Macaristan Büyükelçisi Viktor Mátis: “Türkiye ikinci memleketim, Ankara ikinci evim oldu”


Ayrancı’nın dostu Viktor Mátis’e veda ediyoruz. “Viszlát (Hoşçakal) Viktor Mátis“

Ankara’daki görev süresinin son günlerinde, Macaristan’ın Türkiye Büyükelçisi Viktor Mátis’i Ayrancı’daki tarihi Macaristan Rezidansı’nda ziyaret ettik. Diplomasi, mahalle kültürü, Ankara’ya dair anıları ve Ayrancı’ya duyduğu bağlılık üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdiğimiz Büyükelçi Mátis, geride bıraktığı yılların izlerini ve başkentten ayrılırken yanında götüreceği duyguları bizimle paylaştı.

Ankara’daki diplomatik görevinizin sonuna geldiniz. Buradaki görev süreniz nasıl geçti, Ankara hayatınızda nasıl bir iz bırakacak?

Bu benim Ankara’daki üçüncü diplomatik görevim. İlk kez 2010 yılında geldim ve 2014’e kadar kültür ateşesi ve basın ateşesi olarak çalıştım. O dönemde Ayrancı’da yaşamadım; Sancak’ta kaldım. Ardından 2,5 yıl misyon şefi yardımcısı, yani büyükelçi yardımcısı olarak görev yaptım. O dönemde de aynı yerde yaşamaya devam ettim. 2019 yılının Şubat ayında ise Ankara’ya Büyükelçi olarak atandım ve o tarihten bu yana Macaristan’ın Türkiye Büyükelçisi olarak görev yapıyorum. Bu sürenin büyük bölümünü Ayrancı’da, Kuğulu Park’ın tam karşısındaki büyükelçi konutunda geçirdim. Bu nedenle, Ankara’da geçirdiğim sürede Ayrancı’nın çok önemli bir yeri var.

Türkiye ikinci memleketim, Ankara da ikinci evim oldu. Kentin bazı köşelerini çok iyi bilirim; fırsat buldukça yürümeye ve gezmeye çalışıyorum. Ankara benim için hâlâ keşfedilmeyi bekleyen ve hayatımı en olumlu yönde etkileyen bir şehir. Hatta ikinci oğlum Ankara’da dünyaya geldi. Bu nedenle Ankara’nın ailemizde her zaman çok özel bir yeri olacak. Oğlumun kimliğinde doğum yeri olarak Ankara’nın yazıyor olması da bizim için ayrı bir anlam taşıyor. Kısacası Ankara, kalbimizde her zaman özel bir yere sahip olacak.

Buradan ayrılırken, Ankara’ya dair yanınızda götüreceğiniz en güçlü duygu ne olur?

“Özlem”, çünkü burada gerçekten çok güzel yıllar geçirdik. Hareketli dönemlerimiz de oldu; birlikte yaşadığımız, paylaştığımız pek çok güzel anı biriktirdik. Bu yüzden Ankara’yı her zaman büyük bir özlemle hatırlayacağım. Buradaki hayatım sık sık aklıma gelecek. Sanırım Ankara’yı düşündüğümde hissedeceğim en baskın duygu da kesinlikle özlem olacak.

Béla Bartók’un Ankara’da çaldığı orijinal piyano

Ayrancı’nın en karakteristik yapılarından biri olan Macaristan Rezidansı’nda ağırlıyorsunuz bizi. Sizin için buranın anlamı nedir?

Macaristan Rezidansı bizim için sadece bir ikametgâh değil, aynı zamanda güçlü bir tarih ve kültür taşıyıcısı.

Macaristan’ın 1923’te Ankara’yı başkent olarak tanımasıyla başlayan diplomatik ilişki, kısa sürede çok güçlü bir bağa dönüşüyor. O dönemde, özellikle Atatürk’ün liderliğinde Türkiye’nin bağımsızlığını kazanması ve yeni bir devlet olarak ortaya çıkması, Macaristan için de önemli bir referans oluyor. Bu yakınlık iki ülke ilişkilerinin temelini oluşturuyor. Bu binanın 1930’da tamamlanması ve Giulio Mongeri’nin mimarisi de bu sürecin bir parçası.

Burada yıllar içinde çok önemli isimler ağırlanmış. Bunlardan en bilineni Béla Bartók. Bugün gördüğünüz piyano da onun Ankara’da çaldığı orijinal enstrümanlardan biri.

Ayrıca “Gül Baba’nın Ölümü” gibi iki ülkenin ortak tarihine ve kültürel bağlarına ışık tutan çok kıymetli eserler de burada yer alıyor.

Kısacası burası sadece bir rezidans değil; Türkiye ile Macaristan arasındaki ortak hafızayı ve kültürel bağı temsil eden, yaşayan bir mekân.

1885’te yapılmış “Gül Baba’nın Ölümü” tablosu Atatürk’e hediye edilmiş. Atatürk 1930’da Macaristan Büyükelçiliği’ne hediye etmiş.

Buranın yakın zamanda bir restorasyon geçirdiğini biliyoruz. Restorasyon sırasında ‘mutlaka korunmalı’ dediğiniz şeyler oldu mu?

Kuğulu Park’ın karşısındaki arazimizde uzun süren kapsamlı bir restorasyon ve inşaat çalışması yürüttük. Bu süreçte çevremize verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dilemek isterim. Bu çalışmalar iki büyük projeyi kapsıyordu. Birincisi, tarihi rezidansın aslına uygun şekilde restore edilmesiydi. İkincisi ise Paris Caddesi tarafında, artan diplomatik ihtiyaçları karşılayacak yeni büyükelçilik binasının inşa edilmesiydi. Restorasyon sırasında en büyük önceliğimiz yapının özgün karakterini korumaktı. Hatta bazı bölümlerde 1930 yılındaki orijinal detayları yeniden ortaya çıkardık. Bunun en güzel örneklerinden biri de binanın dış cephesi. Çalışmalar sırasında yapının özgün taşlarını ve gerçek rengini tespit ettik. Bu nedenle daha önceki sarı ton yerine, 1930’lardaki gri tonlarına uygun dış cepheyi yeniden oluşturduk.

Bugün Kuğulu Park’tan baktığınızda, bu tarihi yapıyı neredeyse ilk inşa edildiği haliyle görebiliyorsunuz. Elbette modern kullanımın gerektirdiği bazı teknik düzenlemeler yapıldı, ancak hem dışarıda hem de içeride yapının tarihî dokusunu mümkün olduğunca korumaya özen gösterdik.

Elçilik binaları dışarıdan gizemli görülür. Macaristan Büyükelçiliği halka açılıyor mu, ziyaret mümkün mü?

Arazimiz iki bölümden oluşuyor. Atatürk Bulvarı tarafında tarihi rezidans, Paris Caddesi tarafında ise büyükelçilik binamız yer alıyor. Büyükelçilik binası aktif bir çalışma ofisi ve konsolosluk hizmetlerinin verildiği alan olduğu için güvenlik nedeniyle ziyarete açık değil. Rezidans ise belirli etkinliklerde ziyaret edilebiliyor. Özellikle Avrupa Kültür Günleri gibi organizasyonlarda kapılarımızı açarak mümkün olduğunca fazla kişiyi burada ağırlamaya çalışıyoruz. Önümüzdeki dönemde de benzer etkinliklerle Ankaralıları yeniden burada görmek istiyoruz.

Bunun dışında, rezidansın mimari detaylarını daha fazla kişiyle paylaşmak için yeni bir proje hazırlıyoruz. Bir grup ressamın yapıya ait özgün ayrıntıları resmettiği eserleri büyüterek dış çitlere yerleştirmeyi planlıyoruz. Böylece içeriye giremeyenler de bu tarihi yapının güzelliklerini dışarıdan keşfedebilecek.

Geçtiğimiz aylarda bahçenizde Turul Kuşu heykeli açılışı yaptınız. Bu sembol sizin için ne anlam taşıyor?

Turul Kuşu, Macar mitolojisinde Macarların kökenine dair önemli bir semboldür. “Turul” (Türkçedeki Tuğrul’a yakın bir okunuşla) Orta Asya bağlantılarına işaret eden mitolojik bir kuş olarak kabul edilir. Bu nedenle Macaristan’da çok sayıda Turul heykeli bulunur.

Türkiye’de ise uzun süre böyle bir sembolün olmaması bizim için bir eksiklikti. Bu nedenle Ankara’da, Ayrancı’da Atatürk Bulvarı’na bakan noktada bir Turul Kuşu yerleştirme fikri ortaya çıktı. Bu heykel hem Macarların birlik ve dayanışmasını hem de Orta Asya kökenlerine dair kültürel hafızayı temsil ediyor. Bizim için Turul Kuşu’nun en güçlü anlamı, “kanatları altında bir arada olma” fikri. Yani birlikte olmayı, korunmayı ve dayanışmayı simgeliyor.

Aynı zamanda bu tür eserlerin bulunduğu alanlar sadece diplomatik mekânlar değil, kültürel buluşma noktalarıdır. Burada amaç, yalnızca Macar sanatını göstermek değil; Türk ve Macar kültürlerinin kesiştiği ortak bir sanat dili oluşturmak. Çünkü bu yapı, bulunduğu çevreden kopuk değil; yaşadığı şehirle etkileşim halinde olmalı.

Ayrancı da tam olarak böyle bir yer: Diplomasiyle mahalle kültürünün iç içe geçtiği, yaşayan bir alan.

Ayrancı ile ilgili görüşleriniz nedir?

Yaklaşık 13 yıl Ankara’da yaşadım ve bu süre içinde Sancak, Gaziosmanpaşa ve Ayrancı olmak üzere üç farklı mahallede bulundum. En çok Ayrancı’da vakit geçirmeyi sevdim. Çünkü Ayrancı’nın hem canlı hem de sakin bir yapısı var; insanı yormayan, yaşanabilir bir mahalle.

Burada dikkatimi çeken en önemli şeylerden biri de komşuluk ilişkileri oldu. Nereye giderseniz gidin insanlar birbirine yakın, tanımadıkları kişilere bile selam verebiliyorlar. Bazen “Merhaba Sayın Büyükelçi” gibi hitaplarla karşılaşınca şaşırıyorum çünkü ben de burada yaşayan sıradan bir sakinim aslında.

Günlük hayatım da oldukça normal akıyor. Bazen resmi kıyafetle, bazen daha spor şekilde, bazen de bahçedeki işler nedeniyle oldukça rahat bir halde dışarı çıkıyorum. Yani herkes gibi burada çok sıradan bir hayat yaşıyorum. Bu doğallığın içinde, benim gibi yaşayan çok sayıda insan olduğunu görmek de beni ayrıca mutlu ediyor.

Buradan ayrıldıktan sonra Ayrancı’yı size en çok hatırlatacak şey ne olacak?

Kuğulu Park, sadece pencereden gördüğümüz bir manzara olduğu için değil; aynı zamanda çok canlı bir yaşamın parçası olduğu için bizim için özel. Atatürk Bulvarı’ndaki yoğun trafik içinde bile parkta çocukların nasıl oynadığını, güldüğünü ve bazen ağladığını duyabiliyoruz. Bu sesler, mahallenin ne kadar yaşayan bir yer olduğunu bize gösteriyor

Gerçekten Ayrancı açısından ya da Ankara açısından baktığınızda bunu unutamam dediğiniz böyle bir an var mı?

