“Ayrancılıyım” demeden önce…

2026 yılının Mart ayında Ankara’ya geleli tam 59 yıl doldu. Demek ki tam Başkentli olmuşuz artık. Demografi ile uğraşanların sık sık söylediğine göre “Buralıyım” diyebilmek için, üç kuşağın o yerde yaşaması gerekirmiş. Öyleyse ben “Ayrancılıyım” demeden önce “Ankaralıyım” derim; çünkü üç kuşak bireyleri olarak buradayız. Nüfus kayıtlarımızı da Samsun’dan buraya aldık. Ailemin bürokratik işleri için çok kolaylık sağladı bu kayıt aktarımı. 

Başkente gelen her memurun yaptığı gibi çalışma yerimize pek uzak olmayan bir yerden bir ev kiralayıp taşradan kente geçiş aşaması yaşamıştık. Bankaya ev sahibinin hesabına yatırdığım kira, onun aylık kredi borcundan daha fazlaydı. İkinci ay ödemeyi yaparken bilenlere danıştım ve ben de yeni bir ev satın almak için kredi borçlanmasına giriştim. Zaten bu işleri yapmakla görevli bir banka o zaman da vardı. Taşrada biriktirdiğim 12.500 lirayı yatırıp hiç faiz almazsam, ikinci yılın sonunda bana kendi paramla birlikte 50.000 lira verecek ve ben bunu 20 yılda taksitle ödeyecektim. Bu paraya küçük bir daire alınabilirdi; ama, biraz daha borca girerek klasik bir başkent memuru sıkıntısı yaşayıp biraz daha eli yüzü düzgün bir daireye sahip olabilirdik.

Ayrancı’ya geliş

Okurlar arasındaki gençler “Ayrancı’ya gel amca, neler anlatıyorsun” diyebilirler. Oysa bunlar, “Ayrancılı olmanın 101’i ” her Ayrancılı bu dersi verip geçti. Uzatmayayım, iki yıl sonra bankamızdan bir yazı geldi. “Süreniz tamam, ev bakabilirsiniz” diye. 

İşyerimizde bir ağabeyimiz vardı; beni hiç bilmediğim bir semte yönlendirdi. “Çok yeni inşaat var oralarda; bizim ev Aşağı Ayrancı’da, sen yukarlardan bak” diyerek benim Hoşdere tarafına gitmemi söyledi rahmetli. Biz de 5 yaşındaki kızımızı bir komşuya bıraktık, atladık bir Aydınlıkevler-Aşağı Ayrancı dolmuşuna. Binerken iki büklüm, inerken en az iki kişiyi rahatsız ederek inilen steyşın dolmuşla bilmediğimiz bir semte doğru yol aldık.

Aydınlıkevler-Aşağı Ayrancı arasında çalışan steyşın dolmuşlar

Galiba Yeşilyurt sokağın başıydı, bakınarak gidiyoruz. O evleri şimdi tek tek anımsıyorum. Daha sonra evleri birbirimize tarif ederken “Hani canım, bekçi namazdan yeni kalkmıştıya daSalon küçüktü; ama şömine vardı, şömine” gibi tanımlamalar. Böylece o zamanki İnzibat Karakolu’nun, şimdiki ANT Başkanlığı binasının önüne gelmişiz ama adını “Hoşdere Sokağı” olarak öğrendiğimiz yere geçmemizde sorun var. Kuzgun adlı sokaktan ince ince sular akıyor. “Acaba Hoşdere, adını bu sudan mı almış” diye düşünüyoruz. Benim ayakkabı su geçişini başarır; ama eşimin sudan biraz yükselmesi gerek. Sağdan soldan iri taşlar buldum, üç beş tane zıplama yolu oluşturdum, yokuşu çıkarken sadece çamurla karşılaştık, düşmeden toprak yolun sonunu bulduk.

Yokuşun (Eski Örgü, yeni Sabahattin Tuncer Sokağı) Hoşdere ile kesiştiği yerde çok yeni bir inşaat vardı. Yoldan binaya girince; bugünkü eczaneden geçerek bizim yatak odasından salonumuza kadar yürünebiliyordu. Mal sahibi Rahmetli Cemal Mormana ve Müteahhit Hüseyin Kozoğlu oradalar. Odalar bölünmemiş ama beton kirişlerden ve sütunlardan neyin nerede olduğu anlaşılıyor. Durumumuzu anlattık, koşulları söylememize gerek bile kalmadı. O işlerin bürokratik akışını su gibi biliyorlar. Ev çok hoşumuza gitti; apartman giriş katında ama arka cepheden üçüncü kat, Çankaya sırtlarını görüyor. Cemal Bey 80 binden söz açınca biraz keyfimiz kaçtı, 15-20 bin için eş-dost zorlanır; ama 30 biraz olanaksızdı bizim için. 

“Hiç kimseden para isteyecek durum yok, aileler kendilerini ancak yönetiyorlar, eşim de ben de aylıkla bütçeyi denkleştireceğiz” deyince, adamcağız “Mademki siz bu yaşta böyle bir girişimde bulunuyorsunuz, ben 77 bine inerim. Bankadaki 50 bini Hüseyin Usta alacak zaten 7 bin için de 7 tane senet düzenleriz, bu işi tatlıya bağlayalım” dedi. Kabul ettik, ertesi gün sözleşme düzenlemek üzere anlaştık. “Evimiz Gençlik Caddesi’nde, yürüyerek nasıl gideriz” diye sorduk. Sevinçten uçuyoruz, önce Meclis duvarını bulduk, aşağıya döndük Ömür sokağın sonunda MAS Garajı varmış, ünlü bir otobüs  firmasıydı o zamanlar. Şehir dışı olarak kalkış yeri orasıymış (Bugünkü Cemal Süreya Parkı) sağa döndük Meclis’e doğru, gerisini bilemiyorum; çünkü eşimle söyleşerek inşaatı bitirdik evi bile yerleştirdik. Dolmuş 50 kuruştu; ama bu konuşma lezzetini dolmuşta bulamazdık ki…

Bir şeyi söylemeden geçmek istemiyorum. Müteahhit Hüseyin Usta’nın bürosu Sakarya Caddesi’ndeydi. Sözleşmeyi o söyledi ben yazdım. Cümlelere dikkat ettim hiç sandığım gibi değil; yanlışlık, anlamsızlık, anlaşılmazlık yok. Sonra işi çözdüm; önceden yazılmış bir sözleşmeden okuyordu Hüseyin Bey, adresi isimleri benimle birlikte dolduruyordu. Yapılacak işler bölümündeki bir nokta çok tuhafıma gitmişti: Mutfaktaki ZUNGEÇ marka otomat banyo ile irtibatlı olacaktır”. Karadenizli olan Hüseyin Bey’e bu Zungeç markasını en az üç kez yinelettim ve dediği gibi not aldım. Hemen yakınımızda olan Ormancılar Derneği‘nde sözleşmeyi kendim daktilo edip; satan, alan, tanık olarak gereken imzaları attık.

Fakat aklım takıldı Zungeç markasına. O konuda geniş bir bilgim yoktu; ama sanırım yeni bir Alman markasıydı. Çok övüyordu ustamız. Evin su düzeni yapıldıktan sonra mutfakta beni sevindiren bir marka ile karşılaştım: JUNKERS. Ustam Karadeniz aksanıyla bana ZUNGEÇ olarak yazdırmıştı. O günlerde bizim apartman baştan sona bu marka ile döşenmişti; ama bu Zungeç kimsenin başını ağrıtmadı. İnanır mısınız dairelerden birinde 59 yıl sonra, halâ memesi doğalgaza dönüştürülmüş bir ısıtıcı var, daire boş kullanılmıyor. Biz de  –çok eski diye– bu aygıtın kullanılmasına izin vermiyoruz.

Ayrancı’da yaşam

Hoşdere sokakken, arada bir geçen dolmuşlar ve çok seyrek geçen EGO otobüsleri vardı. Ulus’tan kalkan otobüs, gün boyu evini özlemiş, filelerini hâlden doldurmuş yorgun kiracı ve kat maliklerini duraklara bırakırdı. Durakların adı yolcu ve sürücü işbirliğiyle konulmuş olacak ki; Meclis duvarından Hoşdere’ye dönünce ilk durağın adı “Apartmanlar”dı. Ayrancım gazetemize konu olan bu üç apartman, boylarının uzunluğu ile adlarını kazımışlardı. Çankaya’ya çıkarken ikinci durağın isim babası “Renk” apartmanıydı. Bugünkü Güven Yufka’nın alt yanında.

Ayrancı Muhtarı Ahmet Sezai Günışıldar‘ın büyük seramoni ile attığı uzun imzası

Muhtarımız Sezai Bey –biraz abartılı söylersek– 2 metre boyunda ve imzasını kullandığı kâğıdın sol başından sağ ucuna kadar uzatan sevimli bir adamdı. Selimiye ve Hoşdere’nin kesiştiği yerde, şimdiki BİM’in yerinde bulunan tek katlı mavi boyalı ahşap dükkânı muhtar da ofis olarak kullanırdı. Dükkân sahibi Mecit Bey’in raflarında her türlü yiyecek içecek hattâ mum ve lamba şişesi bile bulunurdu.

Nazilli’nin Hoşdere ile birleştiği yerde ömrü çok kısa süren bir postane açıldı. Tanıtıcı hiçbir levha yazı falan yoktu. Mektup ve havale işlemlerini belki bir hafta on gün oradan yaptık. Tam Aziz Nesin’lik bir durumdu; posta görevlisi kadın evinde telefonu olan komşulardan birine rica ederek Genel Müdürlüğe isteklerini telefonla iletirdi. Çünkü postaneye telefon henüz bağlanmamıştı. Daha sonra Aşağı Ayrancı’ya açılan PTT, hepimizi sevindirdi.

Ev kiraları 400-600 lira arasındaydı. Yurtdışından gelen bir yakın arkadaşıma bizim oralardan kiralık ev arıyorduk. Çankaya’ya doğru yürürken görünüşü çok değişik iki katlı bir evle karşılaştık. Bahçede çalışmakta olan bahçıvana kiralık yer konusunda danıştık. “Tam yerine geldiniz bizim buranın alt katı boş ve kiralık” deyince sevincimizi sonlayan sözlerle cümlesini tamamladı bahçıvan: “Ama, kirası  2.500 lira” dedi. Aç dursak bile bizlerin mühendis aylığının çok üstünde bir miktardı. Sonradan Ayrancım gazetesinde de adı geçen “Gemi Ev” burasıymış meğer. Biz yolumuzu değiştirdik ve arkadaşımıza Kuzgun Sokak’tan 600 liraya güzel bir yer kiraladık.

Ayrancı’yı sevdik

Dolmuşlar, Kızılay’da şimdi belediye ait bir binanın o zaman boş olan arsasından kalkardı. Dikmen, Ayrancı ve Keklik yolcuları çok düzgün kuyruklarla sıralarını beklerdi. Şoför yardımcısı gençler, çalışma saati bitiminde “Mas’tan geçer Ayranziiiyaaa” diye bağırınca bizim gibi yeni yolcular “Mas”ı , “Mars” anlar garipserdik.

Ayrancı’yı sevdik, komşuların kesinlikle yarıdan fazlası aynı bankanın kredi borçlu müşterisiydi. Birbirimizi tanımasak da aynı tavanın balıkları ya da bir deyimle “Turhallı hep bir hallı”ydık. Ulus alışverişiyle dolu filelerin evlere ulaştırılması tüm yorgunlukları alıyor; 20 yıllık borcu henüz ödemeye başlamadan bile borç hafiflemeye başlıyordu. 

Ayrancılı olabilmenin mutlu günlerine tüm komşuların en kısa sürede kavuşmasını, oluşan ve oluşabilecek sorunların en kolay yollardan çözümlenmesini dilerim.

Çankaya Köşkü’nde Ayrancı’nın payı

Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi ve mekân arayışı

Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919 Cumartesi günü Ankara’ya gelişinde, karşılayanlar arasında Ankara Müftüsü Börekçizade Rifat Efendi de bulunmaktadır. Ankara henüz bir başkent değil, yokluğun, belirsizliğin ama kararlılığın yönetim merkezidir. Mustafa Kemal ilk olarak Ziraat Mektebi’nde konaklar, burası aynı zamanda Millî Mücadele’nin yönetildiği tarihî mekanlardan biri olmuştur. Ardından Nisan 1920–Haziran 1921 arasında, bugünkü Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi olan “Direksiyon Binası”nı hem konut hem karargâh olarak kullanır.

