Blog

Gıda Etiketleri Nasıl Okunur? 

Yazar Hakkında

Diyetisyen |  + Yazarın diğer yazıları

Online Beslenme Danışmanlığı
0534.446 6475

Neredeyse bir asırdır hayatımızda olan marketler, sağlığımızı sandığımızdan daha fazla etkiliyor. Paketli ürünlerle birlikte gıdanın saklanma koşullarının artması yüzyıllardır alışkın olduğumuz yemek yeme şeklimizi de değiştirdi. Gıda etiketlerinin tarihi ise atıştırmalık olarak tüketilen patates cipsine dayanıyor. Kaliforniyalı Laura Scudder 1920’lerde patates cipsini balmumundan yapılan kağıtla paketleyerek hem taze kalmasını hem de üzerine yazdığı üretim tarihiyle tazeliğinin kontrol edilmesini sağladı. Böylece patates cipsleri uzak yerlere taşınabilir hale geldi. 

Günümüzdeki gıda etiketleri ise oldukça geniş kapsamlı hale gelmiş durumda. Türk Gıda Kodeksi’ne göre gıda etiketleri tüketicinin satın aldığı gıda özellikleri, bileşimi, miktarı, muhafaza koşulları, menşe ülkesi, imalat veya üretim metodu, üretim ve son kullanma tarihi açısından tüketiciyi bilgilendirmeli.

Tipik bir gıda etiketi ise aşağıdaki gibidir ve 4 ana başlığa ayrılabilir: 

1. Porsiyon Bilgileri

Ürünün besin içeriği etiketlerine bakarken önce paketteki porsiyon sayısına ve porsiyonun miktarına göz atın. Servis boyutları, benzer yiyeceklerle karşılaştırmayı kolaylaştırmak için standartlaştırılmıştır. Porsiyon büyüklüğü genel olarak kişilerin yediği içtiği miktarı yansıtır. Fakat size ne kadar yiyip içmeniz gerektiği ile ilgili tavsiye vermez.

2. Kalori 

Kalori, bu yiyeceğin bir porsiyonundan ne kadar enerji aldığınızı gösterir. Sağlıklı bir vücut ağırlığına ulaşmak veya kilonuzu korumak için, aldığınız kalori miktarı ile vücudunuzun kullandığı kalori miktarını dengelemek gerekir. Genel olarak günlük yaklaşık 2 bin kkal önerilse de kalori ihtiyacınız cinsiyetinize, yaşınıza, boyunuza, kilonuza ve fiziksel aktivite  düzeyinize göre değişir.

3. Besin Miktarları

Bu bölüm sağlığınızı etkileyen bazı temel besinleri gösterir. Kişisel beslenme ihtiyaçlarınıza göre belirli besinlerden daha fazla veya daha az içeren yiyecekleri seçebilirsiniz. Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlıklı beslenme önerilerine göre doymuş yağ oranı, sodyum ve eklenti (ilave) şekerlerin alım miktarının azaltılması gereklidir. Bunlarla ilgili dikkat edilecek birkaç kural bulunuyor:

Aldığınız paketli ürünün 100 gramında 17.5 gramdan daha fazla toplam yağ varsa yağ oranı yüksek, 3 gramdan daha az varsa yağ oranı düşük kabul edilir. Yine ürünün 100 gramında 5 gramdan daha fazla doymuş yağ varsa yüksek, 1.5gr dan daha az var ise düşük doymuş yağ içerdiği kabul edilir. Yağ içeriğine dikkat etmek kardiyovasküler hastalıklara yakalanma riskiniz açısından oldukça önemli.

“Eklenti şekerlere dikkat”

Toplam şeker, süt ve meyvede bulunan besleyici olan doğal (sağlıklı) şekerlerin  yanı sıra paketli üründe  bulunabilecek eklenti şekerleri de içerir. Eklenti şekerler, gıdaların işlenmesi sırasında eklenen şekerleri (sakkaroz, dekstroz, fruktoz şurubu, sofra şekeri, glikoz şurubu gibi) ifade eder. Ürünün 100 gramında 22.5 gramdan daha fazla toplam şeker bulunuyorsa yüksek, 5gr’dan daha az bulunursa düşük oranda şeker içerdiği söylenebilir. Son yayınlanan kılavuzlara göre eklenti şekerler günlük alınan kalorinin yüzde 10’unu aşmamalı. İki yaşından küçük çocuklara ise şeker ilave edilmiş yiyecek ve içecek kesinlikle verilmemeli. 

Genel olarak önerilen tuz tüketimi (sodyum klorür) ise günlük 6 gramdır. Fakat ülkemizde yapılan araştırmalara göre günlük tuz tüketimimiz önerilen miktarın yaklaşık 3 katı yani 16gr. Tuzla ilgili çok fazla tartışmanın olması, tuzun gıda koruyucu etkisinden dolayı paketli ürünlerin içerisine bol miktarda eklenmesinden dolayı. Özellikle gıda endüstrisinin geliştiği ülkelerde günlük tuz tüketiminin yüzde 15 kadarı yemeklerle, yüzde 5’i sofrada eklenen tuzlardan, geriye kalan yüzde 80’ini işlenmiş gıdalarla birlikte alınıyor. Bir paketli gıda 100 gramında 1.5 gram ve daha fazla tuz bulunuyorsa yüksek, 0.3 gramdan daha az bulunuyorsa ise düşük tuz içeriğine sahip olduğu kabul ediliyor.

Hazır gıdaları tüketirken tuz oranına dikkat etmek gerekir. Çünkü fast-food ile beslenme alışkanlığı, yüksek oranda tuz içeren peynirleri (örneğin parmesan peynir 100 gramında 20 gr tuz içerir) bol miktarda tüketmek, salamura zeytinleri suda bekletmeden tüketmek gün içerisindeki önerilen toplam  miktarın 3-4 katını tüketmenize neden olur. Bunların yanında bir çok insan yemeklere bol miktarda sofra tuzu ilave ediyor. Oysa tuz kullanımı azaltıldığında 2-3 hafta sonra yenilenen tat reseptörleri sayesinde tuzsuz tüketmeye alışmış olursunuz.

4. Referans Alım Değerleri(%RA)

Referans Alım Değerleri (%RA) ise bir yiyeceğin porsiyonundaki bir besinin toplam günlük diyete ne kadar katkıda bulunduğunu gösterir. Bir başka deyişle bu yiyecekten ortalama bir insan 1 porsiyon tükettiğinde, belirli bir besin maddesi için günlük ihtiyacının ne kadarını karşıladığını gösterir. Örneğin, yukarıdaki etikete göre bu gıdadan 1 porsiyon tükettiğinizde günlük ortalama kalsiyum ihtiyacınızın yüzde 25’i karşılanmış olur. Buna göre bu gıdanın kalsiyum açısından zengin olduğunu söyleyebiliriz.  Referans alım değeri için yüzde 5 ve altı düşük, yüzde 20 ve üzeri yüksek kabul edilir.

“Ne yediğimizi bilmek sağlıklı beslenmenin ilk adımı”

Paketlerin üzerindeki “Kalsiyumdan zengin”, “Yağ içeriği azaltılmış”, “Lif içeriği yüksek” vb. ifadelerinin doğruluğunu kontrol etmek ve aldığınız ürünleri  diğer markalarla karşılaştırmak için referans alım değeri oldukça kullanışlıdır.  

Paketli ürünleri değerlendirirken ilk zamanlarda biraz zorlansanız da bir hafta içinde alışmaya başladığınızı göreceksiniz. Gıda etiketi okuma alışkanlığı, farkındalığınızın artmasını sağlar ve sağlığınızı korumanıza yardımcı olur. Unutmayın ne yediğimizi bilmek sağlıklı beslenmenin ilk adımıdır.

Kaynak:

https://www.nhs.uk/live-well/eat-well/how-to-read-food-labels/

https://www.fda.gov/food/nutrition-education-resources-materials/new-nutrition-facts-label

Türk Kardiyoloji Derneği “Hipertansiyon Haber Bülteni Yıl:3 Sayı:5 / Nisan 2016”

https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170126M1-6.htm

Meksikalı sanatçıdan Ayrancı’ya hediye

Bu yıl 7’ncisi düzenlenen ArtAnkara Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı için Ankara’da bulunan Meksikalı sanatçı Kathrina Rupit, Güvenlik Caddesi’ndeki bir binanın duvarına mural çalışması yaptı. Rupit, “İlk defa geldiğim ülkenizde ilk eserimi Ayrancı’da yapma fırsatım doğmuş oldu, Tüm Ayrancılılara hediye ediyorum” diyor.

