Blog

Su Perileri suya kavuşuyor

Yazar Hakkında

Web |  + Yazarın diğer yazıları

Çankaya’nın önemli kent simgelerinden biri olan, ünlü heykeltraş Metin Yurdanur’un Su Perilerinin Dansı heykeli uzun bir süredir kendi kaderine terkedilmiş bir durumda ilgi bekliyordu. Ankara’nın çeşitli grupları tarafından son yıllarda gündeme taşınmış ve bakıma alınarak sularının tekrar aktığı eski günlerine kavuşturulması yönünde kampanyalar düzenlenmişti. 

Konunun böyle canlı bir istekle gündeme gelmesi üzerine Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen açıklama yaparak heykelin bakıma alınacağını belirtmişti.

Geçtiğimiz günlerde başlatılan çalışmayla Çankaya Belediyesi Kuğulu Kavşağında yer alan Su Perilerinin Dansı heykelini yeniden canlandırıyor.

 Çankaya Belediyesi tarafından 1992 yılında heykeltraş Metin Yurdanur’a yaptırılan Su Perilerinin Dansı heykeli onarıma alındı. Su ve elektrik tesisatının yanı sıra havuzu da günümüz koşullarına uyarlanacak olan Su Perilerinin Dansı heykeli eski günlerine kavuşmak için gün sayıyor.

Heykeltraş Metin Yurdanur

Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen, “Heykeltraş Metin Yurdanur’un simge eserlerinden Su Perilerinin Dansı heykelini kısa sürede yenileyerek Kuğulu Meydanını eski günlerine kavuşturacağız” dedi.

Melih Gökçek’in başkanlığı döneminde yapımını gerçekleştirdiği Kuğulu Kavşağı altyapı çalışmaları sırasında hasar gören tesisatı ve su deposu tamamen yenilecek anıtın zemin havuzu da sökülerek yalıtımı yapılacak. Havuz aslına uygun olarak yeniden inşa edilecek. Heykelin zarar gören fıskiyelerinin yenilenmesi ve aydınlatmalarının tamamlanması ile eski günlerine kavuşacak Su Perileri, yeniden ışık ve sular eşliğinde dans etmeye devam edecek.

Yoksullaşıyoruz

Yazar Hakkında

Orta Doğu Teknik Üniversitesi İstatistik Bölümü Araştırma Görevlisi

Geçtiğimiz hafta ülke geneli için açıklanan gelir ve yaşam istatistiklerinin bölgesel verileri 22 Haziran tarihinde paylaşıldı. Bu yazıda IBBS (İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması) 2. düzey bölgesinde yer alan Ankara’ya dair gelir ve yaşam istatistiklerini kısaca özetlemeye çalıştım: (Daha önceki yazılarda belirttiğim gibi maalesef TÜİK il bazlı veri paylaşımında ihtiyaca yönelik bir şekilde kamusal veri paylaşımı yapmıyor, bu da aslında TÜİK’in paylaştığı her il ya da alt bölge bazlı veriyi kıymetli kılıyor.

2020 verilerine göre tıpkı geçtiğimiz senelerde olduğu gibi yıllık ortalama eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert gelirinin en yüksek olduğu bölge 49 bin 239 TL ile İstanbul oldu. 2019’da İstanbul ile beraber gelir dağılımında en yüksek sınıfta olan Ankara ise 2020 yılında bir kademe düşerek İzmir ve Antalya, Isparta, Burdur bölgeleriyle aynı sınıfta yer aldı.

Bir ülke ya da kentte gelir dağılımının eşit dağılıp dağılmadığını anlamak için çeşitli metrikler kullanılmaktadır. Bu metrikler arasında en ünlü olanlar Gini Katsayısı (GK) ve P80/P20 oranıdır. Gini katsayısı 0 ile 1 arasında yer alan bir ölçüt. Bu ölçütün değerinin artması, yani 1’e yaklaşması gelir dağılımındaki eşitsizliğin arttığını ifade ederken azalması ya da 0’a yaklaşması gelir dağılımında eşitliğin arttığını gösteriyor. 

Kentimizin ve ülkemizin GK değerini son 4 yıl bazlı incelediğimizde artış ve azalış anlamında aynı hareketlere sahip olduğunu görüyoruz. Ankara’nın 2020 yılı için GK değerini 2019 yılı ile kıyasladığımızda ise maalesef GK değerimizde 0.029 puanlık bir artış yaşandığını görmekteyiz. Öte yandan ülkemizde de maalesef son senelerin en yüksek GK değerine ulaştığımızı söylemek mümkün. 

P80/P20 oranı ise bir bölgede yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun gelirinin en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun gelirine oranı şeklinde hesaplanıyor. Buna göre, bu oran küçüldükçe gelir eşitsizliği azalırken, büyüdükçe gelir eşitsizliği de büyüyor. Ankara ve Türkiye için bu ölçüyü incelediğimizde maalesef Gini Katsayısı ile benzer bir durum göze çarpıyor. 

Türkiye’de P80/P20 oranı bir önceki yıla kıyasla 0.6 puan artışla 8’e yükselirken kentimizde de 0.8’lik bir artışla 6.4’e yükselerek 2018 seviyesine geri geldi. Bir diğer deyişle son 4 senenin en yüksek P80/P20 oranına daha doğrusu son 4 sene içinde gelir dağılımındaki adaletin en düşük olduğu seviyeye geldiğimizi söylesek pek yanılmayız. 

Bu sonucu şu veri ile de destekleyebiliriz sanırım; kentte gelir dağılımında en düşük yüzde 20’lik kesimin yıllık geliri 2020 yılında yüzde 13 artışla 14 bin 35 TL’den 15 bin 888 TL’ye yükselirken, kentin gelir dağılımında en yüksek yüzde 20’lik kesimde ise yıllık artış yaklaşık yüzde 20 olarak yaşanmış. (2019: 61 bin 740 TL / 2020: 74 bin 22 TL)

Kent bazında incelemelerle devam edelim:

Kentteki yoksulluk sınırını incelediğimizde yıllık gelir olarak kentin yoksulluk sınırı 2020 yılında bir önceki yıla göre yüzde 13.88’lik artışla 15 bin 863 TL’ye yükseldi. Son 4 yıl içindeki trend incelediğinde maalesef kentin yoksulluk sınırının her geçen yıl daha da yükseldiğini görüyoruz. 

Kentin yoksulluk sınırında yaşanan bu artışın yansımasını bizler çevremizde daha fazla sayıda arkadaşımızın, dostumuzun, komşumuzun yoksulluk sarmalına girmesi şeklinde tecrübe ediyoruz ne yazık ki. 2020 yılında kentimizdeki yoksul nüfus sayısı bir önceki yıla göre 20 bin artarken, yoksulluk oranı da yüzde 0.02 artış göstererek yüzde 9.9’a yükseldi. 

Resmi verilere göre 2020 yılında kentimizdeki gelir ve yaşam koşullarının maalesef bir önceki yılın gerisinde kaldığını söylemek mümkün. Uzak bir hayal gibi görünse de gelirin eşit dağıldığı, yoksulluğun olmadığı mutlu bir kentte yaşamak ümidi ile şimdiden tüm kentlilere iyi bayramlar.

Ankara’da yoksulluk sınırı (TL)
Ankara’da yoksul nüfus sayısı
Ankara’da yoksul nüfus oranı

Obezite Raporu

Kalori saymak ve obez olan kişileri sürekli ‘iradesiz’ olmakla suçlamak oldukça indirgeyici ve yanlış bir bakış açısı. Senelerdir halk sağlığı hedeflerinde, kalori saymak üzerinden planlar yapılan obezite salgını arkasındaki nedenler de çok daha karmaşıktır. Son 30 yılda obezite oranın yüzde 50’den fazla artması, değişen yaşam şekillerine ve teknolojiye ayak uyduramayan bedenlerimizin anormal bir duruma karşı verdiği normal bir tepki aslında. 

Obezite konusu konuşulurken her zaman bireyler üzerinden çaba gerektiren konular vurgulanıyor. Ancak obeziteyle mücadelede bireyin yapacaklarının yanı sıra toplumsal müdahaleler de gerekiyor. Bir sinir bilim uzmanının söylediği gibi obeziteyi önlemenin en iyi yolu kişiler kilo almaya başlamadan kilolarını dengede tutabilecekleri müdahalelelerde bulunmak çünkü kilo alan bireylerin sonrasında kilo vermeleri fizyolojik açıdan oldukça zorlu bir süreç. 

