Blog

Çankaya Kent Konseyi 7. Olağan Genel Kurulu yapıldı

Yazar Hakkında

Web |  + Yazarın diğer yazıları

Çankaya’da katılımcı belediyeciliği hayata geçirmek için kurulan Çankaya Kent Konseyinin 7. Olağan Genel Kurulu yapıldı. Türkiye Kent Konseyleri Platformu Dönem Sözcüsü İsmail Kumru, Ankara Kent Konseyi Başkanı Halil İbrahim Yılmaz, Ankara Kent Konseyi Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin, muhtarlar, sivil toplum örgütleri ve siyasi parti temsilcilerinin katıldığı Genel Kurul’da mevcut başkan Mustafa Coşar yeniden seçildi.

Çankaya Kent Konseyi Başkanı Mustafa Coşar konuşmasında “31 Mart yerel seçimlerinde yaşanan değişim, dönüşüm için umut verici oldu. Gönüllülerce paylaşılan özgün deneyimlerle iklim, enerji, göç, gıda gibi sorunlar üzerine çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Katılımcı demokrasiyi güçlendiren semt meclislerinin sayısını arttırarak insanlarımıza ulaşmaya devam edeceğiz” dedi.

Çankaya Belediye Başkanı Alper TaşdelenYönetim kuruluna yaptıkları görev nedeniyle teşekkür ediyorum. Önyargıyla hareket etmeden tamamen katılımcı bir noktada hareket ettiler. Bizler de kent konseyinin daha ileri noktaya taşınması için elimizden gelen desteği vermeye devam edeceğiz” diye konuştu.

ÇANKAYA KENT KONSEYİ YÜRÜTME KURULU ÜYELERİ

1. Mustafa COŞARBaşkan
2. Serap ÇUĞAŞ ÖDEMİŞGenel Sekreter
3. Prof.Dr. Hayriye ERBAŞAnkara Üni. DTCF Sosyoloji
4. Demet ERDEMİRTürk Kadınlar Birliği
5. Ayten GÜRSOYAnadolu Güç Birliği Konfederasyonu
6. Hülya ERDOĞANAlacaatlı Mah. Muhtarı
7. Dr. Atila ILIMANAnkara Tabip Odası
8. Remzi DEMİREğitim-İş Sendikası
9. Barış CÖMERTBayraktar Mah. Muhtarı
10. İsa GÜVENAnkara Kahveciler Odası
11. Hüseyin GÜLTüketici Hakları Derneği
12. Ali ULUSOYEngelsiz ve Mutlu Yaşam Derneği
13. Ali Necati KOÇAKAyrancım Derneği
14. Doç.Dr. Erdoğan YILDIRIMODTÜ Sosyoloji
15. Hülya SAYGIMülkiyeliler Birliği
16. Demet Aslan KAVACIKİncesu Mah. Muhtarı
17. Nilgün GEREDELİOĞLUMaltepe Mah. Muhtarı
18. Melek SAK GÜREŞTüm Emekliler Sendikası
19. M. Faruk SOYDEMİRMimarlar Odası Ank. Şubesi

Ayrancı’nın Betül Pastanesi

Hani derler ya ben ‘Aşağı Ayrancı çocuğuyum’ diye. İşte ben tam da buyum. Güz sokağı çocuğuyum. İş Bankası evlerinde doğdum. Çocukluğum, gençliğim orada geçti. Orada geçmişim, anılarım var. Kısacası özüm var. Yeşilyurt Sokak mahallemizin ana ekseniydi. Kasap Hilmi, Manav Hasan ve Bakkal Hasan esnaflarımızdı. O zaman süpermarketler, AVM’ler yoktu. Monica ve Tongo teyzelerimiz vardı. Paskalya bayramını kutlardık onların. Yeşilyurt sokağında en hareketli yer Kıbrıs Erkek Öğrenci Yurduydu. 1970’li yıllarda olay çıkmadığı günler sayılıydı. Yeşilyurt sokağında, çocukluk dönemimin belediye başkanı Ekrem Barlas’ın evi vardı. Yeşilyurt sokağını Cinnah caddesine bağlandığı yokuşta Amerikalıların evleri vardı. Noel’de evleri rengarenk süslenirdi, imrenirdik o renklere. Yeşilyurt’ta ünlüler de otururdu. Hatırladıklarım, şarkıcı Yeşim ve Cem Özer. Aşağı Ayrancı hiç bitmeyen bir sevdadır, maziden gelen hoş bir sedadır…

Eyüp Can Yılmaz – Mecit Karabulut ve İbrahim Karabulut

Aşağı Ayrancı Meclis ile Çankaya Köşkü arasında olması nedeniyle, çok gelişen seçkin bir semt. Yeşilyurt sokağı ise Hoşdere caddesini Cinnah caddesine bağlayan uzun ince bir yol. Bu yolda iki pastanemiz vardı. Biri, o dönemin havalı pastanesi olan Martı’ydı, diğeri, daha mütevazı olan Betül. Betül Pastanesi İsmail ve Bekir kardeşler tarafından açılmıştı. Betül Pastanesi’nin hikayesini İsmail beyin oğlu İbrahim (İbo) şöyle anlatıyor:

Betül Pastanesi’nin sahibi İsmail beyin oğlu İbrahim Karabulut

Betül Pastanesi, 1963 yılında, babam ve amcam tarafından açıldı. Amcam Milka Pastanesi’nde pasta ustası, babam ise garsondu. Tanıdıkları, Aşağı Ayrancı’da devredilen pastane olduğunu söylemişler. Amcam ve babam bu pastaneyi alıp ismini değiştirmişler. Babamın çok sevdiği bir tanıdığının kızı o sırada vefat etmiş. Kızının adı “Betül”müş. O nedenle adı Betül oldu. 

Pastane ilk devraldığımızda, Yeşilyurt sokağı ile Güvenlik caddesinin köşesinde, iki katlı bir evin altındaydı. 1982 yılında mülkünü aldığımız yere geçtik. Asıl tanınmışlığımız, yeni yerde oldu. Kız yurdunun hemen yanındaydık. Öğrencilerin uğrak yeri oldu. Ayrıca çok ünlü müşterilerimiz de vardı; Alpay, Mashar Alanson, Mehmet Ali Erbil, Tamer Karadağlı bunlardan birkaçı.

