Blog

Ankara’nın çiftliklerle değişimi

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

Ankara’da kurulan ve bu yıl kuruluşunun 100. yılını kutladığımız çiftlikler, Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) adıyle 1950 yılında tescillenmiştir. Kurulduğu günden itibaren farklı adlar kullanılmış, Mustafa Kemal Paşa’yı çağrıştıracak şekilde önce Gazi adı yaygın kullanılmış, zaman içinde Atatürk adı yakıştırılmıştır. Ankara Çiftlikleri, Orman Çiftliği, Atatürk Çiftlikleri ve Gazi Orman Çiftliği olarak bilinegelen çiftliklerin kurulduğu günden bu yana, sadece kurucusu ve kurulduğu yer değişmemiştir. 

Çiftlik arazilerinin mülkiyeti parası Mustafa Kemal Paşa tarafından ödenerek ya doğrudan sahiplerinden ya da Emvali Metruke’den alınmıştır. Çiftliğin sorumluluğu noter aracılığı ile Ziraat mühendisi Tahsin [Coşkan] Bey’e verilerek Orman Çiftliği ve Mülhakatı Müdüriyeti kurulmuştur. Çiftlik çalışanları, Tahsin Bey’in başında bulunduğu bu müdüriyette istihdam edilmiştir. Çiftlik arazisinde ilk tarım faaliyeti, 5 Mayıs 1925 günü, demiryolunun 5. kilometresinde Yassı Dere denilen yerde üç çadır kurularak başlamıştır. İlk yıl büyük bir alana hububat ekilmiş, ilerleyen yıllarda hububat ekilen alan azaltılmış ve ürünler çeşitlendirilmiştir. Koyun, tiftik keçisi, inek, manda, at, kümes hayvanları ve arı yetiştirilmiş ve bu hayvanların ürünleri atölye ölçeğinde üretilerek Ankaralılara satılmaya başlamıştır.  

1929 krizi olarak bilinen Büyük Buhran sonrasında işlenmemiş tarım ürünlerinin fiyatlarında görülen düşüş, çiftlik ürünlerinin satışını da etkilediği için; çiftliğin ürün satış politikası köklü bir değişikliğe uğramıştır. Kriz sonrası çiftlik ürünleri, aracısız ve işlemden geçirilerek satılmaya başlanmıştır. Kısa süre içinde, şehir merkezinde doğrudan satış yapılabilecek tanzim satış mağazaları açılmıştır. Ankara’da belediyenin teşvikiyle açılan tanzim satış dükkanları Yenişehir, Hacıbayram ve Samanpazarı’ndadır. İstanbul’da ise Yalova’daki Millet ve Baltacı çiftlikleri kurulduktan sonra Kadıköy ve Beyoğlu’nda olmak üzere toplam 5 adet satış mağazasına ulaşılmıştır. Çiftlik, piyasalara kısa süre içinde yüksek üretim oranları ile katılmış ve aracıları ortadan kaldırılarak, tüketiciye doğrudan satışa başlanmıştır. Bu şekilde çiftlikte yetişen ürünler de ilk defa tek bir dükkandan satılmaya başlanmıştır.

İlk kuruluş amacı olarak köylülere örnek olmasının yanında, artık kitlesel üretim yapan ve ürettiğiyle Ankara’nın iaşe sorununu çözen modern bir kurum olmuştur. Bunu gereklerini yerine getirmek için çiftlikteki atölye ve imalathaneler geliştirilerek Ankara’da faaliyet gösteren modern gıda sanayiine dönüşmüştür. Pastörize süt, yoğurt, tereyağı, peynir, şarap, gazoz, üzüm suyu, bira, malt gibi maddelerin üretimine ağırlık verilmeye başlanmış; yetiştirilen hububatın az bir kısmı piyasaya çıkarılmış, önemli bir kısmı çiftlik bünyesinde hayvan gıdası olarak kullanılmış ya da arpa gibi bira sanayisinin hammaddesi olmuştur. Çiftlik, modern bir ziraat endüstrisi olma yolunda çevresindeki güvenilir çiftliklerden alınan ürünlerle üretimini takviye etmiştir. Bu nedenle işlenmiş gıda satışında kullandığı hammadde, çiftliğin kapasitesinden daha fazla olmuştur. 

Çiftlik’teki sanayi yatırımları arasında en çok öne çıkan, 1932 yılında kurulmasına karar verilen bira fabrikası olmuştur. Ülkedeki bira üretim tekeli İstanbul’daki Bomonti’de olmasına rağmen, daha ağır şartlarla alınacak ruhsatla yine de kar edilebildiği görülmüştür. Biranın hammaddesi arpa ve şerbetçiotu için çiftlik çevresindeki köylerde arpa ve şerbetçiotu yetiştirilmesini desteklenmiştir. Fabrikada kullanılan arpalardan çıkan küspeler, hayvan yemi olarak kullanılmıştır. Çiftlik’teki sular ilk fabrikanın ihtiyacını karşılamış olsa da, kısa süre sonra açılan ikinci bira fabrikası için, çiftlikten 15 km uzakta Kırkgöz mevkiinden getirilen su kullanılmaya başlanmıştır. Ankara Birası olarak Ankaralıların ve tüm ülkenin hafızasından silinemeyen bu biraya asıl lezzetini Alacaatlı ve Kızılcaşar köyleri arasında 1100 metre yükseklikteki Kırkgöz Tepesinin Çakırlar Tepesi tarafındaki eteklerinden çıkan bu su vermiştir. Fabrikalar bira fabrikası olarak adlandırılsa da, biranın yanında malt, bira, buz, soda, gazoz ve dondurma da üretilmiştir.

Çiftlikler Ankaranın iaşesi için Ankara sınırları içinde önemli adımlar atarken, Ankara dışında da genişlemeye devam etmiştir. Arazilerinin parası Mustafa Kemal Paşa tarafından ödenerek satın alınan, Türkiye’nin farklı yerlerinde bulundukları yörenin dokusuna uygun olarak belli alanlarda uzmanlaşmış yeni çiftlikler kurulmuştur. Yalova’daki Baltacı ve Millet çiftlikleri zirai sanatlar ve meyva, Silifke’deki Tekir Çiftliği peynir ve çeltik, Tarsus’taki Piloğlu Çiftliği pamuk ve çeltik, Dörtyol’daki çiftliklerden biri pamuk, çeltik, hububat öteki portakal, mandalina, muz vs. narenciye yetiştirilmiştir. Bu çiftliklerde tarım ve hayvancılık faaliyetleri sürdürülürken, Yalova’da yoğurt imalathanesi ve modern süt fabrikası ile Mersin’de peynir imalathanesi kurulmuştur.

Çiftlik arazilerinin edinilmesinde ve yapılan faaliyetlerde, devletin imkanları kullanılmamıştır. İlerleyen yıllarda Mustafa Kemal Paşa, çiftlikleri ve çiftlik çevresindeki üretim alanlarını devlete bağışlamaya karar vermiştir. 11 Haziran 1937’de Başvekalete yazdığı yazıda; tasarrufunda bulunan bütün çiftlikleri, üzerindeki fabrika ve imalathaneler ile canlı hayvan varlığını Hazine’ye bağışladığını bildirmiştir. Çiftlik arazilerinin tapularının devri noter huzurunda yapılmıştır. Hazine’ye bağışlandığında, Ankara’da başlayan tarım faaliyetinin Ankara dışına taşarak Yalova, Silifke, Hatay ve Tarsus gibi farklı yerlere de dağıldığı ve önemli bir kuruma dönüştüğü görülmüştür.

Atatürk’ün 1937 yılında Başvekalete yazdığı, çiftlikleri Devlete bağışlama isteğini belirten mektupta:“13 sene devam eden çetin çalışmaları esnasında, bu iklimde yetişen her çeşit ürün ve ziraat sanatıyla ilgilenen müesseseler, ilk senelerden itibaren bütün kazancını çiftliğin gelişmesine aktarmış, büyük küçük türlü türlü fabrika ve imalathaneler kurulmuş, bütün ziraat makine ve aletleri yerinde kullanılarak, tamirleri yapılabilmiş, yerli ve yabancı hayvan ırklarından bölgeye en uygunu seçilerek yetiştirilmiş, kooperatif şekliyle civar köylerle de işbirliğine gidilmiştir. Çiftliğin yerine göre arazi ıslah edilmiştir.” demiştir. 

Sınırları Ankara dışına taşan çiftliklerde yapılan tarımın ve kurulan fabrikaların Türkiye tarımında önemli değişimlerin öncüsü olduğu görülmektedir. Milli Mücadelenin yönetildiği, Meclis’in kurulduğu ve devletin merkezi olarak seçilen Ankara’nın işaesinde önemli bir üstlenmiştir. Tarım ürünlerini işleyerek, Ankara’daki modern gıda sanayisinin öncüsü olmuştur. Türkiye’nin modern anlamda ilk pastörize süt ve süt ürünleri fabrikası Çiftlik bünyesinde kurulmuş, en son teknolojiyle üretilen süt ve süt ürünleri, Ankara halkının hizmetine hiylesiz ve nefis gıda maddeleri olarak sunulmuştur. Dünyanın her yerinde bir halk içkisi olan birayı milli bir halk içkisi haline getirme işini Çiftlik’te kurulan bira fabrikaları sağlamıştır. Tarım kredi kooperatiflerinin ilki olan Tekir Kooperatifi, merkezi Tekir Çiftiği olan 9 köyü kapsayan bir alanda kurulmuş ve 1 numaralı ortağı Mustafa Kemal Paşa olmuştur.  

