Ankara ve Viyana: Benzer potansiyel, farklı sonuç

Ankara ve Viyana’nın birbirine benzer yönler taşıdığı düşüncesi, çoğu kişi için şaşırtıcı gelebilir. Farklı tarihsel ve kültürel bağlamlarda gelişmiş bu iki başkent, ilk bakışta birbirinden oldukça uzak örnekler gibi algılanabilir. Oysa biraz yakından bakıldığında, planlı gelişim deneyimleri ve modern şehircilikle kurdukları ilişki bakımından önemli ortaklıklara sahip oldukları görülür. Üstelik her iki kent yalnızca birer başkent değil, aynı zamanda bulundukları coğrafyanın da merkezleridir; Viyana Orta Avrupa’nın, Ankara ise Anadolu’nun odak noktasıdır. Ancak tüm bu benzerliklere rağmen, günümüze geldiğimizde gördüğümüz kentsel sonuçlar belirgin biçimde farklıdır. Bu farklılık, büyük ölçüde planlama süreçlerinin sürekliliği ve karar alma biçimlerinin zaman içindeki seyriyle ilişkilidir.

Her iki kenti de önemli ölçüde etkileyen ve gelişimini belirleyen modern şehircilik hareketi, 19. Yüzyılın ortalarında Paris’te başladı. Modern şehirciliğin en önemli aracı şehir planlamasıydı. Karakteristik özellikleri ise kentte açılan düz ve geniş bulvarlar, ızgara şeklinde birbirini dik kesen yollar, ferah kentsel mekanlar ve yaygın yeşil alanlar, ulaşım sistemleri, iyi güneş ve hava alan büyük konutlardı.

1857’den itibaren açılıp düzenlenen Ringstrasse

Atatürk Bulvarı’nın Kızılay bölümü

Viyana

Avusturya’nın başkenti ve en büyük şehri olan Viyana, Orta Avrupa’nın doğusunda, Tuna Nehri’nin kıyısında kurulmuştur. Avrupa kıtasının, özellikle Orta Avrupa’nın stratejik bir noktasında, önemli ulaşım ve ticaret yollarının kesişim noktasında bulunan ve M.Ö. 400 yıllarında Keltlerle ilk yerleşimin başladığı kent, stratejik konumuyla tarih boyunca kültürel ve ekonomik açıdan önemli bir merkez olmuştur. Günümüzde de bu önemini korumaktadır.

Viyana 19. yüzyılın başından itibaren büyük bir hızla büyümüştür. 1850’lerin başında Paris’te başlayan modern şehircilik uygulamaları, kısa süre sonra Viyana’yı da etkilemiş, 1857’den itibaren surların yıkılıp yerine Ringstrasse’nin yapılmasıyla Viyana’da yeni bir dönemin kapıları açılmıştır. Ringstrasse, konumu ve üzerindeki işlevler bakımından Ankara’daki Atatürk Bulvarı’na karşılık gelen bulvardır. En önemli farkı, Atatürk Bulvarı gibi doğrusal bir çizgide değil, yıkılan surların yerini aldığı için eski kenti çepeçevre saran çokgen bir formda olmasıdır. Bu dönemde en önemli dönüşümler 1865’te açılan Ringstrasse üzerinde ve çevresindeki alanlarda gerçekleşti. Bu yüzden, Viyana’nın 19. yüzyılın 2. yarısındaki bu yeniden yapılanma dönemi Ringstrasse Dönemi olarak adlandırılır.

1865’i izleyen yaklaşık 30 yıl içinde bu bulvar üzerinde ve çevresindeki askeri alanların yerine tarihselci (neo-rönesans, neo-gotik, neo-barok vb.) tarzda çok sayıda yeni yapı yapıldı. Bunlar arasında, yeni devlet daireleri, müzeler, opera, parlamento binası, yeni üniversite ve belediye binası bulunur. Bu yeni mimari, aynı zamanda siyasal ve sosyal modernleşmeyi yansıtmaktadır.

Eski sur içi bölgesinde de binaların bir kısmı yıkılarak yerlerine modern yapılar inşa edilse de, bu bölge ortaçağdan kalan morfolojik karakterini büyük ölçüde korumuştur. Bu dönemde içme suyu, aydınlatma, ulaşım, Tuna Nehri düzenlemesi gibi altyapı çalışmalarına da önem verilmiştir. 1893 yılında kabul edilen ve Viyana’da bir bütün olarak uygulamaya konulan ilk plan olan Bauzonenplan (Yapı Zonu Planı), şehri yoğunluklara ve yapılaşma biçimlerine göre ayırmış ve özellikle konut alanları ile sanayi alanlarını birbirinden ayrılmasını öngörmüştür.

Kısaca, 1857’den yaklaşık 19. Yüzyıl sonuna kadar Viyana’daki modernleşme hareketinin ana başlıklarını; Ringstrasse’nin inşası, suriçinin dönüşümü, eski surların dışında kalan bölgenin planlama araçlarıyla imarı ve altyapı projeleri olarak ifade edebiliriz.

1. Dünya Savaşı sonrasında “Kızıl Viyana” olarak adlandırılan dönemde kamusal hizmetler belediyeye devredildi, sosyal konut üretimi öncelik haline geldi, altyapı ve kamusal alanlar önemli ölçüde geliştirildi. 1930’larda Nazi döneminde ise bu yaklaşım büyük ölçüde terk edildi; sosyal konut politikaları geri çekildi, kent yönetiminin özerkliği sınırlandırıldı ve planlama ideolojik bir araca dönüştü. 2. Dünya Savaşı sonrasında ise, yıkıma uğrayan kentin yeniden inşası için modernist ilkeler doğrultusunda kapsamlı bir dönüşüm öngörülse de, ekonomik ve siyasi koşullar nedeniyle büyük ölçüde mevcut yapının onarımı tercih edildi. 1950’li ve 60’lı yıllarda ise ekonomik büyüme, banliyöleşme, altyapı yatırımları ve toplu konut üretimi ön plana çıktı.

1970’lere gelindiğinde modernist planlama anlayışına yönelik eleştiriler arttı ve bu durum planlama yaklaşımında önemli bir değişimi beraberinde getirdi. Viyana’da 1976’dan itibaren planlama, daha bütüncül, çok ölçekli ve katılımcı bir çerçeveye evrilerek; 1980’lerden itibaren hazırlanan kentsel gelişim planlarıyla bu yaklaşım kurumsallaştırıldı.

2000 yılından itibaren yeni AB politikaları ve belgeleri, rekabetçi bölgesel kalkınma ve ‘dinamik, çekici ve rekabetçi şehirler’ çağrılarıyla kentsel planlamayı büyük ölçüde etkiledi. Viyana’nın rekabetçi bir Orta Avrupa merkezi olması ve küresel rakipleri arasında öne çıkması hedefiyle 2000 ve 2004 Strateji Planları kabul edildi.

Bu son dönemde planlama söylemleri giderek daha fazla dijitalleşme, yeni katılımcı uygulamalar ve çeşitlilik gibi görünürde mekânsal olmayan konuları içermeye başlamıştır. Bu son dönem, stratejik kalkınmayı ve liberal yönetişimi esas alarak, planlamayı kamuoyu tarafından daha fazla tartışılır hale ve bir siyasi mücadele konusu haline getirmiştir.

Viyana için dikkat çekici bir nokta da, nüfusunun 1910’da yaklaşık 2 milyon ile en yüksek seviyesine ulaşması, günümüzdeki nüfusunun ise yaklaşık 1,9 milyon olmasıdır.

Tüm bu sürecin bir sonucu olarak, günümüzde Viyana’ya baktığımızda ; insan odaklı, güçlü ve yaygın toplu taşıma sistemlerine sahip, işlevsel ve keyifli kamusal alanların bulunduğu, EUI listesinde son 10 yıldır dünyanın en yaşanabilir şehirleri arasında 1. veya 2. sırada yer alan bir kent görürüz.

Ankara

Tarihi Viyana’dan da eski dönemlere dayanan Anadolu’nun kalbi Ankara, tarih boyunca stratejik konumuyla hep önemli bir merkez olagelmiştir. Hititler’in  M.Ö. 2000 yıllarında Ankara’yı bir askeri garnizon olarak kullanmasından sonra, kentteki ilk önemli yerleşimin M.Ö. 8-7. yüzyıllardan itibaren Frigler tarafından gerçekleştirildiği söylenebilir. Ankara, Roma döneminde altın çağlarından birini yaşadı. Bunu Bizans, Selçuklu, Ahiler ve Osmanlı dönemleri izledi. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olması Ankara için çok önemli bir dönüm noktası oldu ; yeni cumhuriyetin ideolojisine uygun modern bir başkent oluşturulması hedeflendi. Böylece çok benzer bir dönüşüm, Viyana’dan yaklaşık 70 yıl sonra Ankara’da da başladı. Cumhuriyetin vitrini olacak modern başkenti yaratmak amacıyla; öncelikle Lörcher (1924) ve Jansen (1932) Planları yaptırıldı. Önce Lörcher ve sonra da Jansen Planı’nın uygulanmaya başlanmasıyla modern kentin gelişimi, özellikle Ulus-Çankaya hattında Atatürk Bulvarı boyunca gerçekleşti. Tıpkı Viyana’da olduğu gibi, bir taraftan modern bir kent oluşur ve gelişirken, Kale ve çevresindeki tarihi doku (eski şehir) korundu. Atatürk Bulvarı da; yine Viyana’daki Ringstrasse gibi, genişliği, tasarımı, yeşil şeritleri, üzerindeki parklar ve binalarla tipik bir modern şehircilik öğesi olarak ortaya çıktı.  Atatürk Bulvarı ile bu bulvar üzerindeki yapı ve parkların yapılması, Viyana’da 19. Yüzyılın ikinci yarısında yaşanan gelişimle çok benzer niteliktedir.

Ankara’da 1950’ye kadar genel olarak planlı ve modern şehircilik ilkelerine uygun bir gelişim yaşandı. Ancak 1950’lerde kırdan kente göç hızlandı, nüfus hızla arttı ve gecekondulaşma yaygınlaştı. Bu süreçte plan dışı büyüme başladı ve yeni bir plana ihtiyaç duyuldu. Bu doğrultuda Yücel–Uybadin Planı (1957) hazırlandı; ancak kontrolsüz büyüme ve gecekondulaşma bu planla da engellenemedi.

1961’de Bölge Kat Nizam Planın ve 1965’te Kat Mülkiyeti Kanunu’nun uygulanmaya başlanması ise gecekondulaşmanın yanında, yoğun bir apartmanlaşmayı başlattı. CHP’li belediye başkanları Vedat Dalokay ve Ali Dinçer’in iş başında olduğu 1973 – 80 Toplumcu Belediye döneminde tekrar modern şehirciliğe dönülmeye çalışılarak planlamaya önem verildi ; aynı zamanda halkçı uygulamalar yapıldı. Bu dönem, ‘Kızıl Viyana’ dönemine benzetilebilir. Bu dönemde Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu tarafından Ankara Nazım Planı hazırlanarak, 1982’de yürürlüğe konuldu. Uygulanan planların da etkisiyle özellikle 1980’lerden itibaren Ankara’nın batıya doğru gelişimi hızlandı.

2000’li yıllardan itibaren Ankara’da görülen tablo şudur : Plan değişiklikleri artmış ve plan bütünlüğü ortadan kalkmış, modern şehircilik ilkelerinden iyice uzaklaşılmıştır. Kat ve emsal artışları ile hızlanan ve yoğunlaşan yapılaşma,  kontrolsüz büyüme ve saçaklanma kentsel dönüşümün hızlanması, gecekondu alanlarının ortadan kaldırılması, alışveriş merkezleri, çok şeritli araç yolları, alt ve üst geçitler, kentin özellikle batısına ve güneyine doğru yayılan çok katlı plazalar ve konut bloklarının kentin baskın öğeleri haline gelmesi, raylı sistemlerin yetersiz kalması ve otomobil odaklı kent Ankara’da 2000’li ve 2010’lu yılların karakterini belirleyen, günümüzde de yoğun etkileri ve sonuçları hissedilen gelişmelerdir. Modern şehircilikten uzaklaşılırken, yerine çağa ve ihtiyaca uygun yeni bir planlama anlayışı konulamaması ; trafik ve altyapı sorunları, yoğun yapılaşma baskısı, kimliksizleşme gibi olumsuzlukların büyümesine yol açmıştır.

Ankara’da, Viyana’dan farklı olarak nüfus da 20. Yüzyılın başından günümüze kadar sürekli ve istikrarlı olarak artmış,  günümüzde yaklaşık 5,8 milyona ulaşmıştır.

Sonuç

Viyana ve Ankara, birbirinden çok farklı şehirler gibi düşünülse de, özellikle modern şehircilik etkisinde yaşadıkları ilk gelişimlerin benzerliği ve sahip oldukları potansiyeller bakımından önemli benzerlikler gösterirler. Her ikisi de, 70 yıl arayla da olsa modern şehircilik fikirleriyle planlanmış ve tasarlanmış, bu şekilde bugünkü omurgaları ortaya çıkmıştır. Ancak daha sonraki gelişmeler ; Ankara’da farklı, Viyana’da farklı seyretmiştir.