Bu geçici mekânlar, yeni bir devletin kalıcı bir ulusal simgeye büründürülecek bir yer gereksinimini ortaya çıkarmaktadır. Ankara’da artık Mustafa Kemal’in yalnızca barınacağı değil, ülkesini temsil edeceği uygun bir yer aranmaktadır.

Neden Çankaya?

O yıllarda Keçiören, Ankara Kalesi çevresi şehrin yerleşik, siyasi ve ticari çekim yerleri olan yaşam merkezleridir. Konaklar, köklü eşraf ve halk ilişkileri bu bölgelerde yoğunlaşmıştır, kurtuluş ve kuruluş mücadelesi buralardan verilmiştir. Çankaya havadar, panoramik bakış açısına sahiptir. Mustafa Kemal kurtuluş savaşını genellikle yüksek tepelerden yönetmiş, Ankara’nın yüksek Dikmen sırtlarında karşılanmış, seyrek yerleşimli bağ bahçe evleriyle Çankaya ve Ayrancı taraflarında at gezintileri yapmıştır. Çankaya’nın yamaçlı ve o günler için zor sayılan coğrafyası bir dezavantaj değil, bilinçli bir tercih olarak ortaya çıkmaktadır. Simgesel, denetlenebilir ve geleceği açık bir mekândır. 

Mustafa Kemal Atatürk, görünmekten çok görmeyi, merkezde olmaktan çok merkezin yönünü belirlemeyi özümsediği için ve kentin güneye doğru geliştirilmesinin gerekliliğini de tasarlamasından dolayı Çankaya ideal bir mekândır. 

Çankaya Köşkü’nün öyküsünde Ayrancı 

1921 yılı. Kurtuluş Savaşı’nın en çetin günleri. Para yok, olanaklar sınırlı ve yetersiz. Mustafa Kemal Paşa’nın beğendiği Bulgurcuzadeler’e ait Çankaya’daki bağ evi satın alınmak istenir. Ancak Paşamızın halktan doğrudan yardım istemesi, O’nun ilkeleriyle uyuşmayacağını herkes bilmektedir. 

İşte bu noktada sahneye Aşağı Ayrancı’da yaşayan Ankara Müftüsü, o dönemdeki söylenişiyle Börekçizade Rifat Efendi devreye girer. Millî Mücadele’nin ilk günlerinden beri Mustafa Kemal’in yanında duran ve destekleyen bu aydın din âlimi, eşrafı bir araya getirir, gerekli paranın toplanmasına öncülük eder. Bağ evi Mayıs 1921’de satın alınır, Haziran ayında Mustafa Kemal Paşa buraya taşınır.

Bu taşınma, yalnızca bir adres değişikliği değildir, Mustafa Kemal’in 28 Ekim 1923 Pazar günü akşamı “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” açıklamasını yaptığı tarihî yer olacaktır.

Zamanla bu mütevazı bağ evi Çankaya Köşkü’ne dönüşecek, Cumhuriyet’in siyasal ve simgesel merkezi olacaktır. Ulus’tan Çankaya’ya uzanan hat, Aşağı ve Yukarı Ayrancı’nın bağları, bahçeleri değer kazanacak, Ankara’nın ağırlık ve yönetim merkezi kuzeyden güneye doğru kayacaktır.

Ayrancı’dan yükselen bir vicdan; Mehmet Rifat Börekçi 

Mehmet Rifat Börekçi, 1934 Soyadı Kanunu’na kadar Börekçizade Mehmet Rifat Efendi olarak anılır. Ailesi 1915’lerde Ayrancı’da bir bağ evi satın alır. Ankara Müftüsü olarak daha Mustafa Kemal Ankara’ya gelmeden Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurar ve başkanlığını üstlenir.

Börekçi Ailesinin “kefen parası” olarak biriktirdiği 1200 lira civarındaki parayı, Millî Mücadele’de Mustafa Kemal ve arkadaşları nezdinde devlete bağışlaması, Atatürk’e ve Cumhuriyete karşı çıkan, yobaz din insanlarındaki farkını ortaya çıkarır. Öncülüğünde toplanan kaynaklar 46 bin dolayında olduğu söylenir, ilk devlet bütçesinin kaynaklarını oluşturur. 

Biriktirdikleri paralarını milli mücadele için bağışlayan Rifat Börekçi ve eşi Samiye Hanım.

Börekçizade Rifat Efendi, İstanbul’dan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın, Padişah Vahdettin’in onayıyla “Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir” ihanet fetvasına karşı, Ankara’dan Anadolu Direniş fetvasının hazırlanmasında öncülük etmiştir. Milli Mücadele’ye destek vermenin bedeli ağırdır, padişah müftülük görevden alır, idamına karar verilir. Ama artık geçerli olan Ankara’nın sözüdür. Mustafa Kemal Paşa onu yeniden görevlendirir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra Mehmet Rifat Börekçi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı olur. 1924’ten 1941’deki vefatına kadar bu görevi sürdürür. Din ile Cumhuriyet arasında bir çatışma değil, ulusal bir bütünlük kurulabileceğini kanıtlar.

Bugün Aşağı Ayrancı’da yaşayanlar için Mehmet Rifat Börekçi yalnızca bir tarih kişisi değildir. O, bu semtin sessiz kurucularından biridir. Çankaya’nın kaderine dokunurken, Ayrancı’nın ruhuna da onurlu iz bırakmıştır.

Çankaya Köşkü’nün ve Çankaya’nın öyküsünde Aşağı Ayrancı’nın payı vardır. Ve bu pay, aydın bir din âlimi olan Mehmet Rifat Börekçi’nin cesareti, anlayışı ve vicdanından büyük destek alarak yazılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk bir gün Çankaya’da “Efendiler, Rifat Efendi sadece bir din âlimi değildir. O, Ankara’nın bize kapılarını açtığı gün, cebindeki son kuruşunu bu milletin kurtuluşuna feda eden, kelle koltukta fetva veren gerçek bir devrimcidir. O benim hocamdır.” Ayrıca Mehmet Rifat Börekçi’yi kıskananlar için “Beyler, Rıfat Efendi’yi yormayın. O, vatanın en karanlık gününde elinde kandille yolumuzu aydınlattı. Bugün güneş doğduysa, o kandilin yağı Rıfat Efendi’nin yüreğindendir” diye değerbilir sözler söylemiştir. Ne yazık ki o milli mücadelenin kahramanının değeri bugün tam olarak bilinmemektedir, bazı kesimlerce unutturulmaya çalışılmaktadır. Ayrancım Derneği O’nu unutturmamak için gereğini yapacaktır.

M. Rifat Börekçi’nin torunu Ahmet Börekçi
2025 Ayrancı Festivali’nde “Cumhuriyetten Bugüne Ayrancı Aileleri” söyleşisinde konuşma yaptı.(Foto:Melda Akalın)

Evden okula taşınan bir hafıza: Yavuz Yücetürk Okul Müzesi

Hem derneğimizin hem gazetemizin gönüllüsü, sevgili arkadaşımız iktisat tarihçisi İhsan Seddar Kaynar ile aylar önce mahallenin tarihine ve neler yapılabileceğine ilişkin bir sohbet sırasında bana bu okul müzesinin varlığından bahsetti. Elbette varlığından bihaber olduğum ve daha önce duymadığım için çok şaşırmıştım. Hemen müzenin kurulumu konusunda büyük emek veren, her şeyiyle birebir ilgilenen Meryem Kaya hocamız ile görüşmek, bu okul müzesinin hikâyesini bir de kendisinden dinlemek istedim.

İhsan ile Meryem Hocamız’a uygun bir gün belirleyip okula ziyarete ve müzeyi yerinde görmeye gittik.

Bir öğretmenin hayali, bir ailenin bağışı

Mahallemizde, yanı başımızda çoğumuzun bilmediği, önünden öylece geçip gittiği bir okul değildi burası. Sadece müfredat derslerinin verildiği bir okul değil, öğrencilerin geçmişle gelecek arasında daha kolay bağ kurabilmelerini sağlamak için gündelik yaşama, eğitim, siyasi ve sanat tarihine dair eserlerin sergilendiği küçük bir müzeye de sahip lise: Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi!

Mazisi olmayanın atisi olmaz” şiarıyla yola çıkan ve emekli bürokrat Yavuz Yücetürk’ten gelen bağış eserlerle okul içerisine müze açılmasına ön ayak olan eğitimcilerden Meryem Kaya hocamızla bu fikrin nasıl geliştiği, nasıl ilerlediği ve öğrenciler üzerindeki etkilerini konuştuk. 

Meryem Kaya ve Dilek Metin Sert müzede

Nasıl başladı?

Meryem Kaya hocamız okulun tarih öğretmenlerinden. Bize kısaca okulun tarihinden, 1979 yılında Ayrancı Lisesi adını alan okulun 2010/2011 eğitim öğretim yılında yüzde yüz eğitime destek projesi kapsamında Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi adını aldığını anlattı. Aslında hikâyenin kahramanı ve okulun fiziksel değişiminde elinden gelen hiçbir desteği esirgemeyen Yavuz Yücetürk.

1943 yılında İnegöl’de dünyaya gelen Aysel Yücetürk, İstanbul Çamlıca Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1964’te öğrenimini tamamlayana kadar İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Zooloji bölümünde okumuş. Aynı fakültede kısa bir süre asistanlık yaptıktan sonra öğretmenliğe başladığı 1965 yılından 2000 yılına kadar, çeşitli kentlerde ve okullarda Biyoloji öğretmeni olarak yeni nesillerin yetişmesinde emek vermiş. 2009 yılında hayatını kaybeden Aysel Yücetürk hocamızın anısını yaşatmak üzere sevgili eşi Yavuz Bey, ömrünü gençlerin eğitimine adamış eşinin adının yine bir okulda yaşamasını istemiş ve bu çerçevede Ayrancı Anadolu Lisesi’nin sağlıklı bir bina olarak yenilenmesine büyük katkı sunmuş. 

Yavuz Yücetürk, oğlu ve kızıyla

Evden okula taşınan bir hafıza

İşte bu noktada yaptığı işe aşkla bağlı olan tarih öğretmeni Meryem Kaya hocamızla sık sık okulu ziyarete gelen Yavuz Bey’in yolları kesişmiş. Yavuz Bey’i evinde ziyaret eden Meryem Hoca aileye ait ve o güne kadar biriktirilmiş tüm antika eserleri yerinde görünce acaba bağış yolu ile bunlar da okula kazandırılamaz mı diye düşünmüş. O yıllarda bir proje yapmak isteyen Meryem Hoca; 

Tarihi, geçmişi, hafızası ile ilgili eserler toplanır sergilenir ve muhafaza edilir” diyen bir okul müzeleri yönetmeliği var. Bu yönetmelik çerçevesinde okula verilen madalyalar ve kupalar bir yerde sergilenir. Ben Yavuz Amca ile yaptığım görüşmeden sonra acaba bu olabilir mi yapabilir miyiz diye kafamdan kurguladım. Sonra bu fikrimi paylaştım müdire hanımla. Yavuz Amca diyorum çünkü o kadar hukukumuz oluştu. Sonra bu fikir bir müzeye dönüştü. Bir tarih öğretmeni olarak derslerin böyle çok sıkıcı, dört duvar arasında işlenmesi beni hep üzerdi. Ve acaba daha farklı olabilir mi çocuklar görerek yaşayarak öğrenirse daha kalıcı olabilir mi diye düşünürdüm. Görseller kullanıyoruz ama yeterli değil. Dolayısıyla böyle bir şeyle başladık. Yavuz Amca sağ olsun bütün mal varlığıyla, her şeyiyle destek oldu” diyor.

