Blog

ABD’nin eski büyükelçiliği ne olacak?

Yazar Hakkında

+ Yazarın diğer yazıları

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.


Elçilik taşındı, Ayrancı girişindeki binası satıldı

Ankara’nın Ayrancı semtinde uzun yıllar boyunca hizmet veren ve kent hafızasında büyük bir yeri bulunan ABD Büyükelçiliği binası, satışa çıkarıldı ve yeni sahiplerine kavuştu. 

Büyükelçilik binası hem mimarisi hem de Ankara’nın kent belleğinde diplomatik tarihinde oynadığı rol nedeniyle büyük bir sembolik öneme sahipti. 1950’li yıllardan itibaren nice diplomatik görüşmelere, uluslararası etkinliklere ve çeşitli kültürel faaliyetlere ev sahipliği yapan yapı, birçok Ayrancı sakini için de semtin önemli bir simgesi haline gelmişti. ABD yönetimi, 2013 yılında Ankara’nın Kavaklıdere semtindeki büyükelçilik binasına düzenlenen intihar saldırısının ardından, elçilik yerleşkesinin daha güvenli bir bölgeye taşınması için arazi talebinde bulunmuştu. Ayrıca ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Konsolosluk İşlerinden Sorumlu Elçi Müsteşar Başkonsolos Jayne Howell açıklamasında eski binada vize ve konsolosluk işlemleri için yeterli bekleme alanı olmadığını belirtmiş ve yerleşecekleri yeni binanın, başvuru sahiplerine daha iyi hizmet sunmak ve bekleme sürelerini azaltmak için tasarlandığını söylemişti ardından elçilik binasının Çukurambar’a taşınmasıyla birlikte eski binaya ne olacağı merak konusu olmuştu.

20 Mayıs 1955 tarihli Ecnebi Devletlere Ankara’da Sefarethane ve Konsoloshane İnşa Etmek Üzere Meccanen Arsa Tahsisi Hakkında Kanun

Nasıl başladı, nasıl bitti? 

1919-1927 yılları arasında görev yapan Amerika Birleşik Devletleri’nin temsilcisi Amiral Bristol Ankara’ya geldiğinde, henüz elçiliklerin kiralanmadığı zamanlarda istasyondaki bir vagonda kalıyordu. O dönemler Ankara’da konut ve otel sıkıntısı bulunmasından dolayı Bristol’ın kaldığı vagon ABD’nin büyükelçilik yapısı olur. 12 Ekim 1927 tarihinde Gazi Mustafa Kemal’e itimatnamesini teslim eden Joseph C. Grew göreve yeni başladığında Ankara İstasyonuna çekilmiş olan vagonu elçilik bürosu olarak kullanmaktaydı.

Ankara’daki ilk Amerikan Sefareti olarak kullanılan tren vagonu (Hayat Dergisi) Koray Özalp ve Tolga Aydoğan, Ankara’daki Diplomatik Misyonlar 1920-1970 (Ankara: Galata Yayıncılık, 2022),

1920’lerden itibaren Ankara’nın başkent ilan edilmesiyle birlikte yabancı devletlere diplomatik temsilciliklerini inşa edebilmeleri için çeşitli imkanlar verilmiş, ancak bu süreci resmî bir çerçeveye oturtan düzenleme 20 Mayıs 1955 tarihli Ecnebi Devletlere Ankara’da Sefarethane ve Konsoloshane İnşa Etmek Üzere Meccanen Arsa Tahsisi Hakkında Kanun olmuştur.(1) Sonraki dönemlerde ABD Büyükelçiliği Ankara’da üç ayrı bina kullanır. Bunlardan ikisi Mimar Kemalettin ile Mimar Vedat Tek Bey’in yaptığı günümüzde İstiklal Caddesi üzerinde bulunan ve şimdi ise Radisson Blu Otel ve Merkez Bankası’nın bulunduğu alanda inşa edilen on bir evden oluşan Evkaf Evleridir.

Koray Özalp ve Tolga Aydoğan, Ankara’daki Diplomatik Misyonlar 1920-1970 (Ankara: Galata Yayıncılık, 2022)

Elçilik binası burada 1924-1936 yıllarında hizmet verir. Öte yandan ABD Temsilciliğinin eş zamanlı kullandığı diğer binası ise Cebeci’de yer alır.(2) O yıllarda Gürcistan, Afganistan, Azerbaycan ve SSCB’nin de ortak kullandığı ABD Musiki Muallim Mektebi’nin yakınında iki katlı bir binada işlevine devam eder ve 1939 yılında Ankara Kavaklıdere’de iki katlı bir binaya taşınır.(3) Ancak, artan diplomatik ihtiyaçlar ve güvenlik gereksinimlerine ek olarak daha büyük ve modern bir yerleşkeye duyulan ihtiyaç sonucunda, Abidin Mortafoğlu ve Eggers-Higgins tarafından tasarlanan yeni büyükelçilik binasının yapımına 1948 yılında başlanır.(4)

ABD Evkaf Evleri’ndeki binasını boşaltarak Şubat 1939’da Kavaklıdere’deki iki katlı binaya taşı-nır. (Koray Özalp Arşivi)

Haymil Construction şirketi tarafından inşa edilen bu yeni bina, 1957 yılında tamamlanır ve ABD Büyükelçiliği Kavaklıdere’deki bu yerleşkeye taşınarak faaliyetlerine burada devam eder. 2010’lu yıllara geldiğimizde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın dünya genelindeki diplomatik misyonlarının güvenliğini artırmak amacıyla uyguladığı çeşitli programlar kapsamında birçok elçilik binasını yenileme veya taşıma kararı almasıyla birlikte Ankara’daki Ayrancı binasının da yeni yer arama süreci başlamış oldu. 

Eski binanın, terör saldırılarına karşı yeterli fiziksel korumaya (patlamaya dayanıklı camlar, yüksek çevre duvarları) sahip olmaması ve özellikle 2013’teki Ankara saldırıları (ABD Büyükelçiliği yakınında patlama) sonrası endişeler arttı. Ayrıca eski binanın, artan personel kapasitesi ve teknolojik altyapı eksiklikleri nedeniyle de yeteriz hale geldiği belirtildi. Bu doğrultuda, elçilik için daha güvenli ve modern bir yerleşke inşa edilmesine karar verildi. 2017 yılında resmi olarak yeni binanın inşaatına başlandı. Ennead Architects tarafından tasarlanan bina, ABD hükümetinin küresel elçilik projeleri çerçevesinde modern, güvenli ve sürdürülebilir bir yapı olarak inşa edildi. Proje, yenilenebilir enerji kullanımı ve çevreci tasarım anlayışıyla öne çıkarken, güvenlik standartları ve teknolojik altyapısıyla da dikkat çekti. Ayrıca o dönem Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nde, ABD’li Müslüman siyasetçi ve insan hakları savunucusu Malcolm X’in adının, Ankara Çukurambar’da inşa edilen yeni ABD Büyükelçiliği’nin bulunduğu 1478. Cadde’ye verilmesine karar verildi.() Büyükelçilik, 2022 yılı sonunda tamamlanan yeni binasına taşınma sürecine başladı. 2023 yılı itibarıyla Ankara’daki tüm büyükelçilik operasyonları resmi olarak Çukurambar’daki yeni yerleşkeye taşınmasıyla birlikte Kavaklıdere’deki tarihi bina boşaltıldı.

