Levni Kitabevi

Tunalı Hilmi Caddesi, 1980’lerde Ayrancı’da değildi, hatta Kavaklıdere’de bile değildi. O yıllarda Tunalı’nın kendine özgü bir konumu, kendi başına bir varoluşu vardı. Şehrin kalbi Kızılay’dan Tunalı Hilmi Caddesi’ne, günlük söyleyişle Tunalı’ya taşınmıştı sanki. Öyle ki, Nazlı Eray orada geçen öyküler yazmış, Murathan Mungan onu anlatan bir roman yazmaya niyetlenmişti…

1980’lerin başında Tunus Caddesi’nin Tunalı’ya çıktığı kavşağın bugünlerde Ziraat Bankası’nın yer aldığı köşesinde Kral Çiftliği, diğer köşesinde ise Galeri Levni yer alırdı. Figen Batur’un işlettiği, apartman dairesinden bozma –caddeye bir kapı açılmış ve pencereler vitrine çevrilmişti–  Galeri Levni’de resimlerin yanı sıra Anadolu’dan toplanmış eşyalar ve antikalar da satılırdı. Galeriye dairenin şömineli salonundan girilirdi. Büyük salonun girişe göre sol tarafında biri caddeye bakan, diğeri de arkada iki oda yer alırdı. Arka odadan geçilen koridorda depo olarak kullanılan bir başka oda ile mutfak, banyo ve tuvalet bulunurdu. Galerinin logosunu, yanlış hatırlamıyorsam Sait Maden tasarlamıştı.

Faruk Alpkaya, Murat Özaltın ve Metin Soysal 

1982 yılında, o günlerde Adaş Dağıtım’ın sahibi olan (bugünlerde Arkadaş Kitabevi) Cumhur Özdemir, Tunalı’da bir kitabevi açmayı düşünmüş olsa gerek ki, o sıralarda faaliyeti büyük ölçüde yavaşlamış olan Galeri Levni’nin sahibi Figen Batur ile biraraya gelerek galerinin bir bölümünü kitabevine çevirmek üzere anlaştı. Anlaşmaya göre, kapıdan girince salonun karşı duvarında üç metre, kapının sol tarafındaki vitrin ile iki oda kitabevi olacak, arka taraf ortak kullanılacaktı. Buna karşılık kitabevi bir miktar düzenli kira ödeyecek, kâr belli bir miktarı geçerse ayrıca kar payı verilecekti –o miktara benim çalıştığım dönemde yaklaşılamadı bile, kitabevi genelikle başa baş gitti-. Cumhur Özdemir’e tek yararı dağıtımın nakit ihtiyacında yardımcı olmak oldu. Figen Batur ise düzenli bir biçimde kirasını aldı.

Kitabevi 1982 yılının sonbaharında Levni Kitabevi adıyla bir kokteyl ile açıldı. Kokteylde en aklımda kalan isim Cumhuriyet gazetesinin Ankara bürosundan, gazetede “Ankara Notları” adını taşıyan bir köşesi olan Mustafa Ekmekçigiderken “müşteri olarak da bekleriz” dediğim için olsa gerek-ki, ben oradayken hiç uğramadı.() Diğer katılımcılar ise oldukça bulanık. Cumhur Özdemir, Figen Batur, Figen Batur’un o zamanki eşi Enis Batur muhakkak olmalı. Biraz hayalgücünü işin içine katarak Şahin ve Filiz Yenişehirlioğlu’nun, Oruç Aruoba’nın, Ertuğrul Özkök ve eşinin, İlber Ortaylı ve eşinin de orada olduğunu söyleyebilirim, ama emin değilim. Başka kimler vardı acaba?

Galeri Levni’nin adını ve logosunu kullanan kitabevinde başlangıçta üç kişiydik. Cumhur Özdemir adına kayınbiraderi, mahalleden arkadaşım Murat Özaltın patronumuzdu. SBF’den sınıf arkadaşım Metin Soysal (sonradan gazeteci) ile ben de çalışan. Aslında patron ve çalışandan ziyade üç arkadaş gibiydik. Bugün o günleri hatırlamaya çalıştıkça, olmaması imkansız ama hiçbir tatsızlık gelmiyor aklıma. İlk birkaç günden sonra, Figen Batur adına galeri kısmını işleten Nurcan Akad da (Tanju Akad’ın eski eşi, sonradan gazeteci) bize katıldı ve Üç Silahşörlere dönüştük adeta. Çalışanlar olarak Metin’in ve benim hem okulu hem kitabevini birarada yürütmemize elveren bir düzenleme yapmıştık. Birimiz erken gelip kitabevini açıyor, paspas yapıp toz alıyor ve akşamüstü erken çıkıyordu; diğerimiz ise öğleye doğru gelip akşam geç kapatıyor, kasa hesabını yapıyordu diye hatırlıyorum. Ayrıca her dönem birer dersi izlemek üzere işbölümü yapmıştık ve seçtiğimiz derse göre birbirimizi idare ediyorduk. Tabii Murat ile Nurcan da bizi idare ediyordu. Ayrıca sınıf arkadaşlarımız da ara sıra uğrayıp çay içiyorlar, ders notlarını veriyorlardı. Burada en çok aklımda kalanlar Yücel Özdemir ve Filiz Çulha nedense…

Metin Soysal ve Faruk Alpkaya

Levni Kitabevi ilk açıldığında pek müşterisi yoktu. Sabahtan öğleye –ki bu durum hiç değişmedi– bir iki kişi ya gelirdi ya gelmezdi. Dolayısıyla rutin işleri yaptıktan sonra öğleye kadar kitap okurduk. Orada çalıştığım dönemde Barbara Cartland’tan Harold Robins’e çok sayıda best seller yazarın kitabını okuduğumu hatırlıyorum. John Le Carre, Johannes Mario Simmel, Frederick Forsyth, Isaac Asimov gibi yazarları okumayı o zaman sevdim. Cumartesi günleri Tunalı ana baba gününe dönerdi ve bizim kitapçı da bundan payını alırdı. Cumartesi günleri kitabevinin cirosu bütün haftanın toplamını geçerdi.

Zamanla, neredeyse her öğle tatilinde uğrayan, akşam iş çıkışında yeni çıkan kitaplara bakan, gelmezlerse merak ettiğimiz sürekli müşterilerimiz oluştu. Bunları bir kısmı kamuoyunun da tanıdığı kişilerdi. Örneğin, o zamanlar Tunus Caddesi’nde oturan Bilge Bey (Karasu) ara sıra uğrardı. Bir süre sonra, çok evhamlı olduğunu öğrenip “nasılsınız” diye sormayı bıraktığımızı hatırlıyorum, onun yerine “çay içer misiniz” gibi sorularla konuşmaya çalışırdık. Herkesin varsaydığının aksine Enis Batur çok az uğrardı, o daha çok Tunalı’da biraz ilerdeki bir kahvede oturur, kahve ve sigara içerek çalışırdı. O sıralar Hacettepe Üniversitesi’nde olan Ertuğrul Özkök de ara sıra uğrardı. İlber Ortaylı, eşi hamileyken akşamüstü yürüyüşlerinde, sonra da bebek arabasında çocuklarını gezdirirken önümüzden geçerler, bazen de içeri girer kitaplara bakarlardı. SBF’den Metin ile benim hocam da olacak olan Ortaylı, bir gün, babasının iyi bir tarihçi olmak istiyorsa Ermeniler, Kürtler ve Atatürk hakkında hiçbir şey yazmamasını öğütlediğini anlatmıştı –sonradan bu öğüdü tutmadı.- Bir süre sonra YÖK ve 1402 sayılı Sıkıyönetim yasası ile atılmaların başlamasıyla birlikte kitabevine uğrayan akademisyenlerin bir kısmı istifa ederek İstanbul’a taşınacaklardı. Bu döneme ilişkin ilginç bir anım da Ünsal Oskay’a ilişkindir. O dönemde SBF’ye bağlı olan Basın-Yayın Yüksek Okulu’nda (sonradan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi) olan Oskay 1402’likler üzerine bir akşamüstü uğrayıp istifa ettiğini söylemiş, biz de kendisine yakışanı yaptığını, gurur duyduğumuzu söylemiştik. Ancak bir gün sonra tekrar gelen Ünsal Oskay istifasını geri aldığını belirtip, galeri kısmından antika bir büfe satın almış ve bizi çok şaşırtmıştı.

 1983 yazında yeni seçim kanunu çıkmış ve yılsonunda genel seçim yapılacağı belli olmuştu. Bu, bizim kitabevinin müşteri profiline yeni isimlerin eklenmesine yol açtı. Eski başbakanlardan ve kapatılan Adalet Partisi’nin Genel Başkanı Süleyman Demirel’in Güniz Sokak’taki evine oldukça yakın olan Levni Kitabevi Demirel’i ziyaretlerini hızlandıran çevresinin görüşme öncesi zaman geçirdiği ya da görüşmeden sonra kitaplara baktığı bir yer haline geldi. Özellikle İsmet Sezgin, daha sonra tanıyacağımız Yıldırım Avcı ve Hüsamettin Cindoruk o günlerden hatırladığım adlar. Bir de giyim kuşamından Demirel’e geldiğini tahmin ettiğimiz, ama tanımadığımız kişiler vardı. Bunların bir kısmı kitap da alır, çoğu ise yalnızca bakar ve oyalanırdı.

Levni Kitabevi’nin müşterileri arasında başta Cinnah Caddesi’nin bulunan Hürriyet gazetesinin Ankara bürosu çalışanları olmak üzere gazeteciler de yer alırdı. Bunlardan biri de dönemin en popüler adlarından olan Emin Çölaşan idi. O günlerde Milliyet’te çalışan Çölaşan’ın 24 Ocak Kararları’nın alındığı günlerini anlatan ve Turgut Özal’ı ön plana çıkaran yazı dizisi Milliyet Yayınları tarafından 24 Ocak Bir Dönemin Perde Arkası adıyla kitaplaştırılmıştı. Çölaşan, o günlerde önce kitabının gelip gelmediğini, sonra da kaç tane sattığını sormak için neredeyse her akşam kitapçıya uğrar olmuştu.

Söz gazetecilerden açılmışken dönemin en saygın ve tanınmış gazetecilerinden biri olan Mehmet Ali Birand’ın 12 Eylül Saat 04:00 kitabı için düzenlediğimiz imza gününden bahsetmemek olmaz. Seçimlerin yapılıp Turgut Özal’ın ANAP’ı iktidar olduktan sonra Birand 12 Eylül darbesi sürecini anlatan yazı dizisini yayınlamış ve bu dizi de kitap olarak basılmıştı. Kitabın Ankara dağıtımını Cumhur Özdemir’in dağıtım şirketi yapıyordu. Bu bağlantıyı kullanan Özdemir, Birand’ı Levni Kitabevi’nde bir imza günü yapması için ikna etmişti. O gün için gazetelere ilanlar verilmiş, bazı gazeteler de imza gününü haber yapmışlardı. İmza günü saat yaklaşırken bir yağmur başladı. Birand ve eşi taksiden inip kitabevine adeta sığındılar. Erken gelmiş üç okur kitaplarını imzalatıp çıktı. O sırada yağmur öyle şiddetlendi ki Tunalı adeta dere oldu. Öyle ki, kapının önünde durup kaldırımı aşan suların içeri girmemesi için süpürge paspasla nöbet tutmaya başladık. Başka hiçbir okur gelmediği gibi –kitabevinde telefon da yoktu– Birandlar içerde mahsur kaldı, imza için ayırdıkları zaman geçtikten bir süre sonra ancak trafik işlemeye başlayınca ayrılabildiler.