Betül Pastanesi şimdi yok. Epey oldu kapatılalı. İbrahim Bey, “Amcam ile babam ayrılmıştı. Amcam başka iş koluna geçti. Babam ve biz kardeşler devam ettirdik. Babam emekli olduktan sonra biz kardeşler, anlaşamadığımız için 2000 yılında kapattık” diyerek sözlerini bitiriyor…

Zıtlar fotoğraf yarışması sonuçlandı

Ayrancım Gazetesi’nin Çankaya Kent Konseyi ve Varlık Lisesi ile birlikte düzenlediği, kuzgundokuz ve Boyut Galeri‘nin desteklediği Zıtlar konulu fotoğraf yarışması sonuçlandı.

Seçici Kurulu oluşturan;
Mehmet İzdeş (Fotoğraf Sanatçısı)
Tuğba Beşel (Fotoğraf Sanatçısı)
Merve Bilgiç (Fotoğraf Sanatçısı)
Mustafa Coşar (Çankaya Kent Konseyi Başkanı)
Hatice Bilge Coşkun Apaydın (Eğitimci/Varlık Lisesi)
Irmak Dalgıç (Ayrancım Derneği)

gönderilen eserler arasından ödüle ve sergilemeye değer bulduğu eserleri saptadılar.

Ödül kazananlara:
Birinciye 700 TL’lik kitap çeki
İkinciye 400 TL’lik kitap çeki
Üçüncüye 200 TL’lik kitap çeki
ve Kuzgundokuz‘dan kahve çekleri verilecek.

Kazanan eserler şöyle:

Birincilik Ödülü: Hangi Yöne?

Murat Değirmenci (Hangi Yöne?)

İkincilik Ödülü: Cendere

Barış Kaygısız (Cendere)

Üçüncülük Ödülü-1: Zıtlıkların Uyumu

Ayşegül Emir (Zıtlıkların Uyumu)

Üçüncülük Ödülü-2: Kuşatma

Barış Kaygısız (Kuşatma)

SERGİLEMEYE DEĞER BULUNAN ESERLER:

Barış Kaygısız (Başabaş)
Ayşegül Emir (Ruhun Sessiz Haykırışı)
Murat Değirmenci (Sınırlar Arasında)
İmran Bostan (Kırık Gökyüzü)

Bir Çankaya yemeği: Öllüğün Körü

Yazar Hakkında

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmaları devam ediyor.

“Öllüğün Körü”, İmrahor, Dodurga, Karataş ve Mühye civarlarında yapılan bir Çankaya yemeği. Bu yöresel yemek, Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından hazırlanacak “Ankara Halk Mutfağı” kitabında, diğer ilçelerin yöresel yemekleriyle birlikte arşivlenmiş olacak. 

Günümüzde yöresel yemekleri hazırlamak için vakit ayırmak pek mümkün değil. Yerine fast-food yiyecekler tercih ediliyor ve bu durumda yöresel yemekler, ister istemez unutulmaya yüz tutuyor. Yöresel yemeklerin, göç, savaş, salgın hastalıklar, iklim değişiklileri, doğal olaylar gibi sebeplerle geliştirildiğini ve yöreden yöreye değişiklik göstererek kuşaktan kuşağa aktarıldığını biliyoruz. Hatta bir yemek farklı yörelerde farklı tariflere de sahip olabiliyor. Bunun sebebi bir yörede bulunan malzemenin başka bir yörede bulunmaması ya da farklı pişirme yöntemleri olabilir. Ancak yöresel yemekler kültürün gelişimi açısından oldukça önemli.  Aynı zamanda turizm faaliyetleri için de dikkat çekici bir unsur.

Anadolu çok eski zamanlardan beri birçok kültüre ev sahipliği yapmış olması sebebiyle her yörenin kendine ait onlarca yöresel yemeği var. Bu yemekler genellikle kıtlık ya da savaş gibi sıkıntılı dönemlerde, birkaç malzemeyle kolayca yapılabilen ve lezzetli yemekler. İç Anadolu da buğday yetiştiriciliği ve hayvancılık faaliyetleri nedeniyle unlu mamuller ve etli yemekler açısından zengin; “Öllüğün Körü” de bu yemeklerden biri. 

Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, “Yöresel Mutfak Kültürü” çalışması kapsamında Ankara’nın her bir ilçesinden Ankara’nın yöresel yemeklerini yapmasını istedi. Çalışma hem yöresel lezzetlerin unutulmaması hem de gelecek nesillere aktarılması açısından önemli. Çankaya Belediyesi de bu anlamlı çalışma için “Öllüğün Körü” yemeğini seçti.

“Öllüğün Körü” Zübeyde Hanım Çankaya Evi’nde yapıldı. Zübeyde Hanım Çankaya Evi, Çankaya Belediyesi’nin kültür merkezlerinden biri. Normal bir dönemde onlarca kursu, binlerce öğrencisi var. Ancak pandemi döneminde Mutfak Atölyesi (Pastacılık Çırağı) kursu dışında kurs kaydı alınmıyor. Mutfak Atölyesi eğitmenlerinden Sibel Şimşek ve Nuriye Ataseven de “Öllüğün Körü”nü yapanlar. Sibel Şimşek usta öğretici olarak 3 yıldır Çankaya Belediyesi Zübeyde Hanım Çankaya Evi’nde çalışıyor. Nuriye Ataseven ise 25 yıldır usta öğretici, O da 3 yıldır Zübeyde Hanım’da. Yaptıkları “Öllüğün Körü” de, tarifiyle birlikte “Ankara Halk Mutfağı” kitabında yer alacak. 

Öllüğün Körü yemeği Çankaya Belediyesi Zübeyde Hanım Çankaya Evi’nde yapıldı

Nedir bu “Öllüğün Körü”?

