Blog

Kimliği meçhul, eseri meşhur!

Yazar Hakkında

alinecatikocak@gmail.com |  + Yazarın diğer yazıları

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.


Ünlü sokak sanatçısı Ememem Çankaya sokaklarından geçti. Gözler kimliğini gizli tutan diğer sokak sanatçılarına çevrildi.

Kafayı şehrin çatlaklarına takmış bir sanatçı: Ememem

Fransız Kültür Merkezi’nin daveti ve Çankaya Belediyesi işbirliği ile Ankara’ya gelen ünlü sokak sanatçısı Ememem, 23-30 Haziran 2025 tarihleri arasında Çankaya sokaklarını enstalasyon çalışmalarıyla renklendirdi. 

Flacking Art yani “çatlakları iyileştirme sanatı” adını verdiği mozaik yerleştirmeleri için ilk çalışmasını Paris Caddesi ile Yazanlar Sokağı kesişiminde gerçekleştiren sanatçıya Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner ve Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Isabelle Dumont eşlik etti.

Çankaya’da çatlaklar neredeydi?

Çankaya’daki ilk “flack” Paris Caddesi ile Yazanlar Sokak köşesinde, Fransa Büyükelçiliği’nin hemen yanında yapıldı. Sanatçı ayrıca Kuğulu Park çevresinde, Tunalı Hilmi Caddesi’nde ve Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi önünde toplam beş mozaik enstalasyonu gerçekleştirdi.

Nasıl yapıldı?

Keşif turu: Önce çatlaklı kaldırım taşlarını bulup haritalandı, ölçümleri alındı.

Atölye zamanı: Doğan Taşdelen Sanat Merkezi’nde vatandaşların izleyebileceği şekilde tasarım atölyesi düzenlendi.

Mozaik montajı: Hazırlanan seramik paneller özel olarak çatlaklara yerleştirildi, böylece çatlaklar hem onarıldı hem sanatla buluştu. Geri dönüşümlü parçalar, renkli cam kırıkları ve seramik mozaiklerden oluşan malzemeler ise hem estetik hem çevreci bir dokunuşu yansıtmakta.

Ememem kimdir?

2016 yılından beri bozuk kaldırımları yenileyen anonim sokak sanatçısı Ememem, asfaltın çocuğu olarak da adlandırılıyor. Kendisini “bozuk bir kaldırımda doğdum” şeklinde tanıtan sanatçı, eserlerini ya gece karanlığında ya da bir sanat etkinliği sırasında bir anda üretiyor.

Ememem, sanatçının gerçek adı değil mahlas olarak kullanıyor. Sanatçının basit ancak etkili malzeme kullanımı, dünyanın farklı bölgelerindeki birçok sanatçı tarafından benimsenmiş; böylece ‘flacking‘ terimi, kaldırım ve kent yüzeylerindeki çatlakları onaran bu özgün sokak sanatı pratiğini tanımlamak üzere yaygınlık kazanmıştır.

Ememem, eserlerini Fransızca flaque (pansuman) kelimesinden türettiği ‘flacks’ (kaldırım pansumanı) olarak adlandırmaktadır. Bu eserler, kamusal alanlarda bulunan çukur ve çatlaklara özel olarak yerleştirilen seramik karolar ve mozaiklerden oluşmaktadır. 2016’dan bu yana 400 çalışmadan oluşan bir koleksiyona imza atan Ememem uluslararası basında düzenli olarak yer bulmaktadır.

Sanatçının çalışmaları ağırlıklı olarak doğup büyüdüğü Lyon kentinde konumlanmakla birlikte; pek çok Avrupa şehrinde ve Chicago ve New York gibi ABD şehirlerinin sokaklarında da görülebilmektedir.

İlk çalışması nasıl ortaya çıktı?

Çatlağa baktım, o da bana baktı… Ve bir şey oldu.”

Ememem bir röportajda ilk çalışmasının ilhamını şöyle anlatıyor: “Bir yaz günü, Lyon’da bir sokakta bir çatlak görmüştüm, biraz boş ve hayalperest bir anımdı. Ve işte o anda bir yara gibi görünen bu çatlağı bir mozaikle iyileştirme fikri aklıma geldi. Hemen ertesi gün yerel basın bunu haber yaptı ve flacking doğdu. Flacking’i ben bulmadım, o beni buldu.

Ememem, sokak sanatçılarının “eserini bırakır, izini bırakmaz” kuralına uygun olarak ilk çalışmasını bitirdikten sonra oradan uzaklaştığını anlatıyor. Ertesi sabah, çalışma yoldan geçenlerin ilgisini çekmiş. Çevre esnafı o minik mozaik yamanın çevresine çiçek koymuşlar. Kimi çocuklar üstünde zıplamış.

İlk flack’ten sonra işler hızla gelişir. Ememem, her gece çantasına birkaç mozaik alıp dışarı çıkmaya başlar. Her bir flack, yeni bir şehir hikâyesi olur. Bugün hâlâ Lyon’daki o ilk flack’in yeri tam olarak bilinmiyor. Çünkü Ememem eserlerini imzalamıyor, işaretlemiyor, harita bile yapmıyor. Ona göre önemli olan nerede olduğu değil, ne hissettirdiği. Mozaiklere ve el işçiliğine olan hâkimiyeti nedeniyle Ememem’in 2016 öncesinde seramik ya da dekorasyon ustası olduğu düşünülüyor. 

Çatlaklardan ilhamla sanat yapmak kulağa absürt gelebilir ama Ememem diyor ki: “Çukur beni seçti!” Bir nevi kaldırımın romantizmi. Gece gizlice işi tamamlamayı seviyor: “Biz izin almıyoruz, çünkü sokaklar hepimize ait” diyor. Tıpkı graffiti gibi ama zarif mozaiklerle çalışıyor. Ankara’yı yeniden renklendirirken “Ankara gri bir şehir değil, içindeki geleneksel motiflerle ve ışıkla dolu bir şehir” diye esprili bir yorum yapıyor.

Ememem’in çalışmalarından örnekler

1. Lyon (Fransa) – Flack’in doğduğu yer

Ememem’in hikâyesi Lyon’un kaldırımlarında başladı. İlk eserlerini kendi yaşadığı sokaklardaki çatlaklarda yaptı. Renkli geometrik mozaikler, bazen retro karo desenleriyle, bazen çağdaş dokularla sokakları renklendirdi.

Lyon (Fransa)

2. Paris (Fransa) – Sanat galerisi gibi kaldırımlar

2019’da Paris sokaklarında ortaya çıkan ‘flack’ler daha soyut ve kimi zaman optik illüzyon içeren desenlerden oluşuyordu. Kimi çalışmaları Louis Vuitton Vakfı gibi sanatı destekleyen kurumların ilgisini çekti.

Paris (Fransa)

3. Barselona (İspanya) – Gaudí’ye selam çakıldı

2021 yılında Barcelona’da yaptığı çalışmalar, Gaudí’nin mozaik estetiğine göndermeler içeriyordu. Flack’lerin bazıları dalgalı formlar ve canlı Akdeniz renkleriyle dikkat çekti. Ememem’in ifadesiyle: “Sanki çatlağın altından Akdeniz çıkacak gibi.”

Barselona (İspanya)

4. Torino ve Milano (İtalya) – Estetik onarım

Kuzey İtalya’da, özellikle Torino’da eski kaldırımlarda geometrik desenli “onarım sanatı” dikkat çekti. İtalyan karo desenlerinden ilhamla, klasik ile modern harmanlanan çalışmalar ortaya çıktı.

Torino ve Milano (İtalya)

Anonimlik sokak sanatında neden yaygın?

Sokak sanatı, doğası gereği kamusal alanla iç içe ve genellikle “izinsiz” yapılıyor. Bu durum anonimliği sadece estetik değil, işlevsel bir tercih haline getiriyor.

Yasal riskler

Duvara mozaik yapıştırmak bile teknik olarak “müdahale” sayılıyor ve yasak.

Banksy örneğinde olduğu gibi politik mesajlar nedeniyle ceza alma riski yüksek. Bu nedenle Anonimlik = Koruma kalkanı denebilir.

