Dünyaca meşhur mozaiklere sahip ülkemiz bu konuda çok şanslı
Mozaik sanatçısı Sinan Erdem Gazeteci Muharrem Sarıkaya ile
Şehrimizin önemli uluslararası fuarlarından biri olan, 30 Mart – 3 Nisan 2021 tarihleri arasında gerçekleşen “ARTANKARA – 7. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı” gerek yurt içinden gerekse yurtdışından birçok sanatçıya ev sahipliği yaptı.
Fuara, 1969’dan bu yana semtimizin bir sakini olan değerli mozaik sanatçısı Sinan Erdem de eserleri ile katıldı. Erdem, kendisi ile yaptığımız söyleşide mozaik sanatı ve ARTANKARA hakkındaki sorularımızı cevapladı:
Mozaik sanatı hakkında bilgi verir misiniz?
Küçük, muhtelif materyallerin renkli parçalarının yan yana yapıştırılmasıyla oluşturulan resim ve desenlere mozaik adı veriliyor. Bir sanat dalı olan mozaiğin geçmişi çok eski çağlara kadar dayanıyor. İlk yapılmaya başladığı günden bu yana kullanım alanı genişleyen mozaik, sokaklarda, havuz içlerinde, evlerin dış ve iç cephesinde ve daha birçok alanda görsel zenginliği artırmak için kullanılmıştır. Hatta evlerde kullanılması bir zenginlik gösterisi sayılmıştır. Antik dönemde kullanılan renkli doğal taşlar günümüzde de mozaik sanatının vazgeçilmez birer parçası.
Ülkemiz bu konuda oldukça şanslı bir konumda. Dünyaca meşhur mozaiklere sahibiz; Gaziantep’teki Zeugma Mozaik Müzesi, Misis Antik Kenti’nden kalma eserlerin sergilendiği Adana Yüreğir’deki Misis Mozaik Müzesi gibi.
Mozaik sanatçısı Sinan Erdem’in ArtAnkara’da sergilediği eserleri
Taş mozaik ile cam mozaik arasında ne gibi bir fark vardır?
En bariz fark, materyal farkı; teknik çalışma ve detay oluşumlar açısından klasik mozaik temel prensipleri ile çalışılmakta. Modern yapı içerisinde daha kendine has bir tarzı olan cam mozaik, günümüzde bir çok sanatçı tarafından yapılıyor.
Mozaik konusunda gençlere ne gibi önerileriniz olacak?
Sadece gençler değil, her yaş grubu bu güzel sanat dalı ile ilgilenebilir. Muhtelif özel atölyeler olduğu gibi belediyemizin halk evlerinde de mozaik dersleri veriliyor. Ben de Yazanlar Sokak’taki atölyemde mozaik dersleri veriyorum. @sinanerdemmosaicart adresli instagram hesabımdan duyurulara ulaşılabilir.
Peki ARTANKARA fuarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu sene 7.’si yapılmış olan ARTANKARA Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı gerek dünyanın muhtelif ülkelerinden gerekse Türkiye’mizin dört bir yanından gelen sanatçılara kucak açtı. Son derece önemli bir sanat aktivitesi olduğu kanaatindeyim, hem sanatçılar için hem de sanatseverler, koleksiyonerler ve sanat galerileri için. Pandemi döneminde olmamıza rağmen son derece yüksek ilgi görmüş olan fuar birçok ünlü simayı da ağırladı. Dileğimiz, benzeri etkinliklerin daha sık yapılması.
b. Ayrancım Gazetesi bu sene ilk kez yapacağı fotoğraf yarışması, pandemi sürecindeki “Zıtlıkları” ele alarak kendi perspektifinden çektiği fotoğrafları bizimle buluşturmak isteyen herkese açıktır.
3. Yarışma Organizasyonu: Yarışma Ayrancım Gazetesi, Çankaya Kent Konseyi ve Varlık Lisesi tarafından düzenlenmektedir. Destekleyenler Boyut Sanat Galerisi ve Kuzgundokuz’dur.
4. Yarışma Kategori/Bölümleri: Yarışma; Dijital (Sayısal) Renkli veya Siyah-Beyaz fotoğraf olarak tek bölümlüdür. Renkli veya Siyah-Beyaz, tüm fotoğraflar bir arada değerlendirilecektir.
5. Yarışma Koşulları:
a. Yarışmaya katılım ücretsizdir.
b. Yarışmaya gönderilen fotoğrafların Ayrancı Semti Mahalleleri (Ayrancı, Aziziye, Güvenevler, Güzeltepe ve Remzi Oğuz Arık Mahalleleri) sınırları içerisinde çekilmiş olması zorunludur.
c. Her katılımcı yarışmaya “Zıtlar’’ kavramının kendisine çağrıştırdıklarını bizlerle fotoğraf disiplini ile anlatan en fazla 5 (beş) adet sayısal Renkli veya Siyah- Beyaz fotoğraf ile katılacaktır.
ç. Yarışma; tüm amatör ve profesyonel katılımcılara açıktır. Son Katılım Tarihi itibariyle 18 yaş ve altı (30.04.2003 ve daha sonra doğumlu) katılımcıların Veli/Vasi İzin Belgesi/Muvafakatnamesini imzalayarak yarışma sekretaryasına ulaştırmaları gerekmektedir. Bu belgeyi göndermeyen 18 yaş ve altı katılımcılar yarışma dışı bırakılacaktır.
d. Yarışmaya daha önce ya da bu yarışma ile eş zamanlı yapılan başka herhangi bir yarışmada ödül alan ya da bu fotoğrafların kadraj farklılığı ve/veya bir kısmının kesilmesiyle oluşturulan veya renk değişiklikleri yapılarak üretilmiş fotoğraflar katılamaz. Aksine davranış kural ihlali sayılır. Fotoğrafın, sergilenmiş veya yarışma organizasyonu dışında yayınlanmış olması ise yarışmaya katılım açısından engel teşkil etmez
e. Fotoğraflara renk, keskinlik, toz alma gibi bazı işlemler yapılması, kontrast ayarları, kabul edilebilir oranda fotoğrafik müdahalelere müsaade edilir. Fotoğrafın belgesel yapısı değiştirilmemiş̧ olmalıdır. Bu konuda jürinin kanaati esastır.
f. Birden fazla fotoğrafın montajıyla oluşturulan fotoğraflar (kolaj) ve HDR (High Dynamic Range) uygulanan fotoğraflar kabul edilmeyecektir. Cep telefonuyla çekilen fotoğraflar ile insanlı veya insansız hava aracı (drone) vb çekilen fotoğraflar yarışmaya kabul edilir. Fotoğraf çekimi için insanlı veya insansız hava araçlarının (Drone) kullanımına ilişkin tüm izin ve sorumluluklar katılımcıya aittir.
g. Birden fazla fotoğrafın yan yana getirilip üretilmesiyle oluşturulan panoramik fotoğraflar ancak aynı zaman zarfında çekilen gerçek görüntülerin kullanılması koşuluyla yarışmaya kabul edilir.
ğ. Yarışmaya gönderilen fotoğraflarda görülebilecek insanların fotoğrafının çekilmesine ve bir yarışmaya gönderilmesine; fotoğrafın görsel, internet ve basılı yayın organlarında yayınlanmasına izin verdikleri kabul edilir.
h. Yarışmaya gönderdiği fotoğraf üzerinde, yapıt kendisine ait olmadığı halde kendisininmiş gibi göstermeye ve değerlendirme kurulunu yanıltmaya yönelik her türlü müdahale ve değişiklikler kural ihlali sayılır.
6. Telif (Kullanım) Hakkı:
a. Katılımcı; dereceye giren, sergilenmeye hak kazanmış ve satın alınan fotoğrafların yarışma sonuçlandığı tarihten itibaren, yarışma sonuçlarının duyurusu için internet, görsel ve yazılı basın kanallarında kullanılmasına, yer ve muhteva sınırı olmadan düzenleyici kurum ve bünyesindeki bağlı kuruluşların tanıtılmasında ve yayınlarında isminin ve eser adının kullanılması şartıyla kullanım hakkını verdiğini peşinen kabul ettiğini ve buna bağlı olarak gerek Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, gerekse diğer ilgili mevzuat gereğince ödül alan ve sergilenmeye hak kazanan eserinin/eserlerinin çoğaltma, işleme, temsil, umuma iletim haklarının ve yayımlanma haklarının kullanımı eser sahibi ile birlikte süresiz olarak Ayrancım Gazetesi’ne ait olacaktır. Bu fotoğraflar fotoğraf yarışmasıyla ilgili olarak yarışma kataloğu, Ayrancım Gazetesi ve Sosyal Medya hesaplarında kullanılacaktır.
b. Bu şekilde kullanılan eserler için, eser sahibi sonradan verdiği izni kesinlikle geri almayacağını ve eserin yukarıdaki şekilde kullanılmasını engellemeyeceğini veya bu izin/muvafakat için düzenleyici kurum ve sponsorlarından ayrıca hiçbir hak ve alacak talebinin olmadığını ve bundan sonra da olmayacağını ve maddi, manevi talepte bulunmayacağını gayri kabili rücu kabul, beyan ve taahhüt eder.
c. Katılımcı, yarışma için gönderdiği / yüklediği fotoğrafların tümüyle kendisine ait olduğunu, kendisi tarafından çekildiğini ve tüm izinlerinin alındığını kabul, beyan ve taahhüt eder. Başkasına ait görüntülerin, olduğu gibi veya kısmen kullanılması durumunda ortaya çıkabilecek telif hakkı ihlallerinin tüm hukuki sorumluluğu katılımcıya aittir.
