir kenara atmıyorsunuz. Herkesin kendisinde bir şeyler bulduğu bir karakter. Sadece bizim değil “Hepimizin Cin Ali’si” oldu.
Farklı ülkelerden insanların Türkçe’yi öğrendiği bir kitap aynı zamanda. Farklı dillerde de basmayı denedik ama ilk üç sayı içimize sinmediği için şimdilik durdurduk.
Çocukluğunuzda Cin Ali’nin yeri nasıldı?
Çocukluğum Bahçelievler semtinde geçti. Evimiz akraba ve tanıdıklarımızla dolup taşardı. Evimizin kapısı herkese açıktı. Kurduğumuz sıkı aile bağları Cin Ali Vakfı’nı kurarken de kendisini gösterdi. Tüm kuzenlerimiz vakıf için destekte bulundular. El birliğiyle kurduk, geliştirmeye çalışıyoruz.
Babam 70’li yıllarda ülkenin pek çok kentine postayla yoluyordu kitapları. Bahçelievler Postanesi’nde 3 numaralı posta kutumuzu hiç unutmam. O yıllarda her sene 20 bin broşür bastırıp ülkenin tüm okullarına postayla yollardık. Sonra öğretmenler siparişlerini gönderirlerdi 3 numaralı posta kutumuza. İş çıkışı posta kutusuna gelen mektuplar alınıp eve gelinirdi. Gelen siparişlere göre annem babam kitapları kucaklayıp götürürlerdi postaneye. Arabamız olana kadar yıllarca böyle elde taşıyarak götürdük siparişleri.
Şimdi müzemizdeki aynı numaralı posta kutumuza burayı ziyaret eden çocuklar isimlerini ve adreslerini atarak Cin Ali ile mektup arkadaşı olabiliyorlar.
Cin Ali müzesinde sergilenen her şeyin bir öyküsü olduğunu söylemiştim. Müzemizde duran pul ıslatma süngerinin bile bir öyküsü var hayatımızda. Bu sünger çıkınca ailecek çok sevinmiştik çünkü binlerce mektubun pulunu dilimizle ıslatmak çok zor oluyordu. Şu ufacık sünger hayatımızı oldukça kolaylaştırmıştı…
Ocak sayısında size Kuzgun Sokak’ta bir apartmanın bahçesinde kış uykusuna yatan kaplumbağalardan bahsetmiştim. Onlar uykudan kalkalı çok oldu. Biz bir uyuduk bir uyandık. Durum böyle olunca kaplumbağaları Nisan başı gibi tam uyandıkları vakit görüp “dünya dönüyor” diyemedik belki ama er ya da geç Kuzgun Sokak’a Tülin hanımın kapısına gidip kaplumbağaları görme şansı yakaladım. Şimdi sıra kaplumbağaların hikayesini bu hikayenin baş kahramanı Tülin Cavlı’dan dinlemekte. Tülin hanım okçuluk branşında ülkemizi milli sporcu olarak temsil etmiş, seçmeler, antrenmanlar ve yarışmalar ile geçen tempolu hayatının hep bir köşesinde ise hayvanlar olmuş. Bu tempolu hayatın içinde kaplumbağalar ise zaman zaman durmayı hatırlatmış. Onunla güneşli bir pazartesi günü apartmanın o güzel bahçesinde buluştuk; 8 kaplumbağa bahçede dolaşıyordu. Apartman sakinlerinin ortaklaşa emek ederek güzelleştirdiği bahçede sadece kaplumbağalar yoktu, restorana satılmaktan son anda kurtarılan 3 bıldırcın, mama vakti gelen kediler, kaplumbağalara selam vermeden geçmeyen köpekler ve o çok özlediğimiz yüz yüze sohbet… Karşısına çıkan ve yardıma ihtiyaç duyan kaplumbağadan leyleğe, ayıdan bıldırcına tüm o canlılarla yollarının kesişmesini Kuzgun Sokak ve Ayrancı’nın eski yıllarını arka plana alarak anlatıyor:
Tülin Cavlı
Sizi tanıyarak başlayalım sohbetimize
Gazi Beden Eğitimi Bölümü mezunuyum. Emniyet Teşkilatı’ndan emekliyim. Milli sporcuyum. Okçuluk ve bisiklet sporları ile ilgilendim. Türkiye’ye okçuluk dalında ilk madalya getiren sporcuyum. 1984 Olimpiyatları’nda Türkiye’yi okçuluk branşında temsil ettim. Türkiye’nin ilk kadın bisikletçilerinden biriyim. Spor alanında çok tecrübem var. Hakemliğim var, antrenörlüğüm var. Görevim nedeniyle Güneydoğu dahil Türkiye’nin her yerinde çok dolaştım ve her dolaştığım yerde mutlaka hayatımda hep bunlar oldu.