2023 yılında taşındığı Çukurambar’daki ABD Büyükelçiliği yerleşkesi

ABD Büyükelçiliği’nin Çukurambar’a taşınması yalnızca bina değişikliği olarak değerlendirilmemesi gereken, mekânın yeniden örgütlendiği ve diplomatik alanların yeniden şekillendiği bir dönüşüm sürecidir. Kavaklıdere’de uzun yıllar boyunca diplomatik merkezlerden biri olan eski büyükelçilik binasının boşaltılması, bölgenin kentsel işlevlerinde dönüşüm ihtimalini gündeme getirdi. Yeni elçilik binasının yer aldığı Çukurambar ise, artan güvenlik önlemleri, yoğunlaşan diplomatik hareketlilik ve bölgedeki trafik düzenlemelerinin etkisiyle farklı bir boyut kazandı. Geniş arazi kullanımı ve güvenlik protokolleri nedeniyle, yeni büyükelçilik çevresindeki kamusal alanlar ve erişim olanakları kısmen değişirken, bölgenin diplomatik kimliği güçlendi. 

Satış detayları ve yeni planlar

ABD Büyükelçiliği’nin Ayrancı’daki eski binası, yapılan ihale sonucunda Aşhan Şirketler Grubu’na satıldı. Satış bedeli açıklanmasa da binanın ve arazisinin yüksek değeri göz önüne alındığında, önemli bir anlaşma gerçekleştirildiği tahmin ediliyor. Aşhan Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Şemsetdin Hancı, Patronlar Dünyası Platformu’na yaptığı açıklamada, satışla ilgili detaylara değinerek şu ifadeleri kullandı: “Ciddi bir rakama mal oldu, ancak gizlilik sözleşmemiz nedeniyle bu konuda bilgi paylaşamıyorum.” Ayrıca bina ve arazi kullanımı için henüz bir proje oluşturmadıklarını belirterek “Oradaki kent dinamikleriyle de istişare ederek bir adım atacağız. Ankara’ya yakışır bir proje yapma niyetimiz var. Ankara’nın çok özel bir noktası orası, 100 yılda bir düşer böyle bir yer. Ama kupon arazi olduğu için herhangi bir proje oluşturmadan aldık” diye konuştu.

Aşhan Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Şemsetdin Hancı

Uzmanlar, binanın gelecekte bir kültür merkezi, müze ya da özel bir işletme olarak değerlendirilmesinin mümkün olduğunu ifade ediyor. Semt sakinleri ise bölgenin dokusunu bozacak projelerden kaçınılması gerektiğini vurgularken Ayrancı semtinde yaşayan birçok kişi, binanın kamusal bir işlevle halkın kullanımına sunulmasını talep ediyor.

Semt sakinlerinin görüşleri

Semt sakinleri, eski büyükelçilik binasının geleceği konusunda endişeli ve sürecin Ayrancı’nın dokusuna zarar vermeden ilerlemesini istiyor. Binanın bulunduğu alanın Atatürk Bulvarı ile Ayrancı sınırında doğal bir bariyer görevi gördüğünü belirten mahalle sakinleri, yoğun yapılaşmanın doğal habitatı tehdit edebileceğini dile getiriyor.

Özellikle alana yapılacak olan çok katlı otel, konut veya hastane gibi projelerin semtin trafiğini artıracağını, park yeri sıkıntısını derinleştireceğini ve bölgenin dokusunu bozacağını düşünenler çoğunlukta. Mahalle sakinleri, bu alanın kamusal bir işlevle halka açık kalmasını, ağaçların ve mevcut yeşil alanın korunmasını talep ediyor. Düşük katlı yapılar, yeşil alanlar, kültürel ve sosyal faaliyetlere imkan sağlayacak kullanım talepleri öne çıkıyor. Trafik ve toplu taşıma sorunlarının mevcut haliyle bile ciddi bir yük oluşturduğunu vurgulayan semt sakinleri, yapılacak projelerin bu sorunları daha da büyütmemesi gerektiğini düşünüyor.

Kent hafızası 

Kent hafızası, kentin geçmişten bugüne taşıdığı fiziksel, sosyal ve kültürel izleri taşır. Tıpkı insanların hafızasında sakladığı anılar gibi, kentler de sokakları, binaları, anıtları, gelenekleri ve yaşanmışlıklarıyla bir “hafıza” oluşturur. Bu hafıza, kentin kimliğini şekillendirir ve miras olarak geleceğe aktarılarak o kenti zenginleştirir. 

Kent hafızası, bir şehrin ruhudur. Bu ruhu korumak, yalnızca binaları değil, insanların onlarla kurduğu duygusal bağlarını da yaşatmak demektir. Ayrancı’daki eski elçilik binası, kent hafızasının somut örneği olmakla birlikte yalnızca bir taş yığını değil, Cumhuriyet’in diplomasi tarihini ve kent kimliğini yansıtan belgedir.

Ne yapılabilir?

Binayı yıkmak veya salt ticari amaçla kullanmak yerine, kültürel mirası koruyan ve kamusal fayda sağlayan projelerle canlandırmak mümkün. Binanın bir bölümü, hızla değişen kent dokusunda sosyal ve siyasi açıdan geçmişin izlerini korumak amacıyla kent arşivine dönüştürülebilir ya da Ankara’nın kültürel diplomasi potansiyelini geliştirmek amacıyla kullanılabilir. Ayrıca binanın mimari dokusu, sanatsal üretim için ilham verici bir ortam sunarak hem işlevine katkı sağlayabilir.

Ayrancı’daki eski büyükelçilik binasının dönüşümünde kullanımlar çeşitlendirilebilir ancak temel ilke, tarihi dokuyu koruyarak kamu yararını üstün tutan ve kent hafızasını zenginleştiren bir yaklaşım benimsemek olmalıdır. Bu yapı, ne salt bir müze ne de yalnızca ticari bir mekân değil; Ankara’nın geçmişiyle geleceği arasında köprü kuran, toplumsal katılımı teşvik eden ve sürdürülebilirliği önceleyen çok işlevli bir kamusal alan olarak tasarlanmalıdır. Restorasyonda mimari kimlik korunurken, kültürel etkinliklerden sosyal girişimlere kadar projelerle hem semt sakinlerine hem de kente bütüncül bir değer katılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, tarihi yapılar ancak “yaşayan” mekânlara dönüştüklerinde anlam kazanır. 

Dönüşüm sürecinde, katılımcı bir yaklaşım benimsenmeli, binanın nasıl kullanılacağı konusunda gerekirse yeni sahipleri ile işbirliği yapılarak sivil toplum örgütleri, meslek odaları, akademisyenler ve diğer ilgili paydaşlar, karar alma mekanizmalarına öncülük ederek sürecin şeffaf, demokratik ve kolektif bir şekilde ilerlemesine katkıda bulunmalıdır. Ancak bu şekilde, yapı sadece fiziksel olarak değil, toplumsal bellekte de yaşayan bir mekâna dönüşebilir.

Dipnotlar

[1] Türkiye Cumhuriyeti Kanunları. (1955, 27 Mayıs). Ecnebi Devletlere Ankara’da Sefarethane ve Konsoloshane İnşa Etmek Üzere Meccanen Arsa Tahsisi Hakkında Kanun (Kanun No: 6593). Resmî Gazete (Sayı: 9013). Erişim adresi: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc037/kanuntbmmc037/kanuntbmmc03706593.pdf

[2] M. Nazmi Özalp, Bir Başkent’in Anatomisi 1950’lerde Ankara, haz. Haluk İmga (Ankara: İdeal Kent Yayınları, 2016), 239, akt. Koray Özalp & Tolga Aydoğan, Ankara’daki Diplomatik Misyonlar 1920-1970 (Ankara: Galata Yayıncılık, 2022), 42.