ç. Yarışmaya gönderilen fotoğraflarda görünebilecek insanların, fotoğrafının çekilmesine ve bir yarışmaya gönderilmesine, fotoğrafın internette ve basılı yayın organlarında yayınlanmasına izin verdikleri kabul edilir. Söz konusu kullanımlardan dolayı ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların tüm sorumluluğu yarışmacıya aittir.
7. Diğer Hususlar:
a. Yarışma online (çevrimiçi) fotoğraf sistemine göre yapılacağından, alternatif hiçbir gönderi (e- posta, kargo, elden teslim vb.) kabul edilmeyecektir.
b. Yarışma fotoğraflarının online (çevrimiçi) olarak ayrancimgazetesi@gmail.com adresine gönderilecektir.
c. Yüklenecek fotoğraflar paspartusuz ve kenar boşluksuz olmalıdır. Fotoğraf üzerinde katılımcının kimliğine ilişkin isim, imza, logo, tarih vb. bilgiler bulunmamalıdır.
ç. Yarışmaya katılacak fotoğraflar, JPG/JPEG formatında, 150-300 DPI çözünürlükte, 8-12 sıkıştırma kalitesinde kaydedilmeli ve dosyaların boyutları 1 Mb’den az olmamalı, 4 Mb’yi de geçmemelidir.
8. Seçici Kurul :
• Mehmet İZDEŞ AFSAD Yönetim Kurulu Üyesi / Fotoğraf Sanatçısı
• Tuğba BEŞEL Fotoğraf Sanatçısı
• Merve BİLGİÇ Fotoğraf Sanatçısı / Ayrancım Gazetesi
• Mustafa COŞAR Çankaya Kent Konseyi
• Hatice Bilge COŞKUN APAYDIN Eğitimci / Varlık Lisesi
• Irmak DALGIÇ Ayrancım Derneği / Yarışma Sekreteryası
10. Yarışma Takvimi:
Yarışmanın Başlangıç Tarihi : 20.05.2021
Son Başvuru Tarihi : 20.06.2021 saat 24:00
Jüri Toplantı Tarihi : 24-25.06.2021
Sonuç Bildirim Tarihi : 30.06.2021
Sergi ve Ödül Töreni Yer ve Saat : 30 adet eser Boyut Sanat Galerisinde sergilenecektir. Ancak yeri ve saati Covid-19 nedeniyle gündeme göre belirlenip Ayrancım Gazetesi tarafından duyurulacaktır.
11. Ödüller
• Birinciye 700 TL’lik kitap çeki ve Kuzgundokuz’dan kahve çeki
• İkinciye 400 TL’lik kitap çeki ve Kuzgundokuz’dan kahve çeki
• Üçüncüye 200 TL’lik kitap çeki ve Kuzgundokuz’dan kahve çeki
12. Yarışma Sekretaryası-İletişim:
Yarışmaya ilişkin bilgi edinmek isteyenlerin öncelikli olarak mail yoluyla bize ulaşmalarını rica ediyoruz.
Ulus’taki tarihi İtfaiye (Hergele) Meydanı’nda yapımına 2013 yılında başlanan ve 2017’de bitirilen Melike Hatun Camii için İller Bankası binası 16 Haziran 2017’de bir gecede yıkılmıştı. Bu arada İller Bankası binasıyla birlikte etrafındaki başka parseller de kamulaştırılıp buradaki dükkanlar da yıkılmıştı. Dükkanları yıkılan esnafa geçici olarak dükkan yapılması için caminin yan parselinde başlanan temel kazılarında insan kemikleri bulundu.
Konuyu yerinde incelemek ve yetkililerden bilgi almak için inşaat alanına gittik. Görüştüğümüz taşeron firma yetkilisi, “Bizim ölüye saygımız var. İnşaatı biz durdurduk zaten. Arkeologlar geldi aldı kemikleri. Burada mezarlık olduğu iddiaları tamamen asılsız. İnşaatın en ucundan birkaç kemik parçası çıktı sadece, başka da bir şey yok burada. Biz iki haftadır tekrar çalışmaya başladık. Beton temeli bitirdik şu an” şeklinde konuştu.
14 Şubat 2021 tarihinde inşaat kazısı sırasında kepçe operatörünün kemiklere rastlaması üzerine bölgeyi kontrol altına alan polis ekiplerinin ardından olay yerine gelen Anadolu Medeniyetler Müzesi ekipleri bulunan kemik parçalarını alarak incelemeye götürmüştü. Arkeologlar bölgede 6 kemik parçası bulunduğu, bu kemiklerin insana ait çene ve kaval kemiği olabileceği bilgisini verdikten sonra kemiklerin yaşı ve menşei hakkındaki bilgilerin ise yapılacak araştırma sonucunda tespit edileceği açıklanmıştı.
Ulus Tarihi Kent Merkezi’nin ne kadar farkındayız?
Konu hakkında açıklamada bulunan Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, mevcut kazının ilgili müze müdürlüğünün onayıyla yapılması gerektiğine dikkat çekerek, “İtfaiye Meydanı’nın olduğu yerde tescilli yapılar var. Adı üzerinde Ulus Tarihi Kent Merkezi, buraya gerçekten hassas davranmanız gerekiyor. Ama iktidar bütün Ulus politikalarında züccaciye dükkanına girmiş fil gibi davranıyor. Zaten hukuksuz bir yere kazı yapılıyor. Burası İller Bankası’nın yeniden yapımı için ayrılmış alan. Buraya geçici 46 dükkan için kazı yapılıyor. Bir taraftan da İtfaiye Meydanı’nın dönüşümü için direnen mülkiyet sahiplerine çözüm üretmeye çalışıyorlar. Bu cami ile onun çevresini düzenleyen medrese organizasyonu yapılıyor çünkü burası Cumhuriyet’in temsil aksı üzerinde. Hem çok kültürlülük yıkılmaya hem de tek kültür üzerinden gidilmeye çalışılıyor” demiş, İtfaiye Meydanı’nda yapılan çalışmaların iktidarın ideolojik ve rant temelli politikaları üzerinden planlandığı uyarısında bulunmuştu.
İtfaiye Meydanı Esnafları Derneği durdurulan inşaat içinde gece saatlerinde gizlice dozer çalışmalarının yapıldığına dair görüntüleri 27 Şubat 2021 günü sosyal medya hesaplarından paylaşarak duyurdular.
Konunun hassasiyetini anlamak istemeyen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri, uzmanların raporunu beklemeye gerek bile duymadan faaliyete devam etmeleri üzerine konu ulusal medyaya yansıdı. Siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ve meslek odalarından tepkiler gelmeye başladı.
Ankara’daki son Ermeni-Katolik kilisesi ve mezarlığı
Vehbi Koç Araştırmalar Merkezi’nin (VEKAM) yayınladığı Ankara Araştırmaları Dergisi’nin Aralık sayısında çıkan bir makaleye göre kazı yapılan bölgede 18. yüzyıldan kalma Ermeni Katolik mezarlığı ve mezarlığın kilisesi olduğu belirtiliyordu.
“Söz konusu bölgenin altında, 1916 yangınıyla Ankara’nın Hristiyan mahalleleriyle birlikte tüm ibadethanelerin yok olmasıyla sonuçlanan yangından kurtulan son faal kilisenin de bulunduğu mezarlığın kuzey kanadı var.
Eski Ankara anlatılanlardan çok farklı özelliklere sahipti. Ankara, Türklerle birlikte ciddi sayıda Ermeni, Rum, Kürt ve Yahudi nüfusu barındıran kozmopolit bir Osmanlı kenti olma özelliğine sahipti. Ankara bilinenin aksine bir taşra kasabası, büyükçe bir köy veya kötü görünümlü bir yerleşim olmadı hiçbir zaman. Ticari olarak merkezi ve canlı bir kentti. Fakat 1916 yangını sonrasındaki kötü halinden dolayı tarihe böyle geçirilerek bize bu şekilde sunuldu. Söz konusu yangından dolayı ne yazık ki, şehrin geçmişine dair önemli bir tarihi birikim silindi ve kalanlarla baştan bir tarih yazıldı. Bu hatalı tarih o kadar tekrara düştü ki günümüzde tarih yazımından çok siyasi bir metaya dönüştü. Bu yüzden artık eski kentin kültürüne ve mimarisine ait sağlıklı bilgilere ulaşmak için gerekli belgeleri bulmak neredeyse imkansız bir hal aldı. İtfaiye Meydanı’nda yapılan kazıların bulunduğu alandaki Ermeni Katolik mezarlığında 1829 veya daha öncesinde yapılmış olan bir kilise vardı. Kilise Ankara’nın son Ermeni Katolik rahibi Gığmes Torbacıyan’ın 1933 senesinde vefatına kadar faal bir şekilde kullanılmıştır. Ancak İstanbul Ermeni Başpiskoposluğu’ndan Ankara’ya yeni bir rahip görevlendirilmediğinden şehirdeki cemaat Fransız Büyükelçiliği bünyesinde bulunan Azize Tereza Şapeli’nde yapılan Latin ayinlerine iştirak etmeye başlamıştır. Vaftiz, düğün ve diğer Hristiyan bayramlarında Azize Tereza Şapeli’ne giden tüm Ankaralı Hristiyan cemaatler, cenaze törenleri için mezarlığa daha yakın olması dolayısıyla Ermeni Katolik Şapeli’ni tercih etmiştir. Azize Tereza Şapeli Rahibi Ludovic Marseille tarafından Ermeni Katolik Şapeli’nde yapılan bu törenler, 1933’te daha inşaatı tamamlanmamış olan Cebeci Asri Mezarlığı’nın Hristiyan inancına mensup kişilerin naaşlarının buraya defnedilmesi hususunda müsaade etmesiyle giderek azalmaya başlamıştır.”