Sanattan çok mesaj öne çıksın

Ememem, Banksy gibi sanatçılar kimliklerini geri plana atıyor çünkü: “Ben değil, yaptığım iş konuşulsun” istiyorlar.

Gizem etkisi

İnsanlar gizemli olanı daha çok merak ediyor. “Acaba kim bu?” sorusu, sanatı viral hale getiriyor.

Kolektif alan, kolektif sanat

Sokak sanatı bazen “ben yaptım” değil, “biz hissettik” demek ister. O nedenle anonimlik, egonun önüne geçer.

Sürpriz unsuru

Anonimlik sayesinde her yeni iş bir “sürpriz” olur. Bugün bir çatlak mozaik, yarın bir kanal üstünde dev bir optik yanılsama ile karşılaşabilirsiniz

Sokak sanatı neden gizliliği tercih ediyor?

Ememem gibi kimliğini gizli tutan pek çok ünlü sokak sanatçısı var. Anonimlik, özellikle sokak sanatı gibi “kamusal alana müdahale” içeren disiplinlerde hem bir güvenlik önlemi hem de bir estetik tercih olabiliyor. İşte bu gizemli sanatçılardan bazıları:

1. Banksy  (İngiltere) – Anonimliğin İkonu

2000’lerden beri medyanın kim olduğunu bulma çabaları sürüyor ama hâlâ kesin bir bilgi yok. Sanatı genellikle izinsiz yapıyor. Politik mesajları nedeniyle kimliğini saklıyor. Stili, şablon (stencil) grafiti, politik eleştiri.

Banksy  (İngiltere)

2. Invader (Fransa) – Piksel Sokak Savaşçısı

Kimliği bilinmiyor. 100’den fazla şehirde “işgal” yaparak iz bıraktı. Stili 8-bit tarzı mozaikler; genellikle retro video oyun karakterleri.

Invader (Fransa)

3. JR (Fransa) – Siyah-Beyaz Portrelerin Ustası

Louvre’nun cam piramidini dev bir optik illüzyona çevirdi. Kimliği kısmen biliniyor ama yüzünü göstermiyor, hep şapka ve güneş gözlüğüyle.

Stili, sosyal projelerle entegre dev siyah-beyaz portreler.

JR (Fransa)

4. Blek le Rat (Fransa) – Stencil Sanatının Dedesi

Banksy için “Ben olmasaydım, Banksy olmazdı” demiştir. İlk yıllarda anonimken daha sonra kimliğini açıkladı, ama hâlâ yer yer gizli çalışıyor. Stili, şablon grafiti, özellikle sıçan temaları.

Blek le Rat (Fransa)

5. 1010 (Almanya) – Optik İllüzyonlar

Dijital sanatı fiziksel yüzeylere taşıyor. Hâlâ kim olduğu bilinmiyor. Stili, duvarda sanki içine düşeceğin bir delik varmış gibi görünen 3D efektli soyut çalışmaları.

1010 (Almanya)

Orman yangınları ve Ankara’nın akciğeri Eymir üzerine, İsmail Koçak: O ağaçları biz diktik

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Ben 27 Mayıs 1961’de ODTÜ’ye girdim. Askerden yeni gelmiştim işe girdiğimde. 60 kişi başladık işe. Daha önce başlayanlarla birlikte 150-160 kişi olmuştuk. İlk başladığımda arazinin etrafına tel çekiliyordu, ben de tel çekme işinde çalışıyordum. Sonbahardı Kasım ayıydı Zahit Muhtaroğlu bu 60 kişinin arasından dört kişi seçti. Yanımda Çorumlu Akveren köyünden İsmail, Veletköylü Bektaş ve Satılmış vardı. İsmail’le ben, Bektaş’la da Satılmış ayrılmıştı iki ekip tel yapıyorduk.

Ben işe girerken yanımda nüfus cüzdanım olmadığından ehliyetimi vermiştim. İşe girişimi ehliyetle yaptıkları için Zahit Muhtaroğlu benim adımı işaretlemiş, “şoför olarak alıcam” demiş. Çalışanlar arasında pek şoför yoktu. Ağaç dikip, tel çekerken yevmiyem 10 liraydı, şoförlüğe geçince 20 lira olmuştu.

Arazinin etrafı tellendikten sonra ilk ağaçlandırma işleri şimdi yol yapacağız diye ağaçları söktükleri yerde başlamıştı, Eymir‘de devam etti. O ağaçları ellerimle diktim. Bozkırın içindeki ODTÜ ilk oradan doğmaya başladı. Şimdi de aynı yerden bitirmeye çalışıyorlar.

ODTÜ Rektörü Kemal Kurdaş ağaç şenliğinde

İlk ağaç bayramı Aralık ayının başında yapıldı. A1 kapısının arkasına 3 sıra çam dikildi, o kadar çam varmış ellerinde. Yolun alt tarafına Şap Enstitüsü ile A1 kapısı arasına da (yol için sökülen yer) yapraklı ağaçlar ve küçük çamlar dikildi. Ağaç dikmede hocalar, öğrenciler herkes vardı. Ağaçları dikenler adlarını kağıtlara yazıp ağacın dalına asıyorlardı. Büyük bir coşku vardı.

Buraya dikilen fideleri Eymir gölünden getirdik, çamlarsa Eskişehir ve İstanbul’dan geldi. Ağaçları getiren şoför Ahmet Saraç, “İstanbul’dan Çobançeşmesi’nden getiriyoruz” derdi.

O zaman elimizde 2 tane traktör vardı. Beni ilk ona verdiler; tarla sürdük, çukur açtık. Yazın tankerle su taşıdık ağaçlar için. İki tankerimiz vardı bir 3, biri 5 tonluktu. Yurtların altında şimdiki çarşının olduğu yere yukarıdan gelen suyun önüne bent çekip kapattılar. Motor kurmuşlardı, oradan tankerlere su doldurup taşıyorduk. Bütün o ağaçlar, o fidanları taşıma suyla suladık. Kurumasınlar diye gözümüz gibi bakıyorduk. Sonbaharda 2 traktör daha aldılar, dört traktörümüz oldu.

Prof. Dr. Alaaddin Egemen

Benim ehliyetim var diye Ağaçlandırma Müdürü Alaattin Egemen’in şoförü oldum. Orman Mühendisiydi kendisi herkes ona “Ağaç Doktoru” diyordu. Rektör Kemal Kurdaş kendisini çok severdi.

Kemal Kurdaş’ı da herkes çok severdi. ODTÜ’de çok büyük emeği vardır. Kemal Kurdaş, her sene ağaç dikme bayramı yapardı. Ağaç dikmeye Cumhurbaşkanı’ndan  Genelkurmay Başkanı’na, bakanlara kadar herkesi getirirdi. Bir ay önceden davetiye gönderirdi onlara.

61 seçimlerinden sonra Kemal Kurdaş Maliye Bakanlığı’ndan ayrılıp ODTÜ’nün rektörü olmuştu. Göreve başlar başlamaz ağaç dikmeye de başlamıştı.

Bazı geceler fırtına çıkar, sabaha kadar yağmur yağardı. Kemal Kurdaş o gecelerde kendisi de uyumaz, bizi de uyutmazdı. Aklı ağaçlarda kalırdı. Kaç gece evinden alıp Eymir’e götürmüşümdür. Kendisinin bir volkswagen arabası vardı. Hem kendi arabasının hem de makam arabasının arkasında çizmeleri vardı. Çizmeleri giydiği gibi araziye dalar, dalları kırılmış ağaçları sever, okşardı. “Bana bir ağaç kurudu demeyin oğlunun kolu koptu deyin” derdi.

O sevgiyle dikilen ağaçlardan şimdi intikam alıyorlar. O ağaçlarda emeği olmayanlar şimdi onları yoketmek için sıraya girdiler, elleri kırılsın hepsinin.

Ağaçları dikenlerin arasında Denizlerin olduğunu söylüyorlar. Gördün mü onları?