Sonra okul olarak bakanlığı aramışlar, bakanlık örnek müzelere yönlendirmiş. Atatürk Lisesi’nin arkasında yer alan 75. Yıl Eğitim Müzesi’ne giderek bilgi almışlar. Sonrasında bakanlığa başvuruda bulunmuşlar. Müze olarak düşündükleri yeri göstermişler ve hemen akabinde bakanlıktan arkeologlar, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yetkili kişiler gelmiş ve müzenin kurulumu ile ilgili bir heyet oluşturulmuş. Bu heyet, eserleri incelemiş ve koleksiyoner bazlı eserler ile kültür değeri taşıyan eserlerin varlığını tespit etmişler. Yavuz Yücetürk, kültür değeri taşıyan eserleri de müzeye bağışlamak istediğini, okulun dışında kimseye vermek istemediğini belirtmiş. Bu çerçevede yedi adet ata yadigârı Yavuz Bey’in ailesinden kalma paha biçilemez kültür değeri taşıyan eser de okula kazandırılmış. Aile yadigârlarının dışında sahaflardan, ya da antika dükkânlarından okul için toplanan eserlere de hamilik yapmış Yavuz Bey. Çünkü diyor Meryem Hoca; 

“Burası bir okul müzesi, ben özellikle eğitimle ilgili eserler olsun istedim. Aklımdaki hep cumhuriyet tarihimizi, yakın tarihimizi burada işlemekti, burada ders yapmak istedim. Buradaki kitapların bir kısmı Yavuz Amca’nın ve eşinin kendi okudukları kitaplar ya da ailesinden kalan. Bir kısmı sahaflarda gezerken gördükleri. Bir de hiçbir şeyi atmamış. Saat koleksiyonları var. Yurt dışında yaşamışlar kumbaralar almışlar. Çocuklarının oyuncaklarını hiç atmamışlar. Kendisi bir koleksiyoner olduğu için eserlere hep titizlikle yaklaşmış. Biz ilk başladığımızda 354-355 eser varken şimdi 1058 kayıtlı eserimiz var. Çocuklar zamanda bir yolculuk yapsın istedim. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde çocuklara ne okutuluyordu, hangi dersler vardı. Hendese nedir, cebir nedir? Ben artık burada çok rahat anlatıyorum çocuklara” diyor gururla.

Bu müzede yer alan eserler saymakla bitmez ama kısaca şöyle özetleyebiliriz; 1833 yılına ait bakır tas, divitlikler, kütük defterleri, yıllıklar, diplomalar, fotoğraflar, daktilolar, 1876 yılına ait Kur’anı Kerim, Osmanlı dönemine ait tartılar, 1925-1950 yılına ait süreli yayınlar, ders kitapları, romanlar, haritalar, taş plaklar, fotoğraf makineleri, gramofonlar, radyolar, dikiş makineleri, kömürlü ütüler ve daha neler…

Dönemin dergileri

Aysel Yücetürk’ün kullandığı sandık ve halkoyunları kıyafeti

Zamanın içinde bir derslik

“2011’de müzeyi kurduk sonra 2012’de dersler işlemeye başladım burada. İşlediğim derslerle ilgili anketler yaptım. Müze öncesi müze sonrası şeklinde, dersin kalıcılığı ile ilgili. Bu verileri topladım. Yakın Tarihimizi Okul Müzemizde Öğreniyoruz Projesi ile TÜBİTAK’ta İç Anadolu Bölge Birincisi olduk. Finalde de Türkiye’de ilk dokuz proje içinde kaldık. O zaman bölge sergisinde Ankara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi fuaye salonu oluyor TÜBİTAK’ın. Oraya müzemizde yer alan kimya kitabını götürdüm. Orada da küçük bir müze kurdum fuaye salonunda. Müzemizin küçük bir örneğini sergilemek için. Kimya Bölüm Başkanı hoca geldi ‘Bu bizde de yok!’ dedi”.

Türkiye’ye yayılan bir model

“Bakanlığın okul müzeleri ile ilgili farklı ve gelişmiş projeler yapması çok önemli. Müzeyi beraber kurduğumuz kurucu müdürümüz Sibel Akbıyık Hocamız bakanlığa gitti. Bakanlık’ta da İl Eğitim Tarihi Müzeleri için bizim müzemizi prototip olarak almışlar ve bütün illere yaymışlar. Her ildeki en eski okulda böyle bir müze açıldı. İl Eğitim Tarihi Müzeleri oldu… Buralarda çalışan hocalara da Millî Eğitim Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi Disiplinlerarası Müze Eğitimi Anabilim Dalı’nın akademisyenleri ile bu müzelerden sorumlu olan ve müze eğitimi almak isteyen öğretmenler ile Erzurum’da hizmet içi eğitimlere katıldım. Bu çerçevede Konya Seydişehir ve Elazığ’da da benden bilgi ve destek alarak okul müzeleri kuruldu”.

Yüksek Lisans eğitiminin sonunda “Okul Müzelerinin ve İl Eğitim Müzelerinin Aktif Kullanımı Üzerine” başlığı ile Meryem Hoca tüm yaşadıklarını bitirme tezine de dönüştürmüş aynı zamanda. 

Yavuz Yücetürk açılış konuşmasını yaparken

Gönüllülükle ayakta duran bir müze

Gönlünü bu işe vermiş, amatör olarak başlayıp uzmanlığa doğru yol alan sevgili Meryem Hocamız müzedeki eski yazılı objeleri okuyabilmek için sonradan Osmanlıca da öğrenmiş. Tek başına büyük bir emekle sürdürdüğü müzenin işleri konusunda zorlandığı zamanlarda Ankara Üniversitesi’nin de çok büyük desteğini gördüğünü belirtiyor. Eser Koruma Bölümü’ne gittiğini, oradaki hocaları buraya getirdiğini anlatıyor; 

“Ben gönüllülük esası ile bunu yapıyorum. Kendi çapımda yavaş yavaş öğrendim bazı şeyleri. Bazı şeyleri Bakanlık’ta, Olgunlaşma Enstitüsü’nde müze var ya oradaki arkadaşlardan bilmediklerimi öğrendim. 75. Yıl Müzesi’nden öğrendim. Geride kalanı da ben kendi kendime ekleyerek öğrendim. Burada bir kulübümüz var. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Okul Müzesi Kulübü kurduk. Bu kulüp müzenin işlerini de aktif yürütüyor. Başta okul müdürümüz Mehmet Tahir Altun olmak üzere her yıl okuldaki öğretmen arkadaşlardan bir tanesi de bana destek oluyor. İki öğretmen devam ettiriyoruz. Her hafta Cuma günleri müzeyi açıyoruz. Bu konuda eğitim verdiğimiz bir öğrenci gelenleri gezdiriyor. Çocuklar kendi içlerinde müzeyi yaşıyorlar. Yavuz Amca’nın yüce gönüllülüğü ile kuruldu burası. Ben de elimden geldiğince yaşatmaya çalışıyorum” diyor büyük bir tevazu içinde. 

Mahallenin araştırma merkezi

Kayıtların da Meryem Hoca tarafından tutulduğu büyük bir emekle, gönüllü olarak devam eden Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nin aslında neredeyse küçük bir araştırma merkezine dönüşebileceğini de konuşuyoruz. Çünkü öyle eserler var ki paha biçilemez. Serveti Fünûn Dergisi’nin Ankara sayısından tutun da daha neler… 

Hafızayı yaşatmak hepimizin sorumluluğu

Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nde yer alan matbu eserlerin dijitale aktarılarak araştırmacıların kullanımına açılması Meryem Hoca’nın şu anda gündemindeki mesele. Yavuz Bey’in yüce gönüllülüğü, okulu her anlamda sahiplenmesi ve Meryem Hocamızın kıymetli emekleri ile hayata geçirip yaşatmaya çalıştıkları bu müzeyi bir üst aşamaya taşımak ancak yeni gönüllülerin destek ve katılımlarıyla mümkün olacaktır. Kim bilir belki bu yeni gönüllüler müzeye, ihtiyacı olan gelişmiş bir tarayıcı teminini de sağlayabilirler. 

Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nin girişi

Ayrancı benim vatanım

Tarihçi Hakan Kaynar‘la 100 dublede Cumhuriyet tarihi

Haziran ayında Meneviş Sokağı’nda bulunan Ant’i kafenin sosyal medya hesaplarında gördüğüm paylaşımda Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim üyesi olan, Radyo Arkadaş’ta programlarını dinlediğimiz, Gençlerbirliği Spor Kulübünde basın sözcülüğüne tanıklık ettiğimiz Hakan Kaynar‘ın yeni kitabı “100 Dublede Cumhuriyet Tarihi imza günü yapılacağı söyleniyordu. Daha önce YouTube da Uğur Mumcu A.G. Vakfı tarafından hazırlanmış videolarını izlemiş, gene Ant’i kafede Mayıs ayındaki “Ankara Rüzgarı” isimli konuşmasında dinlemiş ve aklımın bir köşesine kayıt etmiştim. Kitabın isminin yarattığı merakla hemen satın aldım. Ablam kitabı alıp incelemeye başladığında tesadüfen Hakan’ın amcası Uğur Kaynar’a ait bölüm gözüne çarptı, heyecanla bana halk odasından arkadaşım Serap’ın eşi olmalı dedi. 1980 darbesi öncesi Güleryüz Sokağı’nda bulunan Halk Odası ile ilgili sohbet etmeye başladık. Ablamın o zamanki arkadaşları Serap, Uğur Kaynar ile Hatice de Erdal Ayrancı ile evlenmişti. O zaman çok yakın olan bu dört kişi arkadaşlıklarını yıllarca devam ettirmiş ne yazık ki Uğur Kaynar ve Erdal Ayrancı Madımak’ta yitirdiğimiz 35 canlarımızdan ikisi olmuştu. (İleride o zamanki Ayrancı Halk Odasında emek veren kalbi soldan atan devrimci büyüklerimiz başka yazının konusu olacak.

İmza gününde Hakan Kaynar önce kitabından seçtiği iki bölümü okudu. Bu bölümler “akranım sandığım” dediği Sevgi Soysal ve amcası Uğur Kaynar’a atfedilen bölümlerdi ki, her ikisi de benim ilk okuduğum bölümler olmuştu.

Kitabımı “aynı vatanı paylaştığım komşumuz Seval Başgül‘e” diye imzaladı. O kavramın da verdiği merakla kitabı okudum. Ayrancı’ya vatanım diyen birini tanımayan tüm komşularımın da tanımasını istedim. İmza gününde sözleştiğimiz röportaj öngöremediğimiz koşullar nedeniyle bu sayımıza kaldı. Aradan geçen bu üç ay içinde Hakan Kaynar yeni kitabını yayına hazırlamış. İsmini şimdilik yazmadığım o kitabı da Ekim ayında ikincisini gerçekleştireceğimiz Ayrancı Festivalinde tanıtmak dileğimizdir. 

Kitabın editörü Mesut Ergün “Bu sofranın konuğu sizsiniz. Sohbeti Hakan Kaynar hazırladı” diyor, buyrun sohbete…

Seval Nuray Başgül ve Hakan Kaynar

Kitabınızın ilk tanıtımını ve imza gününü vatanım dediğiniz Ayrancı’da gerçekleştirdiniz, sanırım bu bilinçli bir seçimdi.

Evet Ayrancı’da yaptık. Ant’i kafede, çünkü Ant’i kafe benim çok eskiden beri tanıdığım bir arkadaşımın. Ayrancı’da uzun süredir bir kafeler dönemi açıldı ya, belki onlara bir nazire olsun diye o küçük kitapçı ve çay ocağının adını Ant’i kafe koydu. Kitabı ilk çıktığında heyecanla alıp, bir günde ne kadar okunabilirse o kadarını okudu ve kitabı bizde tanıtalım hatta imza günü yapalım dedi. O sırada kitap henüz Dost Kitabevi’ne bile gelmemişti. Hem Ayrancılılar hem eş dost geldi, o küçücük mekanın içini kalabalık sayılabilecek şekilde doldurdu. Benim daha önce de söyleşilerde söylediğim gibi Ayrancı güzel, sonra da arkadaşlarım böyle şeyler söylüyorsun Ayrancı‘da kira fiyatları artıyor diye kızıyor. Bu memleketin derdiyle hemhal olunca üzülmektense bu vatan kavramını Ayrancı‘ya kadar daralttım ama Ayrancı’da da üzülmeye başladık orası ayrı konu, birazda onun için kitabın ilk tanıtımını ve imza gününü Ayrancı’da yapmak benim hoşuma gitti.