Öllüğün Körü” İmrahor, Dodurga, Karataş ve Mühye civarlarında yapılan bir Çankaya yemeği. Erişte, tereyağı, kıyma, ceviz ve maydanoz ile yapılan bu yemeğin tarifi ise şöyle:

“1 kase erişteyi haşlıyoruz, süzüyoruz. 4-5 saniye soğuk suya tutup tereyağıyla kavuruyoruz. Başka bir tencerede tereyağıyla 200 gr kıymayı kavuruyoruz, yarım su bardağı dövülmüş ceviz, tuz, toz kırmızıbiber, 2-3 dal doğranmış maydanoz ilave edip karıştırıyoruz. Servis tabağına önce erişteyi sonra kıymayı yerleştirip maydanozla süslüyoruz.” 

Yemeğin adının “Öllüğün Körü” olmasının ise güzel bir hikayesi var:

İki Ankaralı arkadaştan biri diğerine sürekli o gün ne yemek pişirdiğini sorarmış. Diğer arkadaş da her seferinde ne pişirdiğini söylermiş. Ancak bir gün çok sıkkın, stresli bir zamanında kocası da hastayken arkadaşı yine ne pişirdiğini sormuş. O da sinirle “Öllüğün Körü”nü pişirdim demiş. Kocası da bunu duymuş “Hadi getir Öllüğün Körü’nü de yiyeyim” demiş. Böylece yemeğin adı “Öllüğün Körü” şeklinde kalmış.

Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün, Ankara’nın diğer ilçelerinin yemeklerinin de tarifini aldıktan sonra yayınlayacağı “Ankara Halk Mutfağı” kitabını okumak ve tarifleri denemek için heyecanla bekliyor, Sibel Hanım ve Nuriye Hanım’a da teşekkür ediyoruz.

Çankaya’daki tüm gelişmeleri buradan takip edebilirsiniz.

Ayrancı hikayeleri-1: Bir tatlı huzur

Ayağında yeni aldığı spor ayakkabılarla heyecanla sokağa çıkıyor. Yasaklı hafta sonundan sonra dışarı ilk  kez çıktığı an bu. Sokağa sanki yıllardır karşılaşmamış gibi özlemle bakıyor. Bahar bazı ağaçları ziyaret etmiş bile. Başını sağa çevirip sokağın ilerisindeki pespembe çiçeklerle bezeli olan ağaca selam veriyor. Saat daha çok erken. Sokakta çiçeklerden ve ondan başka kimse yok, ha tabi bir de kedilerden başka.

Tirebolu sokağın yukarısına doğru yürümeye başlıyor. Aklında yapılacak bir yığın şey var. Her bir düşünce ona doğru uzandığı an sabundan yapılmış bir baloncuk gibi patlayıp yok oluyor. Anlaşılan bugün hiçbir şeye odaklanamayacak. Elçi sokağın Tirebolu ile kesiştiği yere geldiğinde bir selam da dükkanını erkenden açmış olan market sahibine verip yoluna devam ediyor.  

Ayağındaki yeni ayakkabılar hafif bir sızı ile varlığını hissettirmeye başlarken o girişini çok sevdiği o apartmanın önünde durup bekliyor. Kapısı ve bahçe duvarları metalden papatyalarla bezeli bu eski Ayrancı apartmanına bakıp gülümsüyor. Ömrümce yazıyor kapının üstünde, papatyaların yapıldığı aynı metal malzeme ile eklenmiş girişe. O yazıya bakınırken derinden bir ses fısıldıyor ona;

Ömrümce hep bahar olacak bu apartmanda, çünkü papatyalar var benim dört bir yanımda…” O da kendince bir türkü tutturup bu sözleri mırıldanarak yoluna devam ediyor. 

Papatyalı apartmanın hemen ilerisinde sağda Huzur apartmanını görüyor. Ayrancı’ya gelmeden önce başka bir semtte o da Huzur apartmanında otururdu. Beş senesini geçirdiği o apartman beliriyor gözlerinin önünde. Huzur apartmanı onları huzursuz etmeye başladığında oradan ayrılıp Ayrancı’ya taşınmışlardı. Şimdi Gül isimli bir apartmanda oturuyor. Apartmanın girişi baharda güllerle dolu olur hep. Güller aklına gelince yine gülümsüyor. Doğanın insanı mutlu etme gücü inanılmaz. Apartmanlarının isimlerinin doğayla olan uyumu da onu hep çok mutlu ediyor bu sokaklarda. İçi coşkuyla doluyor. Derin bir nefes almak, baharı içine çekmek istiyor ama yüzündeki iki kat maske onu şimdiki zamanın gerçekliğine döndürüyor. Yüzü asılıyor. Ne zaman bitecek bu eziyet? Maskenin, mesafenin, sevdiklerinden uzak olmanın getirdiği bir mutsuzluk dalgası sarmaya başlıyor bedenini. Baharı bile gölgede bırakan mutsuzlukla boğuşurken karşısına ikinci bir Huzur apartmanı çıkıyor. Aynı sokakta iki tane Huzur! Az evvel hissettiği karamsar duygular bu tatlı tesadüf sayesinde dağılmaya başlıyor. Sanki apartman ona kendi huzurundan biraz vermiş de onu düşmek üzere olduğu karamsarlık batağından çekip çıkarmış gibi hissediyor.

Huzur apartmanının beyaz tabelasına ufak bir baş selamı verip Salih Alptekin Ortaokulu’nun köşesinden Hoşdere’ye doğru dönüyor. Hafif yokuşu çıkarken yüzündeki maskelerin altında nefes nefese kalıyor. Muhtarlığın önündeki banka çökmüş sohbet eden iki kadına ufak bir bakış atıp yokuşu çıkınca durup nefesleniyor. Rotasını belirlemek için etrafına bakınıp sağa doğru devam etmeye karar veriyor. Caddedeki ışıklara gelince ani bir kararla Reşat Nuri tarafına dönüyor. Gözü apartman tabelalarında, aklı sabun köpüğü düşünceler arasında gidip gelirken iki tabelaya takılıyor gözleri. Yanyana iki apartman biri Ahenk, diğeri Uyum isminde. 