Bu arada Figen ve Enis Batur İstanbul’a taşınırken, galeri kısmını tasfiye etmişler ve galeri kısmında bir plakçı açılmıştı. O günlerin plakçıları genellikle plakları kasete aktarırlardı. Ömer ve Sinan’ın açtığı plakçı da ilk günler böyle yapıyordu. Ancak plakçının açılmasından bir süre sonra Zülfü Livaneli’nin Ada albümü çıkmış ve albümün kaset versiyonu da piyasaya sürülmüştü. İlk haftalarda her gün 5/10 Ada kaseti satıldığını anımsıyorum. Plakçının açılması başlangıçta kitabevinin de canlanmasına neden olmuştu. Özellikle birbiri ardına çıkan popüler kasetler bunda rol oynuyordu. Bu arada bizler de durmadan müzik dinliyorduk. Supertramp’ın Logical Song’u o dönem sevdiğimiz şarkıydı. Yalnız, bir süre sonra plakçının bir kısmına Atari oyun makineleri kondu ve bunların çıkardığı mekanik sesler ortalığı kapladı, bu arada içeri girenlerin yaş ortalaması da iyice düştü.

1985 başında Katma Değer Vergisi (KDV) uygulaması başladı. Başlangıçta uygun yazar kasalar, anlaşmalı matbaaların bastığı makbuzlar yoktu, ancak maliye memurları ve belediye zabıtaları, özellikle Cumartesi günleri bütün işyerlerini dolaşıp kontrol yapıyorlardı. Biz de çift taraflı boş makbuz koçanı almış, iki tarafına da Levni Kitabevi ve “KDV dahildir” kaşesi basmıştık. Her satışta elle miktarı yazıp bir fiş veriyorduk. Neyse ki Maliye Bakanlığı ile anlaşmalı matbaa uygulaması başladı da işler biraz kolaylaştı. O yaz Metin ve ben SBF’den mezun olup kitapçıdan ayrıldık. Birbirimizin ardı sıra İstanbul’a taşındık. Nurcan bizden bir süre önce taşınmış ve Nokta dergisinde çalışmaya başlamıştı. Metin, Dünya gazetesinde, ben de kısa bir süre yaşayacak olan İstanbul Yeni Asır gazetesinde çalışmaya başladım. Levni Kitabevi 1980’lerin sonlarına kadar açık kaldı.

Ayrancı’nın sineması: Çankaya

Turan Tanyer’le semt tarihindeki önemli bir adres, Çankaya Sineması üzerine konuştuk. Şimdi tiyatroya dönüşen sinemanın ve onun müdavimi bir Ankaralı’nın hikâyesi… 

Çankaya Sineması – 1967

Güven Turan’ın ilk romanı Dalyan, 1978’de yayınlanmış, bir pastanede başlıyor. Aslında romanda bir şehir adı filan anılmaz. Ama bana okumam gerektiğini de siz söylemiştiniz, Ankara’da geçen romanlara, hikâyelere ilgimi bildiğinizden. Şöyle başlıyor: “(…) Her zaman geldiği, her şeyini çok iyi bildiği bu pastane, kokularıyla, ışıklarıyla, kişileriyle daha önceki günlerin bir benzerini yaşıyor.” Roman kahramanı tek başına oturmuş, kitap okuyor. Sonra birdenbire hareketlenecek ortalık: “Sinemadan çıkanlar dolduruyor pastaneyi.” Hangi sinema bu, hangi pastane? 

Çankaya Sineması ve Kilim Pastanesi. Burası Şili Meydanı’nda, Paris Caddesi’nin hemen başında büyük bir apartmanın parçası. Ankara’da 1967’den 1986 yılının son aylarına kadar açık kalmış önemli sinemalardan biri Çankaya Sineması. Kilim Pastanesi de adeta onun bir parçasıydı. Sinemaya gitmek için buluşanlar, filmin başlamasını bekleyenler, sinemadan çıkanlar. Daha çok gençlerin toplandığı bir yerdi Kilim. Sinema önce diskotek sonra gazino oldu. 

Pastane de meyhane oldu. Fena değişim değil. İki mekan da terfi etmiş sayılır. Şaka bir yana ben romandan devam edeyim. Güven Turan birkaç cümleyle o gençleri anlatıyor, bakın. Bakalım kendinizi bulabilecek misiniz? “Sinemadan çıkanlar dolduruyor pastaneyi. Müzik dolabı birbiri ardından gümbürdetiyor en yeni parçaları. Şimdi hemen herkes çok genç. Uzun saçlı kızlar, oğlanlar. Blue-jeanler, koyun postu kaftan benzeri uzun mantoları, paltolarıyla, bağıra çağıra konuşuyor, müzik dolabının çevresinde toplanıyorlar.”

Aslında ben pek bağıra çağıra konuşmazdım ama evet ben de o vakit o modaya uygun şöyle lacivert kumaştan uzun, maksi bir palto diktirmiş ve soluğu Kilim Pastanesi’nde almıştım. O zamanlar Ankara’nın gösteri mekanlarından biriydi. 

Turan Tanyer

Peki, bir de müzik dolabı var.

Evet, jukebox vardı bir köşede. Sinemayla bağlantılı ikinci kapının yanında dururdu. 1900’lü yılların başında keşfedilmiştir müzik kutusu. 45’lik plak yaygınlaşınca, 1950 ve 1960’lardan sonra gelişti. Plak şirketlerinin de işine gelirdi bu kutular. Kilim Pastanesi’nde vardı, Ali Baba Oyun Salonu’nda vardı. Yirmi beş kuruş atardın. Butonlar vardır. Diyelim otuzuncu butonda plağın A yüzünde bu şarkı, B yüzünde şu şarkı vardır. Seçip, çalarsın. Biraz da oradakilere hava olsun diye. Bak, ben neleri biliyorum, dinliyorum.

Peki siz hangilerini bilir, dinlerdiniz.

Dönemin plakları. 1960’lı yıllar, 60’ların ikinci yarısından plaklar. Artık kutuda ne varsa. Rolling Stones, Moody Blues, Procol Harum, Animals, Hollies, Beatles plakları… Jennifer Eccles, Nights in White Satin, Yesterday, A Whiter Shade of Pale gibi parçalar.   

Bu şarkılar pek de pastanenin ismiyle uyumlu gelmedi bana. 

Dekoruyla da uyumlu değildi zaten. Böyle alçak masalar düşün. Oturma yerleri de öyle. Döşemeler de kilim desenli. Sırtını dayadığın yerler uzun. Ama sinemanın parçasıydı sanki burası. İki kapısı vardı. Biri dışarı, diğeri sinemanın bilet gişesi tarafına açılırdı. Şöyle tarif edeyim: Sinemanın kapısının solundan girişi vardı pastanenin. Sinema kapısının sağında ise küçük bir kırtasiye dükkânı vardı. Gazete, dergi de satılırdı. Orası da sinemayla uyumluydu. Çünkü burada yabancı sinema, müzik dergileri satılırdı. Ben alırdım onları. Fotoğrafları keser, anladığım kadarıyla özetler, çalıştığım gazetelerde kullanırdım. Demek ki nedir, hem kırtasiye dükkânı hem pastane, sinemadan ve onun kalabalığından faydalanıyordu. Müzik kutusunda, pastane adıyla uyumlu sayılabilecek tek plak Cem Karaca’nın Emrah’ıydı. Bak bunu iyi hatırlıyorum.

Peki sinemada izlediğiniz filmleri hatırlıyor musunuz?

Hepsini değil elbette, ama bazılarını hatırlıyorum. Örneğin Baba’yı orada izledim. Geçenlerde sen Çankaya Sineması’nı konuşalım dediğinde açtım dosyalara baktım. Ankara sinemalarında hangi yıl ne oynamış, dosyaladım ben onları. 1930’lardan itibaren listeler var. Çankaya Sineması’na da baktım, 1967’den 1980’lerin başına kadar. Baba dışında izlediklerimi de hatırladım. 1967’nin filmleri arasında Philippe De Broca’nın Belmondo’lu Çin Macerası, Vittorio De Sica’nın Dün, Bugün, Yarın’ı var. Bu filmleri Çankaya Sineması’nda seyretmiştim. Jerry Lewis, Louis De Funes filmlerini kaçırmazdık o yıllarda. Sonra bol müzikli filmler. Frankie Avalon şarkılarıyla dolu Bikinili Kızlar filmi, İtalyanların çilli kızı Rita Pavone’nin bir iki filmi bu sinemadan gelip geçti. Franklin Schaffer’in yönettiği, 1968 yapımı Maymunlar Cehennemi, bu sinemada gösterildi. Bir fotoğraf var. Sinema kapısının üst tarafında Ümitsiz Aşk yazılı olduğu görülüyor. The Sandpiper bu ad ile oynatılmıştı o zaman. Richard Burton ile Elizabeth Taylor oynuyorlardı. Filmin müziği o unutulmaz The Shadow Of Your Smile. Fotoğrafta Kilim Pastanesi’nin önündeki masalar ve kırtasiye dükkânı da görülüyor. Fotoğraf 1967 yılının. Mobilya mağazası Galeri Efes de orada.  

Milliyet Gazetesi 30 Mart 1970
Milliyet Gazetesi 12 Ekim 1970

Çankaya Sineması’nı dönemin diğer sinemalarından ayıran özelliği neydi peki? Filmleri mi, mimarisi mi, yeri mi?

Çankaya Sineması, Güvenevler’in, Ayrancı’nın, Kavaklıdere’nin, Çankaya’nın sinemasıydı. 1967 yılının mart ayında açıldı ve o zamana kadar tek sinema yoktu bu saydığım yerlerde. Kavaklıdere Sineması Çankaya’dan bir yıl sonradır. Aslında her semtin sineması vardı. 1960’ların sonuna doğru yeni sinemalar açılmıştı. Kızılay’daki Ulus Sineması’nın olduğu bina yıkılmıştı. Büyük Sinema duruyordu ama eski havası yoktu. Menekşe ve Nergis sinemaları 1968’de açıldı. Tunalı Hilmi Caddesi’nde, cadde boyunca iki yıl içinde, 1968’ten 1970’den bahsediyorum beş tane sinema açıldı: Kavaklıdere, Lale, Yeni Ulus, Ses ve yukarıda Talip. Bugün bir tane yok. Cinnah’ın hemen başında küçük bir sinema vardı, ismi Hanif.  Saymakla bitmez. Çankaya Sineması, Arı’dan sonra en büyüklerin arasındaydı. 900’e yakın olmalı koltuk sayısı. Orjinal dilinde oynatılırdı filmler, altyazı ile. Ayrıca aynı filmler dublajlı olarak Cebeci’deki İnci, Maltepe’deki Gölbaşı, As sinemalarında gösterilirdi. 

Güven Turan’ın romanındaki kahramanlardan biri yabancı, belki de sinema bu özelliğiyle çevresindeki elçilik personelini çekiyordu kendisine.

