Ayrancı, hem geçmişiyle bir hafıza mekânı hem de bugünkü canlılığıyla geleceğe umut taşıyan bir sahne. Her sokağı, her parkı, her kahvecisi bize şunu hatırlatıyor: Çankaya’yı Türkiye’nin zirvesine çıkaran şey sadece rakamlar değil, Ayrancı gibi semtlerin hayata kattığı bu zenginliktir.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun geçtiğimiz günlerde açıkladığı veriler, Çankaya’yı Türkiye’nin sosyoekonomik seviyesi en yüksek ilçesi olarak ortaya koydu. 178 puanlık skoruyla listenin zirvesinde yer alan Çankaya, Kadıköy ve Beşiktaş gibi İstanbul’un köklü ilçelerini geride bırakıyor. Bu tablo, yalnızca rakamlardan ibaret değil; bizim yaşadığımız semtin sokaklarına, parklarına, gündelik hayatına kadar dokunan bir gerçeklik.
Bu ölçümde kullanılan göstergeler farklı sosyo-ekonomik göstergelerden oluşuyor. Ama bu çıplak verilerin ardında asıl anlatılan şey şu: Neden insanlar burada yaşamak istiyor? Neden Çankaya, Ankara’nın kalabalık ve karmaşık dokusu içinde hâlâ bir cazibe merkezi olmayı sürdürüyor? Yanıt, yaşanabilirlikte saklı.
Rakamların arkasında bir hayat
Çankaya’nın sosyoekonomik başarısı, yalnızca bürokrasi koridorlarıyla, büyükelçilik binalarıyla ya da üniversite kampüsleriyle açıklanamaz. Bana göre bunların dışında oturan bir olgu bulunuyor. Üniversiteden 3 sene önce mezun olan biri olarak Ayrancı her zaman Ankara’da yaşamak için ilk tercih edeceğim yer olacaktır. Ayrancı’nın apartman bahçeleri, Portakal Çiçeği Parkı’ndan yayılan serinlik, sabah yürüyüşünde karşılaştığınız tanıdık yüzler… İşte bu detaylar, verilerin soğuk yüzüne sıcak bir hayat ekliyor.
Sosyoekonomik skorun yüksek olması, burada yaşayanların ortalama eğitim süresinin uzunluğu, mesleklerinin niteliği ve gelir seviyelerinin görece istikrarlı oluşuyla ilgili. Ama bu sadece bireysel başarı hikâyeleri değil, semtin ortak paylaşılan kimliği, kamusal alanların varlığı, komşuluk ilişkilerinin canlılığı da bu tabloya yansıyor.
178 puanlık skor kulağa teknik bir ölçüm gibi gelebilir. Ama bu sayı, aslında bizim gündelik hayatımızın toplu bir resmi. Parkta oynayan çocukların kahkahası, apartman bahçesinde akşamüstü yapılan sohbetler, sabah kaldırım kahvesinde gazeteye göz atan bir komşu… İşte bunlar istatistiklerde “yüksek sosyoekonomik seviye” olarak görünse de, gerçekte bir yaşam kültürünü temsil ediyor. Çankaya’nın bu başarısı aynı zamanda tercih edilmenin de göstergesi. İnsanlar burayı seçiyor, çünkü burada yaşam kalitesi yüksek. Eğitim, iş ve gelir bir yana; semtin sunduğu ortak kamusal değerler ve yaşanabilir sokaklar tercihleri belirliyor.
Ayrancı’nın payı
Ayrancı için kullanılan çok sevdiğim bir söz var: “Denizsiz kentin kendinden memnun sahil kenti.” Ankara’nın ortasında, denize en uzak şehirlerden birinde, deniz kıyısındaki bir kent kadar huzurlu, bir sahil kasabası kadar kendine yeterli olmayı başaran bir semt… Bugün Türkiye’nin sosyoekonomik zirvesinde yer alan Çankaya’nın bu başarısında Ayrancı’nın payı bence azımsanmayacak kadar büyük. Çünkü bu semt, kentin sertliğine rağmen kendine has bir yaşam ritmiyle hepimizi içine çekiyor.
Bir yanda geceleri hiç uyumayan sokakları, ışıkları sabaha dek yanmaya devam eden apartman pencereleri, kaldırım kahvelerinde uzayan sohbetleriyle enerjisi hiç bitmeyen bir semt; öte yanda Portakal Çiçeği’nde bir ağacın gölgesinde kitap okuyan bir öğrencinin dinginliği…
Ayrancı’nın belki de en büyük özelliği, sizin ruh hâliniz ne olursa olsun ona bir karşılık bulabilmeniz.
Ne zaman kendinizi yorgun hissetseniz size bir köşe başında huzur sunuyor; ne zaman canlılık arasanız bir cadde köşesinde size hareket veriyor. Bir bakıma semt, her ruhun aynası olmayı başarıyor. İşte burada yaşamak istemenin asıl sebebi bu.
Ayrancı’da yalnızca bir evde değil, farklı hayatların kesiştiği ortak bir hikâyede yaşıyorsunuz.
Kimi zaman bir üniversite öğrencisi çıkıyor karşınıza; sırtında çantası, kafelerde sabahlara kadar ders çalışırken… Kimi zaman genç bir beyaz yakalıya rastlıyorsunuz; öğle arasında hızlıca bir kahve alırken, akşamları iş dönüşü kitapçıların raflarına göz atarken… Kimi zaman da emekli bir bürokratla aynı sokakta yürüyorsunuz; sakin adımlarla semtin eski günlerini hatırlarken. Ayrancı’nın insanları böylesine farklı ama bir o kadar da birbirine dokunan bir mozaiği oluşturuyor.
Bu yüzden Ayrancı, yalnızca bir semt değil; Çankaya’nın sosyoekonomik gücünü hissettiren, ona ruh veren bir merkez. İnsanların “burada yaşamak isterim” demesinin nedeni işte bu kimliktir. Çünkü Ayrancı, hem geçmişiyle bir hafıza mekânı hem de bugünkü canlılığıyla geleceğe umut taşıyan bir sahne. Her sokağı, her parkı, her kahvecisi bize şunu hatırlatıyor: Çankaya’yı Türkiye’nin zirvesine çıkaran şey sadece rakamlar değil, Ayrancı gibi semtlerin hayata kattığı bu zenginliktir.
Çankaya’nın Türkiye’nin sosyoekonomik seviyesi en yüksek ilçesi olması, yalnızca istatistiksel bir veri değil; hepimizin ortak hikâyesi. Burada yaşayanların tercihlerinin, değerlerinin ve günlük hayatlarının toplamı.
Peki biz ne yapacağız? Bu zirveyi yalnızca rakamlarda mı bırakacağız, yoksa Çankaya’yı, Ayrancı’yı herkes için daha yaşanabilir kılmak için adımlar mı atacağız? Belki de yanıt, rakamların ötesine geçip semtin parklarında, sokaklarında, herkesin eşitçe nefes alabildiği bir yaşamı korumakta yatıyor.
Ayrancı’nın renklerini, Ankara’nın gündelik sahnelerini ve toplumsal meseleleri çizgilerinde buluşturan Kıymet Ergöçen, minyatür ve illüstrasyon arasında kurduğu özgün diliyle sanatın iyileştirici gücünü gözler önüne seriyor. Bu yolculuğunu ve dinlemek üzere kendisiyle bir röportaj gerçekleştirdik.
Kıymet Ergöçen
“Bir Balonun Peşinden” rüzgar Kıymet Ergöçen’i ne zaman nasıl Ankara’ya getirdi?
Ankara’ya aslında çok küçük yaşta gelmişim, iki yaşındaymışım. O günden beri de buradayım. Hep bu şehirde büyüdüm, hiç ayrılmadım. Ayrılmayı da hiç düşünmedim. Ankara benim için hep ev gibi oldu.
Kıymet’in renklerle oyunu, çizimlerle dansı, rengarenk ütopya yolculuğu nasıl başladı?
Çocukluğumdan beri çizim yapmayı çok seviyorum. Elimden boya kalemleri hiç eksik olmazdı. Lisede üzerinde illüstrasyonların olduğu kartpostallar biriktirirdim. Aslında illüstrasyona ilgim oradan başladı. Üniversitede güzel sanatlarla birlikte daha bilinçli ve ciddi olarak çalışmaya başladım. Okul bitince de bu merak tamamen bir tutkuya dönüştü. İyi ki de öyle olmuş. Çok mutluyum bu seçimden kendimi şanslı hissediyorum. İllüstrasyon benim için büyülü bir dünya.
Ankara, çoğu zaman ‘soğuk’ ve ‘bürokratik’ anılsa da, senin üretimlerinde farklı katmanlarıyla öne çıkıyor. Ankara imgeleri senin hikayende ve sanatında ne ifade ediyor?
Ankara benim için sadece yaşadığım bir şehir değil, hayatımın bir parçası. Çocukluğum da gençliğim de burada geçti. O yüzden Ankara’ya baktığımda gri binalardan çok kendi anılarımı görüyorum. Eski apartmanlar, yokuşlu yollar, şehrin kendine özgü manzaraları… Hepsi bana çok tanıdık geliyor. Çizimlerimdeki Ankara da aslında bu anıların izlerini taşıyor.
Ankara’nın sıradan görünen gündelik sahnelerini —otobüs duraklarını, apartman balkonlarını, sokak köşelerini— tebessüm ettiren bir dile dönüştürürken nasıl bir yaratım sürecinden geçiyorsunuz?
Benim için her şey gözlemle başlıyor. Bazen bir kafede oturan insanlar, balkondan sarkan bir çiçek ya da sokak köşesinde karşıma çıkan küçük bir kedi… İlk bakışta sıradan gelen bu anlar bana hep bir hikâye çağrıştırıyor. Çizerken eğleniyorsam, o duygu mutlaka çizimlere de yansıyor.
Sanatla örülü bir hayatın izi, senin yaşamında, toplumda ve özellikle Ankara’da nasıl bir iyileştirici ve dönüştürücü etki yarattı?
Çizim benim için kendimi ifade etmenin en önemli yolu. Her yeni kitap, her yeni çizim bana sanki başka bir dünyanın kapısını açıyor. Sanat sayesinde en çok çocuklarla bir araya geliyorum. Onlarla hayal kurmak, üretmek ve küçücük de olsa hayatlarına dokunabilmek bana çok iyi geliyor. Ankara bazıları için gri bir şehir olabilir ama benim gözümde hiç öyle değil, saklı güzellikleri, tarihi ve dokusuyla bana her zaman ilham veriyor.
Eserlerinde ağır ve sancılı toplumsal meseleleri yalın ama etkili bir dille görünür kılıyorsun; sence bu dil, toplumsal mücadelelerin duyulma ve anlaşılma biçimlerini nasıl dönüştürüyor?
Yaşanan olaylara kayıtsız kalmam mümkün değil. Sanat benim için sadece estetik bir uğraş değil duygularımı ve düşüncelerimi aktarmanın yolu. Çizgilerimle hem kendi sesimi duyurabiliyor hem de başkalarının hislerine dokunabiliyorum. Bazen tek bir çizgi, sayfalar dolusu sözden çok daha fazlasını anlatabiliyor. Bu sadelik de izleyiciyle daha doğrudan bir bağ kurmamı sağlıyor.
Cehennem Senfonisi
Çizimlerinde genellikle renkli ve eğlenceli bir dil öne çıkıyor. ‘Cehennem Senfonisi’ ise işin bu çizgiden ayrışarak daha karanlık ve yoğun bir atmosfer taşıyor. Hikayesi ne?
Çizgilerim genellikle neşeli, umutlu ve rengârenk. Keşke yaşadığımız dünya da öyle olsa… ‘Cehennem Senfonisi’ ise sürekli haber izlediğim, gündemin çok yoğun olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Dünyada gördüğüm kötülükler ve acılar beni derinden etkiledi, bu da doğal olarak çizgilerime yansıdı. O çalışmam aslında bir isyan, bir haykırış, bir imdat çığlığı gibiydi.
Kırmızı Balon filmini aklımıza düşüren kitabının dışında çizgileri kelimelerle anlatmayı denesen nasıl ifade edersin? Ankara’yı resmetsen ‘Kırmızı Balon” durakları nereler olur?