Yeni kilise projesi uygulanamadı
İstanbul Ermeni Katolik Başpiskoposluğu Başdiakonu Hagop Minasyan’ın Ankaralı Jak Bıyıklı’yla (1928-1995) yaptığı görüşmelerden Aydınyan’a aktardığına göre Mustafa Kemal Paşa, Torbacıyan’ın vefatından sonra mezarlığın şehrin tam ortasında kalmasından dolayı Ankara Ermeni Katolik Cemaati’nden mezarlıklarını ve şapellerini devlet tarafından gösterilen yerlerden birine taşımaları için görüşeceği bir heyet oluşturmalarını istemiştir. Ancak istenen heyet oluşturulmamış, bu nedenle Ermeni Katolik Cemaati için düşünülen yeni özerk mezarlık ve cemaate ait yeni yapılacak kilise projesi uygulanamamıştır. 1935 yılında Cebeci Asri Mezarlığı’nın resmen açılmasıyla, Ermeni Katolik Mezarlığı’na olan ihtiyaç tamamen ortadan kalktığından Ankara Katoliklerinin cenazeleri Azize Tereza Şapeli’nden kaldırılarak doğruca Asri Mezarlığa defnedilmeye başlamıştır. Böylelikle mevcut işlevini yitiren Ermeni Katolik Şapeli’nin faaliyetlerine son verilmiştir. On iki yıl boyunca atıl vaziyette varlığını sürdüren mezarlığın 1947 yılında Cebeci Asri Mezarlığı’nın Hristiyanlar için ayrılan bölümüne aktarılmasına karar verilmiş ve naaşlara ait kemiklerin tasfiyesi esnasında Ermeni Katolik Cemaati’ne ait son ibadethane de yıkılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin 1830 tarihinde ayrı bir cemaat olarak tanımladığı Ermeni Katolik topluluğuna ait bu kilise, cemaat tarafından inşa edildiği bilinen en eski dinsel yapı olma özelliğine sahiptir. Ayrıca şehirde geriye kalan son faal kilise olması bakımından da çok önemlidir ve pek çok açıdan böylesi öneme haiz bu kilisenin bugüne kadar ayakta kalamaması tarihsel bir kayıptır.
Konu TBMM’ye taşındı
Konuyu HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşırken, Paylan, 13 Mart tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’a yönelttiği soru önergesinde şöyle diyordu:
“Ankara Ulus’ta geçtiğimiz yıllarda yıktırılan İller Bankası binasının yeniden inşası için tahsis edilen alanda TOKİ tarafından yapılan çalışmalar sırasında insan kemikleri bulunmuş ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi yetkilileri tarafından incelemeye götürülmüştü. Buna rağmen, inşaat hala devam etmekte ve mezarların olduğu alana beton dökülmektedir. Kaynaklarda Ermeni ve Katolik Mezarlığı olarak kayda geçen bölgede, tarihi kilise ve hamamın da bulunduğu tespit edilmiştir. Mezarlıklara ve kent hafızasına yapılan bu saldırı, kamuoyunda büyük tepkiye neden olmaktadır. Bu bağlamda, Ermeni mezarlığı üzerine yapılan TOKİ inşaatı neden durdurulmamaktadır? TOKİ’nin Ankara’nın kültürel varlıkları ve kent hafızasını yok ettiğinin farkında mısınız? Anadolu Ermenilerinin kemikleri ve kültürel varlığı üzerine neden beton döküyorsunuz?”
Heyet alana sokulmadı
17 Mart 2021 günü inşaatı incelemek isteyen Paylan ile Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan ve beraberindeki heyet ise inşaat alanına sokulmadı. 18 Mart 2021 günü Mimarlar Odası Ankara Şubesi, insan kemiklerinin çıktığı alanın mezarlık olarak tescil edilmesi için Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu’na başvurduklarını açıkladı. Şube, alandaki hukuka aykırı inşaata ilişkin işlemin yürütmesinin durdurulması ve iptali talebiyle dava da açtı. Öte yandan Kültür Bakanlığı’nın bilgi ve belge göndermeyerek, Büyükşehir Belediyesi’ni saf dışı bıraktığı görülürken, hukuksuz inşaata Koruma Kurulu’nun oy birliği ile onay verdiği, Ankara Büyükşehir Belediyesi temsilcisinin de inşaatın yapılmasına onay verdiği ortaya çıktı.
Koruma Kurulu’nun onayı içler acısı
Candan, “Kazı çalışmalarına ilişkin Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Daire Başkanlığı’na, Kültür ve Turizm Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’na (TOKİ) resmi yazılarla başvurmuştuk. Bu yazışmalar sonucunda Koruma Kurulu’nun alandaki inşaat çalışmalarına onay verdiği de ortaya çıktı. Kurula, inşaat çalışması için onay alınıp alınmadığını sormuştuk. Ankara Kültür Varlıkları Bölge Koruma Kurulu’ndan gelen cevapta inşaata kurulun onay verdiği belirtildi. Koruma Kurulu’nun çok kültürlülüğü ve Ulus’un tarihi dokusunu koruması gerekirken onay vermesi içler acısıdır” ifadelerini kullandı.
Müslüman – Hristiyan – Yahudi ortak mezarlığı tarih oldu
Ankaralı akademisyen ve tarih araştırmacılarından olan Suavi Aydın, Ömer Türkoğlu, Kudret Emiroğlu, Ergi Deniz Özsoy’un ortak çalışmalarının toplandığı “Küçük Asya’nın Bin Yüzü” kitabını incelediğimizde bu bölgede üç ayrı semavi dinden insanların gömüldüğü mezarlıklar görmekteyiz.
2018 tarihli hava fotoğrafı üzerine Ermeni Katolik Mezarlığı ve Şapeli’nin konumu yerleştiren Avedis Aydınyan’ın çalışmasına baktığımızda ise şapel ve mezarlık alanının, kazının yapıldığı alanın çok daha fazlasını kapladığı, dönemin Hariciye Vekaleti (şimdiki Kültür Bakanlığı müzesi) arka bahçesiyle birlikte Talatpaşa Bulvarı’na kadar olan kısma denk geldiğini görmekteyiz. Yine bitişik Müslüman mezarlığı üzerinde ise bu binanın olduğunu görüyoruz. Hemen güneyindeki Yahudi mezarlığı üzerindeyse Radyo Evi binası yükselmekte.
Sonuç olarak eski ve yakın çağ Ankara’sının kale ve yakın çevresine yayıldığını düşündüğümüz taktirde, tüm bu bölgelerin bilinçsiz bir yapılaşmayla on yıllardır tahrip edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Ankara’nın en kısa zamanda objektif bir tarih çalışması ışığında yapılacak kent planlamasına ihtiyacı var. Rant projeleri ve beton yığınları ile kimliğini üzücü bir şekilde kaybetmiş olan kentin altında tüm tarihi zenginlikleriyle saklı başka bir Ankara sessizce keşfedilmeyi bekliyor, yüzlerce hatta binlerce yıldır.
Tarih unutturulmak, mezarlıkların üzerine alışveriş merkezi, baraj, yol yapmak sıradan bir olaymış gibi yansıtılmak istendikçe yaşadığımız döneme bakarak “acaba buna layık mıyız veya hazır mıyız?” diye sorası geliyor insanın…
Ankara halkı Ermeni mezarlarının üzerine beton dökülmesine dur demelidir.
Garo Paylan HDP Diyarbakır Milletvekili
“Burada yaşayan Ermeni halkı, ölülerini dualarla defnedip, mezar taşları diktiler. O ölülerin mezar taşları yıkılmıştı. Şimdi de o ölülerin mezarları üzerine beton dökülüyor. Bunu hangi vicdan kabul ediyor? Ölülerin üzerine beton dökeceksiniz, sonra buradaki esnafın dükkanlarını yıkacaksınız; o esnafları buradaki mezarlığın üzerinde dükkânlarla ticaret yaptıracaksınız. Kapısında ne olduğu belli olmayan etrafı çerçevelenmiş bir alan var. Kapısında tabela bile yok, ruhsatı bile yok. Kaçak bir inşaat var burada ve bizim denetimimiz engelleniyor. Bu kaçak inşaata ve kamu vicdanını yaralayan; Ermeni halkının mezarlarının olduğu alana beton dökülmesinin bir an önce durdurulmasını talep ediyorum. Ülkenin yürütmesi, yargısı, meclisi ve sivil toplumu ve en önemlisi Ankara halkı Ermeni mezarlarının üzerine beton dökülmesine ‘dur’ demelidir. Ankara halkı bu saygısızlığı hak etmiyor.”