Deniz Gezmiş İstanbul Üniversitesi’nde okuyordu o zamanlar. Ama ODTÜ’ye geldiği, kaldığı da oluyordu. Yemekhanede yemeğini yerdi. Kızılay’a iner gezerlerdi. Bir gün Kızılay’da gezerken vatandaşın biri koşup polise ihbar etmiş. Polis bunu azarlamış, “ben görmüyor muyum, işine bak sen” demiş.

Dört Amerikan askeri kaçırıldıktan sonra dolaşamaz oldular. Emek mahallesindeki 4. Caddenin Beşevler tarafındaki başına yakın İş Bankası soygununu yaptıktan sonra aranmaya başladılar. Soygundan sonra A1 kapısını jandarma tutmuş, onlarda A2 kapısından girmişler. Fizik Mühendisliğinin önündeki meydana arabayı bırakmışlar. Orada Samsunlu kel bir bekçi vardı. Onları görmüş. Arayıp ihbar etmiş. ODTÜ kapısında jandarma yabancıları sokmuyordu.

Jandarma onları yakalamak için yurtları bastı. ODTÜ’de saklanamayınca yurttan ayrılıp yolun altındaki tünele girmişler. Tünelden Maden mühendisliğinin önünden çıkıp Eymir’e gitmişlerdi.

Eymir’in içinde Çobançeşme diye bir bölge vardır. Tam orada bir barakamız vardı. Orayı geçince karşısına sağ tarafta tepeye bir çukur kazmışlar, oraya saklanıyorlarmış. Geceleri aşağıya inip Çobançeşmesi’ndeki barakada kaldıkları da oluyormuş.

Bir gün bekçi aramış, barakanın kapısı tam kapanmıyormuş, soğuk giriyormuş. Tamir olsun diye usta istemişlerdi. Ben bir marangozu alıp gece oraya götürdüm. İçeride şöminede ateşi çatmışlar, üzerine de çayı koymuşlar, çay içiyorlardı. Birarada ilk orda gördüm işte. Birkaç saat kalıp kapıyı tamir ettik. Birer çayda bize verdiler. Sonra bir daha da görmedim.


İSMAİL KOÇAK:  Çorum’un Eskiyapar köyünde 1938 yılında bir köy çocuğu olarak doğdu. Askerden sonra Ankara’ya gelerek ODTÜ’nün ağaçlandırma işinde çalıştı. Kemal Kurdaş‘ın ve Erdal İnönü‘nün şoförlüğünü yaptı. İşçi maaşı ile gecekonduda yaşadı, 3 çocuk büyüttü. Onlar da ODTÜ’de okusunlar istedi ama dileği torunlarına kaldı. Bozkıra dikip büyüttüğü ağaçların kesildiğini köyünde duyup, koşup geldi. “O ağaçları kesenlerin elleri kırılsın” dedi. Her fırsatta ağaç dikmeye devam etti. 2017’de Ankara’da vefat etti.

Komşuluk kadar sıcak, ahşap kadar sağlam Tahtadan Tükkan

Ayrancı’nın Kırkpınar Sokağı’nda, dışarıdan bakıldığında sade görünen ama içine adım attığınız anda sizi zamanın gerisine taşıyan bir marangoz atölyesi var: “Tahtadan Tükkan”. Bu küçük ama derin hikâyeli dükkânın ustası Serkan Bey, ahşapla kurduğu ilişkiyi yalnızca bir meslek üzerinden değil, yaşamın bir parçası olarak tanımlıyor. Ahşap yolculuğu, 2012 yılında bir hobi olarak başlamış ama zamanla tutkuya dönüşmüş. Ankara Kalesi’nde küçük bir atölyede, birkaç el aletiyle oyma işleri yaparak başlayan bu serüven, zamanla profesyonelleşmiş. Öncesinde bir şirketin yöneticiliğini yapan Serkan Usta, masa başı işini bırakıp tamamen ahşaba yönelmiş.

İlk yıllarda Ankara Kalesi’nde küçük bir atölyede başlayan bu hikâye, zamanla Seyranbağları’na, ardından Birlik Mahallesi’ne taşınmış. Son iki yıldır ise dükkan, Ayrancı’da mahalleye kök salmış durumda. Ayrancının mahalle kültürünü hâlâ yaşatan semtlerden biri olması, burada yaşayan insanların mobilyaya olan ilgisi ve özellikle eski eşyalarla vedalaşmak istememeleri, bu tercihi değerli kılıyor. Burada yaşayan eski diplomatlar, bürokratlar ve kuşaklardır aynı eşyalarla yaşayan mahalle sakinleri sayesinde, tamir ve restorasyon işleri değer kazanıyor.

Tahtadan Tükkan’da yapılan işler modern marangozhanelerden oldukça farklı. Serkan usta, suntadan ya da MDF’den yapılmış işlerle ilgilenmiyor. Onun asıl meselesi, masif ahşap. Doğal haliyle, boyasız, kimyasalsız ahşapla çalışmayı tercih ediyor. Yüz yıllık tekniklerle, kök boya ve gomalak cila gibi geleneksel yöntemlerle, eski ustaların izinden gidiyor. Bu sayede hem malzeme hem işçilik doğal kalıyor, ahşabın kendi karakteri bozulmadan yaşatılıyor. Zira usta için ahşap, hâlâ yaşayan bir varlık. Mevsime göre çalışan, nem tutan, esneyen bu malzeme, doğayla bağını koparmamış bir ustalık alanı sunuyor.

2018’den beri ağırlıklı olarak antika mobilya restorasyonuna yönelen atölyede, mobilyalar sadece onarılmıyor; geçmişleriyle birlikte korunuyor. Bir gardırop düşünün: 1950’lerden kalma, sahibinin memuriyeti boyunca 40’a yakın yer değiştirmiş ama hâlâ sapasağlam ayakta. Böyle bir eşyayı dönüştürmek, yalnızca marangozluk değil, tarih bilinci de gerektiriyor. Serkan usta, bu tür işlerde orijinal yapıya mümkün olduğunca sadık kalmaya dikkat ediyor. Restorasyon sırasında eski ustanın tekniğine saygı gösteriliyor, bu da işin hem maddi hem manevi değerini artırıyor.

Salgınla birlikte insanların el emeğine olan ilgisi de artmış, eve kapanılan dönemde, birçok kişi kendi elleriyle bir şeyler üretmenin kıymetini fark etmiş durumda. Usta, atölyesinde çeşitli müdavimleri ağırlıyor. ODTÜ’de mimarlık okuyan bir öğrenci gelip çalışmak istiyor, bir dövme sanatçısı oyma işlerine merak salıyor, emekli bir hanımefendi tamirat deniyor. Kimi sadece zımpara yapıyor, kimi kafasını dağıtıyor. Bu atölye, ustanın deyimiyle zamanla bir terapi mekânına dönüşüyor. İçeri giren herkesin bir şekilde kendinden bir şey bulduğu, sabrı, emeği, üretmenin dinginliğini deneyimlediği bir alan oluyor.

Mahalleliyle kurulan ilişki ise işin belki de en güzel yanı. Usta, Emek Mahallesi’nde büyümüş biri olarak komşuluk kültürüne yabancı değil. Sandalyenin kırık bacağı, çıkmış gardırop kapağı gibi basit işleri çoğu zaman ücret almadan yapıyor. Çünkü bu onun için meslekten öte bir şey. Bir mahalleli, bir komşu olarak işini yapıyor. Böylece Ayrancı’da hem işini hem yerini bulan bir marangoz olarak, mahalleyle arasında sıcak bir bağ kuruyor.

Gençlere bu mesleği önerip önermediği sorulduğunda ise yanıtı net: “Türkiye’de ekonomik anlamda çok verimli olmasa da Avrupa’da el işçiliği çok kıymetli. Ama işin manevi yönü bambaşka. Sabır, emek, dikkat ve özveri isteyen marangozluk, hem bedeni hem zihni terbiye eden bir uğraş.” Usta, eski ahilik geleneğinden örnek veriyor: “Bir çocuğun marangoz olup olamayacağını anlamak için eline zımpara verirlermiş. Sekiz saat aynı yüzeyi zımparalayabilecek kadar sabırlıysa, devam ettirilirmiş.” Marangozluk böyle bir sabır ve sebat işi. Elinizin değdiği şey size ait oluyor. Usta, başladığı günden bu yana kimseye hediye almadığını, hep kendi elleriyle bir şeyler yapıp verdiğini söylüyor. Bu da bu işin getirdiği başka bir tatmin.