[3] Özalp, K., & Aydoğan, T. (2022). Ankara’daki Diplomatik Misyonlar 1920-1970. Galatya Yayınları.

[4] Ankara Büyükşehir Belediyesi. (2007). Cumhuriyet ve Başkent Ankara. Ankara: Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları.

[5] Ankara Büyükşehir Belediyesi. (2025, Şubat 26). Büyükşehir Belediye Meclisi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Resmi Web Sitesi. https://www.ankara.bel.tr/haberler/buyuksehir-belediye-meclisi-11733

Bir Hoşdere hayali

II. yüzyılın ortalarında yaşamış olan Lidyalı seyyah Pausanias, Galatlar’ın Anadolu’ya yerleşmeleri hakkında bilgi verirken Ankara’dan da söz eder. “Ankyra” kentini Gordios’un oğlu Midas’ın kurduğunu ve Frigler’in bir kenti olduğunu anlatır. Yunanca ve Latince gemi çapası demek olan kentin ismi için açıklama yapma gereğini duyan Pausanias, Midas’ın bulduğu gemi çapasının, kendi dönemine kadar Jüpiter Tapınağı’nda saklandığını söyleyerek kentin isminin hikâyesini aktarır. Çapa, II. yüzyıldan itibaren sikkelerin üzerine de işlenmektedir. Gene Pausanias, adı geçen metinde, Midas kaynağı adı ile bilinen ve üzerine öyküler yazılan su kaynağının Ankyra kentinde olduğunu bildirir ve “İşte Galatlar bu Ankyra kentini aldılar” der.  Tarih boyunca akarsuları ile anılan Ankara, 200’den fazla akarsuyun bulunduğu bir çanak yerleşimidir. Bir Ankaralı olarak belki de kentte en çok aradığım şey masmavi bir su kaynağıdır. Zamanında burası için ne güzel şeyler tartışılmış aslında. Jansen döneminde, bu kadar zengin bir akarsu sistemine sahip olan bu kentte, gondol ve sandal üzerine kurulu bir ulaşım sisteminin bile tartışıldığı söyleniyor. Son zamanlarda artık kaybolmuş bu dereler için iki farklı görüşün öne çıkıyor. Bir kesim bu derelerin ıslah edilmesini ve artık hak ettikleri yeryüzünde özgür olarak akması gerektiğini savunuyor. Diğer bir kesim ise derelerin kapatılmadan önce yaşanan sel ve taşkın olaylarının tekrardan yaşanabileceğini düşünüyor. Ben, derelerin özgürce akması gerektiğini savunan taraftayım. Peki, neden bu görüşteyim? Eğer dereler tekrar yüzeye çıkarılsaydı, bizi nasıl bir gelecek beklerdi?

Güney Kore’nin başkenti Seul’de, Cheonggyecheon Deresi Restorasyonundan sonraki durumu

Doğa nehrin kıyısında başlar, kent ise onunla yaşar

İlk kentlerin su kenarında kurulmaya başlandığı düşünülürse, bu doğal eğilimden neden vazgeçtiğimizi sorgulamak gerekiyor. Üstelik bu sadece bize özgü bir durum da değil; dünya genelinde pek çok yer, tıpkı bizim gibi, su kenarındaki yaşam refleksinden uzaklaşmış durumda. Ama şimdilerde bizlere birer birer geri dönüşün ne kadar mükemmel olabileceğini gösteriyorlar. Bizler nedense görmek istemiyoruz. Mesela Güney Kore’nin başkenti Seul’de, dünyanın en etkileyici kentsel dönüşüm projelerinden biri olan Cheonggyecheon Deresi Restorasyonu, bu anlayışın öne çıkan bir örneği. 1940’larda betonla kaplanarak otoyola dönüştürülen bu dere, kenti ikiye bölmekle kalmamış, aynı zamanda güvensiz alanların oluşmasına da neden olmuştu. Ancak 2005’te başlayan restorasyon çalışmalarıyla birlikte 5.9 kilometrelik büyük üst geçit kaldırıldı, beton bloklar yerine yeşil alanlar tasarlandı ve temiz suyun yer aldığı bir yaşam koridoru oluşturuldu. Görselde gördüğünüz yer eskiden 3 katlı bir otoyoldu. Bu örneği gördükten sonra Ankara için neden olmasın sorusu aklımı ne zamandır kurcalıyordu. Bu yüzden geçenlerde Hoşdere için Kuzgun Caddesi’ne bir görselleştirme yapmak istedim.

Kuzgun Caddesi’nin şu andaki durumu

Hoşdere’nin tekrar açılması durumunda Kuzgun Caddesi hayalimiz

Denizsiz kente biraz da olsa mavilik katabilseydik ne olurdu?

Hoşdere’nin geçtiği caddelerden biri olan Kuzgun Caddesi’nin en kuzeyinde yer alan bir noktadan alınan bir görüntü üzerinden kendime ‘buraya biraz mavilik katabilsek ne olurdu?’ diye sordum. Bu mavilik aslında 1950’lerde başlayan süreçte biz kentlilerin elinden alınan bizim doğal hakkımızdı; arabaların değil. Bu yüzden ilk iş olarak görüntüden arabaları kaldırdım. Daha sonrası özgürlüğü elinden alınıp zamanında kanalizasyon inşa edilmek yerine, kanalizasyona dönüşen Hoşdere’yi olması gereken konuma yerleştirdim. Özgürlüğüne kavuşan Hoşdere etrafına biraz yeşilliği de beraberinde getirdi. Öncesinde bahsettiğim Güney Kore örneğinde de olduğu gibi pek çok canlı eski evlerine dönmüş ve kent içinde bir ekosistemi kendileri oluşturmuştu. Hoşdere aynı etkiyi yaratamasa bile yıllar süren tutsaklığından sonra biraz yardımı hak ediyor bence. Daha sonra maviliğe hasret kalmış Ankaralılar için bir araç yolunun yerine Hoşdere’nin koyu ahşap çitlerinin yanında bir yaya yolu belirseydi ne olurdu? diye düşündüm ve bir çizim daha ekledim. Bu görüntünün biraz mimariyi de en azından dış cepheleri etkileyeceğini varsayarak, sokaktaki binaların dış cepheleri üzerinden bir değişiklik yaptım. Görüntüye olabildiğince ağaç ve sonunda hakkını almış Ankaralıları da yerleştirdim. 

Elbette bundan çok daha iyisinin yapılabileceğini düşünüyorum. Bu sadece benim hayalimin gerçeğe dönüşmesi durumunda nasıl bir görüntüyle karşılaşacağımıza dair ipucu sadece. Bu benim için nehirlerin taşkınlara sebebiyet vereceğini düşünen tarafa yani karşıt görüşte duranlara cevabımdır. Aksine, geçirimli yüzeylerin artmasının taşkın ve sel riskini azaltacağını düşünüyorum. Derelerin kayıp olmasının nedeninin taşkın ve sel riskini engellemek olduğunu düşünenlere yağmurlu bir günde metroya binmelerini tavsiye ederim. 