Çiftliklerin Hazine’ye bağışlanmasından sonra, nasıl yönetileceğine dair uzun tartışmalar yapılmış, çözüm olarak önce Ziraat Vekaleti’ne bağlı bir kurum oluşturulmuştur. Daha sonra 1949 yılında Devlet Üretme Çiftlikleri Genel Müdürlüğü kurulmuş, bir yıl içinde yeni bir yasa hazırlanarak çiftlikler, Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü adını almıştır. 

Atatürk Orman Çiftliği’nin serencamı, Cumhuriyet’in serencamıdır

Yüz yıl olmuş.

Yüz yıl önce 5 Mayıs’ta atılmıştı temelleri. 

Bir çiftlikti kuşkusuz ama bir çiftlikten ötesi olduğu tartışmasızdı.

Neden mi?

Nedenini anlamak için az biraz gerilere gidelim. Cumhuriyet’in henüz ilan edilmediği ama hazırlıklarının son sürat yapıldığı tarihlere…

İzmir İktisat Kongresi 17 Şubat 1923

O tarihlerin birinde İzmir İktisat Kongresi toplanmış; 17 Şubat’ta başlayıp 4 Mart 1923’e kadar devam eden İktisat Kongresinin Divan Başkanlığını Kazım Karabekir yapmıştı.

Çiftçi delegeler, örnek uygulamalar olmamasından dert yanmış ve çözüm olarak köy ilkokullarının teorik ve pratik olarak konumlandırılmasını önermişlerdi.

Önerileri şöyle:

“Köy okullarının beş dönümlük bir bahçesi, iki ineklik fenni bir ahır ile kümesi ve yeni yöntemlerle üreten bir arılığı olsun. Bahçenin bir kısmına sebze ve meyve, bir kısmına çiçek ekilsin. Öğretmenlerin gözetiminde çocuklar pratik olarak da çiftçiliği öğrensin. Hatta aydın insanların köylere yerleşmesi teşvik edilsin.”

Sizin de aklınıza Köy Enstitülerinin fikri temelinin İzmir İktisat Kongresinde atıldığı gelmiş olabilir mi?

Öyledir.

Büyük aşklar, büyük yolculuklarla başlar Öyle olması için Ahmet Telli’nin dizelerinde dile getirdiği gibi yola çıkmadan önce hazırlanmak icabeder:

Ki serüvenler daima büyük aşklar

Ve büyük yolculuklarla başlar

Atatürk Orman Çiftliği arazisi

Yola çıkanların başındadır Mustafa Kemal ve çiftçinin mesajını ilk alan da o olmuştur elbette. 

Liderdir o ve işini doğru yapmakla yetinmediğine; doğru işi yapan kişi olarak tarihe geçtiğine tanıklık ederiz.

Varını, yoğunu ortaya koymuş; yurdun değişik noktalarında, çoğunluğu bataklık olan, araziler alıp,  çiftlikler inşa etmiş. 

Bunların başında, Atatürk Orman Çiftliği olarak bildiğimiz Ankara’daki çiftlik gelir gelir.

Alınan arazi verimsiz, sazlık ve bataklık bir alandır. Ama o, aklından geçeni yapmakta kararlıdır. Anlatılan o ki Atatürk, genç ziraat mühendisi Tahsin’i (Coşkan) çağırıp der ki:

 “Gel Tahsin, seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum.”

Giderler.

Gittikleri yer, sivrisinekler tarafından istila edilmiş bir bataklıktır. Etraftan kötü kokular da gelmektedir.  

Mühendis Tahsin, merak içinde sorar:

 “Hayrola Paşam.”

Burasını çiftlik yapacağım” der Atatürk.

Mühendis Tahsin’in yanıtı, beklenen cinstendir:

“Paşam buranın ıslahı, hem paranızı tüketir hem de zamanınızı. Onca verimli toprak varken buraya yatırım yapılmaz.”

Aslolan zor olanı yapmaktır

Atatürk’ün mühendis Tahsin’e verdiği yanıt, onun ufkunun genişliğini de işaret eder:

“Aslolan zor olanı yapmaktır; kolay olanı herkes yapar.”

Mühendis Tahsin, sözle söylediğiyle yetinmez; bir de rapor hazırlar. Raporda, “burada hiçbir şey yetişmez” fikrini tekrarlar. 

Atatürk, fikrinde ısrarlıdır; kendine iletilen raporun üzerine, “burası vatan toprağıdır, kaderine terk edilemez.”

Önceliğini arazinin ıslahına verir. Arazi ıslah olursa çevre de albenili olacaktır kuşkusuz. Islah edilmiş arazide yetiştirdiği ve ıslah edilmiş tahıl cinslerini çoğaltıp ekmeleri için çiftçiye dağıtmayı ve verimi yüksek hayvan ırklarını çoğaltıp hayvancılığı teşvik etmeyi de hedefine koymuş. Bütün bunlara ek olarak, iklim koşullarına uygun sebze ve meyve türlerini yetiştirip, Ankaralıların ihtiyaçlarını da karşılamayı planlamış.

Bir amacı da var elbette…

İstiyor ki güçsüz ve yoksul insanlar bir araya gelsin, örgütlensin; bu nedenle kooperatifçiliği de özendirmek için çabalamış. 

Tarım ve hayvancılığın gelişmesi için bilimin rehberliğini de öne çıkarmayı; çiftçiliğin o ana kadar kullandığı yöntemlerin bilimsel yöntemlerle yer değiştirmesini de önemsemiş.

Biliyor ve inanıyormuş ki Cumhuriyet fikri, bir bütündür. Yalnızca yönetim biçiminin halk egemenliği olması yetmez; aynı zamanda, gündelik yaşamdan üretim süreçlerine, yaşam biçiminden eğitimin toplumsallaştırılmasına kadar halkın her alanda Cumhuriyet fikrini benimsemesi ve pratik hayatına uygulaması gerektiği açıktır.

Ceyhun Atuf Kansu, onun Cumhuriyet fikrini şöyle şiirleştirmişti:

“Sevelim dedi, Mustafa Kemal, sevelim bir,
Selâm verelim bir, selâm alalım bir,
Halk olmak ne güzel şeydir arkadaşlar,
Şu sabah çayını içelim bir, kardeşçe sıcak.
Yüzümüzü yunalım şu dereden bir,
Sonra kursunlar darağacını kavgamıza,
Asarlarsa assınlar bizi düşlerimizden!“

Geleceği kazanmanın ön koşulu mücadeledir

Cumhuriyet genç, yapılacak çok iş var. Ancak ömür de yetmemiş. Atatürk, çiftlikleri başarıyla kurduktan sonra bu modellerin geleceğe örnek olması için zamanı gelince hazineye bağışlamış; tarihler, 11 Haziran 1937 gösterdiğinde, başbakanlığa yazdığı yazıyla bu bağışı tamamlamıştı.

Bir es verelim; yeniden İzmir İktisat Kongresinde çiftçilerin taleplerine geri dönelim. 

Ne istemişti çiftçiler?

“Okullar, beş dönüm üzerine kurulsun; çocuklarımız, eğitim alırken pratikte de çiftçiliği öğrensin.”

Mustafa Kemal’in ilk adımı, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmiş; egemenliğin kayıtsız koşulsuz milletin olması için ilk adımı atmıştı. 

İlk adım elbette önemlidir. Bununla birlikte daha da anlamlı hale gelebilmesi adımların sürekliliğini gerektirir. Çiftçilerin talebini gerçekleştirmek için Köy Enstitülerinin kurulması beklenmiş. 

Müthiş devrimci bir atılım olduğu tartışmasızdı.

Gerici dalga, o atılımı boğmak için her yolu denedi; ne yazık ki dönemin iktidarı, gerici dalga karşısında geri adım atınca önce Köy Enstitüleri kapatıldı. Sonra da Atatürk’ün dişiyle tırnağıyla yoktan var ettiği çiftlikler, sağından solundan işgal edildi.

Ne demiştik?

Cumhuriyet fikri bir bütündür.” O fikrin sürdürülebilir olması, hayatın her alanında devrimci olmayı gerektirir. Mücadele ise durağan değil, dinamiktir.

Ne demek bu?

Şu demek:

Köy Enstitüleri kapatılmış; Atatürk’ün halkın kullanımına açılsın diye hazineye bağışladığı Atatürk Orman Çiftliği gibi yerler, asıl amacından kopartılıp, çeşitli kurum ve kuruluşlara peşkeş çekilmiş olabilir. Daha yaşanabilir bir ülke istiyorsak, onun için mücadele etmek şarttır. 

Kritik nokta, mücadeledir. Ne demişler; “mücadele eden her zaman kazanamayabilir ama kazananlar mücadele edenlerdir.