Ahşapla en çok bağ kurduğu malzeme ise ceviz. Ceviz, deseninin güzelliği, sağlamlığı ve çalışma keyfi açısından ustanın favorisi. “Delikanlı ağaç” diyor kendi ustası zamanında, çünkü ne kadar oyarsan o kadar karşılık veriyor. Gürgen de benzer nitelikte ve daha ekonomik. Her iki ağaç da uzun ömürlü ve sağlam malzeme olarak öne çıkıyor.

Mobilya üretiminde ahşabın doğru kullanımı da önemli. Yaş ağaçla yapılan işler kısa sürede çatlıyor, bozuluyor. Bu nedenle kesilen ağacın en az iki yıl uygun koşullarda kurutulması gerekiyor. Türkiye’de bu süreçler çoğunlukla Orman Genel Müdürlüğü denetiminde yürütülüyor. Bazı ağaç türleri endüstriyel olarak yetiştiriliyor, özellikle kavak gibi hızlı büyüyen türler inşaatlık ve mobilyalık olarak düzenli kesiliyor ve yeniden dikiliyor. Ekolojik denge de bu şekilde korunmaya çalışılıyor.

Kırkpınar Sokak’taki Tahtadan Tükkan, sadece marangozluk hizmeti sunan bir yer değil. Aynı zamanda hafızayla, emekle, sabırla ve mahalleyle kurulan derin bir ilişkinin mekânı. Bu atölye, her şeyin hızla tüketildiği bir zamanda, durmanın, üretmenin ve yaşatmanın değerini hatırlatıyor. Ahşabın yaşadığını ve yaşattığını görebileceğiniz nadir yerlerden biri. Ve iyi ki mahallemizde.


Serkan ÜNAL
Tahtadan Tükkan
Kırkpınar Sokak No: 5/A
(0532) 540 30 41
https://www.instagram.com/tahtadantukkan

Bir bardak çayın mahalleyi birleştirdiği yerdi Dem Kafe

Bir mahalle düşünün bir kafenin etrafında kaynaşmış, bir kafe düşünün bir mahalleyi sarmalamış…

Sosyal medya hesabının başlığında “Dem küçük bir mahalle kafesi, 7 yıldır değişmeyen kalitesiyle sunduğu kahvaltısını mutlaka denemelisiniz” yazıyordu. Pandemiden beş ay önce kapanmış olmasına karşın, sıcacık hatıralarıyla hafızalarda yer etmiş bir mekân olan Dem Kafe nasıl açıldı, nasıl yaşadı, nasıl değişti, nasıl dönüştürdü? Tüm bu soruları bilmeyenlere “bak böyle bir yer vardı” demek için, bilenlere de tekrar anımsatmak istedik.

Murat Özdağ

Bu çerçevede Dem Kafe’nin sahibi, emektarı Murat Özdağ ile telefonda görüşüyoruz. Kendisi ile Ayrancım Gazetesi için Dem Kafe üzerine konuşmak istediğimi belirtiyorum ve büyük bir nezaketle kabul ediyor bu isteğimi. Ardından hemen bir program yapıyor, birkaç gün sonra da Emek Kafe’de bir araya geliyoruz. 

DTCF (Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi) İtalyan Dili mezunu olan Murat Bey sohbetimiz sırasında kendini yirmi beş senedir Ayrancı’da oturan bir Ankaralı olarak tanımlıyor. İş hayatında bağımsız olma, sadece kendine hesap verme isteğinden dolayı bir kurumda çalışmaktansa uzun yıllar ticaretle uğraşmış olduğunu ve son deneyiminin tatsız sonuçlanmasının ardından bir süre geriye çekildiğini ve ne yapabileceğini, ne yapmak istediğini düşündüğünü anlatıyor. 

Bu süre zarfında oturduğu Gerede Sokak’ta, evinin karşısındaki binanın alt katında yer alan dükkânın sürekli el değiştirdiğini, kim gelirse gelsin bir türlü düzen kuramadığını ve sonunda dükkânı kapattığını gözlemliyor. 

Hatta yıllar sonra bir komşusunun şöyle söylediğini anımsıyor gülerek: “Biz iddiaya girmiştik senin için. Biri üç ay sonra, bir diğeri beş ay sonra kapatır dedi. En uzun süre veren bendim ve sekiz ay sonra kapatır demiştim ama bak sen hepimizi yanılttın ve sekiz yıldır bu kafeyi işletiyorsun”.

Karşı dükkânın tekrar boş kalması üzerine “ben neden burada bir şey yapmayayım” diyor ve burayı yemek yapmayı da sohbeti de sevdiği için bir kafeye dönüştürmek istiyor. Ancak gel gör ki bir engelle karşılaşıyor: baca olmadığı için burada yemek yapamayacağını anlıyor. Ancak vazgeçmek olmaz, yemek pişirilmeyebilir ama şahane kahvaltılar hazırlanabilir. Sonrası badana, boya, tezgâh ve bilumum hazırlık aşaması. 

Aslında yapmak istediği, hayata geçirmek istediği bir kafeden çok bir mahalle kültürünün yaratılmasına vesile olmak. Mahalleye ilk geldiğinde, sokakta ya da apartmanda karşılaşan insanların birbirini tanımadığı için “günaydın” demekten imtina etmesini, göz teması dahi kurmaktan sakınmasını yadırgıyor. Ve zamanla nasıl bir değişim yaşandığını Dem Kafe üzerinden anlatmaya devam ediyor Murat Bey.

Dem Kafe’yi açtığımda ilk ziyaretçilerimiz tüm ailesiyle birlikte üst kat komşum kalp cerrahı Prof. Dr. İrfan Taşoğlu olmuştu” diyor. Sonraki yıllarda ilk ziyaretçi olmanın dışında Murat Bey’i kafede çalışırken geçirdiği kalp krizi sonrası hayata döndüren kişi de sevgi ve saygıyla andığı bu komşu oluyor. 

Henüz mahalleden kimse gelmeye başlamamışken ilk müşteriler dışarıdan gelen insanlar, hatta oğlu Can’ın kreşten arkadaşlarının aileleri oluyor. Hazırlanan kahvaltılar “sıradan” olmasına karşın özenle seçilmiş malzemelerden oluşuyor. Reçeller evde Murat Bey tarafından hazırlanıyor, domateslerin kabukları soyuluyor, zeytinler, peynirler en iyilerden, zeytinyağları en kaliteli olanlardan alınıyor. Öyle ki bu kahvaltıların lezzeti Ankara sınırlarını aşıyor ve merak eden insanlar buraya uğrayıp kahvaltısını yapmadan gitmiyor. Bu konuda ekşi sözlükte yer alan bir yazı dâhi var: “…kahvaltıda sigara böreği, sosis, salam, patates kızartması gibi kalp damar tıkanıklığı veya kansere sebebiyet veren şeyler yok… sağlıklı, taze, ev yapımı ürünler yemek isteyen gitsin. Klasik kahvaltı ürünleri dışında zeytin yağı var, zahter var, bal var, kaymak var, ev yapımı reçel var. Yumurtayı o an haşlıyorlar; o yüzden içi yeşermiş yumurta gelmiyor. Kayısı kıvamında yumurta haşlayan tek yer olabilir. Çay termosla. Fiyatı kişi başı 25 lira”… Tabii bu rakamlar şu an bize hiçbir şey anlatmıyor olabilir ancak aradan geçen az bir zamanda alım gücü anlamında ne kadar geriye düştüğümüzün de bilgisini taşıyor. 