Son sözlerimi benimle aynı fikirde olanları hayalime ortak olmaya davet ederek bitirmek isterim. Ya Kavaklıdere, Hoşdere, Bentderesi, Hatip Çayı, İncesu ve diğerleri özgürlüklerine kavuşsaydı? O zaman bizi nasıl bir Ankara bizleri bekliyor olurdu, hayal edebiliyor musunuz?

Araba mekanları yayalar tarafından işgal edilirse…

Yazar Hakkında

Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi mezunu. Aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Doktora çalışmaları devam ediyor.

Kentsel yaşam kalitesi, kentsel sorunların artmasıyla ters orantılı olarak düşüşe geçmiştir. Nüfus ve araç sayısı arttıkça, yaya alanları, park ve bahçeler azalmaya başlamıştır. Kentleşmenin beraberinde getirdiği sorunlara yaratıcı çözümler üretmek artık zorunludur. Özellikle yerel yönetimlerin sivil toplum örgütleriyle işbirliği içinde yaptığı çalışmalar kentsel çözümlere örnektir. Bu çalışmalardan biri “Ekim ayında, ‘Sokaklar Dönüşüyor’ projesi kapsamında Global Designing Cities Initiative ve SUPERPOOL danışmanlığında, Avcılar Belediyesi ve Marmara Belediyeler Birliği ile gerçekleştirdiğimiz ilk projemizde, Türkiye’nin en kalabalık okulu olan Leyla Bayram İlköğretim Okulu’nu çevreleyen atıl otoparkı güvenli ve eğlenceli bir oyun alanına dönüştürdük!” şeklinde duyuruldu. Biz de bu çalışmanın tasarımcısı ve uygulayıcı Tabure Kentsel Tasarım Stüdyosu (KTS) tanışma fırsatı bulduk. Tabure KTS bir tasarım ekibi hepsi mimar olan Fatih Kala, Zeynep Aybala Tümer ve Mervan Önen’den oluşan yeni bir ekip ve birlikte kent için oldukça anlamlı ve motive edici bir işe imza atıyorlar. Biz de Fatih Kala ile röportaj yaparak Tabure KTS ve projenin detaylarını sizlerle paylaşmak istedik. 

Tabure Kentsel Tasarım Stüdyosu (KTS) – Fatih Kala

Sokaklar Dönüşüyor Projesi, Marmara Belediyeler Birliği çatısı altında yürütülen birkaç projeden biri. Avcılar Belediyesi de bu projeyi uygulayan belediyelerden biri olarak tasarım ekibine ihtiyaç duyuyor ve böylece Ekip projeye dahil oluyor.

Çalışmalarını taktiksel kentleşme yöntemiyle yaptığını söyleyen Tabure KTS, taktiksel kentleşmeyi; düşük bütçeli, boyaların kullanıldığı bu sayede araba mekanlarının yaya mekanlarına dönüştürüldüğü bir yöntem olarak anlatıyor. 

Taktiksel kentleşmenin başlangıcı araba odaklı kentlerde yayaların kendi isyanından dolayı ortaya çıkan, yere boyayla bir yaya geçidi çizip orada bir yaya geçidi oluşturup araba mekanlarının yayalar tarafından işgal edilmesi gibi bir süreçten doğuyor. Zamanla farklı kuruluşlar bununla ilgileniyor, bunda bir potansiyel görüp yaya mekanlarını nasıl arttırabiliriz üzerine daha organizeleşmiş bir hale büründürüyor. Her ne kadar alışılmış hali bir belediye ile yapılmıyor olsa da Avcılar Belediyesi, bu çalışmayı yapmayı tercih etmiş belediyelerden biri. 

Türkiye’nin en kalabalık okulu olan Leyla Bayram İlköğretim Okulu’nu çevreleyen atıl otopark.

Sokaklar Dönüşüyor’ projesi kapsamında Leyla Bayram İlköğretim Okulu’nu çevreleyen atıl otopark güvenli bir oyun alanına dönüştürüldü.

Fatih Kala süreci şöyle anlatıyor: “Yapılan proje aslında iki basamaklı oluyor. Bu prova projesiydi. Önce belediye bu alanlarda veri tutuyor. O yerden geçen yaya sayısı, araba sayısı, ihtiyaç duyulan hizmetler belirleniyor. Sonra biz boyalarla ve elimizdeki malzemelerle bir şey satın almaya ihtiyaç olmadan orayı bir yaya bölgesi yapıyoruz. Daha sonra belediye devreye giriyor.  Boyanan yeri mesela zemini yükseltiyor ve parke taşları geliyor. Duba koyulan yerlere delinatör yerleştirerek orayı kalıcı hale getiriyor.

Mike Lydon tarafından uzun vadeli fayda için kısa vadeli aksiyon şeklinde tanımlanan taktiksel kentleşmenin daha resmi bir tanımı: “taktiksel şehircilik, mahalle yapılaşmalarında uzun vadeli değişimi hızlandırmak için kısa vadeli, düşük maliyetli ve ölçeklenebilir müdahaleler kullanan ve şehir, organizasyon ve/veya vatandaş öncülüğünde gerçekleştirilen bir yaklaşımdır”  şeklinde yapılıyor.

Maliyeti düşük yoruculuğu az olan taktiksel kentleşme dünya literatüründe de karşımıza çıkıyor. Özellikle günümüzde yayalaştırmanın iyi örneklerinden biri olan Times meydanı bu çalışmaya örnek verilebilir. Meydan ilk olarak 2009 yılında New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg‘in her gün Times Meydanı’ndan geçen 400.000’den fazla yayaya ek alan sağlama girişiminin bir parçası olarak trafiğe kapatıldı; o zamandan beri meydanda trafikle ilgili yaralanmalarda %33’lük bir azalma görüldü ve o zamandan 2016 yılına kadar yapılan tasarım çalışmalarıyla meydan günümüzdeki halini aldı. 

Fatih Kala da, aslında çok küçük bir müdahalenin bile kent sakinlerince hemen benimsenebileceğini dolayısıyla denemeye değer bir uygulama olduğunu söylüyor. Küçük bir müdahaleye örnek ise sokak zeminine boyayla oyun alanı yapmak yani insanların zihninde bir mekan yaratmasına yardımcı olmak. Bir yere tabure koyarsınız ve orası kamusal bir alan olur. Bu sözleriyle Tabure KTS’nin adının buradan geldiğini öğrenmiş oluyoruz.

Geleceği yeniden düşünmek, kent için bir şeyler yapmak artık hepimizin sorumluluğu olmuş durumda. Biz de Ayrancım Gazetesi olarak semtle birlikte geleceği yeniden düşünmeye çağrı yaparken Tabure KTS’ninki gibi çalışmaların bizlere örnek olmasını, yol göstermesini diliyoruz. 

Geçmişin izleri, bugünün krizleri: Meydanların dönüşümü

Yazar Hakkında

2023 yılında Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında Ankara’nın yerel basın organlarında reklam pazarlama ve editörlük alanlarında çalışarak önemli deneyimler kazandı. Şu anda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Milli Emlak Biriminde çalışıyor. Ayrancım Gazetesi’nde kent gündemine ilişkin yazmakta ve Ayrancım Derneği projelerinde görev almaktadır.