Türkiye’deki 0-18 yaş arası 4 çocuktan 1’i hafif kilolu veya şişman. Sayılara baktığımızda ürpertici dursa da sürekli önerilen çözümler sonuç vermiyor. Çocuklara diyet yaptırmak yerine onları aktif olabilecekleri bir spor alanına yönlendirmek ve aktivite alanlarını arttırmak, okullarda ve evde sağlıklı gıdalara erişimlerini sağlamak çözümün temelini oluşturmalı. Çocukların masa başında uzun süre oturmaması, gün içerisinde minimum 3 saat hareket etmesi ve her gün güneş görmesi gerektiği okullarda velilere anlatılmalı. 

Obezite nedir?

Prokaryotlardan memelilere kadar tüm organizmalar, besin bulunabilirliğiyle ilgili dengesizliğin üstesinden gelmek için yağ depolama mekanizmaları geliştirmiştir. Ancak obezite bu yağ mekanizmasının çok daha ötesinde. Obeziteyi genel olarak, “Vücudun ihtiyacı olan enerji dengesinin düzenlenmesi ve yağ depolarının oluşmasında etkili olan biyolojik etmenler (epigenetik \genetik) ile çevresel etmenlerin (davranışsal, sosyal etmenler, kronik stres) arasındaki etkileşim sonucu meydana gelmesi” olarak tanımlayabiliriz. 

Obezitenin nedenleriyle ve çözümleriyle ilgili gelişmiş ve gelişmemiş her ülke kafa yoruyor. İngiltere’de obezitenin haritalanması yapıldı ve bu haritayı hazırlayan bilim insanları, obeziteye neden olabilecek durumları 8 ana kategoriye ayırdılar. Fakat bu ana nedenleri oluşturan 110 tane alt neden bulunuyor.

Bu ana başlıklar; bireysel ve sosyal psikoloji, gıda üretimi ve tüketimi, insanlık fizyolojisi ve bireysel fizyoloji, bireysel fiziksel aktivite paterni ve fiziksel aktivite için çevresel ortam.

Kalori saymanın ötesinde ana nedenlerle ilgili eylem planlarına ihtiyaç var

Şu ana kadar halk sağlığı eylem planlarında sadece kişinin günlük aldığı kalori miktarını azaltmaya yönelik müdahaleler geliştirildi ancak kalori saymanın ötesinde diğer ana nedenlerle ilgili geniş kapsamlı eylem planlarına ihtiyaç var.

Yukarıdaki 8 ana başlığın alt etmenlerine baktığımızda bu ana etmenleri etkileyen medya, sosyal durum, psikolojik etmenler, ekonomik durum, gıdanın durumu, fiziksel aktivite , toplumsal altyapı, gelişimsel, biyolojik ve medikal. 

Türkiye’de gün geçtikçe artan obezitenin sorumluluğu sanki sadece bireylerdeymiş gibi düşünülüyor. Ancak obeziteyle mücadelede en büyük görev, gıda kaynaklarına ulaşım konusunda fırsat eşitliği yani ekonomik olarak sağlıklı gıdaya erişim hakkının olması. Bunun yanında belediyelerin halk için fiziksel aktiviteye teşvik amaçlı yönlendirme ve özendirmeler yapması gerekli.

Son zamanlarda Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin açıkladığı “Sağlıklı adımlar, Sağlıklı Başkent” projesi bu anlamda atılmış oldukça önemli bir adım. Sağlık refahının yükselmesi için kişinin sosyal bir canlı olduğunu unutmadan kişilerin birlikte hareket etmeye teşvik edilmesi ve gerekirse psikolog ve diyetisyenden yardım alması sağlanmalı. 

Halk sağlığını neden tehtid ediyor ve neden pandemi olarak ilan edildi?

Birçok kronik hastalığa yatkınlık oluşturması ve yaşam süresini 10-14 sene kısaltması nedeniyle artan obezite insidansı insan ırkının karşı karşıya olduğu en büyük problemlerden biri. 2025 yılına kadar, dünya erkek nüfusunun yüzde 18’i ve kadınların yüzde 21’i obez olaca. Bu nedenle dünya genelinde savaşılması gereken pandemi olarak ilan edildi. Türkiye’de kadınların obezite oranı yüzde 41, erkeklerin ise yüzde 20.5. Türkiye toplamında ise yüzde 30,3. Dünya’da obezitenin tedavisine en fazla bütçeyi ABD ayırırken, Türkiye bu sıralamada 10. sırada yer alıyor. Ancak tedaviye ayrılan bu bütçeden daha fazlası obeziteyi önleme çalışmalarına ayrılması gerekiyor. Sosyal alanların artması ve kişilerin refah içinde yaşayabilecekleri ortam oluşturulması sağlık harcamalarını da azaltacaktır. 

Meclis’in Önerileri Neler?

TBMM’nin Sağlık Bakanlığı’na önerileri ise ilkokuldan liseye kadar kilo takibinin yapılması, okullarda sağlıklı yemeklerin verilmesi, okulların bahçelerinin çocuklara tatilde de açılması. Dizilerde spor yapan karakterlere yer verilmesi ve kişilerin spora teşvik edilmesi.

TBMM Obezite ile Mücadele Alt Komisyonu, bariatrik cerrahinin bilimsel temelli olarak sınırlarının net bir şekilde çizilmesi gerektiği de vurguluyor. Yanlış uygulama yapılmasının önüne geçilmek isteniyor.

Ancak bu raporda eksik olan en önemli konu kişilerin doğru bilgiye ulaşımdaki engeller. Televizyonlarda yayınlanan gündüz kuşağı programlarında beslenme ile ilgili yanlış bilgilerin verilmesi halk sağılığını olumsuz etkiliyor. ‘Ek takviye’ adı altında satılan zayıflama ürünlerine denetim getirilerek yasaklanması gündeme alınmalı.

Raporun kapsamından da anlaşılacağı gibi 2.5 yılda hazırlanan raporun dar bir çerçevede olması önleyici olması açısından oldukça yetersiz. Obezitenin prevelansının azalması için daha radikal çözümlere ihtiyaç var!

Kaynak:

https://assets.publishing.service.gov.uk/government/uploads/system/uploads/attachment_data/file/295153/07-1177-obesity-system-atlas.pdf

https://hsgm.saglik.gov.tr/tr/obezite/turkiyede-obezitenin-gorulme-sikligi.html

https://www.ankara.bel.tr/duyurular/saglikli-adimlar-saglikli-baskent?web=1

Çevre hakkı bağlamında kentsel dönüşüm

Yazar Hakkında

Kent nüfusunun hızlı artışı ve çevre sorunlarının görünür hale gelmesi uluslararası örgütleri de harekete geçirdi. 1972 Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevre Konferansı Stockholm Bildirgesi’yle çevre hakkı ilk kez uluslararası bir konferansın gündemi oldu ve üçüncü kuşak (dayanışma) haklar kategorisinde insan hakkı sayıldı. Avrupa Kentsel Şartı’nda da yer alan “Kirletilmemiş Sağlıklı Bir Çevre Hakkı”:

  • Doğal yaşamın, flora ve faunanın korunmasını,
  • Toprak, su ve havanın temiz olarak muhafazasını,
  • Kimyasal sanayi atıklarının uygun şekilde imha edilmesini,
  • Estetik bir çevre yaratma ve kültürel varlıkların korunmasını,
  • Savaş gibi çevreye zararı yüksek duruma karşı barışın talep edilmesini kapsıyor.