Çizgilerim hep neşeli, umutlu ve rengârenk. Ankara’yı ‘Kırmızı Balon’la anlatsam, balon önce kale surlarında biraz dinlenirdi. Sonra Ayrancı Antika Pazarı’na uğrar, eski eşyaların arasında gezinirdi. Dikmen Vadisi’nde nefes alır, Kuğulu Park’ta kuğuların yanında süzülürdü. En sonunda da Tunalı’nın kalabalığına karışıp tekrar gökyüzüne yükselirdi.
Çizerken ilham aldığın yerler, mekanlar, alanlar, parklar bahçeler, kediler gibi mahallende sakinler var mı?
İlhamın nereden geleceği hiç belli olmuyor, bazen bir sokağın köşesinde karşıma çıkan bir kedi, bazen de eski bir apartman… Aslında ilham her yerde. Bazen bir parkta, bazen bir kafede defterimi açıyorum. Benim asıl ıssız köşem ise defterimin sayfaları, çünkü nerede olursam olayım, açtığım anda bana ait bir dünya oluyor.
Botanik Parkı
Ankara çizdiğin bir resim olsa Ayrancı hangi renk olurdu dersin?
Ayrancı benim için tek bir renkten çok, yan yana duran tonlardan oluşuyor. Eski apartmanların solgun renkleri, ağaçların yeşili, gün batımında binalara vuran turuncu… Hepsi bir araya gelince gözümde Ayrancı canlanıyor.
Yeni projeler yolda mı?
Çok heyecanlıyım; yazıp resimlediğim yeni kitabım çok yakında çıkıyor. Bunun yanında yeni bir kitap projesi de gündemimde. Bir süredir yoğunluktan ertelediğim bir sergi projem var, onu da hayata geçirmek istiyorum. Pusulamın yönü hep yeni kitaplar resimlemek ve dünyanın dört bir yanındaki çocuklara ulaşmak. Ayrıca minyatüre daha çok ağırlık verip, geleneksel yöntemlerle üretmeye devam etmek de hedeflerim arasında.
Ayrancım Derneği 3. Fotoğraf Yarışması Jüri değerlendirmesi sonunda 20 adet fotoğrafa sergileme ödülü verilmesine karar verilmiştir. Tüm katılımcılarımıza teşekkür ederiz.
Sergilenecek Fotoğraflar:
A Rüştü Hatipoğlu (2 adet)
A. Rüştü Hatipoğlu / KuğuA. Rüştü Hatipoğlu / Kış Huzuru
Ankara… Kimi zaman fıskiye ile akla geldi kimi zaman dinazorla… Özgün Cumhuriyet yapılarıyla da daimî gündemdi, Atatürk Orman Çiftliği ve Saray ile de… Yolları, dereleri, battı çıktıları, saatleri ve heykellerinden başka gündemimiz ‘tabela’ oldu şimdi. Kriz diye nitelendiren de var, tabelayı yerinden söküp eve götüren yurttaşın özrüne gülümseyerek Ankara nostaljisi yapan da… Ankara’yı sadece insandan ibaret görmeyen bir kent adaleti savunucusu olarak, araştırmalarıyla olduğu kadar düzenlediği turlarla da kenti yürüyerek öğrenen ve öğreten, anlayan, anlatan, dinleyen ve dillendiren, mikro tarih hikayelerini bizlerle buluşturan akademisyen Funda Şenol ve araştırmalarının yanı sıra Ankara başta olmak üzere kentlerin mekan olarak seçildiği filmlerin izini süren, duygu haritalarıyla katılımcıları dahil ederek yeniden görme ve düşünme pratiğini de rotalarla sürdüren “O’film.Route” oluşumunun kurucularından Dr. Ali Gençoğlu. Funda ve Ali hocaların özgün değerlendirmelerini; düşündürürken gülümseten, neşeli eylem pratiğine denk düşen bir kent söyleşisine çevirdik. İşte bu bizim dijital hikayemiz. Öyle derin öyle benzersiz… Söyleşinin ilk bölümünde Funda Şenol’a yönelttiğimiz sorularla başlıyoruz.
Funda Şenol
Bir akademisyen ve “yürürgezer” gözüyle baktığınızda kent Ankara’da tabela krizi kent aidiyeti bağlamında nasıl yorumlanabilir?
Ben buna ‘kriz’ demezdim. Masum bir tabela çalma, eve asma macerasından Ankaralı gençlerin kimlik beyanı, küçük çaplı da olsa politik manifestosuna dönüştü. Tabelanın bulunduğu bölge ‘otoritenin kaçak yaptığı’ bir lokasyon. Yasaklardan, ayıp ve günahlardan kaçabildiğimiz bir çatlak gibi. Belki biraz Çankaya Belediyesi’nin devasa kültür merkezine yakınlığının bu lokasyonu bir grup genç için korunaklı bölgeye dönüştürmesinin de etkisi var. Nitekim, 8 Mart’larda toplanma noktamız da kendimizi görece güvende hissettiğimiz Kızılay’daki Çankaya Belediyesi’nin arkası. Muteber sayılmayan her kimlikten, her yaştan, sınıftan, kültürden insan gibi, son yıllarda kendimize giderek daralan nişler aramak zorundayız çünkü.
“Otoritenin Kaçak Yaptığı Yer”
Bestekar ve Tunalı tarafı oldum olası gençlere ve içkili eğlencelere aittir. Ama AKP’nin gece yaşantısına, sosyal hayata, eğlence tarzlarına, alışkanlıklara getirdiği resmi ve gayri resmi kısıtlamalar çoktandır gençleri bu tabelanın bulunduğu lokasyona sığışmaya sevk etmişti. Buraya o yüzden ‘otoritenin kaçak yaptığı’ bir yer diyorum. Burada bulunan içkili, müzikli mekanlara girip oturacak parası olmayan gençler yıllardır bayilerden aldıkları ucuz alkollü içecekleri, özellikle de biraları mekanların önünde, kaldırımlarda, köşelerde durup içerler. Alkollü mekanların önüne konuşlanmak biraz da oraya dışardan da olsa dahil olmak niyetiyle sanırım. Mekanların da bundan memnuniyet duyduğunu düşünüyorum. Çünkü mekanın bir kültür yaratması beklenir. Dışardan bu kültüre dahil olanlarla o kültür yavaş yavaş oluşuyor. Gençler de aynı zamanda kendilerini güvende hissediyorlar. Belki girip tuvaletlerini bile kullanıyorlardır. Mini bar diye adlandırılan bu pratikle ilgili geçmişte akademik çalışma bile yapılmıştı.
Neşeli eylemsellik: Şehri yakalama, aidiyet gösterme, kimlik beyanı ve meydan okuma
Çeşitli harflerle tanımlanan kuşağın elinden kaçan şehri yakalama, aidiyetini gösterme yolu sanırım bu eylem. Aynı zamanda eğlenceli ve meydan okuyucu da bir eylem. Behzat Ç.’den sonra ‘Angaralılık’, küçümsenen bir kimlik olmaktan çıkıp kırılganların, kaybedenlerin mağrur sembolüne dönüştü. Burada ister istemez, sistem sorunu olagelen bir Ankara-İstanbul kıyaslaması var. “Ankara’da görecek/yapacak ne var?” şeklindeki küçümseyici soruya bir yanıt gibi de aynı zamanda. Bir meydan okuma, bir kimlik beyanı, gri ve karamsar şehrin neşeli yüzü oldu bu eylem.
Eylem, şenlik, kurtarılmış bölge hafızası
Ama şunu da hatırlatmak isterim, Kızılay yakın tarihte hep bu tür eylemlerin mekanı olmuştu. Demokrat Parti’nin sonunu getiren eylemlerden biri olan 555K, Kızılay AVM’nin inşasına giden süreçteki merkez/temsil tartışmaları, Gezi eylemlerinde Güvenpark’ta yaşananlar vb. sebebiyle. Gençler bilmeyecektir tabii ama eski Türkiye’de her türlü toplanma, eylem, şenlik Kızılay Meydanı’nda yapılırdı. En son İmamoğlu’nun tutuklanmasını protesto eylemleri, yine CHP’nin Kızılay binasının önünde, sıkış tepiş yapılabildi. Bu da bir şeydir. Fakat bu son eylemde Tunalı’daki Kızılay’dan bahsedebiliriz. Şehrin merkezi Ankaralılık kimliğini temsil ederdi. Kızılay AKP iktidarından sonra artık Ankara’nın dönüştüğü hali temsil ettiği için, kurtarılmış bölge Tunalı Hilmi ve Kavaklıdere’de yeni bir merkez oluşuyor çoktandır. Bu eylem de bunun bir uzantısı gibi görünüyor bana.
“Yerinden edilme” ve tekrar “yerine geri getirilme” “sökülme” ve “takılma” ile gündem olan Kızılay tabelası; kent mekanları ve durakları açısından kent hafızasında ne anlam ifade ediyor?
“Tabela” veya “şehir mobilyası” dediğimiz banklar, heykeller, anonim çeşmeler, masalar vb.’nin kaçırılması (çalınması demek istemiyorum, sonuçta bunlar ortak kullanıma açık, kamu malı) pratiği hep vardı. Yaşı tutanlar hatırlayacaktır, Murat Karayalçın döneminde yapılmış ve şehrin muhtelif parklarına, yol kenarlarına yerleştirilmiş zarif Ankara keçisi heykelleri kaçırılırdı bir dönem. Hatta bunların kaçırılma serüvenleri, kaçıranlar ve evlerine yerleştirenler şehir efsanesine dönüşmüşlerdi. Bunun yanında Melih Gökçek döneminin “kitch” kentsel düzenlemelerine yapılan sistematik ve sempatik saldırılar vardı. Üzerini boyamak, sloganlar yazmak, resimler çizmek gibi. Yani bu tür eylemler yeni değil ama uzun zamandır ilk kez bu kadar cesurca ve göstere göstere yapılıyor. Kaçıran kişinin ortaya çıkması bir kahraman olma hevesinden mi, yaptığı şeyi sempatik ve mazur gösterme niyetinden mi, yoksa polisiye işlemlerden kaçınmak için mi bilemiyorum. Ama evine çok yakışmıştı o tabela.
Gençlerin çoğunlukta olduğu bir kitle tarafından önünde poz verilerek viral hale gelen bu akımı, tabela “eylemi” ve “mekansallık” ilişkisi açısından nasıl yorumlarsınız?
Eylem –ısrarla eylem diyorum buna– benim çok hoşuma gitti. Ümit ve neşe verdi. Ben oldum olası yerle bir olmanın, yani yerin bir parçası olmanın önemine ve değerine inanırım. Kendim de her gittiğim yerde, Ankara’da da tabii, benzer fotoğraflar çektiriyor, çekiyorum eskiden beri. Bedenin şehrin açık alanlarına, kuytularına dahil olması, esnemesi, kasılması, kapanması, açılması, sığınması ve hatta mekanla zıtlaşması, onu itmesi çok önemli. Mekan bir organizma çünkü değişiyor, değiştiriyor. Yürürken şehrin bize fısıldadıklarının, bizi çağırdığı pozisyonun, bizimle kurduğu dostane veya hasmane ilişkinin farkına varmak, onunla müzakereye girmek kimliğimizin farkına varmak anlamına gelir. Ayrıca yaşadığımız yerin nasıl bir yer olduğunu, özgünlüğünü koruması, orasının çok kimlikliliğin mekanı haline gelmesi için neler yapabileceğimizi de bu yolla öğreniriz. Bence bu da bir öğrenme süreci olabilir. Bu eylemin politik ve meydan okuyucu niteliği hemen fark edildi ki oraya bir polis devriye aracı yerleştirildi. Bunu sadece tabelanın sürekli sökülüp götürülmesi ve yenisinin yerleştirilmesi endişesiyle yaptıklarını sanmıyorum. Bence belediye tabelaya olan ilgiyi keyifle izliyor. Zaten oraya polisi sevk eden Bakanlık.
Bir yön gösterme aracı olan Kızılay tabelasının, işlevsel bir nesne olmaktan çıkıp sosyal medya aracılığıyla şeyleştirilen bir göstergeye, binlerce kişinin poz verdiği modern bir dergaha dönüştüğünü söyleyebilir miyiz?
Günlük rutinimiz içinde yaptığımız her şeyi zaten sosyal medyada paylaşır olduk. Bundan çoğumuz azade değiliz. Ben de sosyal medya hesabımı aktif kullanıyorum. Henüz o lokasyona gidip fotoğraf çektirme imkanım olmadı ama can atıyorum. Çektirirsem de paylaşırım.