Tabii ki en şok edici 15 Temmuz idi. 15 Temmuz’da maslahatgüzar olarak burada çalıştım. Ankara’da böyle şeylerin olmasını hiç düşünmedim. Olabileceğini hiç düşünmedim önceden. Ama oldu geçti. Ama en komik hikaye benim için, Covid’in tam ortasında, işte dışarıya çıkmanın yasak olduğu zamanlarda; bir gün bir kargomu almak için Cinnah Caddesi’nde yürüyerek kargo şubesine gittim. Kocaman bir kutuyu omzuma koydum. Dışarıda neredeyse hiç kimse yoktu; sadece kargo çalışanları vardı. O sırada bir genç sigara içiyordu. Bana baktı -maske taktığım için yüzüm de tam görünmüyordu- “Abi, sen Macaristan Büyükelçisi’ne benziyorsun” dedi. Ben de kendisine, “keşke” dedim.

Neden öyle dediğimi ben de bilmiyorum. Sonra ben gülmeye başladım, o da bana biraz şaşkınlıkla baktı. Daha sonra bu olayı Twitter’da anlattığımda bana inanmayıp “Böyle bir şey kesinlikle olmamıştır” diyenler de oldu ama gerçekten yaşandı ve hâlâ hatırladıkça gülüyorum.

Elbette Ankara’daki en büyük anım ise ikinci oğlumuzun burada doğması. Gece yarısı arka sokaklardan yakındaki hastaneye telaşla koştuğumuz o an, ailemiz için unutulmaz ve macera dolu bir hatıra olarak hafızamızda kaldı.

Ayrancı’da en sevdiğiniz şeyler neler?

Ayrancı’da net bir yerden daha çok bir rutinim var.Hafta sonu 6.30–7.00 civarında Güvenlik Caddesi’ne gidip kahvaltılık bir şeyler alıyorum. O saatlerde şehir neredeyse tamamen sessiz oluyor; çok az insanla karşılaşıyorum. Bu sessizlik benim için çok özel ve rahatlatıcı. Zamanla bu bir alışkanlığa dönüştü. Sabah o saatlerde caddeyi, Atatürk Bulvarı çevresini ya da küçük bir kafeyi izlemek; insanların ve trafiğin yavaş yavaş başlamasını seyretmek bana rahatlatıcı geliyor. Şili Meydanı’ndaki ağaç da benim için ayrı bir nokta. Oğlum da orada vakit geçirmeyi çok seviyor. Ayrancı’nın en güzel yanı da aslında bu: şehirle bu kadar iç içe, doğal ve yaşanabilir bir hayat sunması.

Macaristan’ın Türkiye Büyükelçisi Viktor Matis Ayrancım Derneği yönetimiyle.

Bazı şehirler insanı bırakmaz. Ankara’ya geri dönmek istemenizin nedeni ne olurdu?

Ankara aslında benim gözümde çok hızlı değişen bir şehir; Hem gelişiyor hem de sürekli dönüşüyor. Mekânlar, dükkânlar ve binalar kısa sürede farklılaşıyor.

Eğer Ankara’ya geri dönecek olsam, özellikle yaşadığım üç evi yeniden görmek isterdim: Sancak’taki, Gaziosmanpaşa’daki ve bu bina. Özellikle burasının değişmeden kalmasını umut ediyorum, çünkü tarihi kimliğiyle zaten korunması gereken bir yapı. Bunun dışında Ankara’nın sokak düzeni ve şehir içi hareketliliği de ilgimi çekiyor. Hangi yoldan nasıl gidileceği, şehir içinde nasıl hareket edildiği her zaman dikkatimi çeken bir konu oldu. Kaldığım bu üç yerin dışında, Ankara’yı bu yönleriyle yeniden keşfetmek isterim.

Ayrancım Gazetesi’ni ayrıca tebrik etmek isterim. Bazen bilmediğim birçok detayı orada görmek beni mutlu ediyor. Yaşadığım yeri daha iyi tanımak ve anlamak benim için gerçekten önemli. Ayrancı’da bir gazetenin ve böyle bir derneğin olması çok değerli bir girişim çünkü insanın en çok ilgilendiği şey, yaşadığı çevrede neler olup bittiğidir. Dernekte ve gazetede emek veren insanların, yaşadıkları yeri gerçekten önemseyen ve burası için zaman ayırmaya hazır, iyi niyetli insanlar olduğuna inanıyorum.

Ayrancıyla tanışmak

Ayrancı…2 yıldır burada yaşayıp sanki hep buradaymış gibi hissetmek.

Merhaba. Gazete için ilk yazım olacak. Ayrancım Derneği Ayrancı için neler yapabilirsiniz diye bir gönderi paylaşınca ben de en iyi yaptığım şeylerden biri olan yazma işini yapabilirim diye düşündüm. Tüm samimiyetimle burada yaşama deneyimimi içeren ilk yazımla karşınızdayım. Umarım son olmaz. 

2024 yılında yurtdışından Türkiye’ye dönecektik. Yine Ankara’ya yolumuzun düştüğünü öğrendik. 3 yıllık İtalya Napoli’den sonra Ankara’da yaşamak bizi heyecanlandırıyordu. Daha önce yıllarca Ankara’da yaşamış ve okumuş biri olarak Ankara’nın en Avrupa etkili yerlerinden, insanların saygılı ama aynı zamanda samimi de olduğu, okur yazarlık ve entellektüellik oranının fazla, yapılarının göz kanatmadığı bu nostaljik ve gusto sahibi bölgesinde yaşamak istedik. 

Ayrancı mahalle kültürü, yaşlı ağaçları ve sokaklardaki sosyal ve kültürel etkinlikleri, sizi o vahşi dünyanın AVM’lerinden koruyan küçük esnaflarıyla hemen gönlümüzü çaldı. Bize şunu hissettirdi… Biz daha önce hiç Ankara’da yaşamamışız. Evet gerçekten Ayrancı’da o eski Ankara’yı, sokaklarını, zevkli apartmanlarını, stil sahibi insanlarını, görgülü mahalle halkını yaşamak tam da böyle hissettiriyor. İşte gerçek bir başkent. Çok katlı rant apartmanlarına direnebilen, azı çoka tercih eden, eskiye kıymet veren bu harika semt bize 2 yılda harika dostluklar ve ayrıcalıklı zevkler kazandırdı. Resim sanatına olan aşkımız buradaki galerilerle zenginleşti, Fransa’da yediğimiz eklerin aynısını aynı kalitede yiyebildik, ve o harika Napoli pizzasını aratmayan pizzalara da bu küçük semtte ulaşabildik. Ayrancı küçük ama rafine zevke sahip esnaflarıyla size gerçekten Avrupa’yı aratmıyor… Hem de mahallede ve mahalle kültürüyle bu işi beceriyor. Sizi yığın yığın insanların içine sokmadan…

Burada en sevdiğim şeylerden biri yürümek. Yürüyerek her yere kolayca ulaşmak. Yaşlı ağaçların altında kitap okumak, güzel dostlarla bir kafede sohbet etmek, bir yudum kahveyi başında garsonların nöbet tutmadığı rahat ve stil sahibi kafelerinde içebilmek. Vintage veya tasarım pazarlarının kurulduğu o hareketli günlerde ise eve hiç girmek istemiyorum. Ayaküstü edilen sohbetler, zevkli ve biricik ürünlerle sokağın rengarenk oluşu beni de rengarenk kılıyor. 

Yazacak aslında daha çok şey var… Ama 2 yılda Ayrancılı gibi hissettim kendimi. Zevkli, eskiye kıymet veren, okur yazar ve stil sahibi… Yaşadığımız her deneyim için bu semte minnettarım. Kuş sesleriyle uyanmak da canım semtimin en güzel hediyelerinden.

Sevgiyle kalın…

Aradığın ne varsa Kotil’de vardır

Güvenlik Caddesi ile eski adı Güven, yeni adı Kuveyt Caddesi’nin kesiştiği köşede, Cevahir Apartmanı’nın ışıltısına yakışır, mutfak ve sofra kültürünün iç içe geçtiği bir ev sanatları panayırı, bir çeyiz sarayı. İçeri adım attığınızda bir mağazadan çok daha fazlasıyla karşılaşıyorsunuz. Binbir çeşit mutfak eşyası, ev tekstili ve yaşamı kolaylaştıran sayısız ürünle yalnızca ihtiyaçlara değil, bir yaşam tarzına karşılık veren bu mekân için “züccaciye” tanımı yetersiz kalıyor. Burası, Ayrancı ev kültürünün dev vitrini,  mahallenin “her şey bulunur” durağı: KOTİL.

Şermin ve Suat Kutlu çifti, geleneksel esnaf sıcaklığını taşıyan içtenlikleriyle tam 33 yıldır bu mekânı yaşatıyor. “Kotil” adının öyküsü sorulduğunda, en az dükkân kadar anlamlı: Eski soyadları Kotiloğlu’nun bir kısaltması. Yunanca’da “çanak” ya da “çukur”, Anadolu’da “çukurda kalan köy” anlamına gelen bu sözcük,  biyolojide ise fincan biçimli oyukları tanımlayan “cotyle” kökünden geliyor. İsim, mutfak ve sofra ile özdeş bir çağrışım taşıyor.

33 yıldır KOTİL’i yaşatan Şermin ve Suat Kutlu çifti.

Defne Pastanesi’nden Kotil’e

Esnaflıkta önce güler yüz, sonra güven gelir. Suat Kutlu ve eşi Şermin Hanım’ın yüzünde görülen o sakin dinginlik, daha ilk anda insana bir ev huzuru duygusu veriyor.Kutlu ailesinin kökleri, 1910’lu yıllarda Tiflis’te bir fırında çalışan dede Tevfik Kotiloğlu’na uzanıyor. Rize-Hemşin kökenli bu öykü, Ankara Ulus’taki Aydın Oteli’nde katiplik, ardından Hıdırlıktepe’de açılan “Laz Bakkal” ile ticarete dönüşüyor.

Ayrancı’da Kotil öyküsü de 1979 yılında, Kızılay Karanfil Sokak’taki ünlü Defne Pastanesi ile başlıyor. Suat Bey’in babası ve üç amcasının kurduğu bu işletme, zamanla büyüyerek mutfak ve ev eşyası alanına da açılıyor. 1984’te Meşrutiyet Caddesi’ne, ardından Engürü Pasajı’na taşınan bu yolculuk, 1989’da bugünkü adresine,  Güvenlik Caddesi Cevahir Apartmanı’na ulaşıyor.

1993 yılında pastane kapanırken aynı yerde bu kez “Kutlu Mağazası” adıyla mutfak ve tekstil ürünleri satılmaya başlanıyor. 2003 yılı ise bir dönüm noktası oluyor; baba Nihat Bey ile birlikte alınan kararla dükkân, bugünkü kimliğiyle KOTİL adını alıyor.

