Ayrancım Derneği 2025 yılı 3. Fotoğraf Yarışması’nda jüri değerlendirmesi sonucunda 20 fotoğrafın sergilenmesine karar verilmişti. Önceki yıllarda seçilen eserlerle birlikte sergi 10 Ocak 2026 cumartesi günü Portakal Çiçeği UPSK Sergi Salonu’nda açıldı. Yarışma katılımcıları, Ayrancı halkı ve sanatseverler sergiye büyük ilgi gösterdi. Sergi bir hafta boyunca açık kaldı.
Sergi için desteklerini esirgemeyen Portakal Çiçeği UPSK ve Ahmet Şahin‘e teşekkür ederiz.
Sergi açılışına katılan konuklarAli Necati Koçak ve Irmak Dalgıç Bulut açılışı yapıyorJüri başkanı Mustafa Ertekin ve Irmak Dalgıç BulutSergi açılışına katılan konuklar
Ayrancı’ya taşınalı neredeyse iki yıl oluyor. Bu süre zarfında yalnızca kendi hayatımdaki değişimlere değil, aynı zamanda mahallede var olan Ayrancı komünitesinin dönüşümüne de tanıklık ediyorum. Özellikle son zamanlarda mahallede yürürken her köşede “dönüşüm” adı altında yürütülen yık-yap politikalarına yenik düşmüş ya da düşmek üzere olan binalarla karşılaşıyorum. Bu durum benim için soyut bir kentsel süreç değil; doğrudan gündelik hayatın içinden, somut örneklerle gözlemlediğim bir gerçeklik. Bu mahallede yaşayan birkaç yakın arkadaşım var ve üç kişiden ikisinin bu bahar evlerinin yıkılacağı kesinleşmiş durumda. Evlerini boşaltmak ve yeni bir konut arayışına girmek zorundalar. Dolayısıyla “dönüşüm” denilen bu aracın, pratikte mahallede yaşayan insanları yerinden etme aracına dönüştürüldüğünü birebir, etrafımdaki insanlar üzerinden gözlemleyebiliyorum.
Ayrancı’da kentsel yıkım
Beni en çok düşündüren mesele ise yıkılan bu evlerin yerine gelecek olan ve “rezidans” adı altında pazarlanan yapıların yarattığı tablo. Bu projelerin, insanlara daha iyi bir yaşam sunduğu iddiasıyla sunulan bir pazarlama tuzağı olduğunu düşünüyorum. Elbette bazı binaların teknik eksiklikleri, depreme dayanıklılık sorunları ya da yaşını doldurmuş olması nedeniyle yenilenme ihtiyacı doğabilir. Bu, inkâr edilemeyecek bir gerçek. Ancak ortaya çıkan konut ihtiyacının manipülasyona açık bir zeminde bırakılması, yık-yap politikalarının rant odaklı bakış açısını besleyen rezidans projelerinin çoğalmasına yol açıyor. İhtiyaç ile fırsatçılık arasındaki çizgi bilinçli olarak bulanıklaştırılıyor ve sonuçta mahallede, toplumsal dokudan kopuk, yatırım odaklı yapılar yükseliyor.
Mahallede kimin yaşayacağını inşaat firmaları belirliyor
Ayrancı, kendi içinde bir komünite yaratmayı başarmış bir mahalle. Sokakta karşılaşılan yüzlerin tanıdık olduğu, komşuluk ilişkilerinin hâlâ bir anlam taşıdığı bir yer. Ancak bu mahallede inşa edilen rezidanslar, insanları yine kendi lüks apartmanlarının içine kapatarak izole bir yaşam biçimi üretme girişiminden başka bir şey gibi görünmüyor. Bu dönüşüm sürecinde ortaya çıkan yapıların, hâlihazırda var olan komünite için açık bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Üstelik bu süreç, yalnızca mahalleliyi yerinden etmekle kalmıyor; aynı zamanda esas olarak rant odaklı aktörlere kazanç sağlıyor. Günün sonunda mahallede kimin yaşayacağına, kimin gideceğine; mahalleyle hiçbir bağı olmayan, oraya dair sosyal, kültürel ya da tarihsel bir bilgiye sahip olmayan inşaat firmalarının belirlediği rakamlar karar veriyor. Bu rakamlar, belki de en sevdiğimiz arkadaşlarımızın artık komşumuz olamayacağı bir düzeni mümkün kılıyor.
Konut dokusundaki değişimin yarattığı fiziksel tutarsızlıktan ayrıca söz etmeye bile gerek yok; çünkü mahalleyi ziyaret eden herkes gözle görülür bir uyumsuzluğu fark edebiliyor. Bir yanda eski apartmanların oluşturduğu ölçülü ve insan ölçeğine yakın yapı düzeni, diğer yanda cam cepheli, gösterişli, ışıklandırılmış rezidans blokları. Bu karşıtlık yalnızca estetik bir mesele değil; aynı zamanda mahalle deneyiminin dönüşümü anlamına geliyor. Yeni evde yaşamanın adeta bir fetiş hâline geldiğini düşünüyorum. Sanki “yeni” olmak, tek başına daha iyi bir yaşamın garantisiymiş gibi sunuluyor. Oysa mevcut konut stoğunu koruyarak, yerinde ve nitelikli tadilatlarla teknik sorunları çözmek daha rasyonel ve sürdürülebilir bir yaklaşım olabilir. Bu seçeneğin sistematik olarak geri plana itilmesi, dönüşümün gerçekten kimin yararına işlediği sorusunu daha da görünür kılıyor.
Tamamen camdan yapılmış bir balkonun sunduğu steril ve gösterişli yaşam deneyiminin, daha samimi ve sahici bir mekânsal deneyimden üstün olduğuna inanmıyorum. Rezidansları tercih eden kitlenin bakış açısında, “ev” kavramı ile “iş yeri” kavramı arasındaki çizginin bulanıklaştığını düşünüyorum. Kişisel olarak, samimi bir Ankara apartmanında yaşamak yerine, iş yeri atmosferini andıran, anonim ve mesafeli bir rezidans ortamını tercih etmenin bilinçsizce yapılabilecek bir seçim olmadığını düşünüyorum. Bu tercihin arkasında belirli bir yaşam ideali, belirli bir statü arayışı ve belirli bir mekânsal temsil biçimi var.
Dönüşüm değil parçalama
Sonuç olarak Ayrancı, yalnızca mahalleliyi yerinden eden, yeni malzemelerle inşa edilmiş, şaşaalı ışıklandırmalarla süslenmiş birkaç izole binadan ibaret olmamalı. “Dönüşüm” adı verilen araç, mevcut haliyle mahalleyi dönüştürmekten çok parçalayarak yeniden kurguluyor. Eğer bu süreç aynı mantıkla devam ederse, geriye yalnızca fiziksel olarak yenilenmiş ama sosyal olarak yoksullaşmış bir mahalle kalacak. Oysa Ayrancı’nın değeri, yalnızca binalarında değil; o binaların içinde ve arasında kurulan ilişkilerde, gündelik hayatın sıradan ama anlamlı pratiklerinde yatıyor. Bu nedenle dönüşümün, mahalleliyi yerinden eden ve izolasyonu teşvik eden bir araç olarak kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum.
Bu nedenle mesele yalnızca fiziksel bir yenilenme meselesi değil; aynı zamanda mahalle hafızasının, komşuluk ilişkilerinin ve gündelik hayat pratiklerinin nasıl korunacağına dair politik bir tercihtir. Dönüşümün gerçekten kamusal bir fayda üretip üretmediği, ancak yerinde yaşayan insanların ihtiyaçları ve yaşam biçimleri merkeze alındığında anlaşılabilir. Aksi takdirde ortaya çıkan tablo, güvenlik, lüks ve “yeni”lik söylemleriyle paketlenmiş; fakat sosyal bağları zayıflatan, mahalleyi anonimleştiren ve onu yatırım nesnesine indirgeyen bir yapılaşmadan ibaret kalacaktır. Ayrancı’nın geleceği, yalnızca metrekare hesabıyla ya da satış fiyatlarıyla değil, burada kurulan ilişkilerin devam edip edemeyeceğiyle ölçülmelidir. Çünkü bir mahalleyi mahalle yapan şey, cephe kaplaması ya da ışıklandırma değil; o mekânı birlikte deneyimleyen insanların varlığıdır.
Daha önceden de gazetemize konuk olmuş olan KuzgunDokuz’u bu sefer başka bir özgün yönüyle ele aldık. Aslında nitelikli Türk kahvesi ve el yapımı cheesecakeleriyle Ayrancı’da nam salmış olan bu Kafe’nin, topraktan bardağa bütün süreçlerine dahil oldukları salepleri de çok leziz. Bir şey için çaba harcamanın zaman ve nakit kaybı olarak görüldüğü günümüzde, KuzgunDokuz’un sahipleri Ali ve Önder misafirlerine güvenilir ürün sunabilmek için kolları sıvamış. Salebin KuzgunDokuz’daki serüvenini Ali Taşyürek ile konuştuk.
Öyle ki Ali Bey için salep yetiştiriciliği ve salep yapımı bir hobi olarak başlamış. Daha sonra memleketi de olan topraklarda, Sivas ve Yozgat arasında bulunan ve rakımı 1600-2100 metre olan Akdağlar’da yetişen salep bitkisinden yaptığı salebi KuzgunDokuz’da misafirleriyle buluşturmuş. Türkiye’nin Kahramanmaraş, Toroslar, Burdur, Bucak gibi birçok yerinde, farklı kök yapılarına sahip salepler yetiştirildiğini ancak kendilerinin tercih ettiği salep kökünün çatal salep olduğunu ve bunun coğrafi işaretli bir ürün olduğunu söylüyor Ali Bey. Aynı zamanda bu çatal salep aroması ve yüksek tutuculuğuyla farklı bir yapıya da sahip.
Topraktan bardağa diye tabir ettiği süreç hasat ayı olan Haziran’da 15-20 gün Akdağlar’da kalmasıyla başlıyor. Salep bitkisi fotoğrafta da görüldüğü üzere yumrulu bir köke sahip ve bildiğimiz orkide familyasından.
Genel olarak 2, çok nadir 3 yumruya sahip olan salebin yumrularından yumuşak olanı tohumluk olarak saklanıyor. Ali Bey süreci şöyle anlatıyor: “Toplanan salepler yıkanıyor, kaynatılıyor ve 10-12 gün kurumaya bırakılıyor. Kuruyan salepleri öğütmek üzere Maraş’ta bir taş değirmene götürüyorum. Burada tulumumu galoşumu giyip öğütme aşamasına geçiyorum. Isıtmadan ve yapısını bozmadan yavaş yavaş öğütme sürecini tamamlıyorum. Misafirlerimizin katkısız bir salep içtiğinden emin olmak için salebin her aşamasında bizzat bulunuyorum.” 1 kilogram toz salep elde edebilmek için 1000-4000 kök salep gerektiğini de ekliyor. Bu sürecin meşakkati ortaya mis gibi kokan salep tozunun çıktığını düşündürtse de öyle değil. Kışın vazgeçilmez içeceklerinden olan ve ağızda tatlı bir his bırakan salebin toz halinin topraksı bir kokusu var ve insan onun nasıl böylesine güzel kokan bir şeye dönüştüğüne şaşırıyor. Bunun cevabını ise Ali Taşyürek şu şekilde veriyor. “Salep tozu eğer bembeyaz görünüyorsa, kokusu tatlı ve yapaysa onda büyük ihtimalle katkı maddesi vardır. Salep tozu içilecek hale gelirken önce şekerle ovuluyor ve aktif hale getiriliyor, daha sonra süt ekleniyor ve yavaş yavaş pişiriliyor. Nişasta ya da başka bir aroma ve katkı maddesi eklenmiyor.” Salebin sunumu alışılagelmiş olan tarçın ve benim ilk kez burada gördüğüm kurutulmuş gülle yapılıyor. Tarçın şeker dengesini sağlamak, gül ise tatlandırmak için kullanılıyor. Ancak Ali Bey salebi önce hiçbirini kullanmadan tatmanızı öneriyor. Bu şekilde salebin gerçek tadına varmak mümkün.