Bu hak çerçevesinde yaşanabilir kentler için “kentsel dönüşüm” de imar planları ile yaklaşık 50 yıllık sürelerle yapılan değişime alternatif olarak daha kısa süreli ve hızlı çözüm aracı olarak ortaya çıktı. Özellikle hızlı kentleşmenin başladığı dönemlerde gecekondulaşma ve sağlıksız konut miktarı artmış, bu durum hem o konutun kullanıcısı hem de diğer insanlar için sorun teşkil etmeye başlamıştı. Dolayısıyla amacına uygun olarak yapılacak kentsel dönüşüm projeleri gerekli fakat burada ‘amacına uygun’ demek önemli. Çünkü kentsel dönüşüm aynı zamanda rant konusu haline de geldi. Kentsel dönüşümünün Türkiye’deki gelişimi aslında şöyle:

Sağlıklı, kaliteli ve erişilebilir konut şart

Anayasa’nın 56. Maddesi’nde bu durum “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir” şeklinde belirtiliyor. Buna göre tüm vatandaşlar çevreden yararlanma hakkına ve çevreyi koruma yükümlülüğüne sahip. 1983 yılında yürürlüğe giren Çevre Kanunu’nun amacı da bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamak. Çevre kavramı sadece doğal yaşamı değil fiziksel olan her yapıyı yani konut alanlarını da içine alıyor. Dolayısıyla sağlıklı, kaliteli ve erişilebilir konut şart. 

Konutların inşası ya da düzenlenmesi ise bazı kriterlere göre yapılıyor; 1985’te yayınlanan İmar Kanunu yerleşme yerleri ile bu yerlerdeki yapılaşmaların; plan, fen, sağlık ve çevre şartlarına uygun teşekkülünü sağlamak amacıyla düzenlendi. Bu şartlara uygun olmayan yapılar kentsel dönüşüme tabii tutulur, özellikle afet riski olan bölgelerde risk potansiyeli çok az da olsa kentsel dönüşüm uygulanır. 2005 Belediye Kanunu’nun 73. Maddesi; konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulanabileceğini söyler. Belediye sınırları içerisinde ise bu yapılara ilişkin çalışmalar belediye tarafından yürütülür. 

Ekonomik ömrünü tamamlamış yapılar

Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesine ilişkin kanun da 2012 yılında yürürlüğe girdi. Kanunun amacı afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemek. Kanunda da yer alan afet riski dışındaki alanlar yani “ekonomik ömrünü tamamlamış” yapılar ise muğlak bir kavram. Zira yönetmelikte ekonomik ömre ilişkin net bir zaman belirtilmemesi rant için kullanıma da oldukça açık. Ankara’da ekonomik ömrünü tamamlamış riskli yapıların yıkımı için kentsel dönüşüm projeleri uygulanabiliyor. 

Ayrancı semti de bu kapsamda kentsel dönüşüme tabii tutulmuş ve son birkaç yılda bazı binalar dönüştürülmüş. Ancak kentsel dönüşüm kent ve kent kültürü açısından oldukça önemli olması sebebiyle çok boyutlu olarak ele alınmalı. Ayrancı’nın fiziksel yapısı, parkları, eski binaları ile şahsına münhasır bir kent dokusuna sahip. Kentsel dönüşüm sadece fiziksel bir proje değildir, kentin sosyal yönünü de göz önünde bulundurarak yapılması gereken, özellikle kullanılmaz hale gelmiş ve çöküntü olmuş alanları yenileme çalışmasıdır. Ancak Ayrancı’da binaların genellikle 4-5 katlı olması dikkate alınmaksızın yüksek rezidansların yapılması, kentsel dönüşüme tabii tutulmuş apartmanların çok yüksek fiyatlara satılması sonucu Ayrancı sakinlerinin başka semtlere taşınmak zorunda kalması semtin sosyal yapısına da zarar veriyor. Aynı zamanda Ayrancı gibi bölgelerde kentsel dönüşüm projeleri uygulanırken yıkılan sadece apartmanlar değil. Ön ve arka bahçelerin tamamen inşaat alanı içinde kalması nedeniyle tüm ağaçların kesilmesi ve bu ağaçlarda yaşayan hayvanların göç etmesi ya da yaşam alanı bulamayıp ölmesi de çevre hakkına uygun değil. Ayrıca kentsel dönüşüm projesinde göz ardı edilen yeşil alan zorunluluğunun da mevcut yeşil alanlara zarar vermeden sağlanması konusu da gözden kaçmamalı.

Bake&Joy Dessert Coffee

Yazar Hakkında

Ayrancı’da çok sayıda kafe açılıp kapanırken bu sirkülasyon içinde Ocak 2020’den beri Ayrancı semti Uçarlı Sokak’ta yer alan Bake & Joy ile sohbet ettik. Bake&Joy Dilan Önal ve İsmail Hakkı Önal tarafından işletiliyor. İsmail Bey inşaat mühendisi ve pandemi sürecinde uzaktan çalışmaya başlayınca Dilan Hanım’a kafede yardım etmek için kolları sıvamış. Dilan Hanım da mühendislik okurken bölümü bırakmış ve gastronomiye yönelmiş. Okulu bitirdikten sonra da Bake & Joy’u açmış.  Açılışının pandeminin hemen öncesine denk gelmiş olması şanssızlık olsa da Pandemi sürecinde Gel-Al yönteminin yanı sıra Yemek sepeti ve Getir uygulamaları ile çalışmaya devam etmiş.

Alışkın olduğumuz kafe tarzından biraz farklı burası. Bu kafede ürünlerin hepsi el yapımı, sıcak çikolata dahil. Dışardan bakıldığında küçük görünen kafenin alt katında endüstriyel bir mutfak var ve ürünler orada günlük olarak yapılıyor. Ürünlerin günlük ve taze olması günümüzde oldukça önemli. Bu durum ürünlerin hem sağlıklı olduğunu hem de fabrikasyon ürünlerden farklı olduğunu gösteriyor. Bake & Joy’un ürün çeşitliliği oldukça fazla. En çok tercih edilen ürün beyaz çikolatalı brownie. Aynı zamanda farklı mutfaklardan cheesecake, cookie, medovik, dakuaz gibi tatlılar ve kiş yapılıyor. Bunların yanı sıra şeker tüketmeyen ve gluten hassasiyeti olan misafirler de düşünülüş ve onlar için de seçenekler var. Her sabah saat 7’de üretim başlıyor ve saat 10’a kadar üretim tamamlanmış oluyor. Diğer bir güzel yanı ise ürünlerin günlük olarak tükeniyor olması. Günümüzde mahalle esnafından alışveriş yapma alışkanlığı oldukça azaldı. Ekonomik olarak sıkıntıya düşen küçük esnaf ticareti bırakma eğiliminde. Ayrancı’da ise durum biraz farklı. Yani hem küçük esnaf sayıca fazla hem de semt sakinleri esnaflardan alışveriş yapmayı sürdürüyor. Bu da Ayrancı semtinde semt kültürünün oluştuğunun ve sürdürüldüğünün göstergelerinden biri. Özellikle yeni açılan kafeler insanların semtte vakit geçirmelerinin önünü açıyor. Bake & Joy’da bu kafelerden biri.

Dilan Hanım ve İsmail Hakkı Bey’e Bake&Joy’u neden Ayrancı’da açtıklarını sorduğumuzda aslında bunun bilinçli bir tercih olduğunu anlıyoruz. Bake&Joy’u Ayrancı’da açmalarının iki nedeni olduğunu söylüyorlar: “Öncelikle Ayrancı’nın mahalle havasını koruması ama buna rağmen sessiz bir yer olmaması. Diğer sebep ise Ayrancı sakinlerinin gustosunun yüksek olması, kafe kültürünü yaşatan ve bundan keyif alan insanlar olması.” Semtin ve semt sakinlerinin bir özeti bu iki neden.  Bu mahalle kültürünün devamlılığının sağlanması için esnafların dayanışma içinde olması ve semt sakinleri ile uyumlu ilişkiyi sürdürebilmesi şart. Onlar da “burada komşularımızla olmaktan ve güne birlikte başlayıp birlikte bitirmekten çok mutluyuz” diyorlar. Biz de öncelikle kadın bir işletmeci olarak Ayrancı’yı tercih etmiş olmaları ve sonra bu güzel sohbet için kendilerine teşekkür ederiz.

BAKE & JOY
Uçarlı Sokak No: 13 Ayrancı
0535 854 28 05

Hoşdere Caddesi’nin Gemi Evi

Mimar Danyal Tevfik Çiper’in (1932-2008) “Gemi Ev” olarak bilinen yapısı, kent belleğine yerleşmiş bir modern mimarlık örneğidir. “Özkanlar Evi” adıyla projelendirilip inşa edilmiş (1968-69) ve 1970’de kullanılmaya başlanmış olan yapı, Hoşdere Caddesi ile Fuar Sokağı’nın köşesinde, 51 yıldır semtin nirengi noktalarından biri. Taşıtların Yukarı Ayrancı güzergâhında, tepeyi aşıp Çankaya’ya eriştikleri ya da Atakule tarafından Meclis’e doğru indikleri bir ara konumda olduğundan, önünden gelip geçeni çoktur.