Ankara’da ilk planlarda bir başarı sağlansa da, 1950’li yıllardan itibaren yoğun göçle birlikte ortaya çıkan hızlı nüfus artışı ve gecekondulaşmayla birlikte, plan disiplininin sürdürülmesinde büyük zorluklar yaşanmıştır. 2000’li yıllardan itibaren ise, planlara parçacıl ve parsel bazında müdahalelerle birlikte rant odaklı, hızlı ve yoğun yapılaşma, Ankara’da plan bütünlüğünü bozmuş, kontrolsüz büyümeyi hızlandırarak modern şehircilik anlayışından tamamen uzaklaşmayı beraberinde getirmiştir. Ankara’da planlı ve kontrollü bir gelişimi sağlayacak yeni bir anlayış da ortaya konulamamıştır. Nüfusun cumhuriyet dönemi boyunca sürekli olarak artması da Ankara için dezavantaj oluşturmuştur.

Viyana ise yavaş yavaş geliştirdiği ve gerektiğinde yeniden belirlediği planlama anlayışıyla kendi ihtiyaçlarına ve çağa uygun hamleler yapmış, kontrolsüz bir büyümeyi ve yapılaşmayı engellemiş, kent kimliğini ve yaşanabilirliğini başarıyla korumuş, hatta daha da geliştirmiştir. Yaklaşık 170 yıllık evrimsel bir planlama süreci, bugünkü Viyana’yı ortaya çıkarmıştır.

Sonuç olarak başlangıç noktaları benzer, çıktıkları yollar aynı olsa da, yolda yaşanan farklı gelişmeler bu iki kentin günümüzde farklı yerlere taşımış durumdadır. Ankara’nın belki de Viyana örneğinden çıkarması gereken önemli dersler vardır.

Çankaya Köşkü’nde Ayrancı’nın payı

Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi ve mekân arayışı

Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919 Cumartesi günü Ankara’ya gelişinde, karşılayanlar arasında Ankara Müftüsü Börekçizade Rifat Efendi de bulunmaktadır. Ankara henüz bir başkent değil, yokluğun, belirsizliğin ama kararlılığın yönetim merkezidir. Mustafa Kemal ilk olarak Ziraat Mektebi’nde konaklar, burası aynı zamanda Millî Mücadele’nin yönetildiği tarihî mekanlardan biri olmuştur. Ardından Nisan 1920–Haziran 1921 arasında, bugünkü Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi olan “Direksiyon Binası”nı hem konut hem karargâh olarak kullanır.

Bu geçici mekânlar, yeni bir devletin kalıcı bir ulusal simgeye büründürülecek bir yer gereksinimini ortaya çıkarmaktadır. Ankara’da artık Mustafa Kemal’in yalnızca barınacağı değil, ülkesini temsil edeceği uygun bir yer aranmaktadır.

Neden Çankaya?

O yıllarda Keçiören, Ankara Kalesi çevresi şehrin yerleşik, siyasi ve ticari çekim yerleri olan yaşam merkezleridir. Konaklar, köklü eşraf ve halk ilişkileri bu bölgelerde yoğunlaşmıştır, kurtuluş ve kuruluş mücadelesi buralardan verilmiştir. Çankaya havadar, panoramik bakış açısına sahiptir. Mustafa Kemal kurtuluş savaşını genellikle yüksek tepelerden yönetmiş, Ankara’nın yüksek Dikmen sırtlarında karşılanmış, seyrek yerleşimli bağ bahçe evleriyle Çankaya ve Ayrancı taraflarında at gezintileri yapmıştır. Çankaya’nın yamaçlı ve o günler için zor sayılan coğrafyası bir dezavantaj değil, bilinçli bir tercih olarak ortaya çıkmaktadır. Simgesel, denetlenebilir ve geleceği açık bir mekândır. 

Mustafa Kemal Atatürk, görünmekten çok görmeyi, merkezde olmaktan çok merkezin yönünü belirlemeyi özümsediği için ve kentin güneye doğru geliştirilmesinin gerekliliğini de tasarlamasından dolayı Çankaya ideal bir mekândır. 

Çankaya Köşkü’nün öyküsünde Ayrancı 

1921 yılı. Kurtuluş Savaşı’nın en çetin günleri. Para yok, olanaklar sınırlı ve yetersiz. Mustafa Kemal Paşa’nın beğendiği Bulgurcuzadeler’e ait Çankaya’daki bağ evi satın alınmak istenir. Ancak Paşamızın halktan doğrudan yardım istemesi, O’nun ilkeleriyle uyuşmayacağını herkes bilmektedir. 

İşte bu noktada sahneye Aşağı Ayrancı’da yaşayan Ankara Müftüsü, o dönemdeki söylenişiyle Börekçizade Rifat Efendi devreye girer. Millî Mücadele’nin ilk günlerinden beri Mustafa Kemal’in yanında duran ve destekleyen bu aydın din âlimi, eşrafı bir araya getirir, gerekli paranın toplanmasına öncülük eder. Bağ evi Mayıs 1921’de satın alınır, Haziran ayında Mustafa Kemal Paşa buraya taşınır.

Bu taşınma, yalnızca bir adres değişikliği değildir, Mustafa Kemal’in 28 Ekim 1923 Pazar günü akşamı “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” açıklamasını yaptığı tarihî yer olacaktır.

Zamanla bu mütevazı bağ evi Çankaya Köşkü’ne dönüşecek, Cumhuriyet’in siyasal ve simgesel merkezi olacaktır. Ulus’tan Çankaya’ya uzanan hat, Aşağı ve Yukarı Ayrancı’nın bağları, bahçeleri değer kazanacak, Ankara’nın ağırlık ve yönetim merkezi kuzeyden güneye doğru kayacaktır.

Ayrancı’dan yükselen bir vicdan; Mehmet Rifat Börekçi 

Mehmet Rifat Börekçi, 1934 Soyadı Kanunu’na kadar Börekçizade Mehmet Rifat Efendi olarak anılır. Ailesi 1915’lerde Ayrancı’da bir bağ evi satın alır. Ankara Müftüsü olarak daha Mustafa Kemal Ankara’ya gelmeden Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurar ve başkanlığını üstlenir.

Börekçi Ailesinin “kefen parası” olarak biriktirdiği 1200 lira civarındaki parayı, Millî Mücadele’de Mustafa Kemal ve arkadaşları nezdinde devlete bağışlaması, Atatürk’e ve Cumhuriyete karşı çıkan, yobaz din insanlarındaki farkını ortaya çıkarır. Öncülüğünde toplanan kaynaklar 46 bin dolayında olduğu söylenir, ilk devlet bütçesinin kaynaklarını oluşturur. 

Biriktirdikleri paralarını milli mücadele için bağışlayan Rifat Börekçi ve eşi Samiye Hanım.

Börekçizade Rifat Efendi, İstanbul’dan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın, Padişah Vahdettin’in onayıyla “Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir” ihanet fetvasına karşı, Ankara’dan Anadolu Direniş fetvasının hazırlanmasında öncülük etmiştir. Milli Mücadele’ye destek vermenin bedeli ağırdır, padişah müftülük görevden alır, idamına karar verilir. Ama artık geçerli olan Ankara’nın sözüdür. Mustafa Kemal Paşa onu yeniden görevlendirir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra Mehmet Rifat Börekçi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı olur. 1924’ten 1941’deki vefatına kadar bu görevi sürdürür. Din ile Cumhuriyet arasında bir çatışma değil, ulusal bir bütünlük kurulabileceğini kanıtlar.

Bugün Aşağı Ayrancı’da yaşayanlar için Mehmet Rifat Börekçi yalnızca bir tarih kişisi değildir. O, bu semtin sessiz kurucularından biridir. Çankaya’nın kaderine dokunurken, Ayrancı’nın ruhuna da onurlu iz bırakmıştır.

Çankaya Köşkü’nün ve Çankaya’nın öyküsünde Aşağı Ayrancı’nın payı vardır. Ve bu pay, aydın bir din âlimi olan Mehmet Rifat Börekçi’nin cesareti, anlayışı ve vicdanından büyük destek alarak yazılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk bir gün Çankaya’da “Efendiler, Rifat Efendi sadece bir din âlimi değildir. O, Ankara’nın bize kapılarını açtığı gün, cebindeki son kuruşunu bu milletin kurtuluşuna feda eden, kelle koltukta fetva veren gerçek bir devrimcidir. O benim hocamdır.” Ayrıca Mehmet Rifat Börekçi’yi kıskananlar için “Beyler, Rıfat Efendi’yi yormayın. O, vatanın en karanlık gününde elinde kandille yolumuzu aydınlattı. Bugün güneş doğduysa, o kandilin yağı Rıfat Efendi’nin yüreğindendir” diye değerbilir sözler söylemiştir. Ne yazık ki o milli mücadelenin kahramanının değeri bugün tam olarak bilinmemektedir, bazı kesimlerce unutturulmaya çalışılmaktadır. Ayrancım Derneği O’nu unutturmamak için gereğini yapacaktır.

M. Rifat Börekçi’nin torunu Ahmet Börekçi
2025 Ayrancı Festivali’nde “Cumhuriyetten Bugüne Ayrancı Aileleri” söyleşisinde konuşma yaptı.(Foto:Melda Akalın)

Evden okula taşınan bir hafıza: Yavuz Yücetürk Okul Müzesi

Hem derneğimizin hem gazetemizin gönüllüsü, sevgili arkadaşımız iktisat tarihçisi İhsan Seddar Kaynar ile aylar önce mahallenin tarihine ve neler yapılabileceğine ilişkin bir sohbet sırasında bana bu okul müzesinin varlığından bahsetti. Elbette varlığından bihaber olduğum ve daha önce duymadığım için çok şaşırmıştım. Hemen müzenin kurulumu konusunda büyük emek veren, her şeyiyle birebir ilgilenen Meryem Kaya hocamız ile görüşmek, bu okul müzesinin hikâyesini bir de kendisinden dinlemek istedim.

İhsan ile Meryem Hocamız’a uygun bir gün belirleyip okula ziyarete ve müzeyi yerinde görmeye gittik.

Bir öğretmenin hayali, bir ailenin bağışı

Mahallemizde, yanı başımızda çoğumuzun bilmediği, önünden öylece geçip gittiği bir okul değildi burası. Sadece müfredat derslerinin verildiği bir okul değil, öğrencilerin geçmişle gelecek arasında daha kolay bağ kurabilmelerini sağlamak için gündelik yaşama, eğitim, siyasi ve sanat tarihine dair eserlerin sergilendiği küçük bir müzeye de sahip lise: Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi!

Mazisi olmayanın atisi olmaz” şiarıyla yola çıkan ve emekli bürokrat Yavuz Yücetürk’ten gelen bağış eserlerle okul içerisine müze açılmasına ön ayak olan eğitimcilerden Meryem Kaya hocamızla bu fikrin nasıl geliştiği, nasıl ilerlediği ve öğrenciler üzerindeki etkilerini konuştuk. 

Meryem Kaya ve Dilek Metin Sert müzede

Nasıl başladı?

Meryem Kaya hocamız okulun tarih öğretmenlerinden. Bize kısaca okulun tarihinden, 1979 yılında Ayrancı Lisesi adını alan okulun 2010/2011 eğitim öğretim yılında yüzde yüz eğitime destek projesi kapsamında Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi adını aldığını anlattı. Aslında hikâyenin kahramanı ve okulun fiziksel değişiminde elinden gelen hiçbir desteği esirgemeyen Yavuz Yücetürk.

1943 yılında İnegöl’de dünyaya gelen Aysel Yücetürk, İstanbul Çamlıca Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1964’te öğrenimini tamamlayana kadar İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Zooloji bölümünde okumuş. Aynı fakültede kısa bir süre asistanlık yaptıktan sonra öğretmenliğe başladığı 1965 yılından 2000 yılına kadar, çeşitli kentlerde ve okullarda Biyoloji öğretmeni olarak yeni nesillerin yetişmesinde emek vermiş. 2009 yılında hayatını kaybeden Aysel Yücetürk hocamızın anısını yaşatmak üzere sevgili eşi Yavuz Bey, ömrünü gençlerin eğitimine adamış eşinin adının yine bir okulda yaşamasını istemiş ve bu çerçevede Ayrancı Anadolu Lisesi’nin sağlıklı bir bina olarak yenilenmesine büyük katkı sunmuş. 

Yavuz Yücetürk, oğlu ve kızıyla

Evden okula taşınan bir hafıza

İşte bu noktada yaptığı işe aşkla bağlı olan tarih öğretmeni Meryem Kaya hocamızla sık sık okulu ziyarete gelen Yavuz Bey’in yolları kesişmiş. Yavuz Bey’i evinde ziyaret eden Meryem Hoca aileye ait ve o güne kadar biriktirilmiş tüm antika eserleri yerinde görünce acaba bağış yolu ile bunlar da okula kazandırılamaz mı diye düşünmüş. O yıllarda bir proje yapmak isteyen Meryem Hoca; 

Tarihi, geçmişi, hafızası ile ilgili eserler toplanır sergilenir ve muhafaza edilir” diyen bir okul müzeleri yönetmeliği var. Bu yönetmelik çerçevesinde okula verilen madalyalar ve kupalar bir yerde sergilenir. Ben Yavuz Amca ile yaptığım görüşmeden sonra acaba bu olabilir mi yapabilir miyiz diye kafamdan kurguladım. Sonra bu fikrimi paylaştım müdire hanımla. Yavuz Amca diyorum çünkü o kadar hukukumuz oluştu. Sonra bu fikir bir müzeye dönüştü. Bir tarih öğretmeni olarak derslerin böyle çok sıkıcı, dört duvar arasında işlenmesi beni hep üzerdi. Ve acaba daha farklı olabilir mi çocuklar görerek yaşayarak öğrenirse daha kalıcı olabilir mi diye düşünürdüm. Görseller kullanıyoruz ama yeterli değil. Dolayısıyla böyle bir şeyle başladık. Yavuz Amca sağ olsun bütün mal varlığıyla, her şeyiyle destek oldu” diyor.