Oluşan güven duygusu insanların çocuklarını Murat Bey’e emanet etmesine kadar varıyor. Okuldan gelen çocuğunu servisten alması ve Dem’de karnını doyurmasını rica edenlerin sayısı artıyor. Yavaş yavaş mahallelinin de uğrak yeri olmaya başlayan Dem Kafe’den kahvaltı dışında öğle yemekleri de hazırlaması isteniyor, hatta bu konuda yoğun bir talep oluşuyor. Ancak mutfakta bir baca olmadığı için yemek pişirmenin olanaksızlığı Murat Bey’in kararlılığı karşısında yeni bir çözümü de beraberinde getiriyor. Böylece karşı apartmanda yer alan evinin mutfağında yemek pişirmeye başlıyor. Yemekler evde pişiriliyor ve tencereler ile dükkâna taşınarak, benmari usulü sıcak kalması sağlanıyor. Üç kap yemek 15 liraya satılmaya başlanıyor. Amaç sadece para kazanmak değil elbette; bir mahalle kültürü yaratıp bu küçücük sokakta hoş sohbet eşliğinde hep birlikte yemeklerin yenmesi ve tanışıklıkların artması. 

Sayısız doğum günleri ve kutlamalara ev sahipliği yapan mekânda bir süre sonra Dem Kafe dostları ve Murat Bey yeni bir uygulama başlatıyorlar: Komşuda Pişer Bize de Düşer! Her hafta Cuma günü, isteyen bir komşu oluşturduğu menü kapsamında o günün yemeğini pişiriyor. Malzemelerini Murat Bey alıyor ve yemeği yapacak olan komşuya teslim ediyor, yemekler hazır olunca da kafeye getiriliyor. Önceden rezervasyonunu yaptırmış olan komşularla birlikte yemekler yeniyor. Hem karınlar doyuyor, hem sosyalleşiliyor hem de bir dayanışma ruhu ortaya çıkıyor… Daha ne olsun!

Dem Kafede “Komşuda Pişer” akşamı

O günlerde bir komşunun “Bir kısım acemi aşçı” imzasıyla kaleme aldığı bir yazı da bize çok şey anlatıyor: “Uyan, çocuğu uyandır, kahvaltı hazırla, kreşe uğra, işe git, çalış, işten çık, alışveriş yap, çocuğunu al, eve gel, yemek yap, yemek ye, televizyon izle, arabacılık/evcilik oyna, dişlerini fırçala, yat… 

Taşınacaktım… Ev arıyordum… İşime yakın olsun, merkezi olsun, çarşı pazarı olsun, yeşili bol olsun istiyordum. Bu kriterlerde bir ev bulup taşındım. Artık yukarıdaki rutini bu evde yaşamaya devam ediyordum. Sonra bir gün sokakta bir hareketlilik oldu. Sokağımıza bir cafe açılacakmış. Tabelalar, masalar, sandalyeler derken sonunda hakikaten açıldı. Sabah kalkıp kreşe ve işe giderken yanından geçtiğim, boş dükkânın önündeki çiçeklerle güne başlıyordum artık. Akşam dönerken de o boş dükkân çay kahve içen bir şeyler atıştırıp sohbet eden insanlarla dolu oluyordu.

Kafelerin insana huzur veren bir yanı vardır. Lokanta gibi değildir kafeler. Karnını değil de ruhunu doyurmaya gidersin. Bir çay, bir kahve ama daha mühimi biraz yavaşlamak, iki çift laf etmek, günlük koşturmacanın üzerinde yarattığı toksik etkiden biraz olsun arınmak için… kâh yalnızlığının tadını çıkarmak için, kâh iki dost kelamı duymak için…

Dem cafe sokağımıza geldiğinden beri, sokağımızın çehresi değişti. Yıllardır aynı sokakta, aynı mahallede oturduğumuz ama hiç karşılaşmadığımız, tanışmadığımız komşularımızla biz yan yana geldik, aynı masada buluştuk, dost olduk, arkadaş olduk… Çocuklarımız bilgisayar, televizyon karşısından kalkıp sokakta oynamayı keşfetti. Dostları, arkadaşları oldu… Dem cafe olmasaydı bu sokak yine yeşil bir sokak olmaya devam edecekti… Şimdi Dem cafe var ve bu sokak rengarenk… Demli bir çayla, güzel bir kahvaltıyla ağız tadıyla yenen bir tostla, öğlen sakin sakin yenilen yemekle, dost sesleriyle, çocuk kahkahalarıyla boyanıyor sokağımız her gün onun sayesinde.

Hayatı paylaştığımız bu yerde biz bir kısım acemi aşçı olarak yemeklerimizi de paylaşmak için bir adım atmak istedik ve “Komşu da Pişer Bize de Düşer” ismiyle bir Cuma akşamı geleneği başlatmak üzere harekete geçtik. Cuma akşamları tüm dostlar akşam yemeğinde buluşuyoruz. Her hafta gönüllü bir komşumuzun hazırlayıp pişirdiği menüyü tadacağız. Elimizin hamuruyla aşçılığa soyunacak, ortaya çıkardığımız lezzetleri keyifli sohbetlerimize katık edip yiyeceğiz.

Hepinizi yemek yapmaya ve yemek yemeye ama en çok da hayatı paylaşmaya davet ediyoruz”. 

Yıllarca devam eden, bir vakitler aynı sokağın sakinleri olmalarına karşın selam vermeden geçen insanları aynı sofrada buluşturan, yepyeni dostlukların yeşermesine zemin hazırlayan Dem Kafe bir süre sonra ekonomik zorlukların kapıyı çalmasıyla sona eriyor ve unutulmaz bir mahalle hatırası olarak o günleri deneyimleyen insanların hafızasında yaşamaya devam ediyor…


Hande İnal Altuntaş

“Komşuluk için sıcak bir yuva oldu”

Hande İnal Altuntaş

İstanbuldan Ankaraya taşındığımda Gerede sokak ahalisine karıştığım zamanlarda Dem cafe ile tanıştım. Hemen yanında dükkanımı açtığım ilk günden Dem cafenin kapandığı güne kadar komşuluk, mahalle kültürünü yaşatması ve birleştiriciliği ile her zaman bana sıcak bir yuva olmuştur.Çoğu dostluğumuzu çay ve kahve eşlikçiliğinde bu kafede kurduk. Murat’ın ve Dem cafenin hiikayesi hiç bir zaman bitmeyecek.

Levent Aygün

“Arkasında bıraktığı dostluk ve samimiyet devam ediyor”

Levent Aygün

2013 senesinde Ayrancı’ya taşındım ve Dem Cafe ile tanıştım. Daha önce hiçbir yerde görmediğim bir misafirperverlikle karşılaştım. İşletmecisi ve sahibi Murat ile kısa zamanda arkadaş olduk.

Kafe gün içinde herkesin uğrak yeriydi ve akşam iş dönüşleri kafede mutlaka mola verilir, eve gitmeden önce çay içilir ve komşularla sohbet edilirdi. Murat’ın ayda bir düzenlediği komşu yemeği, sinema akşamları ve pazar sabahı kahvaltıları bize mahalleli olmamızı hatırlattı.

Şimdi Dem Cafe yok ama arkasında bıraktığı dostluk ve samimiyet hala devam ediyor. Teşekkür ediyorum. Özlüyorum…

İkizköylüler zeytinlikler için direniyor

İkizköylüler, 3 Temmuz 2025 tarihinde 3. kez Ankara’ya gelip zeytinliklerini, köylerini, hayvanlarını, ailesini bırakıp bu talan yasasına karşı Meclisin hemen yanında bulunan Cemal Süreya Parkı’nda nöbet başlattılar. Gece gündüz demeden, Ankara’nın sıcağında, soğunda, yağmurunda aldırış etmeden direnişlerini sürdürdüler. Yaklaşık 18 gün yaşam nöbeti devam etti. Açlık grevine girdiler. Ona rağmen bu yasa geçti. İkizköylüler, Ayrancı halkına ilgileri için teşekkür etti.