Semt sakinleri arasında “Gemi Ev” olarak anılmaya başlanınca, kayıtlara da öyle geçmiş. Son zamanlarda esnaf  tarafından “Gemili Ev” olarak da adlandırılır oldu. Mimarlık dünyası ise binayı, modern mimarinin öncülerinden Frank Lloyd Wright etkisiyle ve Wright’ın ünlü Guggenheim Müzesi’ne referansla konumlandırır. İçinde yaşayanlar içinse bina, planı kesiti ve detaylarıyla, yaşanan mimaridir. 

Frank Lloyd Wright‘ın ünlü Guggenheim Müzesi

Yazıda binayı, değinilen bu üç açıdan ele alıyorum: hakkındaki söylentiler, mimari özellikleri ve içinde yaşayanlar için anlamı.(1)   

1. Söylence ve Gerçek

Gemi Ev, kendi çapında bir söylence kaynağıdır. Hakkında yayılmış şehir efsanelerinin başında, denizi ve gemileri çok seven bir aile tarafından yaptırılmış olduğu gelir. Güverte benzetmesi yapılan teras katında bir yüzme havuzu olduğu söylenir. Hatta havuzun açıkta değil, evin içinde yer aldığı söylentisi de var. Bir rivayete göre, içinde bir mescit vardır. Bina, toplumsal analizlere de konu olmuştur zamanında. İnşa edildiği sırada henüz yapılaşmamış olan semtin yakın çevresindeki gecekonduları inceleyen öğrenci grupları, Gemi Ev’i bozuk düzenin tipik bir burjuva villası olarak örnek görmüşlerdir. 

İşin gerçeği, binanın öncelikle “villa” değil, altı daireden oluşan bir apartman olduğudur. Zemin ve birinci katlarda ikişerden dört daire, ikinci kattan sonra ise teras katını da kullanan iki dubleks daire bulunur. Zemin kattaki iki daire kiraya verilmek üzere düşünülmuş, üst katlar Özkan ailesinden üç kardeş ve anne-babaları için planlanmış. Bodrum kat ve çekme teras katıyla birlikte beş katlı olan binanın villa ölçeğinde algılanabilişi, mimar elinden çıkmış olmasındandır. İyi bir mimar, yerine göre küçük olanı büyük, büyük olanı küçük gösterebilen bir sihirbazdır. Burada katların birbirini aynen tekrar ettiği standart apartman cephelerinden farklı olarak, binanın bütünsel bir kompozisyona sahip oluşu, tekil bir yapı izlenimi bırakır. 

Gelelim “gemi” takıntısına. Mimar, gemi şeklinde bir bina yapma niyetiyle yola çıkmadığı gibi, mal sahiplerinin de böyle bir talebi söz konusu olmamış.(2) Özkan ailesinden şu an apartmanda yaşayan tek aile var; anlatılan o ki, aile fertlerinin gündelik yaşamlarına ilişkin talepleri dışında bir yönlendirme yapılmamış, mimar tamamen özgür bırakılmış. Binanın gemiye benzetilmesi üzerine mimarın yorumu şöyle: “Bu yapı aerodinamik bir çalışmadır. Aerodinamik olduğu için diğer aerodinamik kalıplara benzer. Pek çok kişi binayı gemiye benzeterek aerodinamik olduğunu vurguluyor. Çünkü aerodinamiği gemiden tanıyorlar. Böyle anılmasında benim açımdan bir sakınca yok.(3)

Açık ya da kapalı “yüzme havuzu” tamamen efsane ise de, “mescit” rivayetinin mimari bir öyküsü var. Mimar, aile fertleriyle teker teker konuşarak yaşam tarzlarını anlamaya çalışmış. Ömrü ev işleriyle geçen büyük hanım, günlük mahallerin geniş, ferah ve caddeyi görür şekilde olmasını istemektedir. Eşinin isteği ise salonun bir bölümünün namaz kılmaya olanak tanıyacak şekilde düzenlenmesidir. Böylece, zemin üstündeki ilk katın caddeye bakan ön cephesinde tamamen şeffaf ve tamamen sağır iki bölüm ortaya çıkar. Cephenin bir yarısı mutfak ve ütü-dikiş odasını da içine katarak balkona açılırken, diğer yarısındaki oturma bölümü penceresiz, dairesel bir mekân olarak tasarlanır. Binaya Guggenheim görünümünü sağlayan bu yuvarlak çıkma ince bir bant pencere ile aydınlanmaktadır. 

1980 sonrası yaşanan ekonomik krizde Özkan ailesi için yapılmış daireler, biri dışında el değiştirir. Hoşdere yönündeki zemin üstü iki dairede, yapının karakteri içte tamamen yok edilir. Üstteki daireyi 1993 yılında satın alan mimar çiftin giriştiği iki tadilat var (1994 ve 2012). Birincisinde, modernist mekânı örten ağdalı dekorasyonun ve kimi eklentilerin izlerini silmekle uğraşıldı.(4) İkincisinde ise açık plan ve akıcı mekân anlayışını yok eden fuzuli kapılar ve duvarlar kaldırılarak, mekân yeniden özgürleştirildi.

Danyal Tevfik Çiper, Özkanlar Evi; 1968 yılında projelendirilen binanın, 70’li yıllardaki görünümü. (Fotoğraf: @ankaraapartmanlari, @mimarliktarihi_)

2. Tasarım, Uygulama, Eleştiri   

Binanın tasarlandığı 1968 yılında bugünün Hoşdere Caddesi, o günkü adıyla Ahmet Cevdet Sokağı, yapılaşmaya daha yeni başlamaktadır. Dönemin imar mevzuatı, köşe parsellerde toplam metrekareyi aşmamak koşuluyla, binanın konumu ve boyutlarında değişiklik yapılmasına olanak tanımaktadır. Binanın cadde ve arka cephelerindeki cömert kapalı çıkmalar, mimarın pafta üzerine işlediği hesaplama notuyla onaydan geçmiştir. 

Birinci kattaki dairesel kapalı çıkma ile hemen üst katındaki yarım daire balkon, yarıçap olarak 4 metre konsol (altında taşıyıcı olmayan) çıkmalardır. Balkonu örten üst saçakta ise görsel etkisi daha fazla olan köşeli 4 metre konsol, dönemi için cesur bir ölçü sayılır. Sıradan yapı pratiği için bugün bile cesurdur. Yapının kolona kirişe boğulmadan narin bir taşıyıcı sistemle çözülmesinde, mimarın ana kararlarını hesaba döken İnşaat Mühendisi Eral Soner’in payı vardır. Müteahhitlik hizmeti alınmamış; uygulamanın tamamı mimarın gözetiminde gerçekleşmiş. İçte ve dışta traverten kaplama ve mermer detayları, özgün ceviz kapılar ve sabit mobilyalardan geriye ne kaldıysa, tasarımı Danyal Çiper’e aittir. 

Bina 70’li yıllarda kent peyzajına egemen olmaya başlayan mimarsız, tasarımsız apartmanlar arasında şaşırtıcı formuyla dikkatleri çekti. Binanın o yıllarda meslek ve eğitim ortamlarında konu edilişi, genellikle “biçimcilik” yönünde olmuştur. Dönemin mimarlık öğrencileri binayı gizli bir hayranlıkla izlemiş, sezgileriyle güzel bulmuş, ama bunu yüksek sesle savunamamışlardır. Binanın konusu geçtiğinde “aşırı Wright etkisi” ya da “yerli Guggenheim” gibi tanımlarla dudak bükülmüştür. 1973 tarihli bir mimarlık kitabında, binanın fotoğrafıyla birlikte sadece şu ifade yer almaktaydı: “Ankara Çankaya’da bir ev. Biçim kaygısının egemen olduğu bir ürün.(5) 

Biçim kaygısının günah addedilişi, aslında büyük ölçüde biçim üzerinden yapılagelen mimarlık eleştirisinin garip bir çelişkisidir. Biçim kaygısı olmayıp sadece “işlevin çözümü” ile meşgul görünen üstünkörü mimarlık pratiği o yıllarda iyice yerleşti. 80’li yıllarda ise mimaride ortodoks modernliğin dışında durmuş “başka modernist”ler yeniden keşfedilmeye başlandı. Mimarlar Odası’nın gölgede kalmış kıdemli mimarları onurlandırmaya başlamasıyla, Danyal Çiper ve Gemi Ev yeniden gündeme geldi ve incelemelere konu olmaya başladı.(6) 1995 tarihli bir söyleşide, mimarın Gemi Ev üzerine yukarıda değinilen tanımlamaya ne kadar içerlemiş olduğu anlaşılıyor:(7)Kendi mimarlık değerlerinin ne olduğunu bilemediğim bazı kişiler binanın şekilci olduğunu söylediler. Bu eleştiriyi haklı görmem mümkün değil.” 