Elbette. Yetmişli yıllarda, bilmem bizden mi etkilendiler, bu sinemanın sahipleri film haftaları yaparlardı. Mesela İsveç Film Haftası yaptılar. Bergman filmlerini gösterdiler. Sonra Çekoslovakya film haftası. Burada aslında hep birinci sınıf filmler oynatılırdı. Birinci sınıf dediğim, Amerikan, İngiliz, İtalyan, Fransız filmleri. İki üç yıl sonra satın alınıp getirilirdi. Şimdi olduğu gibi yabancı filmler sinemalarımızda hemen gösterilmezdi. İyi filmler de gelirdi, sıradan olanlar da. 1970’den itibaren Türk filmleri de Çankaya Sineması’na yer buldu. Daha çok popüler filmler. Türkan Şoray’ın Buğulu Gözler’i, sonra Yumurcak ilk oynatılanlardan. Bazen cumartesi sabahları çocuk filmleri, yaz aylarında iki film birden. Türk filmlerinde Başar Filmle çalışmışlar. Başar Film de Refia Başar’ın. Çankaya’da bazı filmlerin galalarına Refia Hanım çağırırdı. Refia-Melih Başar çifti sinemayla ilgili, dergiler çıkarmış bir çiftti. Melih Bey, 1950’lerde senaristlik yapmış. Ama sinema dışında da önemli bir yerdir burası. Erkin Koray, Yeraltı Dörtlüsü ile burada sahneye çıktı 1970 yılında. 1980’lerde Timur Selçuk geliyor, resitalleriyle. Önemli bir adresti burası Ankara’da. Bir de Sinematek var, o da bir zaman bu sinemada.

Bizden etkilenmişler derken, hani şu film haftaları konusunda, Sinematek’i kastediyorsunuz.  

Evet, Sinematek bir dernek. 1965’te İstanbul’da kurulmuş, 1966’da Ankara’da şubesi açıldı ama 1971’de kapandı. 1973 yılında bu defa Ankara Sinematek Derneği kuruldu. Âlim Şerif Onaran, Basın Yayın Yüksek Okulu’nda, sonra İletişim Fakültesi olacak, hem orada hoca hem de derneğin kurucu başkanı. Menekşe Sineması’nda filmler gösteriliyor. Sonra Mahmut Tali Öngören başkan oldu. 1974 yılının ağustos ayında beni derneğin yöneticiliğine getirdiler. Gazetecilik yapıyordum o günlerde. Sinemayı da değiştirdik, Çankaya Sineması’na geldik. Haftada iki seans film göstermeye başladık. Çankaya Sineması’nın sahipleri apartmanın da müteahhitleri. Elazığlı iki kardeş. Mehmet ve Refik Erdoğan. Sağolsunlar derneğe de anlayış gösteriyorlardı. Açık fikirli insanlardı. Bazı yabancı elçiliklere, kültür ataşelerine gidip filmler alıyoruz, Onat (Kutlar) Ağabey’i arıyorum, İstanbul’daki dernekten filmler gönderiyor. Sinematek’in etkisi o oldu belki. Öyle ülke sineması haftaları düzenlediler.

Peki orada unutamadığınız bir gösterim.

Yılmaz Güney’in Arkadaş filminin ilk gösterimi Çankaya Sineması’nda. Babam Doğan Tanyer, Güney Film’in avukatıydı, Mahmut Tali Bey de Güney Film’le çalışıyor. Yılmaz Güney’le iletişimimiz var yani. Arkadaş filmini göstersek, derneğe de katkı olur mu? Mahmut Tali Bey’e söyledim. İyi olur, dedi. Yılmaz Güney’e soruldu. O da kabul etmiş. Tutukluydu o günlerde. Böylece biz Arkadaş’ı Ankara’da bütün sinemalardan önce Çankaya Sineması’nda gösterdik. İki-üç defa. Hepsinde tıklım tıklımdı sinema. Yerlerde oturanlar, ayakta durup izleyenler. Sinematek gösterilerine giriş üç liraydı düşün. Biz üye olmayanlardan on lira aldık. İnsanlar saatler öncesinden gelip Şili Meydanı’nı doldurmuşlardı. Öyle bir kalabalık vardı ki. Sonra Şerif Gören’in Endişe filmini gösterdik. Bir de Polonyalı yönetmen Kazimierz Kutz’un bir grev öyküsünü anlattığı Tacın İncisi, onu da iki defa gösterdik. Sinema tarihinin klasikleri, yeni dalga filmleri, Ruy Guerra, Antonioni filmleri… 

1967’den 1987’ye. Yirmi yıl aslında, çok değil.

Evet, 1986 yılında Ekin-Bilar A.Ş var, onun düzenlediği bir panel nedeniyle emniyet tarafından üç gün kapatıldı sinema. Sahipleri de bir süre sonra perdeyi indirdiler. Video kaset çağı başlamış, bağımsız sinema salonları çağı sona ermişti, belki, o olay da tuzu biberi olmuş. Pastane de bir süre sonra kapanmış olmalı. Şimdi ne güzel, tiyatroya dönüşmüş sinemamız. Umarım uzun yıllar da öyle kalır. 

Ayrancı’nın tarihi Renda Köşkü’nde neler oluyor?

Mimarı Sait Bektimur olan ve 1925 yılından günümüze ulaşan Renda Köşkü ilk yıllarında

Atatürk Bulvarı 112 numarada ağaçların arasından hızla gelen geçen araçları ve bu aralar kaldırımların daraltıldığından beri sayıları epey azalan yayaları sessizce izleyen bir köşkümüzden bahsedeceğim: Renda Köşkü.

Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarisi’nin günümüze ulaşabilmiş nadide örneği olan iki katlı şirin evin tarihine kısaca göz atmakla başlayalım yazımıza ve daha sonra günümüzde başına neler geldiğinden bahsedelim kısaca.

Yaptığımız araştırmalar bizi köşke adını da veren sahibi Abdülhalik Renda’ya götürüyor.

Abdülhalik Renda

Osmanlı bürokratlarından olan Renda, valilik, müsteşarlık görevlerinde bulunduktan sonra Birinci Dünya Savaşı sonrası 1919’da İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilmiş. 

19 Eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılan İzmir’in yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına ilk valisi olmuş. Kurtuluş Savaşı sonrası yeni kurulan Cumhuriyet Hükümetleri’nde dört kez Maliye Bakanı olan Abdülhalik Renda yedi dönem ard arda vekil seçilmiş, 1935-1946 arasında 11 yıl süreyle meclis başkanı olarak en uzun süre görevde kalan TBMM başkanı ünvanını elde etmiş.

1946 yılında bu köşkü satın alan Renda ardından çıplak mülkiyeti 1949 yılında Kızılay Derneği’ne bağışlamış ama intifa (kullanma ve yararlanma) hakkını kendisinde tutmuştur.

Renda Köşkü, Türkiye Kızılay Derneği’ne bağışlandığı tarihten itibaren uzun bir süre Türk Kızılay’ı yetkili kurullarının toplantı salonu olarak kullanılmıştır. 

Ancak son yıllarda bitişiğindeki ABD Büyükelçiliği köşkteki etkinliklerden rahatsızlık duyduklarını bildirmişler, bu rahatsızlıkların yoğun güvenlik kaygılarına dönüşmesi üzerine de Renda Köşkü’nün kullanımı ciddi kısıtlama altına girmiş, nihayet kullanımı terk edilmiştir.

Renda Köşkü, Cumhuriyetin ilk yıllarında bir dönem Çekoslavakya Sefareti olarak da hizmet vermiş.

Mimari Sait Bektimur olan ve 1925 yılında yapımı tamamlanan, hatta bir ara Çekoslovakya Sefareti olarak da kullanılan Renda Köşkü, on yıllarca kaderine terk edilmiş, unutulmuş, unutturulmuş…

Köşk, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 10.07.1976 gün ve A-123 sayılı kararı ile Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı olarak tescil edilmiştir. Taşınmaz, imarda Cumhurbaşkanlığı (şimdi Başbakanlık olarak kullanılan Çankaya Köşkü), elçilikler, Seğmenler ve Botanik Parkı ile birlikte üçüncü derece doğal sit alanı, ikinci etap imar planında sosyal tesis alanında kalmaktadır.

Kızılay Derneği mülkiyetinde olan köşk vakti zamanında restorasyona uğrayarak özgün kulesini kaybetmiş.

Kızılay’ın tarihi Renda Köşkü için 2007 yılında ODTÜ ve Çankaya Belediyesi ile yaptığı proje

1980’li yıllarda, köşkü koruyarak arsa üzerine yeni bir Türk Kızılay Derneği Genel Merkez Binası inşa edilmesi gündeme gelmiştir. Bu yeni binanın projesi Vedat Dalokay ve Rahmi Öngüner tarafından çizilmiştir. Ne var ki, söz konusu proje; arsa üzerinde bulunan köşkün önemini yitirmesine yol açabileceği ve projenin hayata geçirilmesi durumunda komşu büyükelçilik binaları bakımından güvenlik riskleri içerebileceği yönündeki kaygılar nedeniyle iptal edilmiştir.

Kızılay Genel Başkanı Talat Yılmaz, göreve geldikten sonra kurumun gelirlerinde yaşanan düşüş nedeniyle acil önlemler almaya karar vererek köşkü 2004 yılının Mayıs ayında kiraya çıkarır. Tarihi Renda Köşkü’nü kiralamak için girişimlerde bulunan ABD Büyükelçiliği ile Kızılay Genel Merkezi arasında görüşmeler devam eder etmesine ama sonuç alınamaz.

Yaklaşık üç sene sonra Kızılay Derneği yeni bir proje açıklar bu köşk hakkında. Çankaya Belediyesi ve ODTÜ tarafından hazırlanan projede köşkümüz bu sefer müze olacaktır. Lakin 3.845 metrekarelik bahçesinde bir de konaklama, konferans hizmeti verecek bir bina da tasarıma dahil edilir. Toplamda 12 bin metrekare olarak planlanan dört katlı bina neredeyse tüm bahçeyi betona boğmaya niyetlense de bu proje de hayata geçmez neyse ki.

Köşk, 2016 Mayıs ayında “Tarihi köşkte mangal keyfi” manşetiyle bir skandala yol açmış.

2016 Mayıs ayında ise skandal bir olay neticesinde gündeme gelir bizim “sahipsiz köşk” gazete sütunlarında “Tarihi köşkte mangal keyfi” manşetiyle boy gösterir. Görgü tanıklarının ifadeleriyle; 

“Bina görevlisi, yağışlı havada pencere pervazına yerleştirdiği mangalı, kâğıt ve odunlarla tutuşturdu; ateşin üzerine koyduğu kömürleri yelpaze sallayarak yaktı. Etrafa sıçrayan kıvılcımlara aldırış etmeyen görevli mangal keyfini misafirleriyle sürdürdü. Daha önce de zaman zaman dumanlar çıkıyordu ama göremiyorduk. Şimdi hava yağışlı olduğu için balkonun penceresinde mangal yaptılar.”

Anlayacağınız Kızılay Kurumu çalışanları Ankara’nın göbeğindeki bu köşkte “felekten bir gün çalmak istemişlerdi’’ sadece. Kaderine terk edilmiş bu nadide köşkte bunun ne sakıncası olabilirdi ki zaten?

Sansasyon sonrası Kızılay Derneği, konuyla ilgili açıklamasında ‘mangal’ faillerinin kurum ile ilişkilerinin kesildiğini duyurarak yüreklere bir nebze olsa da su serper.

Tarih 2018 yılının son aylarını gösterdiğinde Renda Köşkü’nde bir restorasyon göze çarpar. 