AOÇ 100 yaşında yağmaya direniyor


Bataklıktan cennete dönüşen bir Cumhuriyet projesi

Atatürk Orman Çiftliği, yalnızca bir çiftlik ya da kültürel peyzaj alanı değil; bilimsel tarım, kamusal sağlık, kır‑kent buluşmasının da çok ötesinde ekonomik bağımsızlık ve laik yaşam kültürü için tasarlanmış bir bütüncül sistemin parçasıdır. Genç Cumhuriyetin feodal ilişkilerin tasfiyesi için Atatürk’ün kendi olanaklarıyla ortaya koyduğu bir özgürleşme modelidir. Ve Türk Devrimi’nin hedeflerinden toprak reformu programının öncül bir parçası olarak devlet çiftlikleri modelidir. Dönemin şartlarına bakacak olursak; Ulusal Kurtuluş Savaşı bitmiş ve uygarlık savaşı başlamıştır. İngiltere’nin kışkırttığı Şeyh Sait isyanı başta olmak üzere, cumhuriyet karşıtlığı ve irticanın odağı haline gelmiş Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatıldığı en buhranlı dönemlerden birinde AOÇ’nin kurulması, Mustafa Kemal’in ideallerine bağlılığının açık bir göstergesidir. Günümüzde yaşanan Karşı Devrim sürecinde Atatürk ve Cumhuriyetimizle hesaplaşılmaktadır. Bu hesaplaşmanın zirve mekânı Atatürk Orman Çiftliği’dir.

Atatürk Orman Çiftliği, Kemalizm ışığında çağdaşlaşmayı tarım üzerinden, özellikle nüfusun büyük kısmının çiftçi olduğu bir dönemde, feodal yapıyı yıkmaya yönelik bir anti-emperyalist ve tam bağımsızlık tasavvuru olarak öne çıkmaktadır. AOÇ, dışa bağımlı gıda rejimi yerine yerli tohum ve ırk ıslahına dayalı, makineli tarım ve işleme tesisleri üzerinde şekillenen bir model olarak da değerlendirilebilir. 

“Hepinizin malumu olduğu gibi, milletin çoğunluğu sizlersiniz ve memleketimiz de esas olarak iki unsur üzerine kuruludur: biri çiftçi, diğeri asker. Biz çok iyi çiftçi ve çok iyi asker yetiştiren bir milletiz. İyi çiftçi yetiştirdik çünkü topraklarımız çok, iyi asker yetiştirdik çünkü o topraklara kasteden düşmanlar fazladır. O toprakları işleyen ve koruyan hep sizlersiniz. Bundan sonra da daha iyi çiftçi ve daha iyi asker olacağız.” Tarsus’ta Çiftçiler Yurdu’nda Yaptığı Konuşma 18 Mart 1923, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Cilt II. 

Bu model, bir sonraki aşamada hedefini eğitim yoluyla pekiştirmek adına Köy Enstitüleri aracılığıyla desteklenmiş; bu enstitüler köylüye yalnızca tarım ve hayvancılık bilgisi değil, aynı zamanda temel bilimler, zanaat, sanat, kültür alanları dahil çok boyutlu eğitim olanakları sunmuşlardır ve köylünün feodal yapıyı sorgulama, toplumsal dönüşüm hedeflerini içermişlerdir. Mustafa Kemal’in vizyonunda, tarım ve eğitim arasındaki bu bütüncül dönüşüm stratejisi, ekonomik bağımsızlık ve toplumsal eşitlik hedeflerine hizmet edecek bir yapıyı oluşturmaktaydı. Ayrıca, bu stratejiyi toprak reformu ile taçlandırmayı da öngörmüştü; “memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır” ifadesiyle bu hedefi dile getirmiştir. Yine bu dönemde köylünün sırtında ağır bir yük olan ve o dönemde devletin en önemli gelir kaynaklarından olan Aşar Vergisi kaldırılmıştır. Ziraat Teşkilatı Kanunu ile başlamak üzere Köy Kanunu, Ziraî Birlikler Kanunu çıkarılmıştır. Tapu ve Kadastro çalışmaları ile kamulaştırma kanunu sayesinde sulama yol, tarım ve bu tür amaçlar için gereken arazi kamulaştırmaları sağlanmıştır.

Atatürk Orman Çiftliği, kuruluşundan sonra kısa bir sürede pastörize süt, yoğurt, tereyağı ve peynir üretimiyle Ankara’nın gıda güvenliğini geliştiren bir kamu işletmesi olmuştur (AOÇ Müdürlüğü ürün sayfaları; bkz. 1930 tarihli üretim kayıtları). AOÇ’deki rekreasyon alanları (Marmara Köşkü, Karadeniz Havuzu, gazinolar vb.), artık modern kamusal yaşamın mekânları haline gelmişti. Ancak Gazi Çiftliği’nin görünen yüzünün çok ötesinde işlevleri de vardı. Ziraat Şubesi; Ziraat İşleri Kolu, Meyve Çiftliği, Sebzecilik, Bağcılık ve Fidanlık İşleri Kolu’nu kapsıyordu. Hayvancılık Şubesi; Koyunculuk, Sığır, Kasaplık Hayvan, Atçılık, Kümes Hayvanları ve Arıcılık kollarından oluşuyordu. Endüstri Şubesi; Bira Fabrikası, Pastörize Süt Fabrikası ve Yoğurt İmalathanesi, Demir Eşya ve Pulluk Fabrikası, Şarap İmalathanesi, Deri Fabrikası, Değirmen ve Fırını içeriyordu. Ticaret Şubesi ise Marmara Gazinosu, Çiftlik Lokantası ile Ankara’daki (Yenişehir, Hacı Bayram, Samanpazarı) ve İstanbul’daki (Beyoğlu, Kadıköy) satış mağazalarından meydana geliyordu. Bahsi geçen bu yapılar, modelin diğer temel taşlarını oluşturmaktaydı. Aynı dönemde bu modeli desteklemek üzere kurulan Ziraat Enstitüsü göz önüne alındığında, uygulamanın ülke genelinde yaygınlaştırılmasının amaçlandığı açıkça görülmektedir.

Atatürk’ün hibe iradesi, AOÇ’yi “halka fayda” önceliğiyle şartlı bağış konusu yapmıştır. Bu yönüyle de tüm varlığını Türk ulusuna adayan bir lider ve onun eseri olarak dünyada eşi benzeri olmayan bir örnektir.

“Çiftlikleri halka armağan ediyorum. Onlar devlet koruyacak ve halka faydalı olacak şekilde yaşatılacaktır.” Atatürk’ün 11 Haziran 1937 tarihli bağış mektubundan…

Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ), erken Cumhuriyet’in tarımsal modernleşme ve bu sayede toplumsal dönüşüm hedeflerinin en somut projelerinden biridir. Kuruluşundan itibaren, makineleşme ve bilimsel üretim tekniklerinin uygulamalı eğitim sahası olmuş; tohum ve ırk ıslahı, makineli tarım, işleme tesisleri ve deneysel üretimle bilginin toplumsallaşmasını sağlamıştır. Ziraat şefliklerinden hayvanat bahçesine kadar uzanan kurumsal yapısı, 24 Mart 1950 tarihli 5659 sayılı Atatürk Orman Çiftliği Kuruluş Kanunu ile tanımlanmış, işletme kamusal yarar ve bütünlük ilkesiyle düzenlenmiştir.

Kamusal sağlık ve beslenme boyutunda AOÇ, 1930’lardan itibaren pastörize süt ve süt ürünleri üretimiyle hijyen ve beslenme kültürünü kentliye ulaştırmış; erken Cumhuriyet’in kamucu refah anlayışını görünür kılmıştır. Aynı zamanda parklar, yollar, gazinolar ve rekreasyon alanlarıyla halka doğa ve eğlence olanağı sunmuş, kır-kent etkileşimini güçlendirmiştir. Böylece kentliler üretimle doğrudan temas kurmuş, tarım gündelik yaşamın bir parçasına dönüştürülmüştür.

AOÇ’nin kuruluşu, Osmanlı’nın son dönemindeki gıda yetersizlikleri ve ithal bağımlılığına karşı öz yeterlilik hedefini taşır. Bu yönüyle anti-emperyalist kalkınma anlayışını somutlaştırmış, feodal yapının tarım üzerinden dönüştürülmesine aracılık etmiştir. Dolayısıyla AOÇ, yalnızca ekonomik bir girişim değil; devlet çiftlikleri modeliyle toplumsal dönüşümün aracı ve Cumhuriyet’in bağımsızlıkçı ekonomi-politik hattının simgesidir.

AOÇ, sadece tarımsal üretim alanı değil; aynı zamanda kamusal kültürün, gıda güvenliğinin, ekolojik-tarihsel sürekliliğin ve Cumhuriyet ideallerinin mekânıdır ve SİT ALANIDIR. Atatürk’ün ifadesiyle halka “gezecek, eğlenecek ve dinlenecek sıhhi yerler, hilesiz ve nefis gıda maddeleri” sunan çiftlik, devletçi-halkçı ve laik bir yaşam tasarımının somut mirası olarak var olma savaşını sürdürmektedir.

