“İstanbul – Ankara – Kayseri Adana – Antep – Mardin Bursa – İzmir – Bodrum üç yıldır gider gelirim 302 Mercedesin arka koltuğunda ne yattığım yer belli ne içtiğim su gecem saçları ağarmış bir mavi kuş gündüzüm anıları yitik bir yeşil rüzgar gider gelir üç yıldır içimde dudakları çatlamış bir umut gözleri görmez acılar” ….
Çocukluk, ilk gençlik yıllarımızda bir yerden bir yere gitmek büyük bir problemdi. Özellikle mola verildiğinde otobüsten yayılan “yarım saat çay ve ihtiyaç molası; çaylar şirketten” anonsu ile aşağı iner ihtiyaç için durup düşünürdük. Sonra bir mucize oldu. Çocukluk yıllarımızda mahallemize taşınan envai çeşit piposu ile her sabah kırmızı renault arabasını çalıştırarak fakülteye dersine giden Prof. Dr. Baha Galip Tunalıgil bir kurul kurdu. Babam, Baha amca ve bir çok briç klübünden arkadaşının Dostlar Meclisi adını verdikleri bir grupları vardı (bu meclis başlıbaşına bir yazıyı hakediyor). Bu grup çoğunlukla pazar öğlenleri toplanır, kurulan rakı sofrasında dünyanın hallerini konuşurdu.
Prof. Dr. Baha Galip Tunalıgil
Baha amca yine böyle bir pazar günü dostlar meclisi dağıldıktan sonra eve gelince Aşağı Ayrancı’daki evlerinde “Türkiye Yüznumara Kurulunu” kurmaya karar veriyor.
O sıralar neler olduğunun canlı tanığı 45 yıllık Ayrancı sakini oğlu Volkan Galip Tunalıgil’e satırları bırakıyorum.
Babam 1935, Bulgaristan Razgrad doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimlerini İzmir’de tamamladı. 1957 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirdikten sonra akademik yaşamını 1961’de doktor, 1969’da doçent, 1975’te profesör olarak sürdürdü.
1950-80 yılları arasında çeşitli gazetelerde dergilerde incelemeleri deneme, öykü ve şiirleri yer aldı. Hatırlamak Yaşamak Kadar Tatlıdır (1999) adlı bir şiir kitabı, yayımlanmamış birçok çalışması vardır.
Yıllar önce bir kongre için Fransa’da bulunan babam, Hollandalı bir akademisyenin tuvalette hiç sıvı sabun olmadığı sadece kalıp sabun bulunduğu için yaygarayı koparması üzerine kendi kendine Türkiye’de tuvaletlerin durumunun vehameti üzerine düşünüyor ve 1983 yılında tuvalet problemlerine çözümler aramak için bu oluşumu başlatıyor.
Türkiye’deki umumi tuvaletlerin mimari yapı, donanım, kullanım kolaylığı ve temizlik açısından belli bir standarda kavuşmasına çalışan kurul her yıl örnek olması için bir tuvalete de “Yılın Tuvaleti Ödülü”veriyor.
Bu satırlar ölümünden önce Hürriyet gazetesine verdiği röportajdan.
“Ben 11 profesör arkadaşımı topladım. Şimdi çoğu dağıldı o arkadaşların. Ama biz bir ideal uğruna yaklaşık 10 yıl beraber çalıştık. Hatta “tuvalet profesörü’’ olarak anılmaya başladım.
Bir tuvalet standardı hazırladık. Türk Standartları Enstitüsü onayladı bunu ve mecburi standart sınıfına soktu. Sonra tüm bu özellikleri içine alan bir çizelge yaptık, puanlama sistemi getirdik. Türkiye Yüznumara Kurulu’nun 1000 gönüllüsü var bu kişiler Türkiye’nin dört bir yanını dolaşıp tuvaletleri değerlendiriyor. Bu sistemle 20 yıldır “Yılın Tuvaleti”ni seçiyoruz. Bugüne dek en yüksek puanı Ankara’da Çankaya Belediyesi’nin Ahlatlıbel’deki Devran Tesisi aldı; 86 puan”
2000 yılında sağlık sorunları ortaya çıkınca başlattığı bu projeyi OPET’e devretmiştir.
OPET’in 2000 yılından bu yana sürdürdüğü ve Türkiye’de yapılan en uzun soluklu toplumsal projelerden biri olan “Temiz Tuvalet Kampanyası” Türkiye’nin önemli bu sorununu devir almıştır.
Önce kendi istasyonlarından işe başlayan OPET, zamanla projeyi, tüm yurda yaymış ve Opet istasyonlarında, sadece standart kurumsal görüntü ve hizmet kalitesi ile değil, temizlik ve hijyene verdiği önemle de farklılığını vurgulayarak, bunu kalıcı hale getirmeyi başarmıştır.
Şimdi mola yerlerinde yarım saat çay ve ihtiyaç molası anonsları ile irkilmiyorsak, bunu kesinlikle uykusuz gecelerde bu işe kafa yoran 22 Aralık 2005 yılında kaybettiğimiz “Hatırlamak yaşamak kadar tatlıdır” diyen Prof.Dr. Baha Galip Tunaligil’e borçluyuz.
1996 Bursa doğumlu. Lisans eğitimini TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Tarih bölümünde yaptı. Lisans bitirme tezini, “Osmanlı Saray Mutfak Kültürü ve Yemek-Siyaset İlişkisi” üzerine yazdı. 2019 yılında bu tezle mezun oldu. 2020’de Hacettepe Üniversitesi’nde tarih alanında master yapmaya başladı, tarihvetarif.com sitesini kurdu ve burada yazmaya devam ediyor.
Sapsarı çiçekli, soğan köklü bu çiçek, açmak için baharın ilk günlerini bekler. Karlar erimeye başladığı anda yeryüzüne kavuşur. Baharın mis kokulu müjdecisidir. Ne çok soğuğu sever ne de sıcağı. Yerini de pek yadırgar, her yerde yetişmez. Orta Anadolu’yu mesken belirlemiş bu çiçek, endemiktir. Peki, nedir bu çiçek; Crocus Ancyrensis, yani Ankara çiğdemi.
Ankara Çiğdemi Crocus Ancyrensis – Fotoğraf: Ali Öner
Hem Hızır ve İlyas’ın yeryüzünde kavuştukları Hıdırellez’de hem de doğanın soğuk bembeyaz uykusundan uyandığı Nevruz’da, çiğdem Orta Anadolu için daha çok kıymetlenir. Çünkü bu kökü soğan, yaprakları mis kokulu çiçekten pilav yapılır. Çiğdem pilavı, aynı zamanda ‘bahar pilavı’ olarak da bilinir. Anadolu’nun temel hububatından olan bulgur, coğrafyanın sunduğu çeşitlilikle tarih boyunca şekillenmiştir. Çiğdem pilavı işte bu çeşitliliğin en naif örneklerinden biri. Yani coğrafya kader değil, coğrafya yemektir.
