Şehir hayatının hızı içinde bazen en büyük hazineyi, yani komşumuzu ve sokağımızı unutuyoruz. Ayrancım Derneği olarak, köklerimizi hatırlamak ve geleceğimizi birlikte örmek için Mahalle Okulu Seminerleri’ni başlattık Tarihten bugüne, muhtarlıktan dayanışma ağlarına kadar mahalleye dair her şeyi 6 hafta boyunca alanında uzman isimlerle konuşuyoruz:
Mehmet Sarığlu: Osmanlı’da Mahalle Yönetimi ve Mahalle Tarihi
Halil Memiş: Mahalle Yönetimi, Muhtarlık ve Yerel Yönetimler
Ezgi Orhan: Mahalle Kültürü, Barınma ve Kentte Gece Yaşamı
Begüm Özden Fırat: Dayanışma Ekonomisi ve Mahalle Dayanışma Ağları
Besim Can Zırh: Mahallenin Oluşumu, Göç ve Kimlik
İlhan Tekeli: Gündelik Yaşam, Yaşam Kalitesi ve Yerellik
6-24 Haziran 2026 tarihleri arasında gerçekleşen sertifikalı derslerimiz altı hafta boyunca Cumartesi günleri 17.00 – 18.30 arasında yapıldı. 13 katılımcımız setifikalarını aldılar.
Ayrancı’nın dostu Viktor Mátis’e veda ediyoruz. “Viszlát (Hoşçakal) Viktor Mátis“
Ankara’daki görev süresinin son günlerinde, Macaristan’ın Türkiye Büyükelçisi Viktor Mátis’i Ayrancı’daki tarihi Macaristan Rezidansı’nda ziyaret ettik. Diplomasi, mahalle kültürü, Ankara’ya dair anıları ve Ayrancı’ya duyduğu bağlılık üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdiğimiz Büyükelçi Mátis, geride bıraktığı yılların izlerini ve başkentten ayrılırken yanında götüreceği duyguları bizimle paylaştı.
Ankara’daki diplomatik görevinizin sonuna geldiniz. Buradaki görev süreniz nasıl geçti, Ankara hayatınızda nasıl bir iz bırakacak?
Bu benim Ankara’daki üçüncü diplomatik görevim. İlk kez 2010 yılında geldim ve 2014’e kadar kültür ateşesi ve basın ateşesi olarak çalıştım. O dönemde Ayrancı’da yaşamadım; Sancak’ta kaldım. Ardından 2,5 yıl misyon şefi yardımcısı, yani büyükelçi yardımcısı olarak görev yaptım. O dönemde de aynı yerde yaşamaya devam ettim. 2019 yılının Şubat ayında ise Ankara’ya Büyükelçi olarak atandım ve o tarihten bu yana Macaristan’ın Türkiye Büyükelçisi olarak görev yapıyorum. Bu sürenin büyük bölümünü Ayrancı’da, Kuğulu Park’ın tam karşısındaki büyükelçi konutunda geçirdim. Bu nedenle, Ankara’da geçirdiğim sürede Ayrancı’nın çok önemli bir yeri var.
Türkiye ikinci memleketim, Ankara da ikinci evim oldu. Kentin bazı köşelerini çok iyi bilirim; fırsat buldukça yürümeye ve gezmeye çalışıyorum. Ankara benim için hâlâ keşfedilmeyi bekleyen ve hayatımı en olumlu yönde etkileyen bir şehir. Hatta ikinci oğlum Ankara’da dünyaya geldi. Bu nedenle Ankara’nın ailemizde her zaman çok özel bir yeri olacak. Oğlumun kimliğinde doğum yeri olarak Ankara’nın yazıyor olması da bizim için ayrı bir anlam taşıyor. Kısacası Ankara, kalbimizde her zaman özel bir yere sahip olacak.
Buradan ayrılırken, Ankara’ya dair yanınızda götüreceğiniz en güçlü duygu ne olur?
“Özlem”, çünkü burada gerçekten çok güzel yıllar geçirdik. Hareketli dönemlerimiz de oldu; birlikte yaşadığımız, paylaştığımız pek çok güzel anı biriktirdik. Bu yüzden Ankara’yı her zaman büyük bir özlemle hatırlayacağım. Buradaki hayatım sık sık aklıma gelecek. Sanırım Ankara’yı düşündüğümde hissedeceğim en baskın duygu da kesinlikle özlem olacak.
