2020’yi geride bırakırken: Verilerle Ankara

2020 yılı şüphesiz insanlık tarihinde kendisinden ileride de söz ettirecek olaylarla dolu ve tüm insanlığın en çok zorlandığı yıl ya da yıllardan biri oldu. Hayat düzenimiz değişti, günlük konuşmalarımıza pandemi, pnömoni, sosyal mesafe gibi terimler aniden dahil oldu. Ama bunların içinde hayatımızın değiştiğini en iyi yansıtan terimlerden biri “yeni normal” oldu.

Peki 2020 yılında Ankara yeni normali nasıl yaşadı? Ankaralıların yeni normaldeki mekân tercihleri nereler oldu? Kısacası 2020’de Ankara’da neler oldu biraz bu konuya bakalım.

Restoran, kafe, alışveriş merkezi, eğlence parkı, müze, kütüphane ve sinema gibi yerler perakende ve rekreasyon alanları olarak adlandırılır. Ankaralıların 2020 yılındaki perakende ve rekreasyon alanlarındaki hareketliliklerine baktığımızda yeni normalin etkisini fazlasıyla görüyoruz.

Pandemi öncesine kadar restoran, kafe, alışveriş merkezi, eğlence parkı, müze, kütüphane ve sinemalardaki yoğunluk standart sınırın da üzerindeyken, yeni normalle keskin bir şekilde Ankaralılar olarak kendimizi geri çekmişiz. Yaz döneminden Kasım ayına kadar bu alanlardaki yoğunluk artsa da yoğunluğun pandemi öncesi döneme göre çok çok aşağıda olduğunu görebiliyoruz. Son önlemlerden sonra da tekrar Nisan-Mayıs dönemindeki hareket şeklimize dönmüşüz gibi duruyor.

Ankaralıların 2020 yılındaki market, pazar, gıda deposu, özel ürünlerin satıldığı gıda dükkânı ve eczane gibi yerlerdeki hareketlerini incelediğimizde, perakende ve rekreasyon alanlarına göre daha farklı şekilde hareket ettiklerini görüyoruz. Temel ihtiyaçların karşılanması amacıyla kullanılan market ve eczane alanlarındaki yoğunluk, önlemlerin olduğu dönemler hariç pandemi öncesine göre pek bir değişiklik göstermiyor. Aksine yer yer pandemi öncesi dönemden de daha fazla yoğunluğun yaşandığı zamanlar var.

2020 yılında Ankaralıların özellikle yaz ve sonbahar dönemlerinde en favori mekanlarının parklar ve yeşil alanlar olduğunu görüyoruz ki bu elbette hepimizin tahmin edebileceği bir durum. Özellikle yeni normale adım attığımız Mayıs ayı ortalarından itibaren havaların soğuduğu ve önlemlerin yeniden geldiği döneme kadar parklardaki hareketliliğin tüm alanlarda daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu süreçten edindiğimiz derslerle umarım şehrimizdeki yeşil alan ve park sayısı daha da artar diye temennide bulunarak bir diğer inceleme alanımız olan toplu taşıma hareketliliğine geçiyorum:

Ankara’da 2020 yılındaki toplu taşıma yoğunluğu incelendiğinde kentlilerimizin önlemlere ellerinden geldiğince uyduğunu görüyoruz. Yeni normalin başlamasıyla beraber toplu taşımalardaki yoğunluk pandemi öncesi döneme yaklaşsa da  standart değerin altında olduğunu söylebiliriz. Kasım ayındaki önlemler ile kentlilerimizin ellerinden geldikçe hareketliliği azaltma çabası da grafiğin en son bölgesinde kendini gösteriyor.

2020 yılında Ankara’daki iş yerlerine dair hareket trendleri incelendiğinde pandemi başlangıcı ile bu bölgelerdeki hareketlilikte de keskin bir düşüş gözlemleniyor. Yeni normalin başlangıcıyla beraber iş yerlerindeki hareketlilikte artış yaşansa da bu hareket yoğunluğunun pandemi öncesi dönemin altında olduğunu söyleyebiliriz. Haziran-Aralık döneminde sadece Kurban Bayramı ve 29-31 Ekim tarihleri arasında hareketliliğin  azaldığı iş yerlerinde, yeni alınan önlemlerle de hareketliliğin azaldığını ancak Mart-Mayıs aralığına göre daha yüksek olduğunu görüyoruz.