Sonra okul olarak bakanlığı aramışlar, bakanlık örnek müzelere yönlendirmiş. Atatürk Lisesi’nin arkasında yer alan 75. Yıl Eğitim Müzesi’ne giderek bilgi almışlar. Sonrasında bakanlığa başvuruda bulunmuşlar. Müze olarak düşündükleri yeri göstermişler ve hemen akabinde bakanlıktan arkeologlar, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yetkili kişiler gelmiş ve müzenin kurulumu ile ilgili bir heyet oluşturulmuş. Bu heyet, eserleri incelemiş ve koleksiyoner bazlı eserler ile kültür değeri taşıyan eserlerin varlığını tespit etmişler. Yavuz Yücetürk, kültür değeri taşıyan eserleri de müzeye bağışlamak istediğini, okulun dışında kimseye vermek istemediğini belirtmiş. Bu çerçevede yedi adet ata yadigârı Yavuz Bey’in ailesinden kalma paha biçilemez kültür değeri taşıyan eser de okula kazandırılmış. Aile yadigârlarının dışında sahaflardan, ya da antika dükkânlarından okul için toplanan eserlere de hamilik yapmış Yavuz Bey. Çünkü diyor Meryem Hoca; 

“Burası bir okul müzesi, ben özellikle eğitimle ilgili eserler olsun istedim. Aklımdaki hep cumhuriyet tarihimizi, yakın tarihimizi burada işlemekti, burada ders yapmak istedim. Buradaki kitapların bir kısmı Yavuz Amca’nın ve eşinin kendi okudukları kitaplar ya da ailesinden kalan. Bir kısmı sahaflarda gezerken gördükleri. Bir de hiçbir şeyi atmamış. Saat koleksiyonları var. Yurt dışında yaşamışlar kumbaralar almışlar. Çocuklarının oyuncaklarını hiç atmamışlar. Kendisi bir koleksiyoner olduğu için eserlere hep titizlikle yaklaşmış. Biz ilk başladığımızda 354-355 eser varken şimdi 1058 kayıtlı eserimiz var. Çocuklar zamanda bir yolculuk yapsın istedim. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde çocuklara ne okutuluyordu, hangi dersler vardı. Hendese nedir, cebir nedir? Ben artık burada çok rahat anlatıyorum çocuklara” diyor gururla.

Bu müzede yer alan eserler saymakla bitmez ama kısaca şöyle özetleyebiliriz; 1833 yılına ait bakır tas, divitlikler, kütük defterleri, yıllıklar, diplomalar, fotoğraflar, daktilolar, 1876 yılına ait Kur’anı Kerim, Osmanlı dönemine ait tartılar, 1925-1950 yılına ait süreli yayınlar, ders kitapları, romanlar, haritalar, taş plaklar, fotoğraf makineleri, gramofonlar, radyolar, dikiş makineleri, kömürlü ütüler ve daha neler…

Dönemin dergileri

Aysel Yücetürk’ün kullandığı sandık ve halkoyunları kıyafeti

Zamanın içinde bir derslik

“2011’de müzeyi kurduk sonra 2012’de dersler işlemeye başladım burada. İşlediğim derslerle ilgili anketler yaptım. Müze öncesi müze sonrası şeklinde, dersin kalıcılığı ile ilgili. Bu verileri topladım. Yakın Tarihimizi Okul Müzemizde Öğreniyoruz Projesi ile TÜBİTAK’ta İç Anadolu Bölge Birincisi olduk. Finalde de Türkiye’de ilk dokuz proje içinde kaldık. O zaman bölge sergisinde Ankara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi fuaye salonu oluyor TÜBİTAK’ın. Oraya müzemizde yer alan kimya kitabını götürdüm. Orada da küçük bir müze kurdum fuaye salonunda. Müzemizin küçük bir örneğini sergilemek için. Kimya Bölüm Başkanı hoca geldi ‘Bu bizde de yok!’ dedi”.

Türkiye’ye yayılan bir model

“Bakanlığın okul müzeleri ile ilgili farklı ve gelişmiş projeler yapması çok önemli. Müzeyi beraber kurduğumuz kurucu müdürümüz Sibel Akbıyık Hocamız bakanlığa gitti. Bakanlık’ta da İl Eğitim Tarihi Müzeleri için bizim müzemizi prototip olarak almışlar ve bütün illere yaymışlar. Her ildeki en eski okulda böyle bir müze açıldı. İl Eğitim Tarihi Müzeleri oldu… Buralarda çalışan hocalara da Millî Eğitim Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi Disiplinlerarası Müze Eğitimi Anabilim Dalı’nın akademisyenleri ile bu müzelerden sorumlu olan ve müze eğitimi almak isteyen öğretmenler ile Erzurum’da hizmet içi eğitimlere katıldım. Bu çerçevede Konya Seydişehir ve Elazığ’da da benden bilgi ve destek alarak okul müzeleri kuruldu”.

Yüksek Lisans eğitiminin sonunda “Okul Müzelerinin ve İl Eğitim Müzelerinin Aktif Kullanımı Üzerine” başlığı ile Meryem Hoca tüm yaşadıklarını bitirme tezine de dönüştürmüş aynı zamanda. 

Yavuz Yücetürk açılış konuşmasını yaparken

Gönüllülükle ayakta duran bir müze

Gönlünü bu işe vermiş, amatör olarak başlayıp uzmanlığa doğru yol alan sevgili Meryem Hocamız müzedeki eski yazılı objeleri okuyabilmek için sonradan Osmanlıca da öğrenmiş. Tek başına büyük bir emekle sürdürdüğü müzenin işleri konusunda zorlandığı zamanlarda Ankara Üniversitesi’nin de çok büyük desteğini gördüğünü belirtiyor. Eser Koruma Bölümü’ne gittiğini, oradaki hocaları buraya getirdiğini anlatıyor; 

“Ben gönüllülük esası ile bunu yapıyorum. Kendi çapımda yavaş yavaş öğrendim bazı şeyleri. Bazı şeyleri Bakanlık’ta, Olgunlaşma Enstitüsü’nde müze var ya oradaki arkadaşlardan bilmediklerimi öğrendim. 75. Yıl Müzesi’nden öğrendim. Geride kalanı da ben kendi kendime ekleyerek öğrendim. Burada bir kulübümüz var. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Okul Müzesi Kulübü kurduk. Bu kulüp müzenin işlerini de aktif yürütüyor. Başta okul müdürümüz Mehmet Tahir Altun olmak üzere her yıl okuldaki öğretmen arkadaşlardan bir tanesi de bana destek oluyor. İki öğretmen devam ettiriyoruz. Her hafta Cuma günleri müzeyi açıyoruz. Bu konuda eğitim verdiğimiz bir öğrenci gelenleri gezdiriyor. Çocuklar kendi içlerinde müzeyi yaşıyorlar. Yavuz Amca’nın yüce gönüllülüğü ile kuruldu burası. Ben de elimden geldiğince yaşatmaya çalışıyorum” diyor büyük bir tevazu içinde. 

Mahallenin araştırma merkezi

Kayıtların da Meryem Hoca tarafından tutulduğu büyük bir emekle, gönüllü olarak devam eden Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nin aslında neredeyse küçük bir araştırma merkezine dönüşebileceğini de konuşuyoruz. Çünkü öyle eserler var ki paha biçilemez. Serveti Fünûn Dergisi’nin Ankara sayısından tutun da daha neler… 

Hafızayı yaşatmak hepimizin sorumluluğu

Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nde yer alan matbu eserlerin dijitale aktarılarak araştırmacıların kullanımına açılması Meryem Hoca’nın şu anda gündemindeki mesele. Yavuz Bey’in yüce gönüllülüğü, okulu her anlamda sahiplenmesi ve Meryem Hocamızın kıymetli emekleri ile hayata geçirip yaşatmaya çalıştıkları bu müzeyi bir üst aşamaya taşımak ancak yeni gönüllülerin destek ve katılımlarıyla mümkün olacaktır. Kim bilir belki bu yeni gönüllüler müzeye, ihtiyacı olan gelişmiş bir tarayıcı teminini de sağlayabilirler. 

Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nin girişi

Orman yangınları ve Ankara’nın akciğeri Eymir üzerine, İsmail Koçak: O ağaçları biz diktik

Ben 27 Mayıs 1961’de ODTÜ’ye girdim. Askerden yeni gelmiştim işe girdiğimde. 60 kişi başladık işe. Daha önce başlayanlarla birlikte 150-160 kişi olmuştuk. İlk başladığımda arazinin etrafına tel çekiliyordu, ben de tel çekme işinde çalışıyordum. Sonbahardı Kasım ayıydı Zahit Muhtaroğlu bu 60 kişinin arasından dört kişi seçti. Yanımda Çorumlu Akveren köyünden İsmail, Veletköylü Bektaş ve Satılmış vardı. İsmail’le ben, Bektaş’la da Satılmış ayrılmıştı iki ekip tel yapıyorduk.

Ben işe girerken yanımda nüfus cüzdanım olmadığından ehliyetimi vermiştim. İşe girişimi ehliyetle yaptıkları için Zahit Muhtaroğlu benim adımı işaretlemiş, “şoför olarak alıcam” demiş. Çalışanlar arasında pek şoför yoktu. Ağaç dikip, tel çekerken yevmiyem 10 liraydı, şoförlüğe geçince 20 lira olmuştu.

Arazinin etrafı tellendikten sonra ilk ağaçlandırma işleri şimdi yol yapacağız diye ağaçları söktükleri yerde başlamıştı, Eymir‘de devam etti. O ağaçları ellerimle diktim. Bozkırın içindeki ODTÜ ilk oradan doğmaya başladı. Şimdi de aynı yerden bitirmeye çalışıyorlar.

ODTÜ Rektörü Kemal Kurdaş ağaç şenliğinde

İlk ağaç bayramı Aralık ayının başında yapıldı. A1 kapısının arkasına 3 sıra çam dikildi, o kadar çam varmış ellerinde. Yolun alt tarafına Şap Enstitüsü ile A1 kapısı arasına da (yol için sökülen yer) yapraklı ağaçlar ve küçük çamlar dikildi. Ağaç dikmede hocalar, öğrenciler herkes vardı. Ağaçları dikenler adlarını kağıtlara yazıp ağacın dalına asıyorlardı. Büyük bir coşku vardı.

Buraya dikilen fideleri Eymir gölünden getirdik, çamlarsa Eskişehir ve İstanbul’dan geldi. Ağaçları getiren şoför Ahmet Saraç, “İstanbul’dan Çobançeşmesi’nden getiriyoruz” derdi.

O zaman elimizde 2 tane traktör vardı. Beni ilk ona verdiler; tarla sürdük, çukur açtık. Yazın tankerle su taşıdık ağaçlar için. İki tankerimiz vardı bir 3, biri 5 tonluktu. Yurtların altında şimdiki çarşının olduğu yere yukarıdan gelen suyun önüne bent çekip kapattılar. Motor kurmuşlardı, oradan tankerlere su doldurup taşıyorduk. Bütün o ağaçlar, o fidanları taşıma suyla suladık. Kurumasınlar diye gözümüz gibi bakıyorduk. Sonbaharda 2 traktör daha aldılar, dört traktörümüz oldu.

Prof. Dr. Alaaddin Egemen

Benim ehliyetim var diye Ağaçlandırma Müdürü Alaattin Egemen’in şoförü oldum. Orman Mühendisiydi kendisi herkes ona “Ağaç Doktoru” diyordu. Rektör Kemal Kurdaş kendisini çok severdi.

Kemal Kurdaş’ı da herkes çok severdi. ODTÜ’de çok büyük emeği vardır. Kemal Kurdaş, her sene ağaç dikme bayramı yapardı. Ağaç dikmeye Cumhurbaşkanı’ndan  Genelkurmay Başkanı’na, bakanlara kadar herkesi getirirdi. Bir ay önceden davetiye gönderirdi onlara.

61 seçimlerinden sonra Kemal Kurdaş Maliye Bakanlığı’ndan ayrılıp ODTÜ’nün rektörü olmuştu. Göreve başlar başlamaz ağaç dikmeye de başlamıştı.

Bazı geceler fırtına çıkar, sabaha kadar yağmur yağardı. Kemal Kurdaş o gecelerde kendisi de uyumaz, bizi de uyutmazdı. Aklı ağaçlarda kalırdı. Kaç gece evinden alıp Eymir’e götürmüşümdür. Kendisinin bir volkswagen arabası vardı. Hem kendi arabasının hem de makam arabasının arkasında çizmeleri vardı. Çizmeleri giydiği gibi araziye dalar, dalları kırılmış ağaçları sever, okşardı. “Bana bir ağaç kurudu demeyin oğlunun kolu koptu deyin” derdi.

O sevgiyle dikilen ağaçlardan şimdi intikam alıyorlar. O ağaçlarda emeği olmayanlar şimdi onları yoketmek için sıraya girdiler, elleri kırılsın hepsinin.

Ağaçları dikenlerin arasında Denizlerin olduğunu söylüyorlar. Gördün mü onları?

Deniz Gezmiş İstanbul Üniversitesi’nde okuyordu o zamanlar. Ama ODTÜ’ye geldiği, kaldığı da oluyordu. Yemekhanede yemeğini yerdi. Kızılay’a iner gezerlerdi. Bir gün Kızılay’da gezerken vatandaşın biri koşup polise ihbar etmiş. Polis bunu azarlamış, “ben görmüyor muyum, işine bak sen” demiş.