Ali TaşyürekSalepin öğütüldüğü taş değirmen
Ali Bey de emeğin çok kıymetli olduğunu vurgulayarak misafirlerine doğal ve güzel ürünleri sunmayı sevdiğini söylüyor. Ayrancı’daki diğer kafeler gibi KuzgunDokuz da Ayrancı’nın mahalle kültüründen dolayı burada var olmayı tercih etmiş. Birçok farklı bölgeden seçilen çekirdek kahveler demlenerek yapılan Türk kahvesi ve mevsiminin taze meyvelerinden yapılan çeşit çeşit chessecakeleri mahalleli tarafından biliyor olsa da salep mahallede yeterince bilinir değilmiş. Ali Bey Ayrancı sakinlerini de saleplerinden tatmaya davet ederken, onlar için evde yapabilecekleri hazır salep kitleri de hazırladıklarını söylüyor.
Ankara’nın göbeğinde olup da insanın içine kıyı kasabası huzuru taşıyan tek bir semt vardır: Ayrancı.
Her köşesi dinginlik, her sokağı samimiyet taşır. Üstelik yalnızca bugünün değil geçmişin samimiyetini de yaşayan bir mahalledir. Bu sokaklarda nostalji hissine kapılmamak elde değil. Burada geçirdiğim yıllar boyunca sokakları, insanları, merdivenleri, balkonları bana bambaşka izler bıraktı. Hâlâ tüm buluşmalarımı burada yapar, alışverişimi Ayrancı esnafından yana kullanırım. Sloth Cafe, arkadaşlarla buluşmanın neredeyse bir mihenk taşıdır; günün kritği de en güzel bu kafede yapılır.
Ama benim bu mahalleye ilk vuruluşum sokaklarına değil, balkonlarına oldu. Üstelik bu, mesleki bir vuruluştu. Çünkü her sokak, her köşe insana başka bir balkon hikâyesi anlatıyordu.
Yürüdükçe önce balkonlar, sonra balkonlardaki bitkiler çarpar gözünüze. Ardından farkına bile varmadan, “Acaba bu balkonun sahibi kim?” diye düşünürsünüz. İşte o insanlar, bu mahallenin samimiyetinin asıl kahramanlarıdır. Meneviş, Alidede, Yazanlar sokaklarının Güvenlik Caddesi’yle kesiştiği yerde bu samimiyet daha da yoğun hissedilir. Her esnaf müşterisine ismiyle seslenir, selamını eksik etmez.
Ayrancı’nın yokuşları bile başkadır; çıkarken yormaz, inerken düşündürür. O yokuşlarda attığınız her adım, size küçük bir balkon sergisi sunar. İşte tam da bu yüzden, Ayrancı sokaklarında yürümek çoğu zaman bir resim sergisinde dolaşmak gibidir.
Balkonlardan kokedamaya uzanan yol
Bir peyzaj mimarı olarak ben Ayrancı’yı hep biraz daha yeşil gördüm. Doğayı hayatıma daha çok taşımam gerektiğini ilk burada hissettim. Balkonlardan sarkan minik bitki köşeleri bana hep şunu hatırlattı: Küçük detaylar, büyük bir yaşam sevinci yaratır.
Bu sokaklar bana ilgimi fazlasıyla çeken kokedamayı çağrıştırıyordu. Japonya’dan doğan bu sanat, wabi-sabi felsefesini esas alır. Kusurların içindeki güzelliği, sadeliği ve doğallığı yansıtır. Yosun topuna sarılı kökler ilk bakışta basit görünebilir, ama aslında doğayla kurulan çok derin bir bağı taşır. Kokedama mesleğimin bana kattığı en zarif öğretilerden biri oldu; hem görselliğiyle hem felsefesi ile ruhuma dokundu. Bunu sevdiklerimle paylaşmam gerekiyordu buna yönelik birçok çalışmam oldu. Kokedamayı önce mahalleme, sonra arkadaşlarıma tanıttım. Sevdiklerimi bir masada toplayıp, derin sohbetlerimiz kahkahalarımız eşliğinde herkes kendi kokedamasını oluşturdu ve evine o günün anısını yaşatmak üzerine götüdüler. İşte bu benim mutluluğum oldu.
Benim gibi balkon kültürüne önem veren bir arkadaşım kokedamaları balkonunda görmek istedi; işte bu felsefenin küçük bir yansıması oldu. Kuşkonmaz ve sarmaşık kokedamaları balkona yerleştirdiğimizde, sıradan bir cephe bir anda küçük bir botanik sığınağa dönüştü. O an anladım ki, kokedama yalnızca estetik bir obje değil; doğanın özünü, döngüsünü, sadeliğini de içinde barındırıyor.
Balkonların sessiz psikolojisi
Her balkon aslında bir peyzaj laboratuvarı gibidir. Yönüne göre farklı bitkilere hayat verir:
Her birinin bakım ihtiyacı farklıdır, ama ruhumuza dokunuşu aynıdır; huzur, canlılık, yaşam sevinci.
Bilimsel araştırmalar da bunu doğruluyor. Yeşili görmek stres seviyemizi düşürüyor, çiçekli bitkiler mutluluk hormonlarımızı harekete geçiriyor, aromatik bitkiler zihnimizi ferahlatıyor. Bazen küçücük bir balkon, doğru seçilmiş birkaç bitkiyle tüm sokağa enerji katabiliyor.
İşte bu yüzden Ayrancı’nın balkonları bana hep bir umut verdi: Betonun ortasında bile doğanın kendine yer açtığını hatırlattı.
Benim için Ayrancı’nın balkonları yalnızca bir süs değil, bir yaşam kültürü oldu. Bir balkonda film planı yapılır, diğerinde dertlere ortak olunur, günün özeti çıkarılırdı. Kimi zaman Sheraton’un silueti, kimi zaman da sedir ağaçlarının arasından batan güneşin şöleni eşlik ederdi bu balkon sohbetlerine.
İlham veren sokaklar
Şimdi dönüp baktığımda biliyorum: Ayrancı bana yalnızca yaşanmışlıklar değil, aynı zamanda ilham verdi. Doğayı yaşamın merkezine taşıma isteğim, kokedama tutkum, hep bu sokakların bana fısıldadıklarıyla beslendi.
Ve belki de bu yüzden şunu söylüyorum: Her eve, her balkona, hatta her cam önüne küçük bir yeşil köşe lazım.
Çünkü doğa, davet edildiği her yerde yaşam alanlarımızı dönüştürmeye hazır. Tek yapmamız gereken ilk adımı atmak ve yeşile bir köşe ayırmak.
Ama şunu da gözlemliyorum: Çoğu insan bitki yetiştirmek istiyor ama “Ya bakamazsam, ya kurursa” kaygısıyla geri duruyor. Oysa doğru bitki seçimi bu korkuları ortadan kaldırıyor.
Balkonların güzelliği, biraz da doğru eşleşmede saklı. Güneş gören balkonlara başka, gölgede kalanlara başka bitkiler uygun oluyor.
Bir balkon takvimi
Bundan sonraki yazılarımda bu doğru eşleşmelere değineceğim. Her ay farklı bir bitkiyi ele alacağım; hangi balkona uygun olduğunu, nasıl bakım yapılacağını, küçük hap bilgilerle paylaşacağım.
Çünkü balkonlarımız yalnızca bir görüntü unsuru değil; mahallemizin dinginliğini, samimiyetini içinde barındıran alanlar, bizi doğaya bağlayan küçük yeşil köşeler.
Ayrancı mahallesi yıllar içinde değişse de bazı mekânlar hâlâ bu mahalle kültürünün izlerini taşıyor. Ve bu değişimin ortasında mahalle halkının bir araya geldiği, sohbet ettiği, dostluklar kurduğu noktalar var.
Bunlardan biri de Çarşı Undan Mamuller. Yaklaşık 16 yıldır mahallelinin buluşma noktası haline gelen bu dükkân; sadece güzel kurabiyelerin, çok lezzetli zeytinyağlıların ve ev yemeklerinin satıldığı bir yer değil; aynı zamanda komşuluk bağlarının yeniden kurulduğu ve şekillendiği bir aile ortamı…
Mekânın kurucusu Semiha Sunalı buranın temeli; zincirin ilk halkası ve herkesi bir arada tutan birleştirici halka…
Çarşı’nın sahibi Semiha Sunalı ve ekibi
Çarşı’nın hikayesi nasıl başladı? Ayrancı’nın bu büyülü mekanını Semiha Hanım’dan dinleyeceğiz.
Önce sizi tanıyalım Semiha Hanım, biraz kendinizden bahseder misiniz?
1990 yılında, üniversiteyi kazandıktan sonra Ankara’ya taşındım. İktisatçıyım. Üniversite son sınıftayken finans sektöründe stajyer olarak çalışmaya başladım ve uzun yıllar yatırım danışmanı çalıştım. Ancak finans sektörü çok zorlu bir sektördü, insanı hem zihnen hem de duygusal olarak yıpratıyordu. Para ve insan bir araya gelince; insanların sokakta ya da normal hayatta görmediğiniz maskesiz hâlleriyle karşılaşıyordunuz
Peki yeme içme sektörüne geçmeye nasıl karar verdiniz? Dükkân açma hikayeniz nasıl oldu?
Zamanla finans sektöründe çalışmaktan çok yoruldum ve 2006 yılında işten ayrıldım. Kendi yolumu çizmek, kendi işimi kurmak istedim. O sırada yakın bir arkadaşım, unlu mamuller üreten bir markaya sahipti ve “Sana unlu mamuller üzerine, mahallede bir yer açalım” dedi.
Arkadaşımla oturup plan yaptık; ben iş kadınıydım, mutfakla haşır neşir değildim. Bu nedenle önce arkadaşımın yönlendirdiği bir firmada üç ay boyunca stajyer olarak çalıştım.
O arada dükkânı tuttuk ve başlangıçta satış yapmak üzere, Ankara’nın ilk süpermarketlerinden Beğendik’in ürünlerini satmaya karar verdik. İlk başta çok küçük bir işletme olduğum için çok olumlu yaklaşmadılar. “Sen butik bir yer açacaksın, ne kadar satış yapacaksın ki.” Sonra ben biraz ısrarcı çıktım. “Ben sizin ürünleriniz satmak ve bu dükkânı tutturmak istiyorum, finans sektörüne dönmek istemiyorum” dedim. Onlar da herhalde beni bu kadar kararlı ve istekli görünce ikna oldular.