Kaplumbağalar?
Sadece onlar değil leylekten martıya kadar… Bir ara Uludağ’a götürülmek üzere toplanan ayılar vardı. Yavruları ile İstanbul’da Yenikapı sahilinde günlerce onlara baktım. Aç susuz hayvanları oraya bağlamışlar, o koca koca ayıları inanamazsınız. Çok büyük ve yaşlı bir ayı vardı. Onun gözündeki yaşı hala unutamıyorum. Uludağ’a götürüleceklerdi ama öyle düzensiz bir toplama yapmışlar ki önlerinde yemek yok su yok. Manavları marketleri dolaşıp bir sürü yiyecekler vs toplayarak onları günlerce bekledik orada. Neyse sonra daha uygun şekilde hepsi Uludağ’a gönderildiler. Yolda gidiyorum işte bir martı buluyorum, kanadı kırık. Onlara balık alıyorum, çalışan dedi ki “Abla sen ne kadar balık yiyorsun?”, “Valla ben yemiyorum martıya alıyorum”. Bir leylek göç mevsiminde, o zaman Çatalca’daydım, vurmuşlar kanadından, uçamıyor. Diğerleri göç etti gitti, bu kaldı. Sonra bir veteriner kliniği tedavisini yaptı ama koca leylek, koyacak yerleri yok. Çatalca’ya götürdüm ben onu. Günlerce benimle yaşadı orada. Sonra kendini toparladıktan sonra, ta öbür göç mevsiminde uçup gitti. Kaplumbağalar da tesadüfen bir gün Antalya’dan gelirken yolumuza çıktı. Arabalar ezecekti. Oradan aldık, buraya getirdik. Artık belediye görevlileri de sağda solda buldukları kaplumbağaları getirip buraya bırakıyorlar.
Numaralandırıyor musunuz her birini?
Numaralandırıyorum çünkü bir ara çocuklar bizim kaplumbağalarımız diye alıp götürmüşler buradan. Aradık günlerce sonra bir veteriner tahmin etmiş bizim olduğunu, geldi. Birini Cebeci Metro İstasyonu girişinde buldum. Cebeci Stadı’na götürdüm antrenmanda bizimle birlikte oradaydı ama orada olmaz diye onu da buraya getirdim. Sağ olsun binadaki komşularım da onlara bakıyorlar. Yiyecekleri bittiği zaman kıvırcık, domates, karpuz her şeyle besleniyorlar. Portakal Çiçeği’nde bir arkadaş, bir kaplumbağa bulmuş, “onu getirsem olur mu” dedi. “Getir” dedim. Bir tane de Mesnevi sokağa gönderdim. Mesnevi’den Cinnah’a çıkarken hemen solda çok büyük balkonları olan güzel bir bina vardır. Orada bahçe katında şimdi. Onlar da bir kaplumbağa bulmuşlar. Evlerinin bahçesinde geziyormuş. Yanına tek kalmasın diye gönderdim. Bir ara sayı daha fazla idi. Tedavileri bittikten sonra Eymir’e götürüp bıraktım onları. Daha sonra gittiğimde gördüm. Numaraları olduğu için tanıyorum. Şimdi buradakilerin de tedavileri bitti ama 2 yıldır pandemi nedeniyle gidemedik tabi. Eymir’de de o tepelere bırakıyoruz, araçlara yakın olmasın diye. Kırıkkale’ye giderken yine yolda bulduk, keneler basmıştı hayvanı, tedavi olmasa mümkün değil yaşaması. Birinin kabuğunu kırmışlar. Buraya gelenler hep öyle.
Yani burada rahatsızlığı olan kaplumbağalar oluyor. Tedavileri bitince doğaya bırakıyorsunuz.
Tabi tabi. Özellikle gideyim de kaplumbağam olsun diye değil ama o kadar alıştım ki onlar da bana alıştılar. Beni tanıyorlar. Bir arada yaşamayı öğrendik. İnsandan kaçmaları saklanmaları gibi bir olay yok.
Bu yıl bahar ayı soğuk geçti. Havalar nasıl etkiliyor onları?