Yeni normal kadar ağzımıza pelesenk olan bir diğer kavram ise kuşku yok “evde kal” sloganı oldu. Son olarak kentlilerimizin 2020 yılında evlerindeki hareket yoğunluğunu inceleyeceğiz: Ankaralıların, pandemi başlangıcıyla beraber Mart-Mayıs ayları arasında evlerine çekildiklerini söyleyebiliriz. Yeni normalin başlamasıyla evlerdeki hareket yoğunluğunun pandemi öncesi dönemle aynı seviyeye geldiğini görebiliyoruz. Ancak özellikle yeni önlemlerden sonra yılın son döneminde, kentlilerimizin bir kısmının yine evlerinde kalmaya başladığını görsek de bu ev yoğunluğunun Mart-Mayıs döneminin altında olduğunu söylemek mümkün.

Sonuç olarak 2020 yılı Ankaralıların özellikle Mart-Mayıs ve Kasım-Aralık ayları dönemlerinde evlerinde kaldığı, yaz ve sonbahar dönemlerinde sosyalleşmek için yeşil alanları ve parkları kullandığı, hayatlarının geçmiş dönemlerindeki kadar kafe, restoran ve sinema gibi mekanlara gitmediği, toplu taşımayı eskisi kadar sık kullanmadığı bir yıl oldu. Umarım 2021 eski yaşam alışkanlıklarımızı hızlıca kavuştuğumuz bir yıl olur. Herkese sağlıklı ve mutlu yıllar!

Kaynak: Google Hareketlilik Veri Seti.

Ankara’nın işgal günleri…

27 Aralık 1919 tarihinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’ya gelişinin nedenini ve önemini, o dönemin şartlarına ve Ankara’nın yüzyıl önceki hararetli günlerine bakarak bir daha anlamaya çalışalım.

30 Ekim 1918 tarihinde Osmanlı ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile silahlı çatışmalar sona erer. İttihat Terakki Cemiyeti’nin Almanya’nın yanında girdiği 1. Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti için büyük bir yıkım getirmiştir. 

İstanbul, İzmir başta olmak üzere pek çok kente İngiliz, Fransız ve İtalyan askerleri girmeye başlar. 

Bu dönemde pek bilinmese de Ankara da bu işgalden nasibini alır. Demiryollarını kontrol ve kentte asayişi sağlamak amacıyla 4 Aralık 1918 sabahı İstanbul’dan trenle gelen 200 İngiliz askeri istasyonu işgal eder. Bir bölük İskoç süvarisi de iri atlarıyla (Ulus Meydanı’nda) bir gözdağı yürüyüşü yaparak Demirlibahçe’de konuşlanırlar. Tunuslu zabitlerden oluşan bir Fransız bölüğü de İngilizlerin ardından kente ulaşır.

İngiliz yüzbaşısı Whithall, Gar’ın direksiyon binasına karargâhını kurar. Fransız komutan Yüzbaşı Boissier ise İttihat ve Terakki’nin binasına (Birinci Meclis’e) yerleşir. Fransız askerleri de karşıdaki Millet Bahçesi içinde bulunan tiyatro binasına girerler. 

Dönemin Ankara Valisi ve garnizon komutanının cılız itirazları, süvari atlarının ürkütücü sesleri arasında kaybolur gider. 

Halk uzun süre çekinir bu askerlerden; kimsede ses çıkaracak güç yoktur. 

Damat Ferit Paşa, 15 Mart 1919 günü Muhittin Paşa’yı, Ankara valiliğine atar. 1915’de sürgün edilen Ankaralı Ermeni ailelerden geri dönebilenlerine ait ev ve eşyaların geri verilmesi için mahkemeler kurulur, tehcirde suçlu bulunan dönemin eşrafı ve bürokratları tutuklanır, bir kısmı Malta’ya sürgün edilir.   

Ankara’da tehcir suçundan 97 kişi tutuklanarak İngiliz Divanı Harbi’nde yargılanmak üzere İstanbul’a götürülür. Bunlar içinde Kınacızade Şakir, Attarzade Salih, Bulgurzade Mehmet, Hacı Bayram Şeyhi Şemsettin, Haniflerin Mehmet de vardır. Lakin yargılanmadan hapisten kaçıp Ankara’ya dönerler sessizce.

Nakşibendi müderrisi Sadullah Efendi’nin İngiliz askerlerinin tacizlerine karşı Samanpazarı’nda halka cesaret veren haykırışı ise kentteki ilk kıvılcım sayılabilir. Bu zat sonraları gizli bir ekip kurarak, işbirliği yapanlara suikastlar düzenler. 