İsimlerinin yazıldığı tabelaların benzerliği dışında iki bina arasında uyumlu ya da ahenkli hiçbir şey görünmüyor. Sonra yine derinden gelen o sesi duyuyor. Bu sesi tanıyor. Ne zaman yeni bir hikaye filizlense zihninde bu ses haber verir kendisine. 

“Anlat.” diyor sese. “Nedir Uyum ve Ahenk için aklında beliren hikaye?” 

Yürüyüşüne devam ederken ses usul usul bir hikaye anlatıyor ona. İlk kez Ursula Le Guin’den öğrendiği isimlerin gücü hakkında bir hikaye. “Ama bu Le Guin’in hikayesi değil.” diyor ses. “Bu isimler hakkında başka bir hikaye. Bir şeyin gerçek ismini bilirsen onun gücüne sahip olabilirsin.” diyor. Sonra uzun uzun Uyum ve Ahenk apartmanlarının gerçek olmayan hikayesini anlatıyor. Bir süre düşünüyor sesin ona söylediklerini. Sonra aklını kurcalayan o soruyu soruyor.

“O halde, neden her apartman yazmış gerçek adını önlerine? Hiçbiri korkmuyor mu güçlerini kaybetmekten? Ya ben tüm uyum ve ahengi almışsam şimdi onlardan? Anlamını kaybetmiş kelimelerden ve gücünü yitirmiş beton bloklardan geriye ne kalacak kendilerine?”

“Onlardan güçlerini tamamen alamazsın.” diyor ses. “Onlar kendi istekleriyle paylaşıyorlar bilgeliklerini seninle. Gönüllü olarak sunuyorlar bunu sana, yürekten verilen hiçbir şey eksilmez, aksine daha da çoğalır. Paylaşmak seni güçlü kılar. O yüzden bu sokaktan bin kere de geçsen asla tüm güçlerini alamazsın onlardan. Ama her seferinde o gücü hissedersin kendinde, tıpkı şimdi olduğu gibi.”

Tıpkı şimdi olduğu gibi, diye tekrar ediyor sesin sözlerini. Şimdi hissettiği şey ne onu düşünüyor bir süre. Yere vuran adımların yankısını, etraftaki araba seslerini, kuşların cıvıltısını, yeni uyanan sokağın mahmur tınısını düşünüyor. Bir uyum var diyor şu an da. Dünya ile bu sokak arasında bir uyum.

 “Sanırım sen haklısın.” diyor sese. Ama ses çoktan kendi anlattığı hikayenin derinliklerinde kaybolup gitmiş. 

Yüzünde sonunda her şeyi anlamış insanlara özgü o tebessümle köşeyi dönüyor ve eski bir tabela üstünde yazan yazıyı görünce tebessümü kocaman bir gülümsemeye dönüşüyor. Karşısında yükselen Huzur apartmanı ona bilgeliğini sunuyor. Adının gücünü yüce gönüllülükle onunla paylaşan apartmana içten bir şekilde selam veriyor. Sımsıcak bir huzur içini kaplarken isimlerin gücüne, bu hikayeyi kendisi ile paylaşan o sese teşekkür edip yoluna devam ediyor.

Gıda Etiketleri Nasıl Okunur? 

Neredeyse bir asırdır hayatımızda olan marketler, sağlığımızı sandığımızdan daha fazla etkiliyor. Paketli ürünlerle birlikte gıdanın saklanma koşullarının artması yüzyıllardır alışkın olduğumuz yemek yeme şeklimizi de değiştirdi. Gıda etiketlerinin tarihi ise atıştırmalık olarak tüketilen patates cipsine dayanıyor. Kaliforniyalı Laura Scudder 1920’lerde patates cipsini balmumundan yapılan kağıtla paketleyerek hem taze kalmasını hem de üzerine yazdığı üretim tarihiyle tazeliğinin kontrol edilmesini sağladı. Böylece patates cipsleri uzak yerlere taşınabilir hale geldi. 

Günümüzdeki gıda etiketleri ise oldukça geniş kapsamlı hale gelmiş durumda. Türk Gıda Kodeksi’ne göre gıda etiketleri tüketicinin satın aldığı gıda özellikleri, bileşimi, miktarı, muhafaza koşulları, menşe ülkesi, imalat veya üretim metodu, üretim ve son kullanma tarihi açısından tüketiciyi bilgilendirmeli.

Tipik bir gıda etiketi ise aşağıdaki gibidir ve 4 ana başlığa ayrılabilir: 

1. Porsiyon Bilgileri

Ürünün besin içeriği etiketlerine bakarken önce paketteki porsiyon sayısına ve porsiyonun miktarına göz atın. Servis boyutları, benzer yiyeceklerle karşılaştırmayı kolaylaştırmak için standartlaştırılmıştır. Porsiyon büyüklüğü genel olarak kişilerin yediği içtiği miktarı yansıtır. Fakat size ne kadar yiyip içmeniz gerektiği ile ilgili tavsiye vermez.

2. Kalori 

Kalori, bu yiyeceğin bir porsiyonundan ne kadar enerji aldığınızı gösterir. Sağlıklı bir vücut ağırlığına ulaşmak veya kilonuzu korumak için, aldığınız kalori miktarı ile vücudunuzun kullandığı kalori miktarını dengelemek gerekir. Genel olarak günlük yaklaşık 2 bin kkal önerilse de kalori ihtiyacınız cinsiyetinize, yaşınıza, boyunuza, kilonuza ve fiziksel aktivite  düzeyinize göre değişir.

3. Besin Miktarları

Bu bölüm sağlığınızı etkileyen bazı temel besinleri gösterir. Kişisel beslenme ihtiyaçlarınıza göre belirli besinlerden daha fazla veya daha az içeren yiyecekleri seçebilirsiniz. Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlıklı beslenme önerilerine göre doymuş yağ oranı, sodyum ve eklenti (ilave) şekerlerin alım miktarının azaltılması gereklidir. Bunlarla ilgili dikkat edilecek birkaç kural bulunuyor:

Aldığınız paketli ürünün 100 gramında 17.5 gramdan daha fazla toplam yağ varsa yağ oranı yüksek, 3 gramdan daha az varsa yağ oranı düşük kabul edilir. Yine ürünün 100 gramında 5 gramdan daha fazla doymuş yağ varsa yüksek, 1.5gr dan daha az var ise düşük doymuş yağ içerdiği kabul edilir. Yağ içeriğine dikkat etmek kardiyovasküler hastalıklara yakalanma riskiniz açısından oldukça önemli.