Ben ürün alıp satıyorum ama aslında aklımda hep kendi yaptığım ürünleri satmak vardı. İşte aradan bir sene geçmiştir, ben artık yavaş yavaş yapmayı da öğrendim. Ondan sonra kendi ürünlerimi sunmaya başladım.
Burada tek başınıza mı çalışıyorsunuz? Ekibiniz var mı?
Emine Hanım var onunla çalışıyoruz. Daha sonra işlerimiz yoluna girince mutfakta çalışanlarımız oldu, birlikte çalıştığımız kadınlar oldu. Bir ara bir kızımız vardı. Üniversiteyi Ankara’da kazanmış ama okuyacak durumu yoktu. O üniversiteyi burada part-time çalışarak okudu. Dersten çıkınca geliyordu akşam, kapanıncaya kadar duruyordu. O çocuk öyle okudu ve şimdi çok iyi bir kimya mühendisi oldu.
Dükkandaki menünüz zamanla mı şekillendi?
Evet menü zamanla şekillendi. İnsanlar buraya bugün ne var acaba diye merak edip gelsin istedik. Tam menümüz olmasın, insanlar merak etsin, Çarşı’da değişik bir şey çıkmıştır gidip bakayım diye gelsin istedik. Her zaman olan ürünlerimizin yanında her gün bir iki çeşit de sürpriz eklemeye karar verdik. Gerçekten de insanlar merak ediyordu. Bugün ne çıktı? Ne yaptınız? diye telefon ediyorlardı.
Burası sadece bir yeme içme mekânı değil gibi… İnsanların ahbaplık ettiği, gününü geçirdiği bir durak gibi olmuş. Bu bağı nasıl kurdunuz?
Burayı ilk açtığımızda dört masamız vardı. Çok masamız olmadığı için kimsenin ayrı masası olamıyordu. Mecburen beraber oturmak zorunda kalıyorlardı. Beraber oturunca da susup oturmuyorlardı. Sonra burada dost olmaya başladılar birbirleriyle. Birlikte oturarak, yavaş yavaş arkadaşlık yapmak zorunda kaldılar aslında. Sonra da onun tadını alınca kendiliğinden beraber oturmaya başladılar. Arkadaşlık, ahbaplık etmeye başladılar. Birisi bir gün gelmezse birbirlerini arıyorlardı. O duygu herkese iyi geldi.
Yılbaşı gecelerini de kutlardık burada, pandemiye kadar da kutladık. En güzel en unutamadığım anılarımın çoğu yılbaşlarına dair sanırım. Çok güzel, çok eğlenceli olurdu. Küçücük yerde çok güzel eğlenirdi insanlar. O çok hoşuma giderdi, mutlu olurdum.
Peki Ayrancı’da komşu olmak ne ifade ediyor sizin için? Ayrancı sizin için ne ifade ediyor?
Burada komşularımla kendimi güvende hissediyorum. Yani burada bir şey olduğunda, aman dediğin zaman bir sürü insanın koşabileceğini biliyorsunuz. Kadınlar için de öyle, mahallede oturan bir kadına bir şey olduğunda en az yüz kişi koşabilecek bir yer burası.
Ben buraya Ayrancı’ya işte okulumun son dönemlerinde geldim. O kadar sevdim ki Ayrancı’yı hiç ayrılmak istemedim, hiç başka semtte de yaşamak istemedim.
Çarşı Undan Mamuller ve Mangiare: Mahallede dayanışmanın hikayesi
Çarşı, şimdi de bir dayanışma hikayesiyle karşımıza çıkıyor.
Yaklaşık bir yıl önce, Semiha Hanım’ın önce müşterisi, sonradan ahbabı olan Ahmet Bey ve Harun Bey ile Çarşı’da yeni bir şeyler denemeye karar veriyorlar. Semiha Hanım’ın tecrübesi, Ahmet Bey’in aşçılığı ve Harun Bey’in desteği birleşince ortaya Çarşı’nın yanı başında yeni ve şirin bir dükkân beliriyor. Mangiare! İtalyanca’da yemek anlamına geliyor.
Bugün Çarşı Undan Mamuller’in hemen yan tarafına açılan olan Mangiare, yalnızca bir sandviç dükkânı değil; emeğin, uyumun ve mahalle dayanışmasının bir başka hikâyesi. Mangiare’nin hikayesi biraz alışılmışın dışında; geri kalanını onlardan dinleyelim.
Mangiare’nin hikayesi…
Nasıl bir araya geldiniz?
Ahmet: Ben Çarşı’ya önceleri müşteri olarak geliyordum. Kahve içip oradan da işime gidiyordum. Her gün gidip geldikçe ben de buranın büyüsüne kapıldım ve Semiha ablayla arkadaş olduk. Sonra işten ayrıldığım dönemde yaklaşık bir hafta boyunca onlara yardım ettim, beraber yemek yaptık.
Semiha: Ahmet işten ayrılmıştı ve bana çok yardımcı oldu. Mutfağa girip sürekli fikir veriyordu: “Abla şöyle yapalım, abla böyle yapalım” diyordu. Sonunda dedim ki, “Gel o zaman beraber yapalım!”
Ahmet: O kadar uyumlu bir şekilde çalıştık ki, adeta kader ağlarını örmüş gibiydi. Her şey zamanlamayla oldu. Gerçekten çok şanslı olduğum anlardan biriydi.
Peki Mangiare nasıl doğdu?
Semiha: Şimdi ben 16 yıl aynı işi yaptım. Bir noktadan sonra insan ister istemez sıkılıyor, bir yol ayrımı gibi bir şey geliyor. Mangiare’de, şu anda diğer ortağımız Harun’la birlikte “Hadi biz de dükkânı geliştirelim, daha ileriye taşıyalım” dedik. Sonra Harun’la birlikte işin içerisine Ahmet’i de dâhil ettik.
Ahmet: Semiha abla ve Harun’la önce meze çeşidini artırdık. Sonra yan dükkânı tutmaya karar verdik. İlk başta burayı bir kafe gibi değerlendiriyorduk. İçeride masa sandalyeler vardı ve biz aslında burayı biraz daha geliştirmek, bir konsept kazandırmak istiyorduk. Çünkü dükkân böyle hikâyesiz gibi duruyordu.
Bir gün Semiha ablaya, “Burada sandviç yapabilir miyiz?” diye sordum. Sonra hep birlikte konuştuk ve denemeye karar verdik.
Semiha: Ahmet sürekli yeni şeyler deniyordu. Gece çalışıp sabah “Abla bak, yeni bir sos yaptım” diye getiriyordu. Böyle deneye deneye, tada tada bir menü ortaya çıkarttık.
Buranın büyüsünü koruyarak başardık
İki farklı işletme dayanışması mahalleli tarafından nasıl karşılandı?
Tepkiler çok olumlu oldu. İnsanlar çok iyi karşıladı. İtalyan sandviç burada farklı bir hikâye oldu aslında. Bir yandan insanlara alışılmışın dışında bir şey göstermiş olduk ama aynı zamanda bu yapının ruhunu da bozmadık. Bence bu da hoşlarına gitti. Yani farklı bir deneyim sunduk ama buranın düzenini, büyüsünü koruyarak yaptık.
Peki bundan sonraki bir hayaliniz ne? Dükkanla ilgili planlarınız var mı?
Ahmet: Biz zaten şu anda buraya yoğunlaşmış durumdayız ve buradan mutluyuz. Gelecekle ilgili hayallerimiz ise başka yönlere yeni arkadaşlarla, yeni istihdam alanları oluşturmaya yönelik. Ama bunu yaparken buranın konseptini bozmamak çok önemli.
Röportajı sonlandırırken hem bir işletmeci olarak hem bir çalışan olarak söylemek istediğiniz şeyler var mı?
Semiha: Bir yerden başlamak gerekiyor ve bence en önemlisi insan yetiştirmek. Bir insanın hayatına dokunup ona bir şeyler kazandırabilmek çok değerli. Sonra bunu gördüğünüzde insan gerçekten mutlu oluyor.
Çarşı’yı biraz da komşulardan dinleyelim
Çarşı’yı hem Ayrancı’da çocukluğunu yaşamış hem de yıllardır Çarşı’nın müdavimlerinden biri olan Ali Cemal Çağatay’dan dinliyoruz.
Ali Bey 1960 yılında Ayrancı’da doğmuş, o günden beri de burada yaşıyor. Ailesi, 1927’de Ayrancı’ya gelmiş, kendisi 3. kuşak oluyor. Ali Bey bize hem Ayrancı’yı hem de Çarşı Undan Mamuller’in bugün için taşıdığı anlamı anlattı. Doğrusunu isterseniz kendisi Ankara ve Ayrancı’ya dair ayaklı bir ansiklopedi gibi… Dinlerken neler neler öğrendik ve bu sohbetin burada bitmeyeceğinin sözünü aldık.
“Ben Ayrancı’nın o eski günlerini çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar tek katlı, bahçeli gecekondular vardı, aralarında da üzüm bağları… 1960’ların ortasında Meclis yapılıp sefaretler kurulunca iki katlı evler yükselmeye başladı. Ardından bakkallar, manavlar, küçük dükkânlar açıldı. Ama bütün bu değişime rağmen Ayrancı’daki mahalle kültürü hiç kaybolmadı. Yıllar içinde pek çok kişi başka yere de taşındı ama ben hep şunu söyledim: Ayrancı’nın yeri başka. Burada hâlâ güvenle dolaşabiliyorsunuz, komşuluk var, sosyal doku çok güçlü. Ayrancı bu yüzden benim için hâlâ eşsiz.”
Ali Bey, bugün Ayrancı’da hala mahalle kültürünü yaşatan mekânlardan biri de Çarşı Undan Mamuller. Çarşı sizin için ne ifade ediyor?
Çarşı’nın hikâyesi çok ilginçtir aslında. Biz Semiha’yı hiç tanımazdık. Yıllarca finansçı olarak çalışmış, sonra gelip böyle bir yer açmaya karar vermiş. Semiha burada ekmek, poğaça satmaya başladı ama işin sırrı şuydu: Mahalleli bir zaman sonra onu tanıdı, tanıdıkça benimsedi ve yanında durdu. Kadınlar çok destekledi mesela; biri onunla dolma sardı, biri börek yapmayı öğretti, biri dedi ki “Hadi gel üç çeşit yemek çıkartalım” Burası böyle böyle büyüdü.
Sonra ne oldu biliyor musunuz? Daha önce sadece günaydın, merhaba deyip geçen insanlar burada oturup ahbap olmaya başladılar. Bazen diyorum Semiha’ya, keşke günlük tutsaymışız. Vallahi on tane dizi çıkardı buradan. Her çeşit insan gelmiştir buraya, hepsi bir şekilde buranın hikâyesine dahil oldu.
Sonra yan tarafa yaklaşık bir yıl önce Mangiare açıldı. Ahmet, Harun ve Semiha birlikte girdiler bu işe. Önce meze evi olarak düşündüler, sonra İtalyan sandviçlerine dönüştü. Çok da iyi oldu çünkü Ayrancı’da böyle bir yer yoktu.