Kotil ailesi aynı yerde önce Defne Pastanesi açtılar, sonra bugünkü Kotil’e dönüştü.

KOTİL’in yerinde 1993 yılında kapanan Defne Pastanesi

Ayrancı’da ayakta kalmanın sırrı

Kotil, bugünün alışılmış mağaza anlayışından oldukça farklı bir yerde duruyor. Burada her ürün, bir evin eksik parçasını tamamlamak üzere bekleyen müşteriye gülümseyen canlı bir obje gibi, sanki mahallenin ortak mutfağı. Bu uzun soluklu serüvenin sırrını Suat Bey şöyle anlatıyor:

“Müşterilerimizi her şeyden önce komşumuz ve misafirimiz olarak görüyoruz. Ürün seçimlerimizi onların ihtiyaçlarına göre yapıyoruz. Kriz dönemlerinde sakin davranıp fiyat istikrarını korumaya çalışıyoruz. Güven duygusunu zedelememek ve kaliteli ürün sunmak en önemli ilkemiz.”

Zor dönemlerde daha çok temel ihtiyaç ürünlerine yöneldiklerini, gereksiz stoktan kaçındıklarını da ekliyor. Tedarikçilerle kurulan sağlıklı ilişkiler sayesinde karşılıklı anlayışın sürdüğünü vurguluyor.

Ayrıca değişen dünyaya uyum da dikkat çekici diyor Şermin hanım;

“KOTİL bugün Trendyol ve Hepsiburada üzerinden satış yapıyor; Gel-Al noktası olarak hizmet veriyor ve aynı zamanda uluslararası gönderiler için DHL kargo hizmet noktası olarak çalışıyoruz.”

Kutlu Mağazası adıyla mutfak ve tekstil ürünleri satan mağaza 2003 yılında bugünkü kimliğiyle KOTİL adını alıyor.

Ayrancı’da değişen müşteri profili

Kotil’de alışveriş yapmak, aslında bir evin kuruluşuna ve dönüşümüne tanıklık etmek demek. Müşteri profili ise yıllar içinde önemli ölçüde değişmiş:

“Eskiden daha kalabalık aileler vardı. Bakanlıkların Kızılay’da olması nedeniyle genç nüfus fazlaydı. Zamanla yeni yerleşim alanlarına göç oldu, Ayrancı’da yalnız yaşayan ve yaşlı nüfus arttı.”

Bu değişim, alışveriş alışkanlıklarına da yansımış. Büyük tencerelerin yerini daha küçük ve pratik ürünler almış. Ancak son yıllarda kentsel dönüşümle gelen genç nüfus, yeniden evde yemek yapmaya yönelmiş.

Pandemi sonrası alışkanlıkların da etkisiyle mutfakta geçirilen zaman artarken; yardımcı mutfak gereçlerine ilgi de büyümüş. Günümüzde alüminyumdan çeliğe, seramikten granit ve titanyum kaplamalara kadar pek çok seçenek, ihtiyaca göre tercih ediliyor.

Yaş kuşakları arasındaki fark ise şöyle özetleniyor:

“Yaşlı müşteriler daha klasik ve görsel uyuma önem verirken, gençler hız ve işlevselliği önceleyen ürünlere yöneliyor. Bardak tercihleri bile değişmiş durumda. Klasik cam bardakların yerini gençlerde kupa tarzı ürünler alıyor.”

Artık sorulmayan ürünler 

Zamanın ruhu, Ayrancı’da da bazı ürünleri raflardan silip atıyor mu? Kutlu ailesinin gözlemleri şöyle: “Çamaşır makinesi örtüleri, damacana kılıfları, duş perdeleri, klozet takımları, elektrikli fritözler ve mini fırınlar artık ya hiç üretilmiyor ya da çok az talep görüyor. Teflon kaplamalar da eski popülerliğini kaybetmiş durumda.” Suat Bey ayrıca, eski elektrikli ürünlerin daha dayanıklı olduğuna özellikle dikkat çekiyor. “Bazen ‘satmaz’ dediğimiz ürünler çok ilgi görüyor. Bu işte hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. Zaman zaman yer açmak için zararına satış yaptığımız da oluyor.” 

Bugün üçüncü kuşak olarak bu mirası sürdüren aile, geleceğe temkinli ama umutlu bakıyor:

“Gücümüz yettiğince devam ettirmek istiyoruz; ancak şimdiden kesin bir şey söylemek zor.”

Ayrancı ruhu ve esnafın çağrışı

Kutlu ailesi için KOTİL artık bir iş yerinden öte, bir yaşam biçimi. Ayrancı ile kurulan bağın zamanla daha da güçlendiğini ifade ediyorlar. “Ayrancı’da alışveriş bilinci arttı. Karşılıklı güvene dayalı bir müşteri sadakati oluştu. Mahalle kültürünün hâlâ sürdüğüne inanıyoruz.”

Ayrancı’da genç kuşağın daha hızlı yaşadığını ama aynı sıcaklığı koruduğunu da ekliyorlar.Ve sözü, yalnızca Ayrancı için değil tüm mahalleler için geçerli bir çağrıyla tamamlıyorlar: “Zincir mağazalar yerine yerel esnaftan alışveriş yapılmasını istiyoruz. Çünkü biz yalnızca ürün satmıyoruz; bir ilişki, bir güven ve bir mahalle kültürü sunuyoruz.”

Unutulmayan Bir Anı

Ve belki de bu KOTL öyküsünü en iyi özetleyen anı:

Yirmi yıl önce aldığı çelik tencerede üretim hatası çıkan bir müşteri para iadesini kabul etmeyip “aynısından isterim” diyerek 20 yıldır beklemeyi seçmiş, fakat bir daha uğramamış. O tencere Kotil’de hâlâ bir ürün değil, güvenin, sabrın ve dürüstlüğün simgesi olarak sahibini bekliyor. 

Zamanınız değerli. Kapı kapı gezmekle, internette beklemekle vakit kaybetmeyin. Mutfaktan sofraya, evinizin tüm ihtiyaçları için doğru adrestesiniz.

KOTİL 

Güvenevler Mahallesi, Güvenlik Caddesi No: 42
Ayrancı, Ankara,

0312. 426 25 60

Instagram: @kotil.de

“Ayrancılıyım” demeden önce…

2026 yılının Mart ayında Ankara’ya geleli tam 59 yıl doldu. Demek ki tam Başkentli olmuşuz artık. Demografi ile uğraşanların sık sık söylediğine göre “Buralıyım” diyebilmek için, üç kuşağın o yerde yaşaması gerekirmiş. Öyleyse ben “Ayrancılıyım” demeden önce “Ankaralıyım” derim; çünkü üç kuşak bireyleri olarak buradayız. Nüfus kayıtlarımızı da Samsun’dan buraya aldık. Ailemin bürokratik işleri için çok kolaylık sağladı bu kayıt aktarımı. 

Başkente gelen her memurun yaptığı gibi çalışma yerimize pek uzak olmayan bir yerden bir ev kiralayıp taşradan kente geçiş aşaması yaşamıştık. Bankaya ev sahibinin hesabına yatırdığım kira, onun aylık kredi borcundan daha fazlaydı. İkinci ay ödemeyi yaparken bilenlere danıştım ve ben de yeni bir ev satın almak için kredi borçlanmasına giriştim. Zaten bu işleri yapmakla görevli bir banka o zaman da vardı. Taşrada biriktirdiğim 12.500 lirayı yatırıp hiç faiz almazsam, ikinci yılın sonunda bana kendi paramla birlikte 50.000 lira verecek ve ben bunu 20 yılda taksitle ödeyecektim. Bu paraya küçük bir daire alınabilirdi; ama, biraz daha borca girerek klasik bir başkent memuru sıkıntısı yaşayıp biraz daha eli yüzü düzgün bir daireye sahip olabilirdik.

Ayrancı’ya geliş

Okurlar arasındaki gençler “Ayrancı’ya gel amca, neler anlatıyorsun” diyebilirler. Oysa bunlar, “Ayrancılı olmanın 101’i ” her Ayrancılı bu dersi verip geçti. Uzatmayayım, iki yıl sonra bankamızdan bir yazı geldi. “Süreniz tamam, ev bakabilirsiniz” diye. 

İşyerimizde bir ağabeyimiz vardı; beni hiç bilmediğim bir semte yönlendirdi. “Çok yeni inşaat var oralarda; bizim ev Aşağı Ayrancı’da, sen yukarlardan bak” diyerek benim Hoşdere tarafına gitmemi söyledi rahmetli. Biz de 5 yaşındaki kızımızı bir komşuya bıraktık, atladık bir Aydınlıkevler-Aşağı Ayrancı dolmuşuna. Binerken iki büklüm, inerken en az iki kişiyi rahatsız ederek inilen steyşın dolmuşla bilmediğimiz bir semte doğru yol aldık.

Aydınlıkevler-Aşağı Ayrancı arasında çalışan steyşın dolmuşlar

Galiba Yeşilyurt sokağın başıydı, bakınarak gidiyoruz. O evleri şimdi tek tek anımsıyorum. Daha sonra evleri birbirimize tarif ederken “Hani canım, bekçi namazdan yeni kalkmıştı” ya da “Salon küçüktü; ama şömine vardı, şömine” gibi tanımlamalar. Böylece o zamanki İnzibat Karakolu’nun, şimdiki ANT Başkanlığı binasının önüne gelmişiz ama adını “Hoşdere Sokağı” olarak öğrendiğimiz yere geçmemizde sorun var. Kuzgun adlı sokaktan ince ince sular akıyor. “Acaba Hoşdere, adını bu sudan mı almış” diye düşünüyoruz. Benim ayakkabı su geçişini başarır; ama eşimin sudan biraz yükselmesi gerek. Sağdan soldan iri taşlar buldum, üç beş tane zıplama yolu oluşturdum, yokuşu çıkarken sadece çamurla karşılaştık, düşmeden toprak yolun sonunu bulduk.

Yokuşun (Eski Örgü, yeni Sabahattin Tuncer Sokağı) Hoşdere ile kesiştiği yerde çok yeni bir inşaat vardı. Yoldan binaya girince; bugünkü eczaneden geçerek bizim yatak odasından salonumuza kadar yürünebiliyordu. Mal sahibi Rahmetli Cemal Mormana ve Müteahhit Hüseyin Kozoğlu oradalar. Odalar bölünmemiş ama beton kirişlerden ve sütunlardan neyin nerede olduğu anlaşılıyor. Durumumuzu anlattık, koşulları söylememize gerek bile kalmadı. O işlerin bürokratik akışını su gibi biliyorlar. Ev çok hoşumuza gitti; apartman giriş katında ama arka cepheden üçüncü kat, Çankaya sırtlarını görüyor. Cemal Bey 80 binden söz açınca biraz keyfimiz kaçtı, 15-20 bin için eş-dost zorlanır; ama 30 biraz olanaksızdı bizim için. 