İnşaatın tabelası yok, ruhsatı yok
Tezcan Karakuş Candan Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı
“Burada inşaat yapılan yer üç şekilde hukuksuzdur. Bir kere kazı yapılırken bu alanda insan kemikleri çıktı ve bütün bilimsel kaynaklarda Ermeni Katolik mezarlığı olarak yer alıyor. Şapelle kilise ile bağlantılı bir yer olduğu görülüyor. Bütün bunların hepsi kültür varlıkları kayıtlarında var. Bugün Anadolu topraklarında kardeşliğimizin ve birlikte yaşadığımızın en önemli göstergesi ve tanığı olan bir Ermeni Katolik mezarlığının üzerine hukuksuz şekilde dükkân yapılıyor. Bu bir kere çok kültürlülüğümüze kardeşliğimize vurulmuş bir darbedir. Belediye bu inşaata izin vererek hukuksuzluk yapıyor. Meslek insanı meslektaşımız hukuksuzluk yapıyor.”
Hiç merak ettiniz mi yaşadığımız, çalıştığımız, binaların, evlerin, apartmanların, yapısını; strüktürünü, neye göre oluştuğunu ve şekillendiğini? Bu yazıda biraz eskilere gideceğiz hatta baya eskilere; İÖ 6. yüzyıl civarlarına. İnsan var olduğundan beri gerek bulunduğu ortamın koşulları, gerek kendini dış etkenlerden korumak amacıyla, gerek özel alan ihtiyacı için kapalı bir yere girme ihtiyacı duymuştur. Bunun için en küçük parçalar olan mekanları yaratmıştır. Yaşadığı dönemin şartları altında henüz çok katlı yapılar yapamayan insanoğlu, mağara dönemi sonrası geniş alanlarda taşlardan duvarlar örerek, odalar halinde ihtiyaç mekanları yaratmıştır. Her bir ihtiyaç ayrı ayrı bir mekanı doğurur; uyuma, dinlenme, mutfak, tuvalet vs. İhtiyaçlar mekanları, mekanlar yapıları, yapılar köy-mahalleleri ve daha sonra kentler, şehirler, ülkeleri oluşturmuştur. Tabi ki bunlar sadece ihtiyaç doğrultusunda değil, dil, din, ırk, kültür gibi etmenlerin ortaya çıkmasıyla da şekillenip yapılaşmıştır.
Tüm bu yapıların ortak bir dili vardı; beton. Evet şu an da her ne kadar çoğumuz betona, betonlaşmaya karşı olsak da hayatımızın bir parçası olan ve aslında gerçekten önemli olan bu malzemeyi biraz sanat ve tarih açısından inceleyelim ve doğru yerde kullanıldığında nasıl harika bir sanat ortaya çıktığını tanık olalım:
Betonun yeri tarihte önemliydi; tanım olarak; çakıl, kum gibi “agrega” denilen maddelerin bir bağlayıcı madde ve su ile birleştirilmesinden meydana gelen bir inşaat yapıtaşı. Beton yaklaşık olarak değişik şekillerde ve genel anlamda 5 bin yıldan beri kullanılıyor. Eski Mısırlılar kil harcını piramitlerin yapımında kullandılar. Harç, kireç taşının ısıtılması ve karbondioksit gazının çıkarılması ile elde edilmekteydi. Elde edilen kireç, agrega ile karıştırılarak harç olarak kullanılmaktaydı, daha sonra karbondioksit olarak sertleşen orijinal CaCO3 veya kireç taşına çevrilmekteydi. Su ile sertleşen hidrolik çimentonun bulunuşu Romalılara kadar uzanır.
Her ne kadar Roma mühendisliği, mimarlığı ön planda olsa da aslında taş işçiliğini İÖ 6. yüzyılda Antik Yunan’da mimarlar ve taş duvar ustaları, inşası sütuna dayanan, (bugün kolon dediğimiz taşıyıcı yapılar) her binada kullanabilecekleri tasarım kuralları ve ilkeleriyle geliştirirler. Bu ilkeler sadece Roma’da değil bütün Avrupa, Amerika ve ötesinde görülen sonraki mimari anlayışlar üstünde de etkili olmaya devam etti.
Temelde 3 Yunan düzeni vardı; Dor, İyon ve Korent. Bunlar sütun başlarından tanınırdı, yalın başlıklı Dor; kıvrımlar ya da sarmal bezeklerden oluşan İyon; kengeryaprağı desenli kıvrımlarla süslü başlıklı Korent. Bu 3 düzene Romalılar 2 tane daha ekledi. Bu düzenler birçok bina mimarisinde kullanıldı ve hala ilham kaynağı. Romalılar, kültürlerinde pek çok yönden Yunanlılardan etkilendi; mimari yapılar da buna dahil fakat Romalılar mühendislikte ve inşaat teknolojisinde çok fazla ilerleme kaydetmiş olduğu için bazı uzun ömürlü fikirleri de geliştirdiler. En etkili fikirleri betondu, beton modern bir icat gibi düşünülse de Roma döneminden beri kullanılıyor. Hızla büyüyen imparatorluk için binaların süratle dikilmesi gerekiyordu. Romalı yapı ustaları betonu geliştirerek hala ayakta olan birçok yapıyı inşaa ettiler. Burada bağlayıcı madde çok önemli; normalde kum artı taş, çimento (bağlayıcı madde) ve su olmak üzere 3 bileşenden oluşan beton için, Romalılar bağlayıcı maddede kireç ile “puzolan” adı verilen volkanik bir kül karışımını kullandılar. Bu sayede bin yıldır ayakta duran sapasağlam yapılar, köprüler, hamamlar mevcut.
Beton, bu önemli etken maddeleri ile günümüze kadar geldi, sayesinde kentler, şehirler kuruldu. Şu zamanda taş ustaları ile çalışılmadığı için çoğu yapı düz, sıradan ve bakıldığında hiçbir estetik kaygının güdülmediğini görüyoruz. İşin içine şehir planlaması da girmeyince düzensiz, çirkin, hatalı bir yapılaşma ortaya çıkıyor. Aslında beton kavramı olmasaydı, yerini ne alırdı, nasıl yapılarda yaşardık, tuğla veya çelik, belki o zaman çok katlı yapılar olamazdı, bunları da gözardı etmemek gerek. Ancak asıl önemli konu bu kadar basit bir malzemenin doğru kullanılması. Bir yanda bin yıldır ayakta durabilen yapılar diğer yanda depremde un ufak olan binalar. Günümüzde beton, toprağın nefes almasına engel olacak kadar, insanların canına mal olacak kadar hatalı kullanılmasaydı belki onu sanat olarak görebilir, bu da betona karşı düşüncelerimizi değiştirebilirdi.
Esnafsız mahalle olmaz, vazgeçilmezlerimiz esnaf ve zanaatkarların katkılarıyla anlam bulur mahalle.Bu sayıda Adile Naşit Parkı’nın yanı başındaki minik ve şirin bir dükkana konuk olduk; içten gülüşünü ve samimi selamını bizden esirgemeyen çiçekçimiz Seyit Aksuna ile sohbet ettik. Seyit Bey, hayat hikayesini, anılarını, hayallerini ve yolunun Ayrancı’yla nasıl kesiştiğini anlatıyor:
Çiçekçimiz Seyit Aksuna
Seyit Bey, kendinizi tanıtır mısınız dostlarımıza?
Benim esas mesleğim garsonluk. Dokuz yıl Cinnah Caddesi üzerindeki Evren Türkü Bar’da garsonluk yaptım. 1976’da ben oradayken adı Evren Pub’tı, işte 13-14 yaşlarında… Eskiden Alabaş Sokağı’ydı, şimdi Willy Brand Sokağı oldu. 6 sene de bakkallık yaptık, abimle beraber. Askere gittim, geldim 1985’te ve tekrar garsonluğa döndüm. Farabi Sokak’ta Regal Restaurant vardı, 85’te. 4 sene de orada garson olarak mesleğime devam ettim. Orada sanatçılara çiçek çıkarıyordum. Bilfiil 9 yıl bir patronun yanında çalıştım. Esnaflık kazançlığım oradan gelir, müşteriye nasıl davranılacağını o öğretmiştir… Garsonluğu bırakmak zorunda kaldım. Eee… sizlere ömür, 19 yaşındaki oğlumu kaybettim, 14-15 yıl oldu. Çocuğumun kas rahatsızlığı vardı. Hem onu okula götür hem getir, garsonluk yapamadım tabii, o nedenle çiçek satmaya başladım… Biraz aşinalığım vardı.