Binanın cesur konsolları, yatay bant pencereleri ve taşıyıcılardan kurtulmuş köşeleriyle, Frank Lloyd Wright’ın mimarisini akla getirmesi doğaldı. Bembeyaz kütlesi, yuvarlak çıkması, açılı parapetleri ve modernist bezemesiyle, Guggenheim çağrışımı da belirgindi. Sadece dış görünümüyle değil; içte akıcı mekân, taş duvar, ahşap bölücü ve tasarlanmış mobilyalarıyla da Wright’ın “organik mimari” ekolü içinde tasarlanmış olduğuna kuşku yok. Sözü yine mimara bırakmalı… Danyal Çiper’e binalarının Wright’ınkilerle benzeşmesi üzerine kinayeli bir soru yöneltildiğinde, cevabı şöyle olmuş:(8)Benim binalarım Wright’ınkilere benziyor, sizinkilerse hiçbirşeye benzemiyor.”   

3. Yaşanan Mimari    

Bina son yıllarda iyice köhneleşti, fakat ruhu yok edilemiyor. Doğrama değişiklikleri nedeniyle dış cephesindeki ince ayarların kaybolmasına rağmen, genel fizyonomisi sürmekte. Form, mekân, strüktür, detay… Mimarın bu unsurlar üzerindeki hakimiyeti, bina yaşlansa da sürüyor ve içinde yaşayanları etkiliyor. Sürekli bant pencereler ile ışığa yöneliş ve dışarıya kesintisiz bakış, mimar olsun olmasın herkese modernist mekânı farkettirmiştir örneğin. Mimar olanlar bir şey daha farkeder: bant pencere ve konsolların sürekli olduğu bina çeperi boyunca hiç mi su oluğu inmiyor? 

Büyük lomboz ile ters yarım daire pencereler mimar olmayanlara orijinallik olarak görünür. Evde yaşayan çocuklar içinse türlü türlü oyun ve düş kurmaya yarar. Mimarların “ışıklık” dediğine onlar “tavan penceresi” der; oradan aydedeye ve yağmura bakarlar. Cesur konsollar dıştan fotojenik görünürse de, moment diyagramından haberdar olanlara, içte biraz ürkütücü gelir… Odalardan, salondan, mutfaktan, her yönden çıkılabilen irili ufaklı dış mekânlar, yaşanan pandemi sırasında nasıl da işe yaramıştır!  

(Fotoğraf: A. Balamir)

Dubleks dairelerde merdiven, mekânı özelleştiren ana unsurdur. Yaşam merdivenin etrafında gelişir. İnenler, çıkanlar, oturanlar, sahanlıkta durup asağıya/yukarıya seslenenler, sahanlığa kadar çıkarılan dolu tepsiler, sahanlığa kadar indirilen boş tepsiler ve sahanlık parapetinden hayatı izleyen kediler… Apartman holündeki ana merdiven, dairedekilerin bir boy büyüğüdür. Mermer çıtalarla profillenip gömme süpürgeliklerle bitirilmiş merdiven basamakları, konukların dikkatini çeker. Geniş, ışıklı  bir merdiven holünde basamakları kuş gibi çıkan konuklar sorar: Böyle merdiven holü yapmak çok mu zordur, niye yapılmıyor artık?  

Başlıca nedenleri şöyle sayılabilir soranlara: Santimetreyi hesaplayan müteahhitler ve konut şirketleri mimarın ışıklı hol ve rahat merdiven tasarlamasına izin vermezler. Mimarların da çoğu bu rejime ayak uydurmuş, iyi merdiven yapamaz olmuşlardır. Böyle pek çok tasarım bilgisi, rant ve stil teknikerliğinin yararcı bilgisi yanında fantezi kalmıştır. Konut artık “meta” konumundadır. Mal-maliyet merceğinden bakıldığında, kötü tasarımın bedeli ile iyi tasarımın değeri ve anlamını tartmak olanaksızdır. 

Gemi Ev yapıldığında çevresindeki binalarla maliyet farkının yok denecek kadar az oluşunu hesaplamış olan mimarın, bu konudaki yorumu da şöyleydi:(9)Demek ki binanın güzel olması, bir karakteri ve fonksiyonel endişeleri olması, binaya ek bir maliyet getirmemektedir.”  

NOTLAR

(1) Bu yazıyı, Danyal Çiper’in 25 Ekim 2008 tarihinde vefatından sonra yayınlanmış iki yazımdan yola çıkarak derledim: A. Balamir (2008), “Mimar Danyal Çiper’in Ardından: Ankara’nın Gemi Evi,” Bülten, Mimarlar Odası Ankara Şubesi (65), 42-45; ve A. Balamir (2013), Ankara’nın Gemi Evi, Tavizsiz Bir Modernist Mimar: Danyal Tevfik Çiper, der. Müge Cengizkan, Arkadaş Yayınevi, 23-27.  

(2) Binanın tasarım ve yapım sürecine ait bilgileri, Özkan ailesinin apartmanda yaşamayı sürdüren fertlerinden, Ayça ve Şener Arıkan’dan aldım.

(3) Selda Başbuğoğlu (1995), “Bir Mimar: Danyal Tevfik Çiper,” Mimarlık (264),  20-27. 

(4) 6 numaralı dairede özgün tasarımın nasıl değişime uğradığını konu eden, deneme türünde bir yazı: A. Balamir (1995), “Gemi Ev’le Gecikmiş Bir Tanışma,” Mimarlık (264), 28-29.  

(5) Metin Sözen, Mete Tapan (1973), 50 Yılın Türk Mimarisi, İş Bankası Kültür Yayınları, s. 331.

(6) Mimarlık dergisinin bu konuda öncü olan 264. sayısından sonra, 1995), Danyal Çiper’in dergiye ikinci konuk edilişi: Hasan Özbay, Müge Cengizkan (2002), “Retrospektif: Danyal Tevfik Çiper”, Mimarlık (307), 26-35. Listeye eklenebilecek tez ve konferans sunumları dışında, mimarlık ortamı için önemli bir yazı: Uğur Tanyeli (2013), “Öngörünüm: Danyal Çiper: Bir İtiraf ve Çok Gecikmiş Bir Saygı Duruşu ve Bir Yorum,” Arredamento Mimarlık, Ekim, 6-7.  

(7), (8), (9) Alıntılar Danyal Çiper’le söyleşiden: S.Başbuğoğlu (1995), a.g.y.

Dr. Aylin Yaman: Pandemiyle mücadele liderlik işidir

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Covid salgınının durumuna ilişkin tespitleriniz nelerdir, İngiltere’deki gibi yeniden sıçrama sürecine girecek mi, salgının neresindeyiz ne öngörüyorsunuz?

Yaklaşık 1,5 yıl oldu. 500’ncü günü devirdik. Yüzyılda bir gelen salgında derslerle dolu bir süreç geçirdik, acı tecrübelerimiz de oldu. Başta epidemiologlar olmak üzere, tüm akademisyenler ve endüstri liderleri için bu tür salgınlar, çıkarılacak dersler açısından aynı zamanda bir fırsattır.