Ama işin özünde Semiha artık bizim ailemizden biri. Benim çocuklara matematik derslerinde çok yardım etmiştir, evimizin anahtarını bırakabileceğimiz, gözümüz kapalı güvenebileceğimiz biri oldu. O yüzden biz artık sadece bir esnaf-müşteri ilişkisi değil; abi kardeş gibiyiz.
Burada öyle bir bağ var ki, iki gün gelmeyeyim, mutlaka biri arar: “Hayırdır, niye gelmedin, bir şey mi oldu” diye sorar. Bu sadece bana değil, buraya gelen herkese olan bir şey. İşte burayı özel kılan da bu!
Çarşı Undan Mamuller, bir dükkândan çok daha fazlası. Burada kurulan sofralar dostluklara, paylaşımlar dayanışmaya dönüşmüş ve hala da öyle. Ayrancı’nın kalbinde, kapısından giren herkesin kendini evinde hissettiği, küçük ama sıcacık bir dünya yaşatılıyor. Bu röportajı yaparak onların hikayesini sizlere duyurup, sizleri de bu dayanışma davet ettik. Umarım bir gün Çarşı’da aynı masalarda karşılaşırız!
Not: Röportajın deşifre edilmesinde desteğini esirgemeyen ve aslında bu röportajın gerçekleşmesine vesile olan sevgili Anıl’a, fotoğraflar için ise Burak Bey’e çok teşekkür ederiz.
Yıkılmaya terk edilmiş binalarda karşımıza çıkan bir kelime, bir cümle; kimi zaman bir duvarı, kimi zaman bir kapıyı sarsıcı bir karşılaşmaya çeviriyor. Bu izler, kentsel dönüşümün hızla yok ettiği apartmanlara Özbir Erciyas’ın söylediği kişisel cümleler ve şehre yönelttiği içsel bir tepki olarak karşımıza çıkıyor. Dönüşüm adı altında yok edilen mimari miras ve mahalle ruhu karşısında, onun bıraktığı küçük jestler şehre yön veren zihniyete örtük bir itiraz, şiirsel bir direnç gibi aslında. Ayrancım için Özbir’le bir araya geldik; kente ve belleğine yazdığı bu notları, sokakta sanat üretmenin anlamını ve kaybolan mekanlara bakışını konuştuk.
Fotoğraflar @ankaraapartmanlari
Tanımayanlar için biraz kendinden bahseder misin? Özbir kimdir, neler yapar? Hem sokakta karşımıza çıkan yazıların ardındaki kişi olarak, hem de kişisel hikayenle.
Çok uzun bir süredir belediyede çalışıyorum, 23 yıldır. Aslında tiyatro oyuncusu olarak başladığım belediye hayatımı şu an kültür sanat projelerinde çalışarak devam ettiriyorum. Ankara’da yaşıyorum uzun zamandır. Ankara’yı çok seviyorum, topraklanıyorum burada. Öğrencilikle başlayan Ankara maceram da ayaklarımın üzerinde durmayı öğrendiğim bu şehir beni her anlamda çok mutlu ediyor. Sanata ilgimse ailemden geliyor; annem ve teyzem ressam, çocukluğum resim odalarında geçti. Sinemaya gitmek, konser dinlemek, sergi gezmek, sokakta olmak en sevdiğim şeyler. Başka türlü hayatın tadı yeterince çıkmıyor bence.
Kentsel dönüşüme giren binaların üzerine yazılar yazma fikri nasıl doğdu? Bu pratiğin ilk kıvılcımı neydi?
Bilkent’te grafik tasarım hocası olan arkadaşım Ekin’le birlikte Molektif’i kurduk. O kediler çizmeye başladı ben de onunla beraber sokakta bir şeyler çizmeye başladım, duvar resimleri yaptık beraber. Sokakta yürürken her şey dikkatimi çekiyor. Boş boş yürüyemiyorum, birinin bıraktığı iz mutlaka dikkatimi çekiyor ve onun fotoğrafını çekip paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Kitsch objeler bile bana ilham veriyor. Bu merak zamanla yıkılan binaların eski kapılarının inşaat çevresinde kullanılmasıyla beraber ne kadar da iyi bir tuval diye düşündürdü bana ve üzerine yazı yazmaya başladım.
Sokaktaki adın da Özbir mi? Yoksa bir mahlasın var mı?
Hayır, işlerimi Özbir olarak paylaşıyorum. Gösteri sanatlarından geldiğim için görünürlük benim pratiğimin bir parçası. Gizli çalışanlara çok saygı duyuyorum herkes nasıl istiyorsa o şekilde kendini ifade etmeli.
Sokaktaki yazıların tek kişinin ürünü gibi görünüyor ama arkasında bir danışma hikayesi var aslında değil mi? Ankara Apartmanlarıyla galiba. Bu ortaklaşma nasıl kuruldu?
Zaten Ankara apartmanları bu konularda Ankara için ilk farkındalık yaratan hesaplardan. Hikayeleri çok iyi biliyor, sokakla çevreyle ve sanatla ilgili biri o da. Tanışıp konuşunca yürüyüşler yaptık ve ilk kez inşaatın çevresindeki kapılara sevdiğim şarkı sözlerini yazdım o da fotoğrafları çekti. Çok sakin bir enerjisi çok iyi bir gözü var. Özgür ve iyi hissediyorum beraber gezerken. Desteği benim için çok anlamlı.
Yazıların için özellikle hangi semtleri veya binaları tercih ediyorsun?
Scooter’la Çankaya’yı geziyorum, binalara bakıyorum. Bazen sosyal medyadan birileri burada kapı var diyor bazen de ankaraapartmanları burda kapılar var diye haber veriyor. Mesela Atakule’nin yanında yıkılmış bir apartmanda taşları dizip “Adaletin yok ama seni seviyorum” yazmıştım. Ekin yazalım mı bu cümleyi demişti sonunda da Ankara olacaktı ama benim için öyle genelleşti ki bu cümle bir insana bir şehre ya da tam olarak Türkiye’yi anlatan cümle olduğunu düşünüp o şekilde yazdım.
Yani aslında hazır malzemeyle enstalasyon yaratıyorsun.
Aynı şekilde inşaat alanında bulduğum aynaları yerleştirip üzerine yazılar yazıyorum. O anda ortaya çıkan bir enstalasyon aslında.
Kentsel dönüşüm sadece binaları değil, mahalleleri ve toplumsal ilişkileri de dönüştürüyor. Bu süreci, şehirdeki değişimi ve insanların yaşam alanlarının dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsun?
Hüzünle bakıyorum. Kırgınlıkla. Depremden sonra bambaşka amaçla başlayan dönüşüm hikayesi şimdilerde rant ve aç gözlülükle birleşti gözümde. Koca bir inşaata döndü ülke. Ankara’da deprem riski düşük olmasına rağmen, eski mimarisi olan evler yok ediliyor ve birbirinin aynısı kutular yapılıyor. Hepimizin hayali bahçeli bir evken şimdilerde upuzun resepsiyonlu beton yığınları ne estetik ne de vaad ettiği kadar güven veriyor bana. Ankara gri değil ama binalar maalesef gri.
Yaşadığın ilginç bir olay ya da unutamadığın bir anın var mı?
Tunalı’da girdiğimiz bir binada yığınların arasından yukarı çıkarken bi katın temizlenmiş olduğunu gördük. İçerde pencereye asılmış bir battaniye, yatak, ayna, yıkanıp asılmış bir dantel çamaşır ve makyaj malzemeleri vardı. Birisinin orada kendine bir alan kurması güvenliksiz kapısız penceresiz bir yerde hem de bunu yapması çok tuhaf hissettirdi. Aynaya bir kalp çizip duvara kendine iyi bak lütfen yazdım. Aslında gördüm ve selam veriyorum demekti. Ve kim bilir ne yaşıyor da buraya geldi diye düşündüm. Çocukken de yürürken pencerelere bakar her evde farklı bir hayat yaşandığını bilir ve tuhaf hissederdim.
Kamusal alanda sanat üretmenin etik veya hukuki açıdan tartışmalı yönleri hakkında ne düşünüyorsun?
İlk duvar resimleri, yazıları yaklaşık 40.000 yıl önce başladı. İlk insanların mağara duvarlarına kazıdığı her figür bir mesajdı. Günümüzde kapitalist düzen ve mülk hakkıyla artık her duvar ya devlete ya da birine ait. O sebeple gençlerin o duvarlara grafiti yazması resim yapmak istemesi bana bir çığlık gibi geliyor. Bazen çok kirli görünse de bazı yerler asla sahipsiz bırakılmış tabelalar kadar kirletmiyor ortalığı. Yasal olmamasını anlıyorum ama “illegal” işler de beni heyecanlandırıyor açıkçası.
Sokak resimlerinin üzerinin zaman zaman kapatıldığını görüyoruz. Sen böyle bir sansüre maruz kaldın mı hiç?
Belki kapatılmıştır ama hiç önemli değil bunu bilerek yazıyorum, çiziyorum.
Ankara’nın dışında da duvar yazıları yazdığın şehirler var mı?
Bodrum’da bir kaç yere yazı yazmışlığım var. Şimdi malzeme işini daha net çözdüğümden çantamda taşıyorum marker ve boyaları. Gittiğim başka yerlerde de yazarım belki diye.
Gelecekte Ayrancı’da veya başka semtlerde yeni planlar var mı?
Aslında bir yıldır hep Ayrancı ve Esat civarındaydık ama belki bundan sonra başka yerlere de gideriz. Göçmenlerin olduğu ve farklı bölgelere gitmeyi istiyorum. En son Gölbaşı’na kahvaltıya gitmiştik, dönerken çok acayip bi alana rastladık ve hemen aklıma gelen bir şeyi yazıverdim oraya. Çok da iyi bir fotoğraf çıktı. Belki arabayla daha çok gezeriz bundan sonra.
Ayrancı Festivali, mahallelinin ortak ve gönüllü katılımıyla mahalle kültürünün gelişmesi için düşünüldü ve bu yapmak için her yıl mahalleliyle buluşuyor. Ayrancım Derneği kuruluşundan beri iki önemli kavramı gündeminde tutmaya çalışıyor; birincisi “komşuluk” ikincisi ise “mahalle kültürü”. Her ay yayınlamaya çalıştığımız gazetemizin mottosu da bu nedenle “herkesin bir komşuya ihtiyacı var” oldu. Çünkü mahalleyi oluşturan temel duygunun komşuluk olduğunu düşünüyorduk.
Komşuluk bir kültür müdür?
Bir soru sorarak başladık, komşuluk bir kültür müdür? Evet, komşuluk bir kültürdür. Birbirini tanımayı, konuşmayı, birbirinden haberdar olmayı, birbirini gözetmeyi, birbirinden öğrenmeyi, etkilenmeyi, başkasını etkilemeyi, birbirini hatırlamayı içerir. Mahalle kavramında da bunlar var. Özer Ergenç hocamız aynen böyle tanımlıyor mahalleyi; “Mahalle; birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir.” Mahalleyi oluşturan temel öge bu komşuluk ilişkisidir. O nedenle komşuluk bir kültürdür ve bize göre korunmalı ve geliştirilmelidir.