Bir çiçekçide çalışıp da bu işi öğrenmiş bir insan değilim, kendi kendime öğrendim çiçek işini. Sanatçılara çiçek çıkarıyordum, oradan. Önce bir yıl Karamürsel’in önünde elde sattım, Kızılay’da. Ondan sonra Çankaya’ya, Serender Pastanesi açıldığı sene 1990’da köşeye tezgah koydum. Yakında gecekonduda oturuyordum, Havuzlubağ’da. 26 sene Serender Pastanesi’nin o köşesinde açıkta mücadele verdim, sattım. 26 yıl… 26 yıl sonra burayı, Çankaya Belediyesi’nin kulübesini devraldım.
Ne zaman geldiniz Ayrancı’ya?
İşte 5. yıla girdim. 26 yıl orası 5 yıl burası, toplam 31 yıldır çiçekçilik yapıyorum. El arabasıyla başladık sonra kendi emeğimle gücümle… Hem çocuğum için yaptım demeyeyim ama görevimi yerine getirmeye çalıştım. Hem o işi yaptım hem evimi falan neyse… işte sonuç…
Havuzlu Bağ eskiden nasıldı, sonra siteler oldu?
Gecekonduda kirada oturuyordum orada. 1999’a kadar 15 sene oturdum kirada. Gecekondular vardı, Havuzlu Bağ çeşmesi vardı. Harika bir çeşmeydi, çift oluk vardı, su akıyordu. Biz yıllarca onu kullandık. İçmeye de kullandık ama çaya pek olmazdı yani, sertti biraz. Şimdi yerinde Mesa Taksi Durağı var. Su tam aradan geliyordu. Şimdi o suyu nereye bağladılar, binaların havuzuna mı bağladılar?
Serender Pastanesi’nin köşesinde sergi açtığın yıllar nasıldı, biraz anlatır mısınız?
1990’lı yılların başıydı. Kızılay’dan hazır demet alıp dolmuşla getiriyordum. O pastane de yeni açıldı, çok süper iş yapıyor… Karşıda diziyor, salça tenekelerinin içine koyuyordum böyle. İnanır mısın, 10 demet getiriyordum 5 dakikada sonra bitiyordu, bir daha dolmuşla gidip getiriyordum. Öyle bir şeydi. Hakikaten pastaneden çıkan direkt benim çiçeğe geliyordu. Dediğim gibi insanlar hakikaten, herkes mutlu, alıyordu. Mesela Kasımpatı, kaç renk var şurada, üç renk. Misafirliğe falan almazdı, akşam eve giderken, her renkten birer demet. ‘Kaç para, şu’…yani öyleydi.
Çiçek alma alışkanlıkları mı değişti?
Şimdi de var da yani evine alan pek yok. Artık sadece özel günlerde mecburi alınıyor gibi.
Peki mahalle kültürü nasıldı o zamanlarda?
Komşularım çok iyi insanlardı. 26 sene aile olarak yaşadım, esnaflığı bırak aile olarak yaşadım onlarla. Hatta bir gün Çankaya Belediyesi bana kulübe versin diye -benim hiç haberim yok- aralarında imza toplayıp dilekçe vermişler. Ne yazmışlar biliyor musun; ‘23 yıldır sokağımızı çiçeklerle bezeyen, bize komşuluk ilişkilerini hatırlatan bu esnafımıza yardımcı olur musunuz lütfen?’ diye. Daha ötesi var mı yani?
Serender Pastanesiyle aranız nasıldı?
Benim için bir nimetti orası. Çayımı, yemeğimi, tuvaletimi her şeyimi oradan karşılıyordum. Soğukta ısınırdım içeride. Güzel günler geçirdim.
Nedir eskiye göre müşterinin farkı?
Parası vardı eskiden insanların, kart filan yoktu. Sene 1992’de bir demet çiçek parasına iki tüm tavuk alabiliyordum, 1 kilo kuşbaşı et alabiliyordum. Paranın değeri vardı. Ayrıca esnaf olmak ayrı bir şey, hala beni arar sorar eski müşterilerim. Aile gibiydik. Mesela eşine çiçek alan müşterimin çocuğuna çiçek hediye ederdim mutlaka. Çocukların yeri bende başkadır…
Ayrancı’nın oradan farkı var mı?
Ayrancı da çok nezih bir semt… Çoğunlukla emekliler yaşıyor ama desteklerini esirgemiyorlar benden, sağ olsunlar. Tabii eski zamanlar kalmadı artık parasal olarak. Eski yerimdeki sosyal durum da zamanla değişti. Lüks bloklar yapıldı. Onlar senle benle pek alışveriş yapmazlar. Mahalle kültürü zayıfladı. Eskiden gecekondu olan vadi şimdi blok oldu, sokakta iş çıkışı yürüyen oluk oluk insan olurdu artık arabayla geçiyor herkes. İşler çok azalınca Ayrancı’ya geldim. En azından özgürüm burada, dükkanım var, dostlarım var.
Pandemi nasıl etkiledi sizi?
Pandemi çok etkiledi. Kesme çiçek azalsa da balkon çiçeği ve saksı, toprak satarak arayı kapatmaya çalışıyoruz. Pandemiden dolayı saat 20.00’de kapatmak zorundayım. İnternet çıktı, mertlik bozuldu… İnsanlar çiçekleri internetten sipariş veriyor ama koklamadan, görmeden. Resimde gösterilenle gelen bambaşka oluyor. Ucuz satılıyor diye tercih ediliyor ama mağdur olan çok maalesef. Sevgililer günü bu sene hafta sonuna geldi, akşam 5 gibi kapatmak zorunda kaldık ama internetten saat sınırı yok tabii. Ben tercih etmiyorum çelenk filan yapmaya, o ağır iş, yaşım gelmiş altmışa, fazlasını istersen hiçbir şey yapamazsın. Kararında olmak iyidir. Bir de müşteriyle samimi, içten ilişki kurmak gerekli. Güler yüzlü olmak, nazik olmak çok önemli. Ayrancılı dostlarım bana desteğini esirgemiyorlar, sağ olsunlar…”
Binlerce yıllık Seymen geleneğinin temsilcisi Ankara Kulübü Başkanı Dr. Metin Özaslan:
Ankara Kulübü, Ankara’nın kadim kültürünü yaşatmayı kendine şiar edinmiş kentin en eski örgütlerinden biri. Başarılı çalışmalarıyla derneğin 2009 yılından bu yana başkanlığını yapan Dr. Metin Özaslan’ın konuğu olduk, Ankara’yı, Ahiliği, Atatürk ve Cumhuriyeti konuştuk:
Ankara Kulübü Başkanı Dr. Metin Özaslan
Ankaralı kimdir, Ankaralı kültürü hakkında neler söylemek istersiniz?
Birkaç tane Ankara var aslında. Yüksek bürokrasi makamları, belediyeleri ile zengin bir Ankara, bir de yoksul Ankara var. Yoksul Ankara diğerinden çok daha büyük. Bir tarafta başkent Ankara, diğerinde ise bozkırın Ankara’sı. Başkent Ankara her bakımdan diğerini geri plana atar.
Bir tarafta metropol şehir Ankara’sı, diğer tarafta eski Ankara, Ahiler coğrafyası var. Ahiler coğrafyası dediğimiz eskiden Ankara sancağına bağlı olan Çankırı, Çorum, Yozgat, Kırıkkale, Kırşehir gibi diğer illerin oluşturduğu bir bölge. Ahilik kültürü mütevazı bir kültürdür, öne çıkma arzusu yoktur. Ankara metropol olarak değerlendiriliyor ancak öyle de değil; Ankara’nın hala 1/3’ü yerli nüfus, 1/3’ü eski Ankaralı yani Ahiler coğrafyası dediğimiz Ankara sancağına bağlı Çankırı, Çorum, Yozgat, Kırıkkale, Kırşehir gibi yerlerin oluşturduğu nüfus. İşte geleneksel Ankara ile bu nüfusla örtüşür.
O dönemde Ankara’da farklı etnik kökenlerden insanlar var. Ahilik nasıl kurulmuş?
Ahilik çok önemli bir kurum. Ahilik, Anadolu’yu Anadolu yapan ve göçebe Türkmenlerin Anadolu’da tutunmasını sağlayan en önemli zamklardan. Türkler gelmeden önce burada Ermeniler, Rumlar var, dünyanın en iyi ustaları. Ticarette Museviler var.
Moğol-Çin istilaları ile büyük göçler yaşanırken, Maveraünnehir’den buraya Orta Asya geleneklerini devam ettiren, obalarda yaşayan, Müslüman olmuş ve olma aşamasında, Oğuz boyları gelmiş. Bu göçler sırasında bilgili esnaflar, zanaatkarlar artık mesleklerini unutmuşlar. Anadolu’ya geldiklerinde çoban konumundalar ve Anadolu’daki Ermeni, Rum ve Musevi ustalar karşısında tutunabilmek için büyük bir örgütlenmeye ihtiyaç duyuyorlar. Ahilik bunun sonucudur.