Kaplumbağalar arka ayarlarını kullanıp toprağı kazıp baya derine yumurtalarını bırakıyorlar. Sonra kapatıyorlar üstünü. Geçen senenin sonunda biraz geç kaldı Kasım Aralık gibiydi. 5 tane yavrumuz oldu. Küçücük çok şekerdi ama çok geç çıktıkları için yaşama şansları olmadı. Eve aldım onları, sıcakta, Nisan ayına kadar yaşadılar ama tam toparlayamadılar kendilerini. Sonra birden vücutları yumuşadı, o gerekli besini alamadılar herhalde güneş olmayınca.
Genelde Kasım’a doğru yavaş yavaş yemeği azaltıyorlar, hareketleri ağırlaşıyor. Sonra sürekli yer arıyorlar, kalmak için. Gömülüyorlar. Kardan çok etkilenmesinler diye dallar koydum üstüne bu sene. Sonra Nisan’ın başında yavaş yavaş çıkmaya başlıyorlar. Öyle bir çıkıyorlar ki çamur içinde. Sonra onları yıkıyorum çünkü çamurdan yürüyemiyorlar artık. O zaman da öyle çok fazla yemiyorlar, yavaş yavaş. Artık havalar çok fazla ısındıkça önce güneşin vurduğu yere gidiyorlar, sonra dolaşmaya başlıyorlar. Bir müddet uyuyorlar. Bu sene iki tanesi çıktıktan sonra bir kar bastırdı, aldım eve getirdim.
Burası yoğun bir sokak, araç trafiği, insanlar. Rahatsız oluyorlar mı?
Yok yok alıştılar. Bir sıkıntıları yok. İnsanların da çok ilgisini çekiyor. Mesela çocuklar falan hayatlarında görmemişler, nerede görsünler? Aileler de çok mutlular, bahçe baya bir övgü alıyor. İnsanlar tanıyorlar artık onları. Bazen tırmanmaya çalışıyorlar, ters dönüyorlar, ayaklar havada. Birileri görüp beni arıyorlar, ters dönmüş diye. İnsanlar dokunamıyor, bazılarına ilginç, farklı geliyor herhalde.
Peki kaç yıl oldu kaplumbağalar ile burada?
2000 yılından beri burada kaplumbağalar var. Doğup büyüme Hamamönülüyüm ben. Daha sonra Tomurcuk sokağa taşındık. Sonra işte buralar yapılmaya başladığında da buraya geldik. 63 falandı herhalde. Yani çok eski, 50-60 yıldır falan buradayız. 1980’de tayin ile ayrıldım buradan. 1989’da Diyarbakır’a gittim. 3 yıl kaldım orada. Oradan İstanbul. 17 Ağustos’u falan orada yaşadım. Korkunç bir şeydi. 2000 yılında döndüm Ankara’ya. Benim bir komşum, o zaman çok sorun çıkardı. Her gün zabıta geliyordu. İnsanlar bir şeylerin farkına çok geç varıyorlar, herkesi yıprattıktan sonra. Benim bir görev köpeğim vardı, Hürkan. Hayvanı eve alamıyorum. Arabanın içinde kalıyor. Gece herkes uyuduktan sonra eve alıyorum. Bir gün arabamın içine bir not atmışlar, o notu hala saklıyorum. “Allah belanı versin pis herif, bu güzelim hayvanı buraya hapsetmişsin” diye. Bilmiyorlar ki neler yaşandığını. O hayvanıma rahat vermediler, o çocuğa. Ben de çektim gittim Çatalca’ya. Sonra 8 ay falan yine İstanbul’da. Burası vardı yine ama kimse bakmıyordu. Bahçe böyle değildi. Şimdi sağ olsunlar, şimdiki komşularım çok iyiler.
Buraya ilk geldiğiniz zamanlar nasıldı buralar?
Önceden tabi buralar bomboştu, o kadar güzeldi ki. Yukardan kızakla meclis duvarının olduğu yere kadar kayardık. Burası zaten Ayrancı Bağları diye geçiyor. O meyve ağaçları falan inanılmazdı. Bütün gün ağaçların tepesinde geçerdi ömrümüz, o kadar güzeldi ki. Turizm Sitesi diye geçiyor buralar. Şimdiki Turizm blokları ile Kuzgun Sokak’ın bu tarafı arası arsaydı. Biz top oynardık. Geceleri sokaklardaydık. Mustafa Sandal’ın annesi falan benim çocukluk arkadaşım. Burada oturuyorlardı. Onlar ikizdir Tülin ile Sema. Mustafa, Tülin’in oğludur. Tülin’in babası Hüseyin İleri, o darbuka falan çalardı, ünlülerle, o çok ünlü bir sanatçıdır. Mustafa Sağyaşar falan hep burada otururlardı. Mahallemizde çok ünlüler vardı. Ben de bunların arasına spordan katılmış birisiyim.