Dört Amerikan askeri kaçırıldıktan sonra dolaşamaz oldular. Emek mahallesindeki 4. Caddenin Beşevler tarafındaki başına yakın İş Bankası soygununu yaptıktan sonra aranmaya başladılar. Soygundan sonra A1 kapısını jandarma tutmuş, onlarda A2 kapısından girmişler. Fizik Mühendisliğinin önündeki meydana arabayı bırakmışlar. Orada Samsunlu kel bir bekçi vardı. Onları görmüş. Arayıp ihbar etmiş. ODTÜ kapısında jandarma yabancıları sokmuyordu.

Jandarma onları yakalamak için yurtları bastı. ODTÜ’de saklanamayınca yurttan ayrılıp yolun altındaki tünele girmişler. Tünelden Maden mühendisliğinin önünden çıkıp Eymir’e gitmişlerdi.

Eymir’in içinde Çobançeşme diye bir bölge vardır. Tam orada bir barakamız vardı. Orayı geçince karşısına sağ tarafta tepeye bir çukur kazmışlar, oraya saklanıyorlarmış. Geceleri aşağıya inip Çobançeşmesi’ndeki barakada kaldıkları da oluyormuş.

Bir gün bekçi aramış, barakanın kapısı tam kapanmıyormuş, soğuk giriyormuş. Tamir olsun diye usta istemişlerdi. Ben bir marangozu alıp gece oraya götürdüm. İçeride şöminede ateşi çatmışlar, üzerine de çayı koymuşlar, çay içiyorlardı. Birarada ilk orda gördüm işte. Birkaç saat kalıp kapıyı tamir ettik. Birer çayda bize verdiler. Sonra bir daha da görmedim.


İSMAİL KOÇAK:  Çorum’un Eskiyapar köyünde 1938 yılında bir köy çocuğu olarak doğdu. Askerden sonra Ankara’ya gelerek ODTÜ’nün ağaçlandırma işinde çalıştı. Kemal Kurdaş‘ın ve Erdal İnönü‘nün şoförlüğünü yaptı. İşçi maaşı ile gecekonduda yaşadı, 3 çocuk büyüttü. Onlar da ODTÜ’de okusunlar istedi ama dileği torunlarına kaldı. Bozkıra dikip büyüttüğü ağaçların kesildiğini köyünde duyup, koşup geldi. “O ağaçları kesenlerin elleri kırılsın” dedi. Her fırsatta ağaç dikmeye devam etti. 2017’de Ankara’da vefat etti.

Mahalleden tanıdık yüzler “Ayrancı’da Bir Apartman”

Adı Ayrancı olan bir kitapla karşıladınız bizi. Kitap nasıl oluştu, neden Ayrancı? 

Ben küçük bir kasabada büyüdüm, Sivas’ın Kangal ilçesi. İlçenin Kangal Gündem isimli bir yerel gazetesi var, ben de üniversite yıllarında o gazeteye çocuklukta oynadığımız oyunları, çocukluk anılarımı köşe yazısı olarak yazıyordum, kasabanın terzisiyle, fotoğrafçısıyla röportajlar yapıp yayınlıyordum. İlk kitabım “Kurusırt’ın Ardı” o yazılardan oluştu. 

Liseyi yatılı okudum Sivas’ta. Ulusal gazete ve dergilerde yazmaya başlayınca da bu yılların anılarını köşe yazısı olarak yazmaya başladım. Sivas’taki mahallemizin çay ocağı, orada vakit geçirdiğimiz mekânları, mahallenin delilerini, lisedeki hocalarımızı yazdım. İkinci kitabım “Evden Uzakta” da böyle oluştu. Ben aslında her an mekânları ve insanları gözlemliyorum; mekânlar ve insanlar üzerine yazmayı seviyorum.

Ankara’ya da 2001 yılında üniversite için geldim. İlk geldiğimde Batıkent’te oturdum. Orası biraz daha site formunda tabii; sonrasında Bahçelievler’de, Esat’ta, Cebeci’de, Emek’te oturdum, bu semtlerde çeşitli vesilelerle vakit geçirdim. Yine hem mekân hem insan gözlemleri yapıyordum ama aktif olarak yazdığım bir dönem değildi. Sonra 2015 gibi Ayrancı’da oturmaya başladım, Tomurcuk Sokağı’nda. Ayrancı’nın çok orijinal bir mahalle havası ve mahalle durumu var, korunmuş bir şey. Mesela esnafla mahallelinin ilişkisi, yani kasabın herkesi tanıması, bir şey istediğiniz zaman onu ayarlayıp geldiği zaman size haber vermesi, taksi duraklarının sizin rutinlerinizi bilip ona göre taksi ayarlaması. Bu tip mahalleliyle mahallenin kendi dinamikleri Ayrancı’da hâlâ devam ediyordu. Bunu çok fazla yerde görmedim ben. Ankara’nın diğer semtlerinde oturduğumda da görmedim.

Bu gözlemler beni yeniden yazmaya itti. Fakat bu defa diğer kitaplarımdaki deneme üslubundan çıkıp, yarı kurgu hikayeler şeklinde oldu. 

Ayrancı’nın beni yeniden yazmaya çağıran ruhu, kendimi rahat hissetmemi sağlayan atmosferi nedeniyle bu kitap bir Ayrancı kitabı oldu. 

Kitapta sekiz mahalle var anlattığınız, niye Ayrancı’yı diğerlerinden öne çıkardınız? 

Ankara’nın bence özü korunmuş birkaç semtinden bir tanesi hâlâ Ayrancı. Mahalle yaşantısı anlamında korunmuş bir durumu var, benim vakit geçirdiğim mekânlara çok yakın, Tunalı’ya, kitapçılara, yürüme mesafesinde. O yüzden Ankara deyince aklıma artık bir anlamda Ayrancı geliyor. Kendimi Ayrancı’da iyi hissediyorum.

Bu kitap, her ne kadar diğer semtlerdeki hikayeleri anlatsam da benim için Ayrancı ile özdeşleşti. Kitabın içindeki hikayelerin hepsi farklı semtlerde geçse de aslında hepsinde biraz Ayrancı var. Mahalle ruhunu koruyan, kendine özgü bir döngüsü olan her semti Ayrancı’ya benzetiyorum. Kitapta anlatılan Emek de Bahçelievler de aslında bu anlamda biraz Ayrancı sayılır.

Aşağı yukarı bütün hikayelerde komşuluk ettiğim insanları anlatıyorum. Bu anlattığım hikayelerin hepsinin hem kurgu hem gerçek tarafları var ve hepsinin dokunulabilir olduğu bir yer Ayrancı. O yüzden kitabın omurgasını da Ayrancı oluşturdu. Okuyanın da anlatılan hikayelerde alacağı hisleri bulabileceği tek yer bence Ayrancı. Bir de tabii “Ayrancı’da Bir Apartman” hikayesinin özel bir yeri de var benim için, o hikâye Semizotu’nun hikayesi…

Harun Kaban ve Semizotu

Bu kitap aslında bir Semizotu kitabı anladığım kadarıyla. 

Evet. Yani Semizotu’nun kitapta etkisi çok fazla. Semizotu hayatıma girdiğinden beri bütün hayatım değişti. Semizotu’yla birlikte Ayrancı’da gezerken bir yandan da gözlem yapıyoruz. Tomurcuk Sokak’tan buraya gelirken yol üzerinde bir mahalleyi gözlemleyebiliyorsunuz. Birebir tanışıklığınız olmasa da tanıdık simalarla selamlaşıyorsunuz, Semizotu bayağı popüler burada. Ayrancı hayvansever bir mahalle aynı zamanda. Yani hayvanların rahatlıkla sosyalleşebileceği o anlamda komşuluk ilişkilerine çok alan açan bir yer.

O anlamda benim edebiyata bakışımı da etkiledi, hayata bakışımı da değiştirdi. Semizotu ve Ayrancı zaten ayrılmaz bir ikili artık.


“Yazılarımın birçoğunu yürürken yazarım. İlk anda garip gelebilir ama Ayrancı yürünebilir bir yer. Yanında bir köpekle yürümek için Ayrancı buna da zemin sağlayan bir yer. O nedenle yürüme mesafesi insanın yaşadığı yerle, hayatla ilişkisini çok belirleyen bir durum diye düşünüyorum.”

Bütün bunları anlatırken yürüme mesafesini vurguluyorsunuz. Yürümekle ilgili olan kısmını biraz açacak olursak, yürümeyle, o semtle, o mahalleyle kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz? 

Yazılarımın birçoğunu yürürken yazarım. Aslında birçok yazarın ortak tecrübesi bu. Yürürken bir yandan cümleler, yazının üslubu, omurgası şekillenir, hikayeler yavaş yavaş oluşur.

Semtin de buna izin veriyor olması çok önemli. Yani hem araç trafiği hem sokakların ve kaldırımların buna uygun olması, yerleşimin buna uygun olması çok önemli. Bu her yerde mümkün olan bir şey değil. Birincisi, yani bu kulağa belki ilk anda garip gelebilir ama Ayrancı yürünebilir bir yer. Ankara’nın birçok yerinde yürümek mümkün değil. İkincisi ben Ayrancıda yürürken genellikle Semizotu ile yürüyorum. Yanında bir köpekle yürümek için yine mekânın buna izin vermesi lazım. Ayrancı buna da zemin sağlayan bir yer. Ankara’nın birçok yerinde bu da mümkün değil.

Yürümek ve yazmak birbirini besleyen paralel süreçler. Ayrancı buna çok zemin sağlayan bir yer. Yürürken mevsimlerin dönüşünü görmek, yaprakların sararması, kar yağması, dalların yeşillenmesi, yürüme yolu üzerinde bunlara şahit olmak bence bir şehirde yaşamanın en güzel tarafları.

Bunların tamamen kaybolduğu yerler var artık. Bazı siteler tamamen yapay, farklılaşmış ve kendi çevresinden kopmuş yerler. Yürüyüş parkurları var ama burada yürümek de anlamsız geliyor. Yürümek için hayatın içinde olmak gerekir. Ayrancı yürümek için bu anlamda çok keyifli bir şey. 

Böyle bakınca, yürüme mesafesi durumu da benim için çok önemli. Ben toplu taşımayı kullanıyorum ama sevmiyorum. Çok uzak bir mesafe değilse yürümeyi tercih ediyorum. Ayrancı’dan Tunalı’ya inip orada yürümek ya da Kızılay’a yürüyüp kitapçıları gezip tekrar buraya yürümek mesela. Benim için çok keyifli bir yolculuk. Favori sokaklarım var; Güvenlik’ten aşağı inerken Meclis’in yanından Kızılay’a doğru indiğim sokak mesela. Estetik olarak da güzel bir yer. Şehrin bütün hengamesi ve gürültüsünün bir noktada kesilip birden sessiz ve sakin bir alana geçtiğiniz yerler var. O nedenle sorunuzun cevabı, yürüme mesafesi insanın yaşadığı yerle, hayatla ilişkisini çok belirleyen bir durum diye düşünüyorum.

Yürümek sizin komşuluk ilişkilerinizi geliştiriyor anladığım kadarıyla.

Ben küçük bir kasabada büyüdüm, herkesin birbirini tanıdığı bir yerdi aslında. Sonra Sivas’ta yaşadım ama Sivas da nispeten herkesin birbirini tanıdığı bir yerdir. Ankara’ya geldiğimde hiç kimseyi tanımadığım bir yere düşmüş oldum. Yani benim aslında yetişkinlik sürecine geldiğim esnada önemli bir tecrübem birden sıfırlandı; kimsenin kimseyi tanımadığı bir yerdeyim artık. 

Bunun şöyle pratik sorunları oluyor. Ben Sivas’ta veya Kangal’da öğrenciyken cebimde para olmadığında herhangi bir şey için endişelenmeme gerek olmazdı. Arkadaşımın evi o civardadır girer karnımı doyururum ya da başıma bir şey geldiyse yardım istemek için hemen ulaşabileceğim birileri vardır.

Ankara’ya geldiğimde bunlardan tamamen sıyrılmış bir yere düştüm. Yani hiç kimseyi tanımıyorum ve bir de sosyal birisi değilim yardım istemekte zorlanırım. Bir yandan da böyle tedirgin edici bir noktaya evrildim. 

Ayrancı’ya gelince yeniden güven hissini aldım. Yani herhangi bir şeye ihtiyacınız olduğunda etrafta birileri vardır. Hiçbir şey olmasa taksi durağındaki arkadaşlardan ya da esnaftan bir şeyler talep edebilirsiniz. Bu benim için büyük bir aşamaydı. Komşuluğu yeniden keşfettim bir anlamda. Yetişkinlik hayatıma denk gelen kaybettiğim bir şeyi yeniden bulduğum bir alandı. Mahallede Semizotu ile gezerken benim tanımadığım insanlar Semizotu’nu tanıyor. Öyle olunca selamlaşacağımız bir mesele de oluyor. Bu da aslında çok önceden var olan ama kaybettiğimiz bir şey. Yani sokakta sürekli tanımadığınız insanlardan tedirgin olmakla tanımasanız bile selamlaşabileceğiniz bir durumun olması çok farklı. Hayatı çok zenginleştiren bir şey.

Kitabın arka kapağında da, tanıtım yazısında da var bu yenilik kavramı. Yeni şehir, yeni mahalle, her şeyin yenisine olan ilgi. Biraz oradan Ayrancı’ya bakabilir miyiz? 

1950’lerin Ankara’sı ile 2000’lerin Ankara’sı tabii ki aynı değil. 

Gölbaşı’nda yaşıyorsanız Gölbaşı’nın Sakarya’nın bir mahallesinden çok bir farkı yok. Yani Gölbaşı’nı oradan alıp Sakarya’ya koysanız aşağı yukarı aynı yer. Fakat Ayrancı, Ankara’dan alıp başka bir yere koyabileceğiniz bir yer değil. Dolayısıyla Ankara’nın sosyal yaşantısı Ayrancı’da bütünüyle var. Bu 1940’lardan 50’lerden beri aslında gelişen bir şey.