Kitabı hazırlayan arkadaşımız Metin Solmaz’da uzun bir aradan sonra Ayrancılı oldu.

Metin Solmaz kitabı basan yayınevinin sahibi. Böyle bir kitap olsa nasıl olur diye ilk öneriyi getiren de o. Uzun süre Ankara’dan uzakta yaşadı. İstanbul, Bodrum, sonra da büyük gürültü çıkartarak Ankara’ya göç etti. Önce Çayyolu taraflarında oturdu sonra oranın şehir olmadığını anladı. Aslında Ankara’nın Ankara’yı hissederek oturulacak birkaç semti var. Gide gele, gide gele Ayrancı‘nın Ankara’da sevilerek oturulacak birkaç semtten biri olduğunu kavramamış olmalı ki sonradan Ayrancı’ya gelebildi. Zamanı tam hatırlamıyorum ama Ayrancı‘ya yakın bir yerde oturduk, sohbet ettik. O böyle bir hayalinden bahsetti benim de uzun zamandır bir meydan okumaya ihtiyacım vardı, uzun süreli bir çalışmayı gerektirecek bir mesainin içine girmek istiyordum. Bu yeni telefon dünyası yani dikkatimizin sürekli dağıldı bu zamanlarda uzun soluklu bir iş yapmak zor aslında. Hani bir deadline olursa birisi beni zorlarsa yapmanın mümkün olduğunu düşünüp, bir iş tamamlamış olayım diye yazmaya istekli oldum. Hikayede böyle başladı.

Kitabın çıkış öyküsüne önsözünde değiniyorsunuz ama az çok kitabı satın almayanlar için merak uyandırması açısından biraz kitabının o Metin Solmaz’la konuşup karar verdiğiniz yolculuğunun nasıl olduğunu anlatır mısınız? Çünkü değişik bir tarihi anlayışı var ve tarih kitabından insanlar genelde ürker ama kitabın anlatımı o şekilde değil. Biraz bu serüveni anlatabilir misiniz? Cumhuriyetin 100. yılına gelmesi de hoş olmuş. 

Aslında kitabın yayınlanması 102. yılı buldu.  Metin’le benim buluşmamız gecikti. İlk başta planlarımız da mizaçlarımız da Metin Solmaz’la uyuşmadı. İlk önerisi katı kronoloji 1923, 1924, 1925 akla ilk gelse de, ben de öyle yazmaya başladım fakat belli bir süre sonra bölümler uzadı. Bu işin doğası gereği 1924 1924’te kalmıyor, belli mevzular nedeniyle on yıl önceye gidiyor 1924’ten sonra olanları zihnimiz biliyor bilmiyormuş gibi davranamıyor. Sonra ikinci denemede ben her yıldan herhangi bir konuyu seçeyim onu yazayım diye konuştuk. Bu seferde o konularla benim ilişkim aramızdaki mesafe kültürel sermayem bildiklerim bilmediklerim etkili oldu, sevdiğim konular sevdiğim insanlar dolayısıyla olmadı. 1937’yi yazarken Orhan Veli ve arkadaşları 20 sayfa oldu. Hemen arkasından 1938 Atatürk’ün ölümü 20 sayfadan az olabilir mi? Dolayısıyla kitabın hacmi giderek artmaya başladı. Bir taraftan da belli bir tarihe yetiştirmek lazım, belli bir noktada şöyle düşündüm şu yaşadığımız zamanın bir yapısı bir özelliği var. Rakı sohbetlerinde bile insanlar uzun uzun karşısındakinin anlattığını dinlemeye tahammül edemiyor. 

Genelde beni çok tanımayan, çok vakit geçirmemiş insanlarla yaptığım sohbetlerde tanıyan arkadaşlarım “ya sen de bir konuyu çok uzun anlatıyorsun, kısa kes en etkili söylemek istediğini söyle de iş bitsin” diyorlar. Hani elimizde olsa şu telefonda açtığımız pencereyi kapatmak için bir hareket var ya konuyu değiştir diye yüzüne doğru o hareketi yapacağız ya da burnuna dokunacağız. Bununla çok da inat etmemek lazım, yok ben eski konvansiyonel anlatım biçimlerine sadık kalarak yazacağım, bu da bir tercihtir ama bunun sonucunda yazdığımız az okunabilir ve bunu da göze almamız gerekir. Ama kabul edelim ki Instagram Twitter şu bu bize gösterdi ki; annemiz babamız ya da onlar yaşındaki insanlar bile görünmek, beğenilmek ve fark edilmek istiyorlar. Bu yeni sosyal medya araçlarıyla ortaya çıkan bir mesele gibi görünse de, bu her zaman böyleydi biz farkında değildik. Ezel Akay o çok güzel filmi “Hacivat Karagöz‘ü neden öldürdü” ile ilgili Kült Kavaklıdere‘de bir tarihçi ile söyleşi yaptı. Orada dinledim ve anladım ki tarih metodolojisine dair isabetli bilgi seçimi tarihçilerden ziyade sanatçılardan gelebilir. Niye bunu söylüyorum filmi hatırlarsanız çok başarılı bir kostüm seçimi var, rengarenk herkesin orasından burasından ipler sarkıyor vs. Sanat yönetmeni gelip Ezel Akay’a demiş ki insan görünmek ister. 13. yüzyılı düşündüğümüzde adamın elinde sadece bir giysisi var, yıkayıp tekrar giyecek yıkayıp tekrar giyecek. Dolayısıyla o tek kurşununu da isabetli kullanmak zorunda. O kıyafet zenginliği beni etkilemişti. Dolayısıyla ben bu yeni dünya ile mücadele etmektense buna eşlik edebilir miyim noktasına geldim. Bir bölümün adını “tarihi TikToklamak” koyacağım diye Metin’e ilettim beni ciddiyetsiz buldu. Oysa ben ceket gömlek gezen biriyim, o şort crocs, ben crocslara hamam terliği diyorum, bu tezata rağmen beni ciddiyetsiz buldu ama benim hala çok hoşuma gidiyor, çünkü reelsde öyle çalışıyor, Twitter’da, yani daldan dala, yani herhangi bir konuda uzunlamasına kalmıyoruz maruz kaldığımız hikayeler sürekli değişiyor. 1950’lere kadar gelmiştim. Sonra kendime dedim ki bütün bunları bu mantıkla tekrar yazabilir miyiz? Ve oturdum başladım TikToklamaya. O son cümle bizi nereye götürürse. Ara başlıklar da var ama onlar biten cümleyle başlayan cümleyi bağlama görevi görüyor. On yıl oldu 70 sayfa, hepsini böyle yazsam 1500 sayfa. Sonra Metin dedi ki hayatta bitmez böyle, bitse de ben nasıl basayım yeni bir şey bulmalıyız dedi. Ben de on gün düşündükten sonra bu haline karar verdik. Tamam deyince o zaman paragraftan paragrafa değil bölümden bölüme, ama bu yaptığımı bazı bölümlerde içerde de yapacağım, o daldan dala atlama aslında rakı masasının da usulüdür. Baştan kararlaştırmış olsanız dahi yönetilemez, oradaki muhabbet oradan oraya gider. Dolayısıyla kitabın belli bir noktasına kadar bunu yapabiliyorum. Diyelim ki araya haziran ayı girdi masadan ve kitaptan uzaklaştım tekrar masaya oturduğunda o refleksimi unutup eski usul devam ediyorum, neticede buradaki her bölüm bir deneme, başlığı tarih diye attık ama tarihçiler ne kadar tarih der. Bir şairin şair olduğuna şairler karar verir, şüphesiz bir yazarın tarihçi olup olmadığına da tarihçiler karar verir. Niyetim kitabın bir yerinde de söylediğim gibi tarihten önce her zaman yazar olmayı istedim. 

Hakan Kaynar

Geri dönüşler nasıl? Basının insanların ilgisi nasıl?

Kitabın basımı talihsiz bir döneme geldi. Memleket her zaman böyle imiş bir taraftan. Geçen İstanbul’a gittiğimde Ara Güler Müzesi’ne gittim. Ara Güler’in ellili yıllarda çektiği İstanbul fotoğraflarında en az beş altı tanesinde gazete okuyan insanlar var. Vapurda tramvayda gazete okunmasına alışılmış olabilir ama bir pazar yerinde, bankta.  Artık çok az gazete satan yer kaldı ama yeniliğe uyum sağlama konusunda maharetli bir toplumumuz. Siyaset Türkiye’de çok önemli yer tutuyor. Her zaman büyük olan meselenin küçük olanı yutması durumu nedeniyle bizim kendi gündemimiz kalmıyor neredeyse. 23 Mart’ta babam öldü, o gün Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanlığı adaylığı için oy veriliyordu, kitabım o gündemin devam ettiği günlere denk geldi. O ağır gündemde kimsenin küçük balıkları düşündüğü yok. Benim birkaç yakın arkadaşım yani yakın okuma yapan, okuyup geçmemişti de yazıyla hemhal olan arkadaşım var. Onların söyledikleri benim açımdan daha önemli, onlardan gelen eleştiriler olumluydu. İçlerinden birisiyle uzun yıllar sonra buluştuk. Hemen kâğıt kalem çıkardım. Söylediklerini önemsiyorum unutmamak da istiyorum not alacağım. Birbiriyle ilişkisi olmayan meselelerin sadece edebiyatla bağlanabileceğini düşünürdüm, sen bunu tarihle yapıyorsun bu yeni bir şey deyince ben kağıdı kalemi bıraktım. 

Oksijen dergisinde şair Haydar Ergülen’in kitabınızla ilgili “şiir gibi akıp gidiyor, her tarafında neşe, şenlik, açıklık yağan kitabı da yudum yudum okumanın, bakmanın zevkine doyamam.” demiş. Medyascope‘ta Müge İplikçi ile söyleşiniz benim gözüme çarpanlardı. Her ikisi de çok başarılıydı.

Müge İplikçi gerçekten çok iyi okumuş, çok güzel sorular hazırlamış ona rağmen ilk röportaj teklifi ilk imza günümde sizden gelmişti.

Kentte insanca ilişkilerin kademeli birlikteliği

Akademik dünyanın gözlüğüyle baktığımızda kent çalışmalarının, uzun süredir makro ölçekteki yapısal dönüşümleri, planlama pratiklerini, ekonomik ilişkileri ve yönetim modellerini merkeze alarak şekillendiğini görüyoruz. Bu perspektif, elbette kentlerin büyüme dinamiklerini ve yönetişim mekanizmalarını anlamak açısından oldukça önemlidir. Ancak bu bakış, çoğu zaman kenti var eden en temel dokuyu, yani mahalleyi/semti ve onun gündelik yaşam içindeki karşılıklarını arka plana itebiliyor. Oysa kentin mikro birimleri, kentin yalnızca fiziksel bir bileşeni değil; aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, yerel kültürlerin, ortak hafızanın ve dayanışma biçimlerinin beslendiği bir mekânı ifade ediyor. Bu bağlamda, “Kente Mahalleden Bakmak” başlıklı bu derleme, tam da uzun süredir ihmal edilen bu mikro ölçeği merkeze alarak, hem kavramsal hem de deneyimsel bir sorgulamaya imkân tanıyor.

Ayrancım Derneği’nin öncülüğünde, Derneğe emek harcayan kent ve semt sakinlerinin çabalarıyla hazırlanan bu kitap, Ankara’nın özgün semtlerinden biri olan Ayrancı üzerinden mahalle kavramını yeniden düşünmeye davet ediyor. Farklı disiplinlerden gelen yazarların katkısıyla şekillenen bu kolektif çalışma, mahalleye yalnızca bir yerleşim birimi olarak değil, aynı zamanda bir kamusallık alanı, bir toplumsal pratikler sahnesi ve bir hafıza mekanı olarak yaklaşmakta. Kitapta yer alan yazılar, Ayrancı semtine odaklansa da, ele alınan temalar bakımından Türkiye’deki pek çok kent ve semte uygulanabilir gözlemler ve kavramsal çerçeveler sunuyor. Bu açından bu derlemeyi farklı yerleşimlere uygulanabilecek bir büyüteç gibi görmek de mümkün. Derneğin daha önce farklı mecralarda ve özellikle de Gazetesinde yer alan metinleri belli bir süzgeçten geçirerek ve olgunlaştırarak kitaplaşma yoluna sokması, bu alandaki verimleri sürekli olarak kent sakinlerinin dikkatine sunmak için arayış içinde olması da takdire şayan. 