Başlangıç aşamamız iyiydi salgında; çok değerli hocalarımızın olduğu bir Danışma Kurulu kuruldu. Bu durum, bizi de ümitlendirdi. Bilim temelli yaklaşımın unutulduğunu düşündüğümüz bir dönemde kurulan bilim kurulu, önemli bir girişimdi. Ancak maalesef bir sözcüleri yoktu ve tam olarak görüşlerinin ne olduğunu öğrenemedik. Zira, siyasi ağızlardan duyduklarımızla yetindik ve algı yönetimi bilimsel yönetimin önüne geçti. Liderlik, pandeminin en önemli koşuludur. Tüm dünyada, doğru liderlik süreçleri başarılı oldu. Liderlik kavramı, doğru veriyi kullanma, halkla bunu paylaşma, şeffaflık, doğru zamanlama, bilimsel doğrulardan uzaklaşmama, özeleştiri yapabilme ve yapılamayan şeylerden ders çıkarıp hızla düzeltebilme gibi unsurları içerir. 

Koruyucu malzemelerden, test ekipmanına kadar zorlu ve maalesef şaibeli süreçler yaşadık. En sıkıntılı durum ise, uzmanlık derneklerinin, bilirkişilerin, tecrübe sahiplerinin uyarılarının dikkate alınmaması oldu. 

İlk zafiyet maske dağıtımında yaşandı, buradaki kaos dikkat çekiciydi. Koruyucu malzemelerin sağlık merkezlerine ulaştırılması gibi temel bir konuda dahi büyük problemler izlendi. Malzemelerin kalitesi, fiyatlandırması, üretimi, stoğu ve son kullanıcıya ulaşana kadar her sürecinde sıkıntılar yaşandı. Böyle bir dönemde, talep patlaması nedeniyle sıkıntı yaşanması çok doğaldır fakat liderlik, bunun derhal çözüme ulaştırılmasını gerektirir. Halk kadar, sağlık çalışanları da bu kaostan çok büyük yara aldılar ve sadece bu nedenle, sürecin başında maalesef çok fazla sağlık çalışanı kaybımız oldu. 

Yıllardır ikinci plana atılan Aile Hekimliği sistemi, koruyucu malzeme dağıtımında en büyük zafiyeti yaşayan grup oldu. Birinci basamak koruyucu hekimliğin ticari merkezler haline getirilmesinin sonuçları, özellikle pandemi sürecinde daha da netleşti ve Aile Hekimleri deyim yerindeyse, çok büyük bir yükü üstlenmiş olmalarına rağmen, kaderlerine terk edildiler.

İkinci zafiyet testler konusunda yaşandı. Test kitleri satışında dayatılan firmalar, kitlerin verimliliğinin düşük olması, USHAŞ’ın çalıştığı firmalarla ilgili soru işaretleri gibi sayısız sıkıntılı durum yaşandı. Testler tam olarak amacı doğrultusunda kullanılmadı. Bulgusu olan ya da olmayan herkesin taranması gerekirken, sayının yükselmesi korkusu ile test yapımının kısıtlanması, sadece bulgusu olana test yapılması, pandemi yönetiminin felsefesine aykırı idi. 

Test politikasında yapılan yanlışlar Filasyon sürecini de baltaladı. Türkiye’de maalesef bir sorun da filyasyonda yaşandı. Filyasyon çok meşakkatli bir iştir ve uygulayıcıların mutlaka detaylı olarak eğitilmelerini gerektirir. Amaç, adeta bir hafiye gibi kişinin son 14 günlük geçmişinin taranmasıdır. Tam olarak, felsefesine uygun olmadan yapılan filyasyon, pandemi sürecini kesintiye uğrattı. 

Bu zafiyetlere rağmen tedavi edici kısım çok iyiydi. Emek yoğun çalışan sağlıkçılar çok büyük başarılara imza attı. Fakat maalesef dünyada Covid pandemisinde tedavi kısmında çok fazla ilerleme kaydedilemedi. Bir takım ilaçlar denendi ancak çok büyük bir sonuç elde edilemedi. Fakat aylar geçtikçe tedavi protokolleri oturdu. 

Dr. AYLİN YAMAN

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Fizyoloji ihtisası sonrası, 2000’li yıllardan itibaren özel sağlık sektöründe üst yönetici olarak çalıştı. Özel ilgi alanları olan sağlıkta kalite, sağlıkta insan kaynağı, evde bakım, yaşlı bakım sistemleri ve sağlık turizmi konularında çalışmalar yürüttü ve bu konularla ilgili dernek ve STK faaliyetlerini sürdürdü. 2018 seçimlerinde Ankara 1. Bölgeden CHP milletvekili adayı oldu. CHP parti meclisi üyesi olarak görev yapıyor. CHP COVİD-19 Danışma Kurulu ve CHP İnsan Hakları Çalışma Grubu üyesi.

Dünyada en büyük başarı, aşı tarafında oldu

İki Türk meslektaşımızın Almanya’daki firmasının sektöre liderlik etmesi gurur kaynağımız oldu. mRNA teknolojisi aslında çok yeni olmayıp, uzun bir dönemdir, özellikle kanser ilaç endüstrisinde yer alıyordu. Tabii ki aşıya uyarlanması bir süreç aldı ve teknoloji doğru uygulandığı için çok güzel sonuçlarını görebildik. Her türlü bilgi kirliliğine rağmen, yan etkileri oldukça düşük olan bu teknoloji, dönemin çığır açan uygulaması oldu. 

Farklı dünya ülkeleri tecrübeleri yaşandı. Örneğin, İsrail, sürü bağışıklığına ulaşan ilk ülkelerden biri oldu. Burada takibi yapılan gerçek saha verileri, aşı uygulamalarına ışık tuttu. İngiltere başta yaptığı yaklaşım hatasını fark ederek hızla toparladı fakat son dönemde Hindistan kökenli Delta Varyantı nedeniyle yeni pikler yaşadı. ABD de sürece kötü başlayan ülkelerden olmasına rağmen, ilerleyen dönemlerde gösterdiği iyi liderlik uygulamaları sayesinde, birçok kısıtlamadan kurtulabildi ve sayılarını düşürebildi. 

Liderlerin başarıları salgın için önemliydi. Özellikle aşıya erken ulaşım, ciddi bir liderlik örneği olarak karşımıza çıktı. Çin menşeili aşıda diretilmesi, süreçte yaşanan gecikmelere ve tabii ki bunun sonucu yaşadığımız kayıplara neden oldu. Alım sürecindeki sıkıntılar, kullanılan aracı firmalar, sayıların tutmaması, verilen tarihlerde istenen miktarların elimize ulaşmaması, sürece hep gölge düşürdü ve aşı güvensizliğini maalesef körükledi. Bu aşının geleneksel olduğu üzerine vurgu yapılması, yan etkilerinin mRNA aşılarına göre daha düşük olduğunun vurgulanması, halkta aşı tereddüttüne zemin hazırladı. Bu dönemde daha kararlı, daha bilimsel ve daha şeffaf olabilseydik kaybettiğimiz zamanı, daha verimli değerlendirebilirdik. Aşı sepetimizi baştan çeşitlendiremememizin bedelini ağır ödedik. 

Dr. Aylin Yaman: Liderlik, pandeminin en önemli koşuludur. Tüm dünyada, doğru liderlik süreçleri başarılı oldu. Liderlik kavramı, doğru veriyi kullanma, halkla bunu paylaşma, şeffaflık, doğru zamanlama, bilimsel doğrulardan uzaklaşmama, özeleştiri yapabilme ve yapılamayan şeylerden ders çıkarıp hızla düzeltebilme gibi unsurları içerir.

17 günlük kapanmada bu hızı yakalayabilseydik, durum çok daha farklı olabilirdi

Kanada, başta “her vatandaşı için dokuz adet aşı” üzerinden plan yaptı. Sosyoekonomik durumu yüksek olan ülkelerin aşı çevikliği, dünya ülkelerinin bir bölümünün aşıya hiç ulaşamamasına zemin hazırladı. “Herkes güvende değilse kimse güvende değildir” sloganı, çok doğru olmakla birlikte, realite böyle değildi. 