Çiğdem pilavına değinmemin en büyük sebeplerinden birisi, tarihi olan yemekler kategorisinde hakkıyla yer aldığı için. Anadolu’nun bereketli topraklarında daha nicesi olduğu gibi, çiğdem pilavının kökleri de kadim. Yemek hem gündelik hayatın devamı için zaruridir, hem de kültürel mirastır. Şimdi, çiğdem pilavının lezzetli hikâyesi için birkaç bin yıl geriye gidelim:
Çiğdem’in tarihçesi
Anadolu toprakları üzerinde yaşayan her uygarlık hem bu toprakların sahibi hem de misafiri. İşin en etkileyici yanlarından biri, yine bu topraklar üzerinde yaşamış olan topluluklar, kültürlerini kümülatif olarak bir sonrakine mutlaka aktarmış. İşte bunun en güzel örneği, 2021 yılının Ankara’sında, bir bardak kahvemle bilgisayar başında, daha milat kavramı doğmadan önce, yaklaşık dört bin yıl evvel kurulmuş bir devletin kültürel mirasına ait bir çiçekten, onun gelişiyle kutlanan bayramdan ve bu çiçeğin yemeğinden bahsedebiliyor olmam.
Orta Anadolu’yu mesken bellemiş, ilk Anadolu uygarlıkları arasında yer alan Hititlerin, gündelik hayatlarını, yaşayış tarzlarını belirleyen en az 170 bayramı bulunmaktaydı. Bu bayramlar, aslında temelinde tanrılara en değerli yemeklerini ikram edip, onların gönlünü hoş tutma politikası temel alınarak düzenlenmişti. Hitit insanının, inandığı tanrısına minnet sunmasının en gözle görülür, en şaşalı vakti olan bayramlar, bu sebeple Hitit kültüründe oldukça öneme sahipti. Bayramların nihai getirisi olan bol, bereketli ziyafet sofraları, aynı zamanda sosyalleşme ve iktidarın halkla birebir temasta bulunduğu birer sosyal mekân haline gelmişti. Halkıyla tanrıları için yiyip içen kral, adadığı adaklar ve bol sunaklarla tanrısından güç almış ve iktidarını yine halkının önünde pekiştirmiştir.
İç Anadolu’nun geçit vermeyen kışları kurak ve soğuk iklimi, baharın gelişinin Hititlerde de coşkuyla kutlanmasına sebep olmuştur. Hititlerin en önemli bayramlarından birisi, ilkbaharın gelişi ile kutlanan AN.TAH.SUM.SAR yani ‘çiğdem bayramı’dır. Bu kadim çiçeğin karların altından o renkli yüzünü göstermesiyle birlikte 38 gün süren bayram başlar; kral, devlet erkânı ile ziyafet sofrasına otururdu. Bu ziyafet sofraları taşıdığı manaların dışında, Anadolu’nun eski yemek kültürünün anlaşılması açısından çok önemli.
Hitit yemek kültürünün en önemli besin maddelerinin başında ekmek ve hububat geliyor. Ekmek hem bir gıda maddesi hem de tabak yerine geçen, servise yardımcı bir eleman. Bunun dışında elbette Anadolu topraklarının bir getirisi olan buğday, Hitit yemek kültürünün de olmazsa olmazıydı. Genellikle lapa, bulamaç yahut kızartılmış olarak tüketilen buğday aslında günümüz pilavlarının ilkel versiyonu.
Çiğdem Pilavı
Uğruna bayramlar düzenlenen yemek
Gelelim uğruna bayramlar düzenlenen çiğdem pilavına; Anadolu’nun unutulmaya yüz tutmuş baharı karşılama ritüellerinden biri çiğdem pilavı pişirmek. Genellikle yöre halkları tarafından, baharın ilk günlerinde, çocuğundan yaşlısına herkesin emeğinin geçtiği, her kapının rızkıyla pişirilen çiğdem pilavı, kimi yerlerde pirinçle, kimi yerlerde ise buğdayla yapılır. Soğanlı bir bitki olan çiğdem, toplandıktan sonra kabukları çıkarılıp yıkanır, önce soğanlar doğranır ve çiçekler ayıklanır. Bir yandan da et doğranıp tencerede kavrulmaya bırakılır ve kavrulan etin üzerine buğday konur. Ardından baharın müjdecisi çiğdem çiçekleri ve soğanı bu karışıma eklenir, üzerine su koyulur, suyu çekene kadar pişirilir. Kökleri bu topraklarda hayat bulmuş ve binlerce yıldır yapılan, buram buram tarih kokan pilav afiyetle yenir.
Bu yemek kültürünün unutulmaması için Ankara Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi, 2014’ten beri baharın gelişini kutlamak amacıyla Çiğdem Şenliği düzenliyor ve bu şenlikte çiğdem pilavı pişiriliyor. Hititler, her insan ve tıpkı insana benzeyen devletler gibi, doğdu; yaşadı ve öldü ama çiğdem pilavı görüldüğü üzere hala bizimle.
Kente dair anılarınızı, duygularınızı, düşüncelerinizi ve hayallerinizi satırlara döküp katılabileceğiniz `Ankara`ya Dair Öykü Yarışması`na davet etmek istiyoruz Siz Öyküseverleri!
Her köşesinde anılarımızın olduğu, sokaklarını arşınladığımız, hayatımızın belki uzun belki kısa bir bölümünü geçirdiğimiz, ama her daim adını duyduğumuzda zihnimizde canlanan ayazıyla grisiyle bir kent Ankara.
Ancak bunların ötesinde Şairlerin deyişiyle şiirin, özlemin ve sevginin Başkenti.
…ve bu kente kazandırılmış mütevazı bir kent belleği mekânı
2018 yılında gelecek bugünsüz, bugün dünsüz olmaz anlayışı ile bir hayali gerçekleştirerek hem Odamızca yayımlanan çalışmaları hem de Ankara kitaplarını derleyip kurduğumuz, üyelerimizi kitap okumaya, Ankara pullarını görerek, eski Ankara videolarını izleyerek kentin kokusunu duyumsamaya, Ankara`ya dokunmaya davet ettiğimiz İMO AnkaraKent Kütüphanesi…
Bu kurgumuzun devamı niteliğinde önemli gördüğümüz bir etkinlik olarak;
Kente dair anılarınızı, duygularınızı, düşüncelerinizi ve hayallerinizi satırlara döküp katılabileceğiniz “Ankara`ya Dair Öykü Yarışması”na davet etmek istiyoruz Siz Öyküseverleri!