“Eklenti şekerlere dikkat”

Toplam şeker, süt ve meyvede bulunan besleyici olan doğal (sağlıklı) şekerlerin  yanı sıra paketli üründe  bulunabilecek eklenti şekerleri de içerir. Eklenti şekerler, gıdaların işlenmesi sırasında eklenen şekerleri (sakkaroz, dekstroz, fruktoz şurubu, sofra şekeri, glikoz şurubu gibi) ifade eder. Ürünün 100 gramında 22.5 gramdan daha fazla toplam şeker bulunuyorsa yüksek, 5gr’dan daha az bulunursa düşük oranda şeker içerdiği söylenebilir. Son yayınlanan kılavuzlara göre eklenti şekerler günlük alınan kalorinin yüzde 10’unu aşmamalı. İki yaşından küçük çocuklara ise şeker ilave edilmiş yiyecek ve içecek kesinlikle verilmemeli. 

Genel olarak önerilen tuz tüketimi (sodyum klorür) ise günlük 6 gramdır. Fakat ülkemizde yapılan araştırmalara göre günlük tuz tüketimimiz önerilen miktarın yaklaşık 3 katı yani 16gr. Tuzla ilgili çok fazla tartışmanın olması, tuzun gıda koruyucu etkisinden dolayı paketli ürünlerin içerisine bol miktarda eklenmesinden dolayı. Özellikle gıda endüstrisinin geliştiği ülkelerde günlük tuz tüketiminin yüzde 15 kadarı yemeklerle, yüzde 5’i sofrada eklenen tuzlardan, geriye kalan yüzde 80’ini işlenmiş gıdalarla birlikte alınıyor. Bir paketli gıda 100 gramında 1.5 gram ve daha fazla tuz bulunuyorsa yüksek, 0.3 gramdan daha az bulunuyorsa ise düşük tuz içeriğine sahip olduğu kabul ediliyor.

Hazır gıdaları tüketirken tuz oranına dikkat etmek gerekir. Çünkü fast-food ile beslenme alışkanlığı, yüksek oranda tuz içeren peynirleri (örneğin parmesan peynir 100 gramında 20 gr tuz içerir) bol miktarda tüketmek, salamura zeytinleri suda bekletmeden tüketmek gün içerisindeki önerilen toplam  miktarın 3-4 katını tüketmenize neden olur. Bunların yanında bir çok insan yemeklere bol miktarda sofra tuzu ilave ediyor. Oysa tuz kullanımı azaltıldığında 2-3 hafta sonra yenilenen tat reseptörleri sayesinde tuzsuz tüketmeye alışmış olursunuz.

4. Referans Alım Değerleri(%RA)

Referans Alım Değerleri (%RA) ise bir yiyeceğin porsiyonundaki bir besinin toplam günlük diyete ne kadar katkıda bulunduğunu gösterir. Bir başka deyişle bu yiyecekten ortalama bir insan 1 porsiyon tükettiğinde, belirli bir besin maddesi için günlük ihtiyacının ne kadarını karşıladığını gösterir. Örneğin, yukarıdaki etikete göre bu gıdadan 1 porsiyon tükettiğinizde günlük ortalama kalsiyum ihtiyacınızın yüzde 25’i karşılanmış olur. Buna göre bu gıdanın kalsiyum açısından zengin olduğunu söyleyebiliriz.  Referans alım değeri için yüzde 5 ve altı düşük, yüzde 20 ve üzeri yüksek kabul edilir.

“Ne yediğimizi bilmek sağlıklı beslenmenin ilk adımı”

Paketlerin üzerindeki “Kalsiyumdan zengin”, “Yağ içeriği azaltılmış”, “Lif içeriği yüksek” vb. ifadelerinin doğruluğunu kontrol etmek ve aldığınız ürünleri  diğer markalarla karşılaştırmak için referans alım değeri oldukça kullanışlıdır.  

Paketli ürünleri değerlendirirken ilk zamanlarda biraz zorlansanız da bir hafta içinde alışmaya başladığınızı göreceksiniz. Gıda etiketi okuma alışkanlığı, farkındalığınızın artmasını sağlar ve sağlığınızı korumanıza yardımcı olur. Unutmayın ne yediğimizi bilmek sağlıklı beslenmenin ilk adımıdır.

Kaynak:

https://www.nhs.uk/live-well/eat-well/how-to-read-food-labels/

https://www.fda.gov/food/nutrition-education-resources-materials/new-nutrition-facts-label

Türk Kardiyoloji Derneği “Hipertansiyon Haber Bülteni Yıl:3 Sayı:5 / Nisan 2016”

https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170126M1-6.htm

Meksikalı sanatçıdan Ayrancı’ya hediye

Bu yıl 7’ncisi düzenlenen ArtAnkara Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı için Ankara’da bulunan Meksikalı sanatçı Kathrina Rupit, Güvenlik Caddesi’ndeki bir binanın duvarına mural çalışması yaptı. Rupit, “İlk defa geldiğim ülkenizde ilk eserimi Ayrancı’da yapma fırsatım doğmuş oldu, Tüm Ayrancılılara hediye ediyorum” diyor.

Ankara’da 2015 yılından beri düzenlenen ArtAnkara Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı kapsamındaki etkinlikler bu yıl pandemi koşullarında gerçekleştirildi. Sanatçıların fuar sonrası etkinlik adresi de bu yıl Ayrancı oldu. Çankaya Belediyesi’nin desteğiyle gerçekleşen en dikkat çekici etkinliklerden biri mahallemizde bulunan Meksika Büyükelçiliği’nin iş birliğiyle yapıldı. 