Bunun üzerine Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne korunması gereken tescilli kültür varlığı Renda Köşkü’nde cephe sıvasının sökülme işlemi ve binadaki inşaat çalışmalarına dair yaptığı başvuru ise olayı bambaşka bir boyuta taşıyacaktır. 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Ankara 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’nden konuya ilişkin gelen cevap yazısında;

“Bilgi edinme hakkı kanunun 10. maddesinde bilgi veya belgenin niteliği gereği kopyasının verilmesinin mümkün olmadığı veya kopya çıkarılmasının aslına zarar vereceği hallerde kurum ve kuruluşlar ilginin yazılı veya basılı belgeler için söz konusu belgenin aslını incelemesine ve not alabilmesine olanak sağlar. 16. maddesinde ‘açıklanması halinde devletin emniyetine, dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine açıkça zarar verecek ve niteliği itibariyle devlet sırrı olan gizlilik dereceli bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kanunu kapsamı dışındadır”

diyerek kısaca ‘devlet sırrıdır söylemeyiz’ diyecektir ilgili kurum.

Devir ne de olsa ‘öyle her işe merak edip de burnunuzu sokmayın’ devridir artık.

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, kurumdan gelen yanıta tepki gösterdiği açıklamasında;

“4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesindeki başvurumuza ‘devlet sırrı’ diyerek yanıt verilmemesi ilk defa karşımıza çıkıyor. Daha önce ticari sır dediler, kaçak saray maliyeti için açıklarsak ekonomik kriz olur dediler, hatta AOÇ’ye yapılan ABD büyükelçiliği için bile ticari sır dediler bilgi vermediler ve yargı yoluyla bütün belgeleri elde ettik. Şimdi bir de ‘devlet sırrı’ çıktı karşımıza. Siz korunması gereken tescilli kültür varlığı Renda Köşkü’nde devlet sırrı olacak ne yapıyorsunuz? Altı üstü ne yaptığınızı ve bir proje kapsamında yapıp yapmadığınızı, varsa onaylı projelerini istedik. Şimdi binanın ne olarak kullanılacağı da muammalı duruma geldi?” 

diyerek tepki gösterse de kurum ser verip sır vermez.

Sonuç olarak doksan beş yıllık nadide köşkümüzün hazin hikayesi budur. Kuşaklar boyu hiçbirimiz bu tarihi eseri tanıyamadık, bahçesinde dolaşıp merdivenlerinden çıkamadık. Cumhuriyet tarihinin tanıklığını yapan odalarını, koridorlarını soluyamadık hiç. Hiç hayal kuramadık onunla ilgili. Yanı başımızdaydı ama hiç dokunmamıza izin verilmedi. Neden, ne için bu özel anlardan mahrum kaldık? Kim, neden istemedi ona yaklaşmamızı?

Bizler artık yaşadığımız mahalleye, onun her ağacına, her duvarına dokunmak, her yolunu keşfederek sahip çıkmak istiyoruz.

Renda Köşkü tarihinde sakladığı tüm özel anlarıyla, nadide mimarisiyle, yıllara tanıklık eden bahçesi, kapısı, penceresi, pervazıyla Ayrancılıların, Ankaralıların keşfine açık olmalıdır.

‘Devlet sırrı’ devlette kalsın, Renda ise bizde.

Bu haberin yazılmasında değerli katkılarından dolayı Ankara Mimarlar Odası Başkanı Tezcan Karakuş Candan’a ve Hamburg Üniversitesi’nde Avrupa Çalışmaları master eğitimi yapan dostumuz Bulut Arın Taştan’a çok teşekkür ediyoruz.

Kasetçi dükkanı TEOŞ

Ev sahibinin bir evi var kiracının bin evi sözünün rahatlıkla söylenebildiği günlerdi; en azından bizim evde sık duyulan bir cümleydi bu, özellikle annemin ağzından. Yeni bir ev, semt heyecanıyla ya da bir zorunluluk durumunda çok da dert etmeden rahatlıkla yer değiştirebiliyorduk.

Ankara’daki dördüncü semtimizdi Ayrancı, 1977-1981 yılları arası oturduğumuz. Sosyalliğim ağırlıklı okul üzerinden kurulmuştu. Okul servisi diye bir şeyin olmadığı, fikrinin bile tuhaf geldiği günler; kamusal alanın, çok gençler tarafından bile yoğun kullanıldığı zamanlardı. Sabahları otobüslerde, dolmuşlarda çokça öğrenci olurdu, neşeleri ile bazen yetişkinlerin asabını bozan, otobüs tacizlerine karşı kendini çoktan eğitmiş.

Biz Atatürk Liseli’ydik; bu liseye gidip Ayrancı’da oturan ciddi bir öğrenci nüfusu vardı. Aşağı ve Yukarı Ayrancı; her ikisinin de toplu taşımından yararlanılırdı. Aşağı Ayrancı’ya, Ulus belki de Aydınlık taraflarından gelen basık, steyşın minibüsler ve otobüs, Yukarı Ayrancı’ya ise mavi yüksek minibüsler ve otobüs çalışırdı. Okullarda çatışan siyasi grupların okul çıkışlarında farklı güzergahları kullandığı dönemlerdi; ben Sıhhiye’den değil, İzmir Caddesi ve Kızılay üzerinden toplu taşıma ulaşarak Ayrancı’ya varmaya çalışanlardandım. Mavi minibüsleri değil ama Aşağı Ayrancı’ya çalışan basık steyşın minibüsleri plak çalmalarıyla da hatırlıyorum.

Yıllar yıllar önce Naim Dilmener’den duyduğumu sandığım ve çok sevdiğim bir tanımlamayla “hayatımızın fon müzikleri”nin bir kısmını, minibüslerde duyduğumuz dinlediğimiz müzikler oluştururdu. Haftanın belli gün ve saatlerinde yayın yaparak hayatımıza giren ve 80’lerin ortasına kadar tek kanal olarak bu faaliyetini sürdüren TRT’nin alternatifiydi burada dinlediğimiz müzikler. Radyoda bunun karşılığı polis radyosu iken, asıl bugünden baktığımda beni en çok etkileyen, ilginç gelen, anılarımda fazlaca yer kaplayan, kasetçi dükkanlarıydı. 80’lere kadar yaşadığım hemen her semti böyle bir kasetçi dükkanı ile hatırlıyorum… Sokağa inceden müzik yayını da yapan bu dükkanların en önemli özelliklerinden biri oluşturduğumuz listelerle buralarda kaset doldurtabilmemizdi.

Hoşdere caddesi 3. duraktaki TEOŞ, işte bu kasetçi dükkanlarından biriydi. Evlerimizi TEOŞ’da doldurduğumuz kasetler süsler, o kasetlere girecek şarkıların listelerini oluşturmak en sevdiğimiz aktivitelerden biri olurdu. Bu kez maruz kalmıyor, dinleyeceklerimizi kendimiz seçiyorduk. Hoşdere Caddesi’nin simgelerindendi TEOŞ; adreslerde kerteriz olurdu; “aşağı inerken TEOŞ’dan sola sap, TEOŞ’da in biraz yukarı yürü…

Yine balkonların hayatımızın önemli alanlarından biri olduğu zamanlardı; balkonlarda uzun zamanlar geçirilir, konuklar balkonda ağırlanır, balkonlardan balkonlara tatlı kurlaşmalar yaşanır, balkonlardan taşan müzik sesleri inceden birbirine karışırdı; balkonları kapatmak, balkonlardaki kuş pisliklerinden şikayet etmek kimsenin aklına gelmezdi.

TEOŞ’da doldurulan kasetlerdeki şarkılar Güvenlik Caddesi’ndeki bir balkondan sokağa çok bırakıldı; trafiğin sakinlediği akşam saatlerinde daha duyulur oldu. Bir balkondan gelen ezgi bir başka kasetin listesinde kendine yer buldu bazen. Sokakların, balkonların, kasetçi dükkanlarının kıymetli olduğu, şarkılarımızın birbirine daha çok karıştığı güzel günlerdi…

Remzi Oğuz Arık: Bir bilim insanının hazin öyküsü

Günlük hayatımızın akışı içinde bazen tesadüfi bazen de pek sık karşımıza çıkmasına rağmen fark etmediğimiz bazı işaretler, görüntüler vardır ya, hani çoğu zaman algılamayız, düşünüp sorgulamayız hiç.

En azından benim için böyle oluyor; pek çok şey aklımın bir ucunda öylece durmasına rağmen onları fark etmiyor/edemiyorum. Çocukken çok sevdiğim tren yolculuklarında camdan gördüğüm pek çok objenin gözlerimin önünden hızla geçip gitmesine benzetebilirim belki de. 

Yaşamın bu anlamsız hızı ve koşuşturması sırasında kayıp giden kim bilir neler vardır? Bunlardan bir örnek olarak, semtimizde yıllarımızı geçirirken bildiğimiz, duyduğumuz ama nereden çıkmış olabilir diye aklımızın ucuna dahi gelmemiş olan, hepimizin içinde yaşadığımız mahallelerin isimlerine dair bir bilgi aktaracağım.

Söz konusu mahallemizin adı pek çoğumuzun sınırları içinde yaşadığı, hemen hepimizin adını duyduğu, bildiği lakin benim gibi ekseriyetle hakkında malumatımızın olmadığı, dikkat çeken ismiyle; Remzi Oğuz Arık.

Muhtarımız Süleyman Demircan’ın renkli siması, çalışkan kişiliği ve yıllardır organize ettiği güzel aktiviteleri nedeniyle mahallenin adını duymayan yoktur ama kime aittir bu isim ve neden verilmiştir? Bunlara geçmeden önce gelin size kısa bir araştırmayla mahallemizin özelliklerine dair diğer bulduklarımızı aktaralım.

2019 yılı verilerine göre mahalle sınırları içinde 5344 kişi ikamet etmekte. 

İlginç bir veri de, nüfusun % 57.5’inin kadın çoğunluğunda olması. Kadın oranının Çankaya İlçe’de % 52.1 ve Ankara İl nüfusunda ise % 50.5 olduğunu göz önüne alırsak kadın yoğunluğu ile dikkat çekiyor. Hatta diğer Ayrancı mahallelerinden de ileride olduğunu söyleyebiliriz.

Peki nüfus hareketleri nedir? Hızla yoğunlaşıyor mu mahallemiz diye sorarsanız cevabı tam tersi olacaktır. Ankara istikrarlı şekilde büyürken mahallemiz de istikrarlı bir seyrekleşme halinde; 2012’de 5860 olan nüfus son 7 yılda 516 kişi eksilmiş.

 Yani kısaca terk edilmeye başlayan ve kadın ekseriyetli bir mahalle diyebilir miyiz tam olarak, onu da size bırakıyorum.

1944 Ankara’daki ev. Arkada Prof.Dr. Remzi Oğuz Arık ve eşi Türkân Arık, önde Oluş Arık.

Gelelim mahallenin ismine. Evet bir kısmımız tanıyordur bu ismi, özellikle arkeolojik çalışmaları ve politik kişiliğiyle bir döneme damgasını vuran Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık.

Ankaralılar onu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde arkeoloji profesörü olarak ve siyasi düşün yazı ve mesaileriyle tanıdı.

Peki ünlü bir yazar, politikacı ve tarihçi olduğu için mi ismini vermişlerdi bir mahalleye? Bu soruları aynı okulda kendisi gibi arkeolog- sanat tarihçisi olan oğlu, eski dekan Prof. Dr. Oluş Arık’tan cevaplamasını istedik.

Prof. Dr. Oluş Arık ve eşi Rüçhan Arık

Pandemi sürecinde kendisiyle yüz yüze görüşme şansını bulamadığımız için yaptığımız telefon görüşmesi talebimizi kırmayarak kabul eden Oluş hocamız, babası Remzi Oğuz Arık’ın Adana’nın kuzeyinde şimdilerde bile çok zor gidilen Torosların geçit vermeyen tepelerinde bir köyde doğmasıyla başlayan ilgi çekici hayat hikayesini anlattı bizlere.