Béla Bartók’un Ankara’da çaldığı orijinal piyano
Ayrancı’nın en karakteristik yapılarından biri olan Macaristan Rezidansı’nda ağırlıyorsunuz bizi. Sizin için buranın anlamı nedir?
Macaristan Rezidansı bizim için sadece bir ikametgâh değil, aynı zamanda güçlü bir tarih ve kültür taşıyıcısı.
Macaristan’ın 1923’te Ankara’yı başkent olarak tanımasıyla başlayan diplomatik ilişki, kısa sürede çok güçlü bir bağa dönüşüyor. O dönemde, özellikle Atatürk’ün liderliğinde Türkiye’nin bağımsızlığını kazanması ve yeni bir devlet olarak ortaya çıkması, Macaristan için de önemli bir referans oluyor. Bu yakınlık iki ülke ilişkilerinin temelini oluşturuyor. Bu binanın 1930’da tamamlanması ve Giulio Mongeri’nin mimarisi de bu sürecin bir parçası.
Burada yıllar içinde çok önemli isimler ağırlanmış. Bunlardan en bilineni Béla Bartók. Bugün gördüğünüz piyano da onun Ankara’da çaldığı orijinal enstrümanlardan biri.
Ayrıca “Gül Baba’nın Ölümü” gibi iki ülkenin ortak tarihine ve kültürel bağlarına ışık tutan çok kıymetli eserler de burada yer alıyor.
Kısacası burası sadece bir rezidans değil; Türkiye ile Macaristan arasındaki ortak hafızayı ve kültürel bağı temsil eden, yaşayan bir mekân.
1885’te yapılmış “Gül Baba’nın Ölümü” tablosu Atatürk’e hediye edilmiş. Atatürk 1930’da Macaristan Büyükelçiliği’ne hediye etmiş.
Buranın yakın zamanda bir restorasyon geçirdiğini biliyoruz. Restorasyon sırasında ‘mutlaka korunmalı’ dediğiniz şeyler oldu mu?
Kuğulu Park’ın karşısındaki arazimizde uzun süren kapsamlı bir restorasyon ve inşaat çalışması yürüttük. Bu süreçte çevremize verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dilemek isterim. Bu çalışmalar iki büyük projeyi kapsıyordu. Birincisi, tarihi rezidansın aslına uygun şekilde restore edilmesiydi. İkincisi ise Paris Caddesi tarafında, artan diplomatik ihtiyaçları karşılayacak yeni büyükelçilik binasının inşa edilmesiydi. Restorasyon sırasında en büyük önceliğimiz yapının özgün karakterini korumaktı. Hatta bazı bölümlerde 1930 yılındaki orijinal detayları yeniden ortaya çıkardık. Bunun en güzel örneklerinden biri de binanın dış cephesi. Çalışmalar sırasında yapının özgün taşlarını ve gerçek rengini tespit ettik. Bu nedenle daha önceki sarı ton yerine, 1930’lardaki gri tonlarına uygun dış cepheyi yeniden oluşturduk.
Bugün Kuğulu Park’tan baktığınızda, bu tarihi yapıyı neredeyse ilk inşa edildiği haliyle görebiliyorsunuz. Elbette modern kullanımın gerektirdiği bazı teknik düzenlemeler yapıldı, ancak hem dışarıda hem de içeride yapının tarihî dokusunu mümkün olduğunca korumaya özen gösterdik.
Elçilik binaları dışarıdan gizemli görülür. Macaristan Büyükelçiliği halka açılıyor mu, ziyaret mümkün mü?
Arazimiz iki bölümden oluşuyor. Atatürk Bulvarı tarafında tarihi rezidans, Paris Caddesi tarafında ise büyükelçilik binamız yer alıyor. Büyükelçilik binası aktif bir çalışma ofisi ve konsolosluk hizmetlerinin verildiği alan olduğu için güvenlik nedeniyle ziyarete açık değil. Rezidans ise belirli etkinliklerde ziyaret edilebiliyor. Özellikle Avrupa Kültür Günleri gibi organizasyonlarda kapılarımızı açarak mümkün olduğunca fazla kişiyi burada ağırlamaya çalışıyoruz. Önümüzdeki dönemde de benzer etkinliklerle Ankaralıları yeniden burada görmek istiyoruz.