Kamusal alanın aktif kullanımı suç değil kolektif eylem
Burada hatırda tutulması gereken bir şey var. Oraya bizzat gidiyor bu insanlar. O fiziksel mekanda bir performans sergiliyorlar. Tasarlayarak, yaratıcılıklarını kullanarak fotografik bir görüntü veriyorlar. Bu hem “performans ve sokak sanatı” bağlamında değerlendirilmeli, hem de politik bağlamı ihmal edilmemeli. “Kamu malına zarar vermek” olarak nitelendirilip tahkikata uğrayabilecekleri ihtimalini ya akıllarına getirmiyor ya da umursamıyorlar. “Kolektif eylemlilik” böyle bir şey işte. Yüzlerce kişi, kamusal alanın aktif kullanımı sayılabilecekken “suç sayılan” aynı eylemi gerçekleştirirse o suç olmaktan çıkabiliyor.
“Angara Bebelerinin” kişisel ve kolektif bellek kaydı: Sosyal Medya
Bir yandan da zamanın ruhu gereği, oraya gidip herkesten farklı bir poz verebilmek, daha gösterişli bir kare ortaya çıkarmak gençlik heyecanına ve sosyal medyada daha fazla ilgi çekmenin, şöhretini arttırmanın verdiği motivasyona da bağlanabilir. Moda olan bir şeyi yapmak aynı zamanda. Labubu bebeği satın almak, belli markalara sahip olmak için imkanları seferber etmek veya onların taklidine sahip olmak, hatta basit veya karmaşık estetik dokunuşlarla ideal bedensel görünüme sahip olmak arzusu gibi bir şey bu.
Tiktok videolarının kısa ve çarpıcı olmaları hasebiyle popülerleştiği bu dönemde, bu videolara içerik arayışı da arttı. Tabelayla çektirilen fotoğraflar ve videolara bakınca, buraya rağbet gösterenler arasında başka ve uzak semtlerden gelen gençler de olduğunu gördüm. Bir tür turistik gezi gibi de olmuş sanki. Hem de tarihin o döneminde, o olayın olduğu mahalde bulunmuş olmak hali. Bu yabana atılacak bir şey değil. Sosyal medya hesapları aracılığıyla da arşivlenmiş, “kişisel ve kolektif belleğe” kaydedilmiş oluyor. Benzer ve nispet niteliğinde eylemleri başka semtlerden ve hatta şehirlerden bekliyorum. Belki “Kızılay ve Tunalı bebelerine” inat “Keçiören, Sincan, Karapürçek bebeleri” de bu tür içerikler üretirler.
Ali Gençoğlu
Bir başka isim, Ayrancı Festivalimizde “Sinema Gözüyle Ankara” konulu sunumuyla katılımcılara görüntüler eşliğinde Ankara’yı yeniden düşünme, görme fırsatı sağlayan, “O’film.Route” oluşumunun kurucularından Dr. Ali Gençoğlu, viral hale gelen bu eylemi, popüler kültür, virallik ve sosyal medya bağlamında Ayrancım Gazetesi için değerlendirdi.
Kızılay tabelasının viral hikayesi ve dijital çağın Ankaralılığı
Tam konumu da verelim Ankaralılığımız pekişsin. Ankara’nın eğlence hayatının önemli noktalarından Bestekar Sokak’la Kennedy Caddesi’nin kesişimindeki yön tabelalarının en altında bulunan Kızılay tabelası… Binlerce kez yanından geçtiğimiz bu tabela Ankara kışının hemen öncesinde, Tunalı ve çevresinde şekillenen kültürün yeni özel günlerinden birine dönüşen Halloween ile eş zamanlı biçimde yeni bir anlama büründü. Heykel de değildi anıt da değildi, otoritenin taktığı bir hali de yoktu ama başına gelenler onu bir şehir hikayesine, gençlerin elinde birkaç günde dijital bir efsaneye dönüştürdü. Gençlerin kendine has aksiyonlarıyla önünde poz verdiği, “buradaydım” demenin yeni yolu haline gelen, sonra da çalınıp gündem olan bir tabeladan söz ediyoruz. Tabelanın etrafındaki gençler ise bir bakıma Ankaralılığın dijital çağdaki yüzlerini oluşturuyorlar.
Yeni kamusal alan deneyimleri: Dijital sahne, dijital totem, dijital performans
Kamusal alanın artık fizikselden ziyade görselliğin başrolde olduğu dijital bir sahne haline geldiği herkesin malumu. Kızılay tabelasıyla yaşanan aşkın hem birbirine benzer hem de birbirlerinden farklı şekillerde birçok paylaşımla yeniden üretilmesi durumu tam da popüler kültür nedir sorusunun yanıtı niteliğinde. Bununla birlikte olay, Jenkins’in popüler kültürün dijital çağdaki haliyle ilgili “katılımcı kültür” dediği şeyin de bir örneğini ortaya koyuyor. Birbirine benzer binlerce içerik patlaması, viral dediğimiz bir şey var ortada. Bir yandan özgün bir üretimden ziyade yansımaların paylaşılması söz konusuyken aynı zamanda gençler o tabelayı yeniden anlamlandırıyor, kendilerine ait kılıyor, kendi meşreplerince esprileştiriyorlar. Tabela böylece giderek bir “dijital totem”e dönüşüyor. Bu bir taraftan kanlı canlı, gerçek bir kent deneyimiyken bunun yanında aslında dijital çağın kent deneyimi. Yalnızca kentte görünür olmak değil, platformda görünür olmak söz konusu. Kızılay tabelası da haliyle birdenbire Ankara’nın görünürlük sahnesi, performans alanına dönüşmüş oluyor.
Herkesin gözünü Ankara’ya çeviren tabela hikayesinin bu kadar yaygınlaşması, kenti görünür kılması hakkında neler söylenebilir?
Kolektif şakanın yasını tutan gençliğin duygu paylaşım hikayesi
Virallik açısından baktığımızda burada esasında söz konusu olan duyguların paylaşımı… Zira gençlerin sıraya girerek tabelayla haşır neşir pozlar vermesi ve bunları paylaşması Ankara’ya ve Ankara’da genç olmaya dair bir duygunun da hem paylaşılması hem de her defasında üretilmesi demek. Tabelanın “çalındığı” günkü paylaşımlara bakın bunu anlarsınız. Birbirlerine yanıt veren ve yer yer “diss” atan gençler için “tabelanın yokluğu” bu kolektif şakanın yasının tutulması halini almış gibi. Çünkü tabelanın anlamı da aslında kolektif bir şekilde üretilmişti. Virallik tam da buralarda belirgin oluyor işte; katılıma açık, alaycı ve kopyalanabilir olma haliyle. Tarihimize “Tunalı’daki Kızılay Tabelası vakası” olarak geçen olay tam da popüler kültürün dijital çağdaki ortaya çıkma hallerinden biri olan virallliğin bir deney laboratuvarı böylece. Bir “Atatürk’ün Dikmen sırtlarından Ankara’ya girişi sırasında Seğmen Alayı’nın karşılaması” olayı kadar heyecan verici olmasa da bu birkaç günü hayattayken takip edebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.
Viralliğin deney laboratuvarı
Dijital döneme ait bir popüler kültür laboratuvarı demişken tabi ki mekansal bir sınır ortaya koymuş oluyoruz. Tüm bu olan bitenin Ankaralı bir renge sahip olduğunu da söylemiş oluyoruz. Olay, Ankara’nın büyük öteki İstanbul’un ihtişamı karşısında gündelik absürtlüklerden beslenen samimi ve alaycı mizahından bir parça aynı zamanda. Fotoğraf çektiren birinin de dediği gibi: “Bizim eğlenecek kadar sıradan bir nesnemiz var ve o da bize yeter.”
Ankara’nın görünmezliğine ve “Büyük Öteki”ne başkaldırı
Kızılay kelimesi bugüne kadar ona yüklenen birçok anlamın yanında temelde bir merkez hüviyeti taşırken bu olayla birlikte bir kültürel kimlik göstergesi halini almış gibi görünüyor. Bununla birlikte kentsel hafızanın içinde de yerini alabileceğe benziyor. Tabi bunun sınavını zaman içerisinde verecek. Ancak mevcut haliyle Kızılay tabelasının artık bir hikaye anlatıcısına ve onunla çekilen her fotoğrafın hikayenin başka bir versiyonuna dönüştüğünü gözleyebiliriz. Bu; kente dair sahiplenmeyle birlikte zaman zaman yukarıda bahsettiğim Büyük öteki’nin karşısında zaman zaman görünmez kılınma durumuna karşı da başkaldırı inceden. Ankara’nın dijital kimlik manifestosu… Bunun önünde fotoğrafın yok mu? Bizden değilsin… Ya da biraz daha ötekileştirici daha semt milliyetçisi gibi konuşursam; belki de Armada’nın ötesindensin. Bu akımın diğer kentlere sıçrama potansiyelini de saklı tutarak Ankara vurgusunu sivriltiyorum tabi ki. Zira pavyonlarla özdeşleşen Ankara müziği, dansı, gece kulübü (!) kültürü Ankara markasıyla zaman zaman ihraç edildi son on yılda. Aklımda birkaç kentin birkaç tabelası var ayrıca ama kendime saklıyorum.
Modern toplumun yeni ritüelleri ve geleceğin dijital kazıları
Kızılay tabelası olayı bize modern toplumun nasıl yeni ritüeller icat ettiğini de göstermiş oldu. Dijital ritüeller çağında yaşanan bir örnekle bizi baş başa bıraktı. Önünde fotoğraf çektirmek, hele ki devletin merkezi olan Ankara’da, anıtların, binaların tekelindeydi. Mümkün müydü ki bir ufak Kızılay tabelası bu devasa otoriteyle boy ölçüşsün. Ancak görünen o ki bu mücadeledeki güç dengesizliğini dijital çağda yeniden düşünmek gerekecek. Tabelalar, neon ışıklar, duvar yazıları, vs. Ve bu mücadele bize dijital hafızayla ilgili izler bırakacak. Bakalım yirmi sene sonra hangisi her gün karşımızda olacak, hangisi için kazma kürekle dijital kazılara girişeceğiz.
İşte bu bizim dijital hikayemiz: Dijital jestlerle kurulan Ankaralılık
Sonuç olarak bir tabeladan çıkan bir kent hikayesi, dijital dönemde beliren bir popüler kültür vakası bizlere bir kez daha şöyle bir şey hatırlattı: Gençlerin “Ankaralılık” durumları dijital çağda, bu kenti en fazla tanımlayan şeylerden olan mimarisiyle, anıtlarıyla, planlamasıyla, düzenli bir kent oluşuyla, nedenini anlayamadığım ama her gelenin isim olarak fenomenleştiği belediye başkanlarıyla değil de hızlı hızlı birkaç bardak happy hour içkisi sonrası, son metro saatine kadar geçen süreyi sokakta geçirdikten sonra eve gitmeden Kızılay tabelasıyla fotoğraf vererek üretilecek. Aslında dijital jestlerle kurulan bir Ankaralılık bu her şeyden önce. Tabela gitse de baki kalan onun etrafında ördüğümüz ortak dijital hikayemiz. Orada yarattığımız, dijitale taşıdığımız “mikro-kamusal alan”ımız ya da “şehir efsane”miz. Ne olursa olsun telefonlarımızla bunu biz yarattık. Telefonlarımızla…
Ayrancım Derneği’nin ilkini Cumhuriyetin 100. Yılı nedeniyle 2023’de gerçekleştirdiği “Ayrancı Fest” bu yıl ikinci organizasyonuyla Ankaralılarla buluşmaya hazırlanıyor.
13 Ekim “Ankara’nın başkent oluşu” ile başlayan etkinlik 29 Ekim “Cumhuriyet Bayramı”na kadar devam edecek.
Ayrancı semtinin beş mahallesine dağılmış şekilde kafelerde, parklarda, tiyatro ve etkinlik sahnelerinde tamamı ücretsiz olarak gerçekleşecek festival programında bu yıl şu etkinlikler var.
Festival Programı
13 Ekim Pazartesi 15.00 Dericizade Faruk Koleksiyonu Eski Ankara Fotoğrafları Sergisi
13 Ekim Pazartesi 15.00 Cumhuriyetten Bugüne Ayrancı’nın Aileleri Söyleşisi
Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi (Hüseyin Onat Sokağı No:4)
15 Ekim Çarşamba 18.30 Murat Meriç ile Şarkılarla Ankara
Fade Sahne (Farabi Sokağı 39/A)
Etkinlik ücretsizdir. Yer numarası yoktur. 70 kişilik salonda ilk gelen oturur.