Eser, 12 Nisan 2021 Pazartesi günü Meksika’nın Türkiye Büyükelçisi José Luis Martínez y Hernández, Çankaya Belediyesi Başkan Yardımcısı Gülsün Bor Güner, Ayrancı bölgesi muhtarları ve halkın katılımıyla açıldı

Büyükelçiliğin güzel bir projeye imza atmasıyla semtimizde bir ilk gerçekleştirilmiş oldu; Meksikalı sanatçı Kathrina Rupit, Güvenlik Caddesi’nde seçilen bir binanın duvarına mural (duvar resmi) çalışması yaptı. Rupit’in meraklı bakışlar altında bir haftada yarattığı eser, 12 Nisan 2021 Pazartesi tarihinde Meksika’nın Türkiye Büyükelçisi José Luis Martínez y Hernández, Çankaya Belediyesi Başkan Yardımcısı Gülsün Bor Güner, Ayrancı bölgesi muhtarları ve halkın katılımıyla açıldı.

Kathrina Rupit Ayrancım Gazetesi için sorularımızı yanıtladı.

Açılış sırasında sanatçı Kathrina Rupit ile sohbet etme fırsatı da yakaladık. Rupit, Ayrancım Gazetesi için sorularımızı yanıtladı:

Kendinizden biraz bahseder misiniz, sanata nasıl başladınız?

Mural sanatını, küçüklüğümden beri yaklaşık 13 yaşımdan itibaren yapmaya başladım, çok seviyorum resim yapmayı. Büyümeye başladıkça onu sanata dönüştürmeye çalıştım. Önceleri grafitti ile başladığım eserlerimi daha sonra murala çevirmeye başladım. 

Mural nasıl doğuyor Meksika’da?

Evet mural dediğimiz sanat Meksika’ya özgü, grafitti ile birleşen ve kendi kültürel bakışını ortaya koyarak oluşan bir form olarak karşımıza çıktı. 

Hangi ülkelerde çalışmalarınız var?

Yaşadığım İrlanda’da pek çok resim yaptım, ABD, Hindistan, İspanya, Portekiz’de mural eserlerimi yaptım. Türkiye’de ilk kez yapıyorum.

Size nasıl ulaşıldı bu eseri yapmanız için?

Meksika Büyükelçiliği, Ankara’da düzenlenen ArtAnkara Festivali bünyesinde katkıda bulunmak için benimle iletişime geçti. Sevinerek kabul ettim. İlk defa geldiğim ülkenizde ilk eserimi Ayrancı’da yapma fırsatım doğmuş oldu bu sayede. Tüm Ayrancılılara hediye ediyorum. 

Çalışmalarınızı nereden takip edebiliriz?

Resimlerimde koyduğum imza aynı zamanda benim instagram hesabım; @kinmx. Teşekkürler.

Ayrancı’nın bağ evi restorasyon bekliyor

Ankara’nın bağları eski kent hayatında çok önemli bir yer tutuyordu. Yerli, yabancı gezginlerin de seyahatnamelerine konu olan bağlar kuzeyden güneye, doğudan batıya kenti bir yeşil kuşak gibi sarmıştı bir zamanlar. Kuzeyde Etlik, Ayvalı, Keçiören, Hacıkadın, Solfasol, doğuda Karacakaya, Samanlık, Abidinpaşa, Türközü, güneyde Seyran, Esat, Çankaya, Ayrancı, Dikmen, Öveç, Keklik, batıda Balgat, Söğütözü, Pamuklar muhitleri kentin belli başlı bağlarını oluşturmaktaydı.

1800’lü yılların sonlarına doğru giderek artan bağlar ve bağ evleri olgusu 1900’lü yıllarda Ankara kültürünün vazgeçilmez öğeleri arasında yerini bulur. Müslüman, Rum, Ermeni hemen herkes ekonomik durumuna göre bir bağa ve bağ evine sahiptir o zamanlarda. Hatta ticaret için buraya gelen yabancıların ve sefaret mensuplarının bile bağ evi satın aldıkları bilinmektedir. Yazların sıcağından ve sineğinden kaçanlar, serin havası olan bağlarda çeşitli üzümler, zerdali, dut, vişne, elma, armut, ayva gibi meyve veren ağaçlar da yetiştirirmiş. Dönüş ayı olan Ekim’e kadar geçen sürede yetişen üzümden, meyvelerden yapılan pekmez, pestil, kurutulmuş meyve de kışlık yiyecek olarak tüketilirmiş.

Aşağı, Yukarı Eğlence’nin isimleri bağ evlerinden mi geliyor?

Bahçelerinde kuyusu, havuzu da olan bu güzel evlerin eğlence, sohbet alemleri de eksik olmazmış serin yaz akşamlarında. Hatta Etlik civarındaki Aşağı ve Yukarı Eğlence semtlerinin kökenlerinin Rumlara ait bağ evlerinde ud, keman ve piyano eşliğinde düzenledikleri eğlencelerden aldıkları rivayet edilir.

Ancak Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan olaylardan, işgallerden, sürgünlerden Ankara da payını alır. Pek çok aile yok olur, kaçar, sürgüne gider. Eski ihtişamını koruyamasa da bağ evlerinin pek çoğu yeni sahiplerine kavuşur. Cumhuriyet sonrası yaşanan konut kıtlığının imdadına bu evler yetişir. Bürokratların, askerlerin, memurların evleri olurlar. Ankaralıların bağlara göç kültürü 1950’li yıllara kadar gelir. Sonrasında yaşanan kültürel değişimler bu geleneği unutturur, sahipsiz kalan bağlar, hızla büyüyen kentin içinde erimeye başlar. Binalar, bahçeleri birkaç on yılda birer birer yutar.

Ayrancı’da restorasyon bekleyen Kınacızade Bağevi

Kınacızade bağ evleri

Günümüzde sayıları çok azalan bu evlerin restore edilerek ayakta kalmayı başarmış örnekleri de var. En ünlüleri Cumhurbaşkanlığı konutu ve İnönü ailesine ait köşkler. Tabii bir de Keçiören’de Koç ailesine ait olan iki konağı da unutmamak gerek, şimdilerde biri VEKAM’a ait, diğeri müze olarak hizmet veriyor.