Bunun dışında, rezidansın mimari detaylarını daha fazla kişiyle paylaşmak için yeni bir proje hazırlıyoruz. Bir grup ressamın yapıya ait özgün ayrıntıları resmettiği eserleri büyüterek dış çitlere yerleştirmeyi planlıyoruz. Böylece içeriye giremeyenler de bu tarihi yapının güzelliklerini dışarıdan keşfedebilecek.
Geçtiğimiz aylarda bahçenizde Turul Kuşu heykeli açılışı yaptınız. Bu sembol sizin için ne anlam taşıyor?
Turul Kuşu, Macar mitolojisinde Macarların kökenine dair önemli bir semboldür. “Turul” (Türkçedeki Tuğrul’a yakın bir okunuşla) Orta Asya bağlantılarına işaret eden mitolojik bir kuş olarak kabul edilir. Bu nedenle Macaristan’da çok sayıda Turul heykeli bulunur.
Türkiye’de ise uzun süre böyle bir sembolün olmaması bizim için bir eksiklikti. Bu nedenle Ankara’da, Ayrancı’da Atatürk Bulvarı’na bakan noktada bir Turul Kuşu yerleştirme fikri ortaya çıktı. Bu heykel hem Macarların birlik ve dayanışmasını hem de Orta Asya kökenlerine dair kültürel hafızayı temsil ediyor. Bizim için Turul Kuşu’nun en güçlü anlamı, “kanatları altında bir arada olma” fikri. Yani birlikte olmayı, korunmayı ve dayanışmayı simgeliyor.
Aynı zamanda bu tür eserlerin bulunduğu alanlar sadece diplomatik mekânlar değil, kültürel buluşma noktalarıdır. Burada amaç, yalnızca Macar sanatını göstermek değil; Türk ve Macar kültürlerinin kesiştiği ortak bir sanat dili oluşturmak. Çünkü bu yapı, bulunduğu çevreden kopuk değil; yaşadığı şehirle etkileşim halinde olmalı.
Ayrancı da tam olarak böyle bir yer: Diplomasiyle mahalle kültürünün iç içe geçtiği, yaşayan bir alan.
Ayrancı ile ilgili görüşleriniz nedir?
Yaklaşık 13 yıl Ankara’da yaşadım ve bu süre içinde Sancak, Gaziosmanpaşa ve Ayrancı olmak üzere üç farklı mahallede bulundum. En çok Ayrancı’da vakit geçirmeyi sevdim. Çünkü Ayrancı’nın hem canlı hem de sakin bir yapısı var; insanı yormayan, yaşanabilir bir mahalle.
Burada dikkatimi çeken en önemli şeylerden biri de komşuluk ilişkileri oldu. Nereye giderseniz gidin insanlar birbirine yakın, tanımadıkları kişilere bile selam verebiliyorlar. Bazen “Merhaba Sayın Büyükelçi” gibi hitaplarla karşılaşınca şaşırıyorum çünkü ben de burada yaşayan sıradan bir sakinim aslında.
Günlük hayatım da oldukça normal akıyor. Bazen resmi kıyafetle, bazen daha spor şekilde, bazen de bahçedeki işler nedeniyle oldukça rahat bir halde dışarı çıkıyorum. Yani herkes gibi burada çok sıradan bir hayat yaşıyorum. Bu doğallığın içinde, benim gibi yaşayan çok sayıda insan olduğunu görmek de beni ayrıca mutlu ediyor.
Buradan ayrıldıktan sonra Ayrancı’yı size en çok hatırlatacak şey ne olacak?
Kuğulu Park, sadece pencereden gördüğümüz bir manzara olduğu için değil; aynı zamanda çok canlı bir yaşamın parçası olduğu için bizim için özel. Atatürk Bulvarı’ndaki yoğun trafik içinde bile parkta çocukların nasıl oynadığını, güldüğünü ve bazen ağladığını duyabiliyoruz. Bu sesler, mahallenin ne kadar yaşayan bir yer olduğunu bize gösteriyor
Gerçekten Ayrancı açısından ya da Ankara açısından baktığınızda bunu unutamam dediğiniz böyle bir an var mı?