Modern kentleşme süreci, bireyler arası ilişkileri giderek daha fazla biçimselleştirirken, mahalle ölçeği bu soyutlaşmanın dışında kalan nadir alanlardan biri olarak öne çıkıyor. Komşuluk, esnaf-sakin ilişkileri, gündelik karşılaşmalar, birlikte çözüm üretme pratikleri gibi pek çok toplumsal deneyim, hâlâ mahallede vücut bulabiliyor. Bu anlamda mahalle, yalnızca geçmişin bir nostaljisi değil; bugünün karmaşık kent hayatı içerisinde dayanışma, güven ve karşılıklılık gibi değerlerin yeniden üretilebildiği bir zemin sunuyor. Kitabın temel motivasyonunun da bu zemini hem korumak hem de eleştirel bir bakışla değerlendirmek olduğu görülüyor. Bu bakımdan bu derlemenin mahalleye ilişkin klişe ve yüzeysel sembolizme de meydan okuduğu söylenebilir. 

Kitabın farklı bölümleri, semtin tarihsel gelişimini ve kent belleği içindeki yerini tartışmaya açarken,  devamında semtin fiziksel, sosyal ve kültürel dönüşümünü bir arada değerlendirerek okura sağlam bir izlek sunuyor. Bu bağlamda örülen diğer yazılar kentte ve Ayrancı’daki gündelik yaşamın izlerini sürüyor: sokaklardaki kamusal yaşamdan, apartman kültürüne; pazar alışverişinden, kuaför ve berberlerin sosyal rollerine kadar uzanan bu tematik çeşitlilik, mahalleyi yalnızca mekânsal bir kategori olarak değil, aynı zamanda bir kültürel üretim alanı olarak kavrıyor. Kitapta yer alan yazıların temaları yer yer Başkent Ankara’nın tamamı, tarihi, geçmişi ve geleceği olsa da, bu yazıların bir mahalle çerçevesinden ortaya konmuş olması daha önce farklı yerlerde yazılmış benzer yazılardan daha farklı bir sesin belirmesine de olanak tanıyor. Nihayetinde konuşulan kentin amblemi gibi bir konu olsa da bilinç altında bu meselenin Ayrancı ya da diğer mikro ölçekler için ne anlama geldiğinin sorgulandığı hissedilmektedir. 

Kitapta dikkat çeken temalardan biri de kolektif hafıza. Mahallede ve kentte yaşanmış bireysel deneyimlerin, ortak anlatılara dönüşme biçimleri; belleğin mekânla ilişkilenme halleri, ve kentsel dönüşüm gibi dışsal müdahalelerin bu hafıza üzerindeki etkileri detaylı biçimde ele alınıyor. Bu noktada Ayrancı’nın özgülüğü önem kazanıyor: Ankara’nın merkezinde yer almasına rağmen, hâlâ sakinlerine soluk aldıracak yeşil alanlara, yürünebilir sokaklara ve kamusal mekânlara sahip olması, bu belleğin canlı kalmasına olanak tanıyor. Öte yandan kitap, yalnızca geçmişe dönük bir anlatı sunmuyor; aynı zamanda bugünün dinamiklerine dair çözümleyici bir bakış da içeriyor. Bu tür yazılar, mahallelerin sadece nostaljik değil, aynı zamanda geleceğe dair umut verici toplumsal laboratuvarlar olduğunu ortaya koyuyor.

Bu çalışmanın bir diğer önemli yönü, üretim sürecinin katılımcı ve çoğulcu bir yapıda kurgulanmış olmasıdır. Ayrancım Derneği’nin yürütücülüğünde şekillenen bu kitap, yalnızca akademisyenlerin ya da uzmanların değil; mahalle sakinlerinin, sanatçıların, gönüllülerin, yerel örgütlenmelerin katkısıyla da zenginleşmiştir. Bu yönüyle kitap, sadece bir yayın değil, aynı zamanda bir topluluk pratiğinin ürünü olarak da değerlendirilebilir. “Kente Mahalleden Bakmak”, mahalle kavramını yeniden düşünmek için güçlü bir davet sunuyor. Kent planlamasının makro ölçekli söylemlerine karşı, yerelin bilgeliğini, gündeliğin ritmini ve topluluk yaşamının anlamını hatırlatıyor. Bu kitap, kentsel yaşamı yalnızca fiziksel dönüşümler ya da altyapısal projeler üzerinden değil, insanların bir araya geliş biçimleri, birlikte yaşama iradeleri ve hafızayla kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendirmeyi öneriyor. Ayrancı semti, bu anlamda yalnızca bir örneklem değil; aynı zamanda bir imkân olarak karşımızda duruyor. Hem geçmişin izlerini taşıyan hem de geleceğe dönük tasavvurları barındıran bu mahalle, kente mikro ölçekte ve mikro ölçekten nasıl başka bir yerden bakabileceğimizi gösteriyor. Kitabın yazarları, bu bakışı çoğaltmak ve derinleştirmek için bir araya geldiler. Okur da, bu yolculuğun bir parçası olmaya davetlidir.

Ayrancım Derneği’nin de içinde yer aldığı Ankara Mahalle Dernekleri makalesi yayınlandı

Koç Üniversitesi – Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin (VEKAM), yılda iki kez yayınladığı hakemli bir dergi “Ankara Araştırmaları Dergisi“‘nin 2025-1 sayısında akademisyen Rasim Özgür Dönmez ile araştırmacı Burcu Albayrak Dönmez‘in ortak makalesi “Ankara Mahalle Dernekleri: Örgütsel Kapasiteleri ve Yerel Demokrasi” başlığıyla yayınlandı.

Aralarında Ayrancım Derneği‘nin de bulunduğu beş mahalle derneğiyle yapılan görüşmelerin sonuçlarının yer aldığı makalede derneklerin örgütsel kapasiteleri inceleniyor.

Açıklama bölümünde çalışma şöyle özetlenmiş.

Bu çalışmanın amacı, mahalle derneklerinin demokrasi inşasında örgütsel kapasitelerini ve sınırlılıklarını analiz etmektir. Bu amaçtan yola çıkarak çalışma, Ankara ili Çankaya ilçesinde kurulmuş mahalle derneklerinden beş tanesinin temsilcisi ile yarı yapılandırılmış mülakatlara dayandırılmıştır. Belirtilen üç kritere göre, mahalle derneklerinin, mahalli idare ile toplum arasında önemli bir arabulucu işlevi olduğu görülmüştür. Ancak finansal yetersizlikler, ortak çalışma kültürünün çok güçlü olmaması, gençlerin bu derneklerde görev alma isteksizlikleri, vb. nedenler mahalle derneklerinin etkin bir şekilde işlemesini ve yerel demokrasiye katkılarını oldukça sınırlamaktadır.

ABD’nin eski büyükelçiliği ne olacak?

“Semtin dokusunu bozar”

Dilek Metin Sert (49)

Sanat Tarihçi/Kültür Sanat Direktörü

Semtin dokusunu bozar diye düşünüyorum. Trafik artık genel bir sorun Ankara’da. Toplu taşıma konusu ne yazık ki oturtulamadı, bundan sonra da düzeleceği konusunda soru işaretlerim var. Dolayısıyla orada bir otel, hastane vb. yapılması elbette olumsuz anlamda çok etkileyecektir mahalleyi.

“Herşey oldu bittiye getiriliyor, Ayrancı için kaygı verici bir durum”

Hüseyin Kalkan (33)

Esnaf

Ayrancı’nın bilinirliği açısından bir katkı sağlayacağını düşünmüyorum. Zaten Ayrancı, Ankara’nın en önemli yerlerinden birisi. Kendine has bir oturumu, kendine has bir toplumu var. O yüzden bilinirlik açısından Ayrancı’ya bir katkı sağlamaz. 

Altyapı sorununa gelince, altyapısının kaldırmayacağı çok aşikar. Bir anda Ayrancı’ya hiç ait olmayan bir hareketliliğin mahallemizin altyapısınca sorunsuz kabul edilmesi çok olası değil. Bir sürü yeni problemle uğraşmak zorunda kalacağız.

Trafik zaten Ayrancı için –ara sokaklar dahil olmak üzere– çok büyük bir problem. Ana caddelerde zaten yoğun bir trafik var. Ulaşım altyapısı anlamında çok büyük yeni problemler getirir.

Bunun öncelikle iyice bir hesaplanıp ondan sonra projelendirilmesi gerekirdi. Ama maalesef ülkede her şeyde olduğu gibi bu konuda da bir plansızlık var. Her şey oldu bittiye getiriliyor.

Böyle önemli bir arazinin satışının bile çok sonradan ortaya çıkması, bir şeylerin el altından yapıldığını gösteriyor. Ayrancı için kaygı verici tabii ki. Rant uğruna bütün yeşil alanlar talan ediliyor. Biz isteriz ki orada sosyal bir ortamın sağlanabileceği, insanların vakit geçirebileceği bir kültür merkezi, bir konser alanı gibi şeyler yapılsın.  Ama tabii ki yine halka bir şey sormuyorlar.

“Ayrancı’ya yeni sorunlar ekleyeceği kesin”

Tülay Kılıç (51)

Ayrancı’nın zaten birçok sorunu var, bunlara yenileri eklenir. Trafik iyice kitlenir, otobüs gelecek, taksi gelecek diye günümüz beklemekle geçer.

Birincisi trafik sorunu, ikincisi o büyüklükteki bir yerin gürültüsü açısından olumsuz bir etkisi olacağı kesin. Ayrancı bir emekli semti. Buranın düzenini bozacak.

Yani buraya çok hitap etmez öyle bir şey bence. Buradaki insanlar yolda zor yürüyoruz. Yollar dar, kaldırımlar dar. Güven hastanesi bile burada otopark sorununu artırdı. Bu büyüklükteki bir yer Ayrancı’yı kilitler.

“Kesinlikle çok katlı kullanıma açılmamalı”

Can Çokçalışkan (51)

Veteriner hekim

Olumsuz etkiler, bu alanın kamuya ait bir park, yeşil alan olması gerekirdi. Ancak bir kişiye satıldığı ortaya çıktı. Kesinlikle çok katlı otel, konut ya da hastane olmaması gerekir. Bulunduğu yerin halka açık, ağaçları ve yeşil alanı korunmuş, düşük katlı restoran, kafe vb. olarak kullanılmasını isteriz.

“Arsa sahibinin sözünü tutmasını beklerim”

Çiğdem Tiftikçi (44)

Fizik Öğretmeni

Bu arazi Atatürk Bulvarı ile Ayrancı sınırında bir doğal bariyer görevi görüyor, alçak katlı yapılar doğal habitata müsade ediyor ve içinde, berisinde, gerisinde onlarca kuş türünün yaşamasına imkan sağlıyor. Sadece güven hastanesinin bile trafiğe, park yerine nasıl bir yük oluşturduğunu bizzat tecrübe ettik. Arazi sahibinin “Ayrancı’nın dokusuna zarar vermeyecek bir yapı üretme” sözünü tutmasını isterim. Az katlı konutlar ve bol yeşillik benim hayalim..

“Trafiği ve ulaşımı felç eder”

Ceren S. (23)

Mühendis

Otel gereksiz, hastane olursa zaten yoğun olan trafiği ve ulaşımı daha da felç eder. Zaten yakında Bayındır ve Güven Hastaneleri var.

ABD’nin eski büyükelçiliği ne olacak?


Elçilik taşındı, Ayrancı girişindeki binası satıldı

Ankara’nın Ayrancı semtinde uzun yıllar boyunca hizmet veren ve kent hafızasında büyük bir yeri bulunan ABD Büyükelçiliği binası, satışa çıkarıldı ve yeni sahiplerine kavuştu. 