Kamusal alan, hareketlilik ve erişimin var olduğu, yaya öncelikli olarak planlanması gereken alanlardır. Bu alanlar festival, sinema gösterimi, açılış törenleri, konserler gibi sosyal ve kültürel faaliyetlere ev sahipliği yapabilmenin yanında sadece bireyin oturup etrafı izleme, yer sorma eylemlerine de uygun bir ortam yaratabilmelidir.(1) Meydanlar orada yaşayan halk için her kesimi buluşturan, kent içi aktivitelere zemin yaratan bir eşik noktası niteliğinde olmalı, farklı işlevleri bir araya getirerek belki kent için geçmişin alışkanlıklarını bugün de yaşatabilme fırsatı vermelidir. 

Kamusal alan dediğimizde çoğumuzun ilk aklına gelen yerler meydanlar ve parklardır. Tarih boyunca farklı medeniyetlerde meydanlar, çeşitli isimlerle anılmış ve benzer işlevler üstlenmiştir. Yunan Uygarlığı’nda Agora, ticaret, politika ve sosyalleşmenin merkeziyken; Roma’nın Forum alanları, adli işlemlerden politik tartışmalara kadar geniş bir yelpazede kamusal faaliyetlere ev sahipliği yapmıştır. Bizans’ta Hipodrom ve Mese Caddesi, toplumsal olaylar, törenler ve ticaretin merkezi olmuştur. İslam şehirlerinde cami avluları ve çarşı meydanları, ibadet, toplumsal toplantılar ve ticari hayat için önemli alanlardı. Osmanlı’da At Meydanı ve bedesten çevreleri hem halkın bir araya geldiği hem de ticaretin yapıldığı alanlar olarak öne çıkmıştır. Rönesans İtalya’sının Piazzaları ve Barok dönemin Fransa’daki Place meydanları, estetik ve toplumsal yaşamın buluşma noktaları olmuştur. Modern dönemlerde ise Londra’daki Trafalgar Meydanı imparatorluk kimliğini, New York’taki Times Meydanı ise teknolojik ve kentsel dinamizmi yansıtan sembolik alanlar haline gelmiştir. Tüm bu örnekler, meydanların her dönemde sadece fiziksel mekânlar değil, aynı zamanda toplumsal, kültürel ve politik kimliğin birer aynası olduğunu göstermektedir. Farklı dönemlerde kent, kendini yeniden üreterek kamusal alana yüklenen anlamları ve işlevleri sürekli olarak dönüştürmüştür. Her dönemin ekonomik, politik ve toplumsal koşulları, kamusal alanların tasarımını, kullanımını ve işlevlerini değiştirmiştir. Özellikle neoliberal kentleşme döneminden itibaren bu dönüşüm daha belirgin bir hal almıştır.

Neoliberalizm kapitalizmi girdiği krizden kurtarmak amacıyla 1970’lerde Keynesyen politikalara karşı üretilen uluslararası şirketler ve devlet politikaları yoluyla dünyaya yayılmış bir paradigmadır. Neoliberalizmin uyguladığı politikalar; kamuya ait mal ve hizmetlerin özelleştirilmesi, ticari düzenlemelerin piyasaya bırakılması, devletin sermaye ve emek kontrollerini azaltması ve yabancı yatırımlara yönelik engellerin kaldırılması şeklinde özetlenebilir.(2) Bu dönemde kentler, sermaye birikimi ve yatırım çekme işlevi gören birer ekonomik araç haline gelmiş; kamusal alanlar ise toplumsal fayda yerine, piyasa odaklı kullanımlara uygun şekilde yeniden şekillenmiştir.

Neoliberal kentleşme süreçlerinde kamusal alanlar ticaret alanlarına dönüştürülmüş, başta meydanlar ve parklar olmak üzere birçok kamusal alan AVM ya da lüks rezidans projeleriyle çevrelenmiştir. Böylece toplumda herkesin erişebileceği alanlar azalmış ve erişim eşitsizliği sorunu ortaya çıkmıştır. Örneğin, meydanlar eskiden toplumun her kesiminin kendini ifade etme bazen de taleplerini iktidara duyurma alanıyken neoliberal dönemde bu alanlar ticari faaliyetlere ortam olacak şekilde tasarlanmıştır. 

Bugün yerel yönetimlere gelir sağlama amacıyla kamusal mekanlara yerleştirilen basit reklam panoları kamusal alanın ticarileşme sürecinin en somut örneklerinden birisi. Bu düzenlememeler özellikle parkların kültürel kimliğinden uzaklaşarak ekonomik bir araç haline getirilmesine neden olmakta ve bu alanlar dinlenme yerlerinin ötesinde tüketim kültürünü teşvik eden platformlar haline dönüşmektedir. Ayrıca kentin farklı ihtiyaçlarına (dolmuş-taksi durakları vb.) cevap vermek amacıyla meydanlarda yapılan düzenlemelerde kamusal mekanların nefes alınabilir alan olma niteliği büyük ölçüde zayıflamıştır. Betonlaşma estetik kayba yol açmakla beraber fiziksel çevre üzerindeki ısı adası etkisinin artmasına yol açmaktadır. 

Özetle, yerel yönetimlerin ‘yenileme faaliyetleri’ adı altında değişim ve dönüşüm sürecine giren bu alanlar “daha temiz”, “daha modern” ya da “daha turistik” hale getirilme vaatleriyle yerel kullanıcıların toplumsal dayanışma ve ortak kullanım alanı olmaktan çıkarılarak, bazen de mekanla kurduğu bağlar koparılarak, daha çok piyasanın taleplerine göre şekillendirilmiş ve kimlik kaybına uğramıştır. 

Kızılay meydanı ve Güvenpark

Kentin farklı bölgelerinde yaşasak da bugün işimize, okulumuza ya da alışverişe giderken çoğumuzun yolu Ankara’nın ortak bölgelerinden geçiyor. Ulaşım sistemimiz sayesinde kentin bir ucundan diğer ucuna toplu taşımayla ulaşmaya çalışıyorsak, Kızılay-Ulus hattı neredeyse kaçınılmaz bir durak haline geliyor. Gün içinde buralardan geçerken hepimiz aynı manzaralara şahitlik etsek de gördüğümüz şeyler, hissettiklerimiz ve mekânla kurduğumuz bağlar birbirinden çok farklı. Kimi için bu alanlar sadece transit geçiş noktası; kimi için ise geçmişin izlerini aradığı, bazen güneşle temas edebilmek bazen de gölge alan arayışıyla çıktığı yolda bir banka oturup ağaç gölgesinde nefes almak istediği yerler… Kızılay Meydanı, Ulus Meydanı ve Gençlik Parkı gibi alanlar Ankara’da geçmişin izlerini taşıyan, kentin kamusal yaşamında önemli roller üstlenmiş mekânlardır. Ancak bu alanlar, zamanla değişim geçirerek kimliklerini koruma ve modern ihtiyaçlara yanıt verme arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Örneğin Güvenpark’ın bir zamanlar taşıdığı hem park hem meydan işlevi, bugün Ankara’nın hızlı değişim sürecinde ne ölçüde korunabiliyor? Kentin kimliğini ve hafızasını barındıran bu tür mekânların, birer geçiş durağından öteye geçip tekrar yaşayan ve nefes alan alanlara dönüşmesi mümkün mü? Kent merkezinde devasa alanlar bırakıp beton dökülen kısımlardan arta kalan alanlara peyzaj düzenlemesi yapmakla o alana meydan işlevini kazandırabiliyor muyuz? Düşünelim.