Meslektaşlarımızın ve TMMOB`ye bağlı odalara üye-öğrenci üye tüm öyküseverlerin de katılabileceği “Ankara`ya Dair Öykü Yarışması”nda seçici kurulca yayımlanmaya değer görülecek tüm eserler İMO Ankara Kent Kütüphanesi`nin “Ankara`ya Dair Öykü Seçkisi”nde yer alacak ve öyküseverlerle buluşturulacaktır.
Dereceye giren yazarlara ödüllerin de verileceği etkinliğin son katılım tarihi 1 Eylül 2021 olup bu tarihten sonra gönderilen eserler dikkate alınmayacaktır.
Teslim Adresi: yarismaankara@imo.org.tr
İletişim: 0312 294 30 75
Son Katılım Tarihi: 01.09.2021
Yarışma Ödülü: Değer görülen 3 eser için eser başına 1000.-TL
1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.
Kardeşler Yorgan Evi / İlyas Kantarcı Yeşilyurt Sokağı No:38/B A.Ayrancı – Çankaya Ankara 0312. 426 56 79
Elyafla yatan sabah kavga etmek için uyanıyor
İlyas Kantarcı, Yeşilyurt Sokağı 38/B adresinde Kardeşler Yorganevi’nin sahibi. Uzun zamandır Ayrancının en eski esnaflarından birisi ve yorgancılık yapıyor. Onunla hem mesleği hem de Ayrancı’nın eskiden bugüne geçirdiği dönüşümle ilgili keyifli bir konuşma yaptık.
Ali Necati Koçak
İlyas Kantarcı 1971’den beri Ayrancı’da
İlyas bey biraz kendiniz tanıtır mısınız, kaç yaşınızdasınız, ne zamandır buradasınız?
1971’de Ankara’ya ve Ayrancı semtine geldim. O zamanki Kıbrıs Talebe Yurdu’nun altındaki dükkanda çalışmaya başladık. Daha sonra buraya geldik. Ama bu dönemler içerisinde çıraklığım, ustalığım, kalfalığım bu semtte geçti, çocukluğum da bu dönemde geçti. Çünkü 11 yaşımda buraya gelmiştim.
Babamın Ankara’ya gelişi daha eski, 1960’lara dayanır. Babam seyyardı. Hiç rastladınız mı bilmiyorum, elinde bir tane yay var, onunla seyyar hallaçcılık yapıyordu. Eskiden pamuk ve yün kullanımı evlerde çok yaygın olduğu için evlerde de çalışabilme imkanları vardı. O şekilde evlerde çalışıyordu babam. Daha sonra Kıbrıs Talebe Yurdu’nun altındaki dükkanı devraldılar. Aldıktan sonra Trabzon Maçka’dan köyden kardeşlerimle birlikte bizi de getirdiler. 3 kardeş başladık. Bir tanesi askerden yeni gelmişti, bir tanesi askere gidecekti ben de 11 yaşındaydım ilkokul bitmişti, çırak olarak başladım. Ondan beri bu semtteyim.
İlk geldiğinizde nasıldı buralar?
Yeşilyurt Sokağı’nda bulunduğumuz bu yer boş arsaydı. Köşede küçük bir market vardı, onun arkasında iki katlı küçük bir bina vardı. Onun arkasında da gecekondu vardı, biz orada oturuyorduk.
Köşede Kıbrıs Talebe Yurdu vardı, altında köşede yorgancı olarak biz vardık, yanında camcı Hasan abi vardı, muhtarımız Seviye hanımın babası. Onun yanında pastane, et ve balık kurumu, fotoğrafçı ve berber vardı. Yanında tesisatçımız vardı, onun hemen yanında kundura tamircisi Sırrı ustamız vardı. İçeride yurdun içerisinde lokantacı vardı. Çok güzel bir mahalleydi. İnanılmaz derecede güven veren, huzur veren bir mahalleydi. Burası aynı zamanda Tunalı Hilmi’nin alternatifiydi. Gaziosmanpaşa’dan biri “ben orada işimi hallederim” güveniyle gelirdi ve işlerini halleder giderdi.
Kıbrıs Talebe Yurdu’nun da buraya vermiş olduğu bir hareket vardı. Kıbrıslılara bir hayranlık vardı insanlarda, onlardan bir kelime İngilizce öğrenmek için gelip gidiyordular. Yurdun altında pastane vardı, orada oturulurdu. Onlar bizden daha rahattılar. Bizim bugün yaşadığımız rahatlığı onlar o gün yaşıyordu. 1971-72’lerde şortla sokakta gezebilmek herkesin harcı değildi. Mahalleli birçok şeyi onlardan gördü, öğrendi.
Semtimizin bir güzelliği de bizi yetiştirmesi oldu. Ben başka semtte esnaf olsaydım bu kadar ufkum açık olmayabilirdi. Çocuklarıma bu kadar yatırım yapmayabilirdim, liseyi bitirin sizi evlendireyim derdim. Ama şimdi hepsi okudu, çok şükür elinde işi var, saygın konumdalar.
O yıllarda mahallenin ulaşımı nasıldı?
Yeşilyurt’un köşesindeki Migros’un olduğu yerde otobüs durağı vardı. Otobüs oradan yukarıya kadar çıkıyordu. Fırının orası dere yatağıydı, oradan ötesi yoktu. O dere yatağı Turizm Sitesi’ne kadar giderdi.
O akan dere hoş dere miydi? Eski haritalarda öyle görünüyor.
Hoş dereye aitti. Orada mübalağa etmeyeyim de 5-6 metre derinliğinde bir kanal vardı. Oradan akan su gelip fırının önünde sıfırlanıyordu. Oradan sonra yayılıp gidiyordu.
Oradan yukarıya sokak yoktu, Refik Belendir sonradan oluştu, Mesnevi’nin devamı yoktu, polis evine kadar hiçbir şey yoktu. Harp okulunun su deposunun oradan Dikmen’e doğru gidiliyordu. 1977’de Sokullu’ya askeriyenin içinden gidiliyordu. Dikmen’in yolu yoktu.
Ayrancı’nın benim bildiğim en az on tane pastanesi vardı o dönemde. Yeşilyurt’un köşesinden Güneş Sokağa kadar 3 tane pastane vardı. Güvenlik caddesini, Kuzgun sokağı, yukarı Ayrancı’yı hiç saymıyorum. Ayrancı’da böyle de bir kültürümüz vardı, şimdi yok. Neden? Çünkü çok yaşlandı semtimiz.