27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra tekrar sivil demokrasiye dönüldüğü tarihlerde yaklaşık 61-62 yıllarında bu mahalleye babamın adını vermişler. Biz de âilecek sonra öğrendik. Babamın vefatından sonra biz de bir dönem 56-57 gibi Ayrancı’da Yaylagül ve Karyağdı Sokaklarında oturduk. Ama 60 İhtilali’nden sonra taşındık oradan.

Ünlü arkeolog, düşünür, siyaset insanı Remzi Oğuz Bey, Adana’nın Kozan İlçesine bağlı Kabaktepe köyünde dünyaya gözlerini açar, yıllardan 1899’dur.

Babam Adanalı olmasına rağmen doğduğu köy Çukurova’da değil Torosların yüksek yamaçlarında kurulu sarp bir orman köyüydü. Atla eşekle zar zor ancak çıkılıyordu.

Feke ilçesi sandık eminliği yapan babası onu Kozan’da mahalle mektebine yollar. Annesiyle birlikte Adana’dan çıkan Arık, ortaokulu Selanik’te yaşayan ablasının yanına giderek bitirir. Ardından İşkodra kentinde bulunan Osmanlı subayı abisinin yanında liseye başlar. Balkan Savaşı nedeniyle liseyi İstanbul’da devam etse de en son İzmit’te bitirir. İstanbul’a dönünce Muallim Mektebi’ne girer ve mezun olur. Doğduğu bölgeye gider öğretmenlik yapmaya. Öte yandan kitaplar yazmaya başlar. 1. Dünya Savaşı sırasında kimsesiz çocuklara öğretmenlik yapar. Kurtuluş Savaşı sonrasında Galatasaray Lisesi’nde gece yatılı öğretmenliğe başlar. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirir.

Bu sırada, eski eserler ve Arkeoloji alanında hep başka mesleklerden kimselerin işleri yürütmesini doğru bulmayan Atatürk, profesyonel arkeolog yetiştirmek üzere sınav açtırır. Babam bu sınavı kazanır ve 1926’da burslu olarak Fransa Sorbonne Üniversitesi’ne Arkeoloji öğrenimine yollanır. Orada Arkeoloji bölümü yanı sıra, Sanat Tarihi bölümü, Louvre Arkeoloji Okulu derslerine de devam eder. Burada restorasyon ve müzecilik te okur.

Babamın Paris’te okurken aynı dönemde kendisi gibi Avrupa’da okuyan Türkiyeli öğrencileri örgütlediğini, başka ülkelerdeki öğrencilere de ulaştığını ve onları sık sık “Bugün Anadolu için ne yaptın’’ sorusuyla sıkıştırmasının meşhur olduğunu arkadaşları anlatırdı.

Türkiye’nin ilk “tahsilli” arkeoloğu olarak 5 yıl sonra ülkeye dönüşte kısa süre İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde görev aldıktan sonra Ankara macerası başlar Remzi Oğuz Bey’in, 1933 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nın Arkeoloji Uzmanı olur. Bir sene sonra Gazi Üniversitesi’nin çekirdeği sayılan Gazi Terbiye Enstitüsü’nde Sanat Tarihi bölümünü kurmakla görevlendirilir, ardından Türk Tarih Kurumu üyesi seçilir.

Kazı sırasında bir dinlenme anı

Maarif Vekaleti arkeoloğu olarak tayin edildikten sonra devlet yetkilisi olarak ünlü Alman arkeolog Prof. Von der Osten yanında Alişar antik kenti kazı çalışmalarına gider. Daha sonra Amerikalı arkeolog Prof. Blegen ile Truva’da görev alır. Ardından kendisinin başkanlık yaptığı kazıları yönetmeye başladı. Başkanlık yaptığı ilk kazısı Alacahöyük’te idi.

Sonrasında Gölbaşı Karaoğlan Köyünde muazzam kazılar yaptı senelerce. Benim ve kardeşimin çocukluğumuz o köyde geçti (1937-41). Çok iptidai yerlerdi o zaman. Mogan Gölü sıtma yuvasıydı, ben ve kardeşim sıtmaya yakalandık. Çok sıkıntılı şeyler hatırlıyorum o devirde.

Yozgat yakınında Göllüdağ’daki kazısında çetin soğuklar nedeniyle zatürre olur ama altın eserler bulmuşlardır orada. Hatta gelişmeyi yakından izleyen Atatürk’e rapor vermeye gittiğinde, Fevzi Çakmak ile konuşan Gazi, “Görüyor musunuz Paşam, artık sıkıştık mı Remzi’yi yollarız bize altın getirir” demiş ve takılmışlardır babama. Böyle bir anısı var babamın.

Orta Anadolu’da Bitik Köyü, Karalar Köyü gibi yerlerde de Hitit ve öncesi Prehistorik çağlara ait kazılar yaptı.

1940’lı yıllarda aynı zamanda Ankara’daki Arkeoloji Müzesi ve Etnoğrafya Müzesi müdürlüklerine atanmıştır. O sıralarda Ankara’da Çankırıkapı, Karaoğlan (Gölbaşı) ve Bitik (Kazan) kazılarını da yönetmekteydi. 

1939 yılında DTCF Arkeoloji bölümü başkanlığına getirildi. Ekrem Akurgal hocamızı Üniversiteye, doçent olarak almıştır. Ünlü Tahsin Özgüç, Nimet Özgüç hocalarımız onun asistanıydı. Birçok bilim insanı ve müzeci onun öğrencisiydi.

1944’te eski dostu Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile yaşadığı anlaşmazlık sonrası üniversiteyi bıraktı ve Müze müdürlüklerini sürdürdü. 

1949 yılında İsmet İnönü’nün yönlendirmesiyle kurulan İlahiyat Fakültesi’nde Türk ve İslam Sanatları Tarihi bölümü açar. 

Fakat yine uzun sürmez akademisyenliği Arık’ın, onun aklında hep Anadolu’ya hizmet vardır. Lakin bu sefer siyasi olarak giriştiği bu hamle ile Demokrat Parti listesinden bağımsız Seyhan vekili olacaktır 1950 yılında.

1953 Türkiye Köylü Partisi Kongresi, Prof. Remzi Oğuz Arık, İnönü’ye bilgi veriyor. Sağda Kemal Satır

Babam yapılan daveti kabul ederek Demokrat Parti kontenjanından Adana vekili seçildi. Ama bir müddet sonra fikirlerine uygun olmadığını anladığı için ayrılarak Köylü Partisi’ni kurdu. 

Paris eğitiminde etkilendiği sol görüşlerin de etkisi vardı bu parti girişimine neden olan. Bir yandan da Atatürk’ün yetiştirdiği kuşaklar gibi milliyetçi idi ama bunların anladığı milliyetçilik başka bir şey… Yani Dünya’daki genel nasyonalizm anlayışından farklı olarak, “Halkçılık” yönü ağır basan bir düşünceydi. Köylü Partisi’ni kurması da bu nedenleydi. 

Gerçekten de Remzi Oğuz, siyaseten tam karşılığını bulamamış olacak ki 2 sene sonra 3 vekil arkadaşıyla Demokrat Parti’den istifa edip genel başkanlığını yapacağı Türkiye Köylü Partisi’ni kurar arkadaşlarıyla. 

19 Mayıs 1952 tarihinde kurdukları partiyle farklı bir siyasi söylem geliştirmeye başladılar. Arık’ın teorize ettiği “Anadoluculuk” fikirlerine göre ülkenin temel sosyal ve kültürel sorunlarının çözümü ancak köylülerin eğitimi ve ekonomik kalkınmasından geçmekteydi. Bu şiarla yola çıkarlar ve il il öncelikle köylerden başlayarak örgütlenmeye başlarlar. Mecliste koltuk sayıları 6’ya çıkarken, onlar da köylücülük olarak da tanımlandırılan hareketlerini mecliste hararetle anlatmaya devam ederler.

Remzi Oğuz Arık 3 Nisan 1954’te Adana’dan Ankara’ya dönerken uçağı havada patlayarak düşer.

Remzi Oğuz Bey’in 3 Nisan 1954’te seçim çalışmaları için gittiği Adana’dan Ankara’ya dönerken uçak kazasında hayatını kaybetmesiyle büyük moral kaybı yaşayan parti bir ay sonra girdiği ilk genel seçimlerde % 0.6 alarak hezimete uğrar. Birkaç sene sonra da başka bir partiyle birleşerek siyasi faaliyetine son verir.

Partileri muvaffak olamasa da Türk siyasetinde iz bırakır ve köylücülük fikirleri partilerin programlarına girer, düşünce tarzı olarak değer kazanır.

Remzi Oğuz Arık, partisinin büyük bir heyecanla beklediği genel seçimlere bir ay kala seçim çalışmaları için gittiği Adana’dan THY ait 13.40 seferini yapan ARK isminde Dacota tipi yolcu uçağıyla havalanmasından 10 dakika sonra gerçekleşen kaza nedeniyle hayata veda etmişti.

İlk Türk uçak kazası olarak tarihe geçmiş olan bu kazada uçak, Toros eteklerinde Kurttepe mevkinde havada infilak ederek düştü ve 15 kilometrelik alana yayılan uçak 25 kişiye mezar oldu.

Kazaya da kısaca değineyim. Ben Adana’dan dönmesini bekliyordum, uçaktan karşılamak üzere, 16 yaşında idim ve düştüğü haber verildi. Ertesi gün de Devlet Hava Yolları Umum Müdürü Rıza Çerçel bey beyanat verdi; ‘‘Bizim bu tip uçaklarda böyle bir kaza olması mümkün değil çünkü havada infilak etmiş. Hava berraktı, dış etki olmadan böyle bir şey olmazdı” diyor.

Sonra adamı (müdürü) oradan aldılar başka bir yere verdiler. O da siyasete atıldı sonunda. Umum müdür inanmamıştı yani kaza olduğuna, şaibeli olduğunu ima etti.

Babam uçakta savcı yeğeni olan Orhan Arık ile birlikte öldü. O sırada Seyhan Barajı inşasında çalışan mühendisler babamın içinde olduğu Ankara’ya giden 13.40 uçağını seyrederken havada patladığını görmüşler. Sonra bu kaza konuşulmadı bir daha, yasaklandı. Yani kaza şüpheli kaldı.

Babasının siyasi yönü ile ilgili sorularımıza ve hakkındaki genel fikirleri sorduğumuzda Oluş Arık hoca ilginç açıklamalarda bulundu.

Bu ülkenin aydınları çeşitli manipülasyonların sonucu, gerçeği net olarak göremiyor; babam bazılarına göre sağcı, bazılarına göre solcudur, liberaldir, devletçidir. 

Beğendiğimiz sevdiğimiz insanlar bile bu nedenle objektif bakamadılar. Yüz yüze gelip konuşsalar belki anlarlardı onu. 

Son olarak babamın bir sözü ile bitireceğim; Dil yaşayan bir varlıktır, öyle konstrüktif yani laboratuvarda üretilmiş gibi olamaz, yaşayamaz o zaman. Yaşayan kavramlar olmazsa düşünemezsinizdiye organik bir yaklaşımı da vardı. 