“Hiç kimseden para isteyecek durum yok, aileler kendilerini ancak yönetiyorlar, eşim de ben de aylıkla bütçeyi denkleştireceğiz” deyince, adamcağız “Mademki siz bu yaşta böyle bir girişimde bulunuyorsunuz, ben 77 bine inerim. Bankadaki 50 bini Hüseyin Usta alacak zaten 7 bin için de 7 tane senet düzenleriz, bu işi tatlıya bağlayalım” dedi. Kabul ettik, ertesi gün sözleşme düzenlemek üzere anlaştık. “Evimiz Gençlik Caddesi’nde, yürüyerek nasıl gideriz” diye sorduk. Sevinçten uçuyoruz, önce Meclis duvarını bulduk, aşağıya döndük Ömür sokağın sonunda MAS Garajı varmış, ünlü bir otobüs  firmasıydı o zamanlar. Şehir dışı olarak kalkış yeri orasıymış (Bugünkü Cemal Süreya Parkı) sağa döndük Meclis’e doğru, gerisini bilemiyorum; çünkü eşimle söyleşerek inşaatı bitirdik evi bile yerleştirdik. Dolmuş 50 kuruştu; ama bu konuşma lezzetini dolmuşta bulamazdık ki…

Bir şeyi söylemeden geçmek istemiyorum. Müteahhit Hüseyin Usta’nın bürosu Sakarya Caddesi’ndeydi. Sözleşmeyi o söyledi ben yazdım. Cümlelere dikkat ettim hiç sandığım gibi değil; yanlışlık, anlamsızlık, anlaşılmazlık yok. Sonra işi çözdüm; önceden yazılmış bir sözleşmeden okuyordu Hüseyin Bey, adresi isimleri benimle birlikte dolduruyordu. Yapılacak işler bölümündeki bir nokta çok tuhafıma gitmişti: “Mutfaktaki ZUNGEÇ marka otomat banyo ile irtibatlı olacaktır”. Karadenizli olan Hüseyin Bey’e bu Zungeç markasını en az üç kez yinelettim ve dediği gibi not aldım. Hemen yakınımızda olan Ormancılar Derneği‘nde sözleşmeyi kendim daktilo edip; satan, alan, tanık olarak gereken imzaları attık.

Fakat aklım takıldı Zungeç markasına. O konuda geniş bir bilgim yoktu; ama sanırım yeni bir Alman markasıydı. Çok övüyordu ustamız. Evin su düzeni yapıldıktan sonra mutfakta beni sevindiren bir marka ile karşılaştım: JUNKERS. Ustam Karadeniz aksanıyla bana ZUNGEÇ olarak yazdırmıştı. O günlerde bizim apartman baştan sona bu marka ile döşenmişti; ama bu Zungeç kimsenin başını ağrıtmadı. İnanır mısınız dairelerden birinde 59 yıl sonra, halâ memesi doğalgaza dönüştürülmüş bir ısıtıcı var, daire boş kullanılmıyor. Biz de  –çok eski diye– bu aygıtın kullanılmasına izin vermiyoruz.

Ayrancı’da yaşam

Hoşdere sokakken, arada bir geçen dolmuşlar ve çok seyrek geçen EGO otobüsleri vardı. Ulus’tan kalkan otobüs, gün boyu evini özlemiş, filelerini hâlden doldurmuş yorgun kiracı ve kat maliklerini duraklara bırakırdı. Durakların adı yolcu ve sürücü işbirliğiyle konulmuş olacak ki; Meclis duvarından Hoşdere’ye dönünce ilk durağın adı “Apartmanlar”dı. Ayrancım gazetemize konu olan bu üç apartman, boylarının uzunluğu ile adlarını kazımışlardı. Çankaya’ya çıkarken ikinci durağın isim babası “Renk” apartmanıydı. Bugünkü Güven Yufka’nın alt yanında.

Ayrancı Muhtarı Ahmet Sezai Günışıldar‘ın büyük seramoni ile attığı uzun imzası

Muhtarımız Sezai Bey –biraz abartılı söylersek– 2 metre boyunda ve imzasını kullandığı kâğıdın sol başından sağ ucuna kadar uzatan sevimli bir adamdı. Selimiye ve Hoşdere’nin kesiştiği yerde, şimdiki BİM’in yerinde bulunan tek katlı mavi boyalı ahşap dükkânı muhtar da ofis olarak kullanırdı. Dükkân sahibi Mecit Bey’in raflarında her türlü yiyecek içecek hattâ mum ve lamba şişesi bile bulunurdu.

Nazilli’nin Hoşdere ile birleştiği yerde ömrü çok kısa süren bir postane açıldı. Tanıtıcı hiçbir levha yazı falan yoktu. Mektup ve havale işlemlerini belki bir hafta on gün oradan yaptık. Tam Aziz Nesin’lik bir durumdu; posta görevlisi kadın evinde telefonu olan komşulardan birine rica ederek Genel Müdürlüğe isteklerini telefonla iletirdi. Çünkü postaneye telefon henüz bağlanmamıştı. Daha sonra Aşağı Ayrancı’ya açılan PTT, hepimizi sevindirdi.

Ev kiraları 400-600 lira arasındaydı. Yurtdışından gelen bir yakın arkadaşıma bizim oralardan kiralık ev arıyorduk. Çankaya’ya doğru yürürken görünüşü çok değişik iki katlı bir evle karşılaştık. Bahçede çalışmakta olan bahçıvana kiralık yer konusunda danıştık. “Tam yerine geldiniz bizim buranın alt katı boş ve kiralık” deyince sevincimizi sonlayan sözlerle cümlesini tamamladı bahçıvan: “Ama, kirası  2.500 lira” dedi. Aç dursak bile bizlerin mühendis aylığının çok üstünde bir miktardı. Sonradan Ayrancım gazetesinde de adı geçen “Gemi Ev” burasıymış meğer. Biz yolumuzu değiştirdik ve arkadaşımıza Kuzgun Sokak’tan 600 liraya güzel bir yer kiraladık.

Ayrancı’yı sevdik

Dolmuşlar, Kızılay’da şimdi belediye ait bir binanın o zaman boş olan arsasından kalkardı. Dikmen, Ayrancı ve Keklik yolcuları çok düzgün kuyruklarla sıralarını beklerdi. Şoför yardımcısı gençler, çalışma saati bitiminde “Mas’tan geçer Ayranziiiyaaa” diye bağırınca bizim gibi yeni yolcular “Mas”ı , “Mars” anlar garipserdik.

Ayrancı’yı sevdik, komşuların kesinlikle yarıdan fazlası aynı bankanın kredi borçlu müşterisiydi. Birbirimizi tanımasak da aynı tavanın balıkları ya da bir deyimle “Turhallı hep bir hallı”ydık. Ulus alışverişiyle dolu filelerin evlere ulaştırılması tüm yorgunlukları alıyor; 20 yıllık borcu henüz ödemeye başlamadan bile borç hafiflemeye başlıyordu. 

Ayrancılı olabilmenin mutlu günlerine tüm komşuların en kısa sürede kavuşmasını, oluşan ve oluşabilecek sorunların en kolay yollardan çözümlenmesini dilerim.

Çankaya Köşkü’nde Ayrancı’nın payı

Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi ve mekân arayışı

Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919 Cumartesi günü Ankara’ya gelişinde, karşılayanlar arasında Ankara Müftüsü Börekçizade Rifat Efendi de bulunmaktadır. Ankara henüz bir başkent değil, yokluğun, belirsizliğin ama kararlılığın yönetim merkezidir. Mustafa Kemal ilk olarak Ziraat Mektebi’nde konaklar, burası aynı zamanda Millî Mücadele’nin yönetildiği tarihî mekanlardan biri olmuştur. Ardından Nisan 1920–Haziran 1921 arasında, bugünkü Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi olan “Direksiyon Binası”nı hem konut hem karargâh olarak kullanır.

Bu geçici mekânlar, yeni bir devletin kalıcı bir ulusal simgeye büründürülecek bir yer gereksinimini ortaya çıkarmaktadır. Ankara’da artık Mustafa Kemal’in yalnızca barınacağı değil, ülkesini temsil edeceği uygun bir yer aranmaktadır.

Neden Çankaya?

O yıllarda Keçiören, Ankara Kalesi çevresi şehrin yerleşik, siyasi ve ticari çekim yerleri olan yaşam merkezleridir. Konaklar, köklü eşraf ve halk ilişkileri bu bölgelerde yoğunlaşmıştır, kurtuluş ve kuruluş mücadelesi buralardan verilmiştir. Çankaya havadar, panoramik bakış açısına sahiptir. Mustafa Kemal kurtuluş savaşını genellikle yüksek tepelerden yönetmiş, Ankara’nın yüksek Dikmen sırtlarında karşılanmış, seyrek yerleşimli bağ bahçe evleriyle Çankaya ve Ayrancı taraflarında at gezintileri yapmıştır. Çankaya’nın yamaçlı ve o günler için zor sayılan coğrafyası bir dezavantaj değil, bilinçli bir tercih olarak ortaya çıkmaktadır. Simgesel, denetlenebilir ve geleceği açık bir mekândır. 

Mustafa Kemal Atatürk, görünmekten çok görmeyi, merkezde olmaktan çok merkezin yönünü belirlemeyi özümsediği için ve kentin güneye doğru geliştirilmesinin gerekliliğini de tasarlamasından dolayı Çankaya ideal bir mekândır. 

Çankaya Köşkü’nün öyküsünde Ayrancı 

1921 yılı. Kurtuluş Savaşı’nın en çetin günleri. Para yok, olanaklar sınırlı ve yetersiz. Mustafa Kemal Paşa’nın beğendiği Bulgurcuzadeler’e ait Çankaya’daki bağ evi satın alınmak istenir. Ancak Paşamızın halktan doğrudan yardım istemesi, O’nun ilkeleriyle uyuşmayacağını herkes bilmektedir. 

İşte bu noktada sahneye Aşağı Ayrancı’da yaşayan Ankara Müftüsü, o dönemdeki söylenişiyle Börekçizade Rifat Efendi devreye girer. Millî Mücadele’nin ilk günlerinden beri Mustafa Kemal’in yanında duran ve destekleyen bu aydın din âlimi, eşrafı bir araya getirir, gerekli paranın toplanmasına öncülük eder. Bağ evi Mayıs 1921’de satın alınır, Haziran ayında Mustafa Kemal Paşa buraya taşınır.

Bu taşınma, yalnızca bir adres değişikliği değildir, Mustafa Kemal’in 28 Ekim 1923 Pazar günü akşamı “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” açıklamasını yaptığı tarihî yer olacaktır.

Zamanla bu mütevazı bağ evi Çankaya Köşkü’ne dönüşecek, Cumhuriyet’in siyasal ve simgesel merkezi olacaktır. Ulus’tan Çankaya’ya uzanan hat, Aşağı ve Yukarı Ayrancı’nın bağları, bahçeleri değer kazanacak, Ankara’nın ağırlık ve yönetim merkezi kuzeyden güneye doğru kayacaktır.

Ayrancı’dan yükselen bir vicdan; Mehmet Rifat Börekçi 

Mehmet Rifat Börekçi, 1934 Soyadı Kanunu’na kadar Börekçizade Mehmet Rifat Efendi olarak anılır. Ailesi 1915’lerde Ayrancı’da bir bağ evi satın alır. Ankara Müftüsü olarak daha Mustafa Kemal Ankara’ya gelmeden Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurar ve başkanlığını üstlenir.