Ayrancı semtimizde de birkaç bağ evi sessizce varlıklarını sürdürüyor. Eski Ankara müftüsü Rıfat Börekçi (Börekçizadeler) ailesinin bir ve Kınacızadelerin iki bağ evi bulunuyor. Birincisi rahmetli Mehmet Kınacı’nın olan sonradan belediyenin satın alarak aslına uygun restore ettiği ev, ikincisi ise Şakir Kınacı’nın sahibi olduğu, bir zamanlar ünlü bir restoran olarak hizmet veren bağ evi. Kuloğlu Sokak’taki Şakir Bey’e ait olan bu Kınacızade bağ evi uzun zamandır devasa bahçesinin içinde gizlenmiş bir şekilde tarihe meydan okuyor. Bir zamanlar büyük babası mebus Şakir Bey ile Mustafa Kemal’in havuz başında sohbet ettiği, Kınacı ailesinin yıllarca bağ evi olarak kullandığı bu nadide yapı, yılların yorgunluğuna rağmen inatla ayakta dursa da restorasyon ihtiyacı aciliyet taşıyor.

Bu konuda bilgi almak için başvurumuzu nezaketle kabul eden Kınacı ailesinin değerli üyesi Şakir Bey’le yaptığımız güzel sohbete götürelim sizleri:

Başkent sonrası Ankara’da ‘Eski Ankaralılar’ veya ‘Ankara eşrafı’ olgusunun biraz geri plana düşüp bürokratların öne çıktığı görülüyor. Lakin Ankara eşrafı hala sessizce kendi hayatlarını yaşıyorlar. Kınacı, Toygar, Tuzcu, Kütükçü, Börekçi, Çubukçu, Aktar, Mermerci, Urgancı, Bulgurlu, Mıhçıoğlu gibi pek çok eski Ankaralı aileler ne yapıyorlar şimdi?

En başta şunu söyleyebilirim; Ankara eşrafının yüzde 70-80’si yavaş yavaş İstanbul’a göçtü. Ticari faaliyetleri nedeniyle büyük bir pazar olan İstanbul’a taşındılar, orada hem yaşayıp hem işlerini yürütüyorlar uzun zamandır. Bizim dışımızda Aktarlar, Hanifler (ailenin bir kısmı), Börekçiler ise hala burada yaşıyorlar.

Ayrancı’da çok az sayıda eski bağ evi ayakta kalabildi. Bunlardan birisi de Kuloğlu Sokak’ta sahibi olduğunuz Kınacızade bağ evi. Biraz bilgi verebilir misiniz ev hakkında?

Bazı çevrelerde 400 yıllık Rum konağı olduğu iddia edilen Kınacızade bağ evimizin, tahminen 1890-1900 yıllarında yapıldığını söylemişti babam. Vaktiyle Rum bir ailenin olduğu tahmin edilen bu bağ evini de sonrasında bizim ailemiz almış. Bizimkiler de diğer aileler gibi bu bağ evlerini belediyeden satın almışlar.

Bağ evlerine bahar aylarında gidilir, sonbahar ortalarına kadar kalınırdı. Ekim ayı gelip de havalar serinleyince özel mangal ocaklarımızı kullanırdık hem ısınır hem de mısır kestane közlerdik, soba teşkilatı yoktu evde. Bulvardaki evimizde yaşarken her yaz bağ evine giderdik, 1974 yılında bulvardan taşınıp Çankaya’ya göçünce bağ evine gitmez olduk ama 46 doğumlu olduğuma göre tam 28 yıl, her bahar eşyamızı doldurduğumuz kamyonun üstünde akrabalarla, çocuklarıyla güle oynaya bağdaki evimize gittiğimizi hatırlıyorum. Büyükler taksi ile giderdi, çoğu ailede olduğu gibi hususi arabamız yoktu. Tam bir şenlik olurdu bizim için.

Bağ evimizin suyunu yeni bağlamıştı belediye, ben 6 yaşıma geldiğimde. Zaten sık sık su kesintisi olurdu. O zamana kadar evler kendi suyunu karşılamak için farklı yöntemler geliştirmişti. Bahçenin dik olan üst tarafında içeri doğru kazılmış mahzen gibi galeriler vardı. Sular bu galerinin içerisinden sızarak önünde birikirdi, bizler sularımızı buradan temin ederdik. Belediye suyu gelmediğinde evdeki emme basma kollu tulumba ile suyu temin ederdik. Kuyu veya sarnıç yoktu buralarda, komşu evler hep mahzen benzeri bu galerilerden sızan suyu kullanırdı. Bizim bahçede birisi kuru ikisi yaş üç galeri vardı. Bir tek komşu amcamın evinde bir kuyu olduğunu hatırlıyorum. Ben 5-6 yaşlarında iken evin aşağı yamacındaki bir mahzenin yakınında da tokaç ve kil ile çamaşır yıkanırdı. Biz çocuklar da eğlencesine çamaşırları taşır, iplere asardık. Ben 6-8 yaşlarıma geldiğimde çamaşır makinası alındı, tokaç eğlencesi sona erdi.

Bağ evlerinde her cumartesi gecesi sıra gezilir, çilingir sofrası ve mükellef bir yemeğin ardından masalar kurulur tavla ve bezik seansları başlardı. Bu da bittiğinde, gece yarısı komşu amcalar ellerinde gaz lambası ya da mumlu fenerle evlerinin yolunu tutarlardı. Elektrikli fenerler daha sonraları çıktı.

Bizim evin alt katında (Kuloğlu Sokağa bakan tarafta) at ahırı vardı. Babam at binmeye meraklıydı. Sanırım 1952 yılı gibi Muhafız Alayı’nda bir süvari subayından Anglo-Arap cins 3-4 yaşında bir kısrak aldı. Pazar sabahları çıkar, 4-5 saat toprak bağ yollarında, sanırım Yıldız, Ahlatlıbel taraflarında bazen yalnız, bazen atçı arkadaşlarıyla at binerdi. O yıllarda Ankara’nın o taraflarında asfalt yol nadirattandı. Bir gün annem de heves edip binmiş ve gözümüzün önünde çok kötü düşmüştü. O olaydan sonra benim de gözüm korktu, hevesim kırıldı.