Tabii ki en şok edici 15 Temmuz idi. 15 Temmuz’da maslahatgüzar olarak burada çalıştım. Ankara’da böyle şeylerin olmasını hiç düşünmedim. Olabileceğini hiç düşünmedim önceden. Ama oldu geçti. Ama en komik hikaye benim için, Covid’in tam ortasında, işte dışarıya çıkmanın yasak olduğu zamanlarda; bir gün bir kargomu almak için Cinnah Caddesi’nde yürüyerek kargo şubesine gittim. Kocaman bir kutuyu omzuma koydum. Dışarıda neredeyse hiç kimse yoktu; sadece kargo çalışanları vardı. O sırada bir genç sigara içiyordu. Bana baktı -maske taktığım için yüzüm de tam görünmüyordu- “Abi, sen Macaristan Büyükelçisi’ne benziyorsun” dedi. Ben de kendisine, “keşke” dedim.
Neden öyle dediğimi ben de bilmiyorum. Sonra ben gülmeye başladım, o da bana biraz şaşkınlıkla baktı. Daha sonra bu olayı Twitter’da anlattığımda bana inanmayıp “Böyle bir şey kesinlikle olmamıştır” diyenler de oldu ama gerçekten yaşandı ve hâlâ hatırladıkça gülüyorum.
Elbette Ankara’daki en büyük anım ise ikinci oğlumuzun burada doğması. Gece yarısı arka sokaklardan yakındaki hastaneye telaşla koştuğumuz o an, ailemiz için unutulmaz ve macera dolu bir hatıra olarak hafızamızda kaldı.
Ayrancı’da en sevdiğiniz şeyler neler?
Ayrancı’da net bir yerden daha çok bir rutinim var.Hafta sonu 6.30–7.00 civarında Güvenlik Caddesi’ne gidip kahvaltılık bir şeyler alıyorum. O saatlerde şehir neredeyse tamamen sessiz oluyor; çok az insanla karşılaşıyorum. Bu sessizlik benim için çok özel ve rahatlatıcı. Zamanla bu bir alışkanlığa dönüştü. Sabah o saatlerde caddeyi, Atatürk Bulvarı çevresini ya da küçük bir kafeyi izlemek; insanların ve trafiğin yavaş yavaş başlamasını seyretmek bana rahatlatıcı geliyor. Şili Meydanı’ndaki ağaç da benim için ayrı bir nokta. Oğlum da orada vakit geçirmeyi çok seviyor. Ayrancı’nın en güzel yanı da aslında bu: şehirle bu kadar iç içe, doğal ve yaşanabilir bir hayat sunması.
Macaristan’ın Türkiye Büyükelçisi Viktor Matis Ayrancım Derneği yönetimiyle.
Bazı şehirler insanı bırakmaz. Ankara’ya geri dönmek istemenizin nedeni ne olurdu?
Ankara aslında benim gözümde çok hızlı değişen bir şehir; Hem gelişiyor hem de sürekli dönüşüyor. Mekânlar, dükkânlar ve binalar kısa sürede farklılaşıyor.
Eğer Ankara’ya geri dönecek olsam, özellikle yaşadığım üç evi yeniden görmek isterdim: Sancak’taki, Gaziosmanpaşa’daki ve bu bina. Özellikle burasının değişmeden kalmasını umut ediyorum, çünkü tarihi kimliğiyle zaten korunması gereken bir yapı. Bunun dışında Ankara’nın sokak düzeni ve şehir içi hareketliliği de ilgimi çekiyor. Hangi yoldan nasıl gidileceği, şehir içinde nasıl hareket edildiği her zaman dikkatimi çeken bir konu oldu. Kaldığım bu üç yerin dışında, Ankara’yı bu yönleriyle yeniden keşfetmek isterim.
Ayrancım Gazetesi’ni ayrıca tebrik etmek isterim. Bazen bilmediğim birçok detayı orada görmek beni mutlu ediyor. Yaşadığım yeri daha iyi tanımak ve anlamak benim için gerçekten önemli. Ayrancı’da bir gazetenin ve böyle bir derneğin olması çok değerli bir girişim çünkü insanın en çok ilgilendiği şey, yaşadığı çevrede neler olup bittiğidir. Dernekte ve gazetede emek veren insanların, yaşadıkları yeri gerçekten önemseyen ve burası için zaman ayırmaya hazır, iyi niyetli insanlar olduğuna inanıyorum.