Peki komşuluk kültürünün geliştirilmesi nasıl sağlanır? Mahalleliye düşen nedir, bizim gibi mahalle dernekleri bu konuda ne yapmalıdır?
Komşuluk hatır-gönül işidir
Eskilerin deyimiyle komşuluk “hatır-gönül işidir.” Komşuluk hatırı, komşuları düşünmek, onları gönlünde bir yere koymaktır ki, bu hatırın yıllarca süreceği bilinir. Hatır-gönül işi aslında gönüllülüktür. Yaptığın işi hesap yapmadan, ne kazanacağını düşünmeden gönüllü yapmaktır.
Festival düşüncesi aklıma ilk düştüğünde konuştuğumuz, fikrini aldığımız Hakan Kaynar hocamızın bize ilk söylediği şu olmuştu; festival etkinliklerini öyle belediyenin salonuna, kültür merkezine, onun iznine, müdürünün keyfine göre yapacaksanız ben olmam o işte. Biz bu işleri gönüllü katılımlarla, sokakta, parkta hatta mahallenin kahvesinde, kafesinde yapmalıyız. Her etkinliği de başka bir kafede yapmalıyız ki, tek bir mekâna kısılıp kalmasın. Her caddede, her mahallede etkinlik olsun. Her park renklensin, şenlensin.
Kamusal mekânlar kimindir?
Kentlerimizi belediyeler yönetiyor. Mahallemizi, sokağımızı süpürüyor, temizliyor. Musluktan suyumuzun akmasını, evimizin önündeki yolun asfalt olmasını, yürünecek kaldırımların, ağaç gölgesinde sokağımızın, bir bankta oturacak parkımızın olmasını sağlıyorlar. Peki bu mekânlar kimin? Asfaltlanan yol, ağaç dikilen park, süpürülen sokak belediyenin mi?
Hayır, değildir. Bu sokaklar, kaldırımlar, parklar belediyenin değildir. Bizimdir. Hepimizindir. Çünkü belediye, halk adına görev yapan bir kurumdur. Yani bu şehirde yaşayan herkesin, her bir yurttaşın temsilcisidir. Dolayısıyla kamusal alan dediğimiz her yer, kamunun yani halkın alanıdır. Parktaki banka oturan yaşlı teyzenin, çocuklarını salıncakta sallayan babanın, sabah işe yetişmeye çalışan gencin, akşam köpeğini gezdiren komşunun alanıdır. Bizimdir. Bizim nefes aldığımız, birbirimize selam verdiğimiz, bazen bir tebessümle birbirimizi hatırladığımız yerlerdir.
Kamusal alanlar ortak duygularımızın alanıdır
İşte Ayrancı Festivali, tam da bunu hatırlatıyor bize:
Kamusal alanlar, sadece birer fiziksel mekân değildir; aynı zamanda birer ortak duygudur. Dayanışmanın, paylaşmanın, sohbetin ve birlikte olmanın yeniden canlandığı alanlardır. Bir parkta bir şarkı söylenir, bir kafede bir sergi açılır, bir kaldırımda bir çocuk resim yapar… Hepsi bir araya gelir ve kentin belleğinde yeni bir sayfa açılır.
Festival bu yönüyle, sadece bir etkinlik değil, bir hatırlamadır. Mahallemizi, komşularımızı, sokaklarımızı, parklarımızı bize yeniden hatırlatır.
Gönüllülük, komşuluğun kalbidir
Ayrancı’nın bu festivalle kazandığı şey sadece bir hafta sonu neşesi değildir; aynı zamanda bir ortak hafızadır. Bu hafızayı güçlendiren şey de gönüllülüktür. Çünkü gönüllülük, komşuluğun kalbidir.
Bugün Ayrancı sokaklarında düzenlenen her etkinlik, bir mahallelinin emeğiyle, fikriyle, katkısıyla, yani “hatır”ıyla var oluyor. Bu yüzden festivalin her etkinliği, birine teşekkür etmeyi, birine gülümsemeyi, birine “iyi ki varsın” demeyi hatırlatıyor bize.
Kimi zaman bir şiirle, kimi zaman bir konserle, kimi zaman bir çocuk kahkahasıyla…
Ve sonunda anlıyoruz ki:
Mahalle sadece binalardan ibaret değil. Mahalle; seslerden, kokulardan, yüzlerden, selamlardan, anılardan oluşuyor. Bu festival de o anıların yenilerini ekliyor, geleceğe küçük bir umut bırakıyor.
2023 Ayrancı Festivali parklarda, sokaklarda, mahalle kafelerinde gerçekleşti.
Ankara… Kimi zaman fıskiye ile akla geldi kimi zaman dinazorla… Özgün Cumhuriyet yapılarıyla da daimî gündemdi, Atatürk Orman Çiftliği ve Saray ile de… Yolları, dereleri, battı çıktıları, saatleri ve heykellerinden başka gündemimiz ‘tabela’ oldu şimdi. Kriz diye nitelendiren de var, tabelayı yerinden söküp eve götüren yurttaşın özrüne gülümseyerek Ankara nostaljisi yapan da… Ankara’yı sadece insandan ibaret görmeyen bir kent adaleti savunucusu olarak, araştırmalarıyla olduğu kadar düzenlediği turlarla da kenti yürüyerek öğrenen ve öğreten, anlayan, anlatan, dinleyen ve dillendiren, mikro tarih hikayelerini bizlerle buluşturan akademisyen Funda Şenol ve araştırmalarının yanı sıra Ankara başta olmak üzere kentlerin mekan olarak seçildiği filmlerin izini süren, duygu haritalarıyla katılımcıları dahil ederek yeniden görme ve düşünme pratiğini de rotalarla sürdüren “O’film.Route” oluşumunun kurucularından Dr. Ali Gençoğlu. Funda ve Ali hocaların özgün değerlendirmelerini; düşündürürken gülümseten, neşeli eylem pratiğine denk düşen bir kent söyleşisine çevirdik. İşte bu bizim dijital hikayemiz. Öyle derin öyle benzersiz… Söyleşinin ilk bölümünde Funda Şenol’a yönelttiğimiz sorularla başlıyoruz.
Funda Şenol
Bir akademisyen ve “yürürgezer” gözüyle baktığınızda kent Ankara’da tabela krizi kent aidiyeti bağlamında nasıl yorumlanabilir?
Ben buna ‘kriz’ demezdim. Masum bir tabela çalma, eve asma macerasından Ankaralı gençlerin kimlik beyanı, küçük çaplı da olsa politik manifestosuna dönüştü. Tabelanın bulunduğu bölge ‘otoritenin kaçak yaptığı’ bir lokasyon. Yasaklardan, ayıp ve günahlardan kaçabildiğimiz bir çatlak gibi. Belki biraz Çankaya Belediyesi’nin devasa kültür merkezine yakınlığının bu lokasyonu bir grup genç için korunaklı bölgeye dönüştürmesinin de etkisi var. Nitekim, 8 Mart’larda toplanma noktamız da kendimizi görece güvende hissettiğimiz Kızılay’daki Çankaya Belediyesi’nin arkası. Muteber sayılmayan her kimlikten, her yaştan, sınıftan, kültürden insan gibi, son yıllarda kendimize giderek daralan nişler aramak zorundayız çünkü.
“Otoritenin Kaçak Yaptığı Yer”
Bestekar ve Tunalı tarafı oldum olası gençlere ve içkili eğlencelere aittir. Ama AKP’nin gece yaşantısına, sosyal hayata, eğlence tarzlarına, alışkanlıklara getirdiği resmi ve gayri resmi kısıtlamalar çoktandır gençleri bu tabelanın bulunduğu lokasyona sığışmaya sevk etmişti. Buraya o yüzden ‘otoritenin kaçak yaptığı’ bir yer diyorum. Burada bulunan içkili, müzikli mekanlara girip oturacak parası olmayan gençler yıllardır bayilerden aldıkları ucuz alkollü içecekleri, özellikle de biraları mekanların önünde, kaldırımlarda, köşelerde durup içerler. Alkollü mekanların önüne konuşlanmak biraz da oraya dışardan da olsa dahil olmak niyetiyle sanırım. Mekanların da bundan memnuniyet duyduğunu düşünüyorum. Çünkü mekanın bir kültür yaratması beklenir. Dışardan bu kültüre dahil olanlarla o kültür yavaş yavaş oluşuyor. Gençler de aynı zamanda kendilerini güvende hissediyorlar. Belki girip tuvaletlerini bile kullanıyorlardır. Mini bar diye adlandırılan bu pratikle ilgili geçmişte akademik çalışma bile yapılmıştı.
Neşeli eylemsellik: Şehri yakalama, aidiyet gösterme, kimlik beyanı ve meydan okuma
Çeşitli harflerle tanımlanan kuşağın elinden kaçan şehri yakalama, aidiyetini gösterme yolu sanırım bu eylem. Aynı zamanda eğlenceli ve meydan okuyucu da bir eylem. Behzat Ç.’den sonra ‘Angaralılık’, küçümsenen bir kimlik olmaktan çıkıp kırılganların, kaybedenlerin mağrur sembolüne dönüştü. Burada ister istemez, sistem sorunu olagelen bir Ankara-İstanbul kıyaslaması var. “Ankara’da görecek/yapacak ne var?” şeklindeki küçümseyici soruya bir yanıt gibi de aynı zamanda. Bir meydan okuma, bir kimlik beyanı, gri ve karamsar şehrin neşeli yüzü oldu bu eylem.
Eylem, şenlik, kurtarılmış bölge hafızası
Ama şunu da hatırlatmak isterim, Kızılay yakın tarihte hep bu tür eylemlerin mekanı olmuştu. Demokrat Parti’nin sonunu getiren eylemlerden biri olan 555K, Kızılay AVM’nin inşasına giden süreçteki merkez/temsil tartışmaları, Gezi eylemlerinde Güvenpark’ta yaşananlar vb. sebebiyle. Gençler bilmeyecektir tabii ama eski Türkiye’de her türlü toplanma, eylem, şenlik Kızılay Meydanı’nda yapılırdı. En son İmamoğlu’nun tutuklanmasını protesto eylemleri, yine CHP’nin Kızılay binasının önünde, sıkış tepiş yapılabildi. Bu da bir şeydir. Fakat bu son eylemde Tunalı’daki Kızılay’dan bahsedebiliriz. Şehrin merkezi Ankaralılık kimliğini temsil ederdi. Kızılay AKP iktidarından sonra artık Ankara’nın dönüştüğü hali temsil ettiği için, kurtarılmış bölge Tunalı Hilmi ve Kavaklıdere’de yeni bir merkez oluşuyor çoktandır. Bu eylem de bunun bir uzantısı gibi görünüyor bana.
“Yerinden edilme” ve tekrar “yerine geri getirilme” “sökülme” ve “takılma” ile gündem olan Kızılay tabelası; kent mekanları ve durakları açısından kent hafızasında ne anlam ifade ediyor?