Börekçi Ailesinin “kefen parası” olarak biriktirdiği 1200 lira civarındaki parayı, Millî Mücadele’de Mustafa Kemal ve arkadaşları nezdinde devlete bağışlaması, Atatürk’e ve Cumhuriyete karşı çıkan, yobaz din insanlarındaki farkını ortaya çıkarır. Öncülüğünde toplanan kaynaklar 46 bin dolayında olduğu söylenir, ilk devlet bütçesinin kaynaklarını oluşturur. 

Biriktirdikleri paralarını milli mücadele için bağışlayan Rifat Börekçi ve eşi Samiye Hanım.

Börekçizade Rifat Efendi, İstanbul’dan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın, Padişah Vahdettin’in onayıyla “Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir” ihanet fetvasına karşı, Ankara’dan Anadolu Direniş fetvasının hazırlanmasında öncülük etmiştir. Milli Mücadele’ye destek vermenin bedeli ağırdır, padişah müftülük görevden alır, idamına karar verilir. Ama artık geçerli olan Ankara’nın sözüdür. Mustafa Kemal Paşa onu yeniden görevlendirir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra Mehmet Rifat Börekçi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı olur. 1924’ten 1941’deki vefatına kadar bu görevi sürdürür. Din ile Cumhuriyet arasında bir çatışma değil, ulusal bir bütünlük kurulabileceğini kanıtlar.

Bugün Aşağı Ayrancı’da yaşayanlar için Mehmet Rifat Börekçi yalnızca bir tarih kişisi değildir. O, bu semtin sessiz kurucularından biridir. Çankaya’nın kaderine dokunurken, Ayrancı’nın ruhuna da onurlu iz bırakmıştır.

Çankaya Köşkü’nün ve Çankaya’nın öyküsünde Aşağı Ayrancı’nın payı vardır. Ve bu pay, aydın bir din âlimi olan Mehmet Rifat Börekçi’nin cesareti, anlayışı ve vicdanından büyük destek alarak yazılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk bir gün Çankaya’da “Efendiler, Rifat Efendi sadece bir din âlimi değildir. O, Ankara’nın bize kapılarını açtığı gün, cebindeki son kuruşunu bu milletin kurtuluşuna feda eden, kelle koltukta fetva veren gerçek bir devrimcidir. O benim hocamdır.” Ayrıca Mehmet Rifat Börekçi’yi kıskananlar için “Beyler, Rıfat Efendi’yi yormayın. O, vatanın en karanlık gününde elinde kandille yolumuzu aydınlattı. Bugün güneş doğduysa, o kandilin yağı Rıfat Efendi’nin yüreğindendir” diye değerbilir sözler söylemiştir. Ne yazık ki o milli mücadelenin kahramanının değeri bugün tam olarak bilinmemektedir, bazı kesimlerce unutturulmaya çalışılmaktadır. Ayrancım Derneği O’nu unutturmamak için gereğini yapacaktır.

M. Rifat Börekçi’nin torunu Ahmet Börekçi
2025 Ayrancı Festivali’nde “Cumhuriyetten Bugüne Ayrancı Aileleri” söyleşisinde konuşma yaptı.(Foto:Melda Akalın)

Evden okula taşınan bir hafıza: Yavuz Yücetürk Okul Müzesi

Hem derneğimizin hem gazetemizin gönüllüsü, sevgili arkadaşımız iktisat tarihçisi İhsan Seddar Kaynar ile aylar önce mahallenin tarihine ve neler yapılabileceğine ilişkin bir sohbet sırasında bana bu okul müzesinin varlığından bahsetti. Elbette varlığından bihaber olduğum ve daha önce duymadığım için çok şaşırmıştım. Hemen müzenin kurulumu konusunda büyük emek veren, her şeyiyle birebir ilgilenen Meryem Kaya hocamız ile görüşmek, bu okul müzesinin hikâyesini bir de kendisinden dinlemek istedim.

İhsan ile Meryem Hocamız’a uygun bir gün belirleyip okula ziyarete ve müzeyi yerinde görmeye gittik.

Bir öğretmenin hayali, bir ailenin bağışı

Mahallemizde, yanı başımızda çoğumuzun bilmediği, önünden öylece geçip gittiği bir okul değildi burası. Sadece müfredat derslerinin verildiği bir okul değil, öğrencilerin geçmişle gelecek arasında daha kolay bağ kurabilmelerini sağlamak için gündelik yaşama, eğitim, siyasi ve sanat tarihine dair eserlerin sergilendiği küçük bir müzeye de sahip lise: Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi!

“Mazisi olmayanın atisi olmaz” şiarıyla yola çıkan ve emekli bürokrat Yavuz Yücetürk’ten gelen bağış eserlerle okul içerisine müze açılmasına ön ayak olan eğitimcilerden Meryem Kaya hocamızla bu fikrin nasıl geliştiği, nasıl ilerlediği ve öğrenciler üzerindeki etkilerini konuştuk. 

Meryem Kaya ve Dilek Metin Sert müzede

Nasıl başladı?

Meryem Kaya hocamız okulun tarih öğretmenlerinden. Bize kısaca okulun tarihinden, 1979 yılında Ayrancı Lisesi adını alan okulun 2010/2011 eğitim öğretim yılında yüzde yüz eğitime destek projesi kapsamında Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi adını aldığını anlattı. Aslında hikâyenin kahramanı ve okulun fiziksel değişiminde elinden gelen hiçbir desteği esirgemeyen Yavuz Yücetürk.

1943 yılında İnegöl’de dünyaya gelen Aysel Yücetürk, İstanbul Çamlıca Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1964’te öğrenimini tamamlayana kadar İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Zooloji bölümünde okumuş. Aynı fakültede kısa bir süre asistanlık yaptıktan sonra öğretmenliğe başladığı 1965 yılından 2000 yılına kadar, çeşitli kentlerde ve okullarda Biyoloji öğretmeni olarak yeni nesillerin yetişmesinde emek vermiş. 2009 yılında hayatını kaybeden Aysel Yücetürk hocamızın anısını yaşatmak üzere sevgili eşi Yavuz Bey, ömrünü gençlerin eğitimine adamış eşinin adının yine bir okulda yaşamasını istemiş ve bu çerçevede Ayrancı Anadolu Lisesi’nin sağlıklı bir bina olarak yenilenmesine büyük katkı sunmuş. 

Yavuz Yücetürk, oğlu ve kızıyla

Evden okula taşınan bir hafıza

İşte bu noktada yaptığı işe aşkla bağlı olan tarih öğretmeni Meryem Kaya hocamızla sık sık okulu ziyarete gelen Yavuz Bey’in yolları kesişmiş. Yavuz Bey’i evinde ziyaret eden Meryem Hoca aileye ait ve o güne kadar biriktirilmiş tüm antika eserleri yerinde görünce acaba bağış yolu ile bunlar da okula kazandırılamaz mı diye düşünmüş. O yıllarda bir proje yapmak isteyen Meryem Hoca; 

“Tarihi, geçmişi, hafızası ile ilgili eserler toplanır sergilenir ve muhafaza edilir” diyen bir okul müzeleri yönetmeliği var. Bu yönetmelik çerçevesinde okula verilen madalyalar ve kupalar bir yerde sergilenir. Ben Yavuz Amca ile yaptığım görüşmeden sonra acaba bu olabilir mi yapabilir miyiz diye kafamdan kurguladım. Sonra bu fikrimi paylaştım müdire hanımla. Yavuz Amca diyorum çünkü o kadar hukukumuz oluştu. Sonra bu fikir bir müzeye dönüştü. Bir tarih öğretmeni olarak derslerin böyle çok sıkıcı, dört duvar arasında işlenmesi beni hep üzerdi. Ve acaba daha farklı olabilir mi çocuklar görerek yaşayarak öğrenirse daha kalıcı olabilir mi diye düşünürdüm. Görseller kullanıyoruz ama yeterli değil. Dolayısıyla böyle bir şeyle başladık. Yavuz Amca sağ olsun bütün mal varlığıyla, her şeyiyle destek oldu” diyor.

Sonra okul olarak bakanlığı aramışlar, bakanlık örnek müzelere yönlendirmiş. Atatürk Lisesi’nin arkasında yer alan 75. Yıl Eğitim Müzesi’ne giderek bilgi almışlar. Sonrasında bakanlığa başvuruda bulunmuşlar. Müze olarak düşündükleri yeri göstermişler ve hemen akabinde bakanlıktan arkeologlar, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yetkili kişiler gelmiş ve müzenin kurulumu ile ilgili bir heyet oluşturulmuş. Bu heyet, eserleri incelemiş ve koleksiyoner bazlı eserler ile kültür değeri taşıyan eserlerin varlığını tespit etmişler. Yavuz Yücetürk, kültür değeri taşıyan eserleri de müzeye bağışlamak istediğini, okulun dışında kimseye vermek istemediğini belirtmiş. Bu çerçevede yedi adet ata yadigârı Yavuz Bey’in ailesinden kalma paha biçilemez kültür değeri taşıyan eser de okula kazandırılmış. Aile yadigârlarının dışında sahaflardan, ya da antika dükkânlarından okul için toplanan eserlere de hamilik yapmış Yavuz Bey. Çünkü diyor Meryem Hoca; 

“Burası bir okul müzesi, ben özellikle eğitimle ilgili eserler olsun istedim. Aklımdaki hep cumhuriyet tarihimizi, yakın tarihimizi burada işlemekti, burada ders yapmak istedim. Buradaki kitapların bir kısmı Yavuz Amca’nın ve eşinin kendi okudukları kitaplar ya da ailesinden kalan. Bir kısmı sahaflarda gezerken gördükleri. Bir de hiçbir şeyi atmamış. Saat koleksiyonları var. Yurt dışında yaşamışlar kumbaralar almışlar. Çocuklarının oyuncaklarını hiç atmamışlar. Kendisi bir koleksiyoner olduğu için eserlere hep titizlikle yaklaşmış. Biz ilk başladığımızda 354-355 eser varken şimdi 1058 kayıtlı eserimiz var. Çocuklar zamanda bir yolculuk yapsın istedim. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde çocuklara ne okutuluyordu, hangi dersler vardı. Hendese nedir, cebir nedir? Ben artık burada çok rahat anlatıyorum çocuklara” diyor gururla.