Herkes eskinin komşuluğunu arıyor galiba?
Eski komşuluklar Dikmen’de nasılsa, burada da aynıydı diğer yerlerde de aynıydı. Burası kültür bakımından yüksek düzeyde olduğu için burada biraz daha seviyeliydi.
Biraz meslekten konuşalım isterseniz, işlerinizden. Çok çeşitli şey yapıyorsunuz, yatak, yorgan…
Biz işimiz gereği evlere gireriz, yatak odasından yatağını alırız. Babam bize hep şunu söylemiştir; evladım önce kapıyı çalın, bekleyin. Müsait misin girebilir miyim deyin. Ev sahibi önden gitsin, sizin görmenizi istemeyeceği şeyler olabilir, telaşlandırmayın. O içeri girsin ortalığı toplasın, sizi çağırdığında girin. Onun mahremiyeti, o onun en özel olduğu yer odasıdır. Bu da bize babamızın tavsiyesidir, bizi yetiştirme şeklidir.
Yatak işimiz önceden çok yoğundu, şimdi kalmadı. İnsanlar hazır yataklara yöneldi haklı olarak. Yorgan işimiz de yine hazıra dönüştü ama onun bir yanlışlığı var; şimdi bakın herşey zamanla ölçülmemeli. Çünkü senin sağlığın zamandan daha kıymetli eğer onun önüne sağlığını koyuyorsan o zaman kaybettin demektir. Şimdi şuradaki pamuk yastıkta yatanla elyaf yastığı başının altına koyan iki kişiyi yan yana koyun, biri daha keyifli ve daha mutlu, diğeri daha agresif olur. Neden? Çünkü elyaf statik elektrik üretiyor ve bunu bünyene yüklüyor. Sağa sola döndükçe beyin sürekli statik elektrik alıyor, bedenin statik elektrik alıyor. Kalktığın zaman yanındakine parlayasın geliyor. Çünkü vücut dinlenmedi, sabaha kadar seni elektrikle şarj etti. Pamuk öğle değil, yün öğle değil. Senin dinlenmeni sağlıyor. O bakımdan bu ince ayrıntıları çoğu yeni yeni öğreniyor veya hatırlıyor.
Elyaf neden üretiliyor? Petrolün en arta kalan maddesinden üretilir. Bir zaman hatırlar mısın bilmiyorum, denizlerimize varillerle petrol atıkları atıyorlardı. Niye şimdi atılmıyor, biliyor musunuz? O denize attıkları atıklar için çok ceza yediler, şimdi o atıkları elyaf yapıp bize satıp üstüne para kazanıyorlar. Aslında size ucuz yastık satmıyor, kendi petrol artığını evinizde size depolattırıyor.
Geçen gün biri geldi, elyaf’dan bebek yorganı istiyorum dedi. Yapmam dedim. Ben o günahın içine girmem. Çünkü bunu, minik bebeğin reddetme hakkı yok. Sen koyuyorsun içine, o kullanacak. Bu çocuğa ne kadar zarar verdiğini bilmiyorsun. Ben yapmadım, gitti Kızılay’da halletti geldi. Yapmadım, kalben rahatım ben o çocuğa zarar vermediğim için.
Pamuk, malzemenin en doğalıdır, en kalitelisidir. Yünden insanlar yazın çok terletiyor diye şikayet ediyor. Hayır yün terletmez. Yün yazın serin, kışın sıcak tutar. Pamuk sürekli sizin terinizi emer. Niye zamanla pamuk sararır? Çünkü teri aldığı için sararır, onun için deforme olur, çünkü ter pamuğu çürütüyor. Eğer elyaf olmuş olsaydı, kayış gibi hiçbir şey olmazdı. Çünkü içerisine hiçbir şey çekmez, senin terini senin vücudunda kurutur. O bakımdan pamuk ve yünden asla şaşmayın.
Sonra nolur, senede bir gün, iki gün sağlığın için fedakarlık yapsan? Senede bir iki gün bunları açıp yıkayıp, temizlemekten kaçınıyorsun sonra hastalanıp aylarca hastanede yatıyorsun. İnsanın yaşamının da bir değeri olmalı. Onu değersiz kılan biziz. Çok iyi pamuk almayabilirsin, pahalı geliyorsa. İkinci kalitesini alırsın ama sağlıklısını alırsın.
Bir genç kız çeyiz takımını hazırlarken ne isterdi, siz neleri hazırlardınız?
1970’li yıllarda bir genç kızımız geldiği zaman çeyiz için 3 tane tek kişilik yorganı, 2 tane çift kişilik yorganı olacaktı. Çift kişilik bir tanesi çok iyi olacak, ipek olacak, onu lohusalık yorganı olarak kullanacak. Çok güzel gösterişli olacak. Etrafında danteli olan, harika birşey. Masraflı bir şeydi. Çünkü hepsi el emeğine dayalı şeylerdir.
Sonra yastığı olacaktı, divan örtüsü olacaktı. Divan örtüsü şimdi yok. Eskiden her evin 2 tane divan örtüsü olurdu. Yerini kanepe aldı ama divan örtüsünün şöyle bir işlevi vardı; misafir onda yatacaktı, şimdi kanepede yatıyor.
Tek kişilik yataklarımız vardı. Bir evde en az dört tane tek kişilik yatak olurdu. 2 tane çift kişilik yatak olurdu. İki yatağı üst üste koyarlardı.
Çeyizlik malzememiz, genelde Bursa kaynaklı ipek satendi. Şimdi talep olmadığından dolayı ipek olayı bitti. Herşeydeki gibi onların da sahtesi, ucuzu çıktı. Sentetik kumaşlar üretildi yerine daha ucuz, daha pratik, silinebilir, makinaya atılabilir. Bünyeye ne kadar zararlıdır, ona bakan yok.
Düşünebiliyor musun bir yorgan ağzı danteli 6 ayda çıkıyor bir kişinin elinden. Bunların hepsi büyük bir ekonomik güç. Eskiden bir bilezik bir yorgan çarşafı değerindeydi. Ama şimdi yok. Şimdi herşey pratikleşti. Emek arttıkça fiyat artıyor. O zaman bugünkü gençler bunu istemiyorlar. Biraz ucuzunu hazır mağazadan almak istiyor. Neden? Pratik, at çamaşır makinasına yıkasın. Bunları yıkadın ama bunun içerisindeki ürünün sana katkısı nedir, zararı nedir bunun hesabını yapan yok.