Sonuçta AOÇ’deki yıkım, tek bir siyasi döneme indirgenemeyecek birikimli kararların ve temelinde karşı devrim sürecinin ürünüdür. Burada hedef Atatürk’ün kurduğu modelin belleklerden silinmesinin de ötesinde Cumhuriyete ve onun toplum tasavvuruna ilişkin gözle görülecek de bir simge kalmamasıdır. Farklı dönemlerde belediye, bakanlıklar ve diğer kamu kurumlarınca alınan kararlar; koruma statülerine rağmen AOÇ alanların parçalanmasına, işlevsel süreksizliğine ve plan bütünlüğünün zayıflamasına yol açmıştır. Ortaya çıkan bu tablo, AOÇ’nin 1. derece sit niteliği ve kuruluş koşulları ile uyumlu, tutarlı ve şeffaf bir üst ölçekli koruma-kullanma stratejisine duyulan ihtiyacı açıkça göstermektedir. Yöneten değişse de yönetim anlayışı değişmedikçe talan devam etmektedir. Ankara’nın Başkent olması bugünlerde gizli ve açık olarak tartışılmaya açılmaktadır. Cumhuriyet Devrimi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın karargâhındaki ulusal belleği oluşturan simgeler tek tek yok edilmektedir. Ne İ. Melih Gökçek tarafından Çiftlik Kavşağı’na konulan dinazor ne de 140journos tarafından yapılan “Cehape zihniyeti belgeseli“nde Kemal Kılıçdaroğlu ile yapılan söyleşide arka planda yer alan Atatürk Orman Çiftliği yapısı tesadüf değildir! Artık Cumhuriyet, ömrünü tamamlamış dinazorlaşmış bir rejimdir (Ancien Regime) algısı kabul ettirilmek istenen! Hiçbiri bir istisna değildir! Ulusumuz, bu gidişata dur diyerek Cumhuriyetimize ve onun simgesi yapı ve kurumlarına sahip çıkmalıdır.

Kentte insanca ilişkilerin kademeli birlikteliği

Yazar Hakkında

Akademik dünyanın gözlüğüyle baktığımızda kent çalışmalarının, uzun süredir makro ölçekteki yapısal dönüşümleri, planlama pratiklerini, ekonomik ilişkileri ve yönetim modellerini merkeze alarak şekillendiğini görüyoruz. Bu perspektif, elbette kentlerin büyüme dinamiklerini ve yönetişim mekanizmalarını anlamak açısından oldukça önemlidir. Ancak bu bakış, çoğu zaman kenti var eden en temel dokuyu, yani mahalleyi/semti ve onun gündelik yaşam içindeki karşılıklarını arka plana itebiliyor. Oysa kentin mikro birimleri, kentin yalnızca fiziksel bir bileşeni değil; aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, yerel kültürlerin, ortak hafızanın ve dayanışma biçimlerinin beslendiği bir mekânı ifade ediyor. Bu bağlamda, “Kente Mahalleden Bakmak” başlıklı bu derleme, tam da uzun süredir ihmal edilen bu mikro ölçeği merkeze alarak, hem kavramsal hem de deneyimsel bir sorgulamaya imkân tanıyor.

Ayrancım Derneği’nin öncülüğünde, Derneğe emek harcayan kent ve semt sakinlerinin çabalarıyla hazırlanan bu kitap, Ankara’nın özgün semtlerinden biri olan Ayrancı üzerinden mahalle kavramını yeniden düşünmeye davet ediyor. Farklı disiplinlerden gelen yazarların katkısıyla şekillenen bu kolektif çalışma, mahalleye yalnızca bir yerleşim birimi olarak değil, aynı zamanda bir kamusallık alanı, bir toplumsal pratikler sahnesi ve bir hafıza mekanı olarak yaklaşmakta. Kitapta yer alan yazılar, Ayrancı semtine odaklansa da, ele alınan temalar bakımından Türkiye’deki pek çok kent ve semte uygulanabilir gözlemler ve kavramsal çerçeveler sunuyor. Bu açından bu derlemeyi farklı yerleşimlere uygulanabilecek bir büyüteç gibi görmek de mümkün. Derneğin daha önce farklı mecralarda ve özellikle de Gazetesinde yer alan metinleri belli bir süzgeçten geçirerek ve olgunlaştırarak kitaplaşma yoluna sokması, bu alandaki verimleri sürekli olarak kent sakinlerinin dikkatine sunmak için arayış içinde olması da takdire şayan. 

Modern kentleşme süreci, bireyler arası ilişkileri giderek daha fazla biçimselleştirirken, mahalle ölçeği bu soyutlaşmanın dışında kalan nadir alanlardan biri olarak öne çıkıyor. Komşuluk, esnaf-sakin ilişkileri, gündelik karşılaşmalar, birlikte çözüm üretme pratikleri gibi pek çok toplumsal deneyim, hâlâ mahallede vücut bulabiliyor. Bu anlamda mahalle, yalnızca geçmişin bir nostaljisi değil; bugünün karmaşık kent hayatı içerisinde dayanışma, güven ve karşılıklılık gibi değerlerin yeniden üretilebildiği bir zemin sunuyor. Kitabın temel motivasyonunun da bu zemini hem korumak hem de eleştirel bir bakışla değerlendirmek olduğu görülüyor. Bu bakımdan bu derlemenin mahalleye ilişkin klişe ve yüzeysel sembolizme de meydan okuduğu söylenebilir. 

Kitabın farklı bölümleri, semtin tarihsel gelişimini ve kent belleği içindeki yerini tartışmaya açarken,  devamında semtin fiziksel, sosyal ve kültürel dönüşümünü bir arada değerlendirerek okura sağlam bir izlek sunuyor. Bu bağlamda örülen diğer yazılar kentte ve Ayrancı’daki gündelik yaşamın izlerini sürüyor: sokaklardaki kamusal yaşamdan, apartman kültürüne; pazar alışverişinden, kuaför ve berberlerin sosyal rollerine kadar uzanan bu tematik çeşitlilik, mahalleyi yalnızca mekânsal bir kategori olarak değil, aynı zamanda bir kültürel üretim alanı olarak kavrıyor. Kitapta yer alan yazıların temaları yer yer Başkent Ankara’nın tamamı, tarihi, geçmişi ve geleceği olsa da, bu yazıların bir mahalle çerçevesinden ortaya konmuş olması daha önce farklı yerlerde yazılmış benzer yazılardan daha farklı bir sesin belirmesine de olanak tanıyor. Nihayetinde konuşulan kentin amblemi gibi bir konu olsa da bilinç altında bu meselenin Ayrancı ya da diğer mikro ölçekler için ne anlama geldiğinin sorgulandığı hissedilmektedir. 

Kitapta dikkat çeken temalardan biri de kolektif hafıza. Mahallede ve kentte yaşanmış bireysel deneyimlerin, ortak anlatılara dönüşme biçimleri; belleğin mekânla ilişkilenme halleri, ve kentsel dönüşüm gibi dışsal müdahalelerin bu hafıza üzerindeki etkileri detaylı biçimde ele alınıyor. Bu noktada Ayrancı’nın özgülüğü önem kazanıyor: Ankara’nın merkezinde yer almasına rağmen, hâlâ sakinlerine soluk aldıracak yeşil alanlara, yürünebilir sokaklara ve kamusal mekânlara sahip olması, bu belleğin canlı kalmasına olanak tanıyor. Öte yandan kitap, yalnızca geçmişe dönük bir anlatı sunmuyor; aynı zamanda bugünün dinamiklerine dair çözümleyici bir bakış da içeriyor. Bu tür yazılar, mahallelerin sadece nostaljik değil, aynı zamanda geleceğe dair umut verici toplumsal laboratuvarlar olduğunu ortaya koyuyor.

Bu çalışmanın bir diğer önemli yönü, üretim sürecinin katılımcı ve çoğulcu bir yapıda kurgulanmış olmasıdır. Ayrancım Derneği’nin yürütücülüğünde şekillenen bu kitap, yalnızca akademisyenlerin ya da uzmanların değil; mahalle sakinlerinin, sanatçıların, gönüllülerin, yerel örgütlenmelerin katkısıyla da zenginleşmiştir. Bu yönüyle kitap, sadece bir yayın değil, aynı zamanda bir topluluk pratiğinin ürünü olarak da değerlendirilebilir. “Kente Mahalleden Bakmak”, mahalle kavramını yeniden düşünmek için güçlü bir davet sunuyor. Kent planlamasının makro ölçekli söylemlerine karşı, yerelin bilgeliğini, gündeliğin ritmini ve topluluk yaşamının anlamını hatırlatıyor. Bu kitap, kentsel yaşamı yalnızca fiziksel dönüşümler ya da altyapısal projeler üzerinden değil, insanların bir araya geliş biçimleri, birlikte yaşama iradeleri ve hafızayla kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendirmeyi öneriyor. Ayrancı semti, bu anlamda yalnızca bir örneklem değil; aynı zamanda bir imkân olarak karşımızda duruyor. Hem geçmişin izlerini taşıyan hem de geleceğe dönük tasavvurları barındıran bu mahalle, kente mikro ölçekte ve mikro ölçekten nasıl başka bir yerden bakabileceğimizi gösteriyor. Kitabın yazarları, bu bakışı çoğaltmak ve derinleştirmek için bir araya geldiler. Okur da, bu yolculuğun bir parçası olmaya davetlidir.

Yapay zekaya Ayrancı’yı sorduk, cevapları Ayrancım Gazetesi’nden aldı

Merak edip yapay zekaya sorduk: Yukarı Ayrancı ve Aşağı Ayrancı’nın mahalle kültürü, komşuluk ilişkileri, tarihi ve mimari dokusu, yaşayan ve yaşamış ünlüleri ile ilgili olarak bizlere neler fısıldayacaksınız?  

Tarihî gelişim ve semt yapısı

İlçede 1960’lardan önce daha çok bağ evleri ve geniş bahçeli müstakil yapılar vardı. İlk yerleşenlerin anlattığına göre 1960’larda semtin yolları çamurluyken yeni taşınan aileler arasında sıcak komşuluk ilişkileri gelişiyor, zaman zaman bağ evlerinden misafirlere ayran ikramı bile geleneğe dönüşüyordu. Bu samimi ortam, semte “Ayrancı” adının verilmesinin efsanevi kökeni olarak anlatılır. 