Bu müzede yer alan eserler saymakla bitmez ama kısaca şöyle özetleyebiliriz; 1833 yılına ait bakır tas, divitlikler, kütük defterleri, yıllıklar, diplomalar, fotoğraflar, daktilolar, 1876 yılına ait Kur’anı Kerim, Osmanlı dönemine ait tartılar, 1925-1950 yılına ait süreli yayınlar, ders kitapları, romanlar, haritalar, taş plaklar, fotoğraf makineleri, gramofonlar, radyolar, dikiş makineleri, kömürlü ütüler ve daha neler…

Dönemin dergileri

Aysel Yücetürk’ün kullandığı sandık ve halkoyunları kıyafeti

Zamanın içinde bir derslik

“2011’de müzeyi kurduk sonra 2012’de dersler işlemeye başladım burada. İşlediğim derslerle ilgili anketler yaptım. Müze öncesi müze sonrası şeklinde, dersin kalıcılığı ile ilgili. Bu verileri topladım. Yakın Tarihimizi Okul Müzemizde Öğreniyoruz Projesi ile TÜBİTAK’ta İç Anadolu Bölge Birincisi olduk. Finalde de Türkiye’de ilk dokuz proje içinde kaldık. O zaman bölge sergisinde Ankara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi fuaye salonu oluyor TÜBİTAK’ın. Oraya müzemizde yer alan kimya kitabını götürdüm. Orada da küçük bir müze kurdum fuaye salonunda. Müzemizin küçük bir örneğini sergilemek için. Kimya Bölüm Başkanı hoca geldi ‘Bu bizde de yok!’ dedi”.

Türkiye’ye yayılan bir model

“Bakanlığın okul müzeleri ile ilgili farklı ve gelişmiş projeler yapması çok önemli. Müzeyi beraber kurduğumuz kurucu müdürümüz Sibel Akbıyık Hocamız bakanlığa gitti. Bakanlık’ta da İl Eğitim Tarihi Müzeleri için bizim müzemizi prototip olarak almışlar ve bütün illere yaymışlar. Her ildeki en eski okulda böyle bir müze açıldı. İl Eğitim Tarihi Müzeleri oldu… Buralarda çalışan hocalara da Millî Eğitim Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi Disiplinlerarası Müze Eğitimi Anabilim Dalı’nın akademisyenleri ile bu müzelerden sorumlu olan ve müze eğitimi almak isteyen öğretmenler ile Erzurum’da hizmet içi eğitimlere katıldım. Bu çerçevede Konya Seydişehir ve Elazığ’da da benden bilgi ve destek alarak okul müzeleri kuruldu”.

Yüksek Lisans eğitiminin sonunda “Okul Müzelerinin ve İl Eğitim Müzelerinin Aktif Kullanımı Üzerine” başlığı ile Meryem Hoca tüm yaşadıklarını bitirme tezine de dönüştürmüş aynı zamanda. 

Yavuz Yücetürk açılış konuşmasını yaparken

Gönüllülükle ayakta duran bir müze

Gönlünü bu işe vermiş, amatör olarak başlayıp uzmanlığa doğru yol alan sevgili Meryem Hocamız müzedeki eski yazılı objeleri okuyabilmek için sonradan Osmanlıca da öğrenmiş. Tek başına büyük bir emekle sürdürdüğü müzenin işleri konusunda zorlandığı zamanlarda Ankara Üniversitesi’nin de çok büyük desteğini gördüğünü belirtiyor. Eser Koruma Bölümü’ne gittiğini, oradaki hocaları buraya getirdiğini anlatıyor; 

“Ben gönüllülük esası ile bunu yapıyorum. Kendi çapımda yavaş yavaş öğrendim bazı şeyleri. Bazı şeyleri Bakanlık’ta, Olgunlaşma Enstitüsü’nde müze var ya oradaki arkadaşlardan bilmediklerimi öğrendim. 75. Yıl Müzesi’nden öğrendim. Geride kalanı da ben kendi kendime ekleyerek öğrendim. Burada bir kulübümüz var. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Okul Müzesi Kulübü kurduk. Bu kulüp müzenin işlerini de aktif yürütüyor. Başta okul müdürümüz Mehmet Tahir Altun olmak üzere her yıl okuldaki öğretmen arkadaşlardan bir tanesi de bana destek oluyor. İki öğretmen devam ettiriyoruz. Her hafta Cuma günleri müzeyi açıyoruz. Bu konuda eğitim verdiğimiz bir öğrenci gelenleri gezdiriyor. Çocuklar kendi içlerinde müzeyi yaşıyorlar. Yavuz Amca’nın yüce gönüllülüğü ile kuruldu burası. Ben de elimden geldiğince yaşatmaya çalışıyorum” diyor büyük bir tevazu içinde. 

Mahallenin araştırma merkezi

Kayıtların da Meryem Hoca tarafından tutulduğu büyük bir emekle, gönüllü olarak devam eden Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nin aslında neredeyse küçük bir araştırma merkezine dönüşebileceğini de konuşuyoruz. Çünkü öyle eserler var ki paha biçilemez. Serveti Fünûn Dergisi’nin Ankara sayısından tutun da daha neler… 

Hafızayı yaşatmak hepimizin sorumluluğu

Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nde yer alan matbu eserlerin dijitale aktarılarak araştırmacıların kullanımına açılması Meryem Hoca’nın şu anda gündemindeki mesele. Yavuz Bey’in yüce gönüllülüğü, okulu her anlamda sahiplenmesi ve Meryem Hocamızın kıymetli emekleri ile hayata geçirip yaşatmaya çalıştıkları bu müzeyi bir üst aşamaya taşımak ancak yeni gönüllülerin destek ve katılımlarıyla mümkün olacaktır. Kim bilir belki bu yeni gönüllüler müzeye, ihtiyacı olan gelişmiş bir tarayıcı teminini de sağlayabilirler. 

Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nin girişi

Ayrancı benim vatanım

Tarihçi Hakan Kaynar‘la 100 dublede Cumhuriyet tarihi

Haziran ayında Meneviş Sokağı’nda bulunan Ant’i kafenin sosyal medya hesaplarında gördüğüm paylaşımda Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim üyesi olan, Radyo Arkadaş’ta programlarını dinlediğimiz, Gençlerbirliği Spor Kulübünde basın sözcülüğüne tanıklık ettiğimiz Hakan Kaynar‘ın yeni kitabı “100 Dublede Cumhuriyet Tarihi” imza günü yapılacağı söyleniyordu. Daha önce YouTube da Uğur Mumcu A.G. Vakfı tarafından hazırlanmış videolarını izlemiş, gene Ant’i kafede Mayıs ayındaki “Ankara Rüzgarı” isimli konuşmasında dinlemiş ve aklımın bir köşesine kayıt etmiştim. Kitabın isminin yarattığı merakla hemen satın aldım. Ablam kitabı alıp incelemeye başladığında tesadüfen Hakan’ın amcası Uğur Kaynar’a ait bölüm gözüne çarptı, heyecanla bana halk odasından arkadaşım Serap’ın eşi olmalı dedi. 1980 darbesi öncesi Güleryüz Sokağı’nda bulunan Halk Odası ile ilgili sohbet etmeye başladık. Ablamın o zamanki arkadaşları Serap, Uğur Kaynar ile Hatice de Erdal Ayrancı ile evlenmişti. O zaman çok yakın olan bu dört kişi arkadaşlıklarını yıllarca devam ettirmiş ne yazık ki Uğur Kaynar ve Erdal Ayrancı Madımak’ta yitirdiğimiz 35 canlarımızdan ikisi olmuştu. (İleride o zamanki Ayrancı Halk Odasında emek veren kalbi soldan atan devrimci büyüklerimiz başka yazının konusu olacak.) 

İmza gününde Hakan Kaynar önce kitabından seçtiği iki bölümü okudu. Bu bölümler “akranım sandığım” dediği Sevgi Soysal ve amcası Uğur Kaynar’a atfedilen bölümlerdi ki, her ikisi de benim ilk okuduğum bölümler olmuştu.

Kitabımı “aynı vatanı paylaştığım komşumuz Seval Başgül‘e” diye imzaladı. O kavramın da verdiği merakla kitabı okudum. Ayrancı’ya vatanım diyen birini tanımayan tüm komşularımın da tanımasını istedim. İmza gününde sözleştiğimiz röportaj öngöremediğimiz koşullar nedeniyle bu sayımıza kaldı. Aradan geçen bu üç ay içinde Hakan Kaynar yeni kitabını yayına hazırlamış. İsmini şimdilik yazmadığım o kitabı da Ekim ayında ikincisini gerçekleştireceğimiz Ayrancı Festivalinde tanıtmak dileğimizdir. 

Kitabın editörü Mesut Ergün “Bu sofranın konuğu sizsiniz. Sohbeti Hakan Kaynar hazırladı” diyor, buyrun sohbete…

Seval Nuray Başgül ve Hakan Kaynar

Kitabınızın ilk tanıtımını ve imza gününü vatanım dediğiniz Ayrancı’da gerçekleştirdiniz, sanırım bu bilinçli bir seçimdi.

Evet Ayrancı’da yaptık. Ant’i kafede, çünkü Ant’i kafe benim çok eskiden beri tanıdığım bir arkadaşımın. Ayrancı’da uzun süredir bir kafeler dönemi açıldı ya, belki onlara bir nazire olsun diye o küçük kitapçı ve çay ocağının adını Ant’i kafe koydu. Kitabı ilk çıktığında heyecanla alıp, bir günde ne kadar okunabilirse o kadarını okudu ve kitabı bizde tanıtalım hatta imza günü yapalım dedi. O sırada kitap henüz Dost Kitabevi’ne bile gelmemişti. Hem Ayrancılılar hem eş dost geldi, o küçücük mekanın içini kalabalık sayılabilecek şekilde doldurdu. Benim daha önce de söyleşilerde söylediğim gibi Ayrancı güzel, sonra da arkadaşlarım böyle şeyler söylüyorsun Ayrancı‘da kira fiyatları artıyor diye kızıyor. Bu memleketin derdiyle hemhal olunca üzülmektense bu vatan kavramını Ayrancı‘ya kadar daralttım ama Ayrancı’da da üzülmeye başladık orası ayrı konu, birazda onun için kitabın ilk tanıtımını ve imza gününü Ayrancı’da yapmak benim hoşuma gitti.

Kitabı hazırlayan arkadaşımız Metin Solmaz’da uzun bir aradan sonra Ayrancılı oldu.

Metin Solmaz kitabı basan yayınevinin sahibi. Böyle bir kitap olsa nasıl olur diye ilk öneriyi getiren de o. Uzun süre Ankara’dan uzakta yaşadı. İstanbul, Bodrum, sonra da büyük gürültü çıkartarak Ankara’ya göç etti. Önce Çayyolu taraflarında oturdu sonra oranın şehir olmadığını anladı. Aslında Ankara’nın Ankara’yı hissederek oturulacak birkaç semti var. Gide gele, gide gele Ayrancı‘nın Ankara’da sevilerek oturulacak birkaç semtten biri olduğunu kavramamış olmalı ki sonradan Ayrancı’ya gelebildi. Zamanı tam hatırlamıyorum ama Ayrancı‘ya yakın bir yerde oturduk, sohbet ettik. O böyle bir hayalinden bahsetti benim de uzun zamandır bir meydan okumaya ihtiyacım vardı, uzun süreli bir çalışmayı gerektirecek bir mesainin içine girmek istiyordum. Bu yeni telefon dünyası yani dikkatimizin sürekli dağıldı bu zamanlarda uzun soluklu bir iş yapmak zor aslında. Hani bir deadline olursa birisi beni zorlarsa yapmanın mümkün olduğunu düşünüp, bir iş tamamlamış olayım diye yazmaya istekli oldum. Hikayede böyle başladı.