Ankara’da 2015 yılından beri düzenlenen ArtAnkara Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı kapsamındaki etkinlikler bu yıl pandemi koşullarında gerçekleştirildi. Sanatçıların fuar sonrası etkinlik adresi de bu yıl Ayrancı oldu. Çankaya Belediyesi’nin desteğiyle gerçekleşen en dikkat çekici etkinliklerden biri mahallemizde bulunan Meksika Büyükelçiliği’nin iş birliğiyle yapıldı. 

Eser, 12 Nisan 2021 Pazartesi günü Meksika’nın Türkiye Büyükelçisi José Luis Martínez y Hernández, Çankaya Belediyesi Başkan Yardımcısı Gülsün Bor Güner, Ayrancı bölgesi muhtarları ve halkın katılımıyla açıldı

Büyükelçiliğin güzel bir projeye imza atmasıyla semtimizde bir ilk gerçekleştirilmiş oldu; Meksikalı sanatçı Kathrina Rupit, Güvenlik Caddesi’nde seçilen bir binanın duvarına mural (duvar resmi) çalışması yaptı. Rupit’in meraklı bakışlar altında bir haftada yarattığı eser, 12 Nisan 2021 Pazartesi tarihinde Meksika’nın Türkiye Büyükelçisi José Luis Martínez y Hernández, Çankaya Belediyesi Başkan Yardımcısı Gülsün Bor Güner, Ayrancı bölgesi muhtarları ve halkın katılımıyla açıldı.

Kathrina Rupit Ayrancım Gazetesi için sorularımızı yanıtladı.

Açılış sırasında sanatçı Kathrina Rupit ile sohbet etme fırsatı da yakaladık. Rupit, Ayrancım Gazetesi için sorularımızı yanıtladı:

Kendinizden biraz bahseder misiniz, sanata nasıl başladınız?

Mural sanatını, küçüklüğümden beri yaklaşık 13 yaşımdan itibaren yapmaya başladım, çok seviyorum resim yapmayı. Büyümeye başladıkça onu sanata dönüştürmeye çalıştım. Önceleri grafitti ile başladığım eserlerimi daha sonra murala çevirmeye başladım. 

Mural nasıl doğuyor Meksika’da?

Evet mural dediğimiz sanat Meksika’ya özgü, grafitti ile birleşen ve kendi kültürel bakışını ortaya koyarak oluşan bir form olarak karşımıza çıktı. 

Hangi ülkelerde çalışmalarınız var?

Yaşadığım İrlanda’da pek çok resim yaptım, ABD, Hindistan, İspanya, Portekiz’de mural eserlerimi yaptım. Türkiye’de ilk kez yapıyorum.

Size nasıl ulaşıldı bu eseri yapmanız için?

Meksika Büyükelçiliği, Ankara’da düzenlenen ArtAnkara Festivali bünyesinde katkıda bulunmak için benimle iletişime geçti. Sevinerek kabul ettim. İlk defa geldiğim ülkenizde ilk eserimi Ayrancı’da yapma fırsatım doğmuş oldu bu sayede. Tüm Ayrancılılara hediye ediyorum. 

Çalışmalarınızı nereden takip edebiliriz?

Resimlerimde koyduğum imza aynı zamanda benim instagram hesabım; @kinmx. Teşekkürler.

Ayrancı’nın bağ evi restorasyon bekliyor

Ankara’nın bağları eski kent hayatında çok önemli bir yer tutuyordu. Yerli, yabancı gezginlerin de seyahatnamelerine konu olan bağlar kuzeyden güneye, doğudan batıya kenti bir yeşil kuşak gibi sarmıştı bir zamanlar. Kuzeyde Etlik, Ayvalı, Keçiören, Hacıkadın, Solfasol, doğuda Karacakaya, Samanlık, Abidinpaşa, Türközü, güneyde Seyran, Esat, Çankaya, Ayrancı, Dikmen, Öveç, Keklik, batıda Balgat, Söğütözü, Pamuklar muhitleri kentin belli başlı bağlarını oluşturmaktaydı.

1800’lü yılların sonlarına doğru giderek artan bağlar ve bağ evleri olgusu 1900’lü yıllarda Ankara kültürünün vazgeçilmez öğeleri arasında yerini bulur. Müslüman, Rum, Ermeni hemen herkes ekonomik durumuna göre bir bağa ve bağ evine sahiptir o zamanlarda. Hatta ticaret için buraya gelen yabancıların ve sefaret mensuplarının bile bağ evi satın aldıkları bilinmektedir. Yazların sıcağından ve sineğinden kaçanlar, serin havası olan bağlarda çeşitli üzümler, zerdali, dut, vişne, elma, armut, ayva gibi meyve veren ağaçlar da yetiştirirmiş. Dönüş ayı olan Ekim’e kadar geçen sürede yetişen üzümden, meyvelerden yapılan pekmez, pestil, kurutulmuş meyve de kışlık yiyecek olarak tüketilirmiş.

Aşağı, Yukarı Eğlence’nin isimleri bağ evlerinden mi geliyor?

Bahçelerinde kuyusu, havuzu da olan bu güzel evlerin eğlence, sohbet alemleri de eksik olmazmış serin yaz akşamlarında. Hatta Etlik civarındaki Aşağı ve Yukarı Eğlence semtlerinin kökenlerinin Rumlara ait bağ evlerinde ud, keman ve piyano eşliğinde düzenledikleri eğlencelerden aldıkları rivayet edilir.

Ancak Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan olaylardan, işgallerden, sürgünlerden Ankara da payını alır. Pek çok aile yok olur, kaçar, sürgüne gider. Eski ihtişamını koruyamasa da bağ evlerinin pek çoğu yeni sahiplerine kavuşur. Cumhuriyet sonrası yaşanan konut kıtlığının imdadına bu evler yetişir. Bürokratların, askerlerin, memurların evleri olurlar. Ankaralıların bağlara göç kültürü 1950’li yıllara kadar gelir. Sonrasında yaşanan kültürel değişimler bu geleneği unutturur, sahipsiz kalan bağlar, hızla büyüyen kentin içinde erimeye başlar. Binalar, bahçeleri birkaç on yılda birer birer yutar.

Ayrancı’da restorasyon bekleyen Kınacızade Bağevi

Kınacızade bağ evleri

Günümüzde sayıları çok azalan bu evlerin restore edilerek ayakta kalmayı başarmış örnekleri de var. En ünlüleri Cumhurbaşkanlığı konutu ve İnönü ailesine ait köşkler. Tabii bir de Keçiören’de Koç ailesine ait olan iki konağı da unutmamak gerek, şimdilerde biri VEKAM’a ait, diğeri müze olarak hizmet veriyor.

Ayrancı semtimizde de birkaç bağ evi sessizce varlıklarını sürdürüyor. Eski Ankara müftüsü Rıfat Börekçi (Börekçizadeler) ailesinin bir ve Kınacızadelerin iki bağ evi bulunuyor. Birincisi rahmetli Mehmet Kınacı’nın olan sonradan belediyenin satın alarak aslına uygun restore ettiği ev, ikincisi ise Şakir Kınacı’nın sahibi olduğu, bir zamanlar ünlü bir restoran olarak hizmet veren bağ evi. Kuloğlu Sokak’taki Şakir Bey’e ait olan bu Kınacızade bağ evi uzun zamandır devasa bahçesinin içinde gizlenmiş bir şekilde tarihe meydan okuyor. Bir zamanlar büyük babası mebus Şakir Bey ile Mustafa Kemal’in havuz başında sohbet ettiği, Kınacı ailesinin yıllarca bağ evi olarak kullandığı bu nadide yapı, yılların yorgunluğuna rağmen inatla ayakta dursa da restorasyon ihtiyacı aciliyet taşıyor.

Bu konuda bilgi almak için başvurumuzu nezaketle kabul eden Kınacı ailesinin değerli üyesi Şakir Bey’le yaptığımız güzel sohbete götürelim sizleri:

Başkent sonrası Ankara’da ‘Eski Ankaralılar’ veya ‘Ankara eşrafı’ olgusunun biraz geri plana düşüp bürokratların öne çıktığı görülüyor. Lakin Ankara eşrafı hala sessizce kendi hayatlarını yaşıyorlar. Kınacı, Toygar, Tuzcu, Kütükçü, Börekçi, Çubukçu, Aktar, Mermerci, Urgancı, Bulgurlu, Mıhçıoğlu gibi pek çok eski Ankaralı aileler ne yapıyorlar şimdi?