1966’da onaylanan imar planı ile bölge hızla kentleşti, önce Güvenlik Caddesi asfaltlandı, daha sonra ızgara planına uygun yeni sokaklar açıldı ve çok katlı apartmanlar inşa edildi.  Bugün Aşağı Ayrancı’da Atatürk Bulvarı ve Güvenlik Caddesi gibi geniş arterler semti kucaklarken, ara sokaklar genellikle ızgara desenli ve kısa mesafelidir. Yukarı Ayrancı’da Hoşdere Caddesi-Dikmen Caddesi arası daha engebeli, yokuşlu bir dokuyu korur; sakinlerinin çoğunluğu emekli veya orta-üst sınıf ailelerdir. Semtin genel mimarî dokusu 1960–70’lerden kalma dört-beş katlı betonarme apartmanlar ile yenileme binalarından oluşur. Yıllar içinde yapılan bazı kentsel dönüşüm projeleri semtin orijinal dokusunu değiştirmiştir. 

Ayrancı, komşuluk bağlarına büyük önem veren bir semttir. 

Yerel tarih anlatımları semtin ilk sakinleri arasında bağ evi komşularının birbirine karşı fedakârlık ve yardımseverlik içerdiğini vurgular: Ağustos’un sıcak günlerinde bağlardan su isteyenlere ayran ikram etmek bile gelenek hâline gelmiştir. Semtin güncel toplumsal yapısında da komşuluk hukuku temel kabul edilir. Ayrancı’da “komşuluk ve mahalle hukuku” adeta bir anayasa kıymetindedir; 2021’de kurulan Ayrancı Semt Meclisi açılışında Ali Necati Koçak, “Ayrancı Semt Meclisi, burada bulunan herkestir. Bizim için en temel anayasa komşuluk ve mahalle hukukudur.” sözleriyle bu anlayışı vurgulamıştır. Bu kültüre uygun olarak semt dayanışması canlandırılmıştır. 2019’da kurulan Ayrancım Derneği’nin amacı, “Ayrancı semtinde kent yaşamı ve kültürünü geliştirmek ve dayanışmayı sağlamak” olarak belirlenmiştir. Dernek ve semt meclisi çatısı altında mahallelinin bir araya gelmesi teşvik edilir. Örneğin Ayrancı Mahalle Bostanı gibi projeler; semte sevdalı gönüllülerin bir araya gelip betonlaşmaya karşı mücadele, yeşili çoğaltma ve dayanışma ortamı yaratma arayışının sonucudur. Ayrıca her yıl düzenlenen Ayrancı Festivali (örneğin Ekim 2023’te Cumhuriyet’in 100. yılı etkinliği kapsamında) mahallelilerin ücretsiz kültürel etkinliklerde buluştuğu bir buluşma noktasıdır. Tüm bu çabalar, semti “katılımcı, demokratik ve çağdaş komşuluk bilinciyle yaşayan” bir yerleşim haline getirmeyi hedefler. Nitekim dernek vizyonunda Ayrancı sakinlerinin “eğitim düzeyi yüksek, sorunların farkında, komşularına hoşgörülü ve saygılı bireylerden” oluştuğu belirtilir. 

Ayrancı’nın cazibe noktaları

Ayrancı’nın önemli simge ve parkları çevresiyle bağ kurar. Cemal Süreya Parkı (eski adı Ayrancı Parkı), Atatürk Bulvarı ile Dikmen Caddesi kesişimindeki 9.000 m’’lik bir parktır. 1978’de inşa edilmiş, 1991’de ünlü şair Cemal Süreya’nın adını almıştır. Parkta özgün ahşap oyun alanları, koşu parkuru, mini futbol-basketbol sahaları ve piknik alanları gibi çok sayıda sosyal donatılar bulunur. Bu park, hem mahallelinin buluşma mekânı hem de çocuk oyun alanı olarak semtin en önemli yeşil alanlarından biridir.

Aşağı Ayrancı’nın diğer kapılarından biri Şili Meydanı–Kuveyt Caddesi kesişimidir. Burası, Adile Naşit Parkı’ndan başlayarak Kuğulu Park’a uzanan güzergâh üzerindedir ve semte giriş noktasıdır. Burada Afet İnan Parkı (Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan anısına düzenlenmiş bir park) ile eski Başbakan Adnan Menderes’in Ankara Köşkü gibi tarihî yapılar bulunur. Şili Meydanı’ndan şehrin ışıkları eşliğinde Sheraton Otel görülür; Akşamları bu bölge Ankara’da ayrıcalıklı, dinlendirici manzaralar sunduğu için “Aşağı Ayrancı’nın gerilimleri söküp atan büyülü giriş kapısı” olarak betimlenmiştir. Bunun dışında semt içinde küçük çocuk parkları, camiler ve Çankaya’nın genel planlama mirası (eski Jansen planı koridorları) görülür. 

Ayrancı, “Atatürk’ün yaşadığı Çankaya’nın merkez kapısı” sayılır.

Ayrancı’nın Atatürk ile ilgili doğrudan semt anısı pek az olmakla birlikte, semtin Cumhuriyet öncesi–sonrası planlaması Atatürk vizyonunu yansıtır. Atatürk’ün evi sayılan Çankaya Köşkü’ne yakınlığı, semti onun “çağdaş cumhuriyet kapısı” olarak sembolleştirir. Gerçekten de Ayrancı’nın giriş yolları Atatürk’ün planladığı bahçe şehir düzenine paralel olarak uzanır. Ayrıca semtte Atatürk Bulvarı gibi sokak adları ve Afet İnan Parkı gibi adlandırmalar Atatürk ve Cumhuriyet anılarını yaşatır. 

Ünlü şahsiyetler

Ayrancı’nın geçmişinde ve bugününde bazı kültür insanları ile sanatçılar semtle anılır:

Ulus Baker (1949–2007): Kıbrıslı Türk sosyolog, yazar ve ODTÜ öğretim üyesiydi.

Sadi Hoşses (1916–1994): Türk sanat müziği bestecisi. 

Ziya Taşkent (1913–1999): Sanat müziği bestecisi. 

Ahmet Sezai Günışıldar (1910–1995): Uzun yıllar görev yapan Ayrancı mahallesi muhtarı.

Bu isimler, semte duyulan aidiyeti ve mahalle kültürünü yüceltir. Ayrancı’da bugün de kendini bu gelenekten sayan yazarlar, şairler ve düşünürler iklimi sürmektedir. (Örneğin, semt gazetesi Ayrancım’da yayınlanan anılar ve söyleşilerde semt kültürü hep canlı tutulmaktadır.

Ayrancı’da mahalle dayanışması güncelliğini koruyor. 

2020’lerin başında kurulan Ayrancım Derneği, semt sorunlarına kolektif çözüm aramaktadır. Örneğin Aralık 2023’te düzenlenen bir etkinlikte, emekli yargıç Bülent Seyitdanlıoğlu ve hukukçular semt sakini, rezidans tipi yapılaşmanın mahallenin dokusuna aykırı olduğu uyarısını yaptılar. Konuşmacılar, “Ayrancı’da 1930’lardan beri oluşan bir kent ruhunu büyük sermayeye teslim etmek istiyorlar” diyerek kentsel dönüşüme karşı çıkmayı önerdiler. Yurttaşlar şimdiye dek tek tek apartman yıkımlarıyla yenileme örneklerini tartışıyor, yeni projelere tepki gösteriyor; semt avukatları ve mühendisleri süreci izliyor. Bu mücadele, uygun ölçekli, çevreye duyarlı imar talebini ve semtlinin karar süreçlerine katılım hakkını gündeme getiriyor.

Diğer taraftan semt dayanışması güçlü kurumlarla da sürüyor. Çankaya Belediyesi’nin park ve altyapı yatırımları semti canlandırırken, Ayrancı sakinleri kendi örgütleri üzerinden kültür ve eğitim etkinlikleri düzenliyor. Örneğin bu dernek, belediye ve yerel meclis işbirliğiyle eşitlikçi kararlar için ağ oluşturuyor. Semtte esnaf-konut komşuluğu da işliyor; mahallede birkaç kuşaktır bakkalı, kahvecisiyle insanları tanışıklık çerçevesinde ilişkiler sürdürmektedir.

Yukarı ve Aşağı Ayrancı hem köklü komşuluk geleneğini hem de modern kent sorunlarıyla dayanışmayı bir arada taşıyan bir semttir. Mahalle kültürü “komşuluk ve mahalle hukuku” ilkeleriyle tanımlanır. Sokağına giren her insan, bir gün semt dayanışmasının bir parçası olabileceğini hisseder. Kaynaklarımız, semt sakinlerinin bu özelliğini öne çıkarır: Ayrancı, “mahalle sakinlerinin katılımcı, demokratik ve çağdaş komşuluk bilinciyle yaşadığı” bir model semt olarak tanımlanmıştır.

Çalışmanın başlıca kaynakları arasında ayrancim.org.tr, muhtar ve mahalle sakinleriyle yapılan söyleşiler, Çankaya Belediyesi’nin resmî sitesi (cankaya.bel.tr) ile bazı haber mecraları (haber.sol.org.tr) yer almaktadır.