Şu an geldiğimiz noktada aşılama hızımız gayet iyi olmakla birlikte, eğer 17 günlük kapanma sürecinde bu hızı yakalayabilseydik, durum çok daha farklı olabilirdi. Umarım Sağlık Bakanlığı geçmişe dönük olarak dersler çıkarıyordur. Çıkarılması gereken en büyük ders, “halk sağlığı ve koruyucu hekimlik” alanına yapılması gereken yatırım. Bütçede birinci basamağa ayrılan %25’lik dilim, kişi başı 25 TL/yıl demek oluyor ki bu da gerçekten yeterli olması mümkün olmayan bir rakam. Aşılama programları, halkın eğitimi, çevre ve halk sağlığı gibi konuların kapsam dahilinde olduğu birinci basamak ne kadar güçlenirse, gelecek salgınlara o kadar hazırlıklı ve proaktif olabiliriz. 

Virüsün laboratuvardan yayıldığına ilişkin söylemler var.

Ben, bu tür söylemlere itibar etmektense, evrim teorisi temelli bilimsel görüşleri benimsemeyi tercih ediyorum.

Süreçte başka çıkarılması gereken dersler var mıydı sizce? 

Biyoteknoloji yatırımında ne kadar geç kalındığı ortaya çıktı. 2019 yılında yaklaşık 130 milyar dolarlık biyoteknolojik ilaç endüstrisi payı var dünyada. İlaç ve aşı teknoloji daha çok biyoteknolojiye doğru gidiyor. Biz ise tam tersini yaparak; tecrübeli olduğumuz bir konuda, Hıfzıssıhhayı kapatarak bu alanda çok geriye düştük. 

Oysa endüstriyi çok iyi takip etmemiz gerekirdi. Bu alana yatırım yapılmış olsa idik, şu an çok daha farklı bir noktada olurduk hiç şüphesiz. Onun için biz yerli aşıda diyoruz ki, aşıyı bulmak kadar, üretim bandını oluşturmak da önem taşımaktadır. 

Dev şehir hastaneleri yapmak yerine odaklanmış merkezler yapmak daha önemlidir. Otelcilik hizmetine odaklanmak yerine, uzmanlaşmış merkezlerimiz olmalı. Bu şekilde maliyetler de düşecektir. Oysa biz yoğun bakımdaki hemşireyi alıp çocuk hastalıklarına verebiliyoruz. Böyle bir uygulama dünyada yok. Pandemi sürecinde, bazı devlet hastanelerinde Bakanlık talimatları ile, yemekhaneler yoğun bakım ortamlarına döndürüldü hızla. Yatakları, ventilatörleri, monitörleri hızla koyabilirsiniz fakat yetişmiş insan gücünü o hızda koymanız mümkün değil maalesef.  

Siz bu salgından ders çıkarttınız mı?

Kesinlikle çıkardık. Danışma kurulumuz var. Danışma kurulumuzda halk sağlığı, aile hekimleri ve TTB temsilcileri gibi, Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu’nda olmayan temsilcilerimiz de var. Genel başkanımız sürecin her aşamasında “sağlığın siyaseti olmaz” diyerek, yapılanları destekledi ve temkinli bir muhalif yaklaşım sergiledi. Örneğin Bilim Kurulu’nun oluşumunu alkışladı, destek verdi. Yapılan halk sağlığı hataları, önümüzdeki dönemde politikaların ne olması gerektiği konusunda bizim için yol gösterici oldu. Yaşanan şeyler bir ders niteliğinde ve bunlar muhalefet politikalarına elbette ki yansıdı. 

İlaç endüstrisinde yerli üretim desteklenmeli, altyapı doğru kullanılmalı, doğru insana doğru yatırım yapılmalı. Teknolojiye uzak kalmadan, insan kaynağına yatırımı önceleyen bir yaklaşımımız var. Tıp fakültelerinin sayıları artırılarak nitelikleri düşürüldü. Eğitim kurumlarının hemen hemen hepsinde bu durum var ama tıp dünyası gelecek nesillere uzman yetiştirememe sıkıntısı yaşıyor. Ciddi dersler çıkardık kendi adımıza. En temel konumuz birinci basamağa yani halk sağlığına önem vermek. 

Salgının dışındaymış gibi tutulan gençler ve çocukların sorunlarına ilişkin tespit ve önerilerinizden konuşabilir miyiz?

Gençler ve çocuklar konusuna girmeden önce, bir diğer kırılgan grup olan 65 yaş üstünü ele almalıyız. Bu grup ciddi anlamda ihmal edildi, hak kaybına uğradılar. Bu yaş grubunun büyük kısmı ailesiyle yaşıyor zaten ve onlar zaten dışarı ile temaslı idi. Bu yaş grubunda olup, genellikle kayıt dışı çalışanlar için ciddi ekonomik zorluklar yaşandı. Aynı zamanda hareketsizlikten kaynaklı ikincil hastalıklarla karşı karşıya kaldılar. Kısacası, bu yaş grubu, sosyal, psişik ve tıbbi olarak yara aldı. 

Gençlere gelecek olursak, en büyük yarayı, eğitimden uzak kalarak aldılar. İleri dünya ülkeleri açılımda önceliği eğitime verirken, hızlı testlerle tarama programları gibi uygulamalarla okulları açmaya azami önem verirken, bizde eğitim ikinci planda kaldı. On-line eğitimin ortaya koyduğu fırsat eşitsizliği, kapanma sırasında yaşanan aile içi şiddet, iş yükü artışı, yaşanan ekonomik sıkıntıların gençlerin omuzlarına bindirdiği yük, depresyon ve intihar vakalarında çok ciddi artışlara neden oldu. 

Gençlerin sosyal yaşamdan uzaklaşıp dijital dünyaya odaklanmaları başka sorunlara zemin hazırladı. Bu dönemde aile ile çatışma, siber zorbalıklar, sosyal medyadan kaynaklanan problemler ve eğitimden uzak kalma, zaten var olan fırsat eşitsizliğini daha da derinleştirdi. Toplumsal olarak depresyon ve kaygı hali maalesef devam ediyor her yaş grubunda. Çocukları, parklardan, bahçelerden ve sosyal yaşamdan mahrum bıraktık.  

Yaş gruplarından bağımsız olarak bir diğer etkilenen grup, esnaf kesimi oldu. Yapılacağı söylenen hibe yardımlar yetersiz olmanın ötesinde, adil dağıtılmadığı için daha büyük bir soruna neden oldu. Bu problemler gençleri ülkelerinden soğuttu ve yurtdışı hayalleri kuran, geleceğini başka ülkelerde gören bir nesle dönüştürdü. Halk olarak umudumuzu kaybettik. Neyse ki son dönemdeki aşılama hızındaki artış, hepimize umut oldu. Öncelikle salgını atlatabilmemiz lazım ki, ekonomik çarkları döndürebilirim. Sonra ise ekonominin toparlanması için ciddi adımlar atmak gerekiyor. Bunun için tek ihtiyacımız olan, gerekli güven ortamının bir an önce sağlanması.

Ayrancı hikayeleri-2: Gökteki kelimeler

Evden çıktığımda aklımda yürüyüş için bir rota yoktu. Uzun süredir yaptığım yürüyüşlerde sokağın beni istediği yöne taşımasını dert etmediğimden yine ona güvenerek attım kendimi yola. Tirebolu sokağın Elçi sokakla kesiştiği yere gelince bir süre durup bir aşağı bir de yukarı doğru baktıktan sonra bugünkü yolculuk için aşağıya doğru gitmeye karar verdim. Ayrancı pazarına doğru yürümeye başladım. Yol üstündeki küçük dükkanlara göz atarak köşeye geldiğimde pazar tarafına değil de sağa dönüp yürümeye devam ettim. Yüksek duvarları yüzünden içerisini görmediğim ama bende nedense hep sevimli bir yer olduğu hissi uyandıran kıraathanenin önünden yolun karşısına geçtim. Bugünkü yürüyüş rotam Cemal Süreya parkı içindeki üç yüz metrelik parkur olacaktı belli ki.

Parkın baş tarafındaki çocuk oyun alanını geçip egzersiz aletlerinin olduğu yerin kenarından yürüyüş parkuruna adım attım. Kulağımda evden çıkarken dinlemeye başladığım yabancı bir polisiye kitap kahramanın sözleri ile biraz ilerledim. Öğle vakti olduğu için park oldukça kalabalıktı. Birkaç sokak ötedeki karakolda görevli polisler, yakınlardaki işyerlerinde çalışan takım elbiseli ciddi insanlar, arkadaşlarıyla görüşmek ya da torunlarıyla vakit geçirmek için parka gelmiş ihtiyarlar… Ayrancı’da tanık olabileceğiniz her çeşit insan vardı yine burada. Demlik Kafe’nin yanından geçerken içerde kasaların üstünde uyuklayan kediye bakıp güldüm. Ayrancı sokaklarının en güzel yanı bu tüylü çocuklardı sanırım, ha bir de ağaçlar tabii. Kafenin hemen yanındaki köpeklerin serbestçe dolaştığı alanda koşturan neşeli patilere bakıp, tabii bir de köpekler dedim. Köpekleri nasıl unuturum!