Kitabın çıkış öyküsüne önsözünde değiniyorsunuz ama az çok kitabı satın almayanlar için merak uyandırması açısından biraz kitabının o Metin Solmaz’la konuşup karar verdiğiniz yolculuğunun nasıl olduğunu anlatır mısınız? Çünkü değişik bir tarihi anlayışı var ve tarih kitabından insanlar genelde ürker ama kitabın anlatımı o şekilde değil. Biraz bu serüveni anlatabilir misiniz? Cumhuriyetin 100. yılına gelmesi de hoş olmuş. 

Aslında kitabın yayınlanması 102. yılı buldu.  Metin’le benim buluşmamız gecikti. İlk başta planlarımız da mizaçlarımız da Metin Solmaz’la uyuşmadı. İlk önerisi katı kronoloji 1923, 1924, 1925 akla ilk gelse de, ben de öyle yazmaya başladım fakat belli bir süre sonra bölümler uzadı. Bu işin doğası gereği 1924 1924’te kalmıyor, belli mevzular nedeniyle on yıl önceye gidiyor 1924’ten sonra olanları zihnimiz biliyor bilmiyormuş gibi davranamıyor. Sonra ikinci denemede ben her yıldan herhangi bir konuyu seçeyim onu yazayım diye konuştuk. Bu seferde o konularla benim ilişkim aramızdaki mesafe kültürel sermayem bildiklerim bilmediklerim etkili oldu, sevdiğim konular sevdiğim insanlar dolayısıyla olmadı. 1937’yi yazarken Orhan Veli ve arkadaşları 20 sayfa oldu. Hemen arkasından 1938 Atatürk’ün ölümü 20 sayfadan az olabilir mi? Dolayısıyla kitabın hacmi giderek artmaya başladı. Bir taraftan da belli bir tarihe yetiştirmek lazım, belli bir noktada şöyle düşündüm şu yaşadığımız zamanın bir yapısı bir özelliği var. Rakı sohbetlerinde bile insanlar uzun uzun karşısındakinin anlattığını dinlemeye tahammül edemiyor. 

Genelde beni çok tanımayan, çok vakit geçirmemiş insanlarla yaptığım sohbetlerde tanıyan arkadaşlarım “ya sen de bir konuyu çok uzun anlatıyorsun, kısa kes en etkili söylemek istediğini söyle de iş bitsin” diyorlar. Hani elimizde olsa şu telefonda açtığımız pencereyi kapatmak için bir hareket var ya konuyu değiştir diye yüzüne doğru o hareketi yapacağız ya da burnuna dokunacağız. Bununla çok da inat etmemek lazım, yok ben eski konvansiyonel anlatım biçimlerine sadık kalarak yazacağım, bu da bir tercihtir ama bunun sonucunda yazdığımız az okunabilir ve bunu da göze almamız gerekir. Ama kabul edelim ki Instagram Twitter şu bu bize gösterdi ki; annemiz babamız ya da onlar yaşındaki insanlar bile görünmek, beğenilmek ve fark edilmek istiyorlar. Bu yeni sosyal medya araçlarıyla ortaya çıkan bir mesele gibi görünse de, bu her zaman böyleydi biz farkında değildik. Ezel Akay o çok güzel filmi “Hacivat Karagöz‘ü neden öldürdü” ile ilgili Kült Kavaklıdere‘de bir tarihçi ile söyleşi yaptı. Orada dinledim ve anladım ki tarih metodolojisine dair isabetli bilgi seçimi tarihçilerden ziyade sanatçılardan gelebilir. Niye bunu söylüyorum filmi hatırlarsanız çok başarılı bir kostüm seçimi var, rengarenk herkesin orasından burasından ipler sarkıyor vs. Sanat yönetmeni gelip Ezel Akay’a demiş ki insan görünmek ister. 13. yüzyılı düşündüğümüzde adamın elinde sadece bir giysisi var, yıkayıp tekrar giyecek yıkayıp tekrar giyecek. Dolayısıyla o tek kurşununu da isabetli kullanmak zorunda. O kıyafet zenginliği beni etkilemişti. Dolayısıyla ben bu yeni dünya ile mücadele etmektense buna eşlik edebilir miyim noktasına geldim. Bir bölümün adını “tarihi TikToklamak” koyacağım diye Metin’e ilettim beni ciddiyetsiz buldu. Oysa ben ceket gömlek gezen biriyim, o şort crocs, ben crocslara hamam terliği diyorum, bu tezata rağmen beni ciddiyetsiz buldu ama benim hala çok hoşuma gidiyor, çünkü reelsde öyle çalışıyor, Twitter’da, yani daldan dala, yani herhangi bir konuda uzunlamasına kalmıyoruz maruz kaldığımız hikayeler sürekli değişiyor. 1950’lere kadar gelmiştim. Sonra kendime dedim ki bütün bunları bu mantıkla tekrar yazabilir miyiz? Ve oturdum başladım TikToklamaya. O son cümle bizi nereye götürürse. Ara başlıklar da var ama onlar biten cümleyle başlayan cümleyi bağlama görevi görüyor. On yıl oldu 70 sayfa, hepsini böyle yazsam 1500 sayfa. Sonra Metin dedi ki hayatta bitmez böyle, bitse de ben nasıl basayım yeni bir şey bulmalıyız dedi. Ben de on gün düşündükten sonra bu haline karar verdik. Tamam deyince o zaman paragraftan paragrafa değil bölümden bölüme, ama bu yaptığımı bazı bölümlerde içerde de yapacağım, o daldan dala atlama aslında rakı masasının da usulüdür. Baştan kararlaştırmış olsanız dahi yönetilemez, oradaki muhabbet oradan oraya gider. Dolayısıyla kitabın belli bir noktasına kadar bunu yapabiliyorum. Diyelim ki araya haziran ayı girdi masadan ve kitaptan uzaklaştım tekrar masaya oturduğunda o refleksimi unutup eski usul devam ediyorum, neticede buradaki her bölüm bir deneme, başlığı tarih diye attık ama tarihçiler ne kadar tarih der. Bir şairin şair olduğuna şairler karar verir, şüphesiz bir yazarın tarihçi olup olmadığına da tarihçiler karar verir. Niyetim kitabın bir yerinde de söylediğim gibi tarihten önce her zaman yazar olmayı istedim. 

Hakan Kaynar

Geri dönüşler nasıl? Basının insanların ilgisi nasıl?

Kitabın basımı talihsiz bir döneme geldi. Memleket her zaman böyle imiş bir taraftan. Geçen İstanbul’a gittiğimde Ara Güler Müzesi’ne gittim. Ara Güler’in ellili yıllarda çektiği İstanbul fotoğraflarında en az beş altı tanesinde gazete okuyan insanlar var. Vapurda tramvayda gazete okunmasına alışılmış olabilir ama bir pazar yerinde, bankta.  Artık çok az gazete satan yer kaldı ama yeniliğe uyum sağlama konusunda maharetli bir toplumumuz. Siyaset Türkiye’de çok önemli yer tutuyor. Her zaman büyük olan meselenin küçük olanı yutması durumu nedeniyle bizim kendi gündemimiz kalmıyor neredeyse. 23 Mart’ta babam öldü, o gün Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanlığı adaylığı için oy veriliyordu, kitabım o gündemin devam ettiği günlere denk geldi. O ağır gündemde kimsenin küçük balıkları düşündüğü yok. Benim birkaç yakın arkadaşım yani yakın okuma yapan, okuyup geçmemişti de yazıyla hemhal olan arkadaşım var. Onların söyledikleri benim açımdan daha önemli, onlardan gelen eleştiriler olumluydu. İçlerinden birisiyle uzun yıllar sonra buluştuk. Hemen kâğıt kalem çıkardım. Söylediklerini önemsiyorum unutmamak da istiyorum not alacağım. Birbiriyle ilişkisi olmayan meselelerin sadece edebiyatla bağlanabileceğini düşünürdüm, sen bunu tarihle yapıyorsun bu yeni bir şey deyince ben kağıdı kalemi bıraktım. 

Oksijen dergisinde şair Haydar Ergülen’in kitabınızla ilgili “şiir gibi akıp gidiyor, her tarafında neşe, şenlik, açıklık yağan kitabı da yudum yudum okumanın, bakmanın zevkine doyamam.” demiş. Medyascope‘ta Müge İplikçi ile söyleşiniz benim gözüme çarpanlardı. Her ikisi de çok başarılıydı.

Müge İplikçi gerçekten çok iyi okumuş, çok güzel sorular hazırlamış ona rağmen ilk röportaj teklifi ilk imza günümde sizden gelmişti.

Kentte insanca ilişkilerin kademeli birlikteliği

Akademik dünyanın gözlüğüyle baktığımızda kent çalışmalarının, uzun süredir makro ölçekteki yapısal dönüşümleri, planlama pratiklerini, ekonomik ilişkileri ve yönetim modellerini merkeze alarak şekillendiğini görüyoruz. Bu perspektif, elbette kentlerin büyüme dinamiklerini ve yönetişim mekanizmalarını anlamak açısından oldukça önemlidir. Ancak bu bakış, çoğu zaman kenti var eden en temel dokuyu, yani mahalleyi/semti ve onun gündelik yaşam içindeki karşılıklarını arka plana itebiliyor. Oysa kentin mikro birimleri, kentin yalnızca fiziksel bir bileşeni değil; aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, yerel kültürlerin, ortak hafızanın ve dayanışma biçimlerinin beslendiği bir mekânı ifade ediyor. Bu bağlamda, “Kente Mahalleden Bakmak” başlıklı bu derleme, tam da uzun süredir ihmal edilen bu mikro ölçeği merkeze alarak, hem kavramsal hem de deneyimsel bir sorgulamaya imkân tanıyor.

Ayrancım Derneği’nin öncülüğünde, Derneğe emek harcayan kent ve semt sakinlerinin çabalarıyla hazırlanan bu kitap, Ankara’nın özgün semtlerinden biri olan Ayrancı üzerinden mahalle kavramını yeniden düşünmeye davet ediyor. Farklı disiplinlerden gelen yazarların katkısıyla şekillenen bu kolektif çalışma, mahalleye yalnızca bir yerleşim birimi olarak değil, aynı zamanda bir kamusallık alanı, bir toplumsal pratikler sahnesi ve bir hafıza mekanı olarak yaklaşmakta. Kitapta yer alan yazılar, Ayrancı semtine odaklansa da, ele alınan temalar bakımından Türkiye’deki pek çok kent ve semte uygulanabilir gözlemler ve kavramsal çerçeveler sunuyor. Bu açından bu derlemeyi farklı yerleşimlere uygulanabilecek bir büyüteç gibi görmek de mümkün. Derneğin daha önce farklı mecralarda ve özellikle de Gazetesinde yer alan metinleri belli bir süzgeçten geçirerek ve olgunlaştırarak kitaplaşma yoluna sokması, bu alandaki verimleri sürekli olarak kent sakinlerinin dikkatine sunmak için arayış içinde olması da takdire şayan. 