Sözlü tarih çalışmalarından çok yararlandım bu kitap için. Ankara üzerine yazılmış kitapları, makaleleri karıştırdım. 

Okuduğum sözlü tarih çalışmalarında burada yaşayan insanların hatıralarına baktığımda bazı noktalar çok özenle korunmuş ve bazı noktalar da zamana yenilmiş. Yani yeni yapılan mimar apartmanları yok artık, müteahhitlerin 3-5 ayda birbirinin kopyası olarak diktiği apartmanlar var. Ama hâlâ bazı sokaklarda 1950’lerde, 60’larda yapılmış ve mimarını bildiğiniz apartmanlar var. Yapıldığından beri aynı apartmanın ayrı dairesinde oturan insanlar var. İkinci kuşak, üçüncü kuşak dönmüş. Belki o insanların çocukları oturuyor, torunları oturuyor ama sahiplik aynı kalmış. El değiştirmemiş ama eskimiş değil. Çünkü hâlâ hayatın içinde ve içinde hayat devam ediyor. Bunlar mesela şehir hafızası için çok önemli. Bunun da korunduğu yerlerden birisi Ayrancı.

Eski şehrin merkezinden, yeni şehrin aktarma noktasına: Ulus

Son zamanlarda Kızılay’ı bir yerden başka yere gitmek dışında ne zaman kullandınız? Ben pek sık uğramadım. Ama yakında aynı kaderi paylaşacağını düşündüğüm Ulus’a sık giderim hâlâ. Her ne kadar şimdilerde eski cazibesini yitirmiş ve yoğun yapılaşmalarla kimliğinden uzaklaşmış olsa da Ulus, Ankara’nın kalbiydi. Ulus Meydanı’nda gezmek, bana her zaman kentin içinde kendince saklı barındırdığı alanlarla her zaman Ankara’yı hissettirir. Zevkler ve renkler gibidir mekânlar da, buranın benim için ayrı bir yeri her zaman vardı. Aslında eskiden herkes için vardı aynı Kızılay gibi. Bana yer yer distopik gelen kendince saklı yerleri olan bu mekân, ne zaman herkes için yeri olan bir mekândan sadece kentsel ulaşımın aktarma noktası haline geldi? Bir fikir çerçevesinde oluşturulan bu mekâna n’oldu? İşte bu; Ulus’un düşüş hikâyesi, elimden geldiğince sizlere aktarayım.

Ulus ne anlam ifade etmeli?

Ulus mekândan ziyade bir fikirdir aslında. İstanbul’un hegemonyasından çıkışın arzulanan çağdaş ulusun mekânıydı burası. Ulus, Ankara’nın başkent olmasıyla birlikte şekillenen bir mekândı. Erken Cumhuriyet döneminde, Ulus, yeni ulus-devletin modernleşme hamlelerinin merkezinde yer alıyordu. Planlı bir gelişim sürecinin parçası olarak tasarlanan bu bölge, Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş şehircilik anlayışının en önemli örneklerinden biriydi. Atatürk’ün devrimlerinin ve sekülerleşme çabalarının mekânsal karşılığını bulduğu Ulus Meydanı ve çevresindeki yapılar, Türkiye’nin modern yüzünü temsil ediyordu. Peki, böyle anlamlı bir mekâna ne oldu?

Düşüşün başlangıcı

1980’lerden itibaren benimsenen neoliberal politikalar ve uluslararası sermaye gruplarının artan etkinliği, Türk müteahhitlik sektörünü güçlendirmiş ve büyük ölçekli inşaat projelerine öncülük etmiştir. Bu dönemde kentlerdeki konut sorunları, trafik yoğunluğu ve çevre sorunları gibi zorluklar artarken, Türkiye, kentsel dönüşüm politikalarını hayata geçirerek bu sorunları çözme çabasına girişti.

Kentleşme sürecinde dikkat çeken bir nokta, kentin saçaklanarak büyümesidir. Büyükşehirlerdeki genişleme ve gelişme eğilimi, kent merkezlerinde konumlanmış olan gecekondu alanlarının da değerlenme potansiyelini artırmıştır. Kent saçaklandıkça, merkezi iş alanlarına yakın bölgelerde yer alan gecekondu alanları, yatırımcıların ve gayrimenkul geliştiricilerin ilgisini çekmiş, bu da bu bölgelerin değer kazanmasına yol açmıştır. Ülkenin genel ekonomik durumu, büyük ölçekli inşaat projelerine olan talebi artırmış ve bu da kentleşme süreçlerini hızlandırmıştır. 

Çılgın projelerle yaratılmaya çalışılan bir distopya

Bugün Ulus, ne geçmişin kültürel ve sosyal yaşamını barındırıyor ne de bir merkez olma özelliğini sürdürebiliyor. Zamanla iş merkezleri başka bölgelere kayarken, Ulus giderek boşaldı ve eski görkeminden uzaklaştı. Son yıllarda yapılan kentsel dönüşüm projeleri de bu süreci hızlandırdı. Ulus’un sokaklarında gezen biri, artık sadece tarihi bir alanda değil, aynı zamanda mekânsal bir yok oluşun ortasında bulunuyor. İşte bana distopik gelen noktası Ulus’un tam da burası. 1986 yıkında Raci Bademli çevresinde atılan olumlu adımlar yani mekânı kurtaracak bu çaba ne yazık ki sonuçsuz kalmıştır.

Daha sonrasında atılan adımlar bilimsel korumadan uzak, şekilci uygulamalardı. 2005 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile alınan Ulus için “Yenileme Alanı” tanımı işleri daha da kötüye götürmüştür. 2018 yılında Ulus’ta trafiğin yer altına alınması projesi ise bu tarihi merkezin çılgın projelere maruz kalmasının başlangıcı olmuştur. Sözde, meydanın yayalaştırılmasının sağlanacağı öngörülse de kent ölçeğinde araç trafiğinin teşvik edildiği bu proje, yayalaştırma konusunda kente bir fayda sağlamayacaktır. İller Bankası ve Gençlik Parkı önünden trafiğin alta alınarak bir meydan oluşturma yaklaşımının Ulus’un var olan değerlerini yerle bir eden, özellikli yapılarını yıkan bir yıkım ve yok etme anlayışı Ulus’un karakterini değiştirmek üzerine kurgulanmıştır. Bu proje tarihi yapıları ve özellikle Roma Hamamı kalıntılarını olumsuz etkileyecek. Üst ölçekli planlarda ve Ulaşım Ana Planı’nda yer almayan bu yol proje, kentin en değerli alanlarını bir köprülü kavşağa dönüştürecekti, az kalsın. Eski tarihi eserlerden yeni-tarihi eserler üretilen Hamamönü ve Hacıbayram restorasyonu ise bu çöküşü perçinlemiştir.

Benim için farklı bir anlamı olan Ulus’un kaybı, sadece mekânsal bir kayıp değil, aynı zamanda bir kimlik kaybıdır. Bir zamanlar Cumhuriyet’in simgesi olan bu bölge; plansızlık, yanlış politikalar ve rant odaklı projelerle Ankara’nın hafızasından silinmeye devam ediyor. Sadece ulaşım sürecinde bir aktarma noktasına dönüşen bu alanın kaderini Kızılay da uzun bir süredir paylaşıyor. Bu süreçte Ulus’un tarihi ve kültürel dokusunun bozulması, sadece fiziksel bir yok oluş değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir kayıp anlamına geliyor. 

Mekânlar, sadece beton yapılar değildir; onlar bir ulusun hafızasını, kimliğini ve ruhunu barındırır. Özellikle ülkenin kuruluşunu simgeleyen Ulus gibi bir yer. Ankara’nın başkent oluşunun simgesi olan Ulus, bu önemli misyonunu korumaya devam etmelidir.

Çankaya Sineması, Ayrancı’nın en unutulmaz mekanı 

İnsanlar ve kentler birbirlerini hatırlar, birbirlerinin kimliklerinin oluşmasına etkide bulunurlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkmayı hatta onları geçmeyi hedeflediği ülkenin başkentidir, Ankara. Sanatın bu kadar ticarileşmediği dönemlerde Türkiye’de sanatın da başkentiydi, Ankara. Benim gençlik yıllarım, sinemalar açısından günümüzden çok farklıydı.

Korkarım yakın bir gelecekte AVM’ler dışında çok az sinema ayakta kalmayı başaracak. Evet, bu alışveriş merkezlerindeki sinemaların bir kısmı gerçekten çok yeni teknoloji ile donanmış, ses ve görüntü kalitesi iyi olan salonlar. Bu alışveriş merkezlerinde film izlemek ayrı bir keyif olabiliyor zaman zaman. Ama maalesef eski sinemaların kokusu ve dokusu bulunmuyor. Eskiden biz de sinemaya giderken evden tamamen bu amaçla çıkardık. Hangi filme gideceğimizi önceden belirlemiş ve günlerce belki haftalarca bunun hayalini kurmuş olurduk, Sinema sadece eğlence aracı değil bir kutsal bir ritüeldi bizim kuşak için.

Gençlik ve olgunluk yıllarım Ankara’da geçti. 70’li, 80’li yıllarda en önemli sosyalleşme aracı büyük ve özenle inşa edilmiş ihtişamlı salonlarda sinema seyretmekti. Amacım nostalji yapmak ya da geçmiş yıllara bir güzelleme değil. Bizden bir üst kuşağın döpiyes ve takım elbise giyerek tiyatroya gittikleri gibi, benim gençlik yıllarımın en önemli sosyal faaliyeti olan sinemalara giderken yaşadığımız bizim kuşağın heyecanını aktarmak.

Günler öncesinden gazetelerdeki ilanlara bakarak, hangi filme gideceğimizi belirler, arkadaşlarla durumu tartışarak bir karar verir, biletlerin bulunmama ya da iyi yerlerden olma ihtimali için birini erkenden sinemaya gönderirdik. Sinemanın önünde buluşma saatimizi belirler, gişedeki takım elbiseli yaşlı amcaya bakarak kapıdaki yelekli ve papyonlu biletçiye tüm biletler uzatılır ve kişi sayımız söylerdik. Numaraların tek mi, çift mi oluşuna göre sinemanın fuayesinde konum alır, saatine daha çok varsa bir sigara yakar, teşrifatçıya doğru yönlenilirken bahşişi hazırlardık. Koltuklara yerleşirken etraftakilere bakar, tanıdıklar görülürse onlar selam verir, ilk gong çalıp, kadife perde ağır ağır açılırken kendimize bir çeki düzen verir, film izleme moduna geçerdik.

1967 yılında Elazığlı müteahhit Mehmet ve Refik Erdoğan kardeşler tarafından Ankara Paris Caddesi, Şili Meydanı’nda açılan Çankaya Sineması 1987 yılına kadar Ankaralılara hizmet vermişti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün katıldığı açılış ile hayata başlayan Çankaya Sineması 850 kişilik koltuk kapasitesi ile dönemin en gözde mekânlarından birisi olmuştu. 

Çankaya Sineması’nın içi başka bir hayal dünyası. Görkemli avizesi ve ferah yan balkonlarıyla Ayrancı’nın sinemasıydı, Çankaya. Kocaman bir salonu vardı ya da bana öyle gelirdi. Balkonu yoktu ama her iki yanından basamağa benzer balkon gibi iki bölüm yükselirdi. Çankaya Sineması gong ile açılır, ilk gongun ardından üzerinde Ziraat Bankası yazan kalın, ağır, kadife perdeleri yavaş yavaş açılırdı. Ankara’nın birçok sinemasında olduğu gibi, Çankaya Sineması’nda cumartesi sabahları Ziraat Bankası Çocuk Filmleri oynardı. Her cumartesi günü sinemanın önünde anne ve babalarıyla bir sürü çocuk.

O yıllarda, Atatürk Bulvarı’ndan Cinnah’a doğru çıkarken meydanın oradaki boş arsada, hep Çankaya Sineması’nın vizyondaki filmleri tahta panolara asılmış halde olurdu. Önünden her geçişimde mutlaka afişlerine bakıp hayal kurardım. 70’li yıllarda en güzel Türk filmleri; Türkan Şoray’ın “Buğulu Gözler”i, tüm Yumurcak filmleri ve Kartal Tibetli Tarkan filmleri. Yanılmıyorsam ‘84 yılıydı. O zamanların gözde aktristi Brooke Shields’in, Ankara’da ilk kez gösterilecek olan “Sahara” filmi için Çankaya Sineması’na gitmiştik. Erkenden sinemaya gelmemize rağmen bırakın o seansı, o günü, üç gün sonrasının bile biletlerinin bittiğini öğrenince hayretler içinde kalmıştık. Ama Spilberg’in Üçüncü Türden Yakınlaşmalar, Sam Peckinpah’in Şeref Madalyası filmini Çankaya Sineması’nda izlemiştim. O yılların gençliğini hayli etkileyen Grease filmi de Çankaya sinemasındaydı.

Yine 80’li yıllarda Hüsnü Kuruntu oyununa bilet almıştım. Gazanfer Özcan’ı ilk kez sahnede izleyişim. Ahmet Gülhan, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın kurduğu tiyatro topluluğu olan Devekuşu Kabare, Kent Oyuncuları, Haldun Dormen bu sahnede oyunlarını seyirciyle buluşturdular. 80 darbesinin karanlık dönemlerinde hayranı olduğum Timur Selçuk Çankaya Sineması’nda verdiği konseri izlemiştim. Öyle yaşayan bir salon daha görmedim. İnsan seli Şili Meydanı’na taşmıştı. Karantinalı Despina, İspanyol Meyhanesi, Beyaz Güvercin, Ekonomi Tıkırında. Gidemediğim ve gazetelerden takip ettiğim Barış Manço konserini de hatırlıyorum.