En başta şunu söyleyebilirim; Ankara eşrafının yüzde 70-80’si yavaş yavaş İstanbul’a göçtü. Ticari faaliyetleri nedeniyle büyük bir pazar olan İstanbul’a taşındılar, orada hem yaşayıp hem işlerini yürütüyorlar uzun zamandır. Bizim dışımızda Aktarlar, Hanifler (ailenin bir kısmı), Börekçiler ise hala burada yaşıyorlar.

Ayrancı’da çok az sayıda eski bağ evi ayakta kalabildi. Bunlardan birisi de Kuloğlu Sokak’ta sahibi olduğunuz Kınacızade bağ evi. Biraz bilgi verebilir misiniz ev hakkında?

Bazı çevrelerde 400 yıllık Rum konağı olduğu iddia edilen Kınacızade bağ evimizin, tahminen 1890-1900 yıllarında yapıldığını söylemişti babam. Vaktiyle Rum bir ailenin olduğu tahmin edilen bu bağ evini de sonrasında bizim ailemiz almış. Bizimkiler de diğer aileler gibi bu bağ evlerini belediyeden satın almışlar.

Bağ evlerine bahar aylarında gidilir, sonbahar ortalarına kadar kalınırdı. Ekim ayı gelip de havalar serinleyince özel mangal ocaklarımızı kullanırdık hem ısınır hem de mısır kestane közlerdik, soba teşkilatı yoktu evde. Bulvardaki evimizde yaşarken her yaz bağ evine giderdik, 1974 yılında bulvardan taşınıp Çankaya’ya göçünce bağ evine gitmez olduk ama 46 doğumlu olduğuma göre tam 28 yıl, her bahar eşyamızı doldurduğumuz kamyonun üstünde akrabalarla, çocuklarıyla güle oynaya bağdaki evimize gittiğimizi hatırlıyorum. Büyükler taksi ile giderdi, çoğu ailede olduğu gibi hususi arabamız yoktu. Tam bir şenlik olurdu bizim için.

Bağ evimizin suyunu yeni bağlamıştı belediye, ben 6 yaşıma geldiğimde. Zaten sık sık su kesintisi olurdu. O zamana kadar evler kendi suyunu karşılamak için farklı yöntemler geliştirmişti. Bahçenin dik olan üst tarafında içeri doğru kazılmış mahzen gibi galeriler vardı. Sular bu galerinin içerisinden sızarak önünde birikirdi, bizler sularımızı buradan temin ederdik. Belediye suyu gelmediğinde evdeki emme basma kollu tulumba ile suyu temin ederdik. Kuyu veya sarnıç yoktu buralarda, komşu evler hep mahzen benzeri bu galerilerden sızan suyu kullanırdı. Bizim bahçede birisi kuru ikisi yaş üç galeri vardı. Bir tek komşu amcamın evinde bir kuyu olduğunu hatırlıyorum. Ben 5-6 yaşlarında iken evin aşağı yamacındaki bir mahzenin yakınında da tokaç ve kil ile çamaşır yıkanırdı. Biz çocuklar da eğlencesine çamaşırları taşır, iplere asardık. Ben 6-8 yaşlarıma geldiğimde çamaşır makinası alındı, tokaç eğlencesi sona erdi.

Bağ evlerinde her cumartesi gecesi sıra gezilir, çilingir sofrası ve mükellef bir yemeğin ardından masalar kurulur tavla ve bezik seansları başlardı. Bu da bittiğinde, gece yarısı komşu amcalar ellerinde gaz lambası ya da mumlu fenerle evlerinin yolunu tutarlardı. Elektrikli fenerler daha sonraları çıktı.

Bizim evin alt katında (Kuloğlu Sokağa bakan tarafta) at ahırı vardı. Babam at binmeye meraklıydı. Sanırım 1952 yılı gibi Muhafız Alayı’nda bir süvari subayından Anglo-Arap cins 3-4 yaşında bir kısrak aldı. Pazar sabahları çıkar, 4-5 saat toprak bağ yollarında, sanırım Yıldız, Ahlatlıbel taraflarında bazen yalnız, bazen atçı arkadaşlarıyla at binerdi. O yıllarda Ankara’nın o taraflarında asfalt yol nadirattandı. Bir gün annem de heves edip binmiş ve gözümüzün önünde çok kötü düşmüştü. O olaydan sonra benim de gözüm korktu, hevesim kırıldı.

Önde, Şakir Kınacı ve Rıfat Börekçi konağın havuzbaşında

Ayrancı bağları nasıldı o tarihlerde?

Komşularımızın evleri de vardı etrafımızda. Yukarımızda Hamamcılar, Börekçiler; sağ tarafta babamın amcasının yani Mehmet Kınacı bağ evi vardı, belediye satın alıp restore etti. Cinnah tarafında Çubukçular, aşağıda Alemdar, Toygarlar… daha aşağıda Dökmeciler’in bağ evleri bulunurdu. Alemdar ve Toygarlar ile Turgut Güdüllüoğlu ailesinin bağ evleri üzerine sonradan Rus Elçiliği yapıldı. Portakal Çiçeği Vadisi’nde de bir takım bağ evleri vardı. Zengin Ermeni ve Rum ailelerin bağ evleri genelde Ayrancı ve Çankaya taraflarında bulunurdu. ‘Ayrancı bağları’ ve ‘Çankaya bağları’ diye anılırdı buralar. Çankaya bağları denen bölgede İnönülerin, Toygarların, Bulgurluzadelerin bağ evleri vardı. Çankaya Köşkü dediğimiz yer Bulgurluzadelerin eviydi zaten.

Evlerin bahçelerinde üzüm bağları dışında çeşitli meyve ağaçları da yetişirdi. Bunlardan toplanan fazla ürünler kışlık olarak değerlendirilirdi.

Ziya Kınacı, Halim Kütükçü, Bahri Kınacı, Mümtaz Ökmen ve ortada Nebahat Kınacı

“Hatırası var, yıkamam…”

Ayrancı’da, Cinnah Caddesi’nden başlayarak 1960’lı yıllarda binalar yapılmaya başlandı. 1970’lerde eski eserleri koruma yasası çıkarılması için hazırlıklar yapılırken pek çok bağ sahipleri evlerini yıktırıp apartman yaptılar veya müteahhitle anlaştılar ne yazık ki. Ankara’nın bağları ve bağ evleri o dönemde yok edildi. Tanıdıkları babamı uyarmışlar zamanında, “Hazim Bey, devlet bu bağ evlerini çevresiyle birlikte kısıtlayacak, tasarruf hakkımız elimizden alınacak” diye. Babam da “Hatırası var; havuz başında Atatürk ile babam Şakir Kınacı kahve içmişler. Bahçedeki çam ağaçlarını kendi ellerimle diktim, büyüttüm, şimdi kendi elimle yıkamam” der. Böylece evi muhafaza ettik.

Kınacı Ailesi’nin Ulus’tan Yenişehir’e taşınma süreci nasıl gelişti?

Ailem 1940 başlarında Ankara Kalesi’ndeki evimizi terk edip bulvarda yaptığımız evimize taşınmış. Ben 1946 yılında o evde doğdum. Eski evler 4 katlı etrafı bahçe içinde olan evlerdi. Öyle kocaman değillerdi. Arif Çubukçu’nun evi vardı bizden yukarıda, Meşrutiyet sapağını geçince üçüncü apartmanın yerindeydi evi. Emin Aktar’ın evi de onun biraz üzerindeydi. Doğan Börekçi’nin gümüş eşya satan çok güzel bir dükkanı vardı eskiden bulvar üzerinde. 1965 yıllarından sonra muhit tamamen değişti, iş yerleri çoğalmaya başlayınca 1974 yılında müteahhitte verip Çankaya’ya taşındık. Şimdi Engürü Pasajı’nın olduğu bina yapıldı bizim evin yerine.

Bağevi havuzbaşında annem ve babam

Kınacızade bağ evi bir ara ünlü bir restoran olmuştu. Sonra ne oldu?