Büyükelçilik binası hem mimarisi hem de Ankara’nın kent belleğinde diplomatik tarihinde oynadığı rol nedeniyle büyük bir sembolik öneme sahipti. 1950’li yıllardan itibaren nice diplomatik görüşmelere, uluslararası etkinliklere ve çeşitli kültürel faaliyetlere ev sahipliği yapan yapı, birçok Ayrancı sakini için de semtin önemli bir simgesi haline gelmişti. ABD yönetimi, 2013 yılında Ankara’nın Kavaklıdere semtindeki büyükelçilik binasına düzenlenen intihar saldırısının ardından, elçilik yerleşkesinin daha güvenli bir bölgeye taşınması için arazi talebinde bulunmuştu. Ayrıca ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Konsolosluk İşlerinden Sorumlu Elçi Müsteşar Başkonsolos Jayne Howell açıklamasında eski binada vize ve konsolosluk işlemleri için yeterli bekleme alanı olmadığını belirtmiş ve yerleşecekleri yeni binanın, başvuru sahiplerine daha iyi hizmet sunmak ve bekleme sürelerini azaltmak için tasarlandığını söylemişti ardından elçilik binasının Çukurambar’a taşınmasıyla birlikte eski binaya ne olacağı merak konusu olmuştu.

20 Mayıs 1955 tarihli Ecnebi Devletlere Ankara’da Sefarethane ve Konsoloshane İnşa Etmek Üzere Meccanen Arsa Tahsisi Hakkında Kanun

Nasıl başladı, nasıl bitti? 

1919-1927 yılları arasında görev yapan Amerika Birleşik Devletleri’nin temsilcisi Amiral Bristol Ankara’ya geldiğinde, henüz elçiliklerin kiralanmadığı zamanlarda istasyondaki bir vagonda kalıyordu. O dönemler Ankara’da konut ve otel sıkıntısı bulunmasından dolayı Bristol’ın kaldığı vagon ABD’nin büyükelçilik yapısı olur. 12 Ekim 1927 tarihinde Gazi Mustafa Kemal’e itimatnamesini teslim eden Joseph C. Grew göreve yeni başladığında Ankara İstasyonuna çekilmiş olan vagonu elçilik bürosu olarak kullanmaktaydı.

Ankara’daki ilk Amerikan Sefareti olarak kullanılan tren vagonu (Hayat Dergisi) Koray Özalp ve Tolga Aydoğan, Ankara’daki Diplomatik Misyonlar 1920-1970 (Ankara: Galata Yayıncılık, 2022),

1920’lerden itibaren Ankara’nın başkent ilan edilmesiyle birlikte yabancı devletlere diplomatik temsilciliklerini inşa edebilmeleri için çeşitli imkanlar verilmiş, ancak bu süreci resmî bir çerçeveye oturtan düzenleme 20 Mayıs 1955 tarihli Ecnebi Devletlere Ankara’da Sefarethane ve Konsoloshane İnşa Etmek Üzere Meccanen Arsa Tahsisi Hakkında Kanun olmuştur.(1) Sonraki dönemlerde ABD Büyükelçiliği Ankara’da üç ayrı bina kullanır. Bunlardan ikisi Mimar Kemalettin ile Mimar Vedat Tek Bey’in yaptığı günümüzde İstiklal Caddesi üzerinde bulunan ve şimdi ise Radisson Blu Otel ve Merkez Bankası’nın bulunduğu alanda inşa edilen on bir evden oluşan Evkaf Evleridir.

Koray Özalp ve Tolga Aydoğan, Ankara’daki Diplomatik Misyonlar 1920-1970 (Ankara: Galata Yayıncılık, 2022)

Elçilik binası burada 1924-1936 yıllarında hizmet verir. Öte yandan ABD Temsilciliğinin eş zamanlı kullandığı diğer binası ise Cebeci’de yer alır.(2) O yıllarda Gürcistan, Afganistan, Azerbaycan ve SSCB’nin de ortak kullandığı ABD Musiki Muallim Mektebi’nin yakınında iki katlı bir binada işlevine devam eder ve 1939 yılında Ankara Kavaklıdere’de iki katlı bir binaya taşınır.(3) Ancak, artan diplomatik ihtiyaçlar ve güvenlik gereksinimlerine ek olarak daha büyük ve modern bir yerleşkeye duyulan ihtiyaç sonucunda, Abidin Mortafoğlu ve Eggers-Higgins tarafından tasarlanan yeni büyükelçilik binasının yapımına 1948 yılında başlanır.(4)

ABD Evkaf Evleri’ndeki binasını boşaltarak Şubat 1939’da Kavaklıdere’deki iki katlı binaya taşı-nır. (Koray Özalp Arşivi)

Haymil Construction şirketi tarafından inşa edilen bu yeni bina, 1957 yılında tamamlanır ve ABD Büyükelçiliği Kavaklıdere’deki bu yerleşkeye taşınarak faaliyetlerine burada devam eder. 2010’lu yıllara geldiğimizde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın dünya genelindeki diplomatik misyonlarının güvenliğini artırmak amacıyla uyguladığı çeşitli programlar kapsamında birçok elçilik binasını yenileme veya taşıma kararı almasıyla birlikte Ankara’daki Ayrancı binasının da yeni yer arama süreci başlamış oldu. 

Eski binanın, terör saldırılarına karşı yeterli fiziksel korumaya (patlamaya dayanıklı camlar, yüksek çevre duvarları) sahip olmaması ve özellikle 2013’teki Ankara saldırıları (ABD Büyükelçiliği yakınında patlama) sonrası endişeler arttı. Ayrıca eski binanın, artan personel kapasitesi ve teknolojik altyapı eksiklikleri nedeniyle de yeteriz hale geldiği belirtildi. Bu doğrultuda, elçilik için daha güvenli ve modern bir yerleşke inşa edilmesine karar verildi. 2017 yılında resmi olarak yeni binanın inşaatına başlandı. Ennead Architects tarafından tasarlanan bina, ABD hükümetinin küresel elçilik projeleri çerçevesinde modern, güvenli ve sürdürülebilir bir yapı olarak inşa edildi. Proje, yenilenebilir enerji kullanımı ve çevreci tasarım anlayışıyla öne çıkarken, güvenlik standartları ve teknolojik altyapısıyla da dikkat çekti. Ayrıca o dönem Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nde, ABD’li Müslüman siyasetçi ve insan hakları savunucusu Malcolm X’in adının, Ankara Çukurambar’da inşa edilen yeni ABD Büyükelçiliği’nin bulunduğu 1478. Cadde’ye verilmesine karar verildi.() Büyükelçilik, 2022 yılı sonunda tamamlanan yeni binasına taşınma sürecine başladı. 2023 yılı itibarıyla Ankara’daki tüm büyükelçilik operasyonları resmi olarak Çukurambar’daki yeni yerleşkeye taşınmasıyla birlikte Kavaklıdere’deki tarihi bina boşaltıldı.

2023 yılında taşındığı Çukurambar’daki ABD Büyükelçiliği yerleşkesi

ABD Büyükelçiliği’nin Çukurambar’a taşınması yalnızca bina değişikliği olarak değerlendirilmemesi gereken, mekânın yeniden örgütlendiği ve diplomatik alanların yeniden şekillendiği bir dönüşüm sürecidir. Kavaklıdere’de uzun yıllar boyunca diplomatik merkezlerden biri olan eski büyükelçilik binasının boşaltılması, bölgenin kentsel işlevlerinde dönüşüm ihtimalini gündeme getirdi. Yeni elçilik binasının yer aldığı Çukurambar ise, artan güvenlik önlemleri, yoğunlaşan diplomatik hareketlilik ve bölgedeki trafik düzenlemelerinin etkisiyle farklı bir boyut kazandı. Geniş arazi kullanımı ve güvenlik protokolleri nedeniyle, yeni büyükelçilik çevresindeki kamusal alanlar ve erişim olanakları kısmen değişirken, bölgenin diplomatik kimliği güçlendi. 

Satış detayları ve yeni planlar

ABD Büyükelçiliği’nin Ayrancı’daki eski binası, yapılan ihale sonucunda Aşhan Şirketler Grubu’na satıldı. Satış bedeli açıklanmasa da binanın ve arazisinin yüksek değeri göz önüne alındığında, önemli bir anlaşma gerçekleştirildiği tahmin ediliyor. Aşhan Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Şemsetdin Hancı, Patronlar Dünyası Platformu’na yaptığı açıklamada, satışla ilgili detaylara değinerek şu ifadeleri kullandı: “Ciddi bir rakama mal oldu, ancak gizlilik sözleşmemiz nedeniyle bu konuda bilgi paylaşamıyorum.” Ayrıca bina ve arazi kullanımı için henüz bir proje oluşturmadıklarını belirterek “Oradaki kent dinamikleriyle de istişare ederek bir adım atacağız. Ankara’ya yakışır bir proje yapma niyetimiz var. Ankara’nın çok özel bir noktası orası, 100 yılda bir düşer böyle bir yer. Ama kupon arazi olduğu için herhangi bir proje oluşturmadan aldık” diye konuştu.

Aşhan Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Şemsetdin Hancı

Uzmanlar, binanın gelecekte bir kültür merkezi, müze ya da özel bir işletme olarak değerlendirilmesinin mümkün olduğunu ifade ediyor. Semt sakinleri ise bölgenin dokusunu bozacak projelerden kaçınılması gerektiğini vurgularken Ayrancı semtinde yaşayan birçok kişi, binanın kamusal bir işlevle halkın kullanımına sunulmasını talep ediyor.

Semt sakinlerinin görüşleri

Semt sakinleri, eski büyükelçilik binasının geleceği konusunda endişeli ve sürecin Ayrancı’nın dokusuna zarar vermeden ilerlemesini istiyor. Binanın bulunduğu alanın Atatürk Bulvarı ile Ayrancı sınırında doğal bir bariyer görevi gördüğünü belirten mahalle sakinleri, yoğun yapılaşmanın doğal habitatı tehdit edebileceğini dile getiriyor.

Özellikle alana yapılacak olan çok katlı otel, konut veya hastane gibi projelerin semtin trafiğini artıracağını, park yeri sıkıntısını derinleştireceğini ve bölgenin dokusunu bozacağını düşünenler çoğunlukta. Mahalle sakinleri, bu alanın kamusal bir işlevle halka açık kalmasını, ağaçların ve mevcut yeşil alanın korunmasını talep ediyor. Düşük katlı yapılar, yeşil alanlar, kültürel ve sosyal faaliyetlere imkan sağlayacak kullanım talepleri öne çıkıyor. Trafik ve toplu taşıma sorunlarının mevcut haliyle bile ciddi bir yük oluşturduğunu vurgulayan semt sakinleri, yapılacak projelerin bu sorunları daha da büyütmemesi gerektiğini düşünüyor.

Kent hafızası 

Kent hafızası, kentin geçmişten bugüne taşıdığı fiziksel, sosyal ve kültürel izleri taşır. Tıpkı insanların hafızasında sakladığı anılar gibi, kentler de sokakları, binaları, anıtları, gelenekleri ve yaşanmışlıklarıyla bir “hafıza” oluşturur. Bu hafıza, kentin kimliğini şekillendirir ve miras olarak geleceğe aktarılarak o kenti zenginleştirir. 

Kent hafızası, bir şehrin ruhudur. Bu ruhu korumak, yalnızca binaları değil, insanların onlarla kurduğu duygusal bağlarını da yaşatmak demektir. Ayrancı’daki eski elçilik binası, kent hafızasının somut örneği olmakla birlikte yalnızca bir taş yığını değil, Cumhuriyet’in diplomasi tarihini ve kent kimliğini yansıtan belgedir.

Ne yapılabilir?

Binayı yıkmak veya salt ticari amaçla kullanmak yerine, kültürel mirası koruyan ve kamusal fayda sağlayan projelerle canlandırmak mümkün. Binanın bir bölümü, hızla değişen kent dokusunda sosyal ve siyasi açıdan geçmişin izlerini korumak amacıyla kent arşivine dönüştürülebilir ya da Ankara’nın kültürel diplomasi potansiyelini geliştirmek amacıyla kullanılabilir. Ayrıca binanın mimari dokusu, sanatsal üretim için ilham verici bir ortam sunarak hem işlevine katkı sağlayabilir.