Bazı mekânlar bulundukları yerle özdeştirler. Çankaya Sineması’nı da Ayrancı’dan, Paris Caddesi, Şili Meydanından, hele hele Kilim Pastanesinden ayıramaz, koparamazsınız. Çankaya Sineması ve Kilim Pastanesi yapışık iki kardeş gibiydiler. En lezzetli sunumu kazandibiydi, bana sorarsanız bozası da çok nefisti.

Güven Turan’ın ilk romanı Dalyan, bir pastanede başlar. Aslında romanda bir şehir adı filan anılmaz. Romanın başlangıcı; “… her zaman geldiği, her şeyini çok iyi bildiği bu pastane, kokularıyla, ışıklarıyla, kişileriyle, daha önceki günlerin bir benzerini yaşıyor.” Roman kahramanı tek başına oturmuş, pastanede kitap okuyor. Sonra birdenbire hareketlenecek ortalık “Sinemadan çıkanlar dolduruyor pastaneyi.” Hangi sinema bu, hangi pastane?

Çankaya Sineması ve Kilim Pastanesi, adeta onun bir parçasıydı. Sinemaya gitmek için buluşanlar, filmin başlamasını bekleyenler, sinemadan çıkanlar, daha çok gençlerin toplandığı bir yerdi Kilim. Güven Turan’dan birkaç cümle daha; “Sinemadan çıkanlar dolduruyor pastaneyi. Müzik dolabı birbiri ardından gümbürdetiyor, müzik dolabı en yeni parçaları çalıyor. Hemen herkes çok genç, uzun saçlı kızlar, oğlanlar blue-jeanler, koyun postu kaftan benzeri uzun mantoları, paltolarıyla, bağıra çağıra konuşuyor, müzik dolabının çevresinde toplanıyorlar.

Evet, jukebox vardı bir köşede. Sinemayla bağlantılı ikinci kapının yanında dururdu, Kilim Pastanesi’nde. Yirmi beş kuruş atılır, kutunun önündeki butonlara basılır, plağın A ya da B yüzündeki parça seçilir, biraz da oradakilere hava olsun diye bak, ben neleri dinliyorum, edalarıyla pastanedeki masanıza dönülürdü. 

Çankaya Sineması; 1986 yılının son aylarına kadar açık kalmış önemli sinemalardan biriydi. Sahipleri de bir süre sonra perdeyi indirdiler. Televizyon ve video kaset çağı başlamış, bağımsız sinema salonları çağı sona ermişti. Belki, o olay da tuzu biberi olmuş bir süre sonra da Kilim Pastanesi de kapanmıştı. Bir dönem Airport Disko olan sinema binası, en son Çakıl Gazinosu olarak kullanıldı. Kısaca; sinema önce diskotek, sonra gazino;, pastane de meyhane oldu. Çağa ayak uydurmak bu olsa gerek.

Yapının özüne dönerek, tekrar sanatsal faaliyetlerde kullanılması için yapılan girişimler sonucunda, 2019 yılının son çeyreğinden itibaren Çankaya Sahne adını alarak başta tiyatro olmak üzere çeşitli kültür sanat etkinlikleriyle Ankaralıların hizmetine tekrar girdi. Yeni haliyle sahneyi ilk gördüğümde, yakın bir dönemde inşa edilmiş olmasına rağmen, bulunduğu yerin nostaljik yapısına oldukça uygun olarak düzenlendiğini gözlemledim. Şimdi güzel bir tiyatroya dönüşmüş sinema, umarım uzun yıllar da öyle kalır.

İnsanlar ve kentler birbirlerini hatırlar, birbirlerinin kimliklerinin oluşmasına etkide bulunurlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkmayı hatta onları geçmeyi hedeflediği ülkenin başkentidir, Ankara. Sanatın bu kadar ticarileşmediği dönemlerde Türkiye’de sanatın da başkentiydi, Ankara. Benim gençlik yıllarım, sinemalar açısından günümüzden çok farklıydı. Çünkü sinema salonları kaliteli değildi. O yıllarda en büyük amaç sinemaya gidip filmi izleyebilmekti. Şimdiki gibi AVM’lerde yemek arası sinema anlayışı yoktu. 

Korkarım yakın bir gelecekte AVM’ler dışında çok az sinema ayakta kalmayı başaracak. Evet, bu alışveriş merkezlerindeki sinemaların bir kısmı gerçekten çok yeni teknoloji ile donanmış, ses ve görüntü kalitesi iyi olan salonlar. Bu alışveriş merkezlerinde film izlemek ayrı bir keyif olabiliyor zaman zaman. Ama maalesef eski sinemaların kokusu ve dokusu bulunmuyor. Eskiden biz de sinemaya giderken evden tamamen bu amaçla çıkardık. Hangi filme gideceğimizi önceden belirlemiş ve günlerce belki haftalarca bunun hayalini kurmuş olurduk, Sinema sadece eğlence aracı değil bir kutsal bir ritüeldi bizim kuşak için.

Benim gençliğimin sinemaları çocuklarımın AVM sinemaları ile rekabet edemeyerek yenik düştü. Benim çocuklarımın sineması olmadı, onların AVM’leri vardı. Oysa benim gençliğimin sinemaları; Ankara’nın ünlü AVM’lerinde, tuvaletlerde ihtiyaç giderirken göz hizanıza ekran koyarak salonlarında oynayan filmlerin fragmanını gösteren modern sinemalara karşı hâlâ direniyorlar. Başkentte bir zamanlar kapılarında bilet kuyruklarının olduğu, yerlerin fenerle gösterildiği, arada filmin kopması, bazı sahnelerin alkışlanması gibi ilginçliklerin yaşandığı, çalınan “gong” sesinden sonra, gazozlar, kuruyemişler eşliğinde filmlerin izlendiği tarihi sinemalar artık gerçekten “tarih” oldu.

Oysa ne kadar keyifli sinemaydı.

Ayrancı’nın sineması; Çankaya. 

Özledim, çok özledim…

KAYNAKLAR

BOZYİĞİT Ali Esat, “Eski Ankara Sinemaları”, Kebikeç, Sayı; 9, 1999

ESEN Selim, https://www.gercekedebiyat.com/yazi/ankara-nin-anilarda-kalan-3-sinemasi-10218.html – google_vignette

KAYA ÇAYIR Çiğdem, “Zamana Yenik Düşen Ankara Sinemaları IV: Müstakil ve Sinemalı Apartmanlar Dönemi”, Lavarla, 2021.

yavuziscen.blogspot.com

Çankaya’daki tüm gelişmeleri buradan takip edebilirsiniz.

Bir Ankara hayali: Şehrin eski yüzüne bakmak

Çoktandır hepimiz aynı kentte yaşıyor gibiyiz malum. Şehir planları, mimari üsluplar (ki bunlara üslup denemez bile), sosyalleşme ve alışveriş mekânları, rekreasyon alanları vb. birbirinin aynı neredeyse. AVM’lere teslim olmuş bir boş zaman kültürü peydah oldu. Kentsel dönüşümün bir rant kapısı olduğu, bu kapının da partileri siyasi ikbale taşıdığı düşünülürse bu gelişmeye şaşırmamak gerek.

Kentsel dönüşüm mahalle kültürünü yutuyor

Ankara için de benzer bir durum söz konusu. Kentsel dönüşüm acımasız, estetik kaygılardan yoksun ve kâr güdüsüyle önüne çıkanı deviren bir canavar gibi. Acı olan; bu tür bir dönüşümün toplumun kayda değer bir kesimince bir tür sınıf atlama, prestijli bir yaşam alanına sahip olma gibi algılanması ve bu konuda çok hevesli olunması. Ucuz ama gösterişli malzemeden yapılmış çok katlı binalar; yeşil alanları, küçük esnafı, mahalle kültürünü yutuveriyor.

Yerleşimlere kişiliğini kazandıran, geçmişe dair hikâyeler anlatan mimari ve doğal dokunun silinmesi yahut görünmez kılınması kent kimliğinin, özgünlüklerin yitirilmesi anlamına geliyor. Ankara için bir hayal kuracak olsam, bu yerleşimden gelip geçmiş tüm medeniyetlerin bıraktıkları mirasın görünür olduğu bir kentsel doku tasavvur ederdim. Bu mirasın zaman içinde ne kadar cılızlaştığını bilmeme rağmen, aylakça yürüyüşlerimde önüme çıkan tek tük ipuçlarının tarihsel sürekliliği ve şehrin kimliğindeki yerine referansla görünür hale getirilmesi çok göz alıcı ve maalesef şimdilik epey uzak bir ihtimal değil mi?

Ankara Yahudi Mahallesi

Şehir yoktan var edilmedi

Çok isabetli “Kim var imiş biz burada yoğ iken?” sorusuna cevap mahiyetindeki bu hayali mekânsal düzen, kadim uygarlıkların şehirde bıraktıkları izleri takip ederek, başkentin hikâyesinin yıllarca bize anlatılageldiği kadar sönük olmadığını gösterebilir. Kimsenin yolunu düşürmediği fakat şehrin merkezinde yer alan Roma Hamamı, yakında basamaklarına ilişmeyi hayal ettiğimiz Roma Tiyatrosu, Hacı Bayram Camii ve Türbesi’ne omuz vermiş Augustus Tapınağı, yüzyıllar öncesinden kalan ve ince işçilikleriyle dikkat çeken camiler, türbeler, Yahudi Sinagogu‘nun hâlâ ayakta kalabildiği eski Yahudi Mahallesi, Ankara Ermeni ve Rumlarının yaşadıkları diğer mahalleler, Kale’nin bedenine yerleşmiş kitabeler, heykeller farklı inançların, uygarlıkların bir arada yaşayabildiklerini göstermesi bakımından çok değerli. 

Benim kent hayalim, kentin kuş uçuşu beş dakika uzaklıktaki yerleşimlerine batı şehirlerinden daha yabancı Ankaralıların çok katmanlı kentsel dokunun izini sürebilecekleri ve şehrin “yoktan var edilmediğini” fark edebilecekleri bir çevre düzenlemesi üstüne. 

Ankara’nın fotoğraflı hafızası: Dericizade Faruk Küçük

Sahip olduğumuz kentin mekânlarını, kent belleğini, kültürünü ve tarihini geçmişten geleceğe aktarmak için ne tür çalışmalar yapıyoruz? Sahip olduğumuz bir mesleği devam ettirmek ve asırdan asıra sürdürmek için sahip çıkıyor muyuz?

Bu ayki röportajımızı bir Ankara sevdalısı olan Faruk Küçük’e ayırdık.

Dericizade’nin onursal başkanı Faruk Küçük babadan oğula geçen dericilik mesleğini uzun yıllar yaparken Ankara sevdasıyla Ankara’ya ait fotoğraflar, gazeteler ve kitaplar biriktirmeye başlamış. Yaşadığı kente kendi tarzı ve bakış açısıyla sahip çıkmayı kendisine hedef belirlemiş. Ankara’nın en büyük çatı kuruluşlarından Başkent Ankara Meclisi’nin üstün hizmet başarı ödülünü almaya hak kazanmış ve Ankara’nın Başkent oluşunun Cumhuriyetin 100. yılı etkinliği kapsamında Türk Tarih Kurumu Konferans Salonu’nda, Dericizade Faruk Küçük koleksiyonunu yapılan bir törenle Türk Tarih Kurumuna devretmiştir.

Dericizade Faruk Küçük

Dericizade’de işçi, usta, yönetim kurulu başkanı ve değerli koleksiyon ustası olarak hikayenizi bize anlatır mısınız? Mesleğe nasıl başladınız?

Derici bir babanın derici en büyük oğluyum. 1947 Haymana Yeniköy doğumluyum. Bizimki bir Türkmen köyü, Oyacı’ya, Dereköy’e yakın. Asrın Kürk Deri firmasının kurucusuyum. Bizim aile üç kuşaktır dericilikte uğraşmaktadır. 1960’lı yıllardan beri deri ve kürk işleme, imalat ve satıcılıkla uğraş verdik. Babamın zamanında dericiliği Haymana’da yapıyorduk. Dört kardeş bir de babam. Haymana bize dar gelince 1960’da Atpazarı’na geldik. Ankara’da ticaretin merkezi bizim zamanımızda Atpazarı, Samanpazarı, Çıkrıkçılar yokuşu ve Ulus civarıydı. 

İlk deri atölyelerini nerede açtınız?

Bizim zamanımızda Polonya’dan ustalar gelmiş sığır derisi işliyorlardı. Ankara’da da kuzu, koyun, keçi derisi işliyordum, aksesuar ve namazlık yaptırıyordum. Kürkçü ve dericilere satıyordum. 

İlk tabakhanemizi İskitler’de sonra Siteler’de açtık. İskitler ufak geliyordu. Sitelerde, Samsun yoluna cepheli Demirhendek caddesindeki caminin yanında büyük, modern bir fabrika vardı. Devrediyorlardı, oraya taşındık, 100 kişi filan çalışanımız vardı. Belediye çok yüksek tutarda arıtma bedelleri talep edince yürütemedik orayı, Uşak’a gittik.

Uşak, merkezi geldi bize. Antalya, İzmir, İstanbul’un ortası. İki tane Türkiye’nin en modern deri fabrikasını açtık. Birisinde kütiçi tüylü, dışı derili– işleniyor. Birinde zikkumaş gibi deri– işleniyor. İki fabrika 1997’ye kadar aile şirketi olarak gitti. 1997’de sonra ayrıldık. Asrın Kürk Deri’nin kurucusu bendim, iki kardeşim onu alıp orada kaldı. Biz de Dericizade diye devam ettik. 