Ben düşüncelere dalmış ağır ağır yürürken yanımdan koşar adım geçen bir kadın ufak bir baş selamı verip yoluna devam etti. Her öğlen bu saatlerde kendisi ile karşılaştığımız için bir nevi yürüyüş arkadaşı olmuştuk sanırım. Onun tempolu adımları benim ağır adımlarım ile her kesiştiğinde yüzümüzde ufak bir tebessüm olurdu önceleri. Şimdi suratımızdaki maskeler yüzünden gizlenen tebessümlerin yerini minik baş selamları aldı.

Parkurun cadde tarafına denk gelen kısmında, köpek gezdirme alanına yakın, ağaçlardan oluşan o ufak tünelden geçerken adımlarımı iyice yavaşlatıp bu minik yeşil duvarların keyfini çıkardım. Tünelin bitiminde Demlik Kafe’nin önünde oturmuş öğle arasını açık havada geçiren çalışanların neşeli hallerini görünce kulaklıklarımı çıkardım. Bugün duymak istediğim sokağın sesiydi. Cemal Süreya heykelinin caddeye bakan yüzünün önünde durmuş poz veren gençlere tebessümle baktım. Sonra başımı heykelin arkasındaki havuzun etrafına doluşmuş koşturan küçük çocuklara çevirdim. Babasının yardımıyla pembe bisikletinin pedallarını çevirip heyecanla “Bak baba sürebiliyorum!” diyen küçük kızın sesini duyunca bir süre yürüyüşe ara verdim. Kenardaki banklardan birine oturup etrafı izlemeye başladım.

Küçük kızın az önceki neşeli sözcükleri hafif esen bahar rüzgârı ile gökyüzünde savrulup karşı tarafta oturan ihtiyar bir kadının kucağına düşüverdi. Kadın, kendini olanca ağırlığı ile kucağına bırakan bu kelimeleri alıp bir uğur böceğini sevgiyle üfler gibi yeniden gökyüzüne savurdu. Ardından yanındaki arkadaşına dönüp “Her şeyin tadını yine en iyi çocuklar çıkarıyor” dedi. Kadının bu sözleri hafifçe savrulup hemen yan bankta tek başına oturan başka bir kadının yüzüne dokunup geçti. Sözlerin dokunduğu kadın hafifçe iç çekip “Bisiklet sürmeyi bana da babam öğretmişti, yine altmış yıl önce burada, Ayrancı’da…” dedi. Diğer kadınlar bu sese kulak verip ona dönerek “O zaman buralarda hep bağ evleri varmış diyorlar, keşke o günlerde Ayrancı’yı görebilseydik.” diyerek anıların yad edildiği, Ayrancı’nın bağ evleriyle dolu içinden derelerin aktığı güzel zamanlara dair bir sohbet başlattılar.

Anıların ağırlığını taşıyan sözcükler bu ağırlık yüzünden yavaşça süzüldüler gökyüzüne. Kelimelerin izlerini takip ederek başımı gökyüzüne doğru kaldırdım. Gökyüzü sanki bir sığırcık sürüsü varmış gibi bir sürü kelime ile kaplanmıştı. Şimdiye kadar nasıl olup da bu kelimeleri görmediğime hayret ettim. Söylenen her sözcük anlatılan her hikâye tepemizde asılı kalıyor, rüzgârla sağa sola savruluyordu. Kimisi neşe dolu hafif, kimisi eski günlerden kalma ağır sözcükler. Bazıları çok tanıdık bazılarıysa artık unutulmaya yüz tutmuş kelimeler, sırlar, dedikodular, hayaller… Gördüğüm her kelimeyi okumaya çabalarken yıllardır doğru dürüst gökyüzüne bakmadığım aklıma geldi. Başlarımız ekranlara dönük yaşamaya o kadar alışmıştık ki etrafımızda olan biten şeylerden hiç haberimiz yoktu.

Ben böyle düşünceli bir hâlde göğü seyrederken “Ne çok hikâye var değil mi? Epeydir kimse toplamıyor bunları” dedi yakınımda bir ses. Başımı çevirip bakınca yanımda yaşlı bir beyefendinin oturduğunu gördüm. Kelimeleri kovalarken onun yanıma geldiğini fark etmemiştim.  “Eskiden kelimeleri toplayanlar mı vardı?” dedim şaşkınlıkla. “Elbette,” diyerek gülümsedi ve ekledi; “Eskiden insanlar sohbetlerle havaya karışan kelimeleri yakalar onları işler, yoğurur ve yeni hikâyelerde kullanılsın diye yeniden gökyüzüne salardı. Şairler, yazarlar başları hep göğe dönük en güzel kelimeleri toplama yarışına girerler, kazanan topladığı kelimelerden daha görkemli hikâyeler yaratıp onu arkadaşlarını kıskandırmak için yeniden göğe salardı.

“Peki sonra ne oldu?”

Yaşlı adam hüzünle bakışlarını yere indirip “İnsanlar karşısındakini dinlemez olunca kelimeler de görünmez oldu.” dedi. “Ruhlar, sokağın sesleri yerine kendi ceplerinden yükselen müziğe kapılınca tüm kelimeler, tüm hikâyeler havada asılı kaldı. Bir de üstüne bu salgın belası gelince zaten görünmez olan kelimeleri maskelerin ardından yakalamak daha da zorlaştı.

Kimse toplamazsa onlara ne olacak?” diye sordum gözlerimi gökyüzündeki kelimelerin dansından ayırmadan.

Bazıları onu var eden ağız ölünce unutulacak, bazıları rüzgârla uzak diyarlara savrulup kendisini yakalayacak bir ruh bulacak ama pek çoğu burada süzülüp havayı giderek ağırlaştırıp bizlerin üzerine çöküp kalacak.

Üzerimize çökecek kelimelerin ağırlığı düşüncesiyle irkildim. Tam yeni bir soru sormak üzereyken küçük bir çocuk önümüzde durup elinde tuttuğu şeyi heyecanla bize doğru salladı. “Bakın ne yakaladım!” diye cıvıldadı. Yaşlı adam elini uzatıp çocuğun salladığı şeye bakıp gülümsedi. “Anlamını biliyor musun?” diye sorunca çocuk ışıl ışıl gözlerle “Evet.” diye yanıtladı.  Ben elindeki şeyi tam göremeden yakınlarda bir kadın sesi çocuğa seslendi. Küçük kız koşarak uzaklaşırken elini yumruk yaparak korumaya çalıştı yakaladığı şeyi. Annesinin yanına varınca yine aynı neşeli sesiyle “Anne bak, bir kelime daha yakaladım!” diye coşkuyla bağırdı. Annesi gülümseyerek başını okşayıp “Bu seferki kelime ne güzelim?” diye sorunca çocuk küçük yumruğunu açıp elinde tuttuğu sözcüğü göğe savurdu. “Umut,” dedi “Bu sefer yakaladığım kelime umut!

Kadın uzaktan onları izleyen bizlere bir baş selamı verip kızı ile parktan uzaklaşırken yanımdaki yaşlı beyefendi de yavaşça ayağa kalkıp başını yine göğe doğru çevirdi. “Çoğumuz göğe bakınca artık kelimeleri göremiyoruz ama çocuklar, onlar hâlâ hikayeleri kovalıyorlar. O yüzden sen sormadan ben söyleyeyim, çocuklar göğün başıboş kelimelerle ağırlaşıp üzerimize çökmesine asla izin vermeyecekler.” Başını bana doğru çevirip iyi günler diledikten sonra ağır adımlarla uzaklaştı.

Öğle molası biten çalışanlar yavaşça parkı terk ederken ben Cemal Süreya heykelinin yanına gidip gökyüzünden kelimeler topladım. Bir sonraki hikâyede onları kullanıp yine göğe salmak için…