Blog

Cin Ali Müzesi

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Bugün yaşları 30 ile 50 yaş arası neredeyse herkesin okuduğu tek kitap şimdi müzelik…

Cin Ali kitapları pek çoğumuz için çocukluk anılarımıza dair unutulmayan anıların içinde yer alıyor dersek yanılmayız. O yaşlarda hepimiz için önemli bir dönem olan okul hayatımızın sevimli, sıcak ve örnek aldığımız karakteri Cin Ali’nin nasıl oluştuğunu, arkasındaki hikayeyi araştırmak için çıktığımız yol bizi aslında çok yakınlarımızda duran Cin Ali Müzesi’ne ulaştırdı. 2019 yılında Bülten Sokak’ta 32 numaralı evde açılan Cin Ali Müzesi ve vakfı sadece anılarımıza değil Ankara’nın kültür sanat hayatına damgasını vurmaya aday olan değerli çalışmalarıyla öne çıkıyor. Ayrancım Gazetesi için bu değerleri müzenin kurucularından Nevin Kaygusuz Apaydın ile bir söyleşi gerçekleştirdik:

Sizi tanıyabilir miyiz?

Ben Nevin Kaygusuz Apaydın, bu müzenin kurucularındanım. Cin Ali içinde Suna karakteri ile canlandırılan kardeş rolündeyim öte taraftan. Cin Ali karakteri gerçekte yok ama o bizim hiç büyümeyen kardeşimiz.

Cin Ali nasıl ortaya çıktı?

Babam Rasim Kaygusuz 1926 doğumlu, ilkokul öğretmeni. Hasanoğlan Köy Enstitüsü mezunu. Annem de Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nden mezun. Babam zorunlu hizmeti için kendi köyü olan Ankara’ya Zir’e bağlı Kayı köyüne geliyor 1944 yılında. Annem de Ankara’da Kız Teknik Meslek Okulu’na başlıyor. Mezun olduğunda babamın köyüne tayini çıkıyor. Böylece tanışıyorlar. 

Babam 1960 yılında dışarıdan okuyarak Gazi Eğitim Fakültesi Pedagoji Bölümü’nü bitiriyor. Burada öğrendiklerini Ankara Hıdırlıktepe’deki okulunda uygulamaya başlıyor.

Kendisi birinci sınıf öğretmenliğini çok sevdiği için o sınıflara bakıyor devamlı. Okumayı kolay öğretebilmek için “çözümlü alfabe” isminde bir düzenek icat ediyor. Dönen bir çark ve dairelerden oluşan bu sistemde cümleden harflere kadar öğrenmeleri mümkün oluyor, hecelemeyi öğretiyor.

Oyunlu Okuma” yöntemiyle çocukların severek öğreneceği başka aygıtlar da üretiyor babam. Bu araçları çıkardıktan sonra okumayı öğrenen çocukların rahatlıkla okuyabilecekleri bir hikaye kitabı tasarlıyor kendisi. İşte 1968 yılında Cin Ali böyle çıkıyor.

İlk sayıda hikaye çok basit cümlelerden başlıyor, yavaş yavaş zora doğru giderek onuncu kitapta normal bir hikaye kitabına dönüşüyor. Artık çocuk istediği kitabı okuyacak hale geliyor. Cin Ali çıkınca çok ilgi görüyor o zamanlarda, çok çabuk yaygınlaşıyor. 

Tabii ki bu kitabın bu hale gelmesinde büyük bir emek var, bütün aile çok çalışıyor bu kitap için. Dayım, yengem de büyük emek veriyorlar bu konuda. Babam 1972 yılında emekli olunca tüm zamanını bu kitaba veriyor. Ülkenin her yerine dağıtılıyor hatta yurt dışındaki Türk öğrencilere de kitap gitmeye başlıyor. 

Cin Ali’yi kaç çocuk okumuştur sizce?

Tam olarak tahmin edemiyoruz ama 30 ile 50 yaş arası neredeyse herkes okumuştur diye düşünüyoruz, 20-30 milyon kişiye ulaşmışızdır belki.

Zaman içinde hem korsan baskı çıktı hem de Cin Ali’ye çok benzeyen kitaplar çıktı. 30’a yakın taklit kitaplar çıktı 80’lerde. 1988 yılında babamı kaybedince ailemiz kitaba devam etti ama bir dönem de süreli olarak dağıtımcımıza yayın hakkı verdik.

Cin Ali Müzesi fikri nasıl oluştu?

2005 bizim için çok önemli bir tarih oldu çünkü bir gazetede “Cin Ali yasaklandı” diye haber çıktı. Aslında kitap yasaklanmıyor tabii ama eğitim müfredatının değiştiğini Cin Ali üzerinden anlatmayı tercih ediyorlar. Cümle yönteminden harf yöntemine geçiliyor. ‘Yasaklandı’ diye haber çıkmasına çok üzüldük tabii ki. Öte yandan o dönemde pek çok kişi sahip çıktı kitaba. Birgün gazetesinde ‘Cin Ali Bizimdir’ adıyla haber yayınladı Aydan Çelik. Beyaz Şov skeçler yaptı. 

2013 yılında telif hakkını tekrar alarak basmaya başladık. 2016 yılında da vakıf kurmaya karar verdik. 2015 yılında binayı hazırlamaya başladık ve müze kurmaya karar verdik. 1 Kasım 2019 yılında davet ettiğimiz Sunay Akın’ın ile müzemizi açtık. Çocuk kitapları kütüphanesini de kurarak hizmete sunduk. Çeşitli konularda araştırma grupları oluşturduk. Farklı etkinliklere ev sahipliği yapmaya başladık. Her çarşamba film gösterimleri yaptık lakin pandemi biraz işlerimizi aksattı. Cin Ali Belgeseli hazırladık pandeminin hemen öncesi kasım ayında galasını yaptık. Çocuk şarkıları yarışması düzenledik. 76 yeni eser katıldı, 8 tanesine ödül verdik. 2019-2020 arasında görme engelli öğrencilere braille alfabesi ile yazılmış Cin Ali serisini bastırdık. Okumayı hızlandıran tombala oyunumuzu da barille alfabesi ile hazırlattık öğrencilere. 

Pandemiyle birlikte müzemiz ziyaretçilerinin sayısı epey düştü. Pek çok projemizi ertelemek zorunda kaldık. Ekonomik açıdan zorlu bir sürece girdik haliyle. 