Turizm sitesi ile burası arasında başka bina yoktu yani?
Toplam 228 daire idi. Bizim 3 bina bu tarafta. O zaman insanlar buraları kendileri değerlendiremediler. Üç beş kuruşa sattılar. Ondan sonra dünya kadar bina yapıldı buraya. Düşünün bomboştu. (Şimdiki Mesnevi’nin üst kısmında kalan Kuzgun Sokak ile Refik Belendir arası.) Diyorum ya Atakule’nin oradan merdivenlerle aşağıya kadar kayar, sonra bir de geri yukarı yürürdük, o merdivenleri taşıyarak. Kuzgun’un aşağısına doğru kordon boyu derlerdi ailenin yaşlıları o zaman. Oraya yürüyüşe giderlerdi. Hoşdere’nin alt kısmında da işte Dikmen deresi falan derlerdi oraya, yazlık sinema vardı. Yazlık sinemaya giderdik oraya. Ortaokulu bir yıl Cebeci’de okudum, Cebeci Ortaokulu’nda. Sonra Ayrancı Ortaokulu’nda, ama şimdi Ayrancı Ortaokulu değil adı. Sonra Çankaya Lisesi’nde okudum. Sonra Gazi. Ben hem çalışıyordum o zaman hem okuyordum. Antrenmanlara gidiyordum. Kuzenim vardı burada, onunla. Bir gün kalkıp “Hadi Bolu’ya gidelim” deyip atlayıp bisiklete Bolu’ya gittik, iki kız. Şimdi şurada bisiklete binemiyoruz…
Ayrancım Gazetesi’nin kent hakkına dair planladığı yayın çalışmasının ilk gündeminde çevre konusunun olması hiç kuşkusuz tesadüf değil. Kentlerimiz ülke nüfusunun çoğunluğunu barındırıyor. Son verilere göre il ve ilçelerde yaşayan nüfus toplam nüfusun %93’ü…
Bu nüfusun yaşaması için temel ihtiyacı olan, temiz içme ve kullanma suyuna erişim, temiz hava soluma, sağlıklı besine ulaşma, atıklarının çevre sorunu yaratmadan uzaklaştırılması, ekonomiye kazandırılması ve bertaraf edilmesi konuları kentlilerin sağlıklı çevrede yaşama hakkının en önemli bileşenleri.
Peki bu konular kentlerde gerçekten başarılı şekilde yürütülebiliyor mu? Yurttaşlar kentlerde, temiz hava soluyup, musluklarından temiz suya erişebiliyor mu? Atıkları yaşam alanlarında ayrı toplanıp ekonomiye kazandırılıyor mu? İklim krizi nedeniyle artan afetlerin etkilerini azaltacak çalışmalar yapılıyor mu? Bunların cevabı hepimizin malumu… Bu konuda genel bir başarısızlık ve geri kalmışlık var.
Her ne kadar kanalizasyon sistemleri gelişmiş olsa ve kanalizasyon alt yapısı birçok kentsel yerleşim alanında çözülmüş olsa da atık suların ileri arıtma yöntemleri ile arıtılıp yeniden kullanıma sunulamadığını görüyoruz. Bunu Marmara’da yaşanan müsilaj felaketi, Sakarya, Kızılırmak, Ergene, Gediz, Yeşilırmak gibi yüzey sularımızın en az %75’inin kirlenmiş olması ve arıtılmış suların sadece %2-3 civarında yeniden kullanıyor olmasından anlayabiliriz.
İstanbul, Ankara, Adana, İzmir, Konya, Kütahya, Düzce, Denizli gibi birçok kentimizde hava kirliliği çok yoğun şekilde yaşanıyor. Ankara Siteler’de veya Sıhhiye’de yaz ayları hariç temiz hava solumak neredeyse imkansız.
Belediye hizmetlerine güven yok
Oda Başkanı olduğum dönemde 2019 yılındaki hava kirliliğine dair yayımladığımız raporda 60 milyon insanın kirli hava soluduğunu tespit edip paylaşmıştık. Yılda 30 bin insanın sadece hava kirliliğinden hayatını kaybettiği OECD 2019 Türkiye raporunda yazıyordu. Çok zor değil, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın anlık olarak yayımladığı hava kalitesi ölçüm istasyonu verilerinden de bunu görebilirsiniz.