Eski işlerimiz olsa 5-6 tane kalfa çalıştırıyordum yine de yetiştiremiyordum. Zaman zaman tatlı yalanlar söylüyorduk müşteriye. İçeriye girip, nerede benim yorgan dediği zaman ona birşey söylemek zorundasın. Onun gönlünü alacaksın, onunki çeyize koyulacak, zamanı var. Ama elimde bir çeyiz var, düğünün günü gelmiş, onu yetiştirmek zorundasın. O zaman tatlı yalanlar konuşuyorduk.
Bu arada teknoloji de değişti tabii. Siz de bir değişiklik oldu mu?
Bizim mesleğimizin içerisindeki iğnemiz hiç değişmedi. İğne aynı iğnedir. Sopası aynı sopadır. Hiç bir değişiklik olmadı. Çünkü onların haricinde başka bir şeyle üretilemez. Mutlaka sopayla yayacaksın, çırçır makinasında atacaksın (eskiden elle atıyorduk).
Trabzon’luyum ben, işin piri orada yapılır. Biz oradaki ustanın yorganının kenarında usta olarak oturamayız. O kadar incedir oranın işleri. Hepsi iğneyle. Bunlarda hiçbir makina katkısı yoktur. Tamamen elden çıkmıştır. Derler ya, el emeği göz nuru, işte bu o’dur.
Dikkat: eski binalar yıkılırken hepimiz kanser soluyoruz
Türkiye’de eski binaların yıkımı sırasında hiçbir önlem alınmıyor
Asbest yıllardır sessiz sedasız hayatımızın her alanında kullanılmış olsa da çoğumuzun hakkında çok az şey bildiği bir madde. Isı yalıtımı özelliği olan, ateşe ve sürtünmeye dayanıklılığından ötürü ‘mucize madde’ olarak başta denizcilik, inşaat, otomotiv, tekstil olmak üzere pek çok yerde kullanılan asbestin yaklaşık 3 bin malzemede karşımıza çıktığı söyleniyor. Asbestli su boruları, eternit çatı kaplaması, çatı izolasyon malzemesi, dış cephe sıvası, fasarit boyalar, kombiler vs diye uzayıp gidiyor asbestin kullanım listesi.
Tabii burada ‘talk’ mineralinde de bahsetmek gerek. Pudralardan tutun da kozmetik, ilaç, plastik sanayi ve hatta suluboyalara kadar kullanılan talk minerali, hammadde olarak bulunduğu doğal alanlardan çıkarılırken bir başka mineral ile karışıyor ve bu mineralin adı maalesef, asbest. Asbest yatakları ile çoğu zaman yakın olan talk mineral yataklarının pek çoğu asbest bulaşması nedeniyle zehirli hale geliyor.
Londra’da eski bir binanın yıkımı sırasında alınan önlemler
Ankara asbesti havagazı fabrikasıyla duydu
Birkaç yıl önce ABD’de Johnson&Johnson firması, ürettiği talk pudrasının kansere neden olduğu gerekçesiyle açılan davalarda milyonlarca dolar tazminata mahkum edilmişti. Suçlu olan talk değil içine bulaşmış asbest mineraliydi.
Ankara’da ise asbest tehlikesi ilk olarak Maltepe’de bulunan Havagazı fabrikasının yıkımı sırasında gündeme geldi. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Candan, fabrikanın inşaatı sırasında tonlarca asbest kullanıldığını ve yıkım sırasında bunların toz haline gelerek kentin üzerine yağdığını kamuoyuna açıklamış, dönemin büyükşehir belediye başkanı da yükselen kamuoyu tepkisinin ardından yıkım tedbirleri almak zorunda kalmıştı. Ancak bu arada bölgede yaşayan insanlar, civar okullardaki öğrenciler haftalarca asbest tozu solumuşlardı. Asbest şimdilerde ise kentsel dönüşüm nedeniyle büyük bir tehlike olarak karşımıza çıkmaya devam ediyor.
Kontrolsüz yıkımın önüne geçilmeli
Mahallemizde eski binalarda yoğun olarak kullanılmış olan asbestli malzemeler ne yazık ki kontrolsüzce yıkım sırasında milyarlarca küçük zerreye dönüşerek havaya karışıyor ve çok hafif olması nedeniyle havada uzun süre askıda kalan asbest tozu, rüzgarla kilometrelerce uzağa taşınabiliyor. Sonuç olarak yıkılan her binadan yayılan asbest tozları önce mahalleye sonra tüm kente yağıyor.
Peki ne yapar asbest tozu insana? Doğrudan ciğerlere giren bu mineral başta mezotelyoma (akciğer zarı kanseri) ve akciğer kanseri olmak üzere solunum yolu hastalıklarının en önemli nedeni maalesef. Pandemi nedeniyle taktığımız maskelerin bizleri korumadığını da söylüyor uzmanlar. O halde bu felaketi durdurmanın tek yolu, yıkımdan önce binalarda kullanılan asbestli malzemenin uzmanlar tarafından kanunlara uygun bir şekilde tespitinin yapılarak ve sökülerek, özel bertaraf alanlarına gönderilmesi.
Tüm bu işlerde sorumluluk ilgili belediyelere düşüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın geçmiş yıllarda belediyelerin denetimine bıraktığı bu konuda acaba Ankara belediyeleri ne gibi tedbirler alıyor? Örneğin içme suyu borularının önemli bir kısmı hala asbestli eski borulardan oluşuyor. Polatlı içme suyu borularının değiştirilmesi için bütçe ayrılması önergesinde Ankara Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nde AKP/MHP üyelerinin projeyi sekteye uğrattığını hatırlarsak asbest konusunun siyasi çekişmeler arasında kaybolduğunu görürüz. Mevcut Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş eski borulardan Polatlı’yı kurtarsa da çalışmalar sırasında asbeste dair önlem alınmamış, çalışanlar da asbest tozu solumuşlardı habersizce. Bu olay da iyi niyetli olmanın yetmediğinin, asbest konusunda tamamen bilgisiz ve tedbirsiz olduğumuzun bir başka örneği idi.
Mehmet Şeyhmus Ensari
Asbest Söküm Uzmanları Derneği Başkanı’ndan belediyelere çağrı
Konu hakkında görüşlerine başvurduğumuz Asbest Söküm Uzmanları Derneği Başkanı Mehmet Şeyhmus Ensari, asbest konusundaki bilgisizliğe ve belediyelerdeki vahim duruma dikkat çekiyor. “Isıya ve sürtünmeye dayanıklılığı nedeniyle mucize madde olarak tanımlanan asbest minerali gerçekten mucizevi ama öldürücü” diyen Ensari, asbestin 60’lı yıllardan itibaren yoğun olarak kullanıldığı ancak 2010 yılında yasaklandığını vurguluyor. Fakat günümüzde “amyant” adı altında asbestin aslında hala piyasada yoğun olarak satıldığını belirten Ensari, resmi ihracat ve ithalat verilerinde bile görüldüğünü söyleyerek asbest ticaretinin yasak olmasına karşın devam ettiğine dikkat çekti.