Ayrancım Derneği’nin ilkini Cumhuriyetin 100. Yılı nedeniyle 2023’de gerçekleştirdiği “Ayrancı Fest” bu yıl üçüncü organizasyonuyla Ankaralılarla buluşmaya hazırlanıyor.
13 Ekim “Ankara’nın başkent oluşu” ile başlayan etkinlik 29 Ekim “Cumhuriyet Bayramı”na kadar devam edecek.
Ayrancı semtinin beş mahallesine dağılmış şekilde kafelerde, parklarda, tiyatro ve etkinlik sahnelerinde tamamı ücretsiz olarak gerçekleşecek festival programında bu yıl şu etkinlikler var.
Festival Taslak Programı
13 Ekim 2026 Salı 17.00 Bekir Ödemiş Ankara’nın Kültürel Tarihi
Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi (Hüseyin Onat Sokağı No:4)
14 Ekim 2026 Çarşamba 19.00 Ankara’nın Film Rotaları O’film ekibinden Ali Gençoğlu
Unite Ortak Mekan (Cinnah Caddesi No:7/A)
15 Ekim 2026 Perşembe 18.30
16 Ekim 2026 Cuma 18.30 Murat Meriç ile Şarkılarla Ankara
Fade Sahne (Farabi Sokağı 39/A)
Etkinlik ücretsizdir. Yer numarası yoktur. 70 kişilik salonda ilk gelen oturur.
17 Ekim Cumartesi 11.00 Macaristan Büyükelçiliği Gezisi
Etkinlik ücretsizdir. 20 kişilik kontenjan için kayıt olmanız gerekmektedir.
18 Ekim 2026 Pazar 12.00 – 18.00 Ayrancı Çocuk Şenliği (Portakal Çiçeği Parkı) Yazarlar Çocuklarla Buluşuyor Çocuklarla Uçurtma Yapımı Çocuklar İçin Mimarlık Atölyesi Renklerle Bilim Atölyesi Çocuklarla Karikatür Atölyesi Çocuklarla İzci Oyunları Kitap Ayracı Boyama Parkta Satranç Kitap Kapağı Tasarlama ve Çizim Bez Çanta Boyama
12.00 – 14.00 Mini Mini Big Band Müzik Gösterisi 14.00 – 15.15 Sonbahar Enerjisi: Köklenmenin Gücü” Yoga ve Farkındalık Atölyesi
19 Ekim Pazartesi 16.00 – 19.00 Nazlı Eray’ın 50. Sanat Yılı Kutlaması
Ankara Kent Konseyi Atatürk Bulvarı No:18 Gençlik Parkı – Ulus
20 Ekim 2026 Salı 19.00 Söyleşi “Hakan Kaynar” Ankara’nın Duygusal Tarihi
Yiti Kahve (Ahmet Mithat Efendi Sokağı No:22)
21 Ekim 2026 Çarşamba 19.00 Söyleşi “Aksu Bora” “Edebiyatta Kadın Kahramanlar”
Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi (Hüseyin Onat Sokağı No:4)
22 Ekim 2026 Perşembe
23 Ekim Cuma 19.00 Anasonik Muhabbetler Ege Kayacan – Metin Solmaz
Tenedos (Şili Meydanı, Güneş Sokağı No:4/A)
Etkinlik ücretsizdir. Yer numarası yoktur. 40 kişilik salonda ilk gelen oturur.
24 Ekim Cumartesi 15.00 “İhsan Seddar Kaynar”la Ankara Tarihi Kent Merkezi Gezisi Ankara’nın Bir Cumhuriyet Şehri Olması
Ulus
25 Ekim 2026 Pazar 17.00 Sinemasal Mekân Olarak Ayrancı
28 Ekim Çarşamba 19.00 ODTÜ Klasik Türk Müziği Topluluğu “Cumhuriyet Konseri”
Ayrancı…2 yıldır burada yaşayıp sanki hep buradaymış gibi hissetmek.