Babama kafatasçı diyenler bile oldu, onlara kitabından bir cümleyle karşılık vereyim “Kimse anasını babasını seçmekte hür değildir. Tesadüfle başlar hayatımız, kendi bilincimiz ve irademizle bir topluma mal oluruz ve yüceltmeye çalışırız” böyle bir düşünceye kafatasçı denebilir mi?

Remzi Oğuz Arık’ın oğlunun ağzından dinlediklerimiz ve araştırmalarımız sonunda derlediklerimiz bilgiler ışığında; ülkenin ilginç simalarından birisinin başarılı bilimsel çalışmalarla dolu hayatı yanında, şimşekleri üstüne çeken tartışmalı fikirleriyle birlikte politik kişiliği de oldukça ilgi çekici.

Toroslar’da başlayıp yine Toroslar’da sona eren hayatı boyunca gerçekten ne demiş, neyi anlatmak istemişti Remzi Oğuz Arık? Anlatamamış veya anlaşılamamış mıydı? Yoksa anlaşılması uygun bulunmamış mıydı bazı çevrelerce?

Belki de savunduğu idealleri ile ölümüne neden olan uçak kazası arkasındaki gizem sanırız hiç aydınlatılmayacak. 

Mahallemize isminin verilmesinin arkasında yatan nedenler de acaba bu gizemin içinde saklanmakta mı, ne dersiniz?

Onore etmek veya günah çıkarmak? Ya da başka bir şey belki…

Mahallemizin Ayşegül ablası

Ayrancı’da bir çiftlik evinden başlayan tiyatro macerası 

Ayşegül Atik ismini herkes bilir mutlaka. Bu isim aynı anda o yüksek perdeden kahkahasını, güleç yüzünü ve anaç kişiliğini de hatırlatır hepimize. 

Neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan sanat hayatı ile ülkemizin sayılı oyuncularından olan, duruşu ve alçak gönüllülüğü ile takdirleri kazanan bu değerli sanatçımız 9 Haziran günü hastalığa yenik düşerek bizlerle vedalaştı.

O güzel insanı başarıyla oynadığı tiyatro oyunları, tv skeçleri veya dizileri üzerinden değil Ayrancı’da geçen çocukluğunu, gençliğini elimizden geldiğince anlatmaya çalışarak bir kez daha anmak istiyoruz;

Ayşegül Hanım, tam ismiyle Ayşegül Mürşide Arsoy 11 Aralık 1948’de Yukarı Ayrancı’nın o zamanki “Ayrancı Son Durak’ta” 138 numaralı büyük bir çiftlik evinde İstanbullu bir ailenin 3.çocuğu olarak doğar. Beş kardeş olarak ananeleri, anne ve babalarıyla, bahçesi,havuzu, tavuğu, ördeği, inekleriyle ve hiç eksik olmayan misafirleriyle renkli ve güzel bir çiftlikte büyürler.

O günleri kızkardeşi Lütfiye Lale Akıncı’dan dinleyelim;


Lütfiye Lale Akıncı: Ayrancı yıllarca rüyalarımızı süsledi hep. Filmlerdeki gibi bir Ayrancı yaşadık.

Babam Mehmet Hayrettin Arsoy, 1912 doğumlu. Kuleli Askeri Lisesi’nden sonra Harp Okulu’nu 36 mezunları birincisi olarak bitiriyor. Daha sonra kurmay oluyor. Erzurum sonrası Ankara’ya tayini çıkıyor. Bir süre sonra da Ayşegül ve benim doğacağımız çiftlik evini yapıyor Ayrancı’da. 

Biz Yukarı Ayrancı’da oturuyorduk. Burası Aşağı Ayrancı’ya göre farklıdır. Bizim çocukluğumuzda bize yakın sadece 5-6 tane ev vardı. 

Bizim çiftlik içinde tek katlı, 12 odalı geniş bir evimiz vardı. İçinde 1 manda, 10-15 inek, yüzden fazla tavuk, kazlar, ördekler olan bir çiftlikti bu. Ayrıca 3 tane de atımız vardı. Çiftlik işleriyle daha çok ananem uğraşırdı. Babamın fabrikası vardı. Bulunduğumuz kısım Ayrancı son durak diye geçerdi. Evimizin aşağısında Dikmen Deresi akardı. Aşırı yağmurlarda sel olur, insanlar boğulurdu o zamanlar. Tepeler bomboştu. Çiftliğimizin olduğu yer sonra Reşat Nuri Sokak oldu. Çok fazla ev yoktu o zamanlar Yukarı Ayrancı’da, herkes birbirini iyi tanırdı.

Bize yakın Ölmesek Apartmanı vardı, 3 katlı. Burada akraba iki aile kalırdı. İki arkadaşımız vardı orada, koleji de beraber okuduk. Mermercilerin Apartmanı’nda da arkadaşımız Gülçin otururdu. 

Aslen İstanbulluyduk biz hem anne hem baba tarafından. Hatta annem Sokollu Mehmet Paşa’nın on altıncı kuşaktan torunu olur. 

Biz üçü kız beş kardeştik. En büyüğümüz İnci ablam ardından ağabeyim Atilla, Ayşegül, ben (Lale) ve en küçük kardeşimiz Hasan en son doğanımız.

Ailemiz çok fedakardı. Beş kardeşin eğitimine büyük özen gösterdiler. Annem kendisi gibi Fransız kolejinde okumasını istediği için Atilla’yı İstanbul’a gönderdiler. Bizler ise TED mezunuyuz. Ağabeyim Atilla Arsoy siyasetle yakından ilgiliydi, zamanın TİP’lilerinden idi. 

1966’da TED kolejinden mezuniyetinde annesi ve anneannesiyle

Anne, babamın yardımseverliği tüm sülale içindi aynı zamanda, halalar, teyzelere kol kanat germişlerdir zamanında. 

Babamın yardımseverliğini anlatabilmek için görmeyen bir genci evimizde misafir edip hukuk fakültesini okutması veya başka gençlere burs vermesini söyleyebilirim. Evimizde yanan beş soba işte bu misafirlerimizi ısıtmak için hiç sönmezdi.

Ananem Osmanlı kadınıydı, oturaklı, bilgili bir insandı, Osmanlı Bankası’nın ilk memurelerindendi. CHP Çankaya teşkilatında çalışırdı. Civarda kimin bir şeye ihtiyacı olsa yardım ederdi. Gece acil hasta olsa hemen bize gelirler, o zamanlar az olan telefonlardan birisi de bizde olduğundan hemen taksi çağırılır, ananemin nezaretinde hastaneye gidilirdi. Doktorlar da arkadaşı olduğu için özel ilgi gösterirlerdi getirdiği hastaya. Ananemin ününü duyan başı sıkıştığında mutlaka onu bulurdu. 

Fakat evimizin oraya kadar otobüs gelmiyordu. Biz yürüyerek gidiyorduk durağa kadar. Kışın bata çıka karların içinden gidiyorduk. Asfalt da olmadığı için üstümüz başımız çamur olurdu. Babam sonraları bize bir araba tuttu. Birkaç komşu çocuğunu da alıp hep birlikte gidiyorduk okula. 

Kavaklıdere’de bale dersi veren Alman Madam Marga’dan bir süre ders almıştık 50’li yıllarda, onun evine yürüyerek götürürdü annem bizi. Piyano için de Suavi Serdaroğlu’nun Sıhhiye’deki evinde alırdık dersleri. Kısa bir süre de Mithat Fenmen’den piyano dersi almıştık Ayşegül ile. Eşi Mis Fenmen bale dersi verirdi. 

Evimizdeki piyanonun da ayrı bir hikayesi vardır. Bir dönem Adnan Menderes ile yaşadığı gönül ilişkisiyle adı geçen Ayhan Aydan, babamın İngiliz Kültür’den sınıf arkadaşıydı. Babamın piyano almak istediğini öğrenince kendisinin Viyana’dan sipariş verdiği ama gümrükte takıldığı piyanosunu almasını teklif eder. 1961 yılıydı sanırım böylece piyano eve geldi. Ayşegül ve ben çalmaya başladık. 

Havuzlu Bağ (tahminimiz Atatürk’ün kız kardeşine ait olan, sonraları halkın mesire yeri haline gelen çiftliği) denen bir yer vardı bize yakındı. Piknik yapardık orada. 

En büyük keyfimiz babamın bizi Gençlik Parkı’na götürmesiydi. Ananem dolmalar, börekler filan yapar, havuz kenarındaki çay bahçelerine giderdik. Masaya büyük bir semaver isterdik. Ardından Lunapark’a giderdik. Babam kendi işi dışında hem Kızılay Derneği’nde çalışır hem de Körler Derneği başkanlık yapardı. Eve erken gelip bizi götürmesi çok büyük bir olaydı bizler için. 

Okul çıkışı annem, Ayşegül ile beni Sergen Pastanesi’ne götürürdü bazen. Piramit pasta olurdu, profiterol yoktu o zaman onun yerine supangle vardı. Bir de artık olmayan bir pasta vardı. Altı kıtır, içinde şeffaf krema, üstü çikolata, kenarları hindistan cevizi olurdu. İsmi de prenses idi.

Annemle beraber sinemaya da giderdik. Hafta sonları iki sinema ardı ardına olurdu. Kızılay’da Ulus Sineması, Büyük Sinema, Ankara Sineması vardı. 1966’da bize yakın bir yere açık hava sineması yapıldı. Oraya da gittik, taşınana kadar. Hangi sanatçının filmi varsa Ayşegül ve ben onu taklit ederdik uzun süre. Belgin Doruk ve Türkan Şoray filmleri gelirdi o zamanlar. Bütün mimiklerini, yürümelerini taklit ederdik. 

1960 başlarında, çiftlikteki hayvanları sattığımız için ahır boş kalmıştı. Ayşegül ile orada sahne kurmuştuk. Bütün mahalleli çocukları seyirci olarak çağırıp tiyatro yapardı Ayşegül orada. Ananem diğer teyze çocuklarıyla bize bir örnek elbiseler dikerdi oyun için. Mahallemize ilk açılan bakkala gidip çekirdek, leblebi, üzüm alırdık. Tek tek külahlar yapıp çerezleri onlara doldururduk. Sonra seyirci olarak davet ettiğimiz çocuklara ikram ederdik. 

Zaten Ayşegül Kolej’de okurken de ilkokuldan itibaren sahneye çıktı. Son sene Modern Antigone’yi oynamıştı. Ortaokul ve lise’de de tiyatroya devam etti. 

Çocukluğumuz ithal bir radyodan piyesler dinleyerek geçti. Dilek Pınarı, Mozaik programlarını, arkası yarın’ı, Arap bacı’yı, dinlerdik. Müşfik Kenter, Yıldız Kenter oynardı.

Ananem dahil evde 8 kişiydik ama hiç sekiz kişi olarak sofraya oturmadık. Komşular, tanıdıklar, akrabalarla 14-15 kişi olurduk. Babam çok kucaklayıcı bir insandı. Pazar günleri babam, işçilerini aileleriyle beraber yemeğe davet ederdi. Bahçede büyük bir sofra kurulurdu. 

Ayşegül de yıllar sonra aynı şekilde bahçeli büyük bir ev yaptırdı kendisine Bayramoğlu’nda. Kendi köpeği dışında 17 sokak köpeğine daha bakıyordu.

Ayşegül çok farklı bir insandı. Aramızda 1.5 yaş olmasına rağmen onun olgun havası nedeniyle benim velim olmuştu. O da konservatuara yeni başlamıştı. Ben haşarı, ağaç tepesinde iken Ayşegül’ün oturaklı, ağır bir havası vardı. Babam fark etmiş olmalı ki onun anaç havasını, ‘küçük annemiz’ derdi. 