Dipnotlar
(1) Gökgür, Pelin, Kentsel Mekânda Kamusal Alanın Yeri, İstanbul:Bağlam Yayınları, 2008

(2) Çelik, Z. (2012). Neoliberalizmin Kısa Tarihi, İdealkent, 3 (7), 187-193.

Her budama kötü sonla bitmiyor

Yazar Hakkında

1967 Ankara doğumlu. Gazi Üniversitesi Ekonometri Bölümünden mezun oldu. 1995 yılından bu yana kendi firmasında yayıncılık yapmaktadır. 2014-2019 arasında Çankaya Belediyesi Meclis Üyeliği yaptı.

Ankara genellinde özellikle ana cadde ve bulvarlar üzerindeki ağaçların budaması gerçekleştiriliyor. Ayrancı caddelerinde de gerçekleşen ağaç budamaları Ankara Büyükşehir Belediyesi ekipleri tarafından yapıldı. Mahalleliden derin budamalar yapıldığı gerekçesiyle bazı eleştiriler de alan ekipler, geçmiş yıllarda özellikle Kuğulu parkta gerçekleşen derin budamalar sonucunda kuruyan ağaçları hatırlatıyorlar. Budamalar sonunda elde edilen kütük ve dallar ise belediye atölye ve fabrikalarında dönüştürülüyor.

Saatte 2 ton pelet üretiliyor

Kahramankazan’da bulunan Ova Fidanlığına üretim için bir tesis kuran Ankara Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden BelPlas AŞ, Başkent genelinde budanmış veya devrilmiş ağaçların parçalarını ve odun artıklarını topluyor. Tesise getirilen ağaç parçaları ve odunlar öğütülerek, toz talaş hâline getiriliyor ve kurutulmaya başlanıyor. Kurutulan talaşlar daha sonra sıkıştırılarak pelet hâline getiriliyor.

Ankara Büyükşehir Belediyesi, BelPlas AŞ, Kahramankazan Ova Fidanlığı

1500 metrekare kapalı alana kurulan tesiste, saatte 2 ton pelet üretilirken kereste özelliği taşımayan 10 bin tondan fazla atık odunun dönüştürüldüğü belirtiliyor.

Sosyal destek alan ailelere ve muhtarlıklara dağıtılıyor

Pelet; çevreci olmasının yanı sıra yanma süresi ve sağladığı enerji bakımından aynı miktarda ağaç odununa göre daha verimli olmasıyla öne çıkıyor.

Ankara Büyükşehir Belediyesi ürettikleri peleti, sosyal destek alan vatandaşlara ve muhtarlıklara yakacak olarak dağıtılıyor.

Bank, kuş yuvası, kulübe yapılıyor

Budama sonunda elde edilen iri kütükler ise Ankara Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı’nın Söğütözü’ndeki atölyelerinde işlenerek belediyenin parklarında kullanılmak üzere bank, kulübe, kuş yuvası üretiliyor.

Suat Derviş ile 1940’ların Ankara’sında bir polisiye yolculuk: Ankara Canavarı

Ankara’ya taşınalı henüz 8 ay oldu, ama bu şehre gelip gitmeye başlamam çok daha öncesine dayanıyor. Ankara’nın kendine has mahzunluğunu, ‘memur şehri’ tanımını fazlasıyla hak ettiğini düşündüğüm sakin atmosferini seviyorum.

Ankara’ya temelli taşındıktan sonra şehre olan ilgim ve merakım daha da arttı. Yeni taşındığım bu şehirde nelerin var olduğunu, kimlerin nasıl yaşadığını, parklarını, sokaklarını, eski Ankara apartmanlarını hiç durmadan öğrenmeye koyuldum. Her gün öğrendiklerim, gördüklerim ve duyduklarım iştahımı daha da kabarttı.

Önce kendime bir yol haritası çizmeliydim. Hemen bir kitapsever olarak, Ankara ile ilgili yazılan romanları, hikayeleri araştırmaya başladım. Tahmininiz üzere birçok eser çıktı karşıma. Romanlar, hikayeler, makaleler…  Romanların birçoğu da beklendiği gibi savaş yılları Ankara’sını anlatan, adlarını bildiğim, bir kısmını da okuduğum eserlerdi. Ancak, Ankara’yı anlatan eserler arasında daha önce hiç duymadığım biri, en çok da adından etkilendim sanırım, Suat Derviş’in “Ankara Canavarı” polisiye romanı dikkatimi çekti. 

Bendeniz Ankara’yı sakinliğiyle tanımış ve sevmiş biri olarak, bu polisiye roman, adıyla sanıyla, “Ankara Canavarı” dikkatime mazhar oldu. Heyecanlandım. 1940’ların Ankara’sında geçen polisiye bir roman! Üstelik bir kadın yazar, Suat Derviş yazmış, Cumhuriyet Türkiye’sinin en cevval gazetecilerinden… 

Suat Derviş ve kitabı Ankara Canavarı

Romanı görünce, Suat Derviş’in Ankara serüvenine bakmak aklıma geldi; kendisi, eşi Reşat Fuat Baraner’in hapse girmesi üzerine Ankara’ya daha sık gidip gelmeye, hatta uzun bir süreliğine Ankara’da yaşamaya başlıyor. İşte bu dönemde yazdığı kitaplardan biri de “Ankara Canavarı” romanı. Roman ilk olarak 1948’de Kudret gazetesinde tefrika ediliyor. Romanın 1952’de, Son Telgraf Gazetesi‘nde tefrika edilen resimli romanı da basılıyor.  Benim okuduğum baskısında romanın sonuna onu da eklemişler. O zamanki çizimleri görmek ve romanı bir de böyle okumak nefis oldu. 

Tüm bunları bir araya getirince bendeniz için bu kitabı edinmek farz oluyor.  Her şey bir yana, kesin bir bit yeniği de vardı bu işte, Ankara’da bir canavar olacak iş değildi…

Ankara Canavarı polisiye romanı, Ankara’da, Keçiören, Etlik ve Telsizler’de üç gün içerisinde arka arkaya aynı yöntemle işlenen üç korkunç cinayeti anlatıyor. Kitabın arka yüzündeki tanıtım yazısı şöyle;

“Üç gün içinde üç cinayet işleniyor; biri Etlik’te, biri Keçiören ve biri de Telsizler’de. Her üçü de aynı elle, aynı şekilde, bir silah ile yapılıyor. Maktullerin üçü de ayrı ayrı sosyal seviyeleri olan kimseler. Ankara’da müthiş bir cani yaşıyor. Esrarengiz bir cani. Güzel, küçük, sevimli ve temiz şehrimizin içinde henüz ele geçmemiş olan müthiş bir katil var ki, kurbanlarının karşısına onları ürkütmeyen bir yüzle çıkıyor. Ve onlar arkalarını dönünce vahşi bir hamle ile üzerlerine saldırıp bir hançer darbesiyle onları hemen öldürüyor.”  

Romanımızın baş kahramanı, Suat Derviş gibi bir gazeteci, zabıta muhabiri Hikmet Altıntaş. Bir Ankara gazetesinde zabıta muhabiri olarak çalışan Hikmet Altıntaş, romanda geçen cinayetlerin izini sürmeye başlıyor. Cinayet soruşturmasında kendini de hikâyenin tam ortasında buluyor. Romanda seri katil şüphelisi Ruhsar ile gazeteci Hikmet arasında oluşan bağ da Hikmet’in Ruhsar’a olan hayranlığı ve zaafı da cinayetlerin çözülmesinde kilit bir rol oynuyor. 