Zeytinliklerin madencilik faaliyetlerine açılmasını öngören kanun teklifi TBMM’den geçti. Yasa ile zeytinlik alanlar, belirli koşullar altında madencilik faaliyetlerine açılabilecek, ağaçlar taşınabilecek. Tartışmalı düzenleme ise, “kamu yararı” gerekçesiyle yasalaştı. Zeytinliklerin madencilik faaliyetlerine açılmasını öngören ve kamuoyunda “Talan yasası” olarak anılan, “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” TBB Genel Kurulu’nda 199 oya karşı 255 oyla kabul edildi.

 AKP’nin verdiği önerge ile  kanun teklifinin 11’inci maddesi ile 3213 sayılı Kanun’a eklenen geçici 45’inci maddenin ikinci fıkrasında yer alan “öncelik verilmek suretiyle” ibaresinden sonra gelmek üzere “taşınan ve taşınamayan zeytin ağacı sayısının en az iki katı zeytin ağacı ile oluşan” ibaresi eklendi ve maddenin dördüncü fıkrası şöyle düzenlendi:

“Bu madde kapsamında, yeni tesis edilecek zeytin bahçeleri ile taşınacak zeytin ağaçları için Hazine taşınmazlarına ihtiyaç duyulması halinde, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca uygun görülenler veya maden sahalarının bulunduğu il sınırlarında kamu iktisadi teşebbüslerine ait taşınmazlardan ilgili kamu iktisadi teşebbüsünce uygun görülenler, zeytinliği kamulaştırılan taşınmaz maliklerinden talep edenlere 2/7/1964 tarihli ve 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 63’üncü maddesinde yer alan harca esas değerin yüzde biri üzerinden yirmi yıl süre ile doğrudan kiralanabilir. Kira süresi sonunda bakım yükümlülüklerini yerine getirdiği tespit edilen ve talepte bulunan kiracıların kira süresi onar yıl süreyle uzatılabilir.

Bakanlık artık izin verebilecek

Kanun teklifine göre, elektrik ihtiyacını karşılamak üzere yürütülen madencilik faaliyetlerinin, tapuda zeytinlik olarak kayıtlı veya fiili olarak üzerinde zeytinlik bulunan, sınırları belirtilen alanlara denk gelmesi ve faaliyetlerin başka alanlarda yürütülmesi mümkün olmaması durumunda madencilik faaliyeti yürütülecek kısımdaki zeytin ağaçlarının maden sahasının bulunduğu ilçe ve il sınırlarına öncelik vermek suretiyle taşınmasına, sahada madencilik faaliyetleri yürütülmesine ve bu faaliyetlere ilişkin geçici tesisler inşa edilmesine “kamu yararı” gerekçesi dikkate alınarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nca izin verilebilecek.

Zeytinlikler 10 yıl içinde kiraya verilecek 

Zeytinlik olarak kayıtlı alanlar veya fiili olarak üzerinde zeytinlik bulunan alanlarda madencilik faaliyeti yürütülen her yıl için, bu sahaların rehabilitasyon çalışmalarını temin etmek üzere ruhsat sahibinden işletme ruhsat bedeli kadar ayrıca tahsilat yapılacak. Yeni tesis edilecek zeytin bahçeleri ile taşınacak zeytin ağaçları için Hazine taşınmazlarına ihtiyaç duyulması halinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nca uygun görülenler, zeytinliği kamulaştırılan taşınmaz maliklerinden talep edenlere rayiç bedel üzerinden 10 yıl süreyle doğrudan kiraya verilebilecek.

Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı ön lisans veya üretim lisansı bulunan üretim tesisleri için gerekli özel mülkiyete konu taşınmazların temini amacıyla Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu tarafından 31 Aralık 2030’a kadar Kamulaştırma Kanunu kapsamında “acele kamulaştırma” kararı alınabilecek. Bu tarihe kadar işletmeye girecek yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesislerinin izin, kira ve irtifak işlemlerinde yüzde 85 indirim uygulanacak. Enerji ithalatının azaltılması, cari açığın düşürülmesi ve yerli kaynaklara dayalı üretimin artırılması için izin, kira ve irtifak işlemlerinde uygulanmakta olan indirimlerin süresi 5 yıl uzatılacak.


Necla Işık

#ikizköydireniyor   

Nejla Işık; İkizköy Muhtarı, BBC’nin 2024 yılında dünyada ilham kaynağı olan etkili 100 kadın listesinde yer almıştır. Babası da madende çalıştığı için belki de direnişini küçümsemek için “madencinin kızı” denilen Nejla Işık Ayrancı ve Cemal Süreya Parkı’na bu sözlerle veda etti. 

Maden yasasının zor ve dayatmayla geçirilmesine karşı sözümüzü söylemek üzere nöbete başladığımız Cemal Süreya Parkı’nda Ayrancı’da Ankara’da dayanışma içinde olduğumuz tüm dostlarımızla birlikte, onların desteğini de yanımıza alarak, bu mücadele ateşini köyümüzde ve tüm Anadolu’da daha da büyütmek üzere Ankara’ya veda ediyoruz. Yanımızda olmanız, mücadelemizin yeni etabına dair sözlerimizi kamuoyuna ulaştırmanız bizim için bundan sonraki adımda kritik önemde köylü, kentli, örgütlü, örgütsüz, akademisyen, hiç okumamış, kadın, erkek, genç, yaşlı, yoksul, varsıl, çiftçi, memur, işçi, herkese ama herkese teşekkür ederiz.” 

“Şelaleye
Düşmüştür
Zeytinin dalı;
Celaliyim
Celalisin
Celali.” 
Cemal Süreya

Ayrancı’nın pedal sesleri

Yazar Hakkında

Ankara’nın kalbinde yer alan Ayrancı, bisiklet tutkunlarının buluşma noktası olmaya devam ediyor. Özellikle performans odaklı sürüşleriyle bilinen Ankara’nın en eski ve köklü gruplarından olan Intergalactic Riders Cycling Collective (IGR.CC) üyeleriyle bir araya geldik. Mahallemizden çıkan bu tutkulu bisiklet grubunun hikâyesini, antrenmanlarını, Ankara trafiğindeki deneyimlerini ve 2025 Başkent Granfondo yarışının mahallemize etkilerini konuştuk. Keyifli sohbetimizde bisiklet sporunun, sadece bir ulaşım aracı olmaktan öte, bir yaşam felsefesi olduğunu bir kez daha anladık.

IGR.CC: Takım değil, performans ve tutku kolektifi

IGR.CC’nin kuruluş hikâyesi nedir, sizi bir araya getiren neydi diye sorduğumuzda verdikleri yanıt; Ankara’daki diğer bisiklet gruplarının aksine, “mahalle veya şahıs” odaklı olmayan, herkese açık bir topluluk kurma fikriyle bir araya geldikleri oluyor. İsimlerinin “Intergalactic Riders Cycling Collective” (Galaksiler Arası Bisikletçiler Topluluğu) olmasının ise tamamen o anki esprili bir fikirden çıktığını ve “Cycling Collective” ifadesinin, bir kulüp yerine aynı ilgi alanına sahip insanların bir araya geldiği bir “kolektif” yapıyı ifade ettiğini ekliyorlar.

Bu grubun temel hedeflerinin ve misyonunu merak ediyoruz; temel hedeflerinin sportif performans olduğunu dile getiren grup üyeleri, özellikle “Granfondo” gibi amatörlere yönelik uluslararası bisiklet yarışlarının kendilerini sınama ve gösterme platformu sunduğunu vurguluyorlar ve bu tür yarışların Türkiye’de yaygınlaşmasının, performans odaklı bisikletçiler için önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu ekliyorlar. Ayrıca, bir araya gelmelerinde aidiyet duygusu ve benzer gruplarla rekabet edebilme arzusu gibi faktörlerin de etkili olduğunu ifade ediyorlar. 