“Tabela” veya “şehir mobilyası” dediğimiz banklar, heykeller, anonim çeşmeler, masalar vb.’nin kaçırılması (çalınması demek istemiyorum, sonuçta bunlar ortak kullanıma açık, kamu malı) pratiği hep vardı. Yaşı tutanlar hatırlayacaktır, Murat Karayalçın döneminde yapılmış ve şehrin muhtelif parklarına, yol kenarlarına yerleştirilmiş zarif Ankara keçisi heykelleri kaçırılırdı bir dönem. Hatta bunların kaçırılma serüvenleri, kaçıranlar ve evlerine yerleştirenler şehir efsanesine dönüşmüşlerdi. Bunun yanında Melih Gökçek döneminin “kitch” kentsel düzenlemelerine yapılan sistematik ve sempatik saldırılar vardı. Üzerini boyamak, sloganlar yazmak, resimler çizmek gibi. Yani bu tür eylemler yeni değil ama uzun zamandır ilk kez bu kadar cesurca ve göstere göstere yapılıyor. Kaçıran kişinin ortaya çıkması bir kahraman olma hevesinden mi, yaptığı şeyi sempatik ve mazur gösterme niyetinden mi, yoksa polisiye işlemlerden kaçınmak için mi bilemiyorum. Ama evine çok yakışmıştı o tabela.
Gençlerin çoğunlukta olduğu bir kitle tarafından önünde poz verilerek viral hale gelen bu akımı, tabela “eylemi” ve “mekansallık” ilişkisi açısından nasıl yorumlarsınız?
Eylem –ısrarla eylem diyorum buna– benim çok hoşuma gitti. Ümit ve neşe verdi. Ben oldum olası yerle bir olmanın, yani yerin bir parçası olmanın önemine ve değerine inanırım. Kendim de her gittiğim yerde, Ankara’da da tabii, benzer fotoğraflar çektiriyor, çekiyorum eskiden beri. Bedenin şehrin açık alanlarına, kuytularına dahil olması, esnemesi, kasılması, kapanması, açılması, sığınması ve hatta mekanla zıtlaşması, onu itmesi çok önemli. Mekan bir organizma çünkü değişiyor, değiştiriyor. Yürürken şehrin bize fısıldadıklarının, bizi çağırdığı pozisyonun, bizimle kurduğu dostane veya hasmane ilişkinin farkına varmak, onunla müzakereye girmek kimliğimizin farkına varmak anlamına gelir. Ayrıca yaşadığımız yerin nasıl bir yer olduğunu, özgünlüğünü koruması, orasının çok kimlikliliğin mekanı haline gelmesi için neler yapabileceğimizi de bu yolla öğreniriz. Bence bu da bir öğrenme süreci olabilir. Bu eylemin politik ve meydan okuyucu niteliği hemen fark edildi ki oraya bir polis devriye aracı yerleştirildi. Bunu sadece tabelanın sürekli sökülüp götürülmesi ve yenisinin yerleştirilmesi endişesiyle yaptıklarını sanmıyorum. Bence belediye tabelaya olan ilgiyi keyifle izliyor. Zaten oraya polisi sevk eden Bakanlık.
Bir yön gösterme aracı olan Kızılay tabelasının, işlevsel bir nesne olmaktan çıkıp sosyal medya aracılığıyla şeyleştirilen bir göstergeye, binlerce kişinin poz verdiği modern bir dergaha dönüştüğünü söyleyebilir miyiz?
Günlük rutinimiz içinde yaptığımız her şeyi zaten sosyal medyada paylaşır olduk. Bundan çoğumuz azade değiliz. Ben de sosyal medya hesabımı aktif kullanıyorum. Henüz o lokasyona gidip fotoğraf çektirme imkanım olmadı ama can atıyorum. Çektirirsem de paylaşırım.
Kamusal alanın aktif kullanımı suç değil kolektif eylem
Burada hatırda tutulması gereken bir şey var. Oraya bizzat gidiyor bu insanlar. O fiziksel mekanda bir performans sergiliyorlar. Tasarlayarak, yaratıcılıklarını kullanarak fotografik bir görüntü veriyorlar. Bu hem “performans ve sokak sanatı” bağlamında değerlendirilmeli, hem de politik bağlamı ihmal edilmemeli. “Kamu malına zarar vermek” olarak nitelendirilip tahkikata uğrayabilecekleri ihtimalini ya akıllarına getirmiyor ya da umursamıyorlar. “Kolektif eylemlilik” böyle bir şey işte. Yüzlerce kişi, kamusal alanın aktif kullanımı sayılabilecekken “suç sayılan” aynı eylemi gerçekleştirirse o suç olmaktan çıkabiliyor.
“Angara Bebelerinin” kişisel ve kolektif bellek kaydı: Sosyal Medya
Bir yandan da zamanın ruhu gereği, oraya gidip herkesten farklı bir poz verebilmek, daha gösterişli bir kare ortaya çıkarmak gençlik heyecanına ve sosyal medyada daha fazla ilgi çekmenin, şöhretini arttırmanın verdiği motivasyona da bağlanabilir. Moda olan bir şeyi yapmak aynı zamanda. Labubu bebeği satın almak, belli markalara sahip olmak için imkanları seferber etmek veya onların taklidine sahip olmak, hatta basit veya karmaşık estetik dokunuşlarla ideal bedensel görünüme sahip olmak arzusu gibi bir şey bu.
Tiktok videolarının kısa ve çarpıcı olmaları hasebiyle popülerleştiği bu dönemde, bu videolara içerik arayışı da arttı. Tabelayla çektirilen fotoğraflar ve videolara bakınca, buraya rağbet gösterenler arasında başka ve uzak semtlerden gelen gençler de olduğunu gördüm. Bir tür turistik gezi gibi de olmuş sanki. Hem de tarihin o döneminde, o olayın olduğu mahalde bulunmuş olmak hali. Bu yabana atılacak bir şey değil. Sosyal medya hesapları aracılığıyla da arşivlenmiş, “kişisel ve kolektif belleğe” kaydedilmiş oluyor. Benzer ve nispet niteliğinde eylemleri başka semtlerden ve hatta şehirlerden bekliyorum. Belki “Kızılay ve Tunalı bebelerine” inat “Keçiören, Sincan, Karapürçek bebeleri” de bu tür içerikler üretirler.
Ali Gençoğlu
Bir başka isim, Ayrancı Festivalimizde “Sinema Gözüyle Ankara” konulu sunumuyla katılımcılara görüntüler eşliğinde Ankara’yı yeniden düşünme, görme fırsatı sağlayan, “O’film.Route” oluşumunun kurucularından Dr. Ali Gençoğlu, viral hale gelen bu eylemi, popüler kültür, virallik ve sosyal medya bağlamında Ayrancım Gazetesi için değerlendirdi.
Kızılay tabelasının viral hikayesi ve dijital çağın Ankaralılığı
Tam konumu da verelim Ankaralılığımız pekişsin. Ankara’nın eğlence hayatının önemli noktalarından Bestekar Sokak’la Kennedy Caddesi’nin kesişimindeki yön tabelalarının en altında bulunan Kızılay tabelası… Binlerce kez yanından geçtiğimiz bu tabela Ankara kışının hemen öncesinde, Tunalı ve çevresinde şekillenen kültürün yeni özel günlerinden birine dönüşen Halloween ile eş zamanlı biçimde yeni bir anlama büründü. Heykel de değildi anıt da değildi, otoritenin taktığı bir hali de yoktu ama başına gelenler onu bir şehir hikayesine, gençlerin elinde birkaç günde dijital bir efsaneye dönüştürdü. Gençlerin kendine has aksiyonlarıyla önünde poz verdiği, “buradaydım” demenin yeni yolu haline gelen, sonra da çalınıp gündem olan bir tabeladan söz ediyoruz. Tabelanın etrafındaki gençler ise bir bakıma Ankaralılığın dijital çağdaki yüzlerini oluşturuyorlar.
Yeni kamusal alan deneyimleri: Dijital sahne, dijital totem, dijital performans
Kamusal alanın artık fizikselden ziyade görselliğin başrolde olduğu dijital bir sahne haline geldiği herkesin malumu. Kızılay tabelasıyla yaşanan aşkın hem birbirine benzer hem de birbirlerinden farklı şekillerde birçok paylaşımla yeniden üretilmesi durumu tam da popüler kültür nedir sorusunun yanıtı niteliğinde. Bununla birlikte olay, Jenkins’in popüler kültürün dijital çağdaki haliyle ilgili “katılımcı kültür” dediği şeyin de bir örneğini ortaya koyuyor. Birbirine benzer binlerce içerik patlaması, viral dediğimiz bir şey var ortada. Bir yandan özgün bir üretimden ziyade yansımaların paylaşılması söz konusuyken aynı zamanda gençler o tabelayı yeniden anlamlandırıyor, kendilerine ait kılıyor, kendi meşreplerince esprileştiriyorlar. Tabela böylece giderek bir “dijital totem”e dönüşüyor. Bu bir taraftan kanlı canlı, gerçek bir kent deneyimiyken bunun yanında aslında dijital çağın kent deneyimi. Yalnızca kentte görünür olmak değil, platformda görünür olmak söz konusu. Kızılay tabelası da haliyle birdenbire Ankara’nın görünürlük sahnesi, performans alanına dönüşmüş oluyor.
Herkesin gözünü Ankara’ya çeviren tabela hikayesinin bu kadar yaygınlaşması, kenti görünür kılması hakkında neler söylenebilir?
Kolektif şakanın yasını tutan gençliğin duygu paylaşım hikayesi
Virallik açısından baktığımızda burada esasında söz konusu olan duyguların paylaşımı… Zira gençlerin sıraya girerek tabelayla haşır neşir pozlar vermesi ve bunları paylaşması Ankara’ya ve Ankara’da genç olmaya dair bir duygunun da hem paylaşılması hem de her defasında üretilmesi demek. Tabelanın “çalındığı” günkü paylaşımlara bakın bunu anlarsınız. Birbirlerine yanıt veren ve yer yer “diss” atan gençler için “tabelanın yokluğu” bu kolektif şakanın yasının tutulması halini almış gibi. Çünkü tabelanın anlamı da aslında kolektif bir şekilde üretilmişti. Virallik tam da buralarda belirgin oluyor işte; katılıma açık, alaycı ve kopyalanabilir olma haliyle. Tarihimize “Tunalı’daki Kızılay Tabelası vakası” olarak geçen olay tam da popüler kültürün dijital çağdaki ortaya çıkma hallerinden biri olan virallliğin bir deney laboratuvarı böylece. Bir “Atatürk’ün Dikmen sırtlarından Ankara’ya girişi sırasında Seğmen Alayı’nın karşılaması” olayı kadar heyecan verici olmasa da bu birkaç günü hayattayken takip edebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.
Viralliğin deney laboratuvarı
Dijital döneme ait bir popüler kültür laboratuvarı demişken tabi ki mekansal bir sınır ortaya koymuş oluyoruz. Tüm bu olan bitenin Ankaralı bir renge sahip olduğunu da söylemiş oluyoruz. Olay, Ankara’nın büyük öteki İstanbul’un ihtişamı karşısında gündelik absürtlüklerden beslenen samimi ve alaycı mizahından bir parça aynı zamanda. Fotoğraf çektiren birinin de dediği gibi: “Bizim eğlenecek kadar sıradan bir nesnemiz var ve o da bize yeter.”