Bu hikâyede Hikmet’in Ruhsar’a beslediği duygular, bana Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını ve Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” filmini anımsattı. Romanımızda Hikmet’in Ruhsar’a benzer sadelikte ve naiflikte duygular beslediğine şahit oluyoruz. 

“O gün Ulus Meydanı, Bankalar Caddesi ve bütün Ankara içinde, her tarafında o kadar çok güzel kadın, güzel masum ve cici kızlar varken niçin onun arkasında durdum ve onu takip ettim? Bilmiyorum. Gözlerini dahi görmediğim bu kadının peşi sıra beni sürükleyen şüphesiz ki kötü kaderim olmuştur.”

Romanda; 1940’ların sonundaki Ankara’yı, Ulus’u, yani eski Ankara’yı da öğrenme şansına sahip oluyoruz. Hikayemizin baş kahramanı Hikmet, sıklıkla cinayeti araştırmak üzere Ankara sokaklarını dolaşıyor, şüphelinin peşine düşüyor ve o sayede biz okurlar da Ankara’yı keşfediyoruz. 

“Bankalar Caddesi’nden gelmişti. Beyaz iskarpinli küçük ayaklarının metin adımlarıyla abideye doğru ilerledi. Abidenin önünü, İş Bankası’nı geçti ve Keçiören otobüslerinin durduğu yerde durdu.”

“Konur sokağı çok kalabalık bir sokak olmamakla beraber nihayet dağ başında değildik.”

“… Ve bugün, Bankalar Caddesi’nde, Merkez Bankası ile Karpiç arasında tekrar önüme çıkmıştı.”

“Eğer bu cinayet işlenmemiş olsaydı muhakkak ki ben bu kadınla ömrümün sonuna kadar konuşmak ve onunla böyle Ankara’nın bu büyük otelinin bahçesinde karşı karşıya oturmak fırsatını bulamazdım.”

Kitaptaki bu alıntılardan görüldüğü üzere zabıta muhabiri Hikmet Bey ile cinayetlerin peşine düşerken eski Ankara’yı da Suat Derviş’in gözünden dolaşıyoruz.  Romanın sonunda ise gazeteci Hikmet katili yakalıyor ve adalete teslim ediyor. 

Suat Derviş’in, yeni kurulan Cumhuriyet Ankara’sından verdiği detaylar, bir kadın gazetecinin gözünden dönemin Ankara’sını anlatıyor. Alışılmışın tersine, bir kadın yazarın polisiye bir eser yazma cesaretini de vurgulayan bu romanı, okurların mutlaka keşfetmesini öneririm. Siz de benim gibi polisiye okumayı seviyor, Ankara’yı polisiye bir romanla keşfetmek nasıl oluyor diye merak ediyorsanız mutlaka okumanızı tavsiye ederim! 

Romanda adı geçen mekanların haritasını aşağıda paylaşıyorum. Belki de benim gibi meraklı okurlar, romanda geçen yerleri ziyaret etmek ve görmek isteyebilirler.

* ile belirtilen noktalar romanda kurgusal olarak yer almaktadır. Konumları tahmini olarak haritaya yerleştirilmiştir.

Belgrad’da toplu taşıma ücretsiz oldu!

Sırbistan’ın başkenti Belgrad, Avrupa’da büyük şehirler arasında toplu taşımayı ücretsiz hale getiren nadir kentlerden biri oldu. 1 Ocak 2025 itibarıyla yürürlüğe giren uygulama, şehir içi ulaşımın tamamen ücretsiz olmasını sağladı.

Belgrad Belediye Başkanı Aleksandar Sapic, yeni uygulamanın kent sakinlerine büyük bir ekonomik rahatlama sağlayacağını belirtti. Ücretsiz toplu taşıma sisteminin finansmanı için belediye bütçesinden yıllık yaklaşık 250 milyon euro ayrıldı. 

Belgrad Belediye Başkanı Aleksandar Sapic

Daha verimli bir ulaşım sistemi

Belediye yönetimi, ücretsiz toplu taşımanın yanı sıra ulaşım sisteminde de bazı yapısal değişikliklere gitti. Daha önce belirli saatlerde hareket eden otobüsler artık dinamik bir sisteme göre çalışacak. Yolcu yoğunluğuna göre seferlerin sıklığı değiştirilecek ve duraklar arasındaki verimsiz boş seyahatlerin önüne geçilecek. Uygulamanın yalnızca ekonomik bir destek sunmakla kalmayıp çevresel ve sosyal etkilerinin de önemli olması bekleniyor. Ücretsiz toplu taşıma sayesinde özel araç kullanımının azalması, trafik sıkışıklığının hafiflemesi ve hava kirliliğinin düşmesi hedefleniyor.

Araç filosunda büyük yenilenme

Belediye Başkanı Sapic, toplu taşıma sistemini modernize etmek için önemli yatırımlar yapacaklarını da duyurdu. 2025 yılı sonuna kadar 2 yaşından büyük tüm otobüslerin yenileneceğini, 2027 yılına kadar ise troleybüs ve tramvay filosunun tamamen değiştirilerek daha çevreci ve konforlu araçlarla hizmet verileceğini açıkladı.

Şehir sakinleri, ücretsiz toplu taşıma uygulamasını büyük bir memnuniyetle karşıladı. Özellikle öğrenciler, emekliler ve düşük gelirli gruplar için bu sistemin büyük bir kolaylık sağlayacağı belirtiliyor. Uzmanlar, uzun vadede sistemin finansal sürdürülebilirliğinin dikkatle yönetilmesi gerektiğini vurgularken, Belgrad’ın bu adımı diğer şehirler için de ilham verici bir model olabilir.

Belgrad, İstanbul ve Ankara’dan farklı mı?

Belgrad, nüfus olarak Ankara’dan küçük, ama daha kompakt ve yoğun bir şehir. Metro henüz olmadığından İstanbul ve Ankara kadar gelişmiş bir raylı sistem altyapısına sahip değil. Yine de toplu taşımada tramvay ve troleybüs gibi farklı sistemler kullanılıyor ve ücretsiz ulaşım ile toplu taşımayı teşvik ediyor.

Ücretsiz ulaşımın ötesinde: Ankara için dersler

Belgrad’da atılan bu adım, Ankara gibi büyük şehirler için de ilham verici olabilir. Toplu taşımanın ücretsiz hale getirilmesi, trafik yoğunluğunu azaltmanın yanı sıra özel araç kullanımını düşürerek çevre kirliliğini önleyebilir. Ancak yalnızca maliyetin kaldırılması yeterli değil; ulaşımın konforlu ve güvenilir hale getirilmesi de büyük önem taşıyor. Daha sık ve düzenli seferler, yenilenmiş araçlar ve yolcuların ihtiyaçlarına uygun hizmetler sunulmadıkça, toplu taşıma tercih edilen bir ulaşım yöntemi haline gelmeyebilir. Dolayısıyla, ulaşımı ücretsiz hale getirmek kadar, hizmet kalitesini artırmak da belediyeler için öncelikli hedeflerden biri olmalıdır.