Kemal Paşa, İstanbul’da devletin bağımsızlığı konusunda güvendiği silah arkadaşlarıyla görüşmeler yapar. Şubat 1919 tarihinde İstanbul’a tedaviye gelen 20’inci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile de sıkça görüşür. Kolorduyu Ankara’ya taşıma planlarını yaparlar. 

Bu arada bazı asker ve memurlar gizlice Azmi Milli Cemiyeti kurarlar Ankara’da.

İngilizler, 20’inci Kolordu’nun Ankara’ya gelişine mani olamaz. 3500 kişilik askeri birlik, Ali Fuat Paşa’nın komutasında Nisan ayında Konya Ereğli’den Ankara’ya gelir. Paşa’nın işgal kuvvetlerine karşı cesur davranışları halka büyük moral vermeye başlamıştır. 

15 Mayıs günü İzmir’in işgali nedeniyle Ankaralılar üç ayrı miting yaparlar. 

8 Haziran günü kente gelen Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat Paşa’yla beraber gizlice Kemal Paşa’yla buluşmak üzere 18 Haziran günü Amasya’ya gider.

23 Temmuz tarihinde Erzurum Kongresi toplanır.

Ankara’da halk tabiri ile “Kuvvacı”lar çalışmalarını hızlandırır. “Kuvâ-i Milliye” tabiri, “Milli Kuvvetler” anlamında kullanılır.

11 Ağustos günü İngiliz Muhipler Cemiyeti yeniden örgütlenir. Vali, tüm memurlara üyelik baskısı yapar. 

15 Ağustos günü Ali Fuat Paşa, İstanbul Hükümeti’ne karşı gelerek telgrafhaneyi işgal eder. 

Rifat Efendi, Ankara’yı temsilen Sivas Kongresi’ne katılan Ömer Mümtaz Bey’e, Kemal Paşa’ya iletilmek üzere bir mektup verir ve Ankara’ya davet eder. 

Kurban Bayramı arifesi (5 Eylül günü) Ankaralılar, Vahdettin’le bayramlaşmak ve Vali Muhittin Paşa’yı şikayet için telgraf çekerler ama Damat Ferit Paşa doğrudan görüşmelerine engel olunca “Senin gibi Sadrazamı da biz tanımıyoruz” diyerek İngiliz işgaline boyun eğen Ferit Paşa hükümetine karşı isyan ederler.

Temsili-Heyetiye Hükümet Meydanı’nda

11 Eylül’de Sivas Kongresi’nde oluşturulan Heyet-i Temsiliye’nin bundan sonra Ankara’da çalışmasına karar verilir.

19 Eylül günü, Keskin’le Elmadağ arasındaki “Kılıçlar Belinde” Ankara Valisi Muhittin Paşa, Keskinli Rıza Bey Müfrezesi tarafından yakalanarak Sivas’a gönderilir. Ankaralılar kendilerine Yahya Galip Bey’i vali seçerler. 

Geceleri Hıristiyan mahallelerindeki meyhane gürültüsü ve asayiş olaylarından rahatsız olan Yahya Galip, susturulmaları! için Haymana Kaymakamı Cemal Bey ve adamlarına rica eder. Emir kısa sürede yerine getirilir.

5 Ekim günü Namazgahtepe’de kılınan Cuma Namazı ve toplu yemin sonrası, Ankara’da bir “Milli Alay” kurulmasına başlanır. 

29 Ekim günü Rifat Efendi ve eşraf Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurarlar.

22 Aralık tarihinde Temsil-i Heyetiye, 3 otomobille 13 kişi olarak yola çıkarlar. Kayseri, Hacıbektaş, Mucur, Kırşehir ve Keskin’de görüşmeler yaparlar.

Ankara’da beş gün sürecek hummalı bir karşılama faaliyeti başlar, Seymen Alayı kurulur.

Oğuz boylarının geleneği olan Seymen Alayı, beyliğin veya devletin yıkılışı sonrasında yeni lideri seçmek ve yeni devleti kurmak amacıyla “Kızılca Gün” şartlarında kurulmaktadır. Bundan önceki alayın düzülüşü 1908 Meşrutiyet ilanında olmuştur. 