Ankara’nın görünmezliğine ve “Büyük Öteki”ne başkaldırı
Kızılay kelimesi bugüne kadar ona yüklenen birçok anlamın yanında temelde bir merkez hüviyeti taşırken bu olayla birlikte bir kültürel kimlik göstergesi halini almış gibi görünüyor. Bununla birlikte kentsel hafızanın içinde de yerini alabileceğe benziyor. Tabi bunun sınavını zaman içerisinde verecek. Ancak mevcut haliyle Kızılay tabelasının artık bir hikaye anlatıcısına ve onunla çekilen her fotoğrafın hikayenin başka bir versiyonuna dönüştüğünü gözleyebiliriz. Bu; kente dair sahiplenmeyle birlikte zaman zaman yukarıda bahsettiğim Büyük öteki’nin karşısında zaman zaman görünmez kılınma durumuna karşı da başkaldırı inceden. Ankara’nın dijital kimlik manifestosu… Bunun önünde fotoğrafın yok mu? Bizden değilsin… Ya da biraz daha ötekileştirici daha semt milliyetçisi gibi konuşursam; belki de Armada’nın ötesindensin. Bu akımın diğer kentlere sıçrama potansiyelini de saklı tutarak Ankara vurgusunu sivriltiyorum tabi ki. Zira pavyonlarla özdeşleşen Ankara müziği, dansı, gece kulübü (!) kültürü Ankara markasıyla zaman zaman ihraç edildi son on yılda. Aklımda birkaç kentin birkaç tabelası var ayrıca ama kendime saklıyorum.
Modern toplumun yeni ritüelleri ve geleceğin dijital kazıları
Kızılay tabelası olayı bize modern toplumun nasıl yeni ritüeller icat ettiğini de göstermiş oldu. Dijital ritüeller çağında yaşanan bir örnekle bizi baş başa bıraktı. Önünde fotoğraf çektirmek, hele ki devletin merkezi olan Ankara’da, anıtların, binaların tekelindeydi. Mümkün müydü ki bir ufak Kızılay tabelası bu devasa otoriteyle boy ölçüşsün. Ancak görünen o ki bu mücadeledeki güç dengesizliğini dijital çağda yeniden düşünmek gerekecek. Tabelalar, neon ışıklar, duvar yazıları, vs. Ve bu mücadele bize dijital hafızayla ilgili izler bırakacak. Bakalım yirmi sene sonra hangisi her gün karşımızda olacak, hangisi için kazma kürekle dijital kazılara girişeceğiz.
İşte bu bizim dijital hikayemiz: Dijital jestlerle kurulan Ankaralılık
Sonuç olarak bir tabeladan çıkan bir kent hikayesi, dijital dönemde beliren bir popüler kültür vakası bizlere bir kez daha şöyle bir şey hatırlattı: Gençlerin “Ankaralılık” durumları dijital çağda, bu kenti en fazla tanımlayan şeylerden olan mimarisiyle, anıtlarıyla, planlamasıyla, düzenli bir kent oluşuyla, nedenini anlayamadığım ama her gelenin isim olarak fenomenleştiği belediye başkanlarıyla değil de hızlı hızlı birkaç bardak happy hour içkisi sonrası, son metro saatine kadar geçen süreyi sokakta geçirdikten sonra eve gitmeden Kızılay tabelasıyla fotoğraf vererek üretilecek. Aslında dijital jestlerle kurulan bir Ankaralılık bu her şeyden önce. Tabela gitse de baki kalan onun etrafında ördüğümüz ortak dijital hikayemiz. Orada yarattığımız, dijitale taşıdığımız “mikro-kamusal alan”ımız ya da “şehir efsane”miz. Ne olursa olsun telefonlarımızla bunu biz yarattık. Telefonlarımızla…
Merak edip yapay zekaya sorduk: Yukarı Ayrancı ve Aşağı Ayrancı’nın mahalle kültürü, komşuluk ilişkileri, tarihi ve mimari dokusu, yaşayan ve yaşamış ünlüleri ile ilgili olarak bizlere neler fısıldayacaksınız?
Tarihî gelişim ve semt yapısı
İlçede 1960’lardan önce daha çok bağ evleri ve geniş bahçeli müstakil yapılar vardı. İlk yerleşenlerin anlattığına göre 1960’larda semtin yolları çamurluyken yeni taşınan aileler arasında sıcak komşuluk ilişkileri gelişiyor, zaman zaman bağ evlerinden misafirlere ayran ikramı bile geleneğe dönüşüyordu. Bu samimi ortam, semte “Ayrancı” adının verilmesinin efsanevi kökeni olarak anlatılır.
1966’da onaylanan imar planı ile bölge hızla kentleşti, önce Güvenlik Caddesi asfaltlandı, daha sonra ızgara planına uygun yeni sokaklar açıldı ve çok katlı apartmanlar inşa edildi. Bugün Aşağı Ayrancı’da Atatürk Bulvarı ve Güvenlik Caddesi gibi geniş arterler semti kucaklarken, ara sokaklar genellikle ızgara desenli ve kısa mesafelidir. Yukarı Ayrancı’da Hoşdere Caddesi-Dikmen Caddesi arası daha engebeli, yokuşlu bir dokuyu korur; sakinlerinin çoğunluğu emekli veya orta-üst sınıf ailelerdir. Semtin genel mimarî dokusu 1960–70’lerden kalma dört-beş katlı betonarme apartmanlar ile yenileme binalarından oluşur. Yıllar içinde yapılan bazı kentsel dönüşüm projeleri semtin orijinal dokusunu değiştirmiştir.
Ayrancı, komşuluk bağlarına büyük önem veren bir semttir.
Yerel tarih anlatımları semtin ilk sakinleri arasında bağ evi komşularının birbirine karşı fedakârlık ve yardımseverlik içerdiğini vurgular: Ağustos’un sıcak günlerinde bağlardan su isteyenlere ayran ikram etmek bile gelenek hâline gelmiştir. Semtin güncel toplumsal yapısında da komşuluk hukuku temel kabul edilir. Ayrancı’da “komşuluk ve mahalle hukuku” adeta bir anayasa kıymetindedir; 2021’de kurulan Ayrancı Semt Meclisi açılışında Ali Necati Koçak, “Ayrancı Semt Meclisi, burada bulunan herkestir. Bizim için en temel anayasa komşuluk ve mahalle hukukudur.” sözleriyle bu anlayışı vurgulamıştır. Bu kültüre uygun olarak semt dayanışması canlandırılmıştır. 2019’da kurulan Ayrancım Derneği’nin amacı, “Ayrancı semtinde kent yaşamı ve kültürünü geliştirmek ve dayanışmayı sağlamak” olarak belirlenmiştir. Dernek ve semt meclisi çatısı altında mahallelinin bir araya gelmesi teşvik edilir. Örneğin Ayrancı Mahalle Bostanı gibi projeler; semte sevdalı gönüllülerin bir araya gelip betonlaşmaya karşı mücadele, yeşili çoğaltma ve dayanışma ortamı yaratma arayışının sonucudur. Ayrıca her yıl düzenlenen Ayrancı Festivali (örneğin Ekim 2023’te Cumhuriyet’in 100. yılı etkinliği kapsamında) mahallelilerin ücretsiz kültürel etkinliklerde buluştuğu bir buluşma noktasıdır. Tüm bu çabalar, semti “katılımcı, demokratik ve çağdaş komşuluk bilinciyle yaşayan” bir yerleşim haline getirmeyi hedefler. Nitekim dernek vizyonunda Ayrancı sakinlerinin “eğitim düzeyi yüksek, sorunların farkında, komşularına hoşgörülü ve saygılı bireylerden” oluştuğu belirtilir.
Ayrancı’nın cazibe noktaları
Ayrancı’nın önemli simge ve parkları çevresiyle bağ kurar. Cemal Süreya Parkı (eski adı Ayrancı Parkı), Atatürk Bulvarı ile Dikmen Caddesi kesişimindeki 9.000 m’’lik bir parktır. 1978’de inşa edilmiş, 1991’de ünlü şair Cemal Süreya’nın adını almıştır. Parkta özgün ahşap oyun alanları, koşu parkuru, mini futbol-basketbol sahaları ve piknik alanları gibi çok sayıda sosyal donatılar bulunur. Bu park, hem mahallelinin buluşma mekânı hem de çocuk oyun alanı olarak semtin en önemli yeşil alanlarından biridir.
Aşağı Ayrancı’nın diğer kapılarından biri Şili Meydanı–Kuveyt Caddesi kesişimidir. Burası, Adile Naşit Parkı’ndan başlayarak Kuğulu Park’a uzanan güzergâh üzerindedir ve semte giriş noktasıdır. Burada Afet İnan Parkı (Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan anısına düzenlenmiş bir park) ile eski Başbakan Adnan Menderes’in Ankara Köşkü gibi tarihî yapılar bulunur. Şili Meydanı’ndan şehrin ışıkları eşliğinde Sheraton Otel görülür; Akşamları bu bölge Ankara’da ayrıcalıklı, dinlendirici manzaralar sunduğu için “Aşağı Ayrancı’nın gerilimleri söküp atan büyülü giriş kapısı” olarak betimlenmiştir. Bunun dışında semt içinde küçük çocuk parkları, camiler ve Çankaya’nın genel planlama mirası (eski Jansen planı koridorları) görülür.
Ayrancı, “Atatürk’ün yaşadığı Çankaya’nın merkez kapısı” sayılır.
Ayrancı’nın Atatürk ile ilgili doğrudan semt anısı pek az olmakla birlikte, semtin Cumhuriyet öncesi–sonrası planlaması Atatürk vizyonunu yansıtır. Atatürk’ün evi sayılan Çankaya Köşkü’ne yakınlığı, semti onun “çağdaş cumhuriyet kapısı” olarak sembolleştirir. Gerçekten de Ayrancı’nın giriş yolları Atatürk’ün planladığı bahçe şehir düzenine paralel olarak uzanır. Ayrıca semtte Atatürk Bulvarı gibi sokak adları ve Afet İnan Parkı gibi adlandırmalar Atatürk ve Cumhuriyet anılarını yaşatır.
Ünlü şahsiyetler
Ayrancı’nın geçmişinde ve bugününde bazı kültür insanları ile sanatçılar semtle anılır:
Ulus Baker (1949–2007): Kıbrıslı Türk sosyolog, yazar ve ODTÜ öğretim üyesiydi.
Sadi Hoşses (1916–1994): Türk sanat müziği bestecisi.
Ziya Taşkent (1913–1999): Sanat müziği bestecisi.
Ahmet Sezai Günışıldar (1910–1995): Uzun yıllar görev yapan Ayrancı mahallesi muhtarı.
Bu isimler, semte duyulan aidiyeti ve mahalle kültürünü yüceltir. Ayrancı’da bugün de kendini bu gelenekten sayan yazarlar, şairler ve düşünürler iklimi sürmektedir. (Örneğin, semt gazetesi Ayrancım’da yayınlanan anılar ve söyleşilerde semt kültürü hep canlı tutulmaktadır.)
Ayrancı’da mahalle dayanışması güncelliğini koruyor.