16 Ekim Perşembe 19.00 Söyleşi “Serdar Şahinkaya” “Çalışkanlar Diyarı”nın Mucizesi: AOÇ ve Merkez Lokantası
Yiti Kahve (Ahmet Mithat Efendi Sokağı No:22)
17 Ekim Cuma 19.00 Söyleşi “İhsan Seddar Kaynar” Ankara’nın Bir Cumhuriyet Şehri Olması
Oak Cafe (Kuzgun Sokağı No:18)
18 Ekim Cumartesi 19.00 Söyleşi “Hakan Kaynar” 100 Dublede Cumhuriyet Tarihi
Yiti Kahve (Ahmet Mithat Efendi Sokağı No:22)
19 Ekim Pazar 17.00 Anasonik Muhabbetler Ege Kayacan – Metin Solmaz
Çankaya Sahne (Şili Meydanı, Paris Caddesi No:49)
Etkinlik ücretsizdir. Yer numarası yoktur. 500 kişilik salonda ilk gelen oturur.
24 Ekim Cuma 18.00 Söyleşi “İrfan Akalp” İlkçağdan Günümüze Ankara
Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi (Hüseyin Onat Sokağı No:4)
25 Ekim Cumartesi 13.00 Urban Walks Ayrancı Rotası Yürüyüşü
Etkinlik ücretsiz fakat kayıtlı olacaktır. Kayıt 19 Ekim Pazar günü açılacaktır.
25 Ekim Cumartesi 17.00 Sinema Gözüyle Ankara Söyleşisi O’film ekibinden Ali Gençoğlu
Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi (Hüseyin Onat Sokağı No:4)
26 Ekim Pazar 12.00 – 18.00 Ayrancı Çocuk Şenliği (Portakal Çiçeği Parkı) Yazarlar Çocuklarla Buluşuyor Çocuklarla Uçurtma Yapımı Çocuklar İçin Mimarlık Atölyesi Renklerle Bilim Atölyesi Çocuklarla Karikatür Atölyesi Çocuklarla İzci Oyunları Kitap Ayracı Boyama Parkta Satranç Kitap Kapağı Tasarlama ve Çizim Bez Çanta Boyama
Velilere Postür Yogası Velilerle Fotosafari
Mini Mini Big Band Müzik Gösterisi Çocuk Şarkıları Mini Konser – Mustafa Akyol Lindy Hope Dans Gösterisi Mahalle Orkestrası Konseri
28 Ekim Salı 19.00 Dost Ezgiler Halk Müziği Korosu “Cumhuriyet Türküleri Konseri”
Unutulmamalıdır ki, Cumhuriyet rejimi, 1923’te, kendi toprağından öteyi vatan bilmeyen yoksul köylüler ülkesinde kurulmuştu. Gazi Mustafa Kemal’in Cumhuriyete doğru yürürken 1922’nin 1 Kasımında söylediği üreten köylü milletin efendisidir özdeyişi köylüyü çiftçi yapma ve kendi kaderine egemen olma hedefini gösteriyordu. İddialı hedeftir. Çünkü yoksulların zaferi ile sonuçlanan Milli Mücadelenin başta köylüler ve işçiler olmak üzere emeğin seferberliğiyle gerçekleştiğinin bilincindeki kadrolar bu toprakları bir ziraat memleketi olarak tanımlıyor ve işe 1924’te Köy Kanunu’nu çıkararak başlıyorlardı. Bu gelişmenin ana taşıyıcı kolonu örnek çiftlikler olacaktı. Ve bunun ilk örneği de AOÇ, Atatürk Orman Çiftliği’dir. Gelin Çiftliğin kuruluş yıllarına özet olarak bir göz atalım.
Atatürk Orman Çiftliği, bir özgürleşme hareketinin, özellikle tarımsal emeği, tarımı dönüştürme hareketinin deney alanı olmuştur. Bu proje, esas olarak kırsal insanın dönüştürülmesine yönelik Köy Enstitüleri ve Halkevleri ile birlikte değerlendirilmelidir.
Çiftlik, umutsuzluğun yerini güvene, kaderciliğin yerini mantığa, geleneksel olanın yerini bilim ve tekniğe bırakmasının en çarpıcı örneğidir.
Ankara’nın hemen yakınında, özellikle de son derece verimsiz, çorak ve bataklık bir alanın seçilmiş olması bir rastlantı değildir. Bu örnek kamu girişimi, genç Cumhuriyetin kararlılığının ve iradesinin de göstergesidir. Bozkır ve bataklıktan, bilim ve tekniği kullanarak ve uygulayarak kamu girişimciliğinin en güzel örneği verilmiş ve örnek bir çiftlik yaratılmıştır.
Proje, tarımsal bir çiftlik yaratılmasının ötesindedir. Tarımın kendisiyle ilişkili sınaî üretimi de gerçekleştirecek biçimde, birlikte geliştirilmesi ve bunlardan da önemlisi üretici güç insanın eğitilmesi ve dönüştürülmesi projesidir. Çiftlik için özellikle uygun çevresel koşulların olmadığı verimsiz topraklara sahip alanların seçilmiş olması, önyargıların yıkılması, olanaksız görünenin gerçekleştirilmesi, her şeyden önce halka, kendi gücüne güven duygusunun kazandırılması isteğinin önemli bir göstergesi olarak görülmelidir. Bu konuda Gazi Mustafa Kemal’in şu sözü çok çarpıcıdır: “Biz ıslah etmezsek kim ıslah edecek!” ve Gazi’nin talimatı nettir; “Yeşili görmeyen gözler renk zevkinden mahrumdur. Burasını öyle ağaçlandırınız ki kör bir insan dahi yeşillikler arasında olduğunu fark etsin”.
14 Temmuz 1929 tarihli bu fotoğrafta Gazi’nin hüzünlü hali belki de AOÇ’nin bugününü öngörmesindendir.
Çiftlik, 5 Mayıs 1925 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendi adına 20 bin dekar civarında bir arazinin satın alınmasıyla Gazi Orman Çiftliği adıyla kurulmuş, aynı yıl içinde çevreden alınan arazilerle birlikte toplam arazi büyüklüğü 102 bin dekara ulaşmıştır. Daha sonra ülke çapında yaygınlaştırılan bu örnek çiftlik diğer çiftliklerle birlikte 11 Haziran 1937 tarihinde Atatürk tarafından Hazine’ye bağışlanmıştır. Atatürk’ün bu bağışının ardında bir anlamda, o dönemin toprak reformu çözümlerine karşı olanlarla, devlet yöneticilerine bir özveri dersi verme isteği olabilir. Hazineye bağışlandığı tarihte, Çiftliğin Ankara dışındaki arazileriyle birlikte toplam 154 bin dekar arazisi bulunmaktaydı. Peki ya 2021’i yarılamışken?
Gazi Orman Çiftliği’nin oluşturulmasındaki kuruluş amaçlarına yakından baktığımızda nelerin yitirilmiş olduğu daha iyi anlaşılmaktadır:
Tahıl cinslerinin ıslahı için yeni türlerin araştırılması, halka tanıtımı ve dağıtımı,
Hayvancılığın özendirilmesi, yeni cins ve ırkların araştırılması, başarılı olanların halka tanıtımı,
Üretilen tarım ürünlerinin işlenerek değerlendirilmesi ve halka sunumu,
İklim koşullarına uygun yerli ve yabancı meyve türlerinin üretimini yapmak, halka göstermek ve bölgede yaygınlaştırmak,
Bağcılığı geliştirmek ve halka tanıtmak,
Bilimsel yöntemlerle ağaçlandırma yapmak, korular, ormanlar oluşturmak, yurt çapında ağaçlandırmayı özendirmek,
Çiftlik ve bölge için gerekli meyve ve bağ fidanlarının üretimi amacıyla fidanlıklar kurmak,
Makineli tarıma geçiş için gerekli ziraat alet ve makine üretimine yönelik atölyeler kurmak,
Tarım öğretimini uygulamalı olarak pratik dersler ve stajlar yoluyla halka yaygınlaştırmak,
Çiftliğin ürettiği gıda maddelerini doğrudan halka satmak,
Kooperatifçiliği özendirmek, önemini halka göstermek, tarımın her kolunu kurarak ideal bir çiftlik modeli oluşturmak.
Görüldüğü gibi AOÇ, üretici güç insanın dönüştürülmesi, tarımın ilişkili olabileceği sınaî üretim ile birlikte geliştirilmesi, halkın gereksinmelerinin sağlanması, temiz ve sağlıklı gıda üretimi gibi hedeflere birlikte ulaşmaya yönelik kapsamlı bir tasarının ürünüdür. AOÇ tarım ve hayvancılıkta modern yöntemlerle elde edilen ürünü kendi fabrika ve atölyelerinde işlenmesi ve pazarlanmasını da içeren tümleşik bir model içermekteydi. Buradaki, insanın dönüştürülmesi ve özgürleştirilmesi projesi, gerek bilim ve tekniğin kullanılarak üretkenliğin artırılmasına, gerekse de tarımsal işgücünün eğitimi ve kooperatifleşme yoluyla kolektif aklın inşasına dayalı bir projedir.
A.O.Ç, bir örnek çiftlik olmasının yanı sıra aynı zamanda bir okul, eğitim-araştırma kuruluşu niteliğinde idi. O tarihlerde, modern tarım tekniklerinin yaygınlaştırılması için köylü çocukları Çiftlik’te ders görüyordu. Diğer yandan, Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne girecek olan lise mezunlarının bir yıl süreyle Çiftlik’te tarım işçisi olarak çalışması şart koşulmuştu. Cumhuriyet’in kuruluş döneminde en saygın eğitim kuruluşlarından biri olan ziraat, veterinerlik, ziraat makineleri mühendisliği dallarında eğitim veren bu okul öğrencileri o yıllarda tüm gün boyunca Çiftlik’te yaşayarak staj görürlerdi.
Yeri gelmişken 2011 yılında AOÇ Müdürlüğü tarafından açılan Logo yarışmasından da kısaca bahsetmekte yarar vardır. Yarışmaya katılan 1100 eserden sadece Atatürk’ün traktör üzerindeki fotoğrafının çizildiği, Atatürk’ün el yazı karakteriyle Atatürk Orman Çiftliği yazısının ve AOÇ’nin kurulduğu yıl olan 1925 ibaresinin yer aldığı D. Erhan Yalvaç’ın eserine mansiyon ödülü verilmiş olup, o da kullanılmamıştır. Ben bu logoyu çok sevdiğim için yazıyı bahane edip sizlerle paylaşmak istedim.
D. Erhan Yalvaç’ın eseri
Merkez Lokantası
Cumhuriyetin kalbi, devrimin başkenti Ankara’nın giderek unutulan bir geleneği vardır: İçkili Lokantalar. Bu mekânlar meyhane değildir. Menüleri, masa ve servisleri çok daha farklı ve özenlidir. Müdavimleri de öyledir.
İki dost: İsmet Paşa ve Gazi Mustafa Kemal Merkez Lokantasında
Merkez Lokantası’nın ilk nüvesi, 1925 yılında Çiftliğin kurulacağı bataklığı, sık sık yerinde inceleyerek ve zaman zaman da bizatihi işin başında bulunan Gazi Mustafa Kemal için sabahları bir kahve içebilsin, öğle vaktinde yemeğini yiyebilsin diye yapılan sundurma/mutfak ile başlar.
Sundurma, barakaya; baraka da müştemilata dönüşür. Ve Gazi Paşa, devrimin bazı kritik dönemeçlerini bu mekânda akşam kurduğu bilgin dost sofralarında biçimlendirir.
1930’lu yıllarda lokanta haline getirilip Tarım Bakanlığının işletmesine verilen ve 1956 yılında son şekline Alman mimarlar vasıtasıyla getirilen mekân, 1962 yılında özelleştirilerek hizmet vermeye başlamıştır.
Lokanta, 80 yılı aşkın tarihi ile nerede ise Ankara’nın en eski lokantası idi ve icra yoluyla boşaltılmadan önce her biri yüksek kalibreli, becerikli ve güler yüzlü 30’ar yıllık tecrübeli mutfak ve servis elemanları vardı. O nedenle de, o sağlam gelenek sürdürülebiliyordu.