Valinin tören için atlılar toplama çağrısına ilçelerden yeterli destek gelmeyince polis amiri Cemal, eskiden kaymakam olduğu Haymana’ya gider; savaşa gitmeyeceklerine inandırılan yüz atlı ile gelir. 

Birkaç gün öncesinden Ankara’da, Samanpazarı’ndaki Sarı Ahmet’in Efeler Kahvesi önüne sancak dikilerek “Seymen Alayı” toplanmaya çağrılır. 

Sancağın dikildiği kısa zamanda yörede duyulur ve ilk gelen Kalecik, Zir, Yozgat seymenlerinin ardından diğerleri de gelerek hanlara yerleşirler. 

Bir diğer seğmen kolu da Hamamönü’ndeki Erzurum Mahallesi’nde Yağcıoğlu Fehmi Efe’nin kahvesinde toplanır (Günümüze kadar gelen Erzurum Kahvesi).

Ankaralılar davul ve zurna sesleriyle uyandı o sabah. Kentin meşhur tellâllarından Ali Dayı gür sesiyle çarşıdan bağırarak geliyordu.

– “Mustafa Kemal Paşa geliyor! Herkes aşağıyüze insin!” 

Davul sesleriyle uyanan halk, tellâl Ali’nin avazesiyle haberi almış oluyordu. 

Elinde çıngırağıyla kentin meşhur ihtiyar dilsizi Ahras İbrahim, kırk paraya, Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişini yazan ajansı satıyordu. 

Aslında Ankaralılar, Kemal Paşa’nın gelişini, geçen Perşembe Sivas’tan hareket ettiği günden beri bekliyordu.

Sabah erkenden heyeti karşılamak için Ulucanlar’dan kalkan Seymen alayı, Hacıbayram Camii’nde toplanır. Seymen duasını, Kayyum Dede yapar. Hacı Bayram-ı Velî türbesinin önünde kurban kesilir.

Seymen alayı düzülmüş, üç sancak halinde sokaklarda dolaşmaya başlamışlardı. 

Alayın önündeki davulcular ve zurnacılar muhakkak Abdallardan seçilirdi. Göğüslerinde bir takım paralar, boynuzlar ve ufak taşlar asarlar, uzun saçlarının üstüne keçe külah giyerler. Zurna çaldığında, davullarını havaya kaldırarak ve kendilerine has rakslar yaparlardı. 

Seymenbaşı Kasap Yaşar, Karaoğlan (Anafartalar) Caddesi’ne geldiğinde Teke palasını havaya kaldırırken:  “Doh! Doh!” sesine bütün Seymen alayı katılarak, yeri ve göğü inletiyordu. Yaya Seymenlerin arkasını atlı yüzlerce zeybek kıyafetli Seymen takip ediyordu. 

Onları da Ankara’da bulunan tarikat dervişleri takip ediyordu. Nakşibendî Dergâhı, Sadî Dergâhı, Rufai, Kadiri Dergâhları, Mevlevi Dergâhı, Hacı Bayram Velî müritleri, civar köylerdeki Kızılbaşlar ve Bektaşiler vardı.

Rufa-î dervişleri kor halinde bir demiri diline sürüyor, çıplak karınlarına kılıç, ucu sivri topuzları ise yanaklarına sokuyorlardı. 

Seymen Alayı Temsili-Heyetiye’i karşılarken

İşte bugün bu dervişler, Seymen alayını takip ediyorlar, ellerindeki kudümleri, halile denilen iri zilleri çalarak, hu çekerek ve yanaklarına topuzlar, karınlarına sokulmuş kılıçlarla ilerliyorlardı.

Bu dervişler alayının arkasından esnaf loncaları geliyordu. 

Keçeciler, bakırcılar, demirciler, semerciler, çıkrıkçılar, nalburlar, tiftikçiler, orakçılar, debbağlar, kilciler, tuzcular, kasaplar, haffalar, urgancılar, saraçlar, kunduracılar, terziler, sofçular, dokumacılar, esnaf bayraklarının arkasından ilerliyorlardı. 

Karşılamaya mektepler de gelmişti. Ankara’daki Nakşibendi, Ay Melek, Taceddin, Ulucanlar İlk Mektebleri, Ziraat mektebi, Sanayi mektebi, Darülmuallimin ve Ankara Sultanisi (Taşmektep) vardı. Bu mekteplerin talebeleri ellerinde bayraklar, muallimleri başlarında alayı takip ediyorlardı. Mektepler İstasyon Caddesi’ne dizilmişlerdi. 