Ayrancı’daki eski büyükelçilik binasının dönüşümünde kullanımlar çeşitlendirilebilir ancak temel ilke, tarihi dokuyu koruyarak kamu yararını üstün tutan ve kent hafızasını zenginleştiren bir yaklaşım benimsemek olmalıdır. Bu yapı, ne salt bir müze ne de yalnızca ticari bir mekân değil; Ankara’nın geçmişiyle geleceği arasında köprü kuran, toplumsal katılımı teşvik eden ve sürdürülebilirliği önceleyen çok işlevli bir kamusal alan olarak tasarlanmalıdır. Restorasyonda mimari kimlik korunurken, kültürel etkinliklerden sosyal girişimlere kadar projelerle hem semt sakinlerine hem de kente bütüncül bir değer katılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, tarihi yapılar ancak “yaşayan” mekânlara dönüştüklerinde anlam kazanır. 

Dönüşüm sürecinde, katılımcı bir yaklaşım benimsenmeli, binanın nasıl kullanılacağı konusunda gerekirse yeni sahipleri ile işbirliği yapılarak sivil toplum örgütleri, meslek odaları, akademisyenler ve diğer ilgili paydaşlar, karar alma mekanizmalarına öncülük ederek sürecin şeffaf, demokratik ve kolektif bir şekilde ilerlemesine katkıda bulunmalıdır. Ancak bu şekilde, yapı sadece fiziksel olarak değil, toplumsal bellekte de yaşayan bir mekâna dönüşebilir.

Dipnotlar

[1] Türkiye Cumhuriyeti Kanunları. (1955, 27 Mayıs). Ecnebi Devletlere Ankara’da Sefarethane ve Konsoloshane İnşa Etmek Üzere Meccanen Arsa Tahsisi Hakkında Kanun (Kanun No: 6593). Resmî Gazete (Sayı: 9013). Erişim adresi: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc037/kanuntbmmc037/kanuntbmmc03706593.pdf

[2] M. Nazmi Özalp, Bir Başkent’in Anatomisi 1950’lerde Ankara, haz. Haluk İmga (Ankara: İdeal Kent Yayınları, 2016), 239, akt. Koray Özalp & Tolga Aydoğan, Ankara’daki Diplomatik Misyonlar 1920-1970 (Ankara: Galata Yayıncılık, 2022), 42.

[3] Özalp, K., & Aydoğan, T. (2022). Ankara’daki Diplomatik Misyonlar 1920-1970. Galatya Yayınları.

[4] Ankara Büyükşehir Belediyesi. (2007). Cumhuriyet ve Başkent Ankara. Ankara: Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları.

[5] Ankara Büyükşehir Belediyesi. (2025, Şubat 26). Büyükşehir Belediye Meclisi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Resmi Web Sitesi. https://www.ankara.bel.tr/haberler/buyuksehir-belediye-meclisi-11733

Ayrancı’da yaşamanın ve yaşlanmanın keyfekeder hüzünleri

Yazanlar Sokağı’nda Sadi Hoşses

1980 yılıydı. Aşağı Ayrancı’daki Yazanlar Sokağı’nda yaşayan besteci Sadi Hoşses, Ankara Arı Sineması’nda jübilesini yapmaya hazırlanıyordu. Ardından İzmir’e taşınacaktı. O yıl, Olgunlar Sokağı’nda bir haber ajansında 19 yaşında acemi bir muhabir olarak çalışıyorduk. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, askerlerin sabrını ve hasretini anlatan “Sabret Gönül”, “Bu Hasret Biter” adlı eserlerin bestecisi Sadi Hoşses ile bir röportaj yapmamız istenmişti.

Sadi Hoşses’in aynı mahallede TSM çalışmaları yapan dershanesi yerine, iki arkadaş Kızılay Güvenpark’tan eski marka taksi dolmuşlara binerek, evinde ziyaret etme acemiliğinde bulunmuş, Sadi Hoşses’in kapısını randevusuz çalmıştık. Kapıyı açtığında üzerinde eşofman türü bir giysi vardı. Amacımızı öğrendiğinde “buyrun çocuklar sizi salona alalım” kibarlığıyla izin istedi sonra kravatlı takım elbise giyinmiş haliyle salona girdi. Eski Ankara beyefendisinin bu davranışıyla büyük bir sanatçıdan büyük bir nezaket dersi almıştık.

Şadi Hoşses, 1982 yılında Ayrancı Yazanlar Sokağı’ndan ayrılarak İzmir’e yerleşti ve 1994’te vefat edene kadar orada yaşadı. 1988’de, Avni Anıl’ın Sadi Hoşses ile ilgili hazırladığı TRT programında, eşi Ayrancı’daki dostlarını çok özlediğini dile getirmişti.

Şu sıkıntılı günlerde dilimize Hoşses’in “Gülmedi şu bahtım gülmedi gitti” şarkısı denk düşse bile, şimdi oradan geçerken, Yazanlar Sokağı’ndaki o evden bir zamanlar terennüm edilen “Yıldızlı semalarda haşmet ne güzel şey” şarkısı gelir aklımıza ve ağlamaklı olur insan şu Ayrancı’da.

Sadi Hoşses ve Ziya Taşkent

Mesnevi Sokağı’nda Ziya Taşkent ıslığı

1999 Marmara Depremi’nde eşi, kızı ve iki torunuyla birlikte aramızdan ayrılan besteci Ziya Taşkent, 1980’lerde Mesnevi Sokağı’nda yaşardı. Akşama doğru, Karyağdı Sokağı kavşağındaki marketten alışveriş yapar, tanıdıklarıyla şakalaşırdı. Bazen dilinde pelesenk olmuş bir şarkıyı mırıldanır, bazen de bestelemeyi düşündüğü yeni bir eseri ıslıkla çalarak evine dönerdi. Şimdi oralardan geçsem Taşkent’in bestesi “Gücüme gidiyor böyle yaşamak” şarkısı düşer gönlümüze. 

Gazete sayfalarını paylaşarak okurlardı

Yeşilyurt kavşağından Kuzgun’a tırmanırken üçüncü apartmanın yüksek giriş katında oturan bir çift idiler. Sabahın erken vakitlerinde gözlüklü, takım elbiseli yaşlı beyefendi, Yeşilyurt’un köşesindeki fırından sıcak ekmek ve gazetesini alırdı. Eşi onu hep yoldan görünen giriş kapılarında karşılar, elindeki poşetleri alırdı. Ve o yaşlı beyefendi de yaşlı eşinin sırtını okşar, teşekkür ederdi. Kuzgun Caddesi’ne bakan pencerenin önünde gazete sayfalarını paylaşarak kalın çerçeveli okuma gözlükleriyle okurlardı. Perdeleri hep açık olurdu. Cam göbeği rengindeki eski Volkswagen arabaları apartmanın önünde hep park halinde durur, ara sıra yakın yerlere gezintiye çıkarlardı. Onlar gençlikteki aşkın, yaşlılıkta büyük bir sevgiye dönüştüğü en güzel örneklerdendi.

Bir gün apartmanın önünde bir kalabalık toplanmıştı. “Beyefendi kalp krizi geçirdi” dediler. Evlatları annelerini alıp götürdüler, kaplumbağa arabayı da bir daha gören olmadı. Şimdi oradan eve dönerken o pencereye bakarım hep, zihnmde onlar hâlâ orada gazete okumaktadırlar. 

Her gün traşını olur, kuşları yemlerdi

Kuzgun Sokağı’nda Mesnevi’ye yakın apartmanın yola bakan girişin üstündeki dairelerinde oturan evlatları olmayan yaşlı ve mutlu başka bir çift hatırlarım. Yaşlı adam her gün sinekkaydı tıraşını olur, artan ekmekleri ufalayıp yakındaki boş arsaya konan kuşlara götürür, sürü güvercinlerin arasında tebessümle gelene geçene selam verirdi. Hanımefendi ondan daha önce vefat edince, her gün tıraş olan tebessümlü beyefendinin önce sakalları uzadı. Hayata küstü. Gelene geçene selam veremez bezginliğe düştü. 

Bazen Hüseyin Onat Sokağı’ndaki Bahar Evi’nde tavla oynarken görüldüğünde yaşam ile yeniden barıştığı duygusu uyandırırdı fakat giderek içine kapandı. Münzevi görüntüsüyle ona sarhoş diyenler de oldu. Birkaç gün ortalıklarda görünmeyince onu evinin yatak odasında bir daha uyanmayacak halde buldular. Şimdi o eski binaları yıkılan boş arsaya ne zaman güvercinler sürü halinde toplansa her gün sinekkaydı tıraş olmuş yaşlı adamı ararlar ve gelmeyince de uçar gider kuşlar, insana bir hüzün çöker. 

Hoşdere’ye tırmanan merdivenler

O merdivenlerden her sabah birimiz çıkarken, birimiz inerdi. Artık sık sık rastlaşınca Ayrancı halkı birbirlerine selam vermeye başlarlardı. O yıllarda 20’li yaşlardaydık. Esmer, saçları uzun, müşfik yüzlü genç hanım gülümseyerek selam vermeden geçmezdi. İnsan sevgisinin erdemiyle mahalle kültürünün asaletini oluştururdu. 

Şimdi ömür saatimiz yarım yüzyılı on dört geçiyor.  Ahmet Haşim’in “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden / Eteklerinden güneş rengi bir yığın yaprak / Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak” diye başlayan Merdiven şiirindeki gibi, Yeşilyurt’tan Hoşdere’ye çıkan merdivenleriyle birlikte gelip geçmekte olan yaşamı sorguluyorlar.

Uzun saçlı, esmer müşfik yüzlü genç kadın ve o adam, geçen her yılın yüze yapıştırdığı çizgiden imzalarla şimdi aynı merdivenlerden çıkıp inerken “Yıllar ne çabuk geçti o günler arasından” adlı hicaz şarkıyı duyar gibi birbirlerine bakıyorlar.

Sonra yaşadığı zamanda şairlerin sultanı olarak bilinen Şair Bakî’nin; “Avezeyi bu aleme Davut gibi sal / Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş” mısraları Aşağı ve Yukarı Ayrancı’nın her köşesinde sağlıklı ve mutlu ömürler için yaşanılan anın tüm olumsuzluklarını unutturmaya başlar.

Ayrancı’nın dereleri nerede?

11 yıl önce Ankara/Ayrancı’ya ilk taşındığımda semtin topoğrafyası beni şaşırtmıştı. Açıkçası bu kadar yokuşlu bir kent beklemiyordum. Nispeten daha düz olan Eskişehir ve Konya’ya kıyasla Ankara tam bir vadiler kenti. Bir zamanlar bu vadilerden şimdi sokaklara adını veren derelerin aktığını yüksek lisans tezimi yazarken öğrendim. Ankara’nın yerleşim örüntüsüne yön veren bu derelerin nasıl kaybolduklarını ve tekrar gün yüzüne çıkarılıp çıkarılamayacağını merak ederek tezimi 2020’de bitirdim. Kent merkezinde 100 km2 alana odaklanan çalışmamda yüzeyden yaklaşık 56 km akarsuyun yok olduğu sonucuna ulaştım ve Kayıp Dereler Haritası oluşturdum. Su yaşamı canlandırdığı gibi aslında şehir hayatını da canlandırmaktadır. Ankara’da bir akarsu boyunca yürümek, oturmak, sohbet edebilmek suyun akışını herhangi bir kötü koku olmadan yakından izleyebilmek ne güzel olurdu değil mi? Fakat Ankara’nın dereleri şuan yerin altında menfezlerden akıyor ve daha nicesi yürürlükteki mevzuatlara göre beton kanallar içine alınarak ıslah ediliyor.

Ankara’nın dereleri nasıl kayboldu?

Derelerin kayboluşu Cumhuriyet Ankara’sının da tarihi aslında. Ankara il sınırının çok büyük bölümü Sakarya Havzası içindedir. Hatip Çayı, Çubuk Çayı ve İncesu; Bu akarsular birleştikten sonra Ankara Çayı adını alır ve batıya Sakarya Çayına doğru ilerler. Ankara’nın jeomorfolojik özellikleri, bu dört akarsuyu besleyen birçok küçük suyoluyla şekillenir. Bu derelerin kuru dere yani mevsimsel akışa geçen dereler olduğunu belirtmek gerekir. Ankara iklimi ve yer şekilleri itibariyle konveksiyonel (kırkikindi) yağışlar almaktadır. Dolayısıyla düşük debili bu kuru dereler ilkbaharda yüksek debi ile akar ve havza ekosistemini besler.