Merkez Lokantası, Atatürk’ten sonra da uzun yıllar Başkentin kalbinin attığı mekânlararasında yer aldı. Bakanların, milletvekillerinin, Ankara bürokrasisinin, yabancı diplomatların, aydınların bir zamanlar müdavimler arasından yer aldığı Merkez Lokantası, tam anlamıyla Cumhuriyete tanıklık etmiş bir toplumsal hafıza merkezi idi.
Yıllarca damak çatlatan lezzetler eşliğinde, vatanın gözyaşlarını dindirmek için çeşitli tartışmaların / fikirlerin havada uçuştuğu Merkez Lokantası, kapatılmadan az önce 250 kişilik ana salonunun yanısıra, 80 misafirin ağırlandığı Ata Salonu ve devasa bahçesiyle, başkentin vazgeçilmezleri arasındaki yerini koruyordu.
Üç silahşör
Lokantanın ileri üçlüsünde hiç değişmeyen, eskimeyen lezzetler vardı. İlki, lokantada her gün çıkan tereyağlı su böreği. Merkez Lokantası’na rakı sofrası için gelenler dahi çoğu zaman kavun – peynir yanında açılışı su böreği ile yapıyordu.
İkincisi, kıvamında lif lif olmuş pamuk gibi kuzu tandır. Bence Ankara’daki tandırlar içinde ilk üçe kesin girerdi.
Üçüncüsü de, Gazi Paşa’nın temel değişmez sofra dostu, Erzurum’un İspir ilçesinden getirilen fasulye ile 1930’dan bu yana aynı bakır kaplarda pişirilen etli kuru fasulye. Bir de tüm bunların yanında günün zeytinyağlısı. Hele de enginar denk geldi ise yemede yanında yat gerçekten.
Başkentin adını taşıyan Ankara Tavayı tadabilmek için ise perşembe günü restoranda olmak lazım(dı). Pilav ve kuzu eti ile hazırlanan Ankara Tava, adına yakışır şekilde gerçekten lezzetliydi. Pazar günleri ise lokantada bambaşka bir lezzet olan ve günümüz de usta işi yapılanın da azaldığı Talaş Böreği servis edilirdi.
Mekanın balık mevsimindeki kıvamında ızgaraları, racona azami özen gösterilerek pişirilmiş ve görüntüsü ile hem gözlere hem de damaklara hitap eden zeytinyağlı mezeleri de not edilmeyi yeterince hak eden lezzetler arasındaydı. Ve bir de, damakları bayram yerine çeviren ve yıllarca aynı ayardaki beyaz peynir ile mevsimin icapları dâhilinde tedarik edilen malzeme ile yapılan baş tacı tatlılar da unutulmaz.
Ve sarı votka
Efendim, bürokrat da denir de ama aslı homomemuruslardır. Yukarıda da değinmiş idim; öğlen yemeklerinde bir dönem çok gidilirdi. Mehmed Kemal sitili öğlen rakılarından imtina edenler ya da mesaide içki kokusu çakılmasın diyenler için lokantanın sarı votkası birebirdi.
Limon kabuğu ve karanfille hem hal olmuş ve uzun süreler dinlendirilmiş votkanın tadı, gerçekten mükemmeldi. Mekân, sarı votka geleneğini kapanana kadar büyük bir özenle sürdürmüştür.
Bitirirken not etmeliyiz kiArtık ne AOÇ, ne de Merkez Lokantası var!…
Cumhuriyetin Ankara’sı, nerede ise son çeyrek asırdır çok tahrip oldu. Birçok kent suçuna ev sahipliği yaptı. Ve Ankaralı yurttaşlar, sessizliğe bürünerek bu suça en hafif deyimi ile yataklık yaptı. Bu konuda çokça düşünmek ve emek sarf etmek lazımdır. Gazi Paşa’nın mirası yok edilmiştir.
Büyük usta Nazım Hikmet’in birkaç dizesi ile yazımızı noktalayalım;
(..)
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
Son notlar (1) Bu alt kısmın yazılmasında geniş ölçüde; H. Çağatay Keskinok (2000) Atatürk Orman Çiftliği: Kuruluşu, Sorunları ve Gelişme Seçenekleri İçin Öneriler. Mimarlık Dergisi. S.292.s.43. Ankara (2) Merkez Lokantasına ilişkin menü fotoğrafları 2012 Ekim ayında uber dost Engin Bural tarafından çekilmiştir. 2012 sonbaharında Saray inşaatı nedeniyle müşterisiz ve dolayısıyla gelirsiz bırakılan lokanta / işletme kira borcu gerekçe gösterilerek icra yoluyla boşaltılmış ve iki yıl sonra da İstanbullu bir içkisiz kebap zincirine devredilmiştir.
Atatürk Orman Çiftliği’nin arazi ve plan bütünlüğünü aşındıran müdahaleler 1950’lerde Karşı Devrim’in güçlenmesiyle hibe koşullarını aşındıran satışlar ve tahsislerle başlamıştır. 29 Mayıs 1959 tarihli 7310 sayılı Kanun’la 725 dekar AOÇ arazisinin satışı düzenlenmiş; 6 Haziran 1959’da Resmî Gazete’de yayımlanan bu düzenleme, bütünlüğün bozulmasında kritik bir eşik olmuştur.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi bünyesinde hazırlanan Atatürk Orman Çiftliği oluşumunun, yapılanmasının ve yapılaşmasının neresinde yer alındığını gösteren “Hangi Yerleşke AOÇ” adlı çalışmada görüleceği gibi;
“Eskişehir Yolu, İstanbul Yolu, AŞTİ Bulvarı ve yeni açılan Ankara Bulvarı (ki, gerçekte plandaki adı AOÇ Bulvarı’dır), AOÇ arazisini batıya doğru kat ederken, beşincisi bunu kesen Anadolu Bulvarı olarak gerçekleşmiştir; tümü de bu arazinin bütünlüğünü zedeleyerek kalan arazi parçalarını hem küçültmüşler ve hem de nitelikli varlığını risk altına sokmuşlardır! Bunun farkında mıyız? Arazi bölünmesi yaşanırken ortaya çıkan kullanım ve mülkiyet deseni, artık bağlantısı kopan arazilerin konum, ilişki ve kullanım açısından AOÇ’nin olduğu duygusu ve bilgisini yeniden canlandırmamızı bile zorlamaktadır. Yalnızca resmî kurumlar ve devlet daireleri değil, parti binaları, askeri bölge ve kullanımlar, özel eğitim kurumları ve üniversiteler ve otobüs terminalleri gibi büyük; ama benzinlik, büfe, lokanta benzeri küçük işletmelerin de aralarında olduğu, aidiyetlerini gizleyen araziler ve yapılar dışında, yalnızca açık yeşil alanlar, Atatürk Orman Çiftliği’ne ait oldukları konusunda bir açık mesaj vermektedir.”
Atatürk Orman Çiftliği haritası üzerinde talan edilen araziler görülebiliyor.
Atatürk Orman Çiftliği haritası üzerine talan edilen arazilerin üzerine inşa edilen bu yapıları oturttuğumuzda yıkımın dehşetiyle irkilmemek mümkün değildir. Bugün adını tek tek saymaya kalksak toplamda yüzlerce bina ve yerleşke Atatürk Orman Çiftliği arazileri işgal edilerek konumlandırılmıştır. Bunlardan bazıları; ASKİ Genel Müdürlüğü Eğitim ve Spor Tesisleri, Ankara Atlı Spor Kulübü, Gençlerbirliğ Tesisleri, Alparslan Türkeş Mezarlığı, Başkent Öğretmenevi, Orman Genel Müdürlüğü Lojmanları, Devlet Mezarlığı, Gazi Orduevi, Benzin İstasyonları, Bayraktar Twins (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı), Tevfik İleri İmam Hatip Lisesi, Çevre ve Orman Bakanlğı, Yüksel İnşaat ve HaberTürk Binası, Emsan Sitesi, İşçi Blokları, Gazeteciler Sitesi, Seylap Blokları, İpek Sitesi, Yüzüncü Yıl Sitesi, Urankent, YDA 1. Etap, Gimat Toptancılar Sitesi, Rize Gross, SSK Blokları, Konkur sitesi, Mitaş Enerji, Koray Outlet, Şaşmaz, Optimum Center, Danıştay, Ahmet Hamdi Akseki Cami, Öz Ankara Toptancılar Sitesi, ATB İş Merkezi, ACity Outlet, Tan Oto, Tepe Home, Atisan Sanayi Sitesi, Efe Plaza, Gordion AVM, ve adını burada tek tek sayamadığımız niceleri… * Hangi Yerleşke AOÇ
2000’lerden itibaren yetki devri ve protokoller aracılığıyla, AOÇ üzerindeki planlama ve kullanım kararlarında belediye ve farklı kamu aktörlerinin rolü genişlemiştir. 19 Ekim 2011 tarihli protokolle AOÇ Hayvanat Bahçesi alanının kullanım hakkı Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne verilmiş; izleyen plan kararları “Yenileme Alanı” tanımı ve uygulamalarıyla ANKAPARK gibi büyük ölçekli projelerin zeminini oluşturmuştur. Bu süreç, üst ölçekli koruma hedefi yerine projeye göre parça parça planlama pratiklerini öne çıkarmıştır.
Yargı denetimiyle bu gidişat birçok kez durdurulmuştur. 3 Ağustos 2015’te Ankara 5. İdare Mahkemesi, AOÇ Koruma Amaçlı İmar, Ulaşım Planı ve Uygulama Projesi’ni, AOÇ’nin kuruluş amacına ve 1. derece doğal-tarihi sit niteliğine aykırılık gerekçesiyle oybirliği ile iptal etmiştir. Kararın ardından, planlara dayalı inşa süreçlerinin parçası olan Ankara Bulvarı, belediye duyurularıyla Ağustos 2015’te trafiğe kapatılmış; ancak idarenin yaptığı yeni plan değişiklikleri ve uygulamalarla mahkeme kararının uygulanabilirliği fiilen ortadan kalkmıştır.
Buna karşın izleyen yıllarda, iptal edilen kararların revize edilip yeniden onaylanması ve benzer fonksiyonların yeni planlarla tekrar gündeme getirilmesi görülmüştür. Meslek odaları bu pratiği, “iptal, revizyon, yeniden uygulama” şeklinde işleyen bir süreklilik döngüsü olarak tanımlamaktadır. Bu metinde ‘sürdürülmüş ihlal’ terimiyle kastedilen, tam olarak bu döngüdür.
Sonuçta AOÇ’deki yıkım, tek bir siyasi döneme indirgenemeyecek birikimli kararlar ve temelinde karşı devrim sürecinin ürünüdür. Farklı dönemlerde belediye, bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşlarınca alınan kararlar; koruma statülerine rağmen alanın parçalanmasına, işlevsel süreksizliğine ve plan bütünlüğünün zayıflamasına yol açmıştır. Ortaya çıkan bu tablo, AOÇ’nin 1. derece doğal ve tarihi sit alanı statüsü ve kuruluş koşulları ile uyumlu, tutarlı ve şeffaf bir üst ölçekli koruma-kullanma stratejisine duyulan ihtiyacı açıkça göstermektedir. Yöneten değişse de yönetim anlayışı değişmedikçe talan devam etmektedir. Türk ulusu, bu gidişata dur diyerek Cumhuriyetimize ve onun simgesi yapı ve kurumlara sahip çıkmalıdır.
AOÇ’nin bütüncül bir koruma-imar planı ile korunması yerine parsel temelli müdahalelerle yapılaşmaya açılması, arazinin bütünlüğünü bozmaktadır. Örneğin 50 metre genişliğinde duble yollar ile AOÇ tarım arazilerinin bilerek ve isteyerek parçalara bölünmesi sağlanmıştır. Mimarlar Odası Ankara Şubesi’ne göre de bu yollar AOÇ arazisini “parça parça bölerek” toprak bütünlüğünü bozmaya yöneliktir. Ankara 4. İdare Mahkemesi söz konusu yolları içeren imar planlarını iptal ederek AOÇ tarım arazilerinin kesilmesine geçit vermemiştir. Ancak plan değişiklikleri küçük ölçekte devam etmektedir; Mimarlar Odası bu eksende AOÇ için kapsamlı bir koruma amaçlı üst ölçekli imar planı hazırlanması ve bölücü yol yapımlarının derhal durdurulması çağrısında bulunmuştur. Oda ayrıca 13 Nisan 2021 tarihli açıklamasında Gökçek döneminde planlanan yollardan bir tanesinin Atatürk Orman Çiftliği’nin talan edilmesi bölünerek parçalanmasının en önemli uygulamalarından olduğunu, “İ. gökçek tarafından planlanan yolun Mansur Yavaş tarafından inşa edildiğini” bildirmiştir.