İş hayatları nedeniyle hafta sonları grupça, hafta içi ise bireysel antrenman yaptıklarını ifade ediyorlar. Sabah erken saatlerde başladıkları antrenmanların genellikle Gölbaşı ve İncek taraflarındaki sakin mahallelerde gerçekleştiğini, Konya, Haymana ve Eskişehir yolları arasındaki bölgeleri tercih ettiklerini belirtiyorlar. Antrenmanlar ortalama 80-100 km’lik parkurda ve 4-5 saat civarında tamamlanıyor ve bu sürelere kahve molalarını da dâhil ediyorlar. 

Bisiklet tutkusu ve Ankara yolları

Öner Savucu; bisiklet sporuna başlarken, önce dağ bisikletine, oradan da yol bisikletine geçtiğini belirtiyor. Motosiklet deneyiminin ardından bisikletin kendisini hem mental hem de fiziksel olarak dengeye getirdiğini ve kendini iyi hissettiğini ifade ediyor. Çağrı Karaman; 2013 yılında ODTÜ içinde ulaşım amaçlı bisiklete başladığını aktarıyor. Ankara’da bisiklet camiasının o zamanlar çok küçük olduğunu ve çeşitli gruplarla deneyim kazandığını ekliyor. Mert Bezgin; 2011 yılında oğlunun doğumu öncesinde işe gidip gelmek için bisiklet aldığını, daha sonra bir yol bisikleti alarak bisiklet tutkusunu pekiştirdiğini belirtiyor. Bisiklete başlamasının hayatında yaptığı en güzel işlerden biri olduğunu ifade ediyor. Orkun Ekinci; çocukluğundan beri sportif faaliyetlerin içinde olduğunu, motosiklet deneyiminin ardından 2013 gibi dağ bisikletine başladığını ve 2014’te İstanbul’a taşındığında yol bisikletine geçtiğini anlatıyor. Onur Arısoy; 7 yaşında bisikletle tanıştığını, daha sonra ara verdiğini ve 20 sene sonra tekrar bir arkadaşının teşvikiyle bisiklet toplamaya başladığını dile getiriyor. Engin Sarı; çocukluğundan beri sporla uğraştığını, lisanslı futbolculuktan sonra 2011 yılında Ankara’nın dışına taşındığında bisiklet aldığını belirtiyor. 2012’de performansının iyi olduğunu fark edince bisiklet sporuna yöneldiğini ve 2013 yılında master kategoride yarışmaya başladığını ekliyor. 

Bisiklet sürerken yaşadıkları en unutulmaz anlarına ise verdikleri yanıtlar şunlar oluyor: Engin Sarı; bisiklet sporunun Türkiye’de tehlikeli olduğunu ve iki büyük kaza geçirdiğini, köprücük kemiklerini kırdığını belirtiyor. Unutamadığı diğer anının ise Slovenya ve Rodos’taki başarılı yarışları ve ulusal yarışlardaki kürsülerinin kendisi için çok sevindirici olduğunu ifade ediyor. Mert Bezgin; Elmadağ’a ilk çıktığında orayı “fethedilecek bir kale gibi” gördüğünü ve çok sevindiğini söylüyor. Onur Arısoy; Zoncolan’a bisiklet ile tırmanışını unutamadığını ifade ediyor. Yokuşlarda yaşadığı “yeter dur, gitme” diyen zihinsel savaşı ve direnci kırma hissini unutamadığını dile getiriyor. 

Bisiklet sporuna gönül vermiş grup üyeleri için bisiklet benzer şeyleri ifade ediyor; “Özgürlük, dostluk, disiplin, çile, hayat, eğlence.”

Ayrancı’nın yokuşları ve merkezi konumu

Ayrancı ve bisiklet hakkındaki düşüncelerini merak ediyoruz. Murat Öztürk; Ayrancı’nın çok yokuşlu olmasının bir dezavantaj gibi görünse de, bunun tam anlamıyla iyi bir antrenman olanağı sağladığını ifade ediyor. Engin Sarı; Ayrancı’nın merkezi konumu sayesinde antrenman rotalarına kolayca ulaşabildiklerini, 10 km içinde bisiklet rotalarına erişebildiklerini ve trafiksiz bölgelerde antrenman yapabildiklerini ekliyor. Orkun Ekinci; Ayrancı ve çevresindeki mahallelerin, bisikleti arabaya yüklemeden doğrudan evden binerek antrenmana başlama imkânı sunması açısından çok ideal olduğunu belirtiyor. Engin Sarı; Ayrancı’nın Portakal Çiçeği Vadisi, Kuğulu Park, Botanik Parkı, Seğmenler Parkı ve Cemal Süreya Parkı gibi yakın parklara sahip olmasının, bisikletle kolayca ulaşıp vakit geçirme imkânı sunması açısından bir avantaj olduğunu ifade ediyor.

Bisiklet dostu bir şehir için beklentiler

Bisiklet Park Yerleri: Binalara ve parklara mutlaka bisiklet park yerleri yapılması.

Çocuklar İçin Güvenli Alanlar: Çocuklara güvenli bisiklet sürme alanları yaratılması.

Şarj ve Tamir İstasyonları: Elektrikli bisikletlerin yaygınlaşmasıyla birlikte kamusal alanlara şarj istasyonları ve küçük tamiratların yapılabileceği ekipmanların (pompa vb.) konulması.

Bisiklet Dağıtımı ve Teşvik Programları.

Belediye Bisiklet Takımları ve Yarış Organizasyonları: Çankaya Belediyesi ve diğer belediyelerin bisiklet takımları kurarak ve çeşitli yarışlar düzenleyerek bisiklet sporuna olan ilgiyi artırması ve yerel yetenekleri desteklemesi.

2025 Ankara Granfondo’nun Ayrancı Mahallesi Rotası

2025 Başkent Granfondo ve Ayrancı’nın Rolü

2025 Başkent Granfondo yarışının bir ayağının Ayrancı’dan geçecek olması semt olarak bizi de heyecanlandırıyor. Murat Öztürk; Yarışın Dikmen Vadisi’nden Hoşdere Caddesi’ne çıkıp Atakule’ye kadar devam etmesinin, mahalle sakinleri tarafından olumlu karşılandığını belirtiyor. Geçen yılki yarışta mahalle sakinlerinin katılımının çok hoş görüntüler oluşturduğunu ve Ayrancı’da yarışın sahiplenildiğini ifade ediyor. Yarış günü bazı yolların kapalı olacağı bilgisinin paylaşılmasının mağduriyetleri engellemesi açısından önemli olduğunu belirterek yarış günü mahalleden destek beklediklerini dile getiriyor.

Ayrancı Antika Pazarı artık ayda 2 defa açılacak

Vadi Öznur

Vadi Öznur
Çankaya Belediyesi İmar A.Ş. Genel Müdürü

Ayrancı Antika Pazarı Ankara’nın bir simgesi haline gelmiş, şehir içinden olduğu kadar Türkiye’nin dört bir yanından alıcısı, satıcısı, meraklısı olan bir yer artık. Yirmi yıldan fazladır bu antika pazarı burada. Herkes ayın ilk pazar günü burada antika pazarının kurulduğunu biliyor.

Yıllardır satıcılardan ve vatandaşlardan Çankaya Belediyesi’ne çok fazla talep geliyordu. Belediye de talepleri bize yönlendiriyordu. Biz de pazar yönetimine, Şükrü bey’e dedik ki, “hem sergi açmak isteyenlerden hem de vatandaştan büyük bir talep var ne yapalım?” Onlar da “pazarı bir gün daha açalım” dediler. Bundan dolayı biz de ikinci pazarı yapmaya karar verdik. Yani her ayın birinci pazar günü Ayrancı, üçüncü pazar günü Çayyolu, dördüncü pazar günü yine Ayrancı olacak.

Organik pazar başka güne alınabilir

 Burasını Çankaya Belediyesi, meclisi kararıyla 10 yıllığına İmar A.Ş.’ye tahsis edilmiş. Antika pazarı devam eden bir iş olduğu için biz de sözleşmeleri yenilerek devam ediyoruz.