Ayrancı’daki çiftlik evi, tahminen 1952 yılı.

Çiftlikteki ineklere bakan çalışanımız, üzerinde ‘Ayrancı Çiftliği’ yazan şişelerimize sütleri doldurur at arabasıyla Kavaklıdere taraflarındaki lokantalara satardı. Ayrıca toprak kaplarda yaptığımız yoğurtları da satardı. 

Çiftliğin biraz aşağısında büyük bir çeşme vardı. Ayrancı da pek çok aile buradan su alırlardı evleri için. Henüz su tesisatı yoktu evlerde o zamanlar. Biz kuyumuzdan elektrikli pompayla çekerdik suyu. 

1960’lardan sonra açılan Ayrancı İlkokulu’nda (Ölmesek Apartmanı yanı) babam gönüllü olarak matematik, annem de fransızca dersi verirdi.

Babamın lastik ayakkabı yapan fabrikası vardı. Bu ayakkabıları tanıdığı işçilere, ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Bizim kolejin hizmetlileri yeni ayakkabıları dört gözle beklerdi. Babamın fabrikası yanınca Kızılay’a bağlı Afyon Maden Suları Fabrikası’na genel müdür oldu. 

Ayşegül 1966’da Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nü kazandı ve yatılı okudu, ben de koleje yatılı girdim. Konservatuarı da üç sene yerine beş sene okudu, 1971’de Konservatuardan mezun oldu. Ardından 8 sene Ankara devlet tiyatrosunda çalıştı.

Ayşegül, konservatuar eğitimi sonrası çalışmaya başladığı Devlet Tiyatroları’ndaki ilk oyununda en ‘iyi genç kadın oyuncu’ ödülü almıştı. Gazeteler başarısının yanında güzelliğine de dikkat çekmişlerdi. ‘Türkan Şoray’ı tahtından indirecek güzelliğiyle bir yıldız doğdu’ yazmışlardı. Çok güzeldi Ayşegül. Kolej çıkışı eve giderken Atatürk Lisesi, Deneme Lisesi veya başka liselerden çocuklar arkamıza takılırdı. Mahalleye kadar arkamızdan geldiklerinde başta abim olmak üzere mahalleli çocuklardan dayak yiyip dönerlerdi. 

Ayşegül konservatuara gidene kadar hep Ayrancı’da oturduk, sonra Meşrutiyet Caddesi’nde Meşrutiyet Apartmanı’na taşındık. 

Kısa bir süre tekrar Ayrancı’ya dönüp bu sefer Kuzgun Sokak’ta Akdeniz Apartmanında oturduk. Ayşegül bizi sık sık ziyarete gelirdi. Ben de o evde nişanlandım. Ardından annem eski evimizin yerine yapılan apartmana taşındı.

11 Aralık 1973 Ayşegül’ün yaş günü ve Ali’ye istendiği gün beş kardeş birlikte.

11 Temmuz 1974 günü Ali Atik‘le evlendi. İlk oğlu Alper 10 Ocak 1977 günü Ankara’da doğdu. 1978 Eylül’ünde istifa ederek İstanbul’a gelip kendi tiyatrosunu kurdu. İkinci oğlu Argun 1983’de İstanbul’da doğdu.

Çocuklarımız olduğunda tüm yeğenlerimizle beraber Ayşegül’ün Bayramoğlu’ndaki evinde toplanır, bir iki ay kalırdık. Ayrancı’daki çiftliğimizdeki gibi kalabalık, samimi, sevgi dolu yaşamayı severdi Ayşegül de. Kendi iki oğlu ile beraber dört yeğeniyle de yakın ilişkiler kurmuştu. 

Bütün aileler gibi benim ailem de çok özeldi diye düşünüyorum. Verdikleri sevgi, ilgi, emek sayesinde farklı özellikler kazandık tüm kardeşler olarak. Babama, ‘Hayri Bey, zamanında sizin kadar kazananların üç-dört apartmanı var, siz neden yapmadınız’ diye soranlara bizleri gösterirdi. Babam ev almak yerine öğrenimimize harcamıştı parasını. 

Ayrıca büyük bir çiftlikte yaşamış olmamız da değişik tecrübeler kattı bize. Apartman dairesi yerine böyle bir yerde büyümenin avantajları oldu muhakkak. Ayrıca insan ilişkilerinin bugüne göre çok farklı olması da önemliydi. Şimdilerde çok kalabalık kentlerde yalnız yaşamamıza rağmen o zamanlar az kişiyle akraba gibi yaşıyorduk. 

Babamın, dördüncü üniversitesi olan Hukuk son sınıfta okurken ani ölümünden sonra Ayrancı’daki çiftliği satmaya karar verdik. Yerine ancak birkaç daire alındı müteahhitten. Doruk Apartmanı yapıldı yerine. Annem bir süre burada yaşamaya devam etti. Bir müddet sonra o da ayrılarak bizim yanımıza İstanbul’a geldi.

Yıllarca rüyalarımızı süsledi hep o Ayrancı. Filmlerdeki gibi bir Ayrancı yaşadık yani. Ayşegül 19, ben 17 yaşına kadar işte bu çiftlikte büyüdük. Keşke yazma yeteneğim olsa da uzun uzun anlatabilsem satırlarımda Ayrancıyı.


Çocukluk ve gençlik yıllarını birlikte yaşadıkları mahalle komşusu Ayten Atalay kardeşi gibi gördüğü Ayşegül’ü ve Arsoy ailesini anlattı.

Ayten Atalay: İlkokula Ayrancı’daki derelerin üzerinden geçerek giderdik

Bizim tek katlı bağ evimiz onların karşısındaydı. Şimdi Hoşdere Caddesi’nde bulunan caminin arkasına gelen bölgedeydi evlerimiz.

Babası Hayri Bey, 1946’da Harp Okulu’na tayini çıktığında gelip yaptırmışlardı bu evi. Kırmızı çok güzel bir evdi. Ayşegül’ün ailesi çok değerli, hayırsever bir aile idi. Civarda oturan fakir ailelere çok çok hayırları olmuştur. Kurban Bayramları’nda bahçelerinde dana kesip hepsine dağıtırlardı. 

Babası Hayri Bey yıllık tiyatro bileti alırdı, hep birlikte giderdik.

Çankaya İlkokulu’na okumaya giderken Güvenlik Caddesi’nin olduğu yerde akan derenin üzerinden geçerdik. 

İnönü atlarla Harp Okuluna giderken bizim oradan geçerdi her gün. Harp Okulunda çalışan işçiler Dikmen Vadisinde küçük evler yapmışlardı kendilerine, buradan işe giderlerdi. 

Ayşegül ve Lale evlerinde piyano çalardı bize, beraber şarkılar söylerdik. O zamanlar buralarda 5-6 ev vardı. Çok seyrek ama büyük bağlar içinde idi evlerimiz. Köklü aileler yaşardı buralarda. Şekerci ailesinin ve Aşçı ailesinin de burada bağ evleri vardı. Ulus’ta heykelin yanında eski Sümerbank binasından önce Taşhan vardı. 1936’da orası yıkılınca dağıtmışlar o taşları. Dayım da, Mermerci ailesi de evlerini o taşlarla yaptılar. 

Büyükbabam ilk mebuslardan Fikri Ergün idi. Mebus olunca Genç ili mebusu olarak Ankara’ya taşınır. Kaleiçi’nde iki eve taşınırlar topluca. Ben de orada doğdum. 

Güvenevler tarafında Toygarlar isminde aileye ait araziler vardı. Rus Sefaretinin arazisini de Mıhçılar ailesi vermişti. Ankara’nın ilk müftüsü olan Börekçizadeler’in de orada bağ evleri vardı. (Atatürk’ün de bir süre kaldığı söylenen Kuşkondu Sokak’ta bulunan eski konak). 

1960’larda bağ evimizin yerine kaloriferli daha rahat evler yapıldı. Orada oturmaya devam ettik. Ayşegül’ün annesi İlhan abla da benzer şekilde müteahhite verdi evini, oradan aldığı dairede kaldı uzun süre.

Tatar Mahallesi’nden Ayrancı’ya

Yaşadığımız mahallede geçmişte neler yaşandığını, mahallenin nasıl yavaş yavaş dönüştüğünü, hangi hayatların gelip geçtiğini merak edenler vardır muhakkak aramızda.

Biz de iki arkadaş bu soruları soruyoruz birbirimize, yokuşu bol sokakları tırmanırken buraların önceleri çimenlik tepeler olduğunu, tepelerin arasındaki vadilerde suların aktığını hayal edip durduk. 

Amatör merakla öğrenmeye çabaladık eski Ankara’yı.

1948 yılına ait Ayrancı’yı da gösteren harita.

Sonra birgün gittiğimiz bir sergide gördüğümüz eski haritada ilgimizi çeken bir bilgiyle karşılaştık. Haritaya göre Ayrancı’ya denk gelen Meclis’in hemen arkasındaki bölgenin üzerinde Tatar Mahallesi yazıyordu. 

Bunun üzerine merakımız katlanarak devam etti ama bu konuda herhangi bir dökümana, bilgiye ulaşamadık uzun süre.

Sonra günün birinde Ali İhsan, karşı apartmanda oturan komşusuyla balkondan balkona selamlaşırken, “Buraları Tatar Mahallesi’ymiş” diye laf atar. Komşudan gelen cevap ise bizim için büyüleyicidir resmen “Evet tabii ki biz otururduk buralarda, Tatarım ben de.” 

1960’ların başı. Fotoğrafın solunda 3 katlı Ankara Mebusu Doğan Bey’in evi (Şimdi Meneviş ile Yaylagül sokaklarının köşesi). Evin önündeki yol ise ilk zamanlar dere olan şimdiki Güvenlik Caddesi.

Üstüne bir de o zamanlardan kalma bir fotoğraf gösterir. At üzerinde iken çektirdiği bir fotoğraf. Ayrancının yokuş asfaltlarının altında gizlenen tepelerin üstünde verdiği poz ile hem de. Aşağısında ince toprak bir yol ve yanında cılız bir dere (Güvenlik Caddesi), bomboş topraklar, arkada Meclisin yeni duvarları…

Geçmişe açılan bir fotoğraf ve o dönemleri yaşamış bir tanık bizim için büyük sürprizdi. Çok geçmeden misafir ettik kendimizi onlara ve bir röportaj yaptık kendisi ve eşi Tevhide Hanımla.

Merak ettiyseniz sizleri de o dönemlere götürmeye yardımcı olacağını umduğumuz sohbetimize buyur edelim…

Güvenlik’ten, Şimşek sokağa kadar Tatar Mahallesi.

Nejat Bey ve eşinin Kuzgun sokaktaki evlerinde yaptığımız sohbette, 78 yaşındaki amcamız ailesinin nerelerden geldiğini ve nasıl buralara yerleştiğini anlatıyor:

“Ruslar Kırım’ı işgal ettiğinde annemler gemiyle geliyor. Babamsa ve amcası (aslında babasının yeğeni) ile beraber kaçarak geliyorlar. Azıklarını hazırlayıp Karadeniz kıyısına geliyorlar ne yapacaklarını bilemeden. Eski bir gemiyle Anadolu’ya (Sinop/Samsun) varıyorlar. Bir aydan fazla sürüyor gelmeleri. Topal Osman’ın adamları ile karşılaşıyorlar. Bizimkilerin Türk olduğunu anlayınca bunları çeteye dahil ediyorlar. Sonra bir yolunu bulup kaçıyorlar. Daha sonraları yakalanıp askere alınıyorlar. Yemen’de, Suriye’de çarpışıyorlar, savaşlara katılıyorlar, İstiklal Savaşı’na da katılıyorlar.