Merhaba. Gazete için ilk yazım olacak. Ayrancım Derneği Ayrancı için neler yapabilirsiniz diye bir gönderi paylaşınca ben de en iyi yaptığım şeylerden biri olan yazma işini yapabilirim diye düşündüm. Tüm samimiyetimle burada yaşama deneyimimi içeren ilk yazımla karşınızdayım. Umarım son olmaz.
2024 yılında yurtdışından Türkiye’ye dönecektik. Yine Ankara’ya yolumuzun düştüğünü öğrendik. 3 yıllık İtalya Napoli’den sonra Ankara’da yaşamak bizi heyecanlandırıyordu. Daha önce yıllarca Ankara’da yaşamış ve okumuş biri olarak Ankara’nın en Avrupa etkili yerlerinden, insanların saygılı ama aynı zamanda samimi de olduğu, okur yazarlık ve entellektüellik oranının fazla, yapılarının göz kanatmadığı bu nostaljik ve gusto sahibi bölgesinde yaşamak istedik.
Ayrancı mahalle kültürü, yaşlı ağaçları ve sokaklardaki sosyal ve kültürel etkinlikleri, sizi o vahşi dünyanın AVM’lerinden koruyan küçük esnaflarıyla hemen gönlümüzü çaldı. Bize şunu hissettirdi… Biz daha önce hiç Ankara’da yaşamamışız. Evet gerçekten Ayrancı’da o eski Ankara’yı, sokaklarını, zevkli apartmanlarını, stil sahibi insanlarını, görgülü mahalle halkını yaşamak tam da böyle hissettiriyor. İşte gerçek bir başkent. Çok katlı rant apartmanlarına direnebilen, azı çoka tercih eden, eskiye kıymet veren bu harika semt bize 2 yılda harika dostluklar ve ayrıcalıklı zevkler kazandırdı. Resim sanatına olan aşkımız buradaki galerilerle zenginleşti, Fransa’da yediğimiz eklerin aynısını aynı kalitede yiyebildik, ve o harika Napoli pizzasını aratmayan pizzalara da bu küçük semtte ulaşabildik. Ayrancı küçük ama rafine zevke sahip esnaflarıyla size gerçekten Avrupa’yı aratmıyor… Hem de mahallede ve mahalle kültürüyle bu işi beceriyor. Sizi yığın yığın insanların içine sokmadan…
Burada en sevdiğim şeylerden biri yürümek. Yürüyerek her yere kolayca ulaşmak. Yaşlı ağaçların altında kitap okumak, güzel dostlarla bir kafede sohbet etmek, bir yudum kahveyi başında garsonların nöbet tutmadığı rahat ve stil sahibi kafelerinde içebilmek. Vintage veya tasarım pazarlarının kurulduğu o hareketli günlerde ise eve hiç girmek istemiyorum. Ayaküstü edilen sohbetler, zevkli ve biricik ürünlerle sokağın rengarenk oluşu beni de rengarenk kılıyor.
Yazacak aslında daha çok şey var… Ama 2 yılda Ayrancılı gibi hissettim kendimi. Zevkli, eskiye kıymet veren, okur yazar ve stil sahibi… Yaşadığımız her deneyim için bu semte minnettarım. Kuş sesleriyle uyanmak da canım semtimin en güzel hediyelerinden.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 5,8 milyon ön lisans ve lisans öğrencisi bulunuyor. GSB’ye bağlı devlet yurtlarının kapasitesi yaklaşık 1 milyon yatakla sınırlı kalıyor. Ankara’da 312 binden fazla üniversite öğrencisi bulunuyor. Artan kira fiyatları ve sınırlı yurt kapasitesi, öğrencilerin barınma tercihlerini doğrudan etkiliyor.
Bu tablo, öğrencilerin farklı yaşam deneyimlerinde karşılık buluyor.
“Kendimi Ankara’nın bir parçası gibi hissedemiyorum”
Gazetecilik Bölümü 2. sınıf öğrencisi E.İ., Gölbaşı’ndaki KYK yurdundan her gün Cebeci Kampüsü’ne gidip geldiğini söylüyor. Ulaşımda geçirdiği sürenin günlük yaşamını etkilediğini belirten E.İ., yurt kuralları nedeniyle bazı sosyal etkinliklerden erken ayrılmak zorunda kaldığını anlatıyor.