Ensari, “Asbest, iğnemsi yapısıyla ciğerlerimize girerek, tedavisi olmayan kansere yol açmaktadır. Avrupa’da ülkeler yasakladığı halde geçmişte kullanılan asbest nedeniyle pek çok hastalık davaları açılmaktadır. Mağdur olan binlerce insan asbest nedeniyle ölmeye devam etmektedir. Mutlaka farkındalık yaratılması ve sorumlu kurumların acil önlemler alması gerekmektedir” dedi.
Kentsel dönüşümde ortaya çıkan asbest tehlikesi üzerine Ankara, Çankaya, Yenimahalle belediyelerine gerekli ziyaret ve uyarılarda bulunduklarını ancak etkili olamadıklarını kaydeden Ensari, “Buradan belediyelerimize sesleniyorum; insanlarımızın hayatı için sizlerle her türlü çalışma ve iş birliği yapmaya hazırız. Asbest konusunda farkındalık oluşturmak ve kanunen sorumlu olduğunuz tedbirleri almanız için derneğimiz tüm olanaklarıyla yardımcı olmaya hazırdır” çağrısında bulundu.
Sahte asbest raporu
Ankara’da ilçe belediyelerinin tamamında asbest konusunda genel bir bilgisizlik olduğunu, işin vahim kısmının görevi kötüye kullanan bazı uzmanların sahte asbest raporu vererek belediyeleri yanıltması olduğunu belirten Ensari, “Sahte ve mükerrer raporlarla yüzlerce bina yıkılıyor ve tonlarca asbest tozu kentte havaya yayılarak Ankaralıları sessizce zehirliyor. Asbest tozları hemen zehirlemediği için kimse umursamıyor ama 10 ila 30 yıl arasında kanser vakalarının patlayacağını üzülerek söylüyorum” dedi. ASUD Başkanı Ensari şöyle devam etti:
“Çankaya, İncesu semtinde temel inşaatı nedeniyle çökme tehlikesi geçiren komşu binaların acil yıkımı konusunda olduğu gibi veya deprem nedeniyle hasarlı binaların yıkıldığı İzmir örneği gibi acil yıkım işlemlerinde de bazı tedbirler alınıyor pek çok ülkede. Toz çıkmasına karşı bizdeki gibi itfaiye hortumuyla etkisiz sulamalar yapmak yerine ileri teknolojiyle geliştirilmiş farklı ve pahalı olmayan cihazlar var. Bizim belediyelerin hiç mi parası yok? Bilgisizlik ve umursamazlığın sonuçlarını yaşıyoruz. Bina yıkılırken seyreden insanlar, yakındaki çocuk bahçesinde oynayan evlatlarımız 30 yaşlarına geldiğinde asbest nedeniyle kanser tehlikesi yaşayacak.”
Yayılan tozların kentin üzerine çökerek, toprağa ve suya karışarak tehlike yaratmaya devam edeceğini de kaydeden Ensari, kentsel dönüşümde oluşan asbest tehlikesi konusunda istişarede bulunmak üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı, Sağlık Bakanlığı’nı yakın zamanda ziyaret ettiklerini ama her bakanlığın topu diğerine attığını belirterek tüm sorumluluğun belediyelere bırakılmış olduğunu gördüklerini ifade etti.
“Sorumluluk karmaşası var”
Ensari, “Sorumluluk karmaşası var kanunen. Herkes birbirine topu atıyor, düzgün bir yıkım yönetmeliği henüz çıkarılmadı Çevre Bakanlığı’ndan. Öte yandan Çevre Bakanlığı 10 Mayıs 2018’de İstanbul belediyelerine, 2 Temmuz 2018’de Ankara belediyelerine, mevcut yönetmeliklere atıfta bulunarak binaların asbest ve tehlikeli maddelerden temizlenmeden yıkılmaması gerektiğine dair tüm sorumluluğu kendilerine verdi. Belediyeler ‘benim cezai ehliyetim yok’ dese de ‘yıkım ruhsatını kim verdiyse sorumluluk ondadır’ ilkesi üzerinden belediyelerin sorumluluğu açıktır. Çok sıkı denetleme ile sahte raporların önüne geçilebilir” diye devam etti.
Yıkılan binalardan çıkan asbestli molozların da usulüne uygun olmayan bir biçimde hafriyat depolama sahalarına döküldüğünü, Çevre Bakanlığı yetkililerinin bu sahaları mutlaka denetlemesi gerektiğini vurgulayan Ensari, Ankaralıların asbest soluduğunu, atıkların da toprağı ve suyu kirlettiğini tekrar tekrar hatırlatırken “Belediyelerin gerek personel ve gerekse bilgi eksikliklerini gidermek için dernek olarak her türlü desteğe hazırız, yeter ki insanlarımız ölümü solumasın” dedi.
Görüyoruz ki, Ankara’nın asbest sorunu büyüyerek devam ediyor. Sorumluluğu üstlerinden atmaya çalışan ilgili kurumların duyarsızlığı devam ettikçe, gelecek yıllarda yüzbinlerce insan bu ilgisizliğin cezasını sağlıklarıyla ödemeye mahkum kalacak ne yazık ki…
Mercan Alper, ilk kitabı “Çember”de birbirinden farklı ancak bir o kadar da birbirine yakın 13 öykü anlatıyor. Biz de bu sayıda komşumuz Mercan Alper ile Ocak ayında yayınlanan bu ilk kitabı ve edebiyat üzerine bir söyleşi yaptık. Şu günlerde özlemini çektiğimiz kültür ve sanat etkinliklerini; söyleşileri, kitap fuarlarını, yüz yüze yapılamayan etkinliklerin yerini doldurmaya çalışan muhtelif alternatifleri konuştuk:
Mercan Alper ilk kitabı Çember’le…
Ayrancım Gazetesi olarak öncelikle kitabın için tebrik ederiz. Seni kısaca tanıyabilir miyiz?