Erol bey, bizim evi kiralayıp Mangal Restoran’ı açmıştı ama bir süre sonra devredip Amerika’ya gitmek zorunda kaldı. Devrettiği garsonu da onun gibi iyi çalıştıramadığı için kayınbiraderine devrettiyse de bir yıl sonra ondan alan avukat da yine işletemedi. Sonra da boş kaldı ev 1997-98’den beri giderek harabeye dönüştü, hırsızlar malzemelerini çaldılar. Hatta bir ara izinsiz kalanların yaktığı ateş nedeniyle ev yangın tehlikesi geçirdi. Evimizi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devretmek için pek çok kez yazıştım ama olumlu cevap alamadım. Bunun üzerine açtığım ilk dava, bakanlığın yeterli ödenekleri olmadığı gerekçesiyle reddedilmişti. Aradan geçen üç, dört yıl sonra tekrar açtığımız ikinci kamulaştırma davasını ise kazandık. Bakanlığın burayı kamulaştırarak aslına uygun bir şekilde restore etmesini bekliyoruz. Ayrancı, restore edilerek yeniden kazanılmış üçüncü bağ evine sahip olacak inşallah. 

Kent kültürünün simgeleri

Şakir Bey’in anlattıkları bizi Ankara’nın kaybolan kültürüne götürüyor… Kentin bağlarında, çayırlarında şimdilerde apartmanların yükseldiğini, betona bulanmış tepelerin çok değil iki nesil öncesine kadar doğanın bir parçası olduğunu bilmek çok düşündürücü. Kentimizi ranta teslim etmenin bedeli bu olsa gerek. Kent kültürünü gözeten, insanca yaşamın sürebileceği planlamaların yapılmaması veya tercih edilmemesi yaşadığımız kentleri hızla kültüründen koparıyor. Her şeye rağmen bize o güzel kentlerin var olduğunu hatırlatan bağ evlerinin kıymeti ise paha biçilmez. Tarihimize, kültürümüze ait bu evleri günümüze kadar yaşatan bu değerli ailelere şükranlarımızı sunuyoruz…

Çaylar Şirketten

Refik Durbaş üstadın dediği gibi;

“İstanbul – Ankara – Kayseri
Adana – Antep – Mardin
Bursa – İzmir – Bodrum
üç yıldır gider gelirim
302 Mercedesin arka koltuğunda
ne yattığım yer belli
ne içtiğim su
gecem saçları ağarmış bir mavi kuş
gündüzüm anıları yitik bir yeşil rüzgar
gider gelir üç yıldır içimde
dudakları çatlamış bir umut
gözleri görmez acılar” ….

Çocukluk, ilk gençlik yıllarımızda bir yerden bir yere gitmek büyük bir problemdi. Özellikle mola verildiğinde otobüsten yayılan “yarım saat çay ve ihtiyaç molası; çaylar şirketten” anonsu ile aşağı iner ihtiyaç için durup düşünürdük. Sonra bir mucize oldu. Çocukluk yıllarımızda mahallemize taşınan envai çeşit piposu ile her sabah kırmızı renault arabasını çalıştırarak fakülteye dersine giden Prof. Dr. Baha Galip Tunalıgil bir kurul kurdu. Babam, Baha amca ve bir çok briç klübünden arkadaşının Dostlar Meclisi adını verdikleri bir grupları vardı (bu meclis başlıbaşına bir yazıyı hakediyor). Bu grup çoğunlukla pazar öğlenleri toplanır, kurulan rakı sofrasında dünyanın hallerini konuşurdu.

Prof. Dr. Baha Galip Tunalıgil

Baha amca yine böyle bir pazar günü dostlar meclisi dağıldıktan sonra eve gelince Aşağı Ayrancı’daki evlerinde “Türkiye Yüznumara Kurulunu” kurmaya karar veriyor.

O sıralar neler olduğunun canlı tanığı 45 yıllık Ayrancı sakini oğlu Volkan Galip Tunalıgil’e satırları bırakıyorum.

Babam 1935, Bulgaristan Razgrad doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimlerini İzmir’de tamamladı. 1957 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirdikten sonra akademik yaşamını 1961’de doktor, 1969’da doçent, 1975’te profesör olarak sürdürdü.

1950-80 yılları arasında çeşitli gazetelerde dergilerde incelemeleri deneme, öykü ve şiirleri yer aldı. Hatırlamak Yaşamak Kadar Tatlıdır (1999) adlı bir şiir kitabı, yayımlanmamış birçok çalışması vardır.

Yıllar önce bir kongre için Fransa’da bulunan babam, Hollandalı bir akademisyenin tuvalette hiç sıvı sabun olmadığı sadece kalıp sabun bulunduğu için yaygarayı koparması üzerine kendi kendine Türkiye’de tuvaletlerin durumunun vehameti üzerine düşünüyor ve 1983 yılında tuvalet problemlerine çözümler aramak için bu oluşumu başlatıyor.

Türkiye’deki umumi tuvaletlerin mimari yapı, donanım, kullanım kolaylığı ve temizlik açısından belli bir standarda kavuşmasına çalışan kurul her yıl örnek olması için bir tuvalete de “Yılın Tuvaleti Ödülü”veriyor.

Bu satırlar ölümünden önce Hürriyet gazetesine verdiği röportajdan.

“Ben 11 profesör arkadaşımı topladım. Şimdi çoğu dağıldı o arkadaşların. Ama biz bir ideal uğruna yaklaşık 10 yıl beraber çalıştık. Hatta “tuvalet profesörü’’ olarak anılmaya başladım.

Bir tuvalet standardı hazırladık. Türk Standartları Enstitüsü onayladı bunu ve mecburi standart sınıfına soktu. Sonra tüm bu özellikleri içine alan bir çizelge yaptık, puanlama sistemi getirdik. Türkiye Yüznumara Kurulu’nun 1000 gönüllüsü var bu kişiler Türkiye’nin dört bir yanını dolaşıp tuvaletleri değerlendiriyor. Bu sistemle 20 yıldır “Yılın Tuvaleti”ni seçiyoruz. Bugüne dek en yüksek puanı Ankara’da Çankaya Belediyesi’nin Ahlatlıbel’deki Devran Tesisi aldı; 86 puan”

2000 yılında sağlık sorunları ortaya çıkınca başlattığı bu projeyi OPET’e devretmiştir.

OPET’in 2000 yılından bu yana sürdürdüğü ve Türkiye’de yapılan en uzun soluklu toplumsal projelerden biri olan “Temiz Tuvalet Kampanyası” Türkiye’nin önemli bu sorununu devir almıştır.

Önce kendi istasyonlarından işe başlayan OPET, zamanla projeyi, tüm yurda yaymış ve Opet istasyonlarında, sadece standart kurumsal görüntü ve hizmet kalitesi ile değil, temizlik ve hijyene verdiği önemle de farklılığını vurgulayarak, bunu kalıcı hale getirmeyi başarmıştır.

Şimdi mola yerlerinde yarım saat çay ve ihtiyaç molası anonsları ile irkilmiyorsak, bunu kesinlikle uykusuz gecelerde bu işe kafa yoran 22 Aralık 2005 yılında kaybettiğimiz “Hatırlamak yaşamak kadar tatlıdır” diyen Prof.Dr. Baha Galip Tunaligil’e borçluyuz.

Çiğdem Pilavı

Yazar Hakkında

Ceren Bozkurt

1996 Bursa doğumlu. Lisans eğitimini TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Tarih bölümünde yaptı. Lisans bitirme tezini, “Osmanlı Saray Mutfak Kültürü ve Yemek-Siyaset İlişkisi” üzerine yazdı. 2019 yılında bu tezle mezun oldu. 2020’de Hacettepe Üniversitesi’nde tarih alanında master yapmaya başladı, tarihvetarif.com sitesini kurdu ve burada yazmaya devam ediyor.

Sapsarı çiçekli, soğan köklü bu çiçek, açmak için baharın ilk günlerini bekler. Karlar erimeye başladığı anda yeryüzüne kavuşur. Baharın mis kokulu müjdecisidir. Ne çok soğuğu sever ne de sıcağı. Yerini de pek yadırgar, her yerde yetişmez. Orta Anadolu’yu mesken belirlemiş bu çiçek, endemiktir. Peki, nedir bu çiçek; Crocus Ancyrensis, yani Ankara çiğdemi. 