Kalenin etrafını dolanan Hatip Çayı kentin evsel ve ticari su ihtiyacını uzun süre karşılamıştır. Üzerine Romalılar tarafından inşa edilen ‘bent’ baraj görevi görmüş ve suyu şehrin belirli bölgelerine cazibe  (yerçekimi) ile taşımak için kullanılmıştır. Bu nedenle Hatip Çayı, “Bentderesi” olarak da anılmaktadır. Diğer derelere nispeten daha yüksek debide akan Hatip Çayı üzerinde buğday vb. öğütmek üzere kurulmuş değirmenler, deri yıkamak için Tabakhane denilen dükkânlar bulunmaktaydı. 1900’lerin başında İncesu deresi ise Ankara Garı önünde taşarak geniş bataklık alanlar oluştururdu. Bu durum sıtma hastalığının artmasına sebep olurdu. Ankara başkent olduktan sonra kentsel gelişimini yönlendiren Jansen Planında bu bataklık alanlar, açık-yeşil sistemler olarak planladı. Gençlik Parkı, Stadyum ve Hipodrom gibi spor ve rekreasyon alanlarının Gar önündeki düzlükte planlanması bir tesadüf değildir. Bu yeşil koridor Abdi İpekçi ve Kurtuluş Parkına doğru uzanmaktadır. İlerleyen dönemde İncesu dere yatağı daraltılmıştır. 1944 Ankara Haritasında İncesu deresinin taşkın önlemek amacıyla Sıhhiye pazarı ve Atatürk Bulvarı boyunca Kazım Özalp caddesine kadar kanal içine alındığı görülür. 

Ayrancı’nın dereleri

Ankara’nın üç ana deresi dışında, şehirde mevsimsel olarak akan irili ufaklı birçok dere vardır. 1944 Çankaya Haritasında, İncesu deresinin batı tarafında sırasıyla Büyükesat, Kavaklıdere, Hoşdere, Dikmen deresi ve Kirazlıdere gözükür. Hoşdere, o dönemde Orta Ayrancı ve Yukarı Ayrancı olarak gösterilen vadiden –Portakal Çiçeği Vadisi– aşağı doğru bugünkü Kuzgun sokak boyunca Meclis bahçesine doğru akmaktadır. Kavaklıdere ise kaynağını Çankaya Köşkü yakınından alarak Seğmenler Parkı içinden geçip bugünkü Tunus Caddesi boyunca ilerler ve İncesu deresine kavuşurdu. Günümüzde Kavaklıdere Seğmenler Parkı içinden halen açıktan akmaktadır, ancak Seğmenler Parkı alt kotunda menfeze girer, Kuğulu Parkın altından geçerek Tunus Caddesi boyunca yolun altından akar ve İncesu menfezi ile birleşir. 14 km uzunluğu bulan Dikmen Çayı ise Dikmen Köyü Camii’si civarından başlayarak vadiden geçer ve Kara Harp Okuluna doğru devam ederek bugünkü Saraçoğlu Mahallesine doğru akardı. Trajik bir şekilde bugün dere, vadi içerisindeki menfezde, yer altından akarken üstünden yapay havuz akar. Sonrasında Çetin Emeç Bulvarı altında bulunan sel kapanına (su tutma alanına) girer ve Cemal Süreya Parkına doğru Dikmen Caddesi altından geçerek Kirazlıdere menfezi ile Necatibey metro istasyonu civarında birleştirilir, son olarak Ankara Çayına yönlenir. 

Ayrancı’nın dereleri

Derelerin kaderini değiştiren seller 

11 Eylül 1957’de Hatip deresinin ve de kentin kaderini değiştiren büyük bir sel meydana gelir. Erman Tamur’un “Suda Suretimiz Çıkıyor” eserindeki anlatımıyla il merkezinde yağmur bile yağmamışken Hatip Çayı’nın su toplama havzasında yer alan Hasanoğlan, Lalahan, Kayaş ve Mamak bölgeleri 1,5 saat yağış almış, su, derenin taşma debisini aşarak Kayaş-Dışkapı güzergâhındaki taşkın yatağında bulunan her şeyi önüne katıp sürüklemiştir. Önceki yıllarda da Hatip, İncesu ve Dikmen derelerinde seller meydana gelmiş ise de bu seferki sel, 20 milyon lirayı aşkın hasar ve 165 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır. O yıl erken seçime giden Türkiye’nin siyasi gündemi de çok hareketliydi, öyle ki selle aynı gün mecliste Seçim Kanunu değişiklikleri yapılmaktaydı ve sel meclis gündemine ancak gece girebilmişti. Sel sonrası Hatip Çayı’nın ıslahı DP’nin bir seçim propagandası olmuş ve akabinde bir kısmı (bugünkü Bentderesi Caddesi) yer altına alınarak Hatip Çayı kapatılan ilk dere olmuştu. 

Ankara’nın 11 Eylül 1957 Sel Felaketi

Dereler altyapısız başkentin kanalizasyon hatlarına dönüşürken, seller derelerin kapatılmasının bahanesi olmuştur. Hâlbuki seller politikacıların söylediği gibi asrın felaketleri değildir, insan müdahalesinin ve yetersiz altyapının bir sonucudur. Zira 1963 DSİ Raporunda taşkınların sebebi şu şekilde açıklanmıştır: “Kontrolsüz iskân derelerin tahliye kapasitesini azaltmıştır… Derelerin drenaj alanlarının bitki örtüsünden mahrum bulunması, arazinin yanlış kullanılması, herhangi bir şekilde toprak muhafaza tedbiri alınmadan tarım yapılması ve mecralara muhtelif artıkların dökülmesi…” Yani sellerin ana sebebi, yoğun nüfus artışı, dere kenarlarındaki gecekondulaşma ve altyapı yetersizliğiydi. Jansen Planı’nda 1980 için öngörülen nüfusa 1950’lerin başında ulaşan Ankara için yeni bir master plan (Yücel-Uybadin, 1957) yapılmış, plan raporlarında İncesu ve Bentderesi’nin kanalizasyon sisteminin bir parçası olduğuna değinilmiştir. 1963 DSİ Raporuna göre, şehrin yalnızca 1/10’unda atıksu ve yağmursuyu sistemi vardı, kalan yerlerde septik tanklar kullanılırdı veya atıksular arıtılmaksızın derelere deşarj edilirdi. Hatta 1950’lerde belediyeler, muhtarlara beton büzler dağıtmış halkın iş birliği ile atıksu hatları döşenmesi sağlanmıştır. Ancak bilgisizlik ve yönetim eksikliği nedeniyle yine DSİ Raporuna göre PTT’nin telefon menholüne bile kanalizasyon bağlantılarının yapıldığı görülmüştür. 1970’lerde Anadolu’nun büyük kısmı fosseptik çukurlarına insan dışkısını biriktirir, daha sonra gübre vb. olarak yararlanır ya da boş arazilere dökülürdü. Bu evsel atık anlamında çevre kirliliğini geciktiren olumlu bir durumdu aslında, çünkü 90’larda kanalizasyon bağlantısı arttıkça arıtma tesisi oranı yok denecek kadar az olduğundan içme suyu havzalarını tehdit eden kirlilik yüksek seviyelere ulaşmıştır. 

Atatürk Bulvarı’nın Sıhhıye bölümünden açıktan akan İncesu Deresi (1970)

Kanalizasyona dönüşen dereler

Büyük selden sonra Hatip Çayı’nın kent içerisinde kalan kısımları da 60lı yıllar boyunca DSİ tarafından kapatılmıştır. Böylelikle Hatip Çayının dere yatağı kamu yararına kullanılmak yerine ranta kurban edilerek özel mülkiyete geçmiş, şehir dışında yeni rekreasyon alanları (sel kapanları) inşa edildiği düşünülerek gözden çıkarılmıştır. İncesu ise açık bir kanalizasyon hattına dönüşmüştür. Raporlara göre yazın dereden gelen koku başkentin merkezine yakışmayacak şekilde ağır kokmaktaydı. Nitekim 1972-76 yılları arası İncesu deresinin kent merkezindeki büyük bölümü menfeze alınarak üstü kapatılmıştır. 1961’de kent merkezindeki sellere önlem almak için Dikmen deresi önüne büyük bir sel kapanı (bugün Çetin Emeç Bulvarı altındadır) yapılmıştır. Tamur’un anlatımıyla Dikmen deresi küçük bir dere olmasına karşın, mevsimsel sellere neden olurdu. Dere, Saraçoğlu Mahallesine doğru akarken yönünü değiştirip Anıtkabir-Bahçelievler tarafına yönlendirilerek Kirazlıdere ile birleştirildi, böylece sellerin önüne geçilmesi planlandı. Ankara Taşkın Projesi Tatbikatı (1968) kitabında İbrahim Batukan İncesu deresinde yapılan hatanın Kirazlıdere de yapıldığını, hemen Anıtkabir’in yanından bugünkü M. Fevzi Çakmak Caddesi altından akan Kirazlıdere’ye Beşevler boyunca birçok apartmanın kaçak olarak kanalizasyonlarının bağladığı belirtilmektedir. Yıllar içerisinde Dikmen deresinde de aynı hata yapılacaktı. 1957 Yücel-Uybadin İmar Planında vadiler (Seğmenler, Botanik vd.) koruma altına alındıysa da Dikmen Vadisi kontrolsüz yapılaşmaya uğramıştır. 1989’da Ankara Büyükşehir Belediyesi “Dikmen Vadisi Konut ve Çevre Geliştirme Projesi” adı altında bölgeyi yeniden ele almış, kentsel dönüşümün ilk örneklerinden birini gerçekleştirmiştir. Projede dere ıslah edilerek menfeze alınmış ve havza ekosistemi, geri dönüşümü olanaksız değişikliklere uğramıştır.

Dikmen Vadisi Çetin Emeç Bulvarı tarafından görünüşü 1990

90’lardan günümüze 

1980lerde Ankara Çayı’na arıtılmaksızın verilen kanalizasyon hatları neticesinde içme suyu havzalarındaki kirlilik yüksek seviyeye ulaştı. 1989’da ayrık kanalizasyon sistemi ve arıtma tesisi içeren Büyük Ankara Kanalizasyon ve Yağmursuyu Projesi (BAKAY) planlandı. 1997’de Sincan-Tatlar’da son teknoloji bir Arıtma Tesisi inşa edildi. Ancak, ABB, 2017’de BAKAY projesinin sadece %54ünün tamamlanabildiğini belirtmiştir. BAKAY Projesine göre yağmur suyu taşıması planlanan kapalı veya açık derelerin çoğu halen atıksu da taşımaktadır ve bu hatlara atıksu bağlantıları yapılmaktadır. Bu durum, 2016’da DSİ için hazırlanan havza raporlarında belirtilmiştir. Diğer taraftan IV. Sınıf yani çok kirli olan Ankara Çayı ve Sakarya Nehri tarımsal sulamada hatta içme suyunda kullanılmaktadır. 

Mansur Yavaş’ın da birçok kez dile getirdiği gibi bugün Tatlar Arıtma Tesisi yetersiz kalmaktadır, çünkü giren su miktarı çok fazladır. Nüfus artışı yanı sıra özellikle derelerin ve yağmursularının tesise maliyeti çok yüksektir. Dereler ve yağmur suları atıksu hatlarından ayrılarak, olabildiğince yeraltı suyuna sızdırılmalı ve bunun için klasik bir yöntem olan daha fazla boru döşemek yerine doğa-tabanlı çözümlere geçilmelidir. Yağmursuyu hasadı, yeşil çatılar, biyotutma sistemleri, geçirgen yüzey döşemeleri vb. sürdürülebilir drenaj sistemleri ile sadece su krizine değil kentlerin ısınmasına da çözüm üretebiliriz. Derelerin tekrar açılması bir hayal değil aslında ekolojik ve ekonomik bir gerekliliktir.