Merhabalar, ben Mercan Alper. 1989 yılında Kayseri’de doğdum. 2008 yılında üniversite için Ankara’ya geldim ve o zamandan beri de buradayım. Eşim ve tüylü oğlumuz Toz ile iki senedir Ayrancı’da oturuyoruz. 2012’de Gazi Üniversitesi Grafik Tasarım Öğretmenliği bölümünden mezun oldum. Şu sıralarda özel bir firmada dijital ürün tasarımcısı olarak çalışıyorum. İş dışında okuyorum, yazıyorum, resim yapıyorum.
Geçtiğimiz Ocak ayında 13 öyküden oluşan “Çember” adındaki ilk kitabını yayınladın. Öykülerinde ilk bakışta fantastik bir hava göze çarpıyor. Bize biraz kitabından bahseder misin?
“Çember” yıllar boyunca yazdığım öyküleri derlediğim bir kitap. Ocak ayında Epona Yayınları etiketi ile yayınlandı, 13 öyküden oluşuyor. Her öykü birbirinden bağımsız gibi görünse de derinde her biri aslında sürekli aynı çemberin içinde dönüp duran hayatları konu alıyor. Öyküler bizi dolaştırıp en sonunda başladıkları yere geri taşıyor. Kitap da adını buradan alıyor.
Öykülerdeki fantastik dokunuşlar benim de bu türe olan ilgimden kaynaklanıyor. Çoğunlukla fantastik edebiyat alanında okumalar yaptığım için yazdıklarım da ister istemez bu doğrultuda şekilleniyor. Ben içinde yaşadığımız dünyanın da tıpkı kitaplarda bahsedilen fantastik evrenler gibi bir sürü mucizeyi barındırdığına inanıyorum. Bu mucizeleri yazıya döktüğümüzde fantastik şeyler gibi geliyor kulağa.
Okuyucuların çoğu, öyküleri biraz melankolik bulduklarını söylüyorlar ki haklılar. Ben genelde bittiğinde insanın içinde ufak bir sızı bırakan öyküleri seviyorum. Yıllar sonra öyküye dair bir şey hatırlamasanız bile o his, o sızı hep içinizde kalsın, hatırlansın istiyorum. Eşimle bu duruma kendi aramızda bir isim bile verdik; ‘kadife gibi’ diyoruz bu tür hikayeler için. Birbirimize kitap önerirken de “Sen çok seversin, tıpkı kadife gibi” diye özetliyoruz kitapları. Peki ne demek kadife gibi? Hani kadifenin yumuşak ve sıcak olduğunu bilirsiniz ama bazı insanlar kadifeye dokunamazlar ya, dokununca tüyleriniz diken diken olur ama kumaş öyle sıcaktır ki vazgeçemezsiniz de. Öykülerde bırakmak istediğim etki de tam böyle işte, kadife gibi; büyük ölçüde rahat ve sıcak ama bazen acıtan, huzursuz eden ve yine de okumaktan vazgeçemeyeceğiniz öyküler. “Çember”de bu hissi az da olsa yakalayabilmiş olmayı diliyorum.
Seni yazma sürecinde neler motive ediyor? Nelerden besleniyorsun, ilham alıyorsun?
İlham bazen bir rüyadan, bazen gün içindeki küçük bir andan, bazen annemin çocukken söylediği Çerkezce bir kelimenin yıllar sonra öğrendiğim anlamından hayat bulup geliyor. Bazen okuduğum bir kitaptan altını çizdiğim bir cümle bana yepyeni bir hikaye için ilham olabiliyor.
Yazma için en büyük motivasyon kaynağım ise bir öyküyü bitirdikten sonra tamamen yabancı bir gözle okuduğum an hissettiğim heyecan sanırım. Her seferinde ‘ben bu hikayeyi yazar değil de okuyucu olarak bakınca sevecek miyim’ heyecanını yaşıyorum. Bu duygu beni hep bir sonraki öykü için motive ediyor. Sevmediysem okuyucu olarak sevebileceğim öyküler yazmak için daha da şevkle çalışıyorum.
Günlük rutinlerin sana ilham kaynağı olduğundan bahsetmişsin bir yazında. Bu açıdan baktığında mahallede böyle rutinlerin var mı?
Olmaz mı hiç. Pandemi öncesinde mahallede vakit geçirmek için çok zamanım olmuyordu. Ancak son bir senede yasaklar ve hastalık korkusuyla çok uzak mesafelere seyahat edemediğimiz için Ayrancı sokaklarında dolaşmak en büyük eğlencem oldu. Bir hikayede tıkandığım ya da ilham aradığım zamanlarda genelde evimin yakınlarındaki Cemal Süreyya Parkı’na inip yürüyüş yapıyorum. Yürüyüş sonrası parkın ortasındaki havuzun karşısındaki banklara oturup insanları izliyorum. O kadar çok insan ve o kadar çok hikaye var ki eve her zaman zihnimde bir yığın fikir ve büyük bir mutlulukla dönüyorum.
Bazı günler Ayrancı sokaklarında evlere, sokak manzaralarına bakarak yürüyorum. Yürüyüş eğer çok zinde hissediyorsam Dikmen Vadisi’nde, daha sakin hissettiğim günlerde Güvenlik Caddesi, Nimet Fırın’da sonlanıyor. Her iki türlü de zihnimde onlarca fikir ve bazen de elimde mis gibi ekmeklerle eve dönüyorum.
Pandemi öncesi dönemde sayıları çok olmasa da semtte bazı edebiyat söyleşileri düzenleniyordu. Örnek vermek gerekirse UMAG’ta yazarlarla zaman zaman söyleşiler oluyordu. Yine semtte bazı kafe ve kitap evlerinin düzenlediği benzer söyleşiler… Bunlardan bazıları kapandı, çoğu sessiz sedasız bekliyor. Sen, bir sanat dalı olarak edebiyat alanında sosyal ve kültürel etkinlikler açısından yapılanları yeterli görüyor musun? Edebiyat, resim, heykel, tiyatro, müzik, dans gibi bir dal değil. Yalnızlık daha çok yakışıyor sanki.