Aslında biliyorsun antika pazarının açıldığı gün pazarın üçte birinden daha fazlasını aynı yerde açılan “organik pazar” kaplıyor. Organik pazar olmasa tamamı antika pazarı olarak düzenlense belki o talep karşılanabilir, ikinci pazara ihtiyaç duyulmazdı. Organik pazarı başka bir güne kaydırmak gibi bir planımız var ama orta noktayı bulamadık henüz. Onları Cuma’ya almayı planlıyoruz. Cuma günü organik açsın, burayı komple bir antika pazarı yapalım diye görüşmelerimiz devam ediyor. Belki bir ortak yolu buluruz.

Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner Antika Pazarında

Belediyemiz antikaya ilgi olduğunu görüyor 

Belediye başkanımızın da buraya bir ilgisi var, bir yıl içinde iki kez geldi. Antikaya karşı halkta bir ilgi olduğunu görüyoruz. Belediyemiz de buraya kültürel değer olarak bakıyor. Belediyeye ve şirketimize yansıyan bir olumsuzlukla karşılaşmadık. Artık marka değeri olarak, düzen olarak, esnafın niteliği olarak üst düzeyde bir pazardır. Avrupa’da da gittim antika pazarlarına, son derece küçük, dar yerlere sıkışmışlar. Burası daha ferah, daha güzel. İnsanlar geldiği zaman rahat rahat dolaşabiliyorlar.  

Altyapı sorunlarını çözerek ilerleyeceğiz

Ben burada oturuyorum. Antika pazarı olduğu günü nasıl anlıyorum biliyor musun? Sokaklar çıkılmaz hale geldiğinde anlıyorum, demek ki bugün antika pazarı var. Çünkü ciddi otopark sıkıntısı var. Vatandaş çok yoğun geliyor. Araba park edecek yer bulunmuyor. 

Burası Muzaffer Eryılmaz döneminde yapılmış bir pazar. Biraz acele yapılmış. Statik olarak da mimari olarak da çok sağlıklı değil. Çatı biraz daha önde olması gerekirken geride kalmış, yağan yağmur direkt pazarın içine gidiyor. Fen işleri müdürlüğü defalarca tamir ve bakımını yaptı ama sonuçta ne kadar yaparsanız yapın mutlaka yine bir sorun oluşuyor. Şimdilik tamiratla kurtarmaya çalışıyoruz ama pazarın bu sorunları da çözecek şekilde komple yenilenmesi gerekiyor. 


Ayrancı, Avrupa’nın en iyi 4. pazarı

Şükrü Sarı

Şükrü Sarı
Anadolu Antikacıları Kültür ve Yaşatma Derneği Başkanı

Artık her ayın 1. pazar günü Ayrancı’da, 3. pazar günü Çayyolu’ndayız orası da 12 yıldır devam ediyor, 4. pazar günü yine Ayrancı’da açmayı planlıyoruz. İlkini 27 Temmuz’da açacağız ondan sonra gelen geri dönüşlere göre devam ettireceğiz. Her ayın ilk pazar günü açtığımız pazarda yer veremediğimiz esnaf arkadaşlara yer sağlamak önceliğimiz olacak. Bu ikinci pazar biraz daha renkli olacak. Gıda ve giysi gene olmayacak, onun dışında otantik ürünler, nostaljik ürünler, hediyelik ürünler, el sanatları ve antikalar olacak. 

Pazarın şöhreti kolay oluşmadı

Antika pazarının şöhreti Ankara sınırlarından dışarı çıkmıştır, Türkiye’de bilinir hale gelmiştir. Pazara gelen esnaf içerisinde Adana’dan, Gaziantep’ten, Erzurum’dan gelenler var. Bir araştırma var; burası kalite ve düzen bakımından Avrupa’nın en iyi dördüncü pazarı olarak biliniyor.

Bugüne kadar Çankaya’nın dışarı bakan yüzü gibi olduk, hiç olumsuz bir şey yaşanmadı. Bunu korumak için, Çankaya Belediyemizi de bir zafiyete uğratmamak için elimize gelen herşeyi yaptık. Çankaya’nın da en önemli marka değerlerinden birisi bu antika pazarı.

Bu antika işi çok hassas bir iştir, istismara çok açık bir alandır. Pazar içerisinde pazara uymayan bazı ürünler oldu, günü kurtarmak için farklı ürün koymaya başladılar. Bunlar zamanla ayıklandı, izin verilmedi. Tamamı antika ürünler olan ve özüne uygun ilk pazar burası. Bu güven ortamı kolay oluşmadı, bunları eleye eleye geldik buraya. Pazarda zabıtaya pek iş düşmez. Herhangi bir güvensizlik durumunda pazar esnafı, görevlisi sahip çıkıyor. Çünkü esnaf ekmeğiyle oynatmak istemiyor. 

Pazara gençlerin ilgisi arttı

200’den fazla esnaf var pazarda. Bugün 116 kişiye yer yok demişiz. Esnafın talebi alanı biraz daha genişletmek. Pazarın altyapısı, çatısı sorunlu. En büyük problemimiz de park yeri. Onun çözülmesi mümkün değil. Aşırı yoğunluk var. 

Son zamanlarda gençliğin ilgisi çoğaldı pazara. Üniversite gençliği, yirmili yaşlarda plak topluyor, pikap alıyor. Bizim hoşumuza gidiyor ama bundan rahatsız olan insanlar da oldu. 

Pazarda gençlerin pek çoğu çekim yapıyor, onları paylaşıyor, sosyal medya fenomeni haline de geldi Ayrancı Antika Pazarı. 

Sadece antika değil, güzel çay, doyuran gözleme ve lezzetli döner yeri

Biz de çay on lira, çorba altmış lira, gözleme seksen lira. Bir gözleme iki bardak çay insana akşama kadar yetiyor burada. Çoğu müşteri döner alıp, gözleme yaptırıp evine götürüyor buradan. Antika pazarında çay için buluşmaya gelenler, sadece döner yemeğe gelenler var artık.

Antika pazarı içinde günde üç defa alışveriş oluyor

Hasan Ak

Hasan Ak

Antika pazarını gün içerisinde üç defa pazar oluyor. Gece esnaflar arasında bir alışveriş oluyor. İlk önce kendileri sabah saat yediye kadar bir alışveriş yapıyorlar. Yediden ona kadar da bu sefer koleksiyoner dediklerimiz malzeme alıyor. Ondan sonra da artık normal müşteri geliyor pazara. Akşam kapanış sınırımız yok ama yaz dönemlerinde sekizi buluyor. 

Ayrancım Derneği’nin de içinde yer aldığı Ankara Mahalle Dernekleri makalesi yayınlandı

Koç Üniversitesi – Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin (VEKAM), yılda iki kez yayınladığı hakemli bir dergi “Ankara Araştırmaları Dergisi“‘nin 2025-1 sayısında akademisyen Rasim Özgür Dönmez ile araştırmacı Burcu Albayrak Dönmez‘in ortak makalesi “Ankara Mahalle Dernekleri: Örgütsel Kapasiteleri ve Yerel Demokrasi” başlığıyla yayınlandı.

Aralarında Ayrancım Derneği‘nin de bulunduğu beş mahalle derneğiyle yapılan görüşmelerin sonuçlarının yer aldığı makalede derneklerin örgütsel kapasiteleri inceleniyor.

Açıklama bölümünde çalışma şöyle özetlenmiş.

Bu çalışmanın amacı, mahalle derneklerinin demokrasi inşasında örgütsel kapasitelerini ve sınırlılıklarını analiz etmektir. Bu amaçtan yola çıkarak çalışma, Ankara ili Çankaya ilçesinde kurulmuş mahalle derneklerinden beş tanesinin temsilcisi ile yarı yapılandırılmış mülakatlara dayandırılmıştır. Belirtilen üç kritere göre, mahalle derneklerinin, mahalli idare ile toplum arasında önemli bir arabulucu işlevi olduğu görülmüştür. Ancak finansal yetersizlikler, ortak çalışma kültürünün çok güçlü olmaması, gençlerin bu derneklerde görev alma isteksizlikleri, vb. nedenler mahalle derneklerinin etkin bir şekilde işlemesini ve yerel demokrasiye katkılarını oldukça sınırlamaktadır.