“Üniversitedeki ya da kent merkezindeki etkinliklerden en geç saat dokuzda ayrılmam gerekiyor. Günle bağım erken kopuyor. Bu yüzden kendimi Ankara’nın bir parçası gibi hissedemiyorum.”
“Çalışmak artık tercih değil, zorunluluk”
Gazetecilik Bölümü 3. sınıf öğrencisi R.O. iki buçuk yıl devlet yurdunda kaldıktan sonra arkadaşlarıyla eve çıktığını anlatıyor. Eve çıkan öğrenciler için ekonomik yükün arttığını belirten R.O., burs ve aile desteğinin tek başına yeterli olmadığını söylüyor.
“Burslarla geçinmek imkânsız. Özellikle eve çıkan öğrenciler için çalışmak artık bir tercih değil, zorunluluk haline geliyor.”
“Ailem geç saatlere kalmama çok sıcak bakmıyor”
Gazetecilik Bölümü 2. sınıf öğrencisi S.T. ise ailesiyle birlikte yaşıyor. Barınma maliyeti açısından avantajlı görünse de aile yanında yaşamanın öğrencilik deneyimini farklı biçimlerde etkilediğini ifade ediyor.
“Ailem geç saatlere kalmama çok sıcak bakmıyor. Bu yüzden sosyal etkinliklere katılırken bazı sınırlamalarla karşılaşabiliyorum.”
Kentte yaşamak neden kente katılmak anlamına gelmiyor?
Görüşülen öğrenciler farklı koşullarda yaşasa da benzer sorunlarla karşılaşıyor. Barınma sorunu yalnızca öğrencilerin nerede yaşadığıyla sınırlı kalmıyor; kent yaşamına katılımı da etkiliyor. Uzun ulaşım süreleri, yükselen yaşam maliyetleri ve kent merkezinden uzaklaşma, öğrencilerin sosyal ve kültürel yaşama katılımını zorlaştırıyor.
Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi de bu değerlendirmeyi destekliyor. Odaya göre artan konut ve kira maliyetleri öğrencileri kent merkezinden uzaklaştırırken, kampüslere, kamusal alanlara ve kültürel etkinliklere erişimi de güçleştiriyor.
“Yolculuk sürelerinin uzamasıyla öğrenciler ders dışındaki vaktini kütüphanede, tiyatro salonunda, sivil toplum faaliyetinde veya bir parkta geçirmek yerine ulaşımda tüketir. Dolayısıyla kentsel yaşama katılım zorlaşmaktadır.”
Oda, yaşanan durumu yalnızca bir barınma sorunu olarak değil, öğrencilerin kent olanaklarına eşit erişimini etkileyen çok boyutlu bir sorun olarak değerlendiriyor.
Öğrenciler için nasıl bir kent mümkün?
Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’ne göre öğrenci barınma sorununun çözümünde mevcut kentsel envanterin daha verimli kullanılması ve kurumlar arasında iş birliğinin güçlendirilmesi gerekiyor. Oda, mülkiyeti belediyeye ait ancak atıl durumda bulunan yapıların öğrenci konukevlerine dönüştürülmesini ve kira desteği gibi alternatif politikaların uygulanmasını öneriyor.
Odaya göre öğrencilerin kentle bağ kurabilmesi için yalnızca barınma olanağı yeterli değil. Kampüslere, kamusal alanlara ve sosyal yaşama erişimin kolaylaştırılması, ulaşım politikalarının da bu doğrultuda ele alınması gerekiyor.
Ankara’da görüşülen öğrencilerin deneyimleri de barınma sorununun yalnızca bir konut meselesi olmadığını gösteriyor. Farklı koşullarda yaşasalar da öğrencilerin ortak noktası aynı: Kentte yaşıyorlar ancak kentin sunduğu olanaklara eşit biçimde erişemiyorlar.
Çoğumuz sokaktan geçerken etrafımıza gerçekten bakmadan yürüyüp gidiyoruz. Oysa bir sokağı sokak yapan şey, çoğu zaman fark etmeden yanından geçtiğimiz ayrıntılarda saklı. En son ne zaman bulunduğunuz mahallenin ağaçlarına dikkