Blog

Siz belediye başkanı olsanız, Ayrancı için ne yapardınız?

Yazar Hakkında

Web |  + Yazarın diğer yazıları

Mahallenin sesi ne diyor? 
Ayrancım Gazetesi olarak bu ayki sayımızda ‘mikrofonu’ mahalle sakinlerine uzattık ve bu kez “Belediye başkanı olsaydınız Ayrancı’da neyi değiştirirdiniz” diye sorduk. “Sokak veya evcil hayvanlar için her mahalleye sağlık ocağı kurulmalı” diyen mahalleliye göre bir belediye başkanı mutlaka halkın ve esnafın içinde olmalı. Mahallenin sesi ne diyor; aldığımız yanıtlar şöyle: 

Sokağı canlandırmak için mahalleliyle ortak işler oluştururdum

Selma Şentürk, 50 yaşında, Köylü Doğal Ürünler dükkanı sahibi:

Ben belediye başkanı olsam mutlaka halkın ve esnafın içinde olurdum. Talepleri en iyi biçimde o şekilde tespit edebilirsiniz. Doğrudan, birebir görüşmeler yoluyla olur ancak. Törensel değil bireysel yapardım bu görüşmeleri. Sokağı canlandırmak için esnafla ve mahalle sakinleriyle birlikte projeler oluştururdum. Örneğin halk Adile Naşit Parkı’nda küçük festivaller mi yapmak istiyor; hemen gerekli malzeme desteği sağlardım. Özellikle kadın ve gençlerin birbiriyle temas ettiği, konuştuğu, tanıştığı, zaman geçirdiği projeler yapardım. Kapalı alanlarda değil ama sokaklarda, açık alanlarda… Ekstra maliyetli şeyler değil bahsettiğim, sadece insanları bir araya getirebilmek önemli. Belediye başkanı olsam “Biz sizin yanınızda varız ve bunun için çaba gösteriyoruz” duygusunu hissettirebilmek önemli. Başka partilerden ekipler gelip bana sıkıntılarımı, taleplerimi sordular. Lakin ben belediye başkanımızı hiç görmedim şu ana kadar. 

Her yere asfalt dökmezdim 

Gamzegül Kızılcık Aykanat, 32 yaşında, Cafe Creme işletmecisi:

Belediye başkanı olsaydım mutlaka tüm mahalle sakinleriyle bizzat görüşürdüm. Sorunlarını yakından dinler, çözümler üretmeye çalışırdım. Ulaşamadıklarıma yardımcılarımı gönderirdim. Partici siyasetten uzak dururdum. Belediye hizmetlerini yerine getirirken çalışanlarımın sevgi ve samimiyet içinde olmasını sağlardım. Her yere asfalt dökmezdim. Asfalt çözüm değil sorun. Yağmur toprakla buluşmuyor artık. Yeşil alanları daha işlevsel hale getirirdim. Pandemide parkların önemini gördük. Gençlerin rahatlayabileceği büyük parklara ihtiyaç var. Portakal Çiçeği Parkı dışında başka yeri yok gidecek Ayrancılı gençlerin. Kafelerin artması çok iyi oldu. Semti canlandırdılar. Kafeler, mahalle pubları için bürokratik işlerde kolaylık sağlardım. Pandemide az da olsa Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden yardım ve manevi destek gördük. Çankaya Belediyesi başkanı olarak esnafın yanında olurdum mutlaka. Dükkanlar semtin yaşam kaynakları öte yandan. İnsanlar pandemide kapalı dükkanların olduğu sokakların ne kadar ölü, renksiz olduğunu gördüler. Kentsel dönüşüm, evlerin bahçelerini yok ediyor. Meyve bahçelerimiz kesiliyor. Çocukların dalından kiraz, erik topladığı ağaçlar kalmayacak yakında. 

Seğmenler Parkı’nı işlevsel hale getiririm

Koray Tahir Ön, 38 yaşında, tiyatro, kafe işletmecisi:

Benim için belediyecilik asfalt döşemenin ötesinde yeşil alanlar oluşturmak. Öte yandan Seğmenler Parkı’nı işlevsel hale getiririm. Eskiden orada kültürel etkinlikler, konserler yapılırdı. Neden yapılmıyor artık. Altyapısı hazır, anfi- tiyatro öylece duruyor. Bu bölgenin canlanmasına çalışırdım. Sosyal yardım, eğitim bursu konuları da çok önemli. Bir belediye kentin altyapısından, asfaltından değil sanat yaşamından da sorumludur. Şehri de güzelleştirmeli. Ankara’da kaç heykel var örneğin? Ne durumdalar? Diğer yandan altyapı çalışmalarında güvenlik sorunları oluyor. Kaldırım veya altyapı çalışması sırasında hem çalışanların hem de yayaların güvenlik önlemleri yeterince alınmıyor. Her şey şansa bağlı. Pandemi döneminde esnafa her kolaylığı sağlamaya, destek vermeye çalışırdım. 

Sokaklardaki araç işgalini önlemeye çalışırdım

İbrahim Hira Çağrımısırlı, 27 yaşında, Bus Stop Kafe işletmecisi:

Ayrancı’da doğup büyüyen birisi olarak dükkan önlerini, kaldırımları, sokakları güzelleştirmeye önem verirdim. Halkın rahatça oturabileceği alanlar oluştururdum. Sokakları keyifle yaşanabilir, gezilebilir hale getirirdim. Şu anda dükkanların görsel bir bütünselliği yok. Herkes kendi kafasına göre tasarlamış. Sokaklara baktığınızda iç içe geçmiş, karmakarışıklık hakim. Bunları düzenlemek isterdim. Sokaklardaki araç işgalini önlemeye çalışırdım. Apartman yönetimleri boş olan otopark yerlerini kiralayabilirler. Kafeleri, pubları desteklemek gerekli çünkü Ayrancı gençliği artık kendi mahallesinde takılabiliyor. Başka semtlere gitmiyor. Hatta başka semtlerden insanlar gezmeye geliyor artık. Estetik mekanlar, diğer esnafa da örnek oluyor. Herkes dükkanını elden geçirmeye başladı. Ayrancı daha çekici bir semt haline geliyor hızla. Ayrıca her mahallenin bir spor alanı olmalı. Çocuklar, gençler tehlikeli caddeleri geçmeden ulaşabilmeli böylece. Engelli bireylere yönelik sokak, park geçiş düzenlemeleri var ama bütüncül değil. Daha gerçekçi düzenleme yapılmalı. 

Önce kaldırımları yenilerdim

Gizem Çevik, 27 yaşında, Owster Coffee işletmecisi:

Belediye başkanı olsaydım öncelikle bakımsız ve kullanılamayacak durumda olan kaldırımları yenilerdim. Engelli kaldırımlarını daha düzgün hale getirirdim. Aynı zamanda belediyelere ait otopark yapardım ve uygun fiyatlı olurdu. Çünkü Ayrancı’da hem araba sayısı hem park sıkıntısı çok fazla. 

Her yere yeraltı çöp konteynırları yerleştirirdim

Serap Ağu, Cocosh Bujiteri

Hoşdere caddesinde işyerim var. 11 yıldır da bu civarda oturuyorum. Tüm cadde ve sokaklarda çevre temizlik için, bakım için, çiçek ve ağaç yetiştiriciliği için hizmet vermek isterdim. Bunun için de bütün apartmanlara çiçek ve ağaç fidanı dağıtımı yapardım. Bütün sokakların hergün ciddi anlamda temizlenmesini sağlardım. Yol yıkama araçlarımız vardı artık göremiyoruz. Onları tekrar devreye sokmak isterdim. Bütün cadde sokakların yıkanmasını sağlardım. Çankaya’nın bütün sokakları pırıl pırıl olmalı. Konteynırlar kaldırıldı. En modern konteynırların tekrar yerleştirilmesini, yer altı çöp toplama sistemlerinin devreye alınmasını sağlardım. Yağmur sularının birikmesini sağlayarak bunların ağaç ve bahçelerin sulanması için kullanılmasını sağlardım. Ayrancım Gazetesinin bütün evlere tek tek dağıtımını sağlardım.

Güvenlik caddesini tekrar çift yönlü yapardım

Güngör Kılıç Güvenay Kırtasiye

Öncelikle Güvenlik caddesini tekrar çift yönlü yapardım. Ayrancı için tek yönlü ulaşım hep sıkıntı yaratıyor, esnafın da gelişmesini engelliyor. Yeşil alanların çoğaltılmasını isterdim. Mahalle aralarında bazı boş parseller bunun için kullanılabilir. Asfalt kaldırımlar kullanım ve onarım için daha uygun oluyor diye düşünüyorum, yenileme gerektiren kaldırımları bunlardan yapardım. Ayrancı için bir bisiklet yolu mutlaka yapardım, hem gençler hem de çocuklar için çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Otobüsler çok hızlı kullanılıyor. Burası yaşlı nüfusun çok olduğu bir yer neredeyse her ay bir kaza oluyor burada. Otobüslerin saat kısıtıyla yarışmaması lazım. 

Her mahalleye hayvan sağlık ocağı kurulmasını sağlardım

Ayça Eren, 35 yaşında, televizyon ve tiyatro oyuncusu:

Sokak veya evcil hayvanlar için her mahalleye sağlık ocağı kurulması için çalışırdım. Çünkü bu sektörün inanılmaz pahalılaşması hayvan severleri çok zorluyor. Bu sektörün kontrol edilmesi gerekli. Halkın yaralanabileceği etkili ve ucuz kliniklere gerek var. Diğer bir konu da çevre bilinci ile ilgili. Başkan olsam daha az atık ortaya çıkarmaya yönelik düzenlemeler yapardım. Her davranışımızda gereksiz pek çok atık plastik ortaya çıkartıyoruz, bu Dünya için çok tehlikeli. 

Bir başka hayalim, semtte yazlık sinema açılması. Yaz akşamları hep birlikte film izlenmesi çok güzel olur. Bir de Seğmenler Parkı’nda sessiz sedasız akan bir deremiz var. Bu dere daha aşağı kısımda kanalizasyona dökülüyor. Derelerinin tertemiz sularıyla aktığı, etrafında oturulup, gezilebilen bir Ankara hayal ediyorum. 

Kanalizayondan gelen kokuyu keser, sineklerle mücadele ederdim

Fatih Türken, Demlik Kafe işletmecisi:

Yazın başlangıcından beri Ayrancı’da rögar kokusu var. Sorunla ilgili belediyeyi aradık ama sorun giderilemedi. Aynı zamanda küçük siyah sinekler her yerde. Belediye başkanı olsam bu sorunları dinler ve çözüm getirirdim. Park ve bahçeler çok kirli durumda. Temizlik yapan işçilerin denetlenmesi gerekiyor. Belediye başkanı olsaydım temizlik işçilerinin denetimini özenle yaparım.

Otopark sorununu çözerdim

Yaşar Çevik, Start Oto Yıkama sahibi

Yeni yapılan binalarda 1+1 evler çok yapılıyor. Bu evler aileye göre değil, çok küçük. Apartman arazisinin küçük olması nedeniyle alttaki otopark alanları çok dar yapılıyor. Pek çok araç verimli kullanamıyor. Yine sokaklara bırakıyor insanlar araçlarını. 

Ankara’da Macar mimarisi

Tarih boyunca farklı kültürler; modernleşme ve kalkınma çabaları içerisinde birbirinden etkilendi ve gerek kültür, gerek sanat, bilim, bilgi, tecrübe gibi konuları birbirlerine aktarmak için çeşitli yollara başvurdular. Tercüme, yabancı uzman istihdamı, halen devam eden yurt dışına öğrenci gönderme ve teknoloji transferi gibi kanallar, medeniyetler ve toplumlar arası geçişler için tarih boyunca kullanıldı. Batı dünyası da rönesans, reform, aydınlanma çağı ve sonrasındaki icatlar, endüstri devrimi gibi süreçlerin ardından dünya için cazibeli bir hale gelirken, batılılaşma dediğimiz bu aktarımın en güçlü araçlarından biri de yabancı uzman istihdamı oldu. 

Macarlarla yakınlaşma nasıl başladı?

Tüm kültürlerde olduğu gibi Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet döneminde de çeşitli tecrübelere sahip binlerce yabancı uzman istihdam edildi. O dönemde belki de hiç bilmediğimiz günümüze kadar katkı sağlayan veya bazı unsurların başlamasına sebep olan yabancı uzman istihdamının başında, Alman, Fransız, İngiliz ve Amerikalılar yer alıyordu. Bunların yanında Türk kültürünün modernleşmesine, kalkınmasına ve ülkenin imarına katkıda bulunmasına en çok imkan sağlayan Macar uzmanlardı ve o dönem Macar uzmanların sayılarının oldukça yüksek olduğu biliniyor. Buna neden de Türkler ile Macarlar arasında 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Macaristan’daki Osmanlı hâkimiyetinin ve yüzyıllar süren savaşların olumsuz etkilerini Macar kamuoyunun nezdinde unutturan bir yakınlaşmanın başlaması olarak görülür. Bu yakınlaşmanın temel sebebi ise Habsburg Monarşisi’ne karşı 1848-1849 Özgürlük Savaşı’nı kaybeden ihtilalin lideri Lajos Kossuth ve beraberindekilerin Sultan Abdülmecid’e sığınmaları oldu. 1. Dünya Savaşı sonrasında Avusturya-Macaristan’nın bölünmesiyle imzalanan Trianon Barış Antlaşması ile Macaristan topraklarının üçte ikisini kaybetti. Atatürk’ün 1923 yılında Macar Meclisi’nde okunan telgrafında “Doğruluk, metanet ve nefisten fedakârlık zafere ulaştırır. Orada, Tuna kıyısında acı çeken kardeş halkın geleceğine inanıyor ve güveniyoruz. Ümitsiz olmayınız; zira gelecek, arzu ve imanı olana vaat olunmuştur” sözleri ile Türkler, Trianon zinciri altında kalan Macarlar’a sempatiyle yaklaşmıştır. 18 Aralık 1923 tarihinde İstanbul’da imzalanan Dostluk Antlaşması ile iki ülke arasında savaş sonrası kesilen diplomatik ilişkiler de yeniden kurulmuş oldu. Dostluk Antlaşması’nı 1925 yılında imzalanan Ticaret Sözleşmesi ve 1926 yılında imzalanan karşılıklı Yerleşme Sözleşmesi de tamamladı.

Ancak iki ülke arasında siyasi görüş ayrılıkları olduğu için siyasi işbirliği de fazla derinleşemedi. Fakat Atatürk, stratejik olarak önem verdiği Macaristan’a, Hüsrev Gerede, Vasıf Çınar, Behiç Erkin gibi kendisine yakın isimleri elçi olarak gönderdi. Türk hükümetinin 1930’lu yıllarda başlattığı devletçilik siyaseti ve kalkınma planı çerçevesinde de kendi hükümetleri tarafından desteklenen Macar şirketleri, Türk devlet kurumlarından şehirlerin alt yapı, elektrik işleri, askerî telefon santrali ve fabrika tesisleri gibi işlerini almaya başladılar. Ham madde ve sermayeden yoksun kalan Macaristan, iktisadî faaliyetlerini sürdürebilmek için yüzünü 1920’li yıllarda ülkenin imarı bağlamında dış ülkelerden sermayeye ve iş gücüne ihtiyaç duyan Türkiye’ye döndürmüştü. Aslında; Macar uzmanların istihdamı Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmet dönemindeki topçu ustalardan başlayan bir süreçti.

Macar uzmanlar Türk sanayi altyapısının inşasında önemli rol oynadı

Macarlar, 1920’li yıllardan itibaren ülkelerindeki yüksek işsizlik oranları ve siyasî sebeplerden ötürü dış ülkelere göç ettiler. Bu bağlamda Türkiye’ye gelen ve sayıları bin ilâ bin 500’ü bulan Macar vatandaşları, kol gücü gerektirecek işlerde çalıştılar, kanalizasyon, inşaat ve demiryolu işçiliği, kaldırım, yeşillendirme-park faaliyetleri, şu tesisatı, elektrik aydınlatma gibi de uzmanlık gerektiren işlerde görev aldılar. Türkiye’de çalışmaya başlayan Macar uzmanlar, Türk sanayisinin altyapısının inşasında önemli rol oynadılar. Şaşırtıcı derecede yapı ve altyapı oluşturan Macarlar tarihte, kültürümüzde iz bıraktılar. En önemlilerinden ve ülkemiz için geçim kaynağı olan tarım alanında; şeker pancarı tarımı için fabrika ve çiftlikler Macaristan’daki örneklerine göre kuruldu. Eskişehir, Uşak şeker fabrikalarının bitki yetiştirme, ekim nöbeti, hayvancılık alanlarındaki uygulamaları Macar tarım tekniğine göre yürütüldü. Macaristan, en ileri haracılık teşkilatının bulunduğu ülke olarak görüldüğünden hayvancılığın iyileştirilmesi alanında Macar uzmanlardan yararlanıldı. Türkiye’de çağdaş meteoroloji ilminin ve müesseselerinin kurucusu Antal Réthly meteorolojiyi modern tarım teknikleriyle birleştiren isim oldu; 1925-1927 seneleri arasında Türkiye’de görev yapmış ve Türk Meteoroloji Teşkilâtı ile Ankara rasathanesini kurmuş; Anadolu’ya tetkik seyahatinde bulunmuştu.

Etnografya Müzesi’nden Erzurum Oteli’ne

Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde önemli yapılara imza atan Macarların Ankara’daki önemli yapılarından birisi de Etnografya Müzesi. Etnografya Müzesi’nin o dönem Ankara’da yaşayan Budapeşte Etnografya Müzesi uzmanlarından Macar Türkoloğu Gyula Meszaros’un Atatürk’e öneri olarak sunmasıyla inşaa edildiği biliniyor.

Macar Büyükelçilik Binası  Bulvar- Ankara

Şehrin merkezinde ve Kuğulu Park’ın karşısında bulunan, 1930 yılında yapılmış olan Macaristan Büyükelçiliği binası, Erzurum Oteli ve Macar evleri de Ankara’daki diğer önemli yapılar arasında. Erzurum Oteli tipik Macar mimarisi özelliklerini taşıyor. Ankara’nın başkent oluşu ile o dönem ziyarete gelenler için yapılan bina ilk başlarda konutken daha sonra otele dönüşüyor. Diğerleri gibi yapı tuğla örgülü, betonarme malzemeli iskelet duvarları çimento harç sıvalı. Yapı asimetrik bir düzene sahip. Neo-Klasik tarza sahip olan yapı üçlü yatay katlara bölünmüş. Balkon çıkmaları ve aks boyunca silindirik köşe çıkması özellikleri. Çıkma, üst kısımda, çokgen kasnağa oturan sivri dilimli bir kubbe ile sonlanıyor.

Erzurum Oteli – Ulus Kaynak: Vikipedi
Erzurum Oteli – Ulus (1955) Kaynak: Salt Arşivi

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Hungaroloji Bölümü (Macar Dili ve Edebiyatı), Budapeşte Bulvarı ve Layoş Koşut Caddesi de Ankara’daki önemli Macar kimliklerinden. Bu caddeye ismi de Macaristan Cumhurbaşkanı Ferenc Mádl’ın 2002 senesinde gerçekleşen resmi ziyareti sırasında ilk Macar cumhurbaşanı “Lajos Kossuth”un anısına verildi. Layoş Koşut, 2 yıl Kütahya’da mülteci olarak kalmış, burada Macar anayasasının taslağını hazırlamıştı.

Aynı tarihte, elçilik binasının bahçe duvarına “Kossuth anı plaketi” de yerleştirildi ki sonraki dönemlerde burası Ankara’da yaşayan Macarların 15 Mart anma törenlerinin mekanı oldu.

Kaynakça:

(1) https://www.turkmagyarizi.com/t%c3%bcrk.html

(2) http://www.ctad.hacettepe.edu.tr/8_15/7.pdf

(3) https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/Atat%C3%BCrk_D%C3%B6neminde_T%C3%BCrkiye-Macaristan_%C4%B0li%C5%9Fkileri

(4) https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/Ankara_Etnografya_M%C3%BCzesi

(5) https://jag.journalagent.com/jas/pdfs/JAS_1_1_130_142.pdf

Görünenin Ardındaki…

Fenomenoloji ya da biraz zorlama tanımıyla “görüngübilim” diye bir felsefe akımı var. Önderliğini şimdiki adıyla Çekya’da doğmuş Edmund Husserl adında bir Alman bilim insanı yapmış. 20. yüzyılın hemen başlarında gelişen bu akım Heidegger’den Sartre’a, Frankfurt Okulu’ndan Foucault’ya kadar bilinen felsefecileri ve ekolleri etkileyen bir bilim dalı aynı zamanda. “Öz”leri araştırıyor. Fenomenlerin, yani görünenlerin gerçeği hepimiz için farklı anlamlar taşıyor. Toplumsal dünya ve toplumsal gerçeklik insanların varsayımlarından ve yargılarından oluşuyor. O nedenle bu akım doğanın ve insanın temel bilgisine, özüne ulaşmayı hedefliyor. İnsan algılarını yorumlayabilmek için sezgilerin de kullanılması gerektiğini anlatıyor.

Denize hasret Ankaralılar’ın borç harç kurdukları kooperatif evleri

İstanbul’la, teşekkür edip vedalaşalı dört yıl oldu. Şimdi, mübadele yaşamış eski bir Ege köyünün eteklerinde kurulmuş bir tatil sitesinde yaşıyoruz. Denize hasret Ankaralılar’ın borç harç kurdukları kooperatif evlerinden birinde… Bir dönem Ankaralı bürokratlar, doktorlar, avukatlar karı-koca çalışıp taksitle bir yazlık, emekli olduklarında da bir kışlık alabilme şansına sahipti. İşte o şanslıların çorak doğayı elli yılda yemyeşil bir cennete çevirdikleri sitede oturan şanslılardan biri de biziz. Mahallemizin kurucuları siteyi yavaş yavaş ikinci nesle devrediyorlar. İnsan yaşamına uygun, harika bir mimariye sahip… Şirin, minik kısa sokakları boydan boya ortadan bölen ana bir yol var. Sokaklar sadece “ana arter”e, kalplere taze kanı taşıyan damara açılıyor. Birbirimizi görelim, hissedelim, doğanın parçası olduğumuzu hatırlayalım diye yapılmış sanki. İlk taşındığımız kış insandan çok domuzları, tilkileri, çakalları, gelincikleri gördüğümüz günler pandemi ile beraber artık sona erdi. Yaz-kış sürekli oturan nüfus her gün artıyor. Mahallede eski olmadığımız için herkesi tanımıyoruz. Elbet sahilde, bakkalda, yürüyüşte selamlaştığımız aşina yüzler var. Bizim anayolun ortalarına doğru oturan bir adam var. Zayıf, ince yüzlü, uzun boylu… Birbirimizi ilk gördüğümüz günden beri selamlaşırız. Bir iki kısa “nasılsınız” dışında hiç sohbetimiz olmadı. O beni nasıl görüyor bilmiyorum. Ama bana “görünen”, yani fenomen, gözlerinin içi gülen biri. Birilerine sormama, bilime, felsefeye danışmama gerek yok diyorum, sezgilerim iyi kalpli biri diyor. Bir başkası için “görünen” aksi biri olabilir ya da kızgın, geçimsiz. Bir telefon konuşmasına yahut eşine hitabından onun çekilmez veya saf biri olduğu iddia edilebilir. Evlerimiz müstakil, tek katlı, kapıları sokağa açılıyor. İki gün önce evinin önünden geçerken kapısı açıldı. Sevindim, ne zamandır görmüyorum, bir merhaba ikimizi de iyi gelir diye düşündüm. Eşinin kolunda; burnunda oksijen maskesi, yüzünde siperlik, solmuş, kırılmak üzere olan bir dal… Merhaba boğazımda düğümlendi. “Çok zor nefes alıyorum” diyebildi. Sokağın ortasında kalakaldım. “Görünen”e yardım edememek, yanına yaklaşamamak, elinden tutamamak, bir ihtiyacınız var mı diye sorup, sohbet edememek… Yakınlarımıza, sevdiklerimize son bir kez sarılamamak, onları uğurlayamamak insanın yüreğini acıtıyor. 

Covid-19 ile ilgili dedikodusu yapılan komplo teorileri ne olursa olsun, görünen tek bir şey var; “nefes alamıyoruz.

İster doğaya tapalım, istersek semavi dinlere; inandığımız yaratıcı, verdiği “nefes”in hesabını soruyor. Emanete ihanet ettiğimizi bize bildiriyor. Canlı; nefes ve sesle doğuyor. Nefes, sesin söze dönüşmesi değil mi? Komşumla iki kelam edemedim. Nefesim daraldı. Tek başına yaşayan bir teyzemiz evdeki kedisi için, bana bir nefes oluyor, demez mi? Bir bitki, çiçek bile yalnızlığımızı almaz mı?

Önce Tomurcuk, sonra Kuzgun Sokak’ta yirmi yıla yakın zaman geçirdik. Kuzgun’daki evimiz girişin üzerinde, sokağa bakan birinci kattaydı. Pencereyi açınca karşımızda  “İsmail” vardı. Laz pastanemiz… İşten yorgun argın gelmişim, arabayı park ederken çağırırdı. “Hele gel nefeslen.” Kışın sıcak bir salep, yaz ise soğuk limonata… Çocukların doğum günlerini önceden bilir, pastayı hazır ederdi. Bazen sıcak börek çıktı diye kızımın eline tutuşturur eve gönderirdi. “Uyanık bakkal” gibi benden para kazanmak için selam vermedi. İşimi, nereli olduğumu, anamı babamı sormadı… Ben de ona. Sadece iki kelam ettik, nefeslendik. Benim fenomenim, bana “görünen”, gözlerinin içi gülen biriydi. Aklımda bir resmi kaldı. Fıçı göbeğinin üzerine yerleştirilmiş, şimdiki sosyal medya emojileri gibi “gülen bir surat.” Elini tutan, mini, minicik bir fıçı, onun üzerinde de aynı emojinin küçüğü, laz oğlu…

Her komşunun, her sokağın, mahallenin elbet bir hikâyesi oluyor. Şimdi pastanenin yerinde yeller esse de Kuzgun Sokak’ın “nefes”ini, burada komşumda hissediyorum. İki ayrı mahallenin, iki ayrı nefesi… Komşuyu, sokağı, insanı biriktirmenin yolu bu olsa gerek, nefeslenmek…

Ne olursa olsun, “görünenin” ardındakine sezgilerimize güvenip ulaşabilmek… Candan cana, “özü sözü bir” insanlar biriktirebilmek… Virüs, “kendini tanı, kendini bil” diyor. İçindeki öze ulaş, önce kendi felsefe taşını parlatmaya başla diyor. İşte o zaman sizinle ben bile baş edemem diyor. Sosyal medyada, televizyonlarda yüzü asık, takım elbiselerle her gün ellerine tutuşturulan kâğıtları okuyanlara; kasmayın kendinizi diyor, sezgilerinize güvenin, içinizden geldiği gibi şaka yapın, bir kez olsun gülün diyor. Bu da sizin sınavınız diyor…

Gülen yüzleriniz, gülen gözleriniz, görünenin ardındaki nefesleriniz bol olsun.

Ayrancı’da filizlenen bir şehir efsanesi: Hugo ve Tolga Abi

1968 yılında ailem Ayrancı’ya taşındığında ben 2 yaşındaydım. O yıllardan beri tüm yaşamım Ayrancı’da geçti, hala da Ayrancı’dan kopmadım. 10 yaşıma geldiğimde okuldan koşarak gelir, aceleyle birkaç lokma yer, ışık hızıyla ödevlerimi yapar sokağa fırlardım. O zamanlar arkadaşlarla haberleşmek için telefon açmak yaygın bir alışkanlık değildi. Boşa masraf edilmez, telefonu kullanmak için ebeveynlerden mutlaka izin alınırdı. Güvenlik Caddesi’nde şimdiki Akhisar Zeytinci’nin yerinde olan Dört Mevsim Kuruyemiş’ten leblebi tozu veya vişne kurusu alır, Yazanlar ile Güven sokağın arasında volta atar, serin bir duvarın üstünde oturur diğer arkadaşlarımı beklerdim ya da benden önce gelmiş arkadaşlarımın yanına giderdim. Kızlı, erkekli çoğunlukla akran bir sürü çocuktuk.

Benden büyük olan 2 abim de koleje gidiyordu, benim de ortaokul çağım gelmişti. Babam seni de koleje yazdırayım dediğinde, bunun çok kötü bir fikir olduğuna karar vermiş, çocuk kısmının bütün gün okulda ne işi olabilir, tüm gün okula gidersem arkadaşlarımla ne zaman oynayacaktım diye düşünüp ısrarla reddetmiş coşkuyla Ayrancı Ortaokulu’na kayıt yaptırmıştım. Ortaokulda sabahçı olduğum için çok sevinmiştim, düzenimiz aynen devam edecekti.

Anneanne mantısı ile başlayan arkadaşlık!

Biz Dört Mevsim Kuruyemiş’in önünde oynarken, akşam üstleri bir oğlan peyda oldu. Sessizce etrafımızda dolanıyor, iletişim kurmaya çalışıyordu. TED Ankara Koleji’ne gittiği için sadece akşam üstleri görünen, Yazanlar Sokak ile caddenin kesiştiği köşede şimdiki Akbank’ın olduğu apartmanda oturan bu oğlan, anneannesinin çok güzel mantı yaptığını söyleyerek bize mantı rüşveti verince, süngümüz düştü ve Tolga Gariboğlu ile arkadaşlığımız böyle başladı. Daha sonra aynı dönemde ODTÜ öğrencisi olsak da hayat hepimizi farklı noktalara getirdi.

Tolga’nın o zamanlarda TRT Çocuk’ta olduğunu bilmiyorduk, daha sonra dublaj sanatçılığı da yaptı. Beyaz Gölge dizisinin Salami’sini, Susam Sokağının Pırtık’ını Türkiye onun sesiyle sevdi.

ODTÜ’de Siyaset Bilimi ve Kamu yönetimi bölümde okurken “ODTÜ’nin konukları” adı altında bir talk show yapan ve ünlü konuklar ağırlayan Tolga Gariboğlu aynı bölümde master yapsa da kariyerini televizyonda yapmaya karar vermişti.

31 Ocak 1968’de yayın hayatına başlayan TRT’de çocuklar için yapılan program sayısı çok azdı. Adile Naşit ile “Uykudan Önce”, Barış Manço ile “Adam Olacak Çocuk” ve abimin de prodüktör yardımcısı olduğu “Susam Sokağı” dışında hatırda kalan pek yapım olmadı. Bunlara eklenecek bir yayın da Tolga Gariboğlu’nun Hugo isimli interaktif yarışma programı oldu. O artık bu programla tüm Türkiye’nin “Tolga abi”siydi.

Tolga Gariboğlu ve Hugo

Hugo’nun hikayesi

1990 yılında Danimarka’da başlayıp daha sonra 43 ülkede yayınlanan Hugo’nun Türkiye haklarını satın aldıktan sonra, yayın arayışına giren Tolga, o zamanlar Türkiye’nin ilk özel kanalı olan Ahmet Özal’a ait Kanal 6 ile anlaşma sağlayarak 1993 yılında yayın hayatına başladı. Bu yayınlar 1996 yılına kadar devam etti. Daha sonra 2001 yılında Show TV, 2003 Cine5, 2004 ATV, 2006 yılında Kanal1’de devam etti. Danimarkalı şirketin oyun lisansına yönelmesiyle tüm dünyada Hugo yayınları sona erdi.

Kötü kalpli cadı Şila’nın elinden ailesini kurtarmak için bizlerden yardım isteyen Hugo’yu tuşlu telefonla sağa sola aşağı yukarı yaparak ailesine ulaştırıp kurtarmaya çalışan çocukların sayesinde o kadar popüler oldu ki ilk başladığında iki gün olan yayın sonra 5 güne, ısrarlarla 7 güne en sonda günde 2 kere ile 14 yayına çıkmıştı. Reytingleri dizileri geçince ‘Fun Club’, hayran kulübü kurulmuştu.

Canlı yayınlanan bu interaktif yarışmaya katılabilmek için Hugo dergisini satın almak, dergideki formu doldurarak CC123 80303 Mecidiyeköy-İstanbul adresine göndererek hayran kulübü üyesi olmak, ekran başında üye numarasının çıkmasını beklemek gerekiyordu.

Meşhur rivayet!

O zamanlar yayın yapma hakkını anayasal olarak elinde bulunduran TRT’yi devre dışı bırakmak için hep canlı yayınlanan Hugo yarışması Türkiye’den Avrupa’ya sinyal yollayıp geri gelen sinyali yayına vermek gibi bir çözüm yaratmışlardı. O zamanki teknoloji ile bu gidip gelmeler canlı yayında aksaklıklara neden oluyormuş, çocuklar ‘tuşlara bastım, Hugo geç hareket etti’ diye şikayet ediyormuş. Rivayet o ki bir gün bir çocuk yarışmayı tuşlu değil çevirmeli telefonla arayınca tüm canlarını kaybedip Hugo’ya küfretmiş. Tolga Abi çocuğu ‘Hugo iyi biri onunla böyle konuşmuyoruz’ diye uyarınca, çocuk canlı yayında bu sefer de, “Hugo’nun da senin de ….” deyivermiş. 

Bu haber büyük bir hızla Türkiye’ye yayıldı ve bir şehir efsanesi oldu. Kimi çocuğun Diyarbakırlı, kimi Mardinli, kimi de Adanalı olduğunu söyledi. Tolga Abi bunu katıldığı bir programda inkar edip görüntü veya ses kaydı getirene sıfır km araba vereceğini söyledi. Sonradan internette o güne ait bir video çıksa da o videonun montaj olduğu anlaşıldı. Hugo’nun ilk yönetmeni Ahmet Çelenk, ‘böyle bir olay yaşanmadı’ demesine rağmen, kameraman Osman Bey ve yapımcı Altan Manas, ‘küfür olayı 1995 yılında oldu’ demiş.

Gerçek ne tam olarak bilmiyoruz ama üstünden uzun yıllar geçmiş olsa da bu şehir efsanesi devam ediyor. Çocukları hep çok seven ve çocuklarla arası hep iyi olan Tolga Gariboğlu 2001 yılında 2-6 yaş çocukları için Tolga Abi Anaokulları açmıştı. 2008 yılında “5’e gidenden akıllı mısın?” diye başka bir yarışma programı ve YouTube kanalı açsa da eski popülerliği yok gibi. Artık New York’ta yaşayan çocukluk arkadaşım, gözden uzak olan gönülden de ırak oluyor galiba…

Umur Ayaz, Armağan Çağlayan’a teşekkürler.

Ayrancı’nın “efsane muhtarı” Ahmet Sezai Günışıldar

Ahmet Sezai Günışıldar Ayrancı tarihinde efsane olmuş muhtarımız. Yirmi yıldan fazla mahallemize hizmet etmiş 26 yıl önce aramızdan ayrılan değerli büyüğümüz.

Teknoloji ve bilgisayarların hayatımıza bu kadar çok girmediği dönemlerde muhtarlık daha önemliydi çünkü yaptıracağınız her işlemin muhtardan alacağınız belgeler ile tasdiklenmesi gerekirdi. O zamanlar devletin düzenli maaş ödemediği muhtarların geliri de attıkları imza karşılığı vatandaşın gönlünden kopan paralardı. Benden büyüklerim ve yaşıtlarım Ayrancı’nın efsane muhtarı Ahmet Sezai Günışıldar’ı çok iyi hatırlar. Hoşdere Caddesi’ndeki muhtarlık binasını kira ödeme güçlüğü nedeniyle boşaltınca babamın daveti üzerine Kuzgun Sokak’taki binamızdaki boş dükkana taşınmıştı. Ben o zamanlar ilkokul öğrencisiydim. Okuldan geldikten, ödevlerimi bitirdikten sonra kapının önüne iner, muhtar Sezai Amca’ya yardım ederdim. Belgeleri doldurur, imzalayıp mühürlemesi için kendisine uzatırdım. Bu imza işi öyle hemencecik olmazdı, aslında büyük bir seremoni olurdu. İmza atılacak evrakın boyu ne kadarsa, imza da o kadar uzun olurdu. Kağıdı boydan boya imzalamak öyle bir çırpıda yapılmazdı. İmzanın ilk kısmı atılır, sigaradan bir nefes çekilir, imzanın ikinci kısmı atılır yeni bir nefes çekilir ve imza bitirilirdi. Sonra mühür büyük bir özenle mürekkeple ıslatılır, güzelce hohlanır ve öyle basılırdı.

Ayrancı Muhtarı Ahmet Sezai Günışıldar‘ın büyük seramoni ile attığı uzun imzası

Belgeleri benim doldurmam Sezai Amca ile belge almaya gelen kişiye sohbet için yeterli zamanı yaratırdı. Bu sohbet sonunda gelen kişinin gelir düzeyi ile ilgili bir kanaati oluşurdu. Ödeme faslı geldiğinde hiç rakam telaffuz etmezdi. Hali vakti yerinde olanlar için gönlünden ne koparsa şuraya bırakırsın derdi. Ödeme güçlüğü olacağını düşündüğü mahallelisine de ‘sana bir bilmece sorayım, bilirsen para yok’ derdi.

Birlikte çok günlerimizin geçtiği Sezai Amca, ‘büyüdüğünde bu mührü sana devredeceğim, benden sonraki muhtar sen olacaksın’ dediğinde Türkiye’de kadın muhtar sayısı bir elin parmağından azdı. Kadının hayatın içinde olmasını destekleyen tavrı ile çağının önünde bir insandı.

Güler yüzlü büyükle büyük, küçükle küçük olmayı bilen değerli bir insandı.

Eski muhtarlarımızdan Ahmet Sezai Günışıldar’ı okurlarımıza tanıtmak, tanıyanlara hatırlatmamız gerektiğini düşündüğümüz için torunları ile görüşmek istedik. Ulaşabildiğimiz torunları da bizi kırmayarak Ayrancı’ya kadar ziyaretimize geldiler. Torunları Ceyhun ve Ümit torunu Ümit’in kızı Beyza ile bu görüşmeyi gerçekleştirdik.

Ahmet Sezai Günışıldar

Sezai Amca’yı torunları anlatıyor… 

Dedemin baba tarafı mübadele ile değil kaçarak gelen Selanik Dimetoka köyü göçmenlerinden. O yüzden kütüğümüz Edirne’ye bağlı ama biz Edirne’yi görmedik. Rahmetli dedem İller Bankası’nın (Opera’daki yıkılan bina) hukuk müşavirliğinden emekli olduktan sonra muhtarlığa adaylığını koyuyor ve kazanıyor. Daha önce muhtar olarak “Mecit bakkal” diye bir ismi hatırlıyorum.

Dedemiz Ahmet Sezai Günışıldar, 1968 -1989 yılları arasında kesintisiz olarak 21 yıl Ayrancı mahallesinin muhtarlığını yapıyor. Artık aday olmamaya karar verince bayrağını birinci azası olan berber Osman Özcan’a devrediyor. İnsanlar öyle alışmışlar ki onun muhtarlığına, adaylığını koymadığı seçimde adını göremeyince bazı seçmenler yanlış sandığa geldik galiba diyorlar. Halbuki aday olmamıştı.

Dedemin 1910 yılı doğumlu olması gerek; artı eksi 1-2, nüfus cüzdanı eski takvime göreydi. O yıllarda Reşat Nuri Sokağının yukarı kısmında oturuyorduk. Oralar kentsel dönüşüme girince Sokullu’ya taşındık. Dedem 1995 senesinin yazında orada sandalyede vefat etti.

Arada bir es vererek sigarasından bir fırt çektiği uzun imzası meşhurdu. “A. Sezai Günışıldar” O, A nokta özellikle söylenirdi. Tam adı Ahmet Sezai Günışıldar. Ahmet’i kullanmazdı. Rahmetli anneannem Fatma da ona Sezai diye hitap ederdi. Birbirlerine elbette saygıları vardı ama o zamanlar öyle canım, cicim, aşkım, öyle bir şey yok.

Hatırlayabildiğim, yardım severliği ön plandaydı. Muhtarlık, hele Ayrancı gibi bir yerde, tabiri caizse banka gibi para basma yeriydi, fakat dedem çoğunlukla kapıcılardan para almaz, mahalleye gelenlerden, ‘hoş geldiniz’ der para almaz, mahalleden gidenlerden ‘güle güle’ der almaz, öğrencilerden almazdı, böyle çoğundan para almazdı.

Muhtarlığın son yeri Kuzgun Sokak 26 numaralı Gülün Apartmanı’ndaki dükkandı. Biz de gelirdik oraya öğlenleri bir iki saat geçirir, muhabbet ederdik. Esnafları tanırdık. Ben ilkokulu Salih Alptekin’de, orta okulu Ayrancı Lisesi’nin orta bölümünde okudum. Liseyi de Ayrancı Ticaret Lisesi’nde okudum, Uçarlı Sokak’ta. 1991 yılında oradan mezun oldum.

Nazilli Sokağın Hoşdere Caddesi köşesinde de oturduk. Orası tek katlı bir yerdi, karşıda Polat Gazete dergi bayii açılmıştı. Önce Ayrancı Taksi’nin orada bir büfeydi. O bina yapılınca Polat ve çocukları geniş dükkana geçtiler.

Çocukluğumuzun Ayrancı’sı

Çocukluğumuzda işte Çimen Pastanesi, Teoş Kırtasiye ve Can Tuhafiye (torpil mantar filan alır patlatırdık, küçük bir dükkandı ama acayip, yok yoktu yani), buralar Ayrancı denince aklımıza gelen yerlerdi. Etraf alabildiğine boş, arsa da diyemiyorum, topraklık, ağaçlar var, salıncak kurmuşlar sallanıyorlar. Çankaya tarafında, daha yukarıda sonradan yerle bir edilen değişik şekilde villalar varmış. 6-7 yaşlarımın geçtiği, 12 Eylül yıllarında yaşadığım evin on metre aşağısında bir çeşme vardı, gürül gürül akardı; tıpası vardı hatırlıyorum. Şimdi Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Ayrancı Pazarı’na doğru yayıldığı yerler.

Dikmen deresi vardı. Çetin Emeç Bulvarı’nın başladığı yerin yukarısı Dikmen Vadisi diye geçiyor, aslında orası Dikmen deresi, belki de 45 derece açıyla büyük taşlıklar vardı, bent de vardı ve açıktan akardı.

Körfez savaşı sırasında kapatılan sığınak vardı, bir tarafı Ayrancı’da, bir tarafı Dikmen’e çıkıyordu. Dikmen Caddesi’nde Zeki Bey durağını geçer geçmez, şu anda büyük blokların olduğu sağ tarafındaydı bir ucu. Bir ucu da Ayrancı’daydı. Biz oraya fenerlerle girerdik. İçi gerçekten labirent gibi, yazın içeri girip üç metre gidince içerisi buz gibi soğuk oluyordu. Bazı yerlerde, odalara giriyorsunuz, geniş odalar; yerlerde kare şeklinde (en az 50x50cm) düzenli açılmış, köşeli delikler var, kötü kokmuyor, bunların hepsi ağzına kadar su dolu. Ben hatta o zaman birkaç tane taş atmıştım, ses gelecek mi gelmeyecek mi diye, inanın taş atıyorsunuz sesi duymuyorsunuz. Sonraları Körfez Savaşı esnasında bu sığınaklardan bahsedildi ve burada bizim de hissemiz var, buradan faydalanma gibi söylemler oldu, okuduğum kadarıyla orası içeriden ışıklandırıldı ama kapatıldı, zaten şimdi inşaatlar yapılınca otomatikman kapandı. 

Dedemin bu şekilde anılması gurur veriyor

Facebook’ta ilk defa “Nostaljik Ayrancı” sayfasında dedemle ilgili yorumlarla karşılaştım ve hiçbir tane kötü bir şey yoktu. Hiç mi kimse kötülemez, kötü bir anısı geçmiş olabilir, insanlık hali, bir tane bile kötü yoruma rastlamadım. 

Sebze kamyonetine çıkar seçim turu atarmış mesela. İmzasından çok söz ediliyor. Durumunun iyi olmadığını bildiği ailelerden gelen çocukların parasını alıp sonra parayı evrakın içine koyup, ‘bunu annene ver’ deyip geri gönderdiğini yazıyorlar. Güzel yorumlar okuyunca insan gurur duyuyor. Belki maddi olarak bir şeyler olmadı ama bunlar maddiyatın ötesinde şeyler. Dedemin bu şekilde anılması gurur veriyor. Bu dünyada kazandığı kazanabildiği en büyük servet budur. Dedem o dönemin lise mezunu. Almanca ve Arapça biliyor.

Gözlerinin etrafındaki kırışıklıkları hatırlıyorum; alemci bir tarafı da vardı, çoğunlukla rakı da içerdi, hemen hemen her gün içerdi. Ama asla ertesi günü aksatmazdı, işi var çünkü. Ve fitti; inceydi, göbek falan hiç yoktu. Dedem dünya için belki bir şey yapmadı ama ahiretlik çok şey yaptı.

Yaşadığım kentte kiminle, nasıl, nereye kadar ve neden eşitim?

Yazar Hakkında

Herkese tavsiyem, mümkün olduğu kadar çok dışarı çıkarak sosyal eşitsizlik ve çevre tahribatı ile ilgilenmeleridir, çünkü bu konular giderek daha fazla geleceği öngörmemizi sağlayacak niteliktedir. 

David Harvey (2017)

İnsanlık tarihi boyunca, belki de tüm siyasal, ideolojik, inanç temelli, toplumsal, kültürel ve iktisadi çatışma ve mücadelelerin, hak arayışlarının temelinde “eşitlik” kavramına atıfta bulunulmuştur. İnsan türünün evriminin bir yanıyla dünya yüzündeki farklı coğrafi koşullara uyum içerdiği kadar farklılaşma da içerdiği, biyolojik evrimin durduğu yerde kültürel evrimin etkisiyle farklılıklara ilişkin davranış biçimlerinin geliştiği bilinmektedir. Toplumsal alana bakıldığında, bu davranış biçimlerinin sosyal yapılara dönüştüğü ve giderek mekânsal süreçleri biçimlendiren ve mekânsal süreçler tarafından da biçimlendirilen unsurlar olarak kente damgasını vurduğu sosyal bilimler tarafından uzun bir süredir ele alınmaktadır. Sosyal bilimler alanının dışında da görünen ve görünmeyen, açık ya da zımni, gizlenen ya da bastırılan her tür eşitsizliğin aynı zamanda toplumsal hareketlerin de kaynağı olduğu bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında, düşünce alanında söylem haline getirilen eşitsizliklerin toplumsal alanda karşılık bulduğu kadarıyla hak arama mücadelelerine dönüştüğü, bu mücadelelerin de zamanla uluslararası ve ulusal hukuk içerisinde yerini bulduğu söylenebilir. Sonuçta kentler, tarih boyunca eşitsizliklerin oluşturduğu fay hatları boyunca sürekli olarak yıkılmış ve yeniden yapılanmıştır. Bu anlamda kentli olarak nitelenen kişinin hayatını sürdürürken dikkate aldığı en çarpıcı gerçek, kendi yaşam süreci ve gündelik yaşamı içinde, erişilebilir mesafede ve görünür şekilde eşitsizliklerin farkında olması ya da bu eşitsizliklerle karşılaşma olasılığının yüksekliğidir. 

Peki neden kentlerde yaşayan insanlar eşitsizlik konusuyla yüzleşmek durumunda kalmışlardır? Emile Durkheim’in deyimiyle kentlerde maddi ve ahlaki yoğunluk, yani nüfus yoğunluğu ve iş bölümü arttığı için kendisinden farklı olanla karşılaşmalar artacaktır. Kenti oluşturan bu iş bölümü bir yandan görünür eşitsizliklerin oluşturduğu çatışma ve çelişkileri engelleyecek kolluk, hukuk ve inanç sistemlerini örgütlerken bir yandan da kenti ahenkli bir bütün olarak bir arada tutacak üretim ve tüketim ilişkilerini denetim altında tutmaktadır. Ancak her şeye rağmen, eşitsizliklerin birikimli olması, kaynakların kıtlığı ve çoğunlukla eşitsizliklerin sadece kent içindeki bir mesele olmayıp insan-ekosistem etkileşimi ile ilgili bir boyutunun bulunması nihai olarak insan hakları mücadelelerini başlatan toplumsal olaylara yol açmıştır. Bu yanıyla eşitsizlikler özgürlük kavramıyla da yakından ilişkilidir. Tarih boyunca çeşitli düşünürler devletin düzenlemediği alanlarda bireyin istediğini yapmakta özgür olduğunu ve bunun negatif bir özgürlük alanı olarak ifade edilebileceğini söylemişlerdir. Bu anlayışa karşı olarak da pozitif özgürlük kavramı gelişmiş, devletin düzenlediği ya da düzenlemediği alanlarda insanların özgür olabilmesi için gerekli koşulları oluşturma konusunda belli müdahalelerde bulunması önemli bulunmuştur. Bir kentte insanların meydanlarda dans etme hakkı devletin düzenlemediği bir konu olabilir. Ama o kentte zaten meydan yoksa, bu özgürlüğün kullanılabilmesi için önce devletin meydanlar inşa etmesi gereklidir. 

Devletin özgürlük alanıyla ilişkili olarak eşitlik meselesindeki genel yaklaşımı peki nasıl olmalıdır? Siyaset kuramcılarının ciddi bir şekilde kafa yordukları bu konu Türkçe’de aslında yerini pek de bulamamış olan “eşitlik/adalet” ayrımına işaret etmektedir. Kentte yaşayanların tanımlanmış bir haktan yararlanabilmesi için devletin yapması gerekenlerin düzeyi ve sınırları ne olmalıdır? Hakların ilkesel olarak herkesin eşit olarak yararlanmaları gereken unsurlar olduğu demokrasilerde anayasal bir kabul olmakla birlikte, kentteki tüm yurttaşların ihtiyaçları ve talepleri arasındaki farklılıklar tek tipleştirilmiş müdahaleleri zorlaştırmaktadır. Yukarıda verdiğimiz örnekten hareket edersek, devletin kentlerde her mahalleye benzer meydanlar inşa etmesi, bu meydanların bulunacağı yerlerdeki insanların kültürel, demografik ve iktisadi ihtiyaç ve talepleriyle uyuşmayabilir. Ağırlıklı olarak yaşlı nüfusun bulunduğu bir mahallede belki de meydan tasarımında daha fazla oturma alanı ve yeşil alana yer verilmesi gerekirken, çocukların çok olduğu bir mahallede çocuk oyun alanları yapılması gerekebilir. İşte bu ayrım, kentteki hakların kullanımında eşitlik ilkesine göre mi, adalet ilkesine göre mi hareket edileceği ikilemini doğurmaktadır. Kent hakkı kavramı ele alınırken burada devlet düzenlemelerinin “eşitlikçi” olması ancak, “adil” bir yaklaşımın inşa edilebilmesi için de kentlilerin sesine kulak veren bir katılımcılık anlayışının bulunması gerekliliği görülmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da, siyasal olarak “eşitlikçi” görünen yaklaşımların pratik karşılıklar üretmede yaşadıkları zorluklar, “adalet” ilkesini savunan anlayışların da mevcut eşitsizlikleri yeniden üretmeye eğilimli olmalarıdır. 

Eşitlik ve adalet ikilemini katılımcılıkla aşmasını bekleyebileceğimiz devlet müdahalesinin başa çıkması gereken bir sorun daha bulunmaktadır. Bu sorun iktisadi olarak “etkinlik ve etkililik” ikilemi olarak adlandırılmaktadır. Etkililik, her kentlinin haklarına ve hizmetlere en az emekle ve çabayla erişimi olarak ifade edilirken, etkinlik her bir hakkın kullanım potansiyelinin yüksekliğine ve kentteki hizmetlerin sunumunda girdilerle çıktılar arasında kurulan dengeye işaret eder. Bir tarafıyla bu sorun teknik bir sorundur, çünkü hakların kullanımı için kentin mevcut yapısı, doğal kaynaklar ve kamu kaynaklarının en iyi birleşiminin kullanımı ile yakından ilişkilidir. Meydan örneğinden devam edersek, kenti yönetenler, kentin en merkezi yerine toplamda belki daha düşük bir maliyetle devasa bir meydan mı yapmalıdır yoksa, daha büyük bir maliyete katlanarak her mahalleye küçük meydanlar mı yapmalıdır? Eğer merkeze devasa bir meydan yapılırsa, kentin tüm kesimlerinin erişim maliyeti artabilir. Diğer yandan eğer, küçük meydanlar yapılırsa da erişim daha kolay olmakla birlikte, meydanların sunabilecekleri olanaklar daha sınırlı olacaktır. Kentli hakları ve kent hakkı kavramları açısından bu ikilem oldukça sorunludur ve kentteki çeşitli işlevlerin ölçekleri ile yakından ilişkilidir. Konuyla ilgili profesyonel meslek insanlarının ve ağırlıkla siyasilerin pragmatik kararları ile gerçekleşen bu tür kararların çoğu zaman yabancı bir dile benzeyen teknik taraflarını bilmeyen kentlilerin bu tartışmalara taraf olabilmeleri de çok zordur. Bu sebeple katılımcılık ilkesinin gerçekleştirilmesinde kentlilerin bu tür teknik konulara hakimiyet kazanmasını sağlayacak bir tür “kent okur yazarlığı” desteğinin sağlanması çok önemli görülmektedir. Çünkü pek çok durumda kazananı ve kaybedeni bu belirlemektedir. 

Kent hakkının ele alınmasında bu teknik zorlukların da aşılabildiği varsayıldığında, eşitlik konusunda karşımıza çıkan bir başka sorun alanı, kurumsal kültürün sınırları ve engelleri olarak ifade edilebilir. Kentlerde belli hakların kullanımı için ortaya konan hizmetler ve süreçler, onları sunan yerel yönetimlerin ve merkezi idare taşra teşkilatının hizmet sunum koşullarından etkilenirler. Burada, belirgin siyasi tercihlerden çok hâkim paradigmaların hizmet süreçleri ve bürokratik yapıya yerleşmiş alışkanlıklarından bahsetmek önemlidir. Mevcutta hizmet sunum koşulları, temelden hakların kullanımına ilişkin sorunlu bir boyut içermekteyse, bunu düzeltmeden hakların kullanımına ilişkin değerli sonuçlar elde etmek mümkün olamayabilir. Meydan örneğinde, örneğin bir yerel yönetim yıllar boyunca, vasat bir estetik ve tasarım anlayışıyla meydan benzeri kamusal alanların tasarımını düşük maliyetle taşeronlara yaptırmaktaysa, ortaya çıkan meydanın niteliği ve hakların kullanımına ne derece hitap eder düzeyde olduğu tartışmalı hale gelmektedir. Bu durumda, kent hakkı, vasatın üstünün talep edilmesini, liyakat konusunun tartışılmasını ve nihai olarak, hizmet sunum süreçlerinin analiz edilerek yenilikçi bir yaklaşımla yeniden ele alınmasını gerektirmektedir. Eşitlik tartışmasında hizmetin yeniden ele alınması açısından son dönemin bazı kavramlarının da yeniden gündeme alınması önemlidir. Bu kavramların başında “kamu yararı” gelmektedir. Kente müdahale eden kamu örgütlerinin son dönemde, kamu yararını ağırlıklı olarak kamu harcamalarını azaltacak her türlü çözüm olarak görmeleri sebebiyle hakların kullanımında da kısıtlar ortaya çıkmaktadır. Yine meydan örneğinden gidecek olursak, meydanın inşa maliyetini kamu yararına düşürmek için, meydanın çevresini özel sektör kafelerine kiralayan bir yerel yönetim, günün sonunda meydanın kentiler tarafından para ödenmeden kullanımını da engellemiş olabilir. 

Tüm bu unsurların en temel tartışma zemininin başlangıç noktamız, yani kentlilerin eşitsizliklerle yüzleşme olasılığı olduğunu unutmayalım. Bu açıdan bakarsak, günümüz kentlerinde eşitlik tartışmalarını belirleyen en önemli sorun, kentsel yarılma ve ayrışma olarak ifade edilebilir. Üst gelir gruplarının kendi güvenlikli yaşam alanlarına çekildiği, alt gelir gruplarının da mahallelerinden dışarı çıkamadığı bir kentte, karşılaşmaların azalması, kentsel kamusal alanların kullanılmaktan çok tüketilmesi, genç kuşakların gerçek olan kentsel mekânı değil teknolojiyi ve sanal mekanları bir kaçış olarak kullanması ve bunun sonucunda eşitsizliklerin bir gündem olmaktan çıkması tehdidi bulunmaktadır. Bu durumda da kentte yaşarken önyargısız öteki ve kendimize benzemeyen ile karşılaşma, etkileşme olanağı bulmak kendi başına önemli bir ihtiyaç haline gelmektedir. Özellikle pandemi ve iklim krizi kaynaklı felaketlerde, kentte yaşayanların bir dayanışma içine girebilmesi için bu başlık çok önemlidir. Meydanları sadece siyaseten bir doğru ya da herkes istediği için isteyen kentliler, hak kavramı ile ilişkilenmemiş bir talebin altında kaybolmaya mahkumdur. 

Bu koşullar altında, kent hakkı kavramının eşitlik tartışması ile ilişkisinin nasıl doğru kurulabileceğine ilişkin bir reçete ile bitirelim. Öncelikle, kentsel kamuoyunu yönlendiren tüm kurumsal yapıların ve inisiyatiflerin, kentte yaşayanlara kendine benzemeyenlerle karşılaşabileceği bir mekân olarak kent kavramını ve kent yurttaşlığını anlatmalıdır. “Farklı mahallelerin” insanlarının birbirine yabancılaşmasının eşitlik tartışmasını, nihai olarak da kent kavramını yozlaştıracağını ifade etmek önemlidir. Bu tartışmada, kamu aktörlerinin, kentlilere belli teknik müdahaleleri aktaracak bir “kent okur-yazarlığı” bilinç düzeyi oluşumunda rol alması gerekir. Bu temel altyapı bir yanıyla kentte yaşayan tüm bireylerin örgün ve yaşam boyu eğitiminin de bir parçasıdır. Buna koşut olarak, kente yapılacak müdahalelerin hangi haklarla ilişkilendirildiği yerel düzeydeki kentsel politikaların tanımlanmasında yerini bulmalıdır. Burada önemli bir samimiyet sınavı da bulunmaktadır. Bir meydan, kentteki belli gruplara gelir getirmesi için mi, kentlilerin kentsel yaşamı deneyimlemesi için mi yapılır? İkisi birden mi, hangisi daha öncelikli? Kentin hoşgörü ile bu tartışma zeminini oluşturduğu bir kentte açık veriye dayalı bir katılımcılık yaklaşımı işlerlik kazanabilir. Meydanın konumundan tasarımına, yapımından işletilmesine kadar pek çok konuda kentlilerin talep ve tercihleri uzman bilgisi ile bir araya getirilebilir ve eşitlik temelli bir yaklaşım geliştirilebilir. Tüm bu söylenenler çok zorlu gelebilir kulağa. Ancak, toplumsal dinamiklerin ne denli hızlı olduğu düşünüldüğünde aslında düşünsel derinliğin hızla kentsel eşitliğe ilişkin bir derinliğe erişebileceğini de söylemek mümkün görünmekte!

Orman Mühendisi Ahmet Demirtaş:Ormanlar meta yapıldıysa yangınların sorumlusu kim?

Temmuz ayının son günlerinde aşırı kurak ve sıcak hava ile birden fazla yerde çıkan orman yangınlarını canımız yanarak izledik. Onlarca köy, milyonlarca canlı göz göre göre yandı. Yangınlar bir yerde sönerken bir diğer yerde yeniden başlıyor. Peki sorun iklim krizi mi, yönetim krizi mi?

Ahmet Demirtaş

Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği’nden Orman Mühendisi Ahmet Demirtaş ile söyleşimizde bu soruların cevaplarını aradık, kendisinden değerli bilgiler aldık:

Orman yangını

Sorun iklim krizi mi, yönetim krizi mi?

Türkiye’deki ormanların yüzde 99’u devlet ormanları. Eskiden özel mülkteki ormanlar 1945 yılında çıkan yasayla devletleştirilmişti. Örneğin Ankara’daki Beynam kalıntı ormanı o yasayla devletleştirilmiş. Tabii ki orman sahipleri yasaya karşı çıkmış o tarihlerde. Demokrat Parti de iktidara gelirken özel orman sahiplerini kollayan düzenlemeler yapma sözü vermiş. İktidara geldiği dönemde büyük bir orman yangını patlaması yaşanmış tüm yurtta. Günümüzde ormanların devletin olması öte yandan büyük avantaj olmuş bugüne kadar. Aksi halde durum daha vahim olurdu. 

Türkiye ormanlarının Akdeniz ve Ege bölgesinde olan ve denizi gören kısımlarında bin-bin iki yüz metreye kadar olan yükseltide Kızılçam türü egemendir. Bodrum Güvercinlik’te ise Halep çamı özgün bir yapı gösterdiği için Tabiatı Koruma Alanı statüsünde korunmakta. Bu ormanın bir bölümü doksanlı yılların sonunda yanmış ve yerine bir otel dikilmişti, Anayasa ve kanunlara aykırı bir biçimde. 

Geç kalındığında tepe yangını ile uğraşmak çok daha zor

Kızılçam ormanları evrimsel olarak çıktığı dönemden beri yangınlarla haşır neşirdir. Dolayısıyla yangınlara karşı evrimleşmiş bir türdür. Bu nedenle hızlı büyür. Karaçam yılda 40 cm boy atarken Kızılçam 1 metreye kadar büyür. Karaçam 20-25 yaşında kozalak verecek ergenliğe ulaşırken Kızılçam için bu süre sadece 5 yıldan ibarettir. Aynı şekilde Kızılçam ağaçlarında kozalaklar yıllarca dökülmeden ağacın dalında kalır. Orman yangınları sırasında alev alan kozalaklar on metrelerce uzağa fırlayarak tohumlarını uzağa saçmış olurlar. Yapılan bilimsel araştırmalar Kızılçam tohumlarının 80 dereceyi gördüğünde çimlenme oranının yüzde 90’lara ulaştığı gözlenmiş. Tüm bu özellikler Kızılçamın yangına karşı evrimleştiğinin göstergeleri.

Bunun dışında Kızılçam kuraklığa karşı son derece dayanıklı. Derin kök yapısı var. Bu sene çimlenen çam tohumunun toprak üstündeki kısmı 4-5 cm iken kök kısmı 90 cm’ye inebiliyor. Bu özelliği ile yangın sonrası çimlenen diğer tohumlara göre kuraklıkla daha kolay başa çıkabiliyor. 

Kızılçam aslında Ankara’da bile var. Çayırhan kuş cennetine su sağlayan Aladağ deresi Seben’den doğru gelir Çayırhan’a. O derenin devamında bin 700 hektar Kızılçam ormanı bulunmakta. Hatta orası da geçen hafta yangına sahne oldu ama çok büyümeden müdahale edildi. 

Çam türleri gibi Kızılçam da kolay tutuşur. Reçineli yapısı ateş almasını kolaylaştırır. Bu tür ormanlar otuzlu kırklı yaşlarda en fazla yanıcı maddeyi biriktirdiği dönemdir.  Bu yaştaki ormanda ağaçların alt dalları güneş görmediği için kurumaya başlayıp dökülür. Yapraklar da yerde bolca birikir. Tüm bunlar belli bir kalınlığa ulaştığında kuru ve sıcak dönemlerde tutuşmaya hazır çıra vazifesi görürler. Dolayısıyla bir küçük kıvılcımla bile yangın başlayabilir. İşte bu nedenle OGM yangın tehlikesinin çok yüksek olduğu Kızılçam ormanlarında biriken bu materyalleri bölgeden mutlaka uzaklaştırması gerekmektedir. Aksi takdirde örtü yangını dediğimiz olaylara neden olmakta, örtü yangını da hızlıca ağacın üst kısımlarına ulaşarak tepe yangınına yol açmaktadır. Hızlı müdahale ile örtü yangınını söndürmek kolaydır ama geç kalındığında tepe yangını ile uğraşmak çok daha zordur. Çünkü alevler artık rüzgarla da güçlenmektedir. Bu günlerde yaşadığımız yangınlar bu şekildedir ne yazık ki.

Kızılçam yangınla karşılaştığında nasıl başa çıkabileceğini biliyor. Halk da biliyor, ya bakanlık?

Tarih öncesi orman yangınları yıldırım gibi doğal nedenlerle çıkarken günümüzde yurdumuz yangınlarının yüzde 90, 95’i insan faaliyetleri nedeniyle çıkmaktadır. Kasıtlı veya ihmalden kaynaklı yangınlar en büyük problemdir. Orman Genel Müdürlüğü’nün (OGM) yangınların nedenlerini tespit edip önleyici tedbirler alması zorunludur ama bunu yapmadığını görmekteyiz. Dolayısıyla insan faaliyeti sonucu yangınlar çıkıyor demek tek başına bir şey ifade etmemekte. Lakin orman yangınları çıktığında OGM son zamanlarda şöyle bir söylem geliştirdi; “Biz yangın söndürme konusunda çok başarılıyız. Avrupa’nın en iyisiyiz…” Ne yazık ki bu da çok anlamsız ve dayanaktan yoksun bir söylem çünkü her ülkenin ekolojik/ekonomik/topografik/orman özellikleri farklıyken neye göre başarılı olduğunuzu söyleyebilirsiniz?  OGM’nin yangına karşı önlem alması önemlidir. 

OGM ne kadar örgütlü, deneyimli olduklarını söyleseler de bir gündeki orman yangını sayısı ikiye üçe katlandığında çok yetersiz kaldığını ve yangınların kontrol dışına çıktığını görmekteyiz.

Turizm teşvik yasası aslında iktidarın doğal varlıklara nasıl baktığının bir yansıması

Turizm teşvik yasası aslında iktidarın doğal varlıklara nasıl baktığının bir yansıması.  Dolayısıyla ormana rant getirecek, yerine göre para kazanılacak arsa, yerine göre odun, yerine göre satılacak manzara diye bakıyor sadece. Orasının bir ekosistem, insanlığın ortak varlığı gibi görmüyor. Para kazanılacağı bir meta olarak görmekte.

2018 yılında çıkarılan 7139 sayılı yasa ile orman dışına çıkarılacak yerlerle ilgili düzenlemeler anayasamıza açıktan aykırıdır. Çünkü 169. Madde “orman olarak muhafazasında yarar görülmeyip tarım ve hayvancılıkta kullanılmasının daha uygun olduğuna karar verilen yerler orman vasfından çıkarılır” demektedir. 1982 Anayasasında böyle yazar. İktidarın çıkardığı yasada şunu yazar “orman olarak korunmasında yarar görülmeyen, tarımda da kullanılmayan, taşlık kayalık, eğimi fazla olan yerler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle orman vasfından çıkarılır” diyor. Akdeniz Bölgesi ve Toros Dağlarındaki ormanların büyük bölümünün taşlık kayalık yerlerde bulunduğunu belirtelim. Dolayısıyla bu yasa uygulanırsa o bölgedeki ormanlar yok edilir.  

Son yıllardaki uygulamalar; maden, HES, RES izinleri sonucunda toplumun Orman Genel Müdürlüğü’ne güveni azalmıştır. Bu güvensizlikten kaynaklı olarak yanan orman alanlarının yapılaşmaya açılacağı düşüncesi yaygındır. 

OGM yıllık bütçesi dışında orman yangınlarını önlemek üzere genel bütçeden sınırsız ödenek alma hakkına sahiptir ama müdürlüğün maalesef yıllık bütçesini bile faydalı kullanmadığı anlaşılıyor. Son yangınlarda söndürme çalışmalarındaki tişört giymiş kişilerin görüntüleri yayınlanmıştır. Yangın söndürme personelinin yangına dayanıklı giysi ve başlıkla donatılmış olması gerekir. Kurumun orman yangınlarıyla mücadele kapsamında, nereye ne kadar harcanmıştır, hangi önlemler alınmıştır, yetersizlikler nelerdir ve mevzuata uygun mudur gibi konuları içerecek biçimde denetimi yapılmalıdır.  

Orman yangınlarının davranışları üzerine mücadele edecek gönüllü personelin bilgilendirilmesi, eğitilmesi şarttır. Ormanın yapısı, topografya, ağaçların özellikleri, rüzgar çok belirleyicidir. Bunları bilmeden yangın söndürmeye giden ekiplerin hayati tehlikesi büyüktür. Eğitimsiz eleman çalıştırılmaması gerekiyor. Dışarıdan yardıma gelen asker, itfaiyeci veya gönüllüler bölgeyi tanımadığı için zor durumda kalabilirler. OGM’nin bunun planlamasını yapması gerekmektedir. Orman yangınlarını koruyucu tedbir almak yol kenarına uyarıcı levha koymak yeterli değildir. 

Ormanın yapısal özellikleri gibi veriler elde edilmemişken fidan kampanyasının ne anlamı var? 

Daha ormanlar yanarken Orman Bakanının fidan kampanyası başlatması acizlik göstergesidir. TEMA da bunun fırsatçılığını yapıyor. Yangınlar söndürülememişlerken, yanan ormanın alanı, yapısal özellikleri, toprak durumu vb. veriler elde edilmemişken fidan kampanyasının ne anlamı var? 

Tarihin en büyük fidan kampanyasını yapacağız…” Bakanın müjdelediği bu haber çok vahim. Bir kere yanan bölgeleri ağaçlandıracak Kızılçam fidanınız elinizde yok. Ne yapacaklar o zaman? Ülkenin her yerinden fidan getirip dikecekler. Bölgeye adapt olamayan bu fidanlar da kısa sürede kuruyacak. Akıl dışı, bilim dışı, savurganlık kokan bir kampanya bu.  Kızılçam ormanlarına yandıktan sonra çok müdahale etmemek en iyisi. Yanan bölgeyi koruma altına alarak bir iki sene gözlemek, sonra çimlenmenin az olduğu belli bölgelere uygun tohum veya fidan takviyesi yapmak en doğrusu. Tabii ki takviye yapacağınız tohum veya fidanı benzer coğrafyalardan temin etmiş olmak çok önemli.  Başıbozuk kampanyalar faydadan çok zarar verecektir.

Zaten şu andaki önceliğimiz mevcut yangınları söndürmek olmalı. Sonrasında hasar envanterinin çıkarılması ve bilimsel çalışmaların yapılması şart. Şimdiden kampanya çağrıları yapmak çok yersiz.

“Böylesi zorlu coğrafyalarda yangına ilk müdahalede uçak veya helikopter çok önemli”

Türkiye’de orman yangınlarının olduğu Akdeniz bölgesinin topografik yapısına bakarsak oldukça sarp ve değişken olduğunu görüyoruz. Böylesi zorlu coğrafyalarda yangına ilk müdahalede uçak veya helikopter çok önemli. Hızla bölgeye ulaşabilen bu araçlardan atılan sular alevleri henüz yayılmadan söndürebiliyorsa ne ala. Eğer bunu yapamadıysanız yangınlar yayıldıktan sonra yapılan havadan mücadele genellikle başarısız olabiliyor. Dağların konumları, derin vadiler, sık tepeler uçakların manevra kabiliyetini sınırlıyor, etkili olamıyorlar her noktada. Yangına fazla yaklaşamıyorlar tepelere çarpma riskinden dolayı. Çok yüksekten bıraktıkları sular da etkili olamıyor. İki yüz metreden bırakılan su kütleselliğini kaybediyor aşağı düşerken, dağılıyor. Böylece ısının etkisiyle buhar oluyor. Bir de rüzgar faktörü varsa durum daha da zorlaşıyor. Topografya düz ise uçağın şansı artıyor. 

Helikopterin manevra kabiliyeti yüksektir. Hem ekiplerin bölgeye hızlıca ulaştırılması hem de suyla ilk müdahale edebilmesi açısından kara araçlarından avantajı vardır. 

Artık tüm yetki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda

Tarım ve Orman Bakanlığı iklim değişikliğine karşı pek çok eğitim, panel düzenlemesine rağmen uygulamada bunu pek göremiyoruz. İklim değişikliğine karşı tarımın ve ormanların adaptasyonuna dair elle tutulur bir proje geliştirdiklerini duymadık.  2009 yılında Manavgat ile Serik arasında 20 bin hektarlık orman yangını sonrası OGM, “Yanan Ormanların Rehabilitasyonu ve Yangına Dirençli Ormanlar Projesi -YARDOP” geliştirerek yanan bölgede ateşe dayanıklı orman oluşturma çalışması yürütüldüğü açıklanmıştı. Lakin son çıkan Manavgat yangınında o projenin etkisiz kaldığı ortaya çıktı çünkü uygun ağaç türlerini dikmek yetmiyor, orman ölü örtüsünün (yanıcı madde) de temizlenmesi ve emniyet şeritlerinin bakımlı tutulması da çok önemli. 

İklim değişikliği olduğunu kabul ediyorlar ama ne tarımsal ne de ormanlar açısından bu değişikliğe uygun bir önlem alınmıyor. Kurak bölgelerde çok su isteyen bitkisel ürünler yetişmesini teşvik etmeleri nedeniyle yeraltı sularının tükenecek hale gelmesi bakanlığın bakış açısını gayet net gösteriyor. İklim değişikliği, iktidarın hatalarını kapatmak için kullandıkları bir bahane haline geldi.

18 Temmuz tarihinde çıkan ve 28 Temmuz 2021 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan 7334 sayılı Turizm Teşvik Yasası ile tüm ormanlar ticari işletmelerin kullanımına açıldı. Üstelik yetkiyi Kültür ve Turizm Bakanlığına veriyorlar ama sorumluluk tamamen OGM’de. Yani işletmenin ormanda yapacağı tahribatın sorumlusu kendisi olmayacak. Artık tüm yetki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda.

Başak Alpan: Gençlerbirliği taraftarı olmak benim seçilmiş kimliğim

Yazar Hakkında

1920’li yıllardan beri Ankara’nın önemli bir kamusal alanı olan Cebeci İnönü Stadyumu’nun yıkımının başlaması kentin gündemi haline geldi. TMMOB’un açtığı davalar neticesinde yürütmeyi durdurma kararı verilen Stadyumun, Cumhuriyet’in ilk yıllardan beri kent belleğindeki yeri çok ayrı. Bir nevi mesire alanı da olan bu tarihi mekan üzerinden Gençlerbirliği, kadın ve spor ilişkisi, futbol ve siyaset ile ilgili sevgili hocamız Başak Alpan ile Meclis Park’ında buluşup sohbet ettik. Keyifli sohbet için kendisine çok teşekkür ederiz. 

Başak Alpan
Doç.Dr. Başak Alpan, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi öğretim üyesi.

Bir Ankara takımı olan Gençlerbirliği’nin sıkı taraftarısınız. Takım ile yollarınız nasıl kesişti ve ilişkiniz nasıl devam ediyor?

Oldum olası futbolu çok severdim. Ancak Gençlerbirliği tribününe gelişim futbol antropolojisi projesi ile başladı. Bir Ankara takımının maçlarına gidip gözlem yapmamız gerekiyordu. Benim de çoğu arkadaşım Gençlerbirliği tribünündeydi. Türkiye’ye yeni dönmüştüm. Maçlara gidip not alıyordum. Önce not alarak başladım ama daha sonra yerli antropolojide olduğu gibi gözlem yaptıkça o şeyin parçası haline geldim. Ben de biraz yerli oldum yani. Sonra proje bitti ama benim Gençlerbirliği tribünüyle ilişkim bitmedi. Gençlerbirliği taraftarı olmak benim seçilmiş kimliğim.

 Pandemi sebebiyle uzun zaman maçlar olmadı. Ancak bu sezon aşı yaptırmış olanlar maça alınabilecek diye biliyorum. Benim içinde bulunduğum grup Alkaralar. Alkaralarla maç haricinde de buluşuyoruz. Maç izliyoruz bazen muhabbet ediyoruz. Arada bir kulübe gidiyoruz. Hatta yönetim değişmeden önce bazı taraftar gruplarının da görüşünü alarak Murat Cavcav’a ziyarete gittik. Stadyuma gidemesek de tribün devam ediyor. 

Başak Alpan, Gençlerbirliği tribününde

Ben Alkaralar taraftar grubunun kuruluşunda yokum sonradan katıldım. Alkaralar geniş bir grup. Her taraftar grubunun kendi gündemi var. Mesela Karakızıl’ın belli bir gündemi var, Cephe’nin de öyle. Ama Alkaralar taraftarı geniş bir yelpazeden. Ben tam maçlara gitmeye başladım, Passolig meselesi başladı. Karakızıl’ın da önemli bir gündemi Passolig karşıtlığıydı. Dolayısıyla da staddan çekildiler. Alkaralar da Passolig’i bir süre boykot ettiler ama sonradan mücadeleye stadda devam etmeye karar verdiler.  

1990’larda kasıtlı olarak Ahmet Çiğdem, Tanıl Bora, Necmi Erdoğan gibi hocalarımız ilmek ilmek örerek Alkaralar Tribünü’nü oluşturmuşlar. Gençlerbirliği kulübünün kurulma amacına ve ruhuna uygun şekilde eğitimli, münevver futbolcu ve taraftarların yarattığı bir tribün. O dönem, önceleri lümpen değerlendirilebilecek alanların aslında hayatın ta kendisi olduğu fikri benimseniyor. Böylece anlaşılıp araştırılıyor. Daha çok insan özellikle kadın ve çocuklar maça gitmeye başlıyor. Passolig olmadığı için de genişleme görece kolay oluyor. Pikniğe gider gibi maça gidilebiliyor, herhangi bir taahhüt gerekmiyordu. 

Bir kontrol mekanizması olarak kullanılan Passolig hakkında ne düşünüyorsunuz? Passolig futbola erişimi kısıtladı mı?

Tanıl Hocayla Passolig üzerine yaptığımız bir çalışmada etkilerini üç temelde inceledik. İlki soylulaştırma. Yani bir hafta sonu aktivitesi olarak Netflix dizisi izler gibi maça gitme, Instagram’dan paylaşma gibi soylu ve sadece doğru tür hedef kitleye yönelik yapılan oyun, aktivite. Diğeri metalaştırma. Futbolun artık tüketimin çok önemli bir parçası haline gelmesi. En sonda ise çocuklaştırma. Yani kendi hayatının sorumluluğunu alamayacakmışçasına seyircilere, şuraya oturacaksın, şunu yapacaksın şeklinde kafa yormaya gerek olmadan hareket ettiriyor olması. Her ne kadar sporda şiddete karşı olsak da bunun kontrolü için Passolig çok doğru bir uygulama değil. Gerçi görünürdeki sebep güvenlik olsa da 1980’lerden sonra Thatcher’ın işçi sınıfını göz önünden çekmeye çalışması asıl sebep. Hillsborough Faciası’ndan sonra numaralı koltuk meselesi gündem oluyor. Özellikle tribünlerin apolitikleşmesi için yapılan bir çalışma. Futbolu siyasetten uzaklaştırmak da siyasi bir faaliyet. Futbol siyaset ilişkisi futbolun çıkışından beri var. Hem liderlerin kendi etki alanlarını artırması için hem de insanların deşarj olması için çok etkili bir spor. 

Bir de ceza mekanizması olarak kadın ve çocukların seyircisiz oynanan maçlara gitmesi var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Fenerbahçe ve Manisaspor maçı ile başlayan bu süreç takımın ceza alması ve ceza olarak sadece kadın ve çocukların maça alınması “alın size kadınlar ve çocuklar” şekline dönüştü. Bu dışarıdan bakınca aslında iyi bir şey gibi duruyor. Futbol kadınların daha az zarar görecekleri, daha az tacize uğrayacakları ve çocuklarının elinden tutup maça götürebilecekleri bir aktiviteye dönüşüyor. Ancak daha geniş bir bakış açısıyla bakınca futbolun iyice mutenalaşması olarak değerlendirilebilir. O dönem futbolcular bile “eskiden buralar kömür kokardı, şimdi parfüm kokuyor. Çok güzel bir maçtı kadınlarla olmak çok güzel” gibi açıklamalarda bulundular. Yani birlikte getirdiği kavramlar kötü. Kadınlar çiçektir söyleminin başka bir versiyonu aslında. Bu bizim karşı çıktığımız izolasyon meselesinin bir türü. Pozitif ayrımcılık her zaman kötü olmayabilir ama mücadelenin hala devam ettiği bu gibi konularda çok da hoş olmayabiliyor. 

Kadın ve spor ilişkisi sizce nasıl ifade edilebilir? 

Öncelikle yekpare bir kadın profilinden bahsedebilir miyiz emin değilim. Ben bütün kadınlar adına konuşamam. Günde 16 saat çalışan bir kadın için spor hayati değildir ama bir feminist için bu patriyarka ile mücadelenin bir parçasıdır. Kadın spor ilişkisi kadın hayat ilişkisinden çok farklı değil. Kadın taraftar ve sporcu olarak değerlendirilebilir. Her iki rolde de kadın için çok zor. Eğer devlet politikaları ile desteklenmiyorsa çok daha zor. Hem biyolojik süreçlerin toplumda karşılık buluşu var hem de maddi anlamda engeller var. Bunlar sporcu kadınlar için söylenebilecekler. Taraftar içinse kolaylaştırıcı faktörler yoksa ayrı bir zorluk mevcut. Bir dönem Özgür Lig vardı ancak kapsamı çok dardı. Gezi protestoları zamanı da böyle öneriler oldu. Özellikle küfür meselesi üzerinden çok tartışmalar yapıldı. Bu deneyimleri küçümsemeden daha kitlesel bir çalışma gerekli. Son dönemde kadın voleybol milli takımının başarısı ortada. Özellikle kaptan Eda Erdem Dündar’ın verdiği demeç “Biz hayatımızda en iyi yaptığımız işi bulduk ve voleybol oynuyoruz. Yaşamak için voleybol oynamaya ihtiyacımız var. Neler başarmak istediğimizi biz biliyoruz. Arkamızda bizi destekleyenler var. Olimpiyattayız ve Çin gibi bir takımı yenerek turnuvaya başlıyoruz. Ancak salondan çıkınca galibiyeti unutup, İtalya’ya odaklanacağız.” son zamanlarda yapılmış en etkileyici konuşmalardan biriydi. Bir işi sevmenin ne kadar önemli olduğunu anlattı. Spor böyle bir şey aslında ama çok fazla endüstriyelleşince sporcunun derdi bu olmuyor artık. Birkaç kelimeyi döndürerek anlatacağını anlatıyor. Spor toplumsallıktan uzaklaşıyor.