Müzemize pek çok öğrenci ziyaret etti ama bizim kapımız yetişkinlere de açık. Buraya kim gelirse gelsin 7 yaşında çıkıyor buradan. Müzemiz aynı anda ailemizin hayat hikayesini de barındırdığı için bizim için oldukça duygusal bir anlam taşımaktadır. 

Buradaki her şeyin bir öyküsü var. Müzeye her koyduğumuz eserin bir öyküsü olmasına dikkat ettik. Buranın öyküsüyle bütünleşmesini hedefledik. Bazı müzelerde o öyküye uygun olmayan şeylerin akılda kalmadığını fark ettiğimiz için müzemizde ‘az eser olsun ama öykünün bir parçası olsun’ dedik.   

Müzenin mimarlığını ben yaptım, iç mimar kuzenim ile birlikte düzenledik. Giriş katta kafe ve hediyelik eşya bölümü ile seminer odalarımız, birinci katta müzemiz, daha üstte de Cin Ali Çocuk ve Eğitim Araştırmaları Kütüphanemiz ve ofislerimiz bulunmakta.

Bu bina ODTÜ erkek yurdu olarak kullanılmış önceleri, henüz kampüste yurt binaları yapılmadığı dönemlerde. Erkek yurdu inşaatı bitirilince de 1975’e kadar kız yurdu olarak kullanılıyor. Binanın eğitim amaçlı kullanılması da bizi çok etkiledi. Binada her şeyin Cin Ali sadeliğinde, yalın, anlaşılır olmasına özen gösterdik. 

2017 yılında kitaplarımızı New York Halk Kütüphanesine göndermiştik. 2019 yılında orada Cin Ali günleri yapıldığını öğrendik tesadüfen, çok sevindik.

Sanatçı Sabire Susuz bize ulaşarak Cin Ali üzerine çalışmak istediğini söyledi. Sanatçı ‘piksel art’ tavrından yola çıkarak giysi etiketlerini kendine özgü tekniğiyle bir araya getirerek oluşturduğu resimlerini “Cin Ali Sergide” başlığı altında 2012 yılında sergiledi aynı zamanda değerli eserlerinden birkaçını müzemize bağışladı.

Cin Ali sürekli üretilen bir karakter. Tüketip bir kenara atmıyorsunuz. Herkesin kendisinde bir şeyler bulduğu bir karakter. Sadece bizim değil “Hepimizin Cin Ali’si” oldu.

Farklı ülkelerden insanların Türkçe’yi öğrendiği bir kitap aynı zamanda. Farklı dillerde de basmayı denedik ama ilk üç sayı içimize sinmediği için şimdilik durdurduk. 

Çocukluğunuzda Cin Ali’nin yeri nasıldı?

Çocukluğum Bahçelievler semtinde geçti. Evimiz akraba ve tanıdıklarımızla dolup taşardı. Evimizin kapısı herkese açıktı. Kurduğumuz sıkı aile bağları Cin Ali Vakfı’nı kurarken de kendisini gösterdi. Tüm kuzenlerimiz vakıf için destekte bulundular. El birliğiyle kurduk, geliştirmeye çalışıyoruz. 

Babam 70’li yıllarda ülkenin pek çok kentine postayla yoluyordu kitapları. Bahçelievler Postanesi’nde 3 numaralı posta kutumuzu hiç unutmam. O yıllarda her sene 20 bin broşür bastırıp ülkenin tüm okullarına postayla yollardık. Sonra öğretmenler siparişlerini gönderirlerdi 3 numaralı posta kutumuza. İş çıkışı posta kutusuna gelen mektuplar alınıp eve gelinirdi. Gelen siparişlere göre annem babam kitapları kucaklayıp götürürlerdi postaneye. Arabamız olana kadar yıllarca böyle elde taşıyarak götürdük siparişleri.

Şimdi müzemizdeki aynı numaralı posta kutumuza burayı ziyaret eden çocuklar isimlerini ve adreslerini atarak Cin Ali ile mektup arkadaşı olabiliyorlar.

Cin Ali müzesinde sergilenen her şeyin bir öyküsü olduğunu söylemiştim. Müzemizde duran pul ıslatma süngerinin bile bir öyküsü var hayatımızda. Bu sünger çıkınca ailecek çok sevinmiştik çünkü binlerce mektubun pulunu dilimizle ıslatmak çok zor oluyordu. Şu ufacık sünger hayatımızı oldukça kolaylaştırmıştı…

Kuzgun’da bir vaha

Ocak sayısında size Kuzgun Sokak’ta bir apartmanın bahçesinde kış uykusuna yatan kaplumbağalardan bahsetmiştim. Onlar uykudan kalkalı çok oldu. Biz bir uyuduk bir uyandık. Durum böyle olunca kaplumbağaları Nisan başı gibi tam uyandıkları vakit görüp “dünya dönüyor” diyemedik belki ama er ya da geç Kuzgun Sokak’a Tülin hanımın kapısına gidip kaplumbağaları görme şansı yakaladım. Şimdi sıra kaplumbağaların hikayesini bu hikayenin baş kahramanı Tülin Cavlı’dan dinlemekte. Tülin hanım okçuluk branşında ülkemizi milli sporcu olarak temsil etmiş, seçmeler, antrenmanlar ve yarışmalar ile geçen tempolu hayatının hep bir köşesinde ise hayvanlar olmuş. Bu tempolu hayatın içinde kaplumbağalar ise zaman zaman durmayı hatırlatmış. Onunla güneşli bir pazartesi günü apartmanın o güzel bahçesinde buluştuk; 8 kaplumbağa bahçede dolaşıyordu. Apartman sakinlerinin ortaklaşa emek ederek güzelleştirdiği bahçede sadece kaplumbağalar yoktu, restorana satılmaktan son anda kurtarılan 3 bıldırcın, mama vakti gelen kediler, kaplumbağalara selam vermeden geçmeyen köpekler ve o çok özlediğimiz yüz yüze sohbet… Karşısına çıkan ve yardıma ihtiyaç duyan kaplumbağadan leyleğe, ayıdan bıldırcına tüm o canlılarla yollarının kesişmesini Kuzgun Sokak ve Ayrancı’nın eski yıllarını arka plana alarak anlatıyor:

Tülin Cavlı

Sizi tanıyarak başlayalım sohbetimize

Gazi Beden Eğitimi Bölümü mezunuyum. Emniyet Teşkilatı’ndan emekliyim. Milli sporcuyum. Okçuluk ve bisiklet sporları ile ilgilendim. Türkiye’ye okçuluk dalında ilk madalya getiren sporcuyum. 1984 Olimpiyatları’nda Türkiye’yi okçuluk branşında temsil ettim. Türkiye’nin ilk kadın bisikletçilerinden biriyim. Spor alanında çok tecrübem var. Hakemliğim var, antrenörlüğüm var. Görevim nedeniyle Güneydoğu dahil Türkiye’nin her yerinde çok dolaştım ve her dolaştığım yerde mutlaka hayatımda hep bunlar oldu.