Terhis olduktan sonra 1920’lerde Ankara’da buralarda yer vermişler onlara. (Uzun evde 3 aile) toplam 6 ev, 8 Tatar aile vardı burada. Bu nedenle Tatar Mahallesi denildi buraya.”

Nejat Bey, sergide gördüğümüz eski haritada belirtilen ‘Tatar Mahallesi’ yazısının tarihini bir cümlede anlatıvermişti bize. Dahası da vardı tabii.

“Dedemin evi üç katlı bir bağ eviydi, Rumlardan kalma.”

“Portakal Çiçeği Vadisi’nin olduğu yerde yamaçlardan sular kaynardı. O sular Kuzgun Sokağı’nın yanından aşağıya Meclis tarafına doğru gider, Güvenlik Caddesi’nin oradan aşağı akardı.

Dedemin evi su kaynaklarının olduğu yerdeydi. Çalı çırpılar arasından tırmanarak giderdik buraya. Altı ahır, üstünde iki katı olan bir bağ eviydi. Yakınlarında da buna benzeyen bir ev daha vardı. Başka kimsecikler yoktu. Rumlardan kalma bağ evleriymiş diye duymuştum. Birkaç tane daha bağ evi vardı, şimdiki Rus Sefaretinin üst taraflarında, o kadar…”

Bir dönemler Ankarasının sadece Ulus ve Kale civarı olduğu 1920’lerde, kentin kuzeyindeki (şimdiki Keçiören, Etlik, İncirlik) ve güneyindeki tepelerde (Dikmen’den Esat bölgesine kadar olan yamaçlarda) bağ, bahçelerin olduğu ve varlıklı ailelerin yazlık olarak kullandıkları bağ evlerinden haberdar olmaya başladık elimize geçen kitaplardan. Güney yamaçlarda genellikle Ermenilerin bağları ve evleri varmış, Dikmen ve bu tarafları ise çoğunlukla Rumlar tercih etmişler. Sözün kısası Ayrancı yamaçlarında, bağlık bahçeleri ile Rumların bağ evleri bulunurmuş. 

Nejat Bey’in anlattığına göre babası atlara çok meraklıymış. Sahibi olduğu altı atını Hipodromda yarıştırırmış. 1960 yılında babası ölünce biraderleri 3’ünü satmışlar, 3 atı kalmış. Her gün binermiş onlara. Binmeyince kudururlardı diye anlatıyor kendisi. İçlerinde bir atı çok severmiş ve o at biraderlerini üstüne bindirmezmiş.

Nejat bey, çok sevdiği atlarıyla.

Ankara’ya geldiğinde Rusçayı iyi konuşmasından dolayı babasının yakaladığı fırsatı şöyle anlatır; 

“Babam Rusça bildiği için Rus sefaretinde çalışmaya başlamıştı. Bu nedenle uzun süre sivil polislerce gözetlendi durdu, acaba ajanlık mı yapıyor diye. Her akşam eve kadar izlenirdi. Eski Rus Elçiliği, Bulvar üzerindeydi; ABD Elçiliğinin aşağısında.” 

Çocukken sefaretleri bir oyun mekanı haline getirdiklerini söyleyen Nejat Bey,

“Çocukken Fransız Sefareti’nin bahçesine gizlice girer oranın havuzunda oynardık. Yaptığımız gürültüden dolayı fark edilince elçilik polis çağırır, yakalanırdık tabii ki. Karakolda bize kötü davranmazlardı ama birbirimizin kulağını çektirerek ceza verirlerdi’’ dedi.  

Bize gösterdiği fotoğrafa bakarak,

‘’İlk zamanlar dere olan, Güvenlik’in Hoşdere tarafındaki (gecekondu) evlerde, (o apartman yapılmadan önce) Kürtlerin evleri vardı. Hayvan beslemezlerdi, işçilik yaparlardı genellikle.’’ 

“Güvenlik’in Meclis duvarına yakın kısmına Çingeneler gelir kamp kurardı.”

Fotoğrafın çekildiği 1962 veya 63 yıllarında, Meneviş ile Yaylagül sokaklarının köşesinde (fotoğrafın solundaki ev) Ankara Mebusu Doğan Bey’in evi varmış. Sonra Çağatay Apartmanı’nı yaptırmış bahsi geçen evin karşısına. Kürtlerin bir kısmını da oraya yerleştirmiş. Hoşdere’ye yol binanın solundan kıvrılarak meclis duvarının dibinden doğru gidermiş.

Arada sokaklar yoktu” dedi. “Güvenlik’in Meclis duvarına yakın kısmına Çingeneler gelir kamp kurardı. Kalaycılık yaparlardı.”

Hoşdere’nin aşağı kısmı çöplüktü. Mas durağı denirdi. Mas garajı vardı. (Ankara – İstanbul arasında çalışan Mas otobüs firması)

Peki buralar ağaçlık mıydı eskiden?” sorumuza Nejat Bey,

“Şimdiki Adile Naşit Parkı’ndan yukarıya, Portakal Çiçeği Vadisi’ne (Ansera AVM) kadar yoğun Karaağaçlar vardı. Güneş değmezdi yere. Vahşi orman gibiydi. Ne oldu o ağaçlar bilmem? Dünyanın ağacı vardı. Halıları yıkar, ip gerip asar kuruturlardı.” diye cevap verdi.

Tevhide Hanım da burada büyümüş, 1950’leri çok iyi hatırlıyor.

“Bu bölgede çok seyrek tek katlı olan evler vardı o zamanlar. Meneviş Sokağı civarında Haydar Ağa’nın çiftlik evi vardı. İnek beslerdi. Süt satarlardı. Biraz ilerisinde Ramazan Ağa ve Erdal’ın evleri vardı. Erdalların evi eski Ankara eviydi. Güvenlikteki apartman Niğdeli’nin eviydi. Altında kasap Şevki vardı. 1970’lere kadar durdu; yıkılıp yerine şimdi Ziraat Bankası’nın olduğu bina yapıldı. Eski ev sahiplerinden Mustafa Bağcı vardı. Kuzgun Sokağı ile Tomurcuk Sokağı’nın köşesindeydi evi. Bağcı bakkal. Bakkal dükkanı da Meneviş ile Tomurcuk sokağının köşesindeydi. Haydar Yılmaz vardı; Kuzgun 35 numarada.

Bu iki evin ortasında da kasapların oturduğu 2-3 katlı bir bina vardı (Cemalettin Kaya).

Hikmet’in apartmanının (eskiden iki katlı evin) olduğu yerde iğneci Seyfi vardı. Elele Apartmanı’na (Kuzgun – Ali Dede köşesine) kadar gelirdi bahçesi. Ali Dede’nin Hoşdere ucunda da iğneci Cafer vardı. Hiç unutmam 1957’de ilkokula gitmek için kardeşim ve benim ayağıma poşet geçirirdi annem, ayaklarımız çamur olmasın diye. Bu şekilde Fransız Sefaretinin oradan yürüyerek Bulvar’a çıkardık, asfalta gelince poşetleri çıkarıp bir köşeye bırakır, temiz ayakkabılarla okula giderdik. Okulumuz Kavaklıdere İlkokulu idi. Buralarda okul yoktu çünkü.’’

Nejat Bey,

“Çankaya İlkokulu’nun olduğu yerde eski bağ evi olan üç katlı büyük bir ev, okul olarak kullanılıyordu. Sonra yıkıp şimdiki okulu yaptılar. 3. Sınıfa kadar orada okudum, daha sonra Hoşdere’de bir okul açıldı, yine eski evlerden birisiydi o da, dört odası olan… İlkokulu orada bitirdim.”

Merak ediyorduk hep; Ayrancı’da çeşmeler var mıydı diye, insanlar nereden su içerdi? Nejat Bey tamamlıyor hemen,

“Hoşdere’de Havuzlu Bağ denen bir yer vardı. Üç kurnadan el kadar su akardı. Dikmen Vadisi’ne doğru inerdi sular. En güzel su oradaydı. Etrafına binalar dikilince kayboldu o çeşme. Bunun dışında Ayrancı’da eskiden kalma pek çok kuyu vardı. Bir tanesi Meneviş ile Ali Dede Sokağı’nın kesiştiği yerdeydi. Aşağısında bir tane daha vardı. Tatarlardan Ayşe Abla’nın da bir kuyusu vardı ama kimseye vermezdi suyunu. Ali Dede ile Şimşek Sokağın kesiştiği yerdeydi evi. En büyük kuyu Güvenlik Caddesi’ndeki Liva Pastanesi’nin olduğu yere yakındı. Kuyunun çapı iki-üç metreydi. Bir şirketin büyük bir barakası vardı burada, kuyunun suyu ile bu barakada harç karıp götürürlerdi. Biraz yukarıda Erzurumlu Vehbi Amca’nın eski bağ evi vardı. Onun da inekleri vardı. Oğlu İbrahim sonraları namlı bir külhanbeyi oldu. Gittiği yerde herkes ayağa kalkardı. Daha sonra Kırkkonaklar tarafına yerleştiler. Yarım günde gelinirdi oradan buraya at arabasıyla. O bölgeye adını veren konağı gördüm ben. Gerçekten kırk odalı iki katlı büyük terk edilmiş bir konaktı, eski Rumlardan Ermenilerden kalma… Dereyi geçtikten sonra yamaçta idi. Öylesi büyük bir konağı hiç görmemiştim. Önündeki büyük havuza kanalla büyük bir su akarak gelirdi. Bahçesinde badem ağaçları vardı. Uğur Mumcu Caddesi tarafları bağlıktı. Tek tük bağ evleri vardı.’’

Annem Atatürk’e sütlü kahve yapardı.

Bizim gibi gelen Tatar aileleri hep inek beslerdi. Sütlerini satarak geçinirdik. Annemin sağdığı sütleri sefaretlere satardık. Fransız, İngiliz, Rus Sefaretlerine verirdik beşer litre her gün. 

Atatürk bizim çiftlik evine gelirdi. Annem sütlü kahve yapardı ona. İnönü ile beraber ata biner gezerlermiş buralarda. Bizim oraya gelince bağırırmış; 

-Tatar kızı!

-(Annesi) Buyur Paşam.

-Var mı sütlü kahven?

-Hemen yaparım paşam, buyrun… dermiş annem.

Atatürk evin yakınındaki kayanın üstüne çıkıp içermiş kahvesini. Sonra ata binip giderlermiş.

O porselen kupayı saklardı annem.”

Peki bu taraflarda, elçilikler dışında müslüman olmayanlar yok muydu?

Tevhide Hanım, “Buralarda yoktu ama Akay tarafında çok iyi bir marangoz vardı. İsmi Yorgo’ydu. Dükkanı evinin altındaydı. Dolap filan yaptırırdık kendisine. Bir kızı bir de oğlu vardı, bizim çocuklarla oynamaya gelirlerdi. Oğlu daha sonra gazeteci oldu; ismi Stelyo Berberakis idi.”

Stelyo Berberakis

Daha fazla onları yormak istemediğimiz için sohbeti sonlandırıp evden çıkarken, Ayrancı tarihine açılan bir kapıyı aralamış olmanın keyfiyle yürüyorduk, sanki asfaltın altında gizli, sessizce bekleyen o eski topraklara basıyorcasına.