Ankara Çiğdemi
Ankara Çiğdemi Crocus Ancyrensis – Fotoğraf: Ali Öner

Hem Hızır ve İlyas’ın yeryüzünde kavuştukları Hıdırellez’de hem de doğanın soğuk bembeyaz uykusundan uyandığı Nevruz’da, çiğdem Orta Anadolu için daha çok kıymetlenir. Çünkü bu kökü soğan, yaprakları mis kokulu çiçekten pilav yapılır. Çiğdem pilavı, aynı zamanda ‘bahar pilavı’ olarak da bilinir. Anadolu’nun temel hububatından olan bulgur, coğrafyanın sunduğu çeşitlilikle tarih boyunca şekillenmiştir. Çiğdem pilavı işte bu çeşitliliğin en naif örneklerinden biri. Yani coğrafya kader değil, coğrafya yemektir. 

Çiğdem pilavına değinmemin en büyük sebeplerinden birisi, tarihi olan yemekler kategorisinde hakkıyla yer aldığı için. Anadolu’nun bereketli topraklarında daha nicesi olduğu gibi, çiğdem pilavının kökleri de kadim. Yemek hem gündelik hayatın devamı için zaruridir, hem de kültürel mirastır. Şimdi, çiğdem pilavının lezzetli hikâyesi için birkaç bin yıl geriye gidelim:

Çiğdem’in tarihçesi

Anadolu toprakları üzerinde yaşayan her uygarlık hem bu toprakların sahibi hem de misafiri. İşin en etkileyici yanlarından biri, yine bu topraklar üzerinde yaşamış olan topluluklar, kültürlerini kümülatif olarak bir sonrakine mutlaka aktarmış. İşte bunun en güzel örneği, 2021 yılının Ankara’sında, bir bardak kahvemle bilgisayar başında, daha milat kavramı doğmadan önce, yaklaşık dört bin yıl evvel kurulmuş bir devletin kültürel mirasına ait bir çiçekten, onun gelişiyle kutlanan bayramdan ve bu çiçeğin yemeğinden bahsedebiliyor olmam.

Orta Anadolu’yu mesken bellemiş, ilk Anadolu uygarlıkları arasında yer alan Hititlerin, gündelik hayatlarını, yaşayış tarzlarını belirleyen en az 170 bayramı bulunmaktaydı. Bu bayramlar, aslında temelinde tanrılara en değerli yemeklerini ikram edip, onların gönlünü hoş tutma politikası temel alınarak düzenlenmişti. Hitit insanının, inandığı tanrısına minnet sunmasının en gözle görülür, en şaşalı vakti olan bayramlar, bu sebeple Hitit kültüründe oldukça öneme sahipti. Bayramların nihai getirisi olan bol, bereketli ziyafet sofraları, aynı zamanda sosyalleşme ve iktidarın halkla birebir temasta bulunduğu birer sosyal mekân haline gelmişti. Halkıyla tanrıları için yiyip içen kral, adadığı adaklar ve bol sunaklarla tanrısından güç almış ve iktidarını yine halkının önünde pekiştirmiştir.

İç Anadolu’nun geçit vermeyen kışları kurak ve soğuk iklimi, baharın gelişinin Hititlerde de coşkuyla kutlanmasına sebep olmuştur. Hititlerin en önemli bayramlarından birisi, ilkbaharın gelişi ile kutlanan AN.TAH.SUM.SAR yani ‘çiğdem bayramı’dır. Bu kadim çiçeğin karların altından o renkli yüzünü göstermesiyle birlikte 38 gün süren bayram başlar; kral, devlet erkânı ile ziyafet sofrasına otururdu. Bu ziyafet sofraları taşıdığı manaların dışında, Anadolu’nun eski yemek kültürünün anlaşılması açısından çok önemli. 

Hitit yemek kültürünün en önemli besin maddelerinin başında ekmek ve hububat geliyor. Ekmek hem bir gıda maddesi hem de tabak yerine geçen, servise yardımcı bir eleman. Bunun dışında elbette Anadolu topraklarının bir getirisi olan buğday, Hitit yemek kültürünün de olmazsa olmazıydı. Genellikle lapa, bulamaç yahut kızartılmış olarak tüketilen buğday aslında günümüz pilavlarının ilkel versiyonu.

Çiğdem Pilavı
Çiğdem Pilavı

Uğruna bayramlar düzenlenen yemek

Gelelim uğruna bayramlar düzenlenen çiğdem pilavına; Anadolu’nun unutulmaya yüz tutmuş baharı karşılama ritüellerinden biri çiğdem pilavı pişirmek. Genellikle yöre halkları tarafından, baharın ilk günlerinde, çocuğundan yaşlısına herkesin emeğinin geçtiği, her kapının rızkıyla pişirilen çiğdem pilavı, kimi yerlerde pirinçle, kimi yerlerde ise buğdayla yapılır. Soğanlı bir bitki olan çiğdem, toplandıktan sonra kabukları çıkarılıp yıkanır, önce soğanlar doğranır ve çiçekler ayıklanır. Bir yandan da et doğranıp tencerede kavrulmaya bırakılır ve kavrulan etin üzerine buğday konur. Ardından baharın müjdecisi çiğdem çiçekleri ve soğanı bu karışıma eklenir, üzerine su koyulur, suyu çekene kadar pişirilir. Kökleri bu topraklarda hayat bulmuş ve binlerce yıldır yapılan, buram buram tarih kokan pilav afiyetle yenir.

Bu yemek kültürünün unutulmaması için Ankara Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi, 2014’ten beri baharın gelişini kutlamak amacıyla Çiğdem Şenliği düzenliyor ve bu şenlikte çiğdem pilavı pişiriliyor. Hititler, her insan ve tıpkı insana benzeyen devletler gibi, doğdu; yaşadı ve öldü ama çiğdem pilavı görüldüğü üzere hala bizimle.

Çiğdem Pilavı (Kaynak: https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/yozgat/neyenir/cgdem-plavi)

Kaynakça

Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu II, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 2003.

Priscilla Mary Işın, Avcılıktan Gurmeliğe Yemeğin Kültürel Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019.

https://evrimagaci.org/ankara-cigdemi-crocus-ancyrensis-7303

http://www.sokumenstitusu.org.tr/Faaliyet/32/%C3%87i %C4%9Fdem-%C5%9Eenli%C4%9Fi-2015

“Ankara’ya Dair” öykü yarışması

Kente dair anılarınızı, duygularınızı, düşüncelerinizi ve hayallerinizi satırlara döküp katılabileceğiniz `Ankara`ya Dair Öykü Yarışması`na davet etmek istiyoruz Siz Öyküseverleri!

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi tarafından “Ankara’ya Dair” öykü yarışması düzenlendi. Son katılma tarihi 1 Eylül 2021 olan yarışmada 3 esere 1000 TL ödül verilecek.

Yarışmanın duyurusu şöyle:

Her köşesinde anılarımızın olduğu, sokaklarını arşınladığımız, hayatımızın belki uzun belki kısa bir bölümünü geçirdiğimiz, ama her daim adını duyduğumuzda zihnimizde canlanan ayazıyla grisiyle bir kent Ankara.

Ancak bunların ötesinde Şairlerin deyişiyle şiirin, özlemin ve sevginin Başkenti. 

…ve bu kente kazandırılmış mütevazı bir kent belleği mekânı

2018 yılında gelecek bugünsüz, bugün dünsüz olmaz anlayışı ile bir hayali gerçekleştirerek hem Odamızca yayımlanan çalışmaları hem de Ankara kitaplarını derleyip kurduğumuz, üyelerimizi kitap okumaya, Ankara pullarını görerek, eski Ankara videolarını izleyerek kentin kokusunu duyumsamaya, Ankara`ya dokunmaya davet ettiğimiz İMO Ankara Kent Kütüphanesi…

Bu kurgumuzun devamı niteliğinde önemli gördüğümüz bir etkinlik olarak;

Kente dair anılarınızı, duygularınızı, düşüncelerinizi ve hayallerinizi satırlara döküp katılabileceğiniz “Ankara`ya Dair Öykü Yarışması”na davet etmek istiyoruz Siz Öyküseverleri!

Meslektaşlarımızın ve TMMOB`ye bağlı odalara üye-öğrenci üye tüm öyküseverlerin de katılabileceği “Ankara`ya Dair Öykü Yarışması”nda seçici kurulca yayımlanmaya değer görülecek tüm eserler İMO Ankara Kent Kütüphanesi`nin “Ankara`ya Dair Öykü Seçkisi”nde yer alacak ve öyküseverlerle buluşturulacaktır.