Ahi Evran iktisadi iş bölümünü Adam Smith’ten önce anlatan, aynı zamanda uygulamaya da koyan bir düşünürdür. Tüm meslek gruplarını dernekleştirmek, loncalarda gruplandırmak ve arastalarda kümelendirmek büyük bir ekonomi dehalığını gösterir. Kıymeti daha tam anlaşılamamıştır. Ahi Evran, Durkheim ve Tonnies’ten 700 yıl önce iş bölümü ve uzmanlaşmanın öneminden bahseder.
Ahilik teşkilatı sadece Türkleri mi kapsıyor yoksa diğer etnik kökendeki bireyler de yer alabilir mi?
Çoğunlukla Türkler var. Yazılı kaynak çok fazla yok. Sözlü kaynaklar ise Türklerin esnek olduğunu ve soy-sop şeklinde ayrım yapmadığını söyler. Türkler hem seküler hem de din büyükleri devlet başkanının altında yer alıyor. Tüm dinlerin temsilcileri de mevcut ancak devlet her şeyin üstünde. Türklerde soy konuşulmaz. Ziya Gökalp Türkçülüğün esaslarını yazmıştır ama “soy-sop insanda değil atta itte aranır” der.
Ahilerde kadın-erkek eşitliği çok önemsenir. Bu sistemi büyük bir filozof kurmuştur, göçebeleri dünyanın en iyi esnaflarına, ustalarına kafa tutacak nitelikte yetiştirmiştir. Ömür boyu eğitimi öngörür. Akşamları da zaviyelerde nasıl yemek yenir, nasıl saz çalınır gibi medeni bilgiler öğretilir hem de savaş tekniklerini öğretilir.
Ahiliğin siyasi bir yapısı var mı?
Ahilik sisteminin 4 ayağı vardır; birincisi ekonomi, çarşıya pazara dirlik getirmek. Ahlaklı ustaları, çırakları, kalfaları ile işini iyi ve temiz yapan bir ticaret. Gözünde kar amacı da olmayacak. Bu sebeple bizde kapitalizm de farklı gelişmiştir. Ahlaklı olmazsan yaptırımı çok ağır, pabucun dama atılır ve toplum içine bile giremezsin.
İkincisi ise sosyal dayanışma, korporatist modeldir. Bu model dağıtımcı bir modeldir, esnaf kendi payını aldıktan sonra geriye kalanı yoksula, düşküne, kızların çeyizine dağıtır. İkinci Enternasyonel bu yönleriyle Ankara cumhuriyetini tartışır 19. yüzyıl sonunda.
Üçüncü basamak ise kültürdür. İnsanlar akşam evine gittiğinde ya da çalışmadığı günlerde kültürel, medeni bilgiler öğrenir; yemek yemeden tutun da nasıl konuşulur, saygı, sevgi nedir… İmece üzerine kurulu köy odası sistemleri, gelenek, görenek kültürel boyutudur. Zaviyeler birer okuldur aslında. Yolculara ve yabancılara yardımcı olunur. 3 gün yolcuların ihtiyaçları sandıktan karşılanır.
Ankara kendi kendini yönetmiştir, bu sebeple özgündür
Bu coğrafyada insanlar derdini söylemekten utanır, yüzü kızarır. Ahilikte makbul olan vermektir, almak değildir. Ahiliğin bu geleneği günümüzde hala vardır. Bu 3 basamak Ahiliğin olduğu her yerde görünür.
Ankara’yı farklı kılan ise 4. ve 5. basamaklarıdır. Dördüncü basamak idari birimdir. Ankara’da idari birim vardır. Ahilikte seçimle başa gelen hiyerarşik bir sisteme sahip olduğu için, merkezi devlet zaafa uğradığında bile bir yönetim zaafı oluşmamıştır. Kösedağ Savaşı sonrasında merkezi devlet dağılınca kendi kendini yönetir. Esnaflar kendi liderlerini seçer, o liderler de kendi liderlerini seçer. Bu sebeple Ankara Cumhuriyeti denmiştir. Ahiler kurumsallaşmıştır, Ankara kendi kendini yönetmiştir, bu sebeple özgündür.
Beşinci basamak ise kendi kendini yönetmesini sağlayan askeri güçtür. Seyfi alayları yani Seymenler profesyonel savaşçı değil savaş eğitimi almış askerlerdir aslında. Ahiliğin olduğu her yerde bu durum vardır ancak diğer şehirler istila altında olduğu için bunu tecrübe edemiyorlar. Kösedağ Savaşı’nda Anadolu Selçuklu devletinin Moğollar’a yenilmesi ile başlayıp Osmanlı devletinin siyasi düzeni sağlamasına kadar bir boşluk oluşmuştur. Bu boşlukta buralara gelen göçebeler dağılmasın, aç kalmasın, medeniyete dahil olsunlar ve birçok istilaya karşı korunsunlar diye kurulmuştur Ahilik teşkilatı.
Seymen geleneği Ahilik geleneğinden mi beslenen bir yapı mı?
Seymen yani sökmen, Divan-ı Lügat-it Türk’te savaşçı, düşmana karşı ön saflarda yer alan, akıncı birlikleri gibidir. Orta Asya’da da kurumsal olarak var ancak Anadolu coğrafyasında yeniden canlanıyor. Ahilik, Horasan coğrafyasından getiriliyor, seymenlik de öyle. İran’da da Sekban ismiyle vardır, gönüllü birliklerdir. Aslı gönüllülüktür ve profesyonel askerlik değildir.
Ahiler olmasa Osmanlı olmazdı
Osmanlının kuruluşu da Ahiliğe dayanır. 13. yüzyılda Kösedağ Savaşı’ndan sonra Anadolu birliği bozulur ve Anadolu Selçuklu Devleti, Moğolların eline geçer, ardından Türkmen ve Ahi avı başlar. Ahiler katledilir ve malları Mevleviler’e devredilir. Ahi Evran, Kırşehir’de katledildiğinde yanında Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi de vardır. O da katledilir. Buralardaki Ahiler, Türkmenler uç bölgelere kaçar. Polatlı’dan başlar bu bölge. Moğollar oraya girmez. Polatlı bölgesinin asıl adı Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı’dan geliyor olabilir. Biliyorsunuz kasabanın eski adı “Bacı”dır. Polatlı, bacılar bölgesi. Buralarda Türkmenlerin yaşamış olması mümkün. Polatlı’daki tepelerin arasında Velayetname’de geçen liderlerin isminde köyler vardır. Hacı Bektaş, Fatma Bacı, Yunus Emre, Taptuk Emre gibi kutsal isimler orada. Hacı Bektaş öldüğünde yüzü (Polatlı) Çile Dağı’na dönüktü.
Şeyh Edebali çok önemlidir, o olmasa Osmanlı olmazdı. Şeyh Edebali Bilecik’e yerleşiyor. Ahiler o dönem çok güçlü, Osmanoğulları ise 400 çadırlık bir beylikti. Karşısında da Bizans var. Osman Bey stratejik olarak Şeyh Edebali’nin kızını alarak Ahilerle yakınlaşıyor. Tüm Ahiler Osman Bey’in altında toplanıyorlar. Osmanlı Beyliği büyük bir güç haline geliyor ve Ahilik geleneği devam ediyor. Tüm padişahlar Ahilik eğitimi alıyor. Zaviye eğitimleri yeniçerilere de veriliyor. Yani devleti kurumsallaştıran Ahilerdir fakat tarihte bu çok zayıf olarak yazılıyor.
Ankara’ya dışarıdan gelen nüfus çoğaldı. Ankara kulübü buna nasıl bakıyor?
Burada yerli nüfus hala çoğunlukta ancak burada dışarıdan gelen yabancıya ilişkin kavga olmaz. Ahiler misafirperverdir. Bu Ankara’nın, bu coğrafyanın önemli bir meziyetidir. 50-60 yıl önce gelen için bu normal çünkü kendini ait hissetmek için ortak noktası olan diğer insanlarla birlik olmaya ihtiyacı var. Ancak diğer kuşaklar için bu durum yanlıştır ve bu ayrışmanın kutuplaşmanın da sebebidir. Bunu aşmamız lazım.
Seymenler için hala özel günleriniz, özel törenleriniz var diye biliyoruz?
600-700 yıl önce çok daha fonksiyonel olan geleneklerimiz Osmanlı merkezi sistemini kurunca işlevini yitiriyor, gerek kalmıyor. Seymenlik de artık savaşçı yapıdan bir merkezi bir durumuna geliyor. Seymenlik sadece burada değil Anadolu’nun başka yerlerinde ve Balkanlar’da da var. Burada rafine olmasının sebebi Ankara Devleti’dir. Bu dönüşümle birlikte seymenlik fonksiyonellikten, töresel, geleneksel, mitolojik hale dönüştü. Mesela eskiden kılıç selamı verilirken artık kama selamı veriliyor. Mahalleye, köye çekilen bir örgütlenme olmuştur. Savaşçı fonksiyonları yok artık. Mahallelerdeki anlayışı da ahlaklı kabadayılık kurumuna dönüştü. Tabii ortada yazılı bir şeyler yok, anlatılanlarla hareket ediyoruz.
27 Aralık fiilen bir devlet kuruluşudur
Kulübün tarihi ile ilgili biraz bilgi alabilir miyiz?