Atatürk Orman Çiftliği alanları, son yıllarda büyük ölçekli projelerle hızla dönüşüme uğratılmaktadır. ANKAPARK örneğinde olduğu gibi 1,2 milyon metrekarelik hayvanat bahçesi alanı 2013 yılında eğlence parkına dönüştürülmüştür. 2018 yılında çıkarılan bir kanunla, bu alan 29 yıl süreyle Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne tahsis edilmiştir. Harita Kadastro Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nin uyarısına göre ANKAPARK, AOÇ arazi yapısını gasp ederek “ticarethaneye çevrilmektedir”.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı (“Beştepe Külliyesi”) da AOÇ üzerinde inşa edilen bir başka dev projedir. Danıştay, bu külliyenin bulunduğu alana herhangi bir “kamu/kurum binası” yapılamayacağı kararını vererek inşaatın temelini hukuken engellemiştir. Ancak Saray inşaatı her türlü uyarıya karşın başlamış ve zaman içinde yaklaşık 750 bin m²’yi aşan bir alana yayılmıştır. Bu çalışmalar için tahminen 10 binin üzerinde ağaç kesildiği değerlendirilmektedir. İnşaat çalışmaları sırasında Atatürk Evi’nin yanında bulunan Tarımcı Atatürk Heykeli ve Meydanı’nda yer alan rölyeflere bilerek zarar verilmiş ve parçalanarak pek çok parçası kaybolmuştur. Devlet bursuyla heykel ihtisasını Paris’te yapan Türk heykeltraş Burhan Alkar 1930 doğumlu olması ve ilerlemiş yaşına rağmen yetkililere rölyeflerin ücretsiz tamir edilmesi ve ücretsiz olarak yeniden yapılması için deyim yerindeyse yalvarmıştır. Bu bile tek başına tarihe kara leke olarak geçecektir.
Atatürk Orman Çiftliği arazisinin ABD büyükelçiliğine satışının iptali ile ilgili Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin açtığı davada Yargıtay satış kararını bozmuştur. Diğer bir ifadeyle satış kanun dışı ise arazi de yapılan büyükelçilik kompleksi de fiilen işgal edilmiş vatan toprağı olarak değerlendirilebilir! Hukuk mekanizması kullanılarak bu kararın da arkasından dolanılacaktır, bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Devleti sessiz bir işgal yaşamaktadır. Türk Ulusu savaşmadan yenilmektedir.
AOÇ arazisi içinde Sağlık eski bakanıyla ilişkili olan TEBA Vakfı’na 2025’te tahsis edilen Medipol Üniversitesi kampüsü inşaatı ve TÜRK İŞ Konfederasyonu bina inşaatı mahkeme kararlarına rağmen sürmektedir. Ayrıca yeni bulvar-yollar (ör. 4,2 km uzunluğunda 50 m genişliğinde güzergâh) gibi büyük kamu-özel yatırımları da AOÇ arazileri üstünde öne çıkmaktadır. Bu mega projeler, AOÇ’nin ekolojik ve kamusal bütünlüğünü ortadan kaldırarak, kullanım amacını dönüştürmektedir.
Atatürk Orman Çiftliği’nin koruma statüsü, çeşitli hukuki ve idari düzenlemelerle zaman içinde değiştirilerek projelere zemin hazırlanmıştır. 2012 yılı itibarıyla, AOÇ arazisinin birinci derece doğal ve tarihi sit alanı statüsü, Ankara Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu tarafından kaldırılmıştır. Sit derecesinin düşürülmesiyle, AOÇ arazisinin Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmesine ve sıkı koruma hükümlerinin gevşetilmesine olanak sağlamıştır .
2014 yılında Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, tarihi sit alanlarında “kamu hizmet binaları” yapımına izin veren bir ilke kararı almıştır. Ancak Danıştay bu kararı hukuka aykırı bularak iptal etmiştir. 2021yılında aynı kurul, “kamu hizmeti” yerine “resmî kurum” ibaresi içeren bir düzenleme yapmıştır. Bu değişiklik de Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından hukuka aykırı bulunarak durdurulmuştur. Yargı kararlarıyla, AOÇ alanlarında yapılaşmaya yönelik idari girişimler defalarca engellenmesine rağmen Cumhuriyetle hesaplaşmanın zirve mekânı AOÇ görüldüğü gibi her an tehdit altındadır.
Atatürk Orman Çiftliği arazisinde, yürütmenin durdurulması adına verilen yargı kararlarına rağmen, aynı alan için yapılan yeni plan değişiklikleriyle mahkemenin iptal kararlarını fiilen ortadan kaldırmaya yönelik bir yaklaşım sergilenmektedir. Örneğin, Türk-İş Konfederasyonu Binası ve Medipol Üniversitesi kampüsü için 2022 yılında yapılan imar planı değişiklikleri, açılan davalar sonucunda Ankara 16. İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Ancak, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 30 Mayıs 2024 tarihinde aynı alana “Özel Sosyal Tesis Alanı” statüsü tanıyan yeni bir plan hazırlamıştır. Bu durum, idarenin mahkeme kararlarına uymama eğilimi olarak değerlendirildiğinde, hukuki güvenliğin zedelenmesi durumuyla karşı karşıya kalındığı/kalınacağı ortadadır. Burada Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin, davadaki müdahilliğini geri çektiğini, Etimesgut Belediyesi’nin ise, bu süreçte inşaat ruhsatı vererek projelerin devamını sağladığını hatırlatmak yarar var. Aynı zamanda bu tutum hukuki süreçleri zayıflatarak AOÇ arazilerinin korunması açısından büyük risk oluşturmuştur.
AOÇ arazileri uzun süreli tahsis ve kiralamalarla kamu elinden çıkarılmaktadır. AKP döneminde on binlerce dönüm AOÇ arazisi, çeşitli kamu kuruluşlarına ve özel vakıflara devredilmiştir. 2012 yılında 1,37 milyar TL’ye inşa edildiği söylen Cumhurbaşkanlığı Sarayı ve 801 milyon dolar maliyetli ANKAPARK, bu tahsisli alanlar üzerinde yer almaktadır. 2022 yılında açılan ABD Büyükelçiliği de tahsisli AOÇ arazisine kurulmuştur. Böylece AOÇ, aslen kamu kullanımına ayrılmış bir şartlı bağışla halkımıza emanet edilmişken, el birliğiyle büyük yatırımlar için ‘rant kapısı’ haline getirilmektedir.
Atatürk Orman Çiftliği’ni simgeleyen yapılar zaman içinde işlevsizleştirilip hatıralar unutturulmaya çalışılmaktadır. 1926 yılında inşa edilen ve Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın örneklerinden biri olan Gazi İstasyonu künefeciye çevrilerek tarihî kimliği yok edilmeye çalışılmaktadır. Atatürk’ün ayağını bastığı yere bile düşman sabıkalı ve sapkın bu anlayış daha önce Marmara Köşkü’nü de yok etmiştir. Benzer şekilde tarihî PTT Gazi Şubesi önü arkası sağı solu ve çatısı köfte kokoreççiler tarafından sarılarak tanınmaz hale getirilmiştir. 1940’lardan beri ailelerin uğrak yeri olan AOÇ Hayvanat Bahçesi 2013’te kapatılmıştır. Yıllarca on binlerce ziyaretçi ağırlayan, Anadolu hayatını da kısmen temsil eden bu mekânın yok oluşu toplumsal bellekte büyük boşluk yaratmıştır.
4 Kasım 2015 gecesi Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) sınırları içindeki Müze ve Sergi Salonu’nda çıkan yangında alevler özellikle malzeme ambarı ve sinevizyon bölümünü etkilerken, Kültür ve Turizm Bakanlığı envanterinde kayıtlı 263 eser —aralarında Atatürk’e ait fotoğraflar, tarımsal aletler ve çiftliğin kuruluşuna dair değerli objeler bulunuyordu— zamanında tahliye edilerek korunduğu iddia edilmiştir. Ancak yangının ardından müzenin restorasyonu ve yeniden açılışına dair resmî bir adım kamuoyuna yansımamış, konu 2017 yılında TBMM gündemine taşınmasına rağmen sonuçsuz kalmıştır. Böylece AOÇ’nin tarihsel hafızasını taşıyan bu yapı, hem fiziksel yıpranma hem de belirsizlik nedeniyle Ankara’nın kültürel mirasında kayıp bir halka olarak kalmaya devam etmektedir.
Benzer şekilde AOÇ’nin süt fabrikası da işlevini yitirmiştir. geçmişte 150’ye yakın süt ürünü üreten fabrika, bugün sadece süt, yoğurt, ayran ve dondurma gibi temel üretime indirgenmiş durumdadır. Bu tarz üretim tesislerinin küçültülmesi ve bir bölümlerinin özelleştirilmesi, AOÇ’nin “çiftlik” kimliğinin silinmesine neden olmuştur. Bugün Atatürk Orman Çiftliği etiketli ürünlerin çoğu başka üreticiler tarafından üretilmektedir. Özellikle son yirmi yılda büyüyen çocuklar için Atatürk Orman Çiftliği, kokoreç ve köfte dışında bir anlam ifade etmemektedir. Ülkemizi yöneten anlayış, AOÇ’yi, anıtsal değere sahip bir Cumhuriyet mirası olarak değil, rant odaklı ticari ve özel yatırımlara açılabilir bir potansiyel alan olarak algılamaktadır.
AOÇ nasıl korunmalı?
Atatürk Orman Çiftliği’ni korumak için bütüncül bir koruma yaklaşımı gerekmektedir. AOÇ’yi yalnızca bir tarım arazisi ya da rekreasyon alanı olarak görülemez, kurulduğu tarihte hedeflenenler ve kuruluş ülküsünden bağımsız olarak düşünülemez. Bu yönüyle AOÇ’ye, ekolojik koridorları, tarihî yapıları ve üretim alanları ile birlikte yeniden işlev kazandırılması gerekmektedir. Bu yönüyle de Avrupa’daki kentsel tarım parklarından kendisini ayrıştıran eşsiz özellikleriyle de ancak bütüncül bir koruma yaklaşımıyla korunabilir.
AOÇ alanlarına yönelik parçacı imar planları bahse konu bütünlüğe zarar vermektedir. Bağlayıcı bir koruma amaçlı nazım plan, SİT statüsü ve üretim rekreasyon bölgeleri net biçimde tanımlanmalıdır. Meslek odalarının yıllardır altını çizdiği gibi, plan bütünlüğü olmadan bu Ata mirasının korunması olası değildir.
Bugüne dek AOÇ alanları çoğu zaman mahkeme kararlarıyla savunulabilmiştir. Toplumsal sahiplenme olmadan savunma hattı kurulamamaktadır. Aidiyet duygusu çoğunluk üzerinde yerleşmediği için kitlesel eylemler geliştirilememiş sonuç olarak AOÇ alanlarıyla ilgili olarak karar değişikliği ya da geri çekilme sağlanamamıştır.
Cumhuriyetimizi yıkmaya ant içmiş anlayışla yalnızca hukuk mücadelesi yoluyla başarılı olunamadığı görülmektedir. Hukuk sistemini silah olarak kullanan bir anlayışla yalnızca hukuk zemininde mücadele edilemez. Cumhuriyetimizi korumak adına toplumsal denetim mekanizmaları ve farkındalığın yükseltilmesi büyük bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Vatandaşların yönetenlerden hesap sormaması durumunda neler olacağı açıkça görülmektedir. Toplumsal denetim mekanizmaları oluşturmadan, yurttaşların kendi eserine sahip çıkmasını bekleyemeyiz.
Bunun için de gelişen teknolojiden de yararlanarak sayısal ortamda portal ya da platform benzeri yapılar kurulmalı, doğru bilginin kolayca yayılabilmesi sağlanmalıdır. Bu konuda Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi AOÇ Araştırmaları sayfası son dönemde güncellenmese de güzel bir örnektir. Bakanlık, kurum ve kuruluşlara ek olarak meslek odaları, sivil toplum kuruluşlarına ve bireysel arşivlerde bulunan tüm AOÇ belgeleri kamuya açık şekilde erişilebilecek bir sayısal arşiv altında birleştirilmelidir. Bu hem tarihsel izlenebilirliği hem de toplumsal aidiyeti geliştirecektir.