Dereceye giren yazarlara ödüllerin de verileceği etkinliğin son katılım tarihi 1 Eylül 2021 olup bu tarihten sonra gönderilen eserler dikkate alınmayacaktır.

Teslim Adresi: yarismaankara@imo.org.tr

İletişim: 0312 294 30 75

Son Katılım Tarihi: 01.09.2021

Yarışma Ödülü: Değer görülen 3 eser için eser başına 1000.-TL

Yarışma “Başvuru Formu“na ve “Şartnamesi“ne ekten ulaşabilirsiniz

Emektar yorgancı İlyas Kantarcı anlatıyor: Pamuk ve yünden vazgeçmeyin

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Kardeşler Yorgan Evi / İlyas Kantarcı
Yeşilyurt Sokağı No:38/B A.Ayrancı – Çankaya Ankara 0312. 426 56 79

Elyafla yatan sabah kavga etmek için uyanıyor

İlyas Kantarcı, Yeşilyurt Sokağı 38/B adresinde Kardeşler Yorganevi’nin sahibi. Uzun zamandır Ayrancının en eski esnaflarından birisi ve yorgancılık yapıyor. Onunla hem mesleği hem de Ayrancı’nın eskiden bugüne geçirdiği dönüşümle ilgili keyifli bir konuşma yaptık.

Ali Necati Koçak
İlyas Kantarcı 1971’den beri Ayrancı’da

İlyas bey biraz kendiniz tanıtır mısınız, kaç yaşınızdasınız, ne zamandır buradasınız?

1971’de Ankara’ya ve Ayrancı semtine geldim. O zamanki Kıbrıs Talebe Yurdu’nun altındaki dükkanda çalışmaya başladık. Daha sonra buraya geldik. Ama bu dönemler içerisinde çıraklığım, ustalığım, kalfalığım bu semtte geçti, çocukluğum da bu dönemde geçti. Çünkü 11 yaşımda buraya gelmiştim. 

Babamın Ankara’ya gelişi daha eski, 1960’lara dayanır. Babam seyyardı. Hiç rastladınız mı bilmiyorum, elinde bir tane yay var, onunla seyyar hallaçcılık yapıyordu. Eskiden pamuk ve yün kullanımı evlerde çok yaygın olduğu için evlerde de  çalışabilme imkanları vardı. O şekilde evlerde çalışıyordu babam. Daha sonra Kıbrıs Talebe Yurdu’nun altındaki dükkanı devraldılar. Aldıktan sonra Trabzon Maçka’dan köyden kardeşlerimle birlikte bizi de getirdiler. 3 kardeş başladık. Bir tanesi askerden yeni gelmişti, bir tanesi askere gidecekti ben de 11 yaşındaydım ilkokul bitmişti, çırak olarak başladım. Ondan beri bu semtteyim.

İlk geldiğinizde nasıldı buralar?

Yeşilyurt Sokağı’nda bulunduğumuz bu yer boş arsaydı. Köşede küçük bir market vardı, onun arkasında iki katlı küçük bir bina vardı. Onun arkasında da gecekondu vardı, biz orada oturuyorduk. 

Köşede Kıbrıs Talebe Yurdu vardı, altında köşede yorgancı olarak biz vardık, yanında camcı Hasan abi vardı, muhtarımız Seviye hanımın babası. Onun yanında pastane, et ve balık kurumu, fotoğrafçı ve berber vardı. Yanında tesisatçımız vardı, onun hemen yanında kundura tamircisi Sırrı ustamız vardı. İçeride yurdun içerisinde lokantacı vardı. Çok güzel bir mahalleydi. İnanılmaz derecede güven veren, huzur veren bir mahalleydi. Burası aynı zamanda Tunalı Hilmi’nin alternatifiydi. Gaziosmanpaşa’dan biri “ben orada işimi hallederim” güveniyle gelirdi ve işlerini halleder giderdi.

Kıbrıs Talebe Yurdu’nun da buraya vermiş olduğu bir hareket vardı. Kıbrıslılara bir hayranlık vardı insanlarda, onlardan bir kelime İngilizce öğrenmek için gelip gidiyordular. Yurdun altında pastane vardı, orada oturulurdu. Onlar bizden daha rahattılar. Bizim bugün yaşadığımız rahatlığı onlar o gün yaşıyordu. 1971-72’lerde şortla sokakta gezebilmek herkesin harcı değildi. Mahalleli birçok şeyi onlardan gördü, öğrendi. 

Semtimizin bir güzelliği de bizi yetiştirmesi oldu. Ben başka semtte esnaf olsaydım bu kadar ufkum açık olmayabilirdi. Çocuklarıma bu kadar yatırım yapmayabilirdim, liseyi bitirin sizi evlendireyim derdim. Ama şimdi hepsi okudu, çok şükür elinde işi var, saygın konumdalar. 

O yıllarda mahallenin ulaşımı nasıldı? 

Yeşilyurt’un köşesindeki Migros’un olduğu yerde otobüs durağı vardı. Otobüs oradan yukarıya kadar çıkıyordu. Fırının orası dere yatağıydı, oradan ötesi yoktu. O dere yatağı Turizm Sitesi’ne kadar giderdi. 

O akan dere hoş dere miydi? Eski haritalarda öyle görünüyor.

Hoş dereye aitti. Orada mübalağa etmeyeyim de 5-6 metre derinliğinde bir kanal vardı. Oradan akan su gelip fırının önünde sıfırlanıyordu. Oradan sonra yayılıp gidiyordu. 

Oradan yukarıya sokak yoktu, Refik Belendir sonradan oluştu, Mesnevi’nin devamı yoktu, polis evine kadar hiçbir şey yoktu. Harp okulunun su deposunun oradan Dikmen’e doğru gidiliyordu. 1977’de Sokullu’ya askeriyenin içinden gidiliyordu. Dikmen’in yolu yoktu.

Ayrancı’nın benim bildiğim en az on tane pastanesi vardı o dönemde. Yeşilyurt’un köşesinden Güneş Sokağa kadar 3 tane pastane vardı. Güvenlik caddesini, Kuzgun sokağı, yukarı Ayrancı’yı hiç saymıyorum. Ayrancı’da böyle de bir kültürümüz vardı, şimdi yok. Neden? Çünkü çok yaşlandı semtimiz. 

Herkes eskinin komşuluğunu arıyor galiba?

Eski komşuluklar Dikmen’de nasılsa, burada da aynıydı diğer yerlerde de aynıydı. Burası kültür bakımından yüksek düzeyde olduğu için burada biraz daha seviyeliydi. 

Biraz meslekten konuşalım isterseniz, işlerinizden. Çok çeşitli şey yapıyorsunuz, yatak, yorgan…

Biz işimiz gereği evlere gireriz, yatak odasından yatağını alırız. Babam bize hep şunu söylemiştir; evladım önce kapıyı çalın, bekleyin. Müsait misin girebilir miyim deyin. Ev sahibi önden gitsin, sizin görmenizi istemeyeceği şeyler olabilir, telaşlandırmayın. O içeri girsin ortalığı toplasın, sizi çağırdığında girin. Onun mahremiyeti, o onun en özel olduğu yer odasıdır. Bu da bize babamızın tavsiyesidir, bizi yetiştirme şeklidir.

Yatak işimiz önceden çok yoğundu, şimdi kalmadı. İnsanlar hazır yataklara yöneldi haklı olarak. Yorgan işimiz de yine hazıra dönüştü ama onun bir yanlışlığı var; şimdi bakın herşey zamanla ölçülmemeli. Çünkü senin sağlığın zamandan daha kıymetli eğer onun önüne sağlığını koyuyorsan o zaman kaybettin demektir. Şimdi şuradaki pamuk yastıkta yatanla elyaf yastığı başının altına koyan iki kişiyi yan yana koyun, biri daha keyifli ve daha mutlu, diğeri daha agresif olur. Neden? Çünkü elyaf statik elektrik üretiyor ve bunu bünyene yüklüyor. Sağa sola döndükçe beyin sürekli statik elektrik alıyor, bedenin statik elektrik alıyor. Kalktığın zaman yanındakine parlayasın geliyor. Çünkü vücut dinlenmedi, sabaha kadar seni elektrikle şarj etti. Pamuk öğle değil, yün öğle değil. Senin dinlenmeni sağlıyor. O bakımdan bu ince ayrıntıları çoğu yeni yeni öğreniyor veya hatırlıyor. 