Ayrancı’nın görsel hafızası: Cepheler, renkler, sokak estetiği

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Türkiye’nin ve dünyanın iklim değişikliğine karşı çözüm önerilerinin sunulduğu çalışmalara katıldı. Gazi Üniversitesi, Planlamada Coğrafi Bilgi Sistemleri Bölümünde yüksek lisans yapmakta ve Kahramankazan Belediyesi, İmar ve Şehircilik Müdürlüğünde şehir plancısı olarak çalışmaktadır. Ayrancım Gazetesi’nde ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Şehir plancısı gözüyle Ayrancı sokaklarının morfolojisi 

Ayrancı’da yürümek, yalnızca bir semtten geçmek değil, adeta geçmişin bugüne nasıl sızdığını her sokakta, her pencere detayında gözlemlemenin mümkün olduğu bir zaman tünelinden geçmek gibidir. Bir şehir plancısının gözünden bakıldığında, Ayrancı’nın sokak dokusu, Ankara’nın erken Cumhuriyet döneminden bugüne kadar gelen planlı mahalle anlayışının nadir örneklerinden biridir. Bu semtin fiziksel kurgusu, simetrik yerleşimleri, yapı adalarının düzeni, geniş kaldırımları ve ön bahçeleriyle insan ölçeğinde bir hava kazandırır. Ancak bu düzen tek başına estetik yaratmaz; Ayrancı’yı asıl özel kılan, bu kurguya eşlik eden “cephe dili “dir. Bu cepheler, mahallelinin belleğini taşıyan katmanlı birer anlatı niteliğindedir. 

Ayrancı’nın görsel kimliğini oluşturan temel unsurlar:

Mimari dönem ve karakteristikleri:

1950’lerden 1980’lere uzanan yapılaşma döneminde inşa edilen apartmanlar, mahalleye kendine özgü bir sadelik ve zarafet katmıştır. Bu yapıların cepheleri genellikle pastel tonlara boyanmış, belirgin çıkmaları, mozaik yüzeyleri ve geniş balkonlarıyla dikkat çeker. Bu mimari sadelik, abartısız ama karakterli bir yaşamı simgeler. Bu apartmanlar, bir dönemin konut politikalarının, toplumsal beklentilerinin ve tasarım anlayışının izdüşümüdür. Modernist ilkelerin Ankara’ya yerleşme çabası, Ayrancı’nın sokaklarında okunur. O dönem, nüfusun artmasıyla birlikte apartmanlaşma ihtiyacı doğmuş, ancak bu yeni yapılanmalar kimliksizleştirme yerine bir estetik çizgi tutturmayı başarmıştır.

Sokaklardan bir kare: Ayrancı’nın estetik hafızası

Yer: Gülden Sokak, Ayrancı, Çankaya / Ankara Fotoğraf: Kendi arşivimden, Temmuz 2025 

Gülden Sokak’ta yer alan bu apartmanlar, 1980’ler öncesine tarihlenen sade cephe kurgularıyla gösterişten uzak cepheleriyle zamana karşı dirençli bir sadelik taşırken cephelerde keskin süslemelerden uzak, net çizgiler hâkim. Açık renk sıvalar, düz hatlı balkonlar ve ahşap detaylar ve köşe balkonlar, mimariye sıcaklık katarken dönemin kent konut tipolojisini yansıtıyor. Zemin seviyesinde yoğun bitki örtüsü ve sarmaşıklarla örtülü girişler, sokakla yapı arasında doğal bir geçiş hissi veriyor. Apartmanlar, zamansız bir uyum içinde birbirine yaslanarak hem mahremiyeti hem de kentli komşuluğunu taşıyan bir dil kuruyor.

Yer: Güvenlik Caddesi ile Cinnah Caddesi arasında, Ayrancı, Çankaya / Ankara Fotoğraf: Kendi arşivimden, Temmuz 2025 

1970’li yıllarda inşa edildiği tahmin edilen bu apartmanlar, Ayrancı’nın dar sokaklarında kendine özgü bir sessizlikle varlığını sürdürüyor. Zemin kat hizasındaki mozaik kaplamalar, yatay bantlarla vurgulanan pencere çizgileri ve sade balkon düzeni, dönemin modernleşme arzusunu mütevazı bir şekilde yansıtıyor. Ön cephelerdeki asma çiçekler, mahallelinin yaşanmışlıklarını bugüne taşıyor. Bu yapılar, Ayrancı’da mimari sürekliliğin ve gündelik yaşamın izlerini birlikte taşıyan sessiz bir tanık.

Özgün detaylar ve renk paleti: 

Birçok sokakta, hala ilk günkü gibi duran merdivenli girişler, eski tip ahşap pencere doğramaları ve sarkan saksılarla dolu balkonlar görmek mümkündür. Bu unsurlar, sadece bir mimari özellik değil; aynı zamanda mahallelinin yaşama biçiminin dışavurumudur. Ayrancı’nın sokakları, gösterişsiz ama estetik açıdan bütüncül bir anlayışı taşır. Bu sadelik, dikkatli bakıldığında oldukça güçlü bir görsel hafıza oluşturur. Bahçelievler Caddesi’ne paralel uzanan küçük sokaklarda, özgün merdivenli girişleri, demir ferforje korkulukları ve çiçeklerle bezenmiş balkonlarıyla birçok yapı hala geçmişin izlerini taşımaktadır. Bu alanlar hem mimari mirasın hem de kolektif hatıranın canlı kalabildiği nadir yerler arasındadır. 

Köşe parsellerdeki çıkmalı balkonlar, mozaik panolar ve ferforje merdiven korkulukları, birer görsel hafıza noktası gibi işlev görür ve geçmişe açılan pencereler gibidir. Bu tür detaylar, sadece nostaljik değil, aynı zamanda yerle kurulan aidiyet ilişkisinin fiziksel karşılıklarıdır.

Ayrancı’nın renk paleti de bu bütüncül estetiği tamamlar: Soluk pembe, bej, fildişi, toprak rengi ve mint yeşili gibi tonlar, mahalle kimliğinin temel taşlarıdır.

Komşuluk kültürünün fiziksel izleri

Ayrancı’nın yapı dili yalnızca görsel bir düzen sunmaz, aynı zamanda sosyal ilişkilerin de mekânsal zeminini oluşturur. Ortak bahçeler, içe dönük balkonlar ve sokakla temas hâlindeki pencereler; mahallede komşuluk ilişkilerinin nasıl kurulduğuna dair ipuçları verir. Bugünün güvenlikli siteleriyle karşılaştırıldığında, Ayrancı’nın açık ve geçirgen mekânsal kurgusu, insanı içine alan bir aidiyet duygusu yaratır. Bu da onu yalnızca bir yerleşim alanı değil, aynı zamanda yaşayan bir sosyolojik organizma hâline getirir.

Görsel bütünlüğe yönelik tehditler:

Son yıllarda yapılan cephe yenilemeleri, Ayrancı’nın bu görsel bütünlüğünü tehdit etmeye başlamıştır. Parlak renkli sıvalar, alüminyum paneller ve cepheye uyumsuz PVC doğramalar; mahalle silüetinin dengesini bozmaktadır. Bu tür müdahaleler yalnızca görüntüyü değil, Ayrancı’nın ruhunu da zedelemektedir. Malzeme ve renk seçimleri çoğu zaman ticari kaygılarla, bağlamdan kopuk biçimde uygulanmaktadır. Bu durum, sokaklar arasındaki estetik sürekliliği bozmakta ve Ayrancı’nın görsel hafızasını parçalamaktadır.

Üstelik bu tür müdahaleler, sokaklar arasında var olan estetik sürekliliği de kesintiye uğratıyor. Ayrancı gibi dokusu güçlü mahallelerde bu tür dönüşümler, kolektif hafızayı da silmeye başlıyor. Bir binanın cephesi değiştiğinde, sadece bir boya sürülmüş olmuyor; o binanın geçmişi, anlamı ve kimliği de kaybolabiliyor.

Peki çözüm ne olabilir?

Bu özgün yapısal kimliği korumak için yalnızca teknik rehberler yeterli olmayabilir. Mahalleliyle birlikte karar verilen, katılımcı planlama süreçleri gereklidir.

Ayrancı’nın görsel hafızasını korumak için bir mahalle cephe rehberi hazırlanabilir. Bu rehber, bölgede kullanılabilecek uygun malzeme ve renk paletlerini tanımlar. Örneğin açık pembe, bej, mint yeşili gibi mahalleyle özdeşleşmiş tonlar önerilebilir. Ferforje korkuluklar, mozaik panolar ve çıkmalı balkonlar gibi unsurlar korunarak ya da yeniden tasarlanarak uygulanabilir. Bu, mahalledeki yeni müdahalelerin de geçmişle uyumlu olmasını sağlar.

Buradaki görsel miras, koruma bilinciyle yaşatılırsa hem bugünün hem de geleceğin Ayrancısı daha yaşanabilir ve anlamlı olacaktır. Mekân, aidiyetin oluşmasında bir araç değil, doğrudan bir aktördür. İşte bu nedenle, bugünkü kentsel dönüşüm tehditleri karşısında Ayrancı’nın sessiz zarafetini korumak, yalnızca geçmişe değil geleceğe de bir sorumluluktur. Böylece Ayrancı, geçmişin gölgesinde değil; onun ışığında yeniden şekillenebilir.

Kimliği meçhul, eseri meşhur!

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.