Önde, Şakir Kınacı ve Rıfat Börekçi konağın havuzbaşında

Ayrancı bağları nasıldı o tarihlerde?

Komşularımızın evleri de vardı etrafımızda. Yukarımızda Hamamcılar, Börekçiler; sağ tarafta babamın amcasının yani Mehmet Kınacı bağ evi vardı, belediye satın alıp restore etti. Cinnah tarafında Çubukçular, aşağıda Alemdar, Toygarlar… daha aşağıda Dökmeciler’in bağ evleri bulunurdu. Alemdar ve Toygarlar ile Turgut Güdüllüoğlu ailesinin bağ evleri üzerine sonradan Rus Elçiliği yapıldı. Portakal Çiçeği Vadisi’nde de bir takım bağ evleri vardı. Zengin Ermeni ve Rum ailelerin bağ evleri genelde Ayrancı ve Çankaya taraflarında bulunurdu. ‘Ayrancı bağları’ ve ‘Çankaya bağları’ diye anılırdı buralar. Çankaya bağları denen bölgede İnönülerin, Toygarların, Bulgurluzadelerin bağ evleri vardı. Çankaya Köşkü dediğimiz yer Bulgurluzadelerin eviydi zaten.

Evlerin bahçelerinde üzüm bağları dışında çeşitli meyve ağaçları da yetişirdi. Bunlardan toplanan fazla ürünler kışlık olarak değerlendirilirdi.

Ziya Kınacı, Halim Kütükçü, Bahri Kınacı, Mümtaz Ökmen ve ortada Nebahat Kınacı

“Hatırası var, yıkamam…”

Ayrancı’da, Cinnah Caddesi’nden başlayarak 1960’lı yıllarda binalar yapılmaya başlandı. 1970’lerde eski eserleri koruma yasası çıkarılması için hazırlıklar yapılırken pek çok bağ sahipleri evlerini yıktırıp apartman yaptılar veya müteahhitle anlaştılar ne yazık ki. Ankara’nın bağları ve bağ evleri o dönemde yok edildi. Tanıdıkları babamı uyarmışlar zamanında, “Hazim Bey, devlet bu bağ evlerini çevresiyle birlikte kısıtlayacak, tasarruf hakkımız elimizden alınacak” diye. Babam da “Hatırası var; havuz başında Atatürk ile babam Şakir Kınacı kahve içmişler. Bahçedeki çam ağaçlarını kendi ellerimle diktim, büyüttüm, şimdi kendi elimle yıkamam” der. Böylece evi muhafaza ettik.

Kınacı Ailesi’nin Ulus’tan Yenişehir’e taşınma süreci nasıl gelişti?

Ailem 1940 başlarında Ankara Kalesi’ndeki evimizi terk edip bulvarda yaptığımız evimize taşınmış. Ben 1946 yılında o evde doğdum. Eski evler 4 katlı etrafı bahçe içinde olan evlerdi. Öyle kocaman değillerdi. Arif Çubukçu’nun evi vardı bizden yukarıda, Meşrutiyet sapağını geçince üçüncü apartmanın yerindeydi evi. Emin Aktar’ın evi de onun biraz üzerindeydi. Doğan Börekçi’nin gümüş eşya satan çok güzel bir dükkanı vardı eskiden bulvar üzerinde. 1965 yıllarından sonra muhit tamamen değişti, iş yerleri çoğalmaya başlayınca 1974 yılında müteahhitte verip Çankaya’ya taşındık. Şimdi Engürü Pasajı’nın olduğu bina yapıldı bizim evin yerine.

Bağevi havuzbaşında annem ve babam

Kınacızade bağ evi bir ara ünlü bir restoran olmuştu. Sonra ne oldu?

Erol bey, bizim evi kiralayıp Mangal Restoran’ı açmıştı ama bir süre sonra devredip Amerika’ya gitmek zorunda kaldı. Devrettiği garsonu da onun gibi iyi çalıştıramadığı için kayınbiraderine devrettiyse de bir yıl sonra ondan alan avukat da yine işletemedi. Sonra da boş kaldı ev 1997-98’den beri giderek harabeye dönüştü, hırsızlar malzemelerini çaldılar. Hatta bir ara izinsiz kalanların yaktığı ateş nedeniyle ev yangın tehlikesi geçirdi. Evimizi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devretmek için pek çok kez yazıştım ama olumlu cevap alamadım. Bunun üzerine açtığım ilk dava, bakanlığın yeterli ödenekleri olmadığı gerekçesiyle reddedilmişti. Aradan geçen üç, dört yıl sonra tekrar açtığımız ikinci kamulaştırma davasını ise kazandık. Bakanlığın burayı kamulaştırarak aslına uygun bir şekilde restore etmesini bekliyoruz. Ayrancı, restore edilerek yeniden kazanılmış üçüncü bağ evine sahip olacak inşallah. 

Kent kültürünün simgeleri

Şakir Bey’in anlattıkları bizi Ankara’nın kaybolan kültürüne götürüyor… Kentin bağlarında, çayırlarında şimdilerde apartmanların yükseldiğini, betona bulanmış tepelerin çok değil iki nesil öncesine kadar doğanın bir parçası olduğunu bilmek çok düşündürücü. Kentimizi ranta teslim etmenin bedeli bu olsa gerek. Kent kültürünü gözeten, insanca yaşamın sürebileceği planlamaların yapılmaması veya tercih edilmemesi yaşadığımız kentleri hızla kültüründen koparıyor. Her şeye rağmen bize o güzel kentlerin var olduğunu hatırlatan bağ evlerinin kıymeti ise paha biçilmez. Tarihimize, kültürümüze ait bu evleri günümüze kadar yaşatan bu değerli ailelere şükranlarımızı sunuyoruz…