Ankara’da önemli bir geleneğin temsilcisiyiz. Ankara kulübü Atatürk tarafından 1932 yılında kuruldu yani Atatürk’ün emaneti bir derneğiz. Geniş halk kesimlerine anlatacak çok şeyimiz olduğunu düşünüyoruz; Ankara kültürü erozyona uğruyor, folklorik müziğimizin uğradığı dejenerasyon ortada, mahalleler dönüşüyor, kimliklerini yitiriyor, köy kültürü eskiyor, insanlar artık şehre geliyor, şehirde yabancılaşma var. O yüzden Ayrancı mahalle dayanışması çok önemli. Tüm mahalleler yaşayanıyla, esnafıyla bunu oluşturmalı. Komşuluk ilişkileri olmalı, çocuklar dışarı çıkabilmeli. Bu olmadan insanlar atomize oluyor ve başka yapılara kayıyor. İnsanlar yalnız ve başkalarına ihtiyaç duyuyor. Her tarafta AVM’ler kuruluyor ancak mahalle esnafı mahallenin bekçisi bir yönüyle. Bunlar korunmalı. Gelenek, görenekler çok önemli. Bizi biz yapan değerler bunlar. Sağlam gelecek inşası olacaksa köklerden beslenerek olmalı. Bir ağaç kökleri kadar vardır. Kökleriniz zayıfsa geleceğiniz olmaz.
Atatürk bizim büyük bir şansımız, çok vizyoner bir lider. Kızılcagün dediğimiz Atatürk’ün Ankara’ya gelişi, 27 Aralık bizim en önemli günümüz, fiilen bir devlet kuruluşudur. Atatürk’ün Ankara’ya gelişinde seğmen dizilişi gelin alayıdır aslında. Köylerde toplumsal ritüellerde bunların küçüğü kurulur ama Kızılcagün gibi önemli bir günde büyük bir alay kurulmuştur.
Temsil heyetinin Ankara’yı seçmesi bana Osmanlı’nın ilk dönemindeki ahilerle olan ilişkisini hatırlattı. Benzer bir neden var mı aralarında acaba?
Burada Ahi kültürü önemli ancak unutmayalım ki burası hiç işgal görmedi. Atatürk bunları biliyordu; Türk geleneklerini, Oğuzları, Bektaşileri, Ahileri, Seymenleri, Kızılcagün geleneğini, buranın çok eskiden bir cumhuriyet olduğunu biliyordu. 1924 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nin ilk sayısında Atatürk ile bir röportaj yapılıyor, orada Ankara’yı neden başkent yaptığını anlatıyor, “Ben Ankara’yı coğrafya kitaplarından değil tarih kitaplarından öğrendim” diyor, “Ankara’ya ilk geldiğim günde şahit oldum ki Ankaralılar halen cumhuriyet kabiliyetlerini (seğmen dizilimi) devam ettiriyor.”
Cumhuriyet, bu yüzden ithal edilmiş bir rejim değil içimizden bir rejim. İkinci Enternasyonelde Osmanlı aydınları Ankara cumhuriyetini tartışıyordu. Atatürk bunları biliyordu; Ankara korporatist bir devlet, bir cumhuriyet. Atatürk de çocukluğundan itibaren cumhuriyetçi, o yüzden hep fişlenmiş. Ankara’ya geleceği çok önceden belliydi. Ali Fuat Cebesoy Atatürk’ün çocukluk arkadaşı. Her ikisi de Anadolu’ya geçmek için görev bekliyor. Ali Fuat Cebesoy, Konya’daki 20. kolorduya gönderiliyor. Orduyu alıp Keçiören’e getiriyor çünkü biliyor ki Atatürk de Ankara’ya gelecek. Atatürk, Cumhuriyet ve Ankara birbirini tamamlayan bir üçgen, biri olmadan diğerleri olamaz.
Ankara kültürünün devamlılığı ve aktarımına ilişkin projeleriniz var mı?
Bilimde olsun, sanatta olsun modernizmin yorgunluğu hissediliyor. Modernizm tamamen gelecek üzerine kuruluydu. Tüm siyasi ideolojiler geleceğe dönüktü. Bu kavramlar bugün tamamen flulaştı. Geleceği şimdi ile değil geçmişle, gelenekle bağlarını kurarak oluşturmak gerek. Geleceği oluşturan şeyler değerlerden geçiyor. Kök değerler önemli, kimlik çok önemli. Bu bakımdan Ankara’da bir problem var. Ankara müziği örneğin kendini koruyamadı, dejenere oldu. Gelenekler unutuldu, pek çoğu yaşatılamadı. Dolayısıyla bir taraftan ahiliği, seymenleri, bacı erenleri, ferfeneleri, kına gecelerini yaşatalım ama bilimsel çalışmalar da yapalım. Cumhuriyeti, Atatürk’ü konuşalım. Aksi durumda kimliksiz yapılar egemen oluyor. Kadınlar hayattan çekiliyor, etkinliğini kaybediyor. Bizi biz yapan geleneklerimizi yaşatmak açısından herkese ulaşmak çok önemli.
Ankara Kulübü’nün Yenimahalle’deki Ankara Konağı
Eski Ankara’da derneğinize ait başka temsilcilikler var mı acaba?
Geçmiş yıllarda, Murat Karayalçın döneminde bir yerimiz vardı Ankara Kalesi’nde. Melih Gökçek döneminde zorbalıkla elimizden alındı. Benim yeni başkan olduğum döneme denk geldi. Büyük sarsıntılar yaşadık. Mansur başkanımız bizim üyemiz, kendisinden derneğe bir yer tahsis etmesini bekliyoruz. Ankara’nın kadim kültürünü yaşatan Kale’de, Hamamönü’nde olmamız çok önemli. Ankara Kulübü, seymenleriyle, gelenekleriyle bu bölgede varlığını sürdürebilmeli. Ankara’da, Demetevler’de genel merkezimiz mevcut. Ayrıca Abidin Paşa Köşkü bize ait. Çankaya’da yeni bir şube açma hazırlığımız var. Bunun dışında 4-5 ilçemizde konaklarımız var, diğer ilçelerde de yakın zamanda alacağız
Yemek yemenin arkasında çoğu zaman sadece fiziksel açlık yoktur. Birçoğumuz kendimizi ödüllendirmek, stresimizi azaltmak veya rahatlamak için yemek yeriz. Bu tarz davranışları yaptığımızda, abur cuburlara, tatlılara ve diğer rahatlatıcı ama sağlık için daha az yararlı olan yiyeceklere yöneliriz.
Duygusal yeme, yiyecekleri midenizi doldurmak yani fiziksel açlığınızı gidermek yerine duygusal ihtiyaçlarınız için kullanmaktır. Ne yazık ki duygusal yeme, duygusal sorunları çözmez. Genellikle daha kötü hissetmenize neden olur. Çünkü yemeniz gerekenden daha fazla yemek yediğiniz için kendinizi suçlamaya başlarsınız. Duygusal yeme, izlediğimiz filmlerin, yaşadığımız kültürün, reklamların, ailemizin yiyecekleri bir ödül aracı olarak kullanmasının etkisiyle pekişerek devam eder.
Kalori yoğunluğu yüksek yiyecekler beynimizde bazı bölgeleri uyararak dopamin ve serotonin gibi nörotransmitterlerin ve bazı hormonların salgılanmasına neden olur (1). Bunlar bizi gıdaya ulaşımın zor olduğu eski dönemlerde hayatta tutmaya yardımcı olmuştur. Duygusal yeme alışkanlık haline gelmediği sürece zararlı sayılmaz ve doğaldır. Ancak besine ulaşımın kolaylaştığı günümüzde duygularımızı dindirmek için sık sık yemeye başvurduğumuzda sağlığımızı tehlikeye atabilir.
Duygusal yiyici misin?
Stresli hissettiğinde kendini sakinleştirmek için yemek yer misin?
Açlığının ve tokluğunun farkında mısın?
Kendini yemekle ödüllendirir misin?
Doygunluk hissine ulaşmana rağmen yemeye devam eder misin?
Yemek yemek seni güvende hissettiriyor mu? Sorunlarını paylaştığın arkadaşın gibi hissediyor musun?
Yemeklerin çevresinde kontrolden çıkmış veya güçsüz hissediyor musun?
Duygusal yeme döngüsü
Yiyecekleri bazen ödül ya da kutlamak için kullanmak kötü değildir. Ancak yemek yemenin birincil amacı duygularımızla başa çıkma mekanizması olduğunda, stresli, üzgün, kızgın, yalnız, bitkin, mutlu veya sıkılmış hissettiğimizde ilk dürtümüz buzdolabını açmak olduğunda, gerçek hislerimizin ya da sorunumuzun ne olduğunu anlamadan duygusal yeme döngüsünde sıkışıp kalabiliyoruz.
Pandemi sürecinin yeme davranışlarımız üzerine farklı etkileri oldu. Bazılarımız yemek yapma ile tekrar tanıştı. Bazılarımız ise duygusal yemeye yöneldi. Pandemi sürecinde kontrol edemediğimiz duygularla başa çıkmada yemekleri kullandık. Fakat bunun farkında olmak ve kendimizi gözlemlemek güzel bir başlangıç olacaktır. Duygularınızla başa çıkmanın daha sağlıklı yollarını öğrenebilir, tetikleyicilerden kaçınabilir, duygusal yeme miktarınızı oldukça azaltabilirsiniz.