Atatürk Orman Çiftliği mücadelesi için hukuki veritabanı oluşturulmalı bugüne kadar açılan davalar ve gelişmelerle ilgili vatandaşların rahatça ulaşıp bilgi alabileceği platform kurulmalıdır. Gündemi yapay olarak hızlandırılarak olan bitenin halkın gözünden kaçırıldığı, medyanın neredeyse tamamen ele geçirildiği günümüzde ülkemizde kamuya açık şeffaf ve bağımsız bilgilendirme mekanizmalarını kurmak zorundayız. Buradan doğabilecek vatandaşlık tepkilerinin yansıması olarak daha sorumlu bir yurttaş profilinden bahsedebiliriz.
Atatürk’ün AOÇ’yi Türk Ulusu’na bağışlarken öngördüğü temel işlevlerden biri de üretimdir. Bugün teknolojinin tüm ilerlemesine karşın tarım ve hayvancılık başta olmak üzere sanayi üretimini de geliştirecek ilgili alanlardaki üretim durmuştur. Bu üretim, devlet güvencesi ile yeniden başlatılmalı; büyüme çağındaki çocuklarımızla eğitim çağındaki gençlerimiz öncelikli olacak şekilde gelişim programlarıyla AOÇ tesislerinde üretilen temel ürünler halkımıza ulaştırılmalıdır. Benzer şekilde Halk Lokantaları üzerinden başta emekliler olmak üzere ihtiyaç sahiplerine ulaşabilecek destek programları uygulanabilir. Böylelikle AOÇ, hem gıda güvenliği hem de adil erişim açısından Atamızın hedeflerine uyumlu olarak yeniden işlevlendirilmiş olacaktır. Cumhuriyetin oluşturduğu sosyal devlet anlayışından uzaklaşılan bugünlerde O’nun öngörüsü bize ışık tutmayı sürdürmektedir.
Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Gazi Tren İstasyonu ise künefecilerin kuşatmasında.
AOÇ yalnızca üretim alanı değil, aynı zamanda bir öğrenme mekânıdır. Kuruluş döneminde olduğu gibi her yaştan öğrencimiz burada stajlarını yapabilir. Öğrenim çağına ulaşmış çocuklarımızın yaş ve ilgi alanlarına uygun olarak yönlendirilebileceği pek çok yapıyı barındırabilecek bir potansiyel içermektedir. Çocuklarımıza toprak ve doğa sevgisinin dışında yurttaşlık bilincinin aşılanmasında eşsiz bir fırsat sağlanabilir. Bunun yanı sıra teknik okul ve üniversitelerdeki öğrencilerimiz bundan bir asır önce olduğu gibi stajlarınızı bu tesislerde yapabilecektir. Üniversitelerimizin Mimarlık, Peyzaj Mimarlığı, Harita ve Kadastro Mühendisliği, İnşaat Mühendisliği, Ziraat Mühendisliği, Orman Mühendisliği vb. fakülte ve yüksekokul öğrencileri proje yarışmaları düzenlenerek bu alanlara ilgileri artırılmalıdır. Bunun dışında sahada yapılabilecek çalışmalara gönüllü olabilecek her yaştan insanla gönüllülük esasına uygun projeler gerçekleştirilebilir. Bu yaklaşım, AOÇ’nin tarihsel kuruluş amaçlarını günümüze taşıyabilecek diğer önerilerle birlikte değerlendirilebilir. Bahse konu tüm bu girişimler insanımızın AOÇ’den başlamak üzere yurdumuza olan aidiyet duygularını da geliştirecektir.
Atatürk Orman Çiftliği PTT binası kokoreççilerin istilasında.
AOÇ’yi korumak için yalnızca kamu kaynaklarına bel bağlanmamalıdır. AOÇ’nin etki alanını da genişletecek şekilde Cumhuriyetimizin kurucu felsefesiyle uyumlu çalışan dernek ve vakıflar pek çok gönüllü çalışmayı örgütleyerek AOÇ’nin geleceğe dönük varlığını geliştirebilecek uzun vadeli projelerle bu ekosisteme eklemlenebilir. Bunun için ayrıca çalıştaylar düzenleyerek gelebilecek değerli öneriler toplanmalıdır. Bu aşamada özellikle toplumsal farkındalık yaratmak adına sergiler, belgeseller sosyal medya üzerinden yayınlanabilecek kısa filmler kullanılabilir.
Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü yapısı mutlaka gözden geçirilmelidir. AOÇ alanlarının talan edilmesi sürecinde doğrudan ya da dolaylı olarak hukuki sürece müdahil olun(a)mamasının hesabı adalet önünde sorulmalıdır. Ayrıca en kısa sürede gerekli yasal düzenlemeler yapılarak AOÇ alanlarında yaşanan talanlara karşı kendisini ve birbirini denetleyebilecek bir düzenek oluşturulmalıdır. Ayrıca AOÇ alanlarını amacı dışında kullanım için kiralayan, uzun süreli tahsis eden, Gazi İstasyonu’nun künefeciye, tarihî PTT şubesinin kokoreç/köfteciye çevrilmesine vb. gibi sayısız örnekle talana ses çıkarmayan göz yuman yetkililer (bakanlık, kurum kuruluş ve belediyeler dahil) hakkında gereken idari işlem yapılmalıdır. ABB ve merkezi idare dâhil tüm kurumlar için AOÇ alanlarındaki ihale ve tahsislerde kamuoyunda farkındalık ve yüksek hassasiyet oluşturulmalıdır.
Atatürk Orman Çiftliği, Cumhuriyet’in aydınlanma projesinin canlı bir anıtıdır. Ancak tahribat süreci göstermiştir ki yalnızca yasal düzenlemeler AOÇ’yi korumaya yetmemektedir. Atatürk Orman Çiftliği halkımız tarafından sahiplenmeli, aidiyet bilinci geliştirilmeli ve yurttaşlık sorumlulukları göz ardı edilmemelidir. AOÇ, yalnızca Ankaralıların değil, tüm Türkiye’nin ortak mirasıdır. Onu korumak, Cumhuriyet’i korumakla eş anlamlıdır! Cumhuriyetimizin üzerine inşa edildiği tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik kolonlarına, kurucu felsefeye sahip çıkılmalıdır!
Kaynakça
• Açıksöz, S., & Memlük, Y. (2004). Kentsel tarım kapsamında Atatürk Orman Çiftliği’nin yeniden değerlendirilmesi. Journal of Agricultural Sciences, 10(1), 76–84. https://dergipark.org.tr/tr/pub/ankutbd/issue/1084/12548
• Ankara Büyükşehir Belediyesi. (2015, Ağustos 17). Ankara Bulvarı’nın kapatılması. Ankara Büyükşehir Belediyesi. https://www.ankara.bel.tr/tr/haberler/ankara-bulvarinin-kapatilmasi-7820
• Ankara Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü. (2020, 9 Aralık). İlimiz, Atatürk Orman Çiftliği 1. Derece Doğal ve Tarihi Sit Alanı, 2108 Ada 1 Parselde düzenlenen Koruma Amaçlı Nazım ve Uygulama İmar Planı değişikliği duyurusu. Erişim: https://ankara.csb.gov.tr/ilimiz-aoc-i.-derece-dogal-tarihi-ve-sit-alani-2108-ada-1-parsele-iliskin-koruma-amacli-nazim-ve-uygulama-imar-plani-degisikligi-duyuru-411509
• AOÇ Üzerine Düşünmek. (t.y.). Hangi Yerleşke AOÇ? Orta Doğu Teknik Üniversitesi AOÇ Araştırmaları. Erişim adresi https://aocarastirmalari.arch.metu.edu.tr/hangi-yerleske-aoc/
• Keskinok, H. Ç. (2007). Bir özgürleşme tasarısı olarak Atatürk Orman Çiftliği. Bir çağdaşlaşma öyküsü: Cumhuriyet devriminin büyük eseri Atatürk Orman Çiftliği içinde (ss. 70–80). Koleksiyoncular Derneği Yayınları.
• Kimyon, D., & Serter, G. (2015). Atatürk Orman Çiftliği’nin ve Ankara’nın değişimi-dönüşümü. Planlama, 25(1), 44–63. https://jag.journalagent.com/planlama/pdfs/PLAN_25_1_44_63.pdf
• HKMO (Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası). (2020, 6 Temmuz). AOÇ’nin talanı adım adım devam ediyor. https://www.hkmo.org.tr/ankara/haberler/detay/19657
• İnşaat Mühendisleri Odası. (2020, Aralık 23). Niyeti bağcıda olanın gözü de üzümde olmaz. TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası. https://www.imo.org.tr/TR,45300/niyeti-bagcida-olanin-gozu-de-uzumde-olmaz.html
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (t.y.). AOÇ dosyası (kronoloji ve kararlar). Mimarlar Odası Ankara Şubesi. https://www.mimarlarodasiankara.org/index.php?Did=4973
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2020, Temmuz 27). AOÇ alanlarının en geniş sınırları… (Hukuk notu ve basın açıklaması). Mimarlar Odası Ankara Şubesi.
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2023, Temmuz 13). Yargı, AOÇ’yi parçalayan yollara ilişkin plan değişikliğini iptal etti [Basın açıklaması]. Mimarlar Odası Ankara Şubesi. https://www.mimarlarodasiankara.org/index.php?Did=13075
• Mimarlar Odası Ankara Şubesi. (2023, Temmuz 17). AOÇ Medipol plan değişikliği davasında bilirkişi raporu… Mimarlar Odası Ankara Şubesi.
• ODTÜ AOÇ Araştırmaları Platformu. (t.y.). Ana sayfa; hedefler; davalar ve riskler; AOÇ merkez bölgesi; hangi alan AOÇ? https://aocarastirmalari.arch.metu.edu.tr
• Peyzaj Mimarları Odası. (2015, Ağustos 11). AOÇ arazisine inşa edilen Ankara Bulvarı trafiğe kapatıldı. Peyzaj Mimarları Odası. https://www.peyzajmimoda.org.tr/icerik/aoc-arazisine-insa-edilen-ankara-bulvari-trafige-kapatildi-5791
• Peyzaj Mimarları Odası. (2022, Ağustos 1). Ankapark kültürel mirasımızı yok etmektedir. Peyzaj Mimarları Odası. https://www.peyzajmimoda.org.tr/haberler/ankapark-kulturel-mirasimizi-yok-etmektedir-
• Şehir Plancıları Odası (Ankara Şubesi). (2014, Aralık 25). AOÇ Hayvanat Bahçesi Yenileme Alanı & protokoller. Şehir Plancıları Odası. https://www.spo.org.tr/detay.php?kod=6208&sube=1&tip=3
• TMMOB. (2015, 6 Nisan). Anayasa Mahkemesi’nin AOÇ kararı üzerine ortak açıklama.https://www.tmmob.org.tr/icerik/odalardan-anayasa-mahkemesinin-aoc-karari-uzerine-aciklama
2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.
Şehir plancısı Dr. Zeki Kâmil Ülkenli ile Atatürk Orman Çiftliği’nin 100 yıllık hikâyesine kişisel bir arşiv üzerinden ışık tuttuk. Aile belleğinden kamusal hafızaya uzanan bu yolculukta, sadece bir çiftliğin değil; bir yaşam tarzının, bir vizyonun ve başkent Ankara’nın nasıl şekillendiğini konuştuk.
Şehir plancısı Dr. Zeki Kâmil Ülkenli ile Atatürk Orman Çiftliği’nin 100 yıllık hikâyesine tanıklığını anlatıyor.
Röportaja başlamadan önce sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Sergiyle olan kişisel bağınızı da anlatır mısınız?
Elbette. Ben şu anda Kapadokya Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölüm Başkanıyım. Yani aynı zamanda özellikle mekan – şehir tarihi ile ilgili bir Şehir Plancısıyım. Bu sergiyle kişisel bir bağım var çünkü sergi tamamen aile arşivimden oluşuyor. Dedem Kâmil Ülkenli, Atatürk Orman Çiftliği’nin kurulduğu yıl olan 1925’ten emekli olduğu 1969 yılına kadar çiftlikte çalışmış ve yaşamış. Babam Orgun Ülkenli 1936 yılında çiftlikte doğmuş ve o da (1960-1972 Almanya’da olduğu süre hariç) emekli olduğu 2001 yılına kadar Atatürk Orman Çiftliğinde çalıştı. Biz de çocukluğumuzu çiftlik’te geçirdik. Hatta büyüdüğümüz ev, çiftliğin ilk müdürü Tahsin Coşkan’ın evidir. Bu nedenle sergi, sadece bir tarih anlatısı değil; aynı zamanda bir yaşam biçiminin, bir kültürün ve bir hafızanın temsili.