Modern kentleşme süreci, bireyler arası ilişkileri giderek daha fazla biçimselleştirirken, mahalle ölçeği bu soyutlaşmanın dışında kalan nadir alanlardan biri olarak öne çıkıyor. Komşuluk, esnaf-sakin ilişkileri, gündelik karşılaşmalar, birlikte çözüm üretme pratikleri gibi pek çok toplumsal deneyim, hâlâ mahallede vücut bulabiliyor. Bu anlamda mahalle, yalnızca geçmişin bir nostaljisi değil; bugünün karmaşık kent hayatı içerisinde dayanışma, güven ve karşılıklılık gibi değerlerin yeniden üretilebildiği bir zemin sunuyor. Kitabın temel motivasyonunun da bu zemini hem korumak hem de eleştirel bir bakışla değerlendirmek olduğu görülüyor. Bu bakımdan bu derlemenin mahalleye ilişkin klişe ve yüzeysel sembolizme de meydan okuduğu söylenebilir. 

Kitabın farklı bölümleri, semtin tarihsel gelişimini ve kent belleği içindeki yerini tartışmaya açarken,  devamında semtin fiziksel, sosyal ve kültürel dönüşümünü bir arada değerlendirerek okura sağlam bir izlek sunuyor. Bu bağlamda örülen diğer yazılar kentte ve Ayrancı’daki gündelik yaşamın izlerini sürüyor: sokaklardaki kamusal yaşamdan, apartman kültürüne; pazar alışverişinden, kuaför ve berberlerin sosyal rollerine kadar uzanan bu tematik çeşitlilik, mahalleyi yalnızca mekânsal bir kategori olarak değil, aynı zamanda bir kültürel üretim alanı olarak kavrıyor. Kitapta yer alan yazıların temaları yer yer Başkent Ankara’nın tamamı, tarihi, geçmişi ve geleceği olsa da, bu yazıların bir mahalle çerçevesinden ortaya konmuş olması daha önce farklı yerlerde yazılmış benzer yazılardan daha farklı bir sesin belirmesine de olanak tanıyor. Nihayetinde konuşulan kentin amblemi gibi bir konu olsa da bilinç altında bu meselenin Ayrancı ya da diğer mikro ölçekler için ne anlama geldiğinin sorgulandığı hissedilmektedir. 

Kitapta dikkat çeken temalardan biri de kolektif hafıza. Mahallede ve kentte yaşanmış bireysel deneyimlerin, ortak anlatılara dönüşme biçimleri; belleğin mekânla ilişkilenme halleri, ve kentsel dönüşüm gibi dışsal müdahalelerin bu hafıza üzerindeki etkileri detaylı biçimde ele alınıyor. Bu noktada Ayrancı’nın özgülüğü önem kazanıyor: Ankara’nın merkezinde yer almasına rağmen, hâlâ sakinlerine soluk aldıracak yeşil alanlara, yürünebilir sokaklara ve kamusal mekânlara sahip olması, bu belleğin canlı kalmasına olanak tanıyor. Öte yandan kitap, yalnızca geçmişe dönük bir anlatı sunmuyor; aynı zamanda bugünün dinamiklerine dair çözümleyici bir bakış da içeriyor. Bu tür yazılar, mahallelerin sadece nostaljik değil, aynı zamanda geleceğe dair umut verici toplumsal laboratuvarlar olduğunu ortaya koyuyor.

Bu çalışmanın bir diğer önemli yönü, üretim sürecinin katılımcı ve çoğulcu bir yapıda kurgulanmış olmasıdır. Ayrancım Derneği’nin yürütücülüğünde şekillenen bu kitap, yalnızca akademisyenlerin ya da uzmanların değil; mahalle sakinlerinin, sanatçıların, gönüllülerin, yerel örgütlenmelerin katkısıyla da zenginleşmiştir. Bu yönüyle kitap, sadece bir yayın değil, aynı zamanda bir topluluk pratiğinin ürünü olarak da değerlendirilebilir. “Kente Mahalleden Bakmak”, mahalle kavramını yeniden düşünmek için güçlü bir davet sunuyor. Kent planlamasının makro ölçekli söylemlerine karşı, yerelin bilgeliğini, gündeliğin ritmini ve topluluk yaşamının anlamını hatırlatıyor. Bu kitap, kentsel yaşamı yalnızca fiziksel dönüşümler ya da altyapısal projeler üzerinden değil, insanların bir araya geliş biçimleri, birlikte yaşama iradeleri ve hafızayla kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendirmeyi öneriyor. Ayrancı semti, bu anlamda yalnızca bir örneklem değil; aynı zamanda bir imkân olarak karşımızda duruyor. Hem geçmişin izlerini taşıyan hem de geleceğe dönük tasavvurları barındıran bu mahalle, kente mikro ölçekte ve mikro ölçekten nasıl başka bir yerden bakabileceğimizi gösteriyor. Kitabın yazarları, bu bakışı çoğaltmak ve derinleştirmek için bir araya geldiler. Okur da, bu yolculuğun bir parçası olmaya davetlidir.

Ayrancım Derneği’nin de içinde yer aldığı Ankara Mahalle Dernekleri makalesi yayınlandı

Koç Üniversitesi – Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin (VEKAM), yılda iki kez yayınladığı hakemli bir dergi “Ankara Araştırmaları Dergisi“‘nin 2025-1 sayısında akademisyen Rasim Özgür Dönmez ile araştırmacı Burcu Albayrak Dönmez‘in ortak makalesi “Ankara Mahalle Dernekleri: Örgütsel Kapasiteleri ve Yerel Demokrasi” başlığıyla yayınlandı.

Aralarında Ayrancım Derneği‘nin de bulunduğu beş mahalle derneğiyle yapılan görüşmelerin sonuçlarının yer aldığı makalede derneklerin örgütsel kapasiteleri inceleniyor.

Açıklama bölümünde çalışma şöyle özetlenmiş.

Bu çalışmanın amacı, mahalle derneklerinin demokrasi inşasında örgütsel kapasitelerini ve sınırlılıklarını analiz etmektir. Bu amaçtan yola çıkarak çalışma, Ankara ili Çankaya ilçesinde kurulmuş mahalle derneklerinden beş tanesinin temsilcisi ile yarı yapılandırılmış mülakatlara dayandırılmıştır. Belirtilen üç kritere göre, mahalle derneklerinin, mahalli idare ile toplum arasında önemli bir arabulucu işlevi olduğu görülmüştür. Ancak finansal yetersizlikler, ortak çalışma kültürünün çok güçlü olmaması, gençlerin bu derneklerde görev alma isteksizlikleri, vb. nedenler mahalle derneklerinin etkin bir şekilde işlemesini ve yerel demokrasiye katkılarını oldukça sınırlamaktadır.

ABD’nin eski büyükelçiliği ne olacak?

“Semtin dokusunu bozar”

Dilek Metin Sert (49)

Sanat Tarihçi/Kültür Sanat Direktörü

Semtin dokusunu bozar diye düşünüyorum. Trafik artık genel bir sorun Ankara’da. Toplu taşıma konusu ne yazık ki oturtulamadı, bundan sonra da düzeleceği konusunda soru işaretlerim var. Dolayısıyla orada bir otel, hastane vb. yapılması elbette olumsuz anlamda çok etkileyecektir mahalleyi.

“Herşey oldu bittiye getiriliyor, Ayrancı için kaygı verici bir durum”

Hüseyin Kalkan (33)

Esnaf

Ayrancı’nın bilinirliği açısından bir katkı sağlayacağını düşünmüyorum. Zaten Ayrancı, Ankara’nın en önemli yerlerinden birisi. Kendine has bir oturumu, kendine has bir toplumu var. O yüzden bilinirlik açısından Ayrancı’ya bir katkı sağlamaz. 

Altyapı sorununa gelince, altyapısının kaldırmayacağı çok aşikar. Bir anda Ayrancı’ya hiç ait olmayan bir hareketliliğin mahallemizin altyapısınca sorunsuz kabul edilmesi çok olası değil. Bir sürü yeni problemle uğraşmak zorunda kalacağız.

Trafik zaten Ayrancı için –ara sokaklar dahil olmak üzere– çok büyük bir problem. Ana caddelerde zaten yoğun bir trafik var. Ulaşım altyapısı anlamında çok büyük yeni problemler getirir.

Bunun öncelikle iyice bir hesaplanıp ondan sonra projelendirilmesi gerekirdi. Ama maalesef ülkede her şeyde olduğu gibi bu konuda da bir plansızlık var. Her şey oldu bittiye getiriliyor.

Böyle önemli bir arazinin satışının bile çok sonradan ortaya çıkması, bir şeylerin el altından yapıldığını gösteriyor. Ayrancı için kaygı verici tabii ki. Rant uğruna bütün yeşil alanlar talan ediliyor. Biz isteriz ki orada sosyal bir ortamın sağlanabileceği, insanların vakit geçirebileceği bir kültür merkezi, bir konser alanı gibi şeyler yapılsın.  Ama tabii ki yine halka bir şey sormuyorlar.

“Ayrancı’ya yeni sorunlar ekleyeceği kesin”

Tülay Kılıç (51)

Ayrancı’nın zaten birçok sorunu var, bunlara yenileri eklenir. Trafik iyice kitlenir, otobüs gelecek, taksi gelecek diye günümüz beklemekle geçer.

Birincisi trafik sorunu, ikincisi o büyüklükteki bir yerin gürültüsü açısından olumsuz bir etkisi olacağı kesin. Ayrancı bir emekli semti. Buranın düzenini bozacak.

Yani buraya çok hitap etmez öyle bir şey bence. Buradaki insanlar yolda zor yürüyoruz. Yollar dar, kaldırımlar dar. Güven hastanesi bile burada otopark sorununu artırdı. Bu büyüklükteki bir yer Ayrancı’yı kilitler.

“Kesinlikle çok katlı kullanıma açılmamalı”

Can Çokçalışkan (51)

Veteriner hekim

Olumsuz etkiler, bu alanın kamuya ait bir park, yeşil alan olması gerekirdi. Ancak bir kişiye satıldığı ortaya çıktı. Kesinlikle çok katlı otel, konut ya da hastane olmaması gerekir. Bulunduğu yerin halka açık, ağaçları ve yeşil alanı korunmuş, düşük katlı restoran, kafe vb. olarak kullanılmasını isteriz.

“Arsa sahibinin sözünü tutmasını beklerim”

Çiğdem Tiftikçi (44)

Fizik Öğretmeni

Bu arazi Atatürk Bulvarı ile Ayrancı sınırında bir doğal bariyer görevi görüyor, alçak katlı yapılar doğal habitata müsade ediyor ve içinde, berisinde, gerisinde onlarca kuş türünün yaşamasına imkan sağlıyor. Sadece güven hastanesinin bile trafiğe, park yerine nasıl bir yük oluşturduğunu bizzat tecrübe ettik. Arazi sahibinin “Ayrancı’nın dokusuna zarar vermeyecek bir yapı üretme” sözünü tutmasını isterim. Az katlı konutlar ve bol yeşillik benim hayalim..

“Trafiği ve ulaşımı felç eder”

Ceren S. (23)

Mühendis

Otel gereksiz, hastane olursa zaten yoğun olan trafiği ve ulaşımı daha da felç eder. Zaten yakında Bayındır ve Güven Hastaneleri var.