Yazma dediğimiz eylem, içinde tek başınalık dışında bir şeye yer vermiyor. Diğer sanat dalları gibi izleyicilerin karşısında sergileyebileceğiniz bir performans değil. Bu yüzden etkinlikler daha çok soru-cevap halinde gerçekleşiyor. Günün sonunda elinizde şanslıysanız imzalı bir kitap ve geçirdiğiniz güzel saatlerin anısı kalıyor. Asıl performans, elinizde tuttuğunuz sayfaların içinde ve okuma eylemi ve en az yazma kadar tek başınalık ile ilgili. Bu yüzden aslında yazar, okunan her satırda kişilere özgü bir gösteri sergiliyor gibi. Her okuyucu için cümleler bambaşka anlamlarda şekilleniyor. Hiçbir okuma performansı diğerine benzemiyor. Bu yüzden ne yazma ne de okuma toplu halde yapılamayacak eylemler olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
Ayrancı sokaklarında pek çok sahaf, kafe ve kitabevi var. Pandemi yüzünden gelinen durum pek iç açıcı değil ancak geçmişte bu mekanların bazılarının yazarları ağırladığını ve çeşitli etkinlikler düzenlediğini hatırlıyorum. Bu mahallede olmayı sevmemizin en büyük nedenlerinden biri de her zaman bu tür etkinlikler olmuştu. UMAG ve etrafımızdaki pek çok diğer etkinlik merkezi mümkün olduğunca online olarak bu deneyimleri bizlere sunmaya devam ediyor. Hiçbir online etkinlik canlı olan kadar etkili olmayacak gibi geliyor ama dünyanın değiştiğini, bazı şeylerin kalıcı olarak bu yöne evrileceğini de düşünmeden edemiyorum.
Son olarak pandemi şartlarında mümkün olmayacak ancak sonrası için hayal ettiğin edebiyat özelinde etkinlikler var mı?
Türkiye’de yapıldığına pek denk gelmedim ama benim kişisel olarak en çok arzu ettiğim yazarların kendi eserlerini seslendirdiği etkinliklerde yer alabilmek. Hem dinleyici hem de yazar olarak. Yazdığı kelimeleri yazarın kendi sesinden duyabilmek sonrasında da kendisiyle sohbet edebilmek büyük bir keyif olurdu diye düşünüyorum. Tabii insanların dikkatinin çok çabuk dağıldığı şu günlerde onları bir kitabı oturup sakin sakin dinlemeleri için nasıl ikna edebiliriz bilemiyorum ama denemeye değer diye düşünüyorum.
Bir de kitap fuarlarının tekrar düzenleneceği günleri iple çekiyorum. Yayınevlerinin standları arasında koşturup, söyleşilere ve imza günlerine katılıp, eve yorgun ama yüzümüzde koca bir gülümseme ve kucağımızda bir yığın kitapla döndüğümüz o günlere geri dönmek istiyorum.
Ankara Kent Konseyi Gençlik Meclisi Çalışma Grubu, 01-02 Haziran 2021 tarihinde “Başkentte Söz Gençlikte” diyerek Gençlik Çalıştay’ı düzenledi. İki gün süren Çalıştay’ın ilk günü Ankara Kent Konseyi Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin ve Ankara Kent Konseyi Gençlik Meclisi Başkanı Halil Ecer’in konuşmalarıyla başladı.
Baştan sona her aşamasını gençlerin organize ettiği bu çalışma, birçok anlamda ilk özelliği taşıyor. Gençlerin kendi sorunlarını tespit etmesi ve çözümleri kendilerinin üretmesi katılımcılık açısından çok önemli. Bu anlamda da Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Ankara Kent Konseyi gençlerin fikirlerine önem vererek Çalıştay’ın destekçisi oldu.
Gençlik Çalıştay’ının ilk gününde 75`e yakın genç
Kent Hakkı ve Katılım,
Eğitim/Kariyer ve İstihdam,
Politik Ekonomi,
Psikososyal Farkındalık,
Kültür Sanat ve Spor Erişilebilirliği
atölyelerinde Ankara’da gençlerin kronikleşmiş ve pandemi ile daha çok ortaya çıkmış sorunları üzerine konuştu. Gün boyu süren etkinlikte atölye toplantılarının yanı sıra farkındalık yaratmak ve gençlerin birbirlerini tanımasını sağlamak için öğretici oyunlar da oynandı.
Gençlerin yönetim süreçlerine katılımı ve kent hakkından etkin bir şekilde yararlanması için yerel yönetimlerin üstüne düşenler,
Eğitime erişilebilirlik, farkındalık ve yetkinlik için yerel yönetim birimlerinde çalışmalar yapılması, kariyer ofisleri kurulması ve istihdamın desteklenmesi,
Ankara’nın kültür, sanat ve spor merkezlerine erişimin kolaylaştırılması, desteklenmesi, sayı ve nitelik olarak artırılması, tanıtılması,
Ankara’da gençlerin sağlıklı bir şekilde sosyalleşebilecekleri mekanların artırılması,
Özellikle pandemi döneminde artan psikolojik rahatsızlar göz önünde bulundurularak ücretsiz psikolojik destek sağlanması,
gibi onlarca sorun tarafından tespit edildi. Oldukça gerçekçi olan bu sorunlar ve çözümler Çalıştay’ın ikinci gününde Ankara Kent Konseyi meclislerinin sözcülerine aktarıldı.
Çankaya Kent Konseyi, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesine dayanarak hazırlanan Kent Konseyi Yönetmeliği’ne göre kuruldu. Ekim 2009 yılında kurulan ve son genel kurulunu 2019 yılında yapan konsey yönetmeliğinin 4. Maddesi ise meclisler ve çalışma gruplarından bahsediyor. Gençlik meclisleri, gençlerin kent yönetimine katılım sağlaması açısından oldukça önemli. Bu çerçevede Çankaya Kent Konseyi Gençlik Meclisi de Ocak 2021 tarihinde çalışmalarına başladı.
Pandemi gibi zorlu bir dönemde bu çalışmaya başlamak, katılımın önemine vurgu yapıyor; katılımın her dönem ve şartta gerekli olduğunu bize hatırlatıyor. En küçük yönetim birimi olan mahalleden başlayarak kentin ve ülkenin yönetimine katılım şart. Çankaya Kent Konseyi Gençlik Meclisi de Çankaya ilçesi sınırlarında yer alan üniversite kulüpleriyle ve semt meclisleriyle görüşmeler yaparak ortaklaşa çalışmayı, gençlerin sorunlarını tespit ederek çözüm üretmeyi ve katılımı teşvik etmeyi amaçlıyor. Bu kapsamda, online olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde “Kadınların Yeri Nerede?” başlığı ile iki oturumdan oluşan bir çalışma yapıldı. Çalışmanın birinci oturumu Doç. Dr. Emel Memiş ile “Pandemide Görünmez Emek” konusunda gerçekleşti. İkinci oturumda da “Üniversiteli Kadınlar Tartışıyor” başlıklı bir forum düzenledi. Gençlik Meclisi çalışmalarına her kesimin katılımı, çalışmaların etkililiği ve çeşitliliği açısından önemli. Biz de Ayrancım Derneği olarak Çankaya Kent Konseyi Gençlik Meclisi ile semtimizin ve Çankaya’nın gençlerini Gençlik Meclisi çalışmalarına davet ediyoruz.