Beynam Köyü’nde geceleyen heyet ekibi 27 Aralık 1919 cumartesi sabahı Gölbaşı üzerinden Ankara’ya yaklaşmaktaydı.

Ankara’nın görüldüğü ilk nokta olan Keklikpınarı’nda toplanan eşraf ve memurlar saat 11.00’de gelen heyeti karşılayarak beraberce Dikmen sırtlarında (Kızıl Yokuş) sıralanmış seymenlerin eşliğinde kente inmeye başlarlar.  

Bugün Genelkurmay kavşağı olan, o dönem reji memuru Salamon Efendi’nin bir ahşap evinin önündeki cılız bir akasya ağacının yanında atlarıyla bekleyen Seymen Alayı, kesilen alaca bir dana eşliğinde bağlılık yemini ederler Kemal Paşa’ya.  

Ardından Namazgahtepe (Radyo Evi civarı) önünde bekleyen Müftü Rifat Hoca ve ulema tarafından saygıyla karşılanır heyettekiler. 

Namazgahtepe’de Şehitlik (Şimdiki Etnografya Müzesi)

Tren Garı önünden geçilerek Taşhan’a gidilirken Kemal Paşa, Fransız komutanın karargahı olmuş binada (Birinci Millet Meclisi) sallanan Fransız bayrağına şöyle bir bakar. Millet Bahçesi’ndeki Fransız zabitleri yüksek duvarın üstünden bu manzarayı izlerler.

Taşhan meydanında toplanan halkın önünden geçilerek Hacı Bayram Türbesi’ne yapılan ziyaretten sonra Hükümet Meydanı’ndaki coşkulu tören saat 16.00 civarı Kemal Paşa’nın teşekkür konuşmasıyla son bulur. Artık zaman kaybetmeden işe koyulma vaktidir. Beraberce Vilayet Binası’na girilir. 

Hacı bayram – Veli Türbesi’nde dua edilirken

Bütün bu tezahüratlarla halk, Mustafa Kemal’i Millî Mücadele’nin önderi seçmişti. Onunla son zafere kadar çalışacaktı. 

Mustafa Kemal milli mücadelenin merkezi haline gelen Ankara’dan bir daha ayrılmayacaktı.

Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, milli mücadeleye maddi, manevi yardımlarda bulunmuş, Kuvayi Millîye Birlikleri oluşturarak cepheye göndermiştir. Ayrıca, Kemal Paşa ve arkadaşlarının geldiği gün olan 27 Aralık 1919’dan 23 Nisan 1920’ye kadar, dört aylık sürede tüm masrafları, Ankaralıların finanse ettiği bu teşkilat karşılamıştır.  

Kemal Paşa ve heyetinin Ankaralılarla, Kurtuluş Savaşı dahil, Cumhuriyet’e giden her adımda yanlarında olan Ankara halkıyla kader birliği böyle başlar.

Uçuk, masum ve gözü kara Ankara

Elli yıl önce bir kapısından içeri girdiğim Ankara ile nasıl bir serüven yaşayacağımı hiç düşünmemiştim; öyle bir geçti ki zaman, şimdi Ankarasız hiçbir serüven düşünemem bile!

Çoktan “kökten Ankaralı” olmuş durumdayım.

O kadar ki hala üç gün bile ayrı kalmaya dayanamam; sırılsıklam özlerim. 

Bu nedenle terk etmek aklımdan bile geçmez; “Emeklilikten sonra sakin bir Ege Kasabası” sözü, teşbihte hata olmasın, benim için “Konur Sokak Geyiği” olmaktan ibarettir.

Kendilerine kalbimde özel yer ayırdığım pek çok yol arkadaşımın zorunlu olarak rota kırdıkları yurtdışı tekliflerini de zamanında usulünce geri çevirmişliğim bundandır.

Ankarasız yaşamak, yaşamaktan sayılmaz benim için!

Ankara, gerektiğinde penceresini kapatıp, perdesini çektiğim; soğuk kış gecelerinde göğsüme kadar örtündüğüm battaniye ile örneğin “bizimkiler” dizisini izlediğim evimdir benim.

Ev sizinse çatısının akmasına, lavabosunun tıkanmasına, “cehennemin dibinde” bile olmasına aldırış etmez; güzelleştirmek için çabalarsınız.

Doğrudur; Ankara hiçbir zaman bizim gibiler için “pembe panjurlu” bir ev olmadı ama hayalini kurmamıza kim engel olabilir ki?