Ayrancı’da yaşamanın ve yaşlanmanın keyfekeder hüzünleri

Yazanlar Sokağı’nda Sadi Hoşses

1980 yılıydı. Aşağı Ayrancı’daki Yazanlar Sokağı’nda yaşayan besteci Sadi Hoşses, Ankara Arı Sineması’nda jübilesini yapmaya hazırlanıyordu. Ardından İzmir’e taşınacaktı. O yıl, Olgunlar Sokağı’nda bir haber ajansında 19 yaşında acemi bir muhabir olarak çalışıyorduk. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, askerlerin sabrını ve hasretini anlatan “Sabret Gönül”, “Bu Hasret Biter” adlı eserlerin bestecisi Sadi Hoşses ile bir röportaj yapmamız istenmişti.

Sadi Hoşses’in aynı mahallede TSM çalışmaları yapan dershanesi yerine, iki arkadaş Kızılay Güvenpark’tan eski marka taksi dolmuşlara binerek, evinde ziyaret etme acemiliğinde bulunmuş, Sadi Hoşses’in kapısını randevusuz çalmıştık. Kapıyı açtığında üzerinde eşofman türü bir giysi vardı. Amacımızı öğrendiğinde “buyrun çocuklar sizi salona alalım” kibarlığıyla izin istedi sonra kravatlı takım elbise giyinmiş haliyle salona girdi. Eski Ankara beyefendisinin bu davranışıyla büyük bir sanatçıdan büyük bir nezaket dersi almıştık.

Şadi Hoşses, 1982 yılında Ayrancı Yazanlar Sokağı’ndan ayrılarak İzmir’e yerleşti ve 1994’te vefat edene kadar orada yaşadı. 1988’de, Avni Anıl’ın Sadi Hoşses ile ilgili hazırladığı TRT programında, eşi Ayrancı’daki dostlarını çok özlediğini dile getirmişti.

Şu sıkıntılı günlerde dilimize Hoşses’in “Gülmedi şu bahtım gülmedi gitti” şarkısı denk düşse bile, şimdi oradan geçerken, Yazanlar Sokağı’ndaki o evden bir zamanlar terennüm edilen “Yıldızlı semalarda haşmet ne güzel şey” şarkısı gelir aklımıza ve ağlamaklı olur insan şu Ayrancı’da.

Sadi Hoşses ve Ziya Taşkent

Mesnevi Sokağı’nda Ziya Taşkent ıslığı

1999 Marmara Depremi’nde eşi, kızı ve iki torunuyla birlikte aramızdan ayrılan besteci Ziya Taşkent, 1980’lerde Mesnevi Sokağı’nda yaşardı. Akşama doğru, Karyağdı Sokağı kavşağındaki marketten alışveriş yapar, tanıdıklarıyla şakalaşırdı. Bazen dilinde pelesenk olmuş bir şarkıyı mırıldanır, bazen de bestelemeyi düşündüğü yeni bir eseri ıslıkla çalarak evine dönerdi. Şimdi oralardan geçsem Taşkent’in bestesi “Gücüme gidiyor böyle yaşamak” şarkısı düşer gönlümüze. 

Gazete sayfalarını paylaşarak okurlardı

Yeşilyurt kavşağından Kuzgun’a tırmanırken üçüncü apartmanın yüksek giriş katında oturan bir çift idiler. Sabahın erken vakitlerinde gözlüklü, takım elbiseli yaşlı beyefendi, Yeşilyurt’un köşesindeki fırından sıcak ekmek ve gazetesini alırdı. Eşi onu hep yoldan görünen giriş kapılarında karşılar, elindeki poşetleri alırdı. Ve o yaşlı beyefendi de yaşlı eşinin sırtını okşar, teşekkür ederdi. Kuzgun Caddesi’ne bakan pencerenin önünde gazete sayfalarını paylaşarak kalın çerçeveli okuma gözlükleriyle okurlardı. Perdeleri hep açık olurdu. Cam göbeği rengindeki eski Volkswagen arabaları apartmanın önünde hep park halinde durur, ara sıra yakın yerlere gezintiye çıkarlardı. Onlar gençlikteki aşkın, yaşlılıkta büyük bir sevgiye dönüştüğü en güzel örneklerdendi.

Bir gün apartmanın önünde bir kalabalık toplanmıştı. “Beyefendi kalp krizi geçirdi” dediler. Evlatları annelerini alıp götürdüler, kaplumbağa arabayı da bir daha gören olmadı. Şimdi oradan eve dönerken o pencereye bakarım hep, zihnmde onlar hâlâ orada gazete okumaktadırlar. 

Her gün traşını olur, kuşları yemlerdi

Kuzgun Sokağı’nda Mesnevi’ye yakın apartmanın yola bakan girişin üstündeki dairelerinde oturan evlatları olmayan yaşlı ve mutlu başka bir çift hatırlarım. Yaşlı adam her gün sinekkaydı tıraşını olur, artan ekmekleri ufalayıp yakındaki boş arsaya konan kuşlara götürür, sürü güvercinlerin arasında tebessümle gelene geçene selam verirdi. Hanımefendi ondan daha önce vefat edince, her gün tıraş olan tebessümlü beyefendinin önce sakalları uzadı. Hayata küstü. Gelene geçene selam veremez bezginliğe düştü. 

Bazen Hüseyin Onat Sokağı’ndaki Bahar Evi’nde tavla oynarken görüldüğünde yaşam ile yeniden barıştığı duygusu uyandırırdı fakat giderek içine kapandı. Münzevi görüntüsüyle ona sarhoş diyenler de oldu. Birkaç gün ortalıklarda görünmeyince onu evinin yatak odasında bir daha uyanmayacak halde buldular. Şimdi o eski binaları yıkılan boş arsaya ne zaman güvercinler sürü halinde toplansa her gün sinekkaydı tıraş olmuş yaşlı adamı ararlar ve gelmeyince de uçar gider kuşlar, insana bir hüzün çöker. 

Hoşdere’ye tırmanan merdivenler

O merdivenlerden her sabah birimiz çıkarken, birimiz inerdi. Artık sık sık rastlaşınca Ayrancı halkı birbirlerine selam vermeye başlarlardı. O yıllarda 20’li yaşlardaydık. Esmer, saçları uzun, müşfik yüzlü genç hanım gülümseyerek selam vermeden geçmezdi. İnsan sevgisinin erdemiyle mahalle kültürünün asaletini oluştururdu. 

Şimdi ömür saatimiz yarım yüzyılı on dört geçiyor.  Ahmet Haşim’in “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden / Eteklerinden güneş rengi bir yığın yaprak / Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak” diye başlayan Merdiven şiirindeki gibi, Yeşilyurt’tan Hoşdere’ye çıkan merdivenleriyle birlikte gelip geçmekte olan yaşamı sorguluyorlar.

Uzun saçlı, esmer müşfik yüzlü genç kadın ve o adam, geçen her yılın yüze yapıştırdığı çizgiden imzalarla şimdi aynı merdivenlerden çıkıp inerken “Yıllar ne çabuk geçti o günler arasından” adlı hicaz şarkıyı duyar gibi birbirlerine bakıyorlar.

Sonra yaşadığı zamanda şairlerin sultanı olarak bilinen Şair Bakî’nin; “Avezeyi bu aleme Davut gibi sal / Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş” mısraları Aşağı ve Yukarı Ayrancı’nın her köşesinde sağlıklı ve mutlu ömürler için yaşanılan anın tüm olumsuzluklarını unutturmaya başlar.