Babamın çevresi çok genişti, işimizi genişlettik. Babam derdi ki: “Sözünü gününde yerine getireceksin ve işini iyi yapacaksın

O dönemde deri satış işleri kışın rağbet görse de yazın çok düşüyordu. Bu nedenle, turizm işine girdik ve Alanya’da ilk otelimizi açtı

Kızılay maceranız nasıl başladı? 

Büyükçarşı 1976’ya kadar sinemaydı. Sonra kapandı ve çarşı haline getirilip küçük dükkanlara bölündü. Büyükçarşı’nın sahipleri Kazım Rüştü Güven ve Hamdi Başaran kardeşlerdi. Hamdi Başaran, gaz şirketi HABAŞ’ı kurmuştu. Kazım Rüştü Güven’in de İskitler’de buzhanesi varmış. Sudan buz üretiyor, buz satıyormuş. Vehbi Koç, “size gıpta ediyorum, biriniz havadan biriniz sudan para kazanıyor” diyordu onlara.

1977’de hasbelkader Büyükçarşı’da birisi dükkan satıyor diye duyduk. 225 bin lira hava parası vererek oradan 30 metrekare küçük bir dükkana taşındık. Sandalyeleri özel yaptırdık, 2 sandalye sığacak yere 3 kişi otursun diye sandalyeleri böldürüp 3 sandalye koydurduk. O kadar küçük, dar. Her yere dolaplar yaptık, küçük masa yaptırdık yer kaplamasın diye.

İskitler’de tabakhanemizde işliyoruz deriyi. Fevzi Çakmak Sokak’ta atölyemiz var, orada da dikiyoruz. Büyükçarşı’da satıyoruz. 

Deri işleri, kürk işleri sesli, gürültülü işler. Onun için her yeri tutamıyoruz. Ancak bodrum katında olacak. Bodrum katı da havasız oluyor, işe giren birkaç ay kalıyor ayrılıyor. Sonunda Fevzi Çakmak’taki bodrum katından ayrılıp Ihlamur Sokağı’nın başına geldik. Orası da bir paşanındı, 2. katta büyük bir yer tuttuk. Dükkanın geleni gideni arttı, müşteriyi oraya çektik. 

Kızılay’da sosyal hayat nasıldı bu yıllarda, Ankara’nın gözde mekanları nerelerdi?

Kızılay civarında bizim gidip geldiğimiz yerler de vardı. Ökkeş Ağa’nın Yeri vardı; Menekşe Sokağın başında, Onur Çarşısı’nın karşısında pizza restoranıydı. Onur Çarşısı’nın öbür tarafında Demirtepe’de Diyarbakırlıların lokantası vardı. 

Şimdiki GMK bulvarıyla Fevzi Çakmak Sokak köşesinde İş Bankası’nın vakıf yeri var, orada da Çarkoğlu Lokantası vardı. Orası meşhurdu, rezervasyonla gidilirdi. Elgün Sokakta bizim dükkanın altında Hopalı meşhur Papila ailesinin Liman Lokantası vardı. Hasan Papila başındaydı, ilk defa canlı alabalığı onlar yaptılar. Ihlamur Sokakta da Zafer İşkembecisi vardı.

Piknik tabii meşhurdu, herkes oraya gidemezdi. Memurların, üst kademe bürokratların gittiği yerdi. Piknik’in yanında bir de Bekir’in Yeri vardı. Garsonlar papyonlu giyinecek, her gün tıraşlı olacak, yüzleri hep gülecek. Bu Bekir o zaman Elgün Sokakta otururdu. Büyük Çarşı’nın 1. katında bir yer vardı Hamsiköy, 1970’lerin başlarında mini etekli kız garsonlar koymuşlar oraya, herkesin çok ilgisini çekmişti. 

Cevat Restoran vardı, Kantin Cevat dedikleri. Sahibi İbrahim Bizden, Ayrancı’da Turizm bloklarında otururdu. O Ankara’nın 3-5 tane restoranından birisiydi. Onların yerleri önce Soysal Çarşı’nın oradaydı. Ondan sonra Gima’nın yanına geçiyor, oradan da Yüksel Caddesi’nin başına. Boşnak, üç kardeşlerdi bunlar 1900’lerin başında gelmişler. Yabancı dil de biliyorlar, o nedenle burada elçilikten kim gelirse onlarla konuşup, ilişki kurabiliyorlar. Be nedenle elçiliktekiler genelde onlardan alışveriş ediyorlar. 

Ankara’nın meşhur Merkez Lokantası vardı. Atatürk kurmuştu çiftlikte. Kapanmaması lazımdı. Orası Ankara’nın bir değeriydi, ne anılar, ne fotoğraflar var orada. Şimdi kebapçı oldu, üzülüyoruz öyle şeylere. Hatta Gazi İstasyonu’nu da bunlar satın almışlar.

Burayla ilgili bir anım var. Bir arkadaşım aradı beni bir gün İzmir’den. Gürcistan’dan sanatçı bir arkadaşı varmış. Şarap meraklısı. Ankara’ya gelecekmiş. İyi şarap nerede var, bir öğren, onu oraya götürelim dedi. 

Ben de araştırdım, Merkez Lokantası’na götüreceksin dediler. Atatürk Orman Çiftliği “Boğa Kanı” diye bir şarap veriyormuş oraya 200-300 şişe. Hepsini onlar alıyormuş. Özel misafirlere veriyormuş.

Bunlar geldiler. İzmir’den Mehmet Emin Yılmaz, bir de o Gürcistandan gelen Ramas, bir de ben üçümüz gittik. Eskiden Ankara’nın ünlü yuva kavunu vardı. Mehmet Emin Yılmaz’ın babası yuva kavununu at arabasıyla getirip Merkez lokantasına veriyormuş. Babasının bir gözü de kör olduğu için Kör Mehmet derlermiş. Emin kendini Kör Mehmet’in oğluyum diye tanıttı. Onlar da tanıdılar, sohbet koyulaştı. Boğa Kanı şarabı söyledik. Getirdiler boğa kanı şarabı. Benim tabii şarap kültürüm yok. Şarabı koydular, bardağı şöyle bir çalkaladı Ramas. Biz tabii dikkatle bakıyoruz. “Haraşo” dedi, Rusça da “iyi” demekmiş. Mimiklerinden de belli oluyordu, çok hoşuna gitti Atatürk Orman Çiftliği’nin o şarabı. 

Marmara Oteli’nin olduğu yerde Atatürk’ün Marmara Köşkü vardı. Yabancılar gelince Ankara’da yemek yiyecek yer de pek yok. Türkiye böyle geri kalmış demesinler diye gelen turistleri oraya götürüyorlar. Turistlerde orada yiyip içiyor Ankara’da böyle yüzlerce lokanta var zannediyor.

Ihlamur Sokaktaki AST’ın yeri de sizin miydi?

Oranın sahibi bir büyükelçiymiş. Kültüre, sanata çok düşkünlerdi. Orayı idare etti öyle. AST’ın başında Rutkay Aziz vardı. Kızı Doğa, bizim çocuklarla arkadaştı, birlikte büyüdüler. Bizim dükkana da sık geliyordu.  Oranın sahipleri bir ara sıkışmışlar, Rutkay Aziz’e demişler ki; biz burayı size satalım. Rutkay Aziz bizim şu an paramız yok demiş. O arada kardeşim, ben alayım, siz paranızı bana verirsiniz size devrederim demiş. Ama parayı bir türlü toplayıp, alamadılar. Kardeşim Ankara Sanat Tiyatrosu‘nun yerini satın almış oldu. Onun yanında da dükkanımız var. 

Oranın komple yıkılıp otel yapılma projesi vardı. Çankaya Belediye Başkanı da, Ankara Büyükşehir Belediyesi de Ankara Sanat Tiyatrosu yaşasın diye burayı satın almak istediler. Fakat diğer daireler için birşey demeyince öylece kaldı. Şimdi depo olarak kullanılıyor ama otel yapılacak.

Koleksiyonerlik nasıl başladı?

1997’den sonra 2000’li yılların başında kardeşlerim ile işlerimizi ayırdık. Ben İzmir caddesindeki işyerimde bir yandan dericilik işlerime devam ederken bir yandan da Ankara‘ya hizmet için koleksiyonerlik çalışmalarıma devam ettim. Ahilik geleneğinden gelen dericiliğin son temsilcilerinden bir ben kaldım. Ankara‘ya vermiş olduğum bu hizmetler karşılığında birçok kurum ve kuruluştan ödüller aldım. Tarihi Ankara fotoğrafları, Ankara kitap, dergi ve gazeteleri ve Ankara’ya dair belgeler koleksiyonuna sahip oldum. Bence, iş insanları, servetleriyle kazandıkları şehre, bölgeye, ülkeye yatırım yapmalıdır. Bu yatırımın ekonomik olması kadar kültürel olması da önemlidir. Koleksiyonumla kendi adıma bu konuda bir adım attığımı düşünüyorum. Elimdeki fotoğrafları da kendime saklamıyorum, onları insanlarla paylaşmak beni mutlu ediyor. Bugüne kadar 100’den fazla sergi açtım.

Sahip olduğum koleksiyonun maddi değerini söyleyebiliyorum ama manevi değerini söyleyemem. Bu parayla ölçülmez.

Koleksiyonda neler vardı?

12 bin 500 fotoğraf, 2 bin 500 kitap dergi ve gazeten oluşan koleksiyon Türk Tarih Kurumu’na bağışladım.

Genellikle Ankara ile ilgili kim eski fotoğraf bulursa, bana ulaşır. Sahaflarda ve ilgili yerlerde Dericizade poşetim olur. 10 günde veya 20 günde bir sahafları ve ilgili mekanları gezerim ve çay kahve sohbetlerine katılırım. Ziyaret ettiğim yerlerdeki arkadaşlardan topladıkları fotoğrafları satın alırım. Tasnif ederim. Fotoğraf alıp satanlar da beni bulur. Ankara albümü de gelir. Özellikle müzayedelere de katılırım.

Hemşerimiz ünlü gazeteci Selahattin Duman bizim koleksiyondan da faydalanarak “Kasabadan Başkente, Başkentten Metropole Ankara” adlı altı bölümlük bir belgesel yaptı.

Ayrancı’ya nasıl geldiniz?

Haymana’dan Ankara’ya ilk geldiğimizde Saimekadın’da oturduk. Çocuklarımız olunca, bize dediler ki; burada çocuk yetiştirilmez, Çankaya’ya gidin, Çankaya’da elektrik, su kesilmez. Biz de Çankaya’da ev araştırmaya başladık. 

Ayrancı’da siyasetçiler, sanatçılar, tiyatrocu, ses sanatçıları yaşardı. Yetmişli yılların başında, Cinnah caddesinde Mavi Apartmana yakın kürkçü bir arkadaşım vardı, onunla ilk defa Meneviş sokağın Güvenlik caddesiyle kesiştiği köşede “Çankaya Aile Bahçesi”ne geldik. Gözleme ve çay içilen bir yerdi. Sahibi Taylan Bey’di, ismini hiç unutmam. 1975’de Yaylagül sokağında Derya Apartmanı’nda oturduk. Hüseyin Onat sokağında Çağdaş Market’in olduğu yer eskiden pazardı, onun tam karşısındaki apartmanda oturduk sonra. Yakınımızda Necdet Calp otururdu. Sonra Portakal Çiçeği Sokak’taki evi satın aldık ve burada kaldık. 

Ayrancı’dan hatırladığınız kimler var?

Aşağıdaki Necmettin Erbakan oturuyordu. Bu Nimet ekmeğin karşısında. Ondan sonra Lütfü Doğan, Diyanet İşleri Başkanı orada oturuyordu. Şair Nedim Sokakta Balıkçı Ayabakanlar oturuyordu. Ondan sonra şarkıcı Süreyya Davulcuoğlu, sonra Tamer Karadağlı aynı sokakta oturuyordu. Ankara’nın en iyi aileleri buradalar. Mesela Börekçiler, Ayrancılar, Yağcılar, Mıhçılar… Kazım Mıhçıoğlu mesela çok önemli biridir. Şimdiki Dafne’nin yerini bağışlamıştı.

Buranın kıymetini herkes bilmiyor. Çok iyi bir mahalle. Burada çok sanatçı, tiyatrocu yetişmiş. Şarkıcılar yetişmiş. Eskiden yaşayanların çocukları Çayyolu, Ümitköy tarafına taşındı. Şimdi çoğunlukla emekli bir kesim kaldı. Eşim Ayşen Küçük, Sincan’ın yerlisidir, oranın iyi bir ailesi olan Koç’lardandı. Eşim çok seviyor burayı, “ille de mahallem, ille de Ankara” der eşim, ne satarız ne başka yerde yaşarız. Başka semtlerde evimiz var ama kendimizi ait bulduğumuz yer Ayrancı.

Soldan sağa Ali Necati Koçak, Hande Yeşilbaş, Dericizade Faruk Küçük, Seval Nuray Başgül.

Ankara’nın Milka’sı

1992 yılının kış aylarında, Ankara sokaklarında “Bulvar Palas Ankaralı kalmalı, Bulvar Palas’ı istiyoruz; Palas yıkılmamalı” sloganları duyulurken TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Ankaralı çevreci gençlerle bir arada eylemlere başlamış, Anakent Belediyesi Gençlik Konseyi’nin sokak gösterileri ile başlayan bu süreç, Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Büro Müdürlüğü’ne 23 Aralık 1992’de verdiği koruma kararı istemli bir dilekçeyle de resmi nitelik kazanmıştı.