Duygusal açlık ve fiziksel açlık arasındaki farklar
Duygusal yeme döngüsünden kurtulmadan önce, duygusal ve fiziksel açlığı nasıl ayırt edeceğimizi bilmemiz gerekir. Davranışlarımızı ayırt etmek için ilk başlarda zorlanabiliriz, ancak ilerleyen süreçlerde bu durum kolaylaşacaktır.
Duygusal Açlık
Fiziksel Açlık
Aniden gelir. Bunaltıcı ve acil hissettirir.
Yavaş yavaş gelir. Yemek yeme dürtüsü acil ve korkunç hissetirmez. Anında giderme ihtiyacı duymazsın.
Belirli ve spesifik yiyecekler için can atarsın. Aklına bir yemek ismi geliyorsa, o an onu yemeden rahatlamış hissetmezsin.
Neredeyse tüm yemekler kulağına hoş gelir.
Çoğu kez ne yediğini fark etmeni engeller. Bir paket dondurma, bir paket cips sen tadını çıkaramadan biter.
Yediğin yemeğin daha çok farkında hissedersin.
Doysan da tatmin olmazsın. Yemek yemeye devam etmek istersin.
Yeterince yediğinde doyduğunu ve tatmin olduğunu hissedersin.
Tablo: Duygusal açlık ve fiziksel açlık arasındaki farklar
Duygusal yeme davranışını yenmek için neler yapılabilir?
Fiziksel ve duygusal açlığı ayırt etmeye başlamak için yemek yeme günlüğü tutabilir ve duygularınızı tanımlamaya çalışabilirsiniz. Yemekleri duygusal bağlarla yememizde sorun yoktur. Eğer annenizin yaptığı sütlaç belirli dönemlerde sizi rahatlatıyorsa bu doğaldır. Fakat yemek yeme güdümüzün çoğunluğu duygusal yemeye dönüştüyse önlem almamız gerekebilir. Pandemi sürecinde sıkıntı, stres veya kaygı gibi etmenlerden dolayı yemek yemeleriniz arttıysa ve buna bağlı olarak kilo almaya başladıysanız, endişelerinizin artmasına izin vermeden kendinize şefkatli davranmaya özen gösteriniz. Kendinizi suçlamak ve duygularınızı fiziksel olarak bastırmak yerine, duygularınızın hayatınızda çok önemli işlevleri olduğunu hatırlayın ve çözüm için bir adım atmayı deneyin.
Bu ay ki yazımda sizinle bir tarif paylaşmıyorum, onun yerine severek yediğiniz, sizi mutlu eden bir tarifi, siz kendiniz için yapın. Benim yerime de afiyetle yiyin! Sağlıklı günler dilerim,
Kaynak:
(1) Leigh Gibson E. Emotional influences on food choice: Sensory, physiological and psychological pathways. Physiology & Behavior. 2006;89(1):53-61.
(2) Genel kaynak: Tribole E, Resch E. Intuitive eating. 2012.
Güzin Küçükşahin, ekonomist olarak çalışırken işini bırakmış ve 30 yıldır Muharrem Sönmez ile antikacılık yapıyor.
Tabelasında “Eskici” yazıyor olsa da bu dükkân aslında antikacı, genellikle antika ürünler satıyor. Güzin Hanım ve Muharrem Bey, Eskici’yi birlikte işletiyor. Kendilerine “Eskici” demelerinin ilgimizi ve takdirimizi kazandığını da söylemeden geçemeyeceğiz.
Güzin Küçükşahin, ekonomist olarak çalışırken işini bırakmış ve 30 yıldır Muharrem Sönmez ile antikacılık yapıyor. “Eskitme değil eski şeyler alıp satıyoruz” diyen Güzin Hanım Hamamönü’nde üç katlı bir konakta doğmuş. Babası da antikaya meraklı olan Güzin Hanım antikaya yabancı değil.
Muharrem Sönmez ise Sivas Divriği’de dünyaya gelmiş ve çok uzun yıllardır eskici, Ankara’nın en eski eskicilerinden. Daha önceleri Abdi İpekçi Parkı’nın içinde yer alan dükkânını, Samanpazarı’na taşımış. Dükkânı hastanelere yakın olduğu için müşterileri doktorlar olmuş ve genellikle Ayrancı’da oturuyorlarmış. Şimdiki müşterilerinin çoğu da o zamanlardan. Sonra Samanpazarı yıkılacağı için 1987 yılında Ayrancı’ya gelmiş ve o zamandan beri aynı dükkânda. Muharrem Bey’den önce Ayrancı’da Arnavut Cemal, Salih Güven, Abdullah Surgul da varmış eskicilik yapanlar arasında.
Ayrancı’nın antika merakı
Ayrancı’yı özellikle tercih etmiş Muharrem Bey. Nedenini sorduğumuzda “Ayrancı semti antikaya çok meraklı. Diğer çalıştığım yerlerde antikayı bu kadar bilen yoktu. Burada hem alıcı hem satıcı bulmak çok kolay. Aynı zamanda büyükelçiliklerin de semtimizde olması, yurtdışından gelen, piyasadan çekilmiş ürünlerin kolay bulunmasını sağlıyor. Yaşlı kesim de çok ve evlerinde genellikle antika oluyor. ‘Eskici’ sadece antika veya porselen üzerine çalışmıyor; halı, kilim, saat, mücevher de alıp satıyoruz” diyor.
İstanbul’da bir eskici olan Bilal Atış, eskicilik ve antikacılığın mükaşefe sanatı olduğunu söylüyor. Mükaşefe bir şeyi açığa çıkarmak demek. Antikacı da bilgisi, kültürü ve tecrübesiyle antikayı anlar, onun kıymetini duyurur. Muharrem Bey de böyle çalışıyor. Özellikle yaz aylarında tatile gittikleri yerlerde artık tanıyorlarmış Muharrem Bey’i, gelip danışıyorlar, antika ürün satmak istiyorlarmış. Muharrem Bey de gidip baktığı yerlerde antikayı ayırt edip hemen alıyormuş. Avşa’dan, Ayvalık’tan Ankara’ya getirdiği, “Eskici”de sattığı birçok ürün var böyle.
Pandemi nedeniyle uzun süre dükkân kapalı kalmış olmasına rağmen satış yapabilmişler. Müşterileri genellikle Muharrem Bey’i tanıdığı için telefonla iletişim kurarak haberleşmiş ve sadece ürün satmak ya da almak için dükkânı açmışlar. Hatta yakın zamanlarda aynı şekilde tuğralı, antika bir kılıç satmışlar Zorlu’nun genel müdürüne. Ancak normalde semtte yürüyüş yaparken dükkanı görüp merak edenler de çokmuş. Özellikle dışarıdan küçük görünüyor olmasına rağmen içinin 400 m2 olması ilgi çekici. Aynı zamanda Ayrancı Antika Pazarı’nın da antika açısından önemini vurguluyorlar. Şimdilerde kendileri pazarda tezgâh açamıyor olsalar da önceleri açmışlar ve çok iyi satışlar yapmışlar.
Antikacılık yeni ve eski arasında çok derin bağlar kurabilen bir uğraş
“Eskici”de sadece antika ya da eski eşyalar yok. Resim satan en büyük mağaza aynı zamanda. Mustafa Ayaz, Turani, Hikmet Onat, Çoban Ressam, Nimettullah Gerasim gibi birçok ressamın resimleri var. Selim Güventürk, parmaklarıyla çalışan fırça kullanmayan ressam Ayrancı’da oturuyor. Farklı alanlara yönelebilmiş olmak aslında antikacılık ruhundan geliyor. Antikacılık yeni ve eski arasında çok derin bağlar kurabilen bir uğraş. Buna bir diğer örnek ise Güzin Hanım’ın antik taş evler yapıyor olması. Hatta Avşa’da yaptığı ev belediye başkanı tarafından da takdir görmüş. Antikacı ruhu bu işe de yansımış. Taş, tahta ve ferforje ile yaptığı evlerde eskicilerden bulduğu demirleri de kullanıyor.
Muharrem Bey uzun yılların verdiği tecrübeyle birlikte bir ürünün malzemesini ve kaç yıllık olduğunu kolayca anlıyor. Bu kadar uzmanlık gerektiren bir işte bilginin aktarılması önemli. Güzin Hanım ve Muharrem Bey de antikaya ilgisi olan birini yetiştiriyor. Antikacılık için antika ile doğuştan gelen bir bağ, kültürel bir birikim lazım diyor Güzin Hanım.
Uzun yıllardan beri semtimizde var olan bu dükkân semt kültürü açısından oldukça önemli. Özellikle antikacılık ve eskicilik, kültürün aktarılması açısından oldukça işlevsel. Güzin Hanım ve Muharrem Bey de bunun farkındalar ve Ayrancı’da oldukları için memnunlar. Biz de kendilerine teşekkür ederiz.