Ünlü sokak sanatçısı Ememem Çankaya sokaklarından geçti. Gözler kimliğini gizli tutan diğer sokak sanatçılarına çevrildi.

Kafayı şehrin çatlaklarına takmış bir sanatçı: Ememem

Fransız Kültür Merkezi’nin daveti ve Çankaya Belediyesi işbirliği ile Ankara’ya gelen ünlü sokak sanatçısı Ememem, 23-30 Haziran 2025 tarihleri arasında Çankaya sokaklarını enstalasyon çalışmalarıyla renklendirdi. 

Flacking Art yani “çatlakları iyileştirme sanatı” adını verdiği mozaik yerleştirmeleri için ilk çalışmasını Paris Caddesi ile Yazanlar Sokağı kesişiminde gerçekleştiren sanatçıya Çankaya Belediye Başkanı Hüseyin Can Güner ve Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Isabelle Dumont eşlik etti.

Çankaya’da çatlaklar neredeydi?

Çankaya’daki ilk “flack” Paris Caddesi ile Yazanlar Sokak köşesinde, Fransa Büyükelçiliği’nin hemen yanında yapıldı. Sanatçı ayrıca Kuğulu Park çevresinde, Tunalı Hilmi Caddesi’nde ve Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi önünde toplam beş mozaik enstalasyonu gerçekleştirdi.

Nasıl yapıldı?

Keşif turu: Önce çatlaklı kaldırım taşlarını bulup haritalandı, ölçümleri alındı.

Atölye zamanı: Doğan Taşdelen Sanat Merkezi’nde vatandaşların izleyebileceği şekilde tasarım atölyesi düzenlendi.

Mozaik montajı: Hazırlanan seramik paneller özel olarak çatlaklara yerleştirildi, böylece çatlaklar hem onarıldı hem sanatla buluştu. Geri dönüşümlü parçalar, renkli cam kırıkları ve seramik mozaiklerden oluşan malzemeler ise hem estetik hem çevreci bir dokunuşu yansıtmakta.

Ememem kimdir?

2016 yılından beri bozuk kaldırımları yenileyen anonim sokak sanatçısı Ememem, asfaltın çocuğu olarak da adlandırılıyor. Kendisini “bozuk bir kaldırımda doğdum” şeklinde tanıtan sanatçı, eserlerini ya gece karanlığında ya da bir sanat etkinliği sırasında bir anda üretiyor.

Ememem, sanatçının gerçek adı değil mahlas olarak kullanıyor. Sanatçının basit ancak etkili malzeme kullanımı, dünyanın farklı bölgelerindeki birçok sanatçı tarafından benimsenmiş; böylece ‘flacking‘ terimi, kaldırım ve kent yüzeylerindeki çatlakları onaran bu özgün sokak sanatı pratiğini tanımlamak üzere yaygınlık kazanmıştır.

Ememem, eserlerini Fransızca flaque (pansuman) kelimesinden türettiği ‘flacks’ (kaldırım pansumanı) olarak adlandırmaktadır. Bu eserler, kamusal alanlarda bulunan çukur ve çatlaklara özel olarak yerleştirilen seramik karolar ve mozaiklerden oluşmaktadır. 2016’dan bu yana 400 çalışmadan oluşan bir koleksiyona imza atan Ememem uluslararası basında düzenli olarak yer bulmaktadır.

Sanatçının çalışmaları ağırlıklı olarak doğup büyüdüğü Lyon kentinde konumlanmakla birlikte; pek çok Avrupa şehrinde ve Chicago ve New York gibi ABD şehirlerinin sokaklarında da görülebilmektedir.

İlk çalışması nasıl ortaya çıktı?

Çatlağa baktım, o da bana baktı… Ve bir şey oldu.”

Ememem bir röportajda ilk çalışmasının ilhamını şöyle anlatıyor: “Bir yaz günü, Lyon’da bir sokakta bir çatlak görmüştüm, biraz boş ve hayalperest bir anımdı. Ve işte o anda bir yara gibi görünen bu çatlağı bir mozaikle iyileştirme fikri aklıma geldi. Hemen ertesi gün yerel basın bunu haber yaptı ve flacking doğdu. Flacking’i ben bulmadım, o beni buldu.

Ememem, sokak sanatçılarının “eserini bırakır, izini bırakmaz” kuralına uygun olarak ilk çalışmasını bitirdikten sonra oradan uzaklaştığını anlatıyor. Ertesi sabah, çalışma yoldan geçenlerin ilgisini çekmiş. Çevre esnafı o minik mozaik yamanın çevresine çiçek koymuşlar. Kimi çocuklar üstünde zıplamış.

İlk flack’ten sonra işler hızla gelişir. Ememem, her gece çantasına birkaç mozaik alıp dışarı çıkmaya başlar. Her bir flack, yeni bir şehir hikâyesi olur. Bugün hâlâ Lyon’daki o ilk flack’in yeri tam olarak bilinmiyor. Çünkü Ememem eserlerini imzalamıyor, işaretlemiyor, harita bile yapmıyor. Ona göre önemli olan nerede olduğu değil, ne hissettirdiği. Mozaiklere ve el işçiliğine olan hâkimiyeti nedeniyle Ememem’in 2016 öncesinde seramik ya da dekorasyon ustası olduğu düşünülüyor. 

Çatlaklardan ilhamla sanat yapmak kulağa absürt gelebilir ama Ememem diyor ki: “Çukur beni seçti!” Bir nevi kaldırımın romantizmi. Gece gizlice işi tamamlamayı seviyor: “Biz izin almıyoruz, çünkü sokaklar hepimize ait” diyor. Tıpkı graffiti gibi ama zarif mozaiklerle çalışıyor. Ankara’yı yeniden renklendirirken “Ankara gri bir şehir değil, içindeki geleneksel motiflerle ve ışıkla dolu bir şehir” diye esprili bir yorum yapıyor.

Ememem’in çalışmalarından örnekler

1. Lyon (Fransa) – Flack’in doğduğu yer

Ememem’in hikâyesi Lyon’un kaldırımlarında başladı. İlk eserlerini kendi yaşadığı sokaklardaki çatlaklarda yaptı. Renkli geometrik mozaikler, bazen retro karo desenleriyle, bazen çağdaş dokularla sokakları renklendirdi.

Lyon (Fransa)

2. Paris (Fransa) – Sanat galerisi gibi kaldırımlar

2019’da Paris sokaklarında ortaya çıkan ‘flack’ler daha soyut ve kimi zaman optik illüzyon içeren desenlerden oluşuyordu. Kimi çalışmaları Louis Vuitton Vakfı gibi sanatı destekleyen kurumların ilgisini çekti.

Paris (Fransa)

3. Barselona (İspanya) – Gaudí’ye selam çakıldı

2021 yılında Barcelona’da yaptığı çalışmalar, Gaudí’nin mozaik estetiğine göndermeler içeriyordu. Flack’lerin bazıları dalgalı formlar ve canlı Akdeniz renkleriyle dikkat çekti. Ememem’in ifadesiyle: “Sanki çatlağın altından Akdeniz çıkacak gibi.”

Barselona (İspanya)

4. Torino ve Milano (İtalya) – Estetik onarım

Kuzey İtalya’da, özellikle Torino’da eski kaldırımlarda geometrik desenli “onarım sanatı” dikkat çekti. İtalyan karo desenlerinden ilhamla, klasik ile modern harmanlanan çalışmalar ortaya çıktı.

Torino ve Milano (İtalya)

Anonimlik sokak sanatında neden yaygın?

Sokak sanatı, doğası gereği kamusal alanla iç içe ve genellikle “izinsiz” yapılıyor. Bu durum anonimliği sadece estetik değil, işlevsel bir tercih haline getiriyor.

Yasal riskler

Duvara mozaik yapıştırmak bile teknik olarak “müdahale” sayılıyor ve yasak.

Banksy örneğinde olduğu gibi politik mesajlar nedeniyle ceza alma riski yüksek. Bu nedenle Anonimlik = Koruma kalkanı denebilir.

Sanattan çok mesaj öne çıksın

Ememem, Banksy gibi sanatçılar kimliklerini geri plana atıyor çünkü: “Ben değil, yaptığım iş konuşulsun” istiyorlar.

Gizem etkisi

İnsanlar gizemli olanı daha çok merak ediyor. “Acaba kim bu?” sorusu, sanatı viral hale getiriyor.

Kolektif alan, kolektif sanat

Sokak sanatı bazen “ben yaptım” değil, “biz hissettik” demek ister. O nedenle anonimlik, egonun önüne geçer.

Sürpriz unsuru

Anonimlik sayesinde her yeni iş bir “sürpriz” olur. Bugün bir çatlak mozaik, yarın bir kanal üstünde dev bir optik yanılsama ile karşılaşabilirsiniz

Sokak sanatı neden gizliliği tercih ediyor?

Ememem gibi kimliğini gizli tutan pek çok ünlü sokak sanatçısı var. Anonimlik, özellikle sokak sanatı gibi “kamusal alana müdahale” içeren disiplinlerde hem bir güvenlik önlemi hem de bir estetik tercih olabiliyor. İşte bu gizemli sanatçılardan bazıları:

1. Banksy  (İngiltere) – Anonimliğin İkonu

2000’lerden beri medyanın kim olduğunu bulma çabaları sürüyor ama hâlâ kesin bir bilgi yok. Sanatı genellikle izinsiz yapıyor. Politik mesajları nedeniyle kimliğini saklıyor. Stili, şablon (stencil) grafiti, politik eleştiri.