2020’lerin başında kurulan Ayrancım Derneği, semt sorunlarına kolektif çözüm aramaktadır. Örneğin Aralık 2023’te düzenlenen bir etkinlikte, emekli yargıç Bülent Seyitdanlıoğlu ve hukukçular semt sakini, rezidans tipi yapılaşmanın mahallenin dokusuna aykırı olduğu uyarısını yaptılar. Konuşmacılar, “Ayrancı’da 1930’lardan beri oluşan bir kent ruhunu büyük sermayeye teslim etmek istiyorlar” diyerek kentsel dönüşüme karşı çıkmayı önerdiler. Yurttaşlar şimdiye dek tek tek apartman yıkımlarıyla yenileme örneklerini tartışıyor, yeni projelere tepki gösteriyor; semt avukatları ve mühendisleri süreci izliyor. Bu mücadele, uygun ölçekli, çevreye duyarlı imar talebini ve semtlinin karar süreçlerine katılım hakkını gündeme getiriyor.
Diğer taraftan semt dayanışması güçlü kurumlarla da sürüyor. Çankaya Belediyesi’nin park ve altyapı yatırımları semti canlandırırken, Ayrancı sakinleri kendi örgütleri üzerinden kültür ve eğitim etkinlikleri düzenliyor. Örneğin bu dernek, belediye ve yerel meclis işbirliğiyle eşitlikçi kararlar için ağ oluşturuyor. Semtte esnaf-konut komşuluğu da işliyor; mahallede birkaç kuşaktır bakkalı, kahvecisiyle insanları tanışıklık çerçevesinde ilişkiler sürdürmektedir.
Yukarı ve Aşağı Ayrancı hem köklü komşuluk geleneğini hem de modern kent sorunlarıyla dayanışmayı bir arada taşıyan bir semttir. Mahalle kültürü “komşuluk ve mahalle hukuku” ilkeleriyle tanımlanır. Sokağına giren her insan, bir gün semt dayanışmasının bir parçası olabileceğini hisseder. Kaynaklarımız, semt sakinlerinin bu özelliğini öne çıkarır: Ayrancı, “mahalle sakinlerinin katılımcı, demokratik ve çağdaş komşuluk bilinciyle yaşadığı” bir model semt olarak tanımlanmıştır.
Çalışmanın başlıca kaynakları arasında ayrancim.org.tr, muhtar ve mahalle sakinleriyle yapılan söyleşiler, Çankaya Belediyesi’nin resmî sitesi (cankaya.bel.tr) ile bazı haber mecraları (haber.sol.org.tr) yer almaktadır.
Şehir plancısı gözüyle Ayrancı sokaklarının morfolojisi
Ayrancı’da yürümek, yalnızca bir semtten geçmek değil, adeta geçmişin bugüne nasıl sızdığını her sokakta, her pencere detayında gözlemlemenin mümkün olduğu bir zaman tünelinden geçmek gibidir. Bir şehir plancısının gözünden bakıldığında, Ayrancı’nın sokak dokusu, Ankara’nın erken Cumhuriyet döneminden bugüne kadar gelen planlı mahalle anlayışının nadir örneklerinden biridir. Bu semtin fiziksel kurgusu, simetrik yerleşimleri, yapı adalarının düzeni, geniş kaldırımları ve ön bahçeleriyle insan ölçeğinde bir hava kazandırır. Ancak bu düzen tek başına estetik yaratmaz; Ayrancı’yı asıl özel kılan, bu kurguya eşlik eden “cephe dili “dir. Bu cepheler, mahallelinin belleğini taşıyan katmanlı birer anlatı niteliğindedir.
Ayrancı’nın görsel kimliğini oluşturan temel unsurlar:
Mimari dönem ve karakteristikleri:
1950’lerden 1980’lere uzanan yapılaşma döneminde inşa edilen apartmanlar, mahalleye kendine özgü bir sadelik ve zarafet katmıştır. Bu yapıların cepheleri genellikle pastel tonlara boyanmış, belirgin çıkmaları, mozaik yüzeyleri ve geniş balkonlarıyla dikkat çeker. Bu mimari sadelik, abartısız ama karakterli bir yaşamı simgeler. Bu apartmanlar, bir dönemin konut politikalarının, toplumsal beklentilerinin ve tasarım anlayışının izdüşümüdür. Modernist ilkelerin Ankara’ya yerleşme çabası, Ayrancı’nın sokaklarında okunur. O dönem, nüfusun artmasıyla birlikte apartmanlaşma ihtiyacı doğmuş, ancak bu yeni yapılanmalar kimliksizleştirme yerine bir estetik çizgi tutturmayı başarmıştır.
Sokaklardan bir kare: Ayrancı’nın estetik hafızası
Yer: Gülden Sokak, Ayrancı, Çankaya / Ankara
Fotoğraf: Kendi arşivimden, Temmuz 2025
Gülden Sokak’ta yer alan bu apartmanlar, 1980’ler öncesine tarihlenen sade cephe kurgularıyla gösterişten uzak cepheleriyle zamana karşı dirençli bir sadelik taşırken cephelerde keskin süslemelerden uzak, net çizgiler hâkim. Açık renk sıvalar, düz hatlı balkonlar ve ahşap detaylar ve köşe balkonlar, mimariye sıcaklık katarken dönemin kent konut tipolojisini yansıtıyor. Zemin seviyesinde yoğun bitki örtüsü ve sarmaşıklarla örtülü girişler, sokakla yapı arasında doğal bir geçiş hissi veriyor. Apartmanlar, zamansız bir uyum içinde birbirine yaslanarak hem mahremiyeti hem de kentli komşuluğunu taşıyan bir dil kuruyor.
Yer: Güvenlik Caddesi ile Cinnah Caddesi arasında, Ayrancı, Çankaya / Ankara
Fotoğraf: Kendi arşivimden, Temmuz 2025
1970’li yıllarda inşa edildiği tahmin edilen bu apartmanlar, Ayrancı’nın dar sokaklarında kendine özgü bir sessizlikle varlığını sürdürüyor. Zemin kat hizasındaki mozaik kaplamalar, yatay bantlarla vurgulanan pencere çizgileri ve sade balkon düzeni, dönemin modernleşme arzusunu mütevazı bir şekilde yansıtıyor. Ön cephelerdeki asma çiçekler, mahallelinin yaşanmışlıklarını bugüne taşıyor. Bu yapılar, Ayrancı’da mimari sürekliliğin ve gündelik yaşamın izlerini birlikte taşıyan sessiz bir tanık.
Özgün detaylar ve renk paleti:
Birçok sokakta, hala ilk günkü gibi duran merdivenli girişler, eski tip ahşap pencere doğramaları ve sarkan saksılarla dolu balkonlar görmek mümkündür. Bu unsurlar, sadece bir mimari özellik değil; aynı zamanda mahallelinin yaşama biçiminin dışavurumudur. Ayrancı’nın sokakları, gösterişsiz ama estetik açıdan bütüncül bir anlayışı taşır. Bu sadelik, dikkatli bakıldığında oldukça güçlü bir görsel hafıza oluşturur. Bahçelievler Caddesi’ne paralel uzanan küçük sokaklarda, özgün merdivenli girişleri, demir ferforje korkulukları ve çiçeklerle bezenmiş balkonlarıyla birçok yapı hala geçmişin izlerini taşımaktadır. Bu alanlar hem mimari mirasın hem de kolektif hatıranın canlı kalabildiği nadir yerler arasındadır.
Köşe parsellerdeki çıkmalı balkonlar, mozaik panolar ve ferforje merdiven korkulukları, birer görsel hafıza noktası gibi işlev görür ve geçmişe açılan pencereler gibidir. Bu tür detaylar, sadece nostaljik değil, aynı zamanda yerle kurulan aidiyet ilişkisinin fiziksel karşılıklarıdır.
Ayrancı’nın renk paleti de bu bütüncül estetiği tamamlar: Soluk pembe, bej, fildişi, toprak rengi ve mint yeşili gibi tonlar, mahalle kimliğinin temel taşlarıdır.
Komşuluk kültürünün fiziksel izleri
Ayrancı’nın yapı dili yalnızca görsel bir düzen sunmaz, aynı zamanda sosyal ilişkilerin de mekânsal zeminini oluşturur. Ortak bahçeler, içe dönük balkonlar ve sokakla temas hâlindeki pencereler; mahallede komşuluk ilişkilerinin nasıl kurulduğuna dair ipuçları verir. Bugünün güvenlikli siteleriyle karşılaştırıldığında, Ayrancı’nın açık ve geçirgen mekânsal kurgusu, insanı içine alan bir aidiyet duygusu yaratır. Bu da onu yalnızca bir yerleşim alanı değil, aynı zamanda yaşayan bir sosyolojik organizma hâline getirir.
Görsel bütünlüğe yönelik tehditler:
Son yıllarda yapılan cephe yenilemeleri, Ayrancı’nın bu görsel bütünlüğünü tehdit etmeye başlamıştır. Parlak renkli sıvalar, alüminyum paneller ve cepheye uyumsuz PVC doğramalar; mahalle silüetinin dengesini bozmaktadır. Bu tür müdahaleler yalnızca görüntüyü değil, Ayrancı’nın ruhunu da zedelemektedir. Malzeme ve renk seçimleri çoğu zaman ticari kaygılarla, bağlamdan kopuk biçimde uygulanmaktadır. Bu durum, sokaklar arasındaki estetik sürekliliği bozmakta ve Ayrancı’nın görsel hafızasını parçalamaktadır.
Üstelik bu tür müdahaleler, sokaklar arasında var olan estetik sürekliliği de kesintiye uğratıyor. Ayrancı gibi dokusu güçlü mahallelerde bu tür dönüşümler, kolektif hafızayı da silmeye başlıyor. Bir binanın cephesi değiştiğinde, sadece bir boya sürülmüş olmuyor; o binanın geçmişi, anlamı ve kimliği de kaybolabiliyor.
Peki çözüm ne olabilir?
Bu özgün yapısal kimliği korumak için yalnızca teknik rehberler yeterli olmayabilir. Mahalleliyle birlikte karar verilen, katılımcı planlama süreçleri gereklidir.
Ayrancı’nın görsel hafızasını korumak için bir mahalle cephe rehberi hazırlanabilir. Bu rehber, bölgede kullanılabilecek uygun malzeme ve renk paletlerini tanımlar. Örneğin açık pembe, bej, mint yeşili gibi mahalleyle özdeşleşmiş tonlar önerilebilir. Ferforje korkuluklar, mozaik panolar ve çıkmalı balkonlar gibi unsurlar korunarak ya da yeniden tasarlanarak uygulanabilir. Bu, mahalledeki yeni müdahalelerin de geçmişle uyumlu olmasını sağlar.
Buradaki görsel miras, koruma bilinciyle yaşatılırsa hem bugünün hem de geleceğin Ayrancısı daha yaşanabilir ve anlamlı olacaktır. Mekân, aidiyetin oluşmasında bir araç değil, doğrudan bir aktördür. İşte bu nedenle, bugünkü kentsel dönüşüm tehditleri karşısında Ayrancı’nın sessiz zarafetini korumak, yalnızca geçmişe değil geleceğe de bir sorumluluktur. Böylece Ayrancı, geçmişin gölgesinde değil; onun ışığında yeniden şekillenebilir.