Sergi fikri nasıl ortaya çıktı? Bu kadar kişisel bir arşivle kamusal bir sergiye dönüşüm süreci nasıl gelişti?
Her şey 2017 yılında VEKAM’ın (Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi) benden Atatürk Orman Çiftliği üzerine bir makale istemesiyle başladı. Başta “Zaten orada büyüdüm, yazarım” diye düşündüm ama akademik bir metin yazmak hikâye anlatmak gibi olmuyor, komşumuz Hüsamettin Amca’dan, Şeküre teyzeden bahsedemezsiniz mesela. Bu yüzden babamla konuşmaya başladım. Onun anlattıklarıyla sözlü tarih çalışmasına dönüştü bu süreç. Ses ve görüntü kayıtları almaya başladım. Zamanla bu kayıtlar birikti, belgeler, haritalar, fotoğraflar toplandı. Artık bu bir makaleye sığmayacak kadar büyümüştü.
Bu noktada VEKAM ile nasıl bir iş birliği gelişti?
5 Mayıs 2025, Atatürk Orman Çiftliği’nin 100. yaşgünü, yani kuruluşunun 100. yılıdır. Ben de VEKAM’a bu önemli Mekansal Cumhuriyet mirasını kalıcı kılabilecek bir etkinlik projesi önerdim. Herkesin her zaman olduğu gibi son anda fark edip sonra da unutacağı bir etkinlik değil; 5 Mayıs 2025’te Vekam Keçiören’de bir panel ile başladık. Panelin amacı sadece nostaljik olarak Atatürk Orman Çiftliğini anmak değildi. Baştan itibaren, bir plancı olarak vurguladığım AOÇ’nin tek başına bir kentsel yeşil alan değil; kurulduğu andan itibaren vizyonunun çok ötesinde, genç başkent Ankara ile şekillenecek, gelişecek, yeni bir kentli nüfus yaratmaya yönelik bir proje, bir Cumhuriyet Kurumu olduğudur. Atatürk Orman Çiftliği’nin vizyonu zamanın ötesindedir. Mesela 1930’larda biyodizel üretimi, şerbetçi otu plantasyonları gibi konularla bu vizyonu ortaya koyduk.
Panelden sonra sergi süreci nasıl gelişti?
Sergi 21 Mayıs’ta Çankaya Belediyesi Zülfü Livaneli Kütür Merkezinde açıldı, 15 Haziran’a kadar planlanmıştı ama yoğun ilgi nedeniyle 30 Haziran’a kadar uzatıldı. Şimdi üçüncü aşamadayız; Aralık ayına kadar bir sergi kataloğu – kitap hazırlıyorum. Ama bu sadece bir fotoğraf kataloğu olmayacak, Atatürk Orman Çiftliği’nin tarihini, Ankara ile gelişimini anlatan kapsamlı bir kitap olacak. Öğrencilerimle birlikte YÖK’ün tez arşivinden, üniversite kütüphaneleri ve Milli Kütüphane’den, sahaflardan belgeler, kaynaklar, objeler topluyoruz. Kitap, VEKAM yayınlarından Türkçe ve İngilizce olarak çıkacak. İstanbul Beykoz Kundura Fabrikası’ndan davet aldık. Biliyorsunuz orası sadece bir fabrika değil, bir kültür kompleksi. Ocak ayında orada sergiyi yeniden tasarlayarak açacağız. Ayrıca Ankara Büyükşehir Belediyesi ile iş birliği yapıyoruz. Atatürk Orman Çiftliği’nin eski tamirhane binalarından biri restore ediliyor. Orada dijital bir sergi kurulacak. Ziyaretçiler bu dijital ortamda çiftliğin tarihini deneyimleyebilecek. Elbette dönem başladığında sergi Kapadokya Üniversitesinde de olacak.
Sergide çiftlikteki gündelik yaşamı gösteren fotoğraflar vardı. Özellikle işçilerin takım elbiseli, kravatlı olması dikkatimi çekti. Öğle aralarında işçilerin tenis oynama imkanları olduğundan da bahsettiniz. O dönemin vizyonu ile bugünkü yaşam arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
Bu çok önemli bir konu. Kamu yararı dediğimiz şey elbette dönüşecektir. Mekanlar basitçe sadece işlevlerine göre planlanmaz; kentsel tasarım ve planlama ile dokunduğunuz mekanlar orada yaşayan insanları şekillendirir. Tasarım bir hayat görüşüdür, bir yaşam tarzı verir. Erken Cumhuriyet ve sonraki dönemde sadece bir üretim değil, bir yaşam biçimi inşa ediliyordu. İnsanlar işlerini sahipleniyor, birbirlerine saygı duyuyordu. İşçi, mühendis ayrımı yoktu. Mesela çiftlikte olduğu gibi herkesin çocuğu aynı okulda okuyor, çalışanlar ve aileleri aynı sosyal alanları paylaşıyordu. Bu bir aidiyet duygusu yaratıyordu. Bugün bu aidiyetin yerini bireysellik ve rant odaklı yaşam aldı. Oysa kent planlaması, insanı şekillendiren bir şeydir. Eğer siz mekânı iyi planlamazsanız, o mekân da size rastgele – sıradan bir yaşam sunar.
Sergide şerbetçi otuna dikkat çekmiştiniz. Neden bu kadar önemliydi?
Şerbetçi otu bira üretiminde kullanılır. Atatürk Orman Çiftliği’nde bira fabrikası kurulmuştu ve bu fabrika sadece bira üretimi değil, aynı zamanda tarımsal üretimin modernleşmesi açısından da önemliydi. Fabrika aynı zamanda sporcular ve çocuk gelişimi için önemli olan malt ve hayvan yemi olarak da küspe üretiyordu. 1930’ların başında tüm dünyada kentli nüfusun kullandığı kamu alanları planlaması başlamıştı. Bu anlamda Ankaralıların aileleri ile şehirden tren ile geldikleri Gazi Çiftliği, istasyondan itibaren, bira parkı, piknik alanları, fayton ile gidilen hayvanat bahçesi bir rekreatif kullanım idi. Ayrıca bu üretim modeli, tarımda mekanizasyonun, planlamanın ve sürdürülebilirliğin bir örneğiydi. Her şey planlıydı: fabrikaya su nereden gelecek (Alacaatlı Kırkgöz), hangi ürün nerede yetişecek, hangi hayvan türü kullanılacak… Bunların hepsi düşünülmüştü.
Bugün çok konuşulan “sürdürülebilirlik” kavramı o dönemde nasıl uygulanıyordu?
Aslında o dönem yapılanlar gerçek sürdürülebilirlikti. Su kaynakları planlanmış, üretim döngüsü kurulmuş, atıklar değerlendirilmişti. Örneğin tavuklar serbest gezerdi, haşereleri yerdi, gübreleri seralarda kullanılırdı. Bu bir sistemdi. Bu işler öyle “hadi yapalım” diyerek yapılmaz. Bu, biraz da şuna benziyor: mesela enteresan bir şey olsun diye Avustralya’dan koala getirelim diyorsunuz. Koalalar geliyor, herkes “ne kadar sevimli hayvanlar” diyor ama sonra “bunlar ne yiyordu?” diye düşünmeye başlıyorsunuz. İşte o zaman bu iş yatar. Çünkü planlamadan yapılan hiçbir şey sürdürülebilir olmaz. Atatürk Orman Çiftliği’nde ise her şey planlıydı. Çiftliğin raporlarında bile hangi tarladan dönüm başına kaç ton buğday alındığı yazılıydı. Melez buğday üretimi, dry-farming (kuru tarım) uygulamaları, sulamanın nasıl yapılacağı, suyun nereden geleceği… Hepsi önceden düşünülmüş ve belgelenmişti.
Ayrıca çiftlikte bulunan Marmara ve Karadeniz havuzları sadece yüzme havuzları değildi. O dönemde Ankara’da yüzülecek yer yoktu. Bugün bile “beni yüzmeye götür” deseniz nereye gideceksiniz? Yok. Ama o zamanlar bu havuzların içerisinde olduğu alanlar hem halk için rekresyon alanları; hem de dev bir su arıtma ve dağıtım (rezerv) sulama sisteminin bir parçasıydı. Askeri öğrenciler Karadeniz Havuzunda gösteriler yapardı. Ankara burada yüzerdi. Hatta Atatürk, Afgan Kralı’yla aynı kayıkta kürek çekmişti. Bunlar ciddi şeylerdi.
Bugün herkes sürdürülebilirlikten bahsediyor ama kimse ne olduğunu tam olarak bilmiyor. Sürdürülebilirlik, pet şişeyi buruşturup geri dönüşüme atmak değil. Gerçek sürdürülebilirlik, daha 1930’larda suyu kaynağından getirip arıtmak, üretimde kullanmak, sonra tekrar doğaya kazandırmaktır. Hayvanların serbestçe dolaşması, doğal döngüye katkı sağlaması da bunun bir parçasıdır.
Bugün birine “kentte tarım ve hayvancılık yapılabilir” deseniz, çoğu kişi bunu vizyonsuzluk olarak görebilir. Oysa sizin anlattığınız model çok geniş bir vizyon içeriyor. Sizce bu model bugün tekrar uygulanabilir mi?
Bu modelin aynısını bugünün koşullarında uygulamak mümkün değil, uygulanması da gerekmiyor. Çünkü artık 21. yüzyılın sonuna yaklaşan, 100 milyona yaklaşan nüfusu olan bir ülkede, 8 milyonluk bir başkentte “kent içinde buğday ekelim” demek gerçekçi olmaz. Bu biraz romantik bir yaklaşım olur.
Ama bu, o vizyonun tamamen terk edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Aksine, o vizyon güncellenerek sürdürülebilir bir modele dönüştürülebilir. Örneğin Atatürk Orman Çiftliği, modern Türkiye’nin “agro-politeknik enstitüsü” olabilir. Tıpkı bugün üniversitelerdeki teknokentler gibi… ODTÜ’de, Hacettepe’de nasıl teknokentler varsa, burada da “tarım teknokent” olabilir.
Ziraat fakülteleri için uygulama alanları oluşturulabilir. Topraksız tarım, endemik bitkiler, hayvancılık, farmakolojik bitki araştırmaları gibi alanlarda hem bilimsel hem de halka açık üretim yapılabilir. Yani çiftlik, yeniden buğday ekilecek bir alan değil; bilgi, teknoloji ve doğanın birleştiği bir merkez olabilir. Bu, çiftliğin kurulduğu ve yıllarca sürdürdüğü ruhuna uygun bir dönüşüm olur.
Bu kadar kapsamlı bir çalışmanın sonunda ne hissediyorsunuz?
En büyük hedefim, bu projeyi babam hayattayken tamamlamaktı. O da, senelerce bizi lojmanda büyüten annem de, kardeşim de gördü, bu benim için çok kıymetli. “Keşke” çok tehlikeli bir kelime. Eğer bir şey yapmadıysan ve sonra “keşke” diyorsan, onun bedeli ağır olur. Ben bu projeyi yaptım, iyi ki yaptım. Artık bu belleğin bir parçası oldum. Bu sergi sadece bir sergi değil; bir yaşam biçiminin, bir vizyonun ve bir dönemin hafızasının temsilidir. Fotoğraflar üzerinden anlatılan bu hikâye, insanların tüylerini diken diken edecek kadar güçlü. Çünkü bu bir tasarım işi. Ve ben bu hikâyeyi anlatmak için elimdeki en güçlü malzemeyi kullandım. En büyük kazancım, babamın ve dedemin hafızasını kayıt altına alabilmiş olmak. Bugün artık o kuşaktan çok az insan kaldı. Eğer bu çalışmayı yapmasaydım, bu hafıza da yok olup gidecekti. Sadece bunu değil, yaşanılan mahalle, yaşanılan kent ile ilgili kollektif hafızayı yaşatmak, geleceğe aktarmak çok önemli. Umarım bu sergi ve kitap, bu belleği korumaya katkı sağlar.