Banksy  (İngiltere)

2. Invader (Fransa) – Piksel Sokak Savaşçısı

Kimliği bilinmiyor. 100’den fazla şehirde “işgal” yaparak iz bıraktı. Stili 8-bit tarzı mozaikler; genellikle retro video oyun karakterleri.

Invader (Fransa)

3. JR (Fransa) – Siyah-Beyaz Portrelerin Ustası

Louvre’nun cam piramidini dev bir optik illüzyona çevirdi. Kimliği kısmen biliniyor ama yüzünü göstermiyor, hep şapka ve güneş gözlüğüyle.

Stili, sosyal projelerle entegre dev siyah-beyaz portreler.

JR (Fransa)

4. Blek le Rat (Fransa) – Stencil Sanatının Dedesi

Banksy için “Ben olmasaydım, Banksy olmazdı” demiştir. İlk yıllarda anonimken daha sonra kimliğini açıkladı, ama hâlâ yer yer gizli çalışıyor. Stili, şablon grafiti, özellikle sıçan temaları.

Blek le Rat (Fransa)

5. 1010 (Almanya) – Optik İllüzyonlar

Dijital sanatı fiziksel yüzeylere taşıyor. Hâlâ kim olduğu bilinmiyor. Stili, duvarda sanki içine düşeceğin bir delik varmış gibi görünen 3D efektli soyut çalışmaları.

1010 (Almanya)

Orman yangınları ve Ankara’nın akciğeri Eymir üzerine, İsmail Koçak: O ağaçları biz diktik

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Ben 27 Mayıs 1961’de ODTÜ’ye girdim. Askerden yeni gelmiştim işe girdiğimde. 60 kişi başladık işe. Daha önce başlayanlarla birlikte 150-160 kişi olmuştuk. İlk başladığımda arazinin etrafına tel çekiliyordu, ben de tel çekme işinde çalışıyordum. Sonbahardı Kasım ayıydı Zahit Muhtaroğlu bu 60 kişinin arasından dört kişi seçti. Yanımda Çorumlu Akveren köyünden İsmail, Veletköylü Bektaş ve Satılmış vardı. İsmail’le ben, Bektaş’la da Satılmış ayrılmıştı iki ekip tel yapıyorduk.

Ben işe girerken yanımda nüfus cüzdanım olmadığından ehliyetimi vermiştim. İşe girişimi ehliyetle yaptıkları için Zahit Muhtaroğlu benim adımı işaretlemiş, “şoför olarak alıcam” demiş. Çalışanlar arasında pek şoför yoktu. Ağaç dikip, tel çekerken yevmiyem 10 liraydı, şoförlüğe geçince 20 lira olmuştu.

Arazinin etrafı tellendikten sonra ilk ağaçlandırma işleri şimdi yol yapacağız diye ağaçları söktükleri yerde başlamıştı, Eymir‘de devam etti. O ağaçları ellerimle diktim. Bozkırın içindeki ODTÜ ilk oradan doğmaya başladı. Şimdi de aynı yerden bitirmeye çalışıyorlar.

ODTÜ Rektörü Kemal Kurdaş ağaç şenliğinde

İlk ağaç bayramı Aralık ayının başında yapıldı. A1 kapısının arkasına 3 sıra çam dikildi, o kadar çam varmış ellerinde. Yolun alt tarafına Şap Enstitüsü ile A1 kapısı arasına da (yol için sökülen yer) yapraklı ağaçlar ve küçük çamlar dikildi. Ağaç dikmede hocalar, öğrenciler herkes vardı. Ağaçları dikenler adlarını kağıtlara yazıp ağacın dalına asıyorlardı. Büyük bir coşku vardı.

Buraya dikilen fideleri Eymir gölünden getirdik, çamlarsa Eskişehir ve İstanbul’dan geldi. Ağaçları getiren şoför Ahmet Saraç, “İstanbul’dan Çobançeşmesi’nden getiriyoruz” derdi.

O zaman elimizde 2 tane traktör vardı. Beni ilk ona verdiler; tarla sürdük, çukur açtık. Yazın tankerle su taşıdık ağaçlar için. İki tankerimiz vardı bir 3, biri 5 tonluktu. Yurtların altında şimdiki çarşının olduğu yere yukarıdan gelen suyun önüne bent çekip kapattılar. Motor kurmuşlardı, oradan tankerlere su doldurup taşıyorduk. Bütün o ağaçlar, o fidanları taşıma suyla suladık. Kurumasınlar diye gözümüz gibi bakıyorduk. Sonbaharda 2 traktör daha aldılar, dört traktörümüz oldu.

Prof. Dr. Alaaddin Egemen

Benim ehliyetim var diye Ağaçlandırma Müdürü Alaattin Egemen’in şoförü oldum. Orman Mühendisiydi kendisi herkes ona “Ağaç Doktoru” diyordu. Rektör Kemal Kurdaş kendisini çok severdi.

Kemal Kurdaş’ı da herkes çok severdi. ODTÜ’de çok büyük emeği vardır. Kemal Kurdaş, her sene ağaç dikme bayramı yapardı. Ağaç dikmeye Cumhurbaşkanı’ndan  Genelkurmay Başkanı’na, bakanlara kadar herkesi getirirdi. Bir ay önceden davetiye gönderirdi onlara.

61 seçimlerinden sonra Kemal Kurdaş Maliye Bakanlığı’ndan ayrılıp ODTÜ’nün rektörü olmuştu. Göreve başlar başlamaz ağaç dikmeye de başlamıştı.

Bazı geceler fırtına çıkar, sabaha kadar yağmur yağardı. Kemal Kurdaş o gecelerde kendisi de uyumaz, bizi de uyutmazdı. Aklı ağaçlarda kalırdı. Kaç gece evinden alıp Eymir’e götürmüşümdür. Kendisinin bir volkswagen arabası vardı. Hem kendi arabasının hem de makam arabasının arkasında çizmeleri vardı. Çizmeleri giydiği gibi araziye dalar, dalları kırılmış ağaçları sever, okşardı. “Bana bir ağaç kurudu demeyin oğlunun kolu koptu deyin” derdi.

O sevgiyle dikilen ağaçlardan şimdi intikam alıyorlar. O ağaçlarda emeği olmayanlar şimdi onları yoketmek için sıraya girdiler, elleri kırılsın hepsinin.

Ağaçları dikenlerin arasında Denizlerin olduğunu söylüyorlar. Gördün mü onları?

Deniz Gezmiş İstanbul Üniversitesi’nde okuyordu o zamanlar. Ama ODTÜ’ye geldiği, kaldığı da oluyordu. Yemekhanede yemeğini yerdi. Kızılay’a iner gezerlerdi. Bir gün Kızılay’da gezerken vatandaşın biri koşup polise ihbar etmiş. Polis bunu azarlamış, “ben görmüyor muyum, işine bak sen” demiş.

Dört Amerikan askeri kaçırıldıktan sonra dolaşamaz oldular. Emek mahallesindeki 4. Caddenin Beşevler tarafındaki başına yakın İş Bankası soygununu yaptıktan sonra aranmaya başladılar. Soygundan sonra A1 kapısını jandarma tutmuş, onlarda A2 kapısından girmişler. Fizik Mühendisliğinin önündeki meydana arabayı bırakmışlar. Orada Samsunlu kel bir bekçi vardı. Onları görmüş. Arayıp ihbar etmiş. ODTÜ kapısında jandarma yabancıları sokmuyordu.

Jandarma onları yakalamak için yurtları bastı. ODTÜ’de saklanamayınca yurttan ayrılıp yolun altındaki tünele girmişler. Tünelden Maden mühendisliğinin önünden çıkıp Eymir’e gitmişlerdi.

Eymir’in içinde Çobançeşme diye bir bölge vardır. Tam orada bir barakamız vardı. Orayı geçince karşısına sağ tarafta tepeye bir çukur kazmışlar, oraya saklanıyorlarmış. Geceleri aşağıya inip Çobançeşmesi’ndeki barakada kaldıkları da oluyormuş.

Bir gün bekçi aramış, barakanın kapısı tam kapanmıyormuş, soğuk giriyormuş. Tamir olsun diye usta istemişlerdi. Ben bir marangozu alıp gece oraya götürdüm. İçeride şöminede ateşi çatmışlar, üzerine de çayı koymuşlar, çay içiyorlardı. Birarada ilk orda gördüm işte. Birkaç saat kalıp kapıyı tamir ettik. Birer çayda bize verdiler. Sonra bir daha da görmedim.


İSMAİL KOÇAK:  Çorum’un Eskiyapar köyünde 1938 yılında bir köy çocuğu olarak doğdu. Askerden sonra Ankara’ya gelerek ODTÜ’nün ağaçlandırma işinde çalıştı. Kemal Kurdaş‘ın ve Erdal İnönü‘nün şoförlüğünü yaptı. İşçi maaşı ile gecekonduda yaşadı, 3 çocuk büyüttü. Onlar da ODTÜ’de okusunlar istedi ama dileği torunlarına kaldı. Bozkıra dikip büyüttüğü ağaçların kesildiğini köyünde duyup, koşup geldi. “O ağaçları kesenlerin elleri kırılsın” dedi. Her fırsatta ağaç dikmeye devam etti. 2017’de Ankara’da vefat etti.