Hayal kurarken her türlü uçuklukla beraber olmuşluğum çoktur.

Çocukken Atıfbey’i, Hıdırlıktepe’yi tümüyle temizlemeyi geçirmiştim aklımdan; bozkırın Ankara’sını yeşile çevirmek için…

Daha henüz çocukluk hayalini bile gerçekleştirememiş bir “fani” olarak, büyüyüp, “elim iş tutunca” kurduğum hayalleri paylaşmam, sanırım yakışık almaz.

Çocukken Atıfbey’i, Hıdırlıktepe’yi tümüyle temizlemeyi geçirmiştim aklımdan

SEVGİ EMEK İSTER!

Ama bu benim Ankara’yı sevmeme engel değil; sokağını da, insanını da seviyorum.

Kimseye söylemeyin ama pek çok sokağında, kalbimin en kuytu köşesinde özenle sakladığım el değmemiş, göz ilişmemiş “türlü tevir” anılara sahibim.

Az mı nefes tükettim, Ataç Sokağı’ndaki bir apartmanın bodrum katında?

Cebeci Kampüsünü, Kurtuluş Parkını ve ille de Dil Tarihin önünü saymıyorum bile!

Tunus’ta çokça kırılmışlığımı; Kuğulu’da kuyruğu dik tutmak için ne kadar yutkunduğumu da…

Boğazıma düğüm atanların; boğazlarına atılan düğümleri çözmek için çabaladıklarımın en yakın tanıkları arasındadır Ayrancı.

Sevmek, tanımak; tanımak ise emek ister.

İnsan, kendini bilir!

Çinçin’i, Kuşcağız’ı, Esertepe’yi, Piyangotepe’yi, Hasköy’ü ve pek çok yoksul semti kendimden bilirim; kendim gibi bilirim.

O semtlerin yoksul evlerinde çok çay içmişliğim, kokusu geniz yakan kömür sobası önünde ıslak giysilerimi çokça kurutmuşluğum vardır; ola ki aramızdaki “demirden dağları” belki eritebiliriz diye…

Heyhat gün geldi, “demirden dağları” eritmek bir yana, “sudan çıkmış balığa” döndüm.

Dönüp hayata tutunmak için kendimi temize çekmeye karar verdiğimde, hemşehrim Cemal Süreya adına henüz park yapılmamış ve kalbim henüz Tirebolu Sokağı’nda kalmamıştı.

O “temize çekmektir” ki beni direnişe, kurtuluşa ve elbette kuruluşa öncülük etmiş ve başkent olmayı “söke söke” almış Ankara ile hemhal etti.

Zaten bu yüzdendir ki coşkuyla başladığı yüzyıl bitmeden kendisini inkar edecek tercihlerde bulunmasına rağmen umudumu hiç yitirmedim.

Seviyorsa dönecekti” çünkü!

Nitekim çeyrek asır sonra “kılı kırk yararak”, yeniden kendisine dönme çabasında aralarında olmaktan gurur duyduğum “ümitvar insanlar”ın ısrarında bu sevgi vardı.

GERÇEKÇİ OLUP İMKANSIZI İSTEMEK!

 “Kökü İncesu’da, Altındağ’da” olan bu şehrin “acaba” bakışları altında tarihi duruşuna ve efelenmesine sahip çıkıp, isyanını aşka dönüştürmesi, görülmeye değerdi.

Bu şehir için ciltler dolusu yazmak mümkün ama özetle benim için Ankara, “hep uçuk, her zaman masum ve daima gözü kara”dır. 

Bu üç sözcük bana, “gerçekçi ol imkansızı iste” mottosunu hatırlatır.

Ben, Bedri Rahmi’nin dizeleştirdiği gibi bir şehir isterim:

“sokaklarında tanımadık yüz,
ensesine şamar atmayacağın kimse dolaşmasın.
her ağacına elin,
her karış toprağına terin değsin.
ve kuytu evlerden birinde
senden habersiz ölenler olmasın”

Bu mottonun ışığında, halen, yıllardır kurmuş olduğum, “gündelik hayatı, kolay, ucuz, nitelikli ve geleceği planlanmış, yaşanabilir bir Ankara” hayalinin gerçekleşmesi için emek veriyorum.

İşte bu nedenle emeğin anlamını bilen biri olarak, “emek verip”, Ayrancım gazetesini çıkartanlara gıpta ediyorum.