Kaplumbağalar?

Sadece onlar değil leylekten martıya kadar… Bir ara Uludağ’a götürülmek üzere toplanan ayılar vardı. Yavruları ile İstanbul’da Yenikapı sahilinde günlerce onlara baktım. Aç susuz hayvanları oraya bağlamışlar, o koca koca ayıları inanamazsınız. Çok büyük ve yaşlı bir ayı vardı. Onun gözündeki yaşı hala unutamıyorum. Uludağ’a götürüleceklerdi ama öyle düzensiz bir toplama yapmışlar ki önlerinde yemek yok su yok. Manavları marketleri dolaşıp bir sürü yiyecekler vs toplayarak onları günlerce bekledik orada. Neyse sonra daha uygun şekilde hepsi Uludağ’a gönderildiler. Yolda gidiyorum işte bir martı buluyorum, kanadı kırık. Onlara balık alıyorum, çalışan dedi ki “Abla sen ne kadar balık yiyorsun?”, “Valla ben yemiyorum martıya alıyorum”. Bir leylek göç mevsiminde, o zaman Çatalca’daydım, vurmuşlar kanadından, uçamıyor. Diğerleri göç etti gitti, bu kaldı. Sonra bir veteriner kliniği tedavisini yaptı ama koca leylek, koyacak yerleri yok. Çatalca’ya götürdüm ben onu. Günlerce benimle yaşadı orada. Sonra kendini toparladıktan sonra, ta öbür göç mevsiminde uçup gitti. Kaplumbağalar da tesadüfen bir gün Antalya’dan gelirken yolumuza çıktı. Arabalar ezecekti. Oradan aldık, buraya getirdik. Artık belediye görevlileri de sağda solda buldukları kaplumbağaları getirip buraya bırakıyorlar. 

Numaralandırıyor musunuz her birini?

Numaralandırıyorum çünkü bir ara çocuklar bizim kaplumbağalarımız diye alıp götürmüşler buradan. Aradık günlerce sonra bir veteriner tahmin etmiş bizim olduğunu, geldi. Birini Cebeci Metro İstasyonu girişinde buldum. Cebeci Stadı’na götürdüm antrenmanda bizimle birlikte oradaydı ama orada olmaz diye onu da buraya getirdim. Sağ olsun binadaki komşularım da onlara bakıyorlar. Yiyecekleri bittiği zaman kıvırcık, domates, karpuz her şeyle besleniyorlar. Portakal Çiçeği’nde bir arkadaş, bir kaplumbağa bulmuş, “onu getirsem olur mu” dedi. “Getir” dedim. Bir tane de Mesnevi sokağa gönderdim. Mesnevi’den Cinnah’a çıkarken hemen solda çok büyük balkonları olan güzel bir bina vardır. Orada bahçe katında şimdi. Onlar da bir kaplumbağa bulmuşlar. Evlerinin bahçesinde geziyormuş. Yanına tek kalmasın diye gönderdim. Bir ara sayı daha fazla idi. Tedavileri bittikten sonra Eymir’e götürüp bıraktım onları. Daha sonra gittiğimde gördüm. Numaraları olduğu için tanıyorum. Şimdi buradakilerin de tedavileri bitti ama 2 yıldır pandemi nedeniyle gidemedik tabi. Eymir’de de o tepelere bırakıyoruz, araçlara yakın olmasın diye. Kırıkkale’ye giderken yine yolda bulduk, keneler basmıştı hayvanı, tedavi olmasa mümkün değil yaşaması. Birinin kabuğunu kırmışlar. Buraya gelenler hep öyle. 

Yani burada rahatsızlığı olan kaplumbağalar oluyor. Tedavileri bitince doğaya bırakıyorsunuz.

Tabi tabi. Özellikle gideyim de kaplumbağam olsun diye değil ama o kadar alıştım ki onlar da bana alıştılar. Beni tanıyorlar. Bir arada yaşamayı öğrendik. İnsandan kaçmaları saklanmaları gibi bir olay yok. 

Bu yıl bahar ayı soğuk geçti. Havalar nasıl etkiliyor onları?

Kaplumbağalar arka ayarlarını kullanıp toprağı kazıp baya derine yumurtalarını bırakıyorlar. Sonra kapatıyorlar üstünü. Geçen senenin sonunda biraz geç kaldı Kasım Aralık gibiydi. 5 tane yavrumuz oldu. Küçücük çok şekerdi ama çok geç çıktıkları için yaşama şansları olmadı. Eve aldım onları, sıcakta, Nisan ayına kadar yaşadılar ama tam toparlayamadılar kendilerini. Sonra birden vücutları yumuşadı, o gerekli besini alamadılar herhalde güneş olmayınca.

Genelde Kasım’a doğru yavaş yavaş yemeği azaltıyorlar, hareketleri ağırlaşıyor. Sonra sürekli yer arıyorlar, kalmak için. Gömülüyorlar. Kardan çok etkilenmesinler diye dallar koydum üstüne bu sene. Sonra Nisan’ın başında yavaş yavaş çıkmaya başlıyorlar. Öyle bir çıkıyorlar ki çamur içinde. Sonra onları yıkıyorum çünkü çamurdan yürüyemiyorlar artık. O zaman da öyle çok fazla yemiyorlar, yavaş yavaş. Artık havalar çok fazla ısındıkça önce güneşin vurduğu yere gidiyorlar, sonra dolaşmaya başlıyorlar. Bir müddet uyuyorlar. Bu sene iki tanesi çıktıktan sonra bir kar bastırdı, aldım eve getirdim.

Burası yoğun bir sokak, araç trafiği, insanlar. Rahatsız oluyorlar mı?

Yok yok alıştılar. Bir sıkıntıları yok. İnsanların da çok ilgisini çekiyor. Mesela çocuklar falan hayatlarında görmemişler, nerede görsünler? Aileler de çok mutlular, bahçe baya bir övgü alıyor. İnsanlar tanıyorlar artık onları. Bazen tırmanmaya çalışıyorlar, ters dönüyorlar, ayaklar havada. Birileri görüp beni arıyorlar, ters dönmüş diye. İnsanlar dokunamıyor, bazılarına ilginç, farklı geliyor herhalde.

Peki kaç yıl oldu kaplumbağalar ile burada?

2000 yılından beri burada kaplumbağalar var. Doğup büyüme Hamamönülüyüm ben. Daha sonra Tomurcuk sokağa taşındık. Sonra işte buralar yapılmaya başladığında da buraya geldik. 63 falandı herhalde. Yani çok eski, 50-60 yıldır falan buradayız. 1980’de tayin ile ayrıldım buradan. 1989’da Diyarbakır’a gittim. 3 yıl kaldım orada. Oradan İstanbul. 17 Ağustos’u falan orada yaşadım. Korkunç bir şeydi. 2000 yılında döndüm Ankara’ya. Benim bir komşum, o zaman çok sorun çıkardı. Her gün zabıta geliyordu. İnsanlar bir şeylerin farkına çok geç varıyorlar, herkesi yıprattıktan sonra. Benim bir görev köpeğim vardı, Hürkan. Hayvanı eve alamıyorum. Arabanın içinde kalıyor. Gece herkes uyuduktan sonra eve alıyorum. Bir gün arabamın içine bir not atmışlar, o notu hala saklıyorum. “Allah belanı versin pis herif, bu güzelim hayvanı buraya hapsetmişsin” diye. Bilmiyorlar ki neler yaşandığını. O hayvanıma rahat vermediler, o çocuğa. Ben de çektim gittim Çatalca’ya. Sonra 8 ay falan yine İstanbul’da. Burası vardı yine ama kimse bakmıyordu. Bahçe böyle değildi. Şimdi sağ olsunlar, şimdiki komşularım çok iyiler.

Buraya ilk geldiğiniz zamanlar nasıldı buralar?

Önceden tabi buralar bomboştu, o kadar güzeldi ki. Yukardan kızakla meclis duvarının olduğu yere kadar kayardık. Burası zaten Ayrancı Bağları diye geçiyor. O meyve ağaçları falan inanılmazdı. Bütün gün ağaçların tepesinde geçerdi ömrümüz, o kadar güzeldi ki. Turizm Sitesi diye geçiyor buralar. Şimdiki Turizm blokları ile Kuzgun Sokak’ın bu tarafı arası arsaydı. Biz top oynardık. Geceleri sokaklardaydık. Mustafa Sandal’ın annesi falan benim çocukluk arkadaşım. Burada oturuyorlardı. Onlar ikizdir Tülin ile Sema. Mustafa, Tülin’in oğludur. Tülin’in babası Hüseyin İleri, o darbuka falan çalardı, ünlülerle, o çok ünlü bir sanatçıdır. Mustafa Sağyaşar falan hep burada otururlardı. Mahallemizde çok ünlüler vardı. Ben de bunların arasına spordan katılmış birisiyim. 

Turizm sitesi ile burası arasında başka bina yoktu yani?

Toplam 228 daire idi. Bizim 3 bina bu tarafta. O zaman insanlar buraları kendileri değerlendiremediler. Üç beş kuruşa sattılar. Ondan sonra dünya kadar bina yapıldı buraya. Düşünün bomboştu. (Şimdiki Mesnevi’nin üst kısmında kalan Kuzgun Sokak ile Refik Belendir arası.) Diyorum ya Atakule’nin oradan merdivenlerle aşağıya kadar kayar, sonra bir de geri yukarı yürürdük, o merdivenleri taşıyarak. Kuzgun’un aşağısına doğru kordon boyu derlerdi ailenin yaşlıları o zaman. Oraya yürüyüşe giderlerdi. Hoşdere’nin alt kısmında da işte Dikmen deresi falan derlerdi oraya, yazlık sinema vardı. Yazlık sinemaya giderdik oraya. Ortaokulu bir yıl Cebeci’de okudum, Cebeci Ortaokulu’nda. Sonra Ayrancı Ortaokulu’nda, ama şimdi Ayrancı Ortaokulu değil adı. Sonra Çankaya Lisesi’nde okudum. Sonra Gazi. Ben hem çalışıyordum o zaman hem okuyordum. Antrenmanlara gidiyordum. Kuzenim vardı burada, onunla. Bir gün kalkıp “Hadi Bolu’ya gidelim” deyip atlayıp bisiklete Bolu’ya gittik, iki kız. Şimdi şurada bisiklete binemiyoruz…

Sağlıklı çevrede yaşamak hakkımız

Ayrancım Gazetesi’nin kent hakkına dair planladığı yayın çalışmasının ilk gündeminde çevre konusunun olması hiç kuşkusuz tesadüf değil. Kentlerimiz ülke nüfusunun çoğunluğunu barındırıyor. Son verilere göre il ve ilçelerde yaşayan nüfus toplam nüfusun %93’ü…

Bu nüfusun yaşaması için temel ihtiyacı olan, temiz içme ve kullanma suyuna erişim, temiz hava soluma, sağlıklı besine ulaşma, atıklarının çevre sorunu yaratmadan uzaklaştırılması, ekonomiye kazandırılması ve bertaraf edilmesi konuları kentlilerin sağlıklı çevrede yaşama hakkının en önemli bileşenleri. 

Peki bu konular kentlerde gerçekten başarılı şekilde yürütülebiliyor mu? Yurttaşlar kentlerde, temiz hava soluyup, musluklarından temiz suya erişebiliyor mu? Atıkları yaşam alanlarında ayrı toplanıp ekonomiye kazandırılıyor mu? İklim krizi nedeniyle artan afetlerin etkilerini azaltacak çalışmalar yapılıyor mu? Bunların cevabı hepimizin malumu… Bu konuda genel bir başarısızlık ve geri kalmışlık var. 

Her ne kadar kanalizasyon sistemleri gelişmiş olsa ve kanalizasyon alt yapısı birçok kentsel yerleşim alanında çözülmüş olsa da atık suların ileri arıtma yöntemleri ile arıtılıp yeniden kullanıma sunulamadığını görüyoruz. Bunu Marmara’da yaşanan müsilaj felaketi, Sakarya, Kızılırmak, Ergene, Gediz, Yeşilırmak gibi yüzey sularımızın en az %75’inin kirlenmiş olması ve arıtılmış suların sadece %2-3 civarında yeniden kullanıyor olmasından anlayabiliriz. 

İstanbul, Ankara, Adana, İzmir, Konya, Kütahya, Düzce, Denizli gibi birçok kentimizde hava kirliliği çok yoğun şekilde yaşanıyor. Ankara Siteler’de veya Sıhhiye’de yaz ayları hariç temiz hava solumak neredeyse imkansız. 

Belediye hizmetlerine güven yok

Oda Başkanı olduğum dönemde 2019 yılındaki hava kirliliğine dair yayımladığımız raporda 60 milyon insanın kirli hava soluduğunu tespit edip paylaşmıştık. Yılda 30 bin insanın sadece hava kirliliğinden hayatını kaybettiği OECD 2019 Türkiye raporunda yazıyordu. Çok zor değil, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın anlık olarak yayımladığı hava kalitesi ölçüm istasyonu verilerinden de bunu görebilirsiniz. 

Atıklarımızın %90 oranında ekonomiye kazandırılmadan, çevreyi tahrip eden vahşi ve düzenli depolama alanlarında depolandığını biliyoruz. Birçok kentimizde paket suya olan güven belediye hizmetlerine olan güvenden daha fazla. Organik sebze ve meyve almak için sosyal medya hesaplarından satışlar yoğunlaştı.  Hep söylerim, bütün sağlık sorunları çevre sorunu kaynaklıdır. Tüm hastalıkların ana nedeni çevre kirliliğidir.  Kentlerimizdeki sağlık sorunlarına baktığınızda da bunu görebilirsiniz. 

Temiz suya erişimin en önemli adımı kaynağın korunması

Sorunları tespit etmek hiç kuşkusuz çözmekten çok çok daha kolay. Peki ne yapmak gerekiyor? Her bir çevresel sorun için çözüm önerileri var. Yeter ki yeterince heyecan ve istek olsun. Bütçe de, emek de yaratmak mümkün. Temiz suya erişimin en önemli adımı kaynağın korunması. Havzalarımızın korunmasına ihtiyacımız var. 21. Yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken hala koruma eylem planı yapılmamış içme ve kullanma suyu kaynakları var. Bu kaynakların olduğu bölgelerde yapılaşmalara, madencilik faaliyetlerine izin veriliyor. En yakın örneğini İstanbul’un su kaynağının hemen dibine Düzce’de yapılması planlanan madencilik ve atık yönetim faaliyetlerinde gördük. 

Bu konuda Ankara iyi bir deneyime sahip. Ankara Büyükşehir Belediyesi Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi, Çamlıdere, Kurtboğazı, Eğrekkaya, Akyar, Çubuk barajlarının korunması için eylem planlarını hazırladı ve buralarda koruma amaçlı kuralları belirledi. Ankaralıların temiz suya erişmelerinin teminatı olacak bu çalışmalar tüm belediyelerden daha önce ve daha hızlı tamamlandı. Artık bu alanlarda yeni yerleşim alanları ve kirletici faaliyetler kısıtlandı. Bu örnekleri tüm ülkeye yaymak lazım. 

Ankara’daki hava kirliliğinin %35’e yakını ulaşımdan kaynaklı

Hava kirliliğine yönelik yapılacak en önemli adım da kömür kullanımının kısıtlanması ve ulaşımın toplu taşıma ile geliştirilmesi. Örneğin Ankara’daki hava kirliliğinin %35’e yakını ulaşımdan kaynaklı. Öte yandan, sanayinin sürekli denetlenmesine ihtiyaç var. Ankara Siteler bu anlamda çok kontrolsüz ve uçucu organik bileşikler gibi kanserojen maddelerin havada olduğunu ilk solumanızda hissediyorsunuz. 

Atıkların ev ve işyerlerinde ayrı toplanıp ekonomiye kazandırılması için ise tüm teknik ve mevzuat şartları yeterli. Ancak konu ne yazık ki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeterince denetlenip ilerletilmiyor. Kuşkusuz burada kentlilerin de büyük eksikliği var. Ambalaj atıklarının ayrı toplanması için hepimizin ilçe belediyelerimizden talepte bulunması gerekiyor. Çözüm önerileri çoğaltılabilir. 

Çözüm; haklarımıza sahip çıkmak ve talepkar olmak

Ancak gerçekten çözüme ulaşabilmek için yapılması gereken en önemli şey haklarımıza sahip çıkmak ve talepkar olmak. Siyasi tercihlerimizi bu talep üzerinden şekillendirmek gerekiyor. Yani,  musluğumdan temiz su akmasını, bulunduğum ortamda en temiz havayı solumayı, atık sularımı ve atıklarımı doğayı ve geleceğimi koruyacak en iyi yöntemlerle yönetilmesini istemek gerekiyor. Yerel ve merkezi yönetim mekanizmalarının tüm önceliklerini bunlara odaklaması için sesi çok daha fazla yükseltmek, bu konularda siyasetçileri, bürokratları, emekçileri motive edip, desteklemek gerekiyor.

İşte bu nedenle, Ayrancım Derneği’nin bu konudaki hassasiyeti Ankaralılar için büyük bir fırsat. 

Çankaya Kent Konseyi 7. Olağan Genel Kurulu yapıldı

Çankaya’da katılımcı belediyeciliği hayata geçirmek için kurulan Çankaya Kent Konseyinin 7. Olağan Genel Kurulu yapıldı. Türkiye Kent Konseyleri Platformu Dönem Sözcüsü İsmail Kumru, Ankara Kent Konseyi Başkanı Halil İbrahim Yılmaz, Ankara Kent Konseyi Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Savaş Zafer Şahin, muhtarlar, sivil toplum örgütleri ve siyasi parti temsilcilerinin katıldığı Genel Kurul’da mevcut başkan Mustafa Coşar yeniden seçildi.

Çankaya Kent Konseyi Başkanı Mustafa Coşar konuşmasında “31 Mart yerel seçimlerinde yaşanan değişim, dönüşüm için umut verici oldu. Gönüllülerce paylaşılan özgün deneyimlerle iklim, enerji, göç, gıda gibi sorunlar üzerine çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Katılımcı demokrasiyi güçlendiren semt meclislerinin sayısını arttırarak insanlarımıza ulaşmaya devam edeceğiz” dedi.

Çankaya Belediye Başkanı Alper TaşdelenYönetim kuruluna yaptıkları görev nedeniyle teşekkür ediyorum. Önyargıyla hareket etmeden tamamen katılımcı bir noktada hareket ettiler. Bizler de kent konseyinin daha ileri noktaya taşınması için elimizden gelen desteği vermeye devam edeceğiz” diye konuştu.

ÇANKAYA KENT KONSEYİ YÜRÜTME KURULU ÜYELERİ

1. Mustafa COŞARBaşkan
2. Serap ÇUĞAŞ ÖDEMİŞGenel Sekreter
3. Prof.Dr. Hayriye ERBAŞAnkara Üni. DTCF Sosyoloji
4. Demet ERDEMİRTürk Kadınlar Birliği
5. Ayten GÜRSOYAnadolu Güç Birliği Konfederasyonu
6. Hülya ERDOĞANAlacaatlı Mah. Muhtarı
7. Dr. Atila ILIMANAnkara Tabip Odası
8. Remzi DEMİREğitim-İş Sendikası
9. Barış CÖMERTBayraktar Mah. Muhtarı
10. İsa GÜVENAnkara Kahveciler Odası
11. Hüseyin GÜLTüketici Hakları Derneği
12. Ali ULUSOYEngelsiz ve Mutlu Yaşam Derneği
13. Ali Necati KOÇAKAyrancım Derneği
14. Doç.Dr. Erdoğan YILDIRIMODTÜ Sosyoloji
15. Hülya SAYGIMülkiyeliler Birliği
16. Demet Aslan KAVACIKİncesu Mah. Muhtarı
17. Nilgün GEREDELİOĞLUMaltepe Mah. Muhtarı
18. Melek SAK GÜREŞTüm Emekliler Sendikası
19. M. Faruk SOYDEMİRMimarlar Odası Ank. Şubesi

Ayrancı’nın Betül Pastanesi

Hani derler ya ben ‘Aşağı Ayrancı çocuğuyum’ diye. İşte ben tam da buyum. Güz sokağı çocuğuyum. İş Bankası evlerinde doğdum. Çocukluğum, gençliğim orada geçti. Orada geçmişim, anılarım var. Kısacası özüm var. Yeşilyurt Sokak mahallemizin ana ekseniydi. Kasap Hilmi, Manav Hasan ve Bakkal Hasan esnaflarımızdı. O zaman süpermarketler, AVM’ler yoktu. Monica ve Tongo teyzelerimiz vardı. Paskalya bayramını kutlardık onların. Yeşilyurt sokağında en hareketli yer Kıbrıs Erkek Öğrenci Yurduydu. 1970’li yıllarda olay çıkmadığı günler sayılıydı. Yeşilyurt sokağında, çocukluk dönemimin belediye başkanı Ekrem Barlas’ın evi vardı. Yeşilyurt sokağını Cinnah caddesine bağlandığı yokuşta Amerikalıların evleri vardı. Noel’de evleri rengarenk süslenirdi, imrenirdik o renklere. Yeşilyurt’ta ünlüler de otururdu. Hatırladıklarım, şarkıcı Yeşim ve Cem Özer. Aşağı Ayrancı hiç bitmeyen bir sevdadır, maziden gelen hoş bir sedadır…

Eyüp Can Yılmaz – Mecit Karabulut ve İbrahim Karabulut

Aşağı Ayrancı Meclis ile Çankaya Köşkü arasında olması nedeniyle, çok gelişen seçkin bir semt. Yeşilyurt sokağı ise Hoşdere caddesini Cinnah caddesine bağlayan uzun ince bir yol. Bu yolda iki pastanemiz vardı. Biri, o dönemin havalı pastanesi olan Martı’ydı, diğeri, daha mütevazı olan Betül. Betül Pastanesi İsmail ve Bekir kardeşler tarafından açılmıştı. Betül Pastanesi’nin hikayesini İsmail beyin oğlu İbrahim (İbo) şöyle anlatıyor:

Betül Pastanesi’nin sahibi İsmail beyin oğlu İbrahim Karabulut

Betül Pastanesi, 1963 yılında, babam ve amcam tarafından açıldı. Amcam Milka Pastanesi’nde pasta ustası, babam ise garsondu. Tanıdıkları, Aşağı Ayrancı’da devredilen pastane olduğunu söylemişler. Amcam ve babam bu pastaneyi alıp ismini değiştirmişler. Babamın çok sevdiği bir tanıdığının kızı o sırada vefat etmiş. Kızının adı “Betül”müş. O nedenle adı Betül oldu. 

Pastane ilk devraldığımızda, Yeşilyurt sokağı ile Güvenlik caddesinin köşesinde, iki katlı bir evin altındaydı. 1982 yılında mülkünü aldığımız yere geçtik. Asıl tanınmışlığımız, yeni yerde oldu. Kız yurdunun hemen yanındaydık. Öğrencilerin uğrak yeri oldu. Ayrıca çok ünlü müşterilerimiz de vardı; Alpay, Mashar Alanson, Mehmet Ali Erbil, Tamer Karadağlı bunlardan birkaçı.

Betül Pastanesi şimdi yok. Epey oldu kapatılalı. İbrahim Bey, “Amcam ile babam ayrılmıştı. Amcam başka iş koluna geçti. Babam ve biz kardeşler devam ettirdik. Babam emekli olduktan sonra biz kardeşler, anlaşamadığımız için 2000 yılında kapattık” diyerek sözlerini bitiriyor…

Zıtlar fotoğraf yarışması sonuçlandı

Ayrancım Gazetesi’nin Çankaya Kent Konseyi ve Varlık Lisesi ile birlikte düzenlediği, kuzgundokuz ve Boyut Galeri‘nin desteklediği Zıtlar konulu fotoğraf yarışması sonuçlandı.

Seçici Kurulu oluşturan;
Mehmet İzdeş (Fotoğraf Sanatçısı)
Tuğba Beşel (Fotoğraf Sanatçısı)
Merve Bilgiç (Fotoğraf Sanatçısı)
Mustafa Coşar (Çankaya Kent Konseyi Başkanı)
Hatice Bilge Coşkun Apaydın (Eğitimci/Varlık Lisesi)
Irmak Dalgıç (Ayrancım Derneği)

gönderilen eserler arasından ödüle ve sergilemeye değer bulduğu eserleri saptadılar.

Ödül kazananlara:
Birinciye 700 TL’lik kitap çeki
İkinciye 400 TL’lik kitap çeki
Üçüncüye 200 TL’lik kitap çeki
ve Kuzgundokuz‘dan kahve çekleri verilecek.

Kazanan eserler şöyle:

Birincilik Ödülü: Hangi Yöne?

Murat Değirmenci (Hangi Yöne?)

İkincilik Ödülü: Cendere

Barış Kaygısız (Cendere)

Üçüncülük Ödülü-1: Zıtlıkların Uyumu

Ayşegül Emir (Zıtlıkların Uyumu)

Üçüncülük Ödülü-2: Kuşatma

Barış Kaygısız (Kuşatma)

SERGİLEMEYE DEĞER BULUNAN ESERLER:

Barış Kaygısız (Başabaş)
Ayşegül Emir (Ruhun Sessiz Haykırışı)
Murat Değirmenci (Sınırlar Arasında)
İmran Bostan (Kırık Gökyüzü)

Bir Çankaya yemeği: Öllüğün Körü

Yazar Hakkında

“Öllüğün Körü”, İmrahor, Dodurga, Karataş ve Mühye civarlarında yapılan bir Çankaya yemeği. Bu yöresel yemek, Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından hazırlanacak “Ankara Halk Mutfağı” kitabında, diğer ilçelerin yöresel yemekleriyle birlikte arşivlenmiş olacak. 

Günümüzde yöresel yemekleri hazırlamak için vakit ayırmak pek mümkün değil. Yerine fast-food yiyecekler tercih ediliyor ve bu durumda yöresel yemekler, ister istemez unutulmaya yüz tutuyor. Yöresel yemeklerin, göç, savaş, salgın hastalıklar, iklim değişiklileri, doğal olaylar gibi sebeplerle geliştirildiğini ve yöreden yöreye değişiklik göstererek kuşaktan kuşağa aktarıldığını biliyoruz. Hatta bir yemek farklı yörelerde farklı tariflere de sahip olabiliyor. Bunun sebebi bir yörede bulunan malzemenin başka bir yörede bulunmaması ya da farklı pişirme yöntemleri olabilir. Ancak yöresel yemekler kültürün gelişimi açısından oldukça önemli.  Aynı zamanda turizm faaliyetleri için de dikkat çekici bir unsur.

Anadolu çok eski zamanlardan beri birçok kültüre ev sahipliği yapmış olması sebebiyle her yörenin kendine ait onlarca yöresel yemeği var. Bu yemekler genellikle kıtlık ya da savaş gibi sıkıntılı dönemlerde, birkaç malzemeyle kolayca yapılabilen ve lezzetli yemekler. İç Anadolu da buğday yetiştiriciliği ve hayvancılık faaliyetleri nedeniyle unlu mamuller ve etli yemekler açısından zengin; “Öllüğün Körü” de bu yemeklerden biri. 

Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, “Yöresel Mutfak Kültürü” çalışması kapsamında Ankara’nın her bir ilçesinden Ankara’nın yöresel yemeklerini yapmasını istedi. Çalışma hem yöresel lezzetlerin unutulmaması hem de gelecek nesillere aktarılması açısından önemli. Çankaya Belediyesi de bu anlamlı çalışma için “Öllüğün Körü” yemeğini seçti.

“Öllüğün Körü” Zübeyde Hanım Çankaya Evi’nde yapıldı. Zübeyde Hanım Çankaya Evi, Çankaya Belediyesi’nin kültür merkezlerinden biri. Normal bir dönemde onlarca kursu, binlerce öğrencisi var. Ancak pandemi döneminde Mutfak Atölyesi (Pastacılık Çırağı) kursu dışında kurs kaydı alınmıyor. Mutfak Atölyesi eğitmenlerinden Sibel Şimşek ve Nuriye Ataseven de “Öllüğün Körü”nü yapanlar. Sibel Şimşek usta öğretici olarak 3 yıldır Çankaya Belediyesi Zübeyde Hanım Çankaya Evi’nde çalışıyor. Nuriye Ataseven ise 25 yıldır usta öğretici, O da 3 yıldır Zübeyde Hanım’da. Yaptıkları “Öllüğün Körü” de, tarifiyle birlikte “Ankara Halk Mutfağı” kitabında yer alacak. 

Öllüğün Körü yemeği Çankaya Belediyesi Zübeyde Hanım Çankaya Evi’nde yapıldı

Nedir bu “Öllüğün Körü”?

Öllüğün Körü” İmrahor, Dodurga, Karataş ve Mühye civarlarında yapılan bir Çankaya yemeği. Erişte, tereyağı, kıyma, ceviz ve maydanoz ile yapılan bu yemeğin tarifi ise şöyle:

“1 kase erişteyi haşlıyoruz, süzüyoruz. 4-5 saniye soğuk suya tutup tereyağıyla kavuruyoruz. Başka bir tencerede tereyağıyla 200 gr kıymayı kavuruyoruz, yarım su bardağı dövülmüş ceviz, tuz, toz kırmızıbiber, 2-3 dal doğranmış maydanoz ilave edip karıştırıyoruz. Servis tabağına önce erişteyi sonra kıymayı yerleştirip maydanozla süslüyoruz.” 

Yemeğin adının “Öllüğün Körü” olmasının ise güzel bir hikayesi var:

İki Ankaralı arkadaştan biri diğerine sürekli o gün ne yemek pişirdiğini sorarmış. Diğer arkadaş da her seferinde ne pişirdiğini söylermiş. Ancak bir gün çok sıkkın, stresli bir zamanında kocası da hastayken arkadaşı yine ne pişirdiğini sormuş. O da sinirle “Öllüğün Körü”nü pişirdim demiş. Kocası da bunu duymuş “Hadi getir Öllüğün Körü’nü de yiyeyim” demiş. Böylece yemeğin adı “Öllüğün Körü” şeklinde kalmış.

Ankara İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün, Ankara’nın diğer ilçelerinin yemeklerinin de tarifini aldıktan sonra yayınlayacağı “Ankara Halk Mutfağı” kitabını okumak ve tarifleri denemek için heyecanla bekliyor, Sibel Hanım ve Nuriye Hanım’a da teşekkür ediyoruz.

Çankaya’daki tüm gelişmeleri buradan takip edebilirsiniz.

Ayrancı hikayeleri-1: Bir tatlı huzur

Ayağında yeni aldığı spor ayakkabılarla heyecanla sokağa çıkıyor. Yasaklı hafta sonundan sonra dışarı ilk  kez çıktığı an bu. Sokağa sanki yıllardır karşılaşmamış gibi özlemle bakıyor. Bahar bazı ağaçları ziyaret etmiş bile. Başını sağa çevirip sokağın ilerisindeki pespembe çiçeklerle bezeli olan ağaca selam veriyor. Saat daha çok erken. Sokakta çiçeklerden ve ondan başka kimse yok, ha tabi bir de kedilerden başka.

Tirebolu sokağın yukarısına doğru yürümeye başlıyor. Aklında yapılacak bir yığın şey var. Her bir düşünce ona doğru uzandığı an sabundan yapılmış bir baloncuk gibi patlayıp yok oluyor. Anlaşılan bugün hiçbir şeye odaklanamayacak. Elçi sokağın Tirebolu ile kesiştiği yere geldiğinde bir selam da dükkanını erkenden açmış olan market sahibine verip yoluna devam ediyor.  

Ayağındaki yeni ayakkabılar hafif bir sızı ile varlığını hissettirmeye başlarken o girişini çok sevdiği o apartmanın önünde durup bekliyor. Kapısı ve bahçe duvarları metalden papatyalarla bezeli bu eski Ayrancı apartmanına bakıp gülümsüyor. Ömrümce yazıyor kapının üstünde, papatyaların yapıldığı aynı metal malzeme ile eklenmiş girişe. O yazıya bakınırken derinden bir ses fısıldıyor ona;

Ömrümce hep bahar olacak bu apartmanda, çünkü papatyalar var benim dört bir yanımda…” O da kendince bir türkü tutturup bu sözleri mırıldanarak yoluna devam ediyor. 

Papatyalı apartmanın hemen ilerisinde sağda Huzur apartmanını görüyor. Ayrancı’ya gelmeden önce başka bir semtte o da Huzur apartmanında otururdu. Beş senesini geçirdiği o apartman beliriyor gözlerinin önünde. Huzur apartmanı onları huzursuz etmeye başladığında oradan ayrılıp Ayrancı’ya taşınmışlardı. Şimdi Gül isimli bir apartmanda oturuyor. Apartmanın girişi baharda güllerle dolu olur hep. Güller aklına gelince yine gülümsüyor. Doğanın insanı mutlu etme gücü inanılmaz. Apartmanlarının isimlerinin doğayla olan uyumu da onu hep çok mutlu ediyor bu sokaklarda. İçi coşkuyla doluyor. Derin bir nefes almak, baharı içine çekmek istiyor ama yüzündeki iki kat maske onu şimdiki zamanın gerçekliğine döndürüyor. Yüzü asılıyor. Ne zaman bitecek bu eziyet? Maskenin, mesafenin, sevdiklerinden uzak olmanın getirdiği bir mutsuzluk dalgası sarmaya başlıyor bedenini. Baharı bile gölgede bırakan mutsuzlukla boğuşurken karşısına ikinci bir Huzur apartmanı çıkıyor. Aynı sokakta iki tane Huzur! Az evvel hissettiği karamsar duygular bu tatlı tesadüf sayesinde dağılmaya başlıyor. Sanki apartman ona kendi huzurundan biraz vermiş de onu düşmek üzere olduğu karamsarlık batağından çekip çıkarmış gibi hissediyor.

Huzur apartmanının beyaz tabelasına ufak bir baş selamı verip Salih Alptekin Ortaokulu’nun köşesinden Hoşdere’ye doğru dönüyor. Hafif yokuşu çıkarken yüzündeki maskelerin altında nefes nefese kalıyor. Muhtarlığın önündeki banka çökmüş sohbet eden iki kadına ufak bir bakış atıp yokuşu çıkınca durup nefesleniyor. Rotasını belirlemek için etrafına bakınıp sağa doğru devam etmeye karar veriyor. Caddedeki ışıklara gelince ani bir kararla Reşat Nuri tarafına dönüyor. Gözü apartman tabelalarında, aklı sabun köpüğü düşünceler arasında gidip gelirken iki tabelaya takılıyor gözleri. Yanyana iki apartman biri Ahenk, diğeri Uyum isminde. 

İsimlerinin yazıldığı tabelaların benzerliği dışında iki bina arasında uyumlu ya da ahenkli hiçbir şey görünmüyor. Sonra yine derinden gelen o sesi duyuyor. Bu sesi tanıyor. Ne zaman yeni bir hikaye filizlense zihninde bu ses haber verir kendisine. 

“Anlat.” diyor sese. “Nedir Uyum ve Ahenk için aklında beliren hikaye?” 

Yürüyüşüne devam ederken ses usul usul bir hikaye anlatıyor ona. İlk kez Ursula Le Guin’den öğrendiği isimlerin gücü hakkında bir hikaye. “Ama bu Le Guin’in hikayesi değil.” diyor ses. “Bu isimler hakkında başka bir hikaye. Bir şeyin gerçek ismini bilirsen onun gücüne sahip olabilirsin.” diyor. Sonra uzun uzun Uyum ve Ahenk apartmanlarının gerçek olmayan hikayesini anlatıyor. Bir süre düşünüyor sesin ona söylediklerini. Sonra aklını kurcalayan o soruyu soruyor.

“O halde, neden her apartman yazmış gerçek adını önlerine? Hiçbiri korkmuyor mu güçlerini kaybetmekten? Ya ben tüm uyum ve ahengi almışsam şimdi onlardan? Anlamını kaybetmiş kelimelerden ve gücünü yitirmiş beton bloklardan geriye ne kalacak kendilerine?”

“Onlardan güçlerini tamamen alamazsın.” diyor ses. “Onlar kendi istekleriyle paylaşıyorlar bilgeliklerini seninle. Gönüllü olarak sunuyorlar bunu sana, yürekten verilen hiçbir şey eksilmez, aksine daha da çoğalır. Paylaşmak seni güçlü kılar. O yüzden bu sokaktan bin kere de geçsen asla tüm güçlerini alamazsın onlardan. Ama her seferinde o gücü hissedersin kendinde, tıpkı şimdi olduğu gibi.”

Tıpkı şimdi olduğu gibi, diye tekrar ediyor sesin sözlerini. Şimdi hissettiği şey ne onu düşünüyor bir süre. Yere vuran adımların yankısını, etraftaki araba seslerini, kuşların cıvıltısını, yeni uyanan sokağın mahmur tınısını düşünüyor. Bir uyum var diyor şu an da. Dünya ile bu sokak arasında bir uyum.

 “Sanırım sen haklısın.” diyor sese. Ama ses çoktan kendi anlattığı hikayenin derinliklerinde kaybolup gitmiş. 

Yüzünde sonunda her şeyi anlamış insanlara özgü o tebessümle köşeyi dönüyor ve eski bir tabela üstünde yazan yazıyı görünce tebessümü kocaman bir gülümsemeye dönüşüyor. Karşısında yükselen Huzur apartmanı ona bilgeliğini sunuyor. Adının gücünü yüce gönüllülükle onunla paylaşan apartmana içten bir şekilde selam veriyor. Sımsıcak bir huzur içini kaplarken isimlerin gücüne, bu hikayeyi kendisi ile paylaşan o sese teşekkür edip yoluna devam ediyor.