Dilekçede, sahipleri tarafından yıkım kararı alınan 1952 yılından günümüze kalan Bulvar Palas’la birlikte Milka Pastanesi’nin Ankara ve Türkiye mimarisi için önemi anlatılıyordu:

“Bulvar Palas, 2. ulusal mimari döneminin örneklerinden birisi olup art arda yaylar çizen balkonları ile Vakıf Apartmanı’na gönderme yapan yapı, çevresindeki binalardan farklıdır. Ankara’nın toplumsal yaşamında önemli bir yeri olan Bulvar Palas, kentsel mekânda insanların belleğinde yer almış bir imgeye sahiptir. Bununla birlikte 1929’lardan günümüze kalan Milka Pastanesi, I. İnönü Meydanı’ndan Kavaklıdere’ye kadar uzanan kamu yapılarının arasında bölgenin bahçeli evler olduğu yıllardan kalmış üç örneğinden birisidir. Ayrıca, 1930’ların modernist dönemine ait kendi türünde tek örnektir.”

Bu başvurusuna bir yanıt alamayan TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Koruma Kurulu’na 2 ay sonra yeniden başvurarak, durumun özellikle de Bulvar Palas ve Milka Pastanesi açısından aciliyetini belirtmişti. Bu istem üzerine, çıkan koruma kararı, henüz tebliğ edilemeden ne yazık ki Milka Pastanesi yıkılmıştı.

1929’dan 1993’e

Bakanlıklar ile Kavaklıdere arasında, Atatürk Bulvarı No:67’de, TBMM’nin neredeyse tam karşısında, sefarethanelerin yakınındaki bir konumda, büyükçe bir bahçe içerisinde konumlanan bu iki katlı, farklı geometrik formların bir arada kullanıldığı, özellikle de silindirik kütlesi, bol pencereleri ve teraslarıyla dikkat çeken betonarme karkas Ankara Villası, TMMOB Mimarlar Odası’nın dilekçesinde de belirttiği gibi 1929’larda inşa edilmişti. Tam da bu noktada villanın kimin için ve kim tarafından tasarlandığı konusu ise bir muamma. 1955’ten sonra uzun yıllar boş kalan ve zaman içerisinde harap olan Milka Villası, Büyük Ankara Oteli tarafından uzun yıllar boyunca satın alınmak istenmiş, ancak villayı 1966 yılında Ankara’nın ünlü eğlence mekanlarından Klüp 47’nin sahibi Yunus Reyhan ve ünlü Hülya Pastanesi’nin işletmecisi amca oğlu İbrahim Reyhan satın alabilmişlerdi. Harap haldeki villayı satın alan ortaklar, binada yapmak istedikleri onarım ve revizyonlar için istedikleri ruhsatın gecikmesi yüzünden uzun süre beklemek zorunda kalmışlar, ruhsatı aldıktan sonra da kapsamlı bir onarım yapmış ve 1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak hizmete açmışlardı.

1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak hizmete açılan Milka.

Çocukluk ve gençlik dönemlerini Ankara’da geçiren, 1969 yılında ODTÜ İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, babası Ahmet Gültan ve babasının kuzeni Haydar Ertan’ın 1954 yılında açmış olduğu Bulvar Palas Oteli’nde 1993 yılı sonuna kadar çalışan Hasan Gültan’a Kültür Bakanlığı’nda çalışan bir arkadaşından bir telefon gelmiş ve telefondaki kişi ona bir evraktan bahsetmişti. Evrakta “Bulvar Palas ve Milka Restaurant’ın bulunduğu binanın anıt eser olup olmadığının kendilerine bildirilmesi” gerektiği yazılıydı. Milka Restaurant’ın sahibi İbrahim Bey, bu durumdan dolayı üzüntü duymuş, personelin parasını verip içindeki eşyaları satarak restoranı kapatmıştı. Bir gece bir yıkım ekibi gelmiş ve Milka Restaurant’ı yerle bir etmişti.

1993 yılında yıkılan Milka Restaurant’ın arsasına daha sonraki yıllarda bugün TV8 Ankara Merkez Binası olarak hizmet veren, çirkin bulduğum ve Ankara’ya yakışmadığını düşündüğüm bir iş hanı, villanın arkasındaki uzun bahçe parseline de Dünya Göz Hastanesi inşa edilmişti.

1993 yılında yıkılan Milka Restaurant’ın arsasına yapılan iş hanı.

‘Ankara’da bugün ayakta kalmış o devrin tek villası…’

1950-1990 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli kademelerde görev almış Büyükelçi Mehmet Yalçın Kurtbay, henüz yıkılarak Ankara’nın kent belleğinden silinmeden önce (yazının sonundaki telefon numarasından yola çıkarak yazının 1988 yılından öncesine ait olduğunu söyleyebilirim) Güneş Gazetesi’nin Pazar eklerinde kaleme aldığı ‘Yemek-İçki’ başlıklı köşe yazılarından birinde Milka’yı şöyle anlatmıştı:

“Ankara’yı tanıyanlar bilirler Milka bir lokanta için ‘mutena’ bir yerdedir. Bakanlıklar’da Atatürk Bulvarı üzerindedir. Büyük Ankara Oteli’nin yanı başında, yabancı diplomatik misyonlarla bankaların birçoğunun ortasındadır. TBMM’nin adeta karşısındadır; yakınında bir sürü büyük iş merkezi ve şirket bulunmaktadır. Buna şanslı bir konum da diyebiliriz. Bu yüzdendir ki müşterilerinin çoğunluğunu iş adamları ile yabancılar oluşturmaktadır. Bunların önceliği bu gün de sürmektedir. Ancak bana kalırsa, Milka’nın çarpıcı özelliği ‘mekânı’dır, içinde bulunduğu binadır. Bu 1930’lu yılların bir villasıdır. Sanırım Ankara’da bugün ayakta kalmış o devrin tek villasıdır. O zamanların tanımıyla ‘kübik’ iki katlı, beton bir villa değişik formları, bol pencere ve teraslarıyla ‘hasretimizi’ depreştiren, o devri yaşamamış olanların da mimari özellikleriyle ilgilerini çeken bir bina; Kızılay’dan Çankaya yönüne giderken herkesin hemen gözüne çarpan ufacık bir yapı. Bütün bu güzel özelliklerin, hiç olmazsa başlangıç yıllarında Milka’cıları epeyce üzüp uğraştırdığı da bir gerçek. Belediye uzun yıllar gerekli müsaadeyi vermedi, plan değişikliğini ‘Demokles’in Kılıcı’gibi başlarında tuttu. Büyük Ankara Oteli de uzun yıllar binayı almaktan vazgeçmedi. Milka’cılar sonunda güçlükleri yenmeyi başardılar. Bu hem Ankara’ya bir lokanta hem de devrinin özelliklerini taşıyan hiç olmazsa bir örneğin hayatta kalmasını sağladı.

1929 yılında yapılmış olan bu binayı, amca çocukları Yunus ve İbrahim Reyhan, 1966 yılında satın almışlar. Bina 1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak kullanılmaya başlanmış, 1982’de de Lokanta haline getirilmiş. Yunus Reyhan’ın bu gün yoklar arasına karışmış Klüp 47, İbrahim’in de ünlü Hülya Pastanesi deneyimleri vardır arkalarında. O tecrübedir ki, bu lokantanın 10 yıldır aynı düzeyde sürmesine yardımcı olmaktadır. Milka’nın baş aşçısı Osman Güney’dir.

Milka’nın klasik bir lokanta olduğunu söylemeliyim. Yemek listesi de bunu aksettirmektedir. Size sunulanlar Türk ve yabancı mutfakların varlıkları herkesçe bilinen ürünlerdir. Bunlar size çok geniş bir seçenek vermekte ve hepsi itina ile hazırlanmaktadır şüphesiz.

Değişik yemekten hoşlananlara, yaratıcılığı sevenlere, düş kırıklığına uğramamaları için ‘Fırında Sütlaç’ tavsiye ederim; piliç, lokantanın özelliği olan taş fırında patates, mantar, soğan ve domatesle pişirilmektedir. Önereceğim tatlı ‘Parfe Triano’dur. Ancak, bunu seçenlere güzel parfenin tadını, yanında verilen çikolata sosuyla bozmamalarını tavsiye ederim. ‘Peynir-Mantar sufle’ biraz kalınca olmakla beraber antre olarak seçilebilir. Milka’nın spesiyaliteleri de var. Bunların başında ‘Milka Sürpriz’ geliyor; sürprizliğine helal getirmeden ipucu vereyim: Doldurulmuş ve gratine edilmiş dana etidir bu. Lezzetli ve değişik bir yemek. Bu defa tatmadığım, ancak bildiğim klasik ‘Kağıtta Levrek’ aynı güzelliğini koruyormuş. Milka’da antre, et veya tavuk ile tatlıdan oluşan bir yemeği 30-40.000 TL. arasında yiyebilirsiniz.

Ankara’nın güzel yaz gecelerinden birinde arka bahçede yemek yeme zevkini, fırsat düştüğünde tatmanızı dilerim. Milka Restaurant, Atatürk Bulvarı, 185–Ankara Telefon: 115 66 77 – 125 40 48.”

Zeki Müren’li yıllar

O yıllarda, havaların güzel, günlerin uzun olduğu mevsimlerde, çalıştığım Kuğulu Park’ın köşesindeki Cenap And Evi’nin hemen yanı başında ona oldukça benzeyen sarı renkli iki katlı villadan mesai saatleri bitiminde bir arkadaşımla birlikte hemen hemen her Ankaralının yaptığı gibi aheste bir şekilde sohbet ede ede Kızılay’a kadar yürürdük. Bu piyasa saatlerinin bazısı Milka’da verilen bir aperatif arasıyla kesilir, sonra yürüyüşe tekrar devam edilirdi. Arkadaşım müdavimlikten tanınırdı, garsonlar ve şefler arasında, ben de bu tanışıklığın keyfini sürerdim. Genellikle üst kat balkonunu tercih eder, hem hava alır hem de gelen geçeni izlerdik. Şef garson, bir süre sonra müptelası olduğumuz bir kokteyl ile tanıştırmıştı bizi, sonraki zamanlarda tek tercihimiz o olmuştu; tekila bardaklarının kenarının tuzlanması gibi kenarları çekilmiş kahve ile kaplanmış viski bardağında, yanında kavrulmuş badem ile birlikte sunduğu bu serinleten mis gibi kahve kokulu kokteyle Beyaz Rus (White Russian) adını vermişti. 4 cl Moka Kahve Likörü, 2 cl Votka, 3 cl soğuk sütü shakerda hazırlayıp, buz parçacıklarıyla birlikte servis ederdi. Bazı günler balkonun komşu olduğu yuvarlak salonun açık pencerelerinden neşeli konuşmalar ve kahkaha sesleri gelirdi, bilirdik ki “Sanat Güneşi” yine burada.

Ankara’da sahne aldığı zamanlarda mutlaka Milka’ya uğrardı Zeki Müren.

Ankara’da sahne aldığı zamanlarda, beraberinde kucağında iki köpekçiği ile dolaşan Erkan Özerman ile birlikte mutlaka Milka’ya uğrardı Zeki Müren. Hep de ikinci kattaki yuvarlak salonu tercih eder, hoş sohbeti ile dostlarını kırar geçirir, etraftaki masalarla şakalaşır, bir yandan da pilli cep radyosunu açarak kendi reklam saatlerini izlerdi. Onun olduğu günlerde yuvarlak salon ona ayrılmış gibiydi zira o varken pek kimse oraya oturmaya cesaret edemezdi. Kazara genç bir çift kuytu diye o salonda oturmayı düşünse ve tercih etse, bir süre sonra havada uçuşan esprilerden kızın yüzü kızarır, erkek de eğer biraz da yakışıklı ise, Zeki Müren ve dostlarının şakacıktan da olsa çapkın bakışlarından ve muzip sataşmalarından bîzâr olur, ter içinde kalırdı.

Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun tasarlanan Milka Villası.

Milka Villası, Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun biçimde tasarlanmıştı

1928-29 ve 1929-30 tarihlerinde Hacettepe’den, Çankaya istikametine doğru, hemen hemen aynı noktadan çekilmiş iki fotoğrafta henüz Milka’nın inşa edilmemiş olduğu, öte yandan 1939 yılına ait hava fotoğraflarında da Milka’nın inşa edilmiş olduğu görülebilmekte. Bu da bize en azından villanın 1930-39 tarih aralığında inşa edildiği bilgisini vermektedir ki bu da yazının başında Mimarlar Odası’nın yapmış olduğu açıklamadaki 1929 tarihinin doğru olmadığını göstermektedir.

Milka Villası, Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun biçimde, düz çatılı olarak, birbirine dik olarak yerleştirilmiş biri üç katlı dikey, diğeri iki katlı yatay iki dikdörtgen prizmanın birleşim noktalarında iki katlı silindirik üçüncü bir kütlenin eklenmesiyle oluşmuştur. İki katlı dairesel kütlenin etrafı geniş olmayan bir balkon ile çevriliydi. Yapının girişi, silindirik kütle ile 2 katlı yatay kütlenin birleştiği köşede yer almaktaydı. Milka Villası’nın bu kübik, yalın formunun dışında sadece kapı numarası tabelası ile bahçe ve garaj girişinin ferforje kapılarının formu bile Bauhaus anlayışına uygun tasarlandığının açık göstergeleridir.

Kaynak: https://lcivelekoglu.blogspot.com/2019/12/isvicrenin-milkasn-cok-iyi-bilirsiniz.html