Elyaf neden üretiliyor? Petrolün en arta kalan maddesinden üretilir. Bir zaman hatırlar mısın bilmiyorum, denizlerimize varillerle petrol atıkları atıyorlardı. Niye şimdi atılmıyor, biliyor musunuz? O denize attıkları atıklar için çok ceza yediler, şimdi o atıkları elyaf yapıp bize satıp üstüne para kazanıyorlar. Aslında size ucuz yastık satmıyor, kendi petrol artığını evinizde size depolattırıyor. 

Geçen gün biri geldi, elyaf’dan bebek yorganı istiyorum dedi. Yapmam dedim. Ben o günahın içine girmem. Çünkü bunu, minik bebeğin reddetme hakkı yok. Sen koyuyorsun içine, o kullanacak. Bu çocuğa ne kadar zarar verdiğini bilmiyorsun. Ben yapmadım, gitti Kızılay’da halletti geldi. Yapmadım, kalben rahatım ben o çocuğa zarar vermediğim için. 

Pamuk, malzemenin en doğalıdır, en kalitelisidir. Yünden insanlar yazın çok terletiyor diye şikayet ediyor. Hayır yün terletmez. Yün yazın serin, kışın sıcak tutar. Pamuk sürekli sizin terinizi emer. Niye zamanla pamuk sararır? Çünkü teri aldığı için sararır, onun için deforme olur, çünkü ter pamuğu çürütüyor. Eğer elyaf olmuş olsaydı, kayış gibi hiçbir şey olmazdı. Çünkü içerisine hiçbir şey çekmez, senin terini senin vücudunda kurutur. O bakımdan pamuk ve yünden asla şaşmayın. 

Sonra nolur, senede bir gün, iki gün sağlığın için fedakarlık yapsan? Senede bir iki gün bunları açıp yıkayıp, temizlemekten kaçınıyorsun sonra hastalanıp aylarca hastanede yatıyorsun. İnsanın yaşamının da bir değeri olmalı. Onu değersiz kılan biziz. Çok iyi pamuk almayabilirsin, pahalı geliyorsa. İkinci kalitesini alırsın ama sağlıklısını alırsın. 

Bir genç kız çeyiz takımını hazırlarken ne isterdi, siz neleri hazırlardınız?

1970’li yıllarda bir genç kızımız geldiği zaman çeyiz için 3 tane tek kişilik yorganı, 2 tane çift kişilik yorganı olacaktı. Çift kişilik bir tanesi çok iyi olacak, ipek olacak, onu lohusalık yorganı olarak kullanacak. Çok güzel gösterişli olacak. Etrafında danteli olan, harika birşey. Masraflı bir şeydi. Çünkü hepsi el emeğine dayalı şeylerdir. 

Sonra yastığı olacaktı, divan örtüsü olacaktı. Divan örtüsü şimdi yok. Eskiden her evin 2 tane divan örtüsü olurdu. Yerini kanepe aldı ama divan örtüsünün şöyle bir işlevi vardı; misafir onda yatacaktı, şimdi kanepede yatıyor. 

Tek kişilik yataklarımız vardı. Bir evde en az dört tane tek kişilik yatak olurdu. 2 tane çift kişilik yatak olurdu. İki yatağı üst üste koyarlardı. 

Çeyizlik malzememiz, genelde Bursa kaynaklı ipek satendi. Şimdi talep olmadığından dolayı ipek olayı bitti. Herşeydeki gibi onların da sahtesi, ucuzu çıktı. Sentetik kumaşlar üretildi yerine daha ucuz, daha pratik, silinebilir, makinaya atılabilir. Bünyeye ne kadar zararlıdır, ona bakan yok.

Düşünebiliyor musun bir yorgan ağzı danteli 6 ayda çıkıyor bir kişinin elinden. Bunların hepsi büyük bir ekonomik güç. Eskiden bir bilezik bir yorgan çarşafı değerindeydi. Ama şimdi yok. Şimdi herşey pratikleşti. Emek arttıkça fiyat artıyor. O zaman bugünkü gençler bunu istemiyorlar. Biraz ucuzunu hazır mağazadan almak istiyor. Neden? Pratik, at çamaşır makinasına yıkasın. Bunları yıkadın ama bunun içerisindeki ürünün sana katkısı nedir, zararı nedir bunun hesabını yapan yok. 

Eski işlerimiz olsa 5-6 tane kalfa çalıştırıyordum yine de yetiştiremiyordum. Zaman zaman tatlı yalanlar söylüyorduk müşteriye. İçeriye girip, nerede benim yorgan dediği zaman ona birşey söylemek zorundasın. Onun gönlünü alacaksın, onunki çeyize koyulacak, zamanı var. Ama elimde bir çeyiz var, düğünün günü gelmiş, onu yetiştirmek zorundasın. O zaman tatlı yalanlar konuşuyorduk. 

Bu arada teknoloji de değişti tabii. Siz de bir değişiklik oldu mu?

Bizim mesleğimizin içerisindeki iğnemiz hiç değişmedi. İğne aynı iğnedir. Sopası aynı sopadır. Hiç bir değişiklik olmadı. Çünkü onların haricinde başka bir şeyle üretilemez. Mutlaka sopayla yayacaksın, çırçır makinasında atacaksın (eskiden elle atıyorduk). 

Trabzon’luyum ben, işin piri orada yapılır. Biz oradaki ustanın yorganının kenarında usta olarak oturamayız. O kadar incedir oranın işleri. Hepsi iğneyle. Bunlarda hiçbir makina katkısı yoktur. Tamamen elden çıkmıştır. Derler ya, el emeği göz nuru, işte bu o’dur.

Kentsel dönüşüm kansere dönüşmesin

Dikkat: eski binalar yıkılırken hepimiz kanser soluyoruz

Türkiye’de eski binaların yıkımı sırasında hiçbir önlem alınmıyor

Asbest yıllardır sessiz sedasız hayatımızın her alanında kullanılmış olsa da çoğumuzun hakkında çok az şey bildiği bir madde. Isı yalıtımı özelliği olan, ateşe ve sürtünmeye dayanıklılığından ötürü ‘mucize madde’ olarak başta denizcilik, inşaat, otomotiv, tekstil olmak üzere pek çok yerde kullanılan asbestin yaklaşık 3 bin malzemede karşımıza çıktığı söyleniyor. Asbestli su boruları, eternit çatı kaplaması, çatı izolasyon malzemesi, dış cephe sıvası, fasarit boyalar, kombiler vs diye uzayıp gidiyor asbestin kullanım listesi.

Tabii burada ‘talk’ mineralinde de bahsetmek gerek. Pudralardan tutun da kozmetik, ilaç, plastik sanayi ve hatta suluboyalara kadar kullanılan talk minerali, hammadde olarak bulunduğu doğal alanlardan çıkarılırken bir başka mineral ile karışıyor ve bu mineralin adı maalesef, asbest. Asbest yatakları ile çoğu zaman yakın olan talk mineral yataklarının pek çoğu asbest bulaşması nedeniyle zehirli hale geliyor.

Londra’da eski bir binanın yıkımı sırasında alınan önlemler

Ankara asbesti havagazı fabrikasıyla duydu

Birkaç yıl önce ABD’de Johnson&Johnson firması, ürettiği talk pudrasının kansere neden olduğu gerekçesiyle açılan davalarda milyonlarca dolar tazminata mahkum edilmişti. Suçlu olan talk değil içine bulaşmış asbest mineraliydi.

Asbest tehlikesi Maltepe Havagazı Fabrikası’nın yıkımında gündeme gelmişti.

Ankara’da ise asbest tehlikesi ilk olarak Maltepe’de bulunan Havagazı fabrikasının yıkımı sırasında gündeme geldi. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Candan, fabrikanın inşaatı sırasında tonlarca asbest kullanıldığını ve yıkım sırasında bunların toz haline gelerek kentin üzerine yağdığını kamuoyuna açıklamış, dönemin büyükşehir belediye başkanı da yükselen kamuoyu tepkisinin ardından yıkım tedbirleri almak zorunda kalmıştı. Ancak bu arada bölgede yaşayan insanlar, civar okullardaki öğrenciler haftalarca asbest tozu solumuşlardı. Asbest şimdilerde ise kentsel dönüşüm nedeniyle büyük bir tehlike olarak karşımıza çıkmaya devam ediyor.