Atıklarımızın %90 oranında ekonomiye kazandırılmadan, çevreyi tahrip eden vahşi ve düzenli depolama alanlarında depolandığını biliyoruz. Birçok kentimizde paket suya olan güven belediye hizmetlerine olan güvenden daha fazla. Organik sebze ve meyve almak için sosyal medya hesaplarından satışlar yoğunlaştı. Hep söylerim, bütün sağlık sorunları çevre sorunu kaynaklıdır. Tüm hastalıkların ana nedeni çevre kirliliğidir. Kentlerimizdeki sağlık sorunlarına baktığınızda da bunu görebilirsiniz.
Temiz suya erişimin en önemli adımı kaynağın korunması
Sorunları tespit etmek hiç kuşkusuz çözmekten çok çok daha kolay. Peki ne yapmak gerekiyor? Her bir çevresel sorun için çözüm önerileri var. Yeter ki yeterince heyecan ve istek olsun. Bütçe de, emek de yaratmak mümkün. Temiz suya erişimin en önemli adımı kaynağın korunması. Havzalarımızın korunmasına ihtiyacımız var. 21. Yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken hala koruma eylem planı yapılmamış içme ve kullanma suyu kaynakları var. Bu kaynakların olduğu bölgelerde yapılaşmalara, madencilik faaliyetlerine izin veriliyor. En yakın örneğini İstanbul’un su kaynağının hemen dibine Düzce’de yapılması planlanan madencilik ve atık yönetim faaliyetlerinde gördük.
Bu konuda Ankara iyi bir deneyime sahip. Ankara Büyükşehir Belediyesi Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi, Çamlıdere, Kurtboğazı, Eğrekkaya, Akyar, Çubuk barajlarının korunması için eylem planlarını hazırladı ve buralarda koruma amaçlı kuralları belirledi. Ankaralıların temiz suya erişmelerinin teminatı olacak bu çalışmalar tüm belediyelerden daha önce ve daha hızlı tamamlandı. Artık bu alanlarda yeni yerleşim alanları ve kirletici faaliyetler kısıtlandı. Bu örnekleri tüm ülkeye yaymak lazım.
Ankara’daki hava kirliliğinin %35’e yakını ulaşımdan kaynaklı
Hava kirliliğine yönelik yapılacak en önemli adım da kömür kullanımının kısıtlanması ve ulaşımın toplu taşıma ile geliştirilmesi. Örneğin Ankara’daki hava kirliliğinin %35’e yakını ulaşımdan kaynaklı. Öte yandan, sanayinin sürekli denetlenmesine ihtiyaç var. Ankara Siteler bu anlamda çok kontrolsüz ve uçucu organik bileşikler gibi kanserojen maddelerin havada olduğunu ilk solumanızda hissediyorsunuz.
Atıkların ev ve işyerlerinde ayrı toplanıp ekonomiye kazandırılması için ise tüm teknik ve mevzuat şartları yeterli. Ancak konu ne yazık ki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeterince denetlenip ilerletilmiyor. Kuşkusuz burada kentlilerin de büyük eksikliği var. Ambalaj atıklarının ayrı toplanması için hepimizin ilçe belediyelerimizden talepte bulunması gerekiyor. Çözüm önerileri çoğaltılabilir.
Çözüm; haklarımıza sahip çıkmak ve talepkar olmak
Ancak gerçekten çözüme ulaşabilmek için yapılması gereken en önemli şey haklarımıza sahip çıkmak ve talepkar olmak. Siyasi tercihlerimizi bu talep üzerinden şekillendirmek gerekiyor. Yani, musluğumdan temiz su akmasını, bulunduğum ortamda en temiz havayı solumayı, atık sularımı ve atıklarımı doğayı ve geleceğimi koruyacak en iyi yöntemlerle yönetilmesini istemek gerekiyor. Yerel ve merkezi yönetim mekanizmalarının tüm önceliklerini bunlara odaklaması için sesi çok daha fazla yükseltmek, bu konularda siyasetçileri, bürokratları, emekçileri motive edip, desteklemek gerekiyor.
İşte bu nedenle, Ayrancım Derneği’nin bu konudaki hassasiyeti Ankaralılar için büyük bir fırsat.