Kontrolsüz yıkımın önüne geçilmeli

Mahallemizde eski binalarda yoğun olarak kullanılmış olan asbestli malzemeler ne yazık ki kontrolsüzce yıkım sırasında milyarlarca küçük zerreye dönüşerek havaya karışıyor ve çok hafif olması nedeniyle havada uzun süre askıda kalan asbest tozu, rüzgarla kilometrelerce uzağa taşınabiliyor. Sonuç olarak yıkılan her binadan yayılan asbest tozları önce mahalleye sonra tüm kente yağıyor.

Ayrancı’da kontrolsüz yıkımlarda hepimiz asbest soluyoruz.

Peki ne yapar asbest tozu insana? Doğrudan ciğerlere giren bu mineral başta mezotelyoma (akciğer zarı kanseri) ve akciğer kanseri olmak üzere solunum yolu hastalıklarının en önemli nedeni maalesef. Pandemi nedeniyle taktığımız maskelerin bizleri korumadığını da söylüyor uzmanlar. O halde bu felaketi durdurmanın tek yolu, yıkımdan önce binalarda kullanılan asbestli malzemenin uzmanlar tarafından kanunlara uygun bir şekilde tespitinin yapılarak ve sökülerek, özel bertaraf alanlarına gönderilmesi.

Tüm bu işlerde sorumluluk ilgili belediyelere düşüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın geçmiş yıllarda belediyelerin denetimine bıraktığı bu konuda acaba Ankara belediyeleri ne gibi tedbirler alıyor? Örneğin içme suyu borularının önemli bir kısmı hala asbestli eski borulardan oluşuyor. Polatlı içme suyu borularının değiştirilmesi için bütçe ayrılması önergesinde Ankara Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nde AKP/MHP üyelerinin projeyi sekteye uğrattığını hatırlarsak asbest konusunun siyasi çekişmeler arasında kaybolduğunu görürüz. Mevcut Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş eski borulardan Polatlı’yı kurtarsa da çalışmalar sırasında asbeste dair önlem alınmamış, çalışanlar da asbest tozu solumuşlardı habersizce. Bu olay da iyi niyetli olmanın yetmediğinin, asbest konusunda tamamen bilgisiz ve tedbirsiz olduğumuzun bir başka örneği idi. 

Mehmet Şeyhmus Ensari

Asbest Söküm Uzmanları Derneği Başkanı’ndan belediyelere çağrı

Konu hakkında görüşlerine başvurduğumuz Asbest Söküm Uzmanları Derneği Başkanı Mehmet Şeyhmus Ensari, asbest konusundaki bilgisizliğe ve belediyelerdeki vahim duruma dikkat çekiyor. “Isıya ve sürtünmeye dayanıklılığı nedeniyle mucize madde olarak tanımlanan asbest minerali gerçekten mucizevi ama öldürücü” diyen Ensari, asbestin 60’lı yıllardan itibaren yoğun olarak kullanıldığı ancak 2010 yılında yasaklandığını vurguluyor. Fakat günümüzde “amyant” adı altında asbestin aslında hala piyasada yoğun olarak satıldığını belirten Ensari, resmi ihracat ve ithalat verilerinde bile görüldüğünü söyleyerek asbest ticaretinin yasak olmasına karşın devam ettiğine dikkat çekti. 

Ensari, “Asbest, iğnemsi yapısıyla ciğerlerimize girerek, tedavisi olmayan kansere yol açmaktadır. Avrupa’da ülkeler yasakladığı halde geçmişte kullanılan asbest nedeniyle pek çok hastalık davaları açılmaktadır. Mağdur olan binlerce insan asbest nedeniyle ölmeye devam etmektedir. Mutlaka farkındalık yaratılması ve sorumlu kurumların acil önlemler alması gerekmektedir” dedi. 

Kentsel dönüşümde ortaya çıkan asbest tehlikesi üzerine Ankara, Çankaya, Yenimahalle belediyelerine gerekli ziyaret ve uyarılarda bulunduklarını ancak etkili olamadıklarını kaydeden Ensari, “Buradan belediyelerimize sesleniyorum; insanlarımızın hayatı için sizlerle her türlü çalışma ve iş birliği yapmaya hazırız. Asbest konusunda farkındalık oluşturmak ve kanunen sorumlu olduğunuz tedbirleri almanız için derneğimiz tüm olanaklarıyla yardımcı olmaya hazırdır” çağrısında bulundu.

Sahte asbest raporu 

Ankara’da ilçe belediyelerinin tamamında asbest konusunda genel bir bilgisizlik olduğunu, işin vahim kısmının görevi kötüye kullanan bazı uzmanların sahte asbest raporu vererek belediyeleri yanıltması olduğunu belirten Ensari, “Sahte ve mükerrer raporlarla yüzlerce bina yıkılıyor ve tonlarca asbest tozu kentte havaya yayılarak Ankaralıları sessizce zehirliyor. Asbest tozları hemen zehirlemediği için kimse umursamıyor ama 10 ila 30 yıl arasında kanser vakalarının patlayacağını üzülerek söylüyorum” dedi. ASUD Başkanı Ensari şöyle devam etti:

Çankaya, İncesu semtinde temel inşaatı nedeniyle çökme tehlikesi geçiren komşu binaların acil yıkımı konusunda olduğu gibi veya deprem nedeniyle hasarlı binaların yıkıldığı İzmir örneği gibi acil yıkım işlemlerinde de bazı tedbirler alınıyor pek çok ülkede. Toz çıkmasına karşı bizdeki gibi itfaiye hortumuyla etkisiz sulamalar yapmak yerine ileri teknolojiyle geliştirilmiş farklı ve pahalı olmayan cihazlar var. Bizim belediyelerin hiç mi parası yok? Bilgisizlik ve umursamazlığın sonuçlarını yaşıyoruz. Bina yıkılırken seyreden insanlar, yakındaki çocuk bahçesinde oynayan evlatlarımız 30 yaşlarına geldiğinde asbest nedeniyle kanser tehlikesi yaşayacak.”

Yayılan tozların kentin üzerine çökerek, toprağa ve suya karışarak tehlike yaratmaya devam edeceğini de kaydeden Ensari, kentsel dönüşümde oluşan asbest tehlikesi konusunda istişarede bulunmak üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı, Sağlık Bakanlığı’nı yakın zamanda ziyaret ettiklerini ama her bakanlığın topu diğerine attığını belirterek tüm sorumluluğun belediyelere bırakılmış olduğunu gördüklerini ifade etti.

“Sorumluluk karmaşası var”

Ensari, “Sorumluluk karmaşası var kanunen. Herkes birbirine topu atıyor, düzgün bir yıkım yönetmeliği henüz çıkarılmadı Çevre Bakanlığı’ndan. Öte yandan Çevre Bakanlığı 10 Mayıs 2018’de İstanbul belediyelerine, 2 Temmuz 2018’de Ankara belediyelerine, mevcut yönetmeliklere atıfta bulunarak binaların asbest ve tehlikeli maddelerden temizlenmeden yıkılmaması gerektiğine dair tüm sorumluluğu kendilerine verdi. Belediyeler ‘benim cezai ehliyetim yok’ dese de ‘yıkım ruhsatını kim verdiyse sorumluluk ondadır’ ilkesi üzerinden belediyelerin sorumluluğu açıktır. Çok sıkı denetleme ile sahte raporların önüne geçilebilir” diye devam etti.

Yıkılan binalardan çıkan asbestli molozların da usulüne uygun olmayan bir biçimde hafriyat depolama sahalarına döküldüğünü, Çevre Bakanlığı yetkililerinin bu sahaları mutlaka denetlemesi gerektiğini vurgulayan Ensari, Ankaralıların asbest soluduğunu, atıkların da toprağı ve suyu kirlettiğini tekrar tekrar hatırlatırken “Belediyelerin gerek personel ve gerekse bilgi eksikliklerini gidermek için dernek olarak her türlü desteğe hazırız, yeter ki insanlarımız ölümü solumasın” dedi.

Görüyoruz ki, Ankara’nın asbest sorunu büyüyerek devam ediyor. Sorumluluğu üstlerinden atmaya çalışan ilgili kurumların duyarsızlığı devam ettikçe, gelecek yıllarda yüzbinlerce insan bu ilgisizliğin cezasını sağlıklarıyla ödemeye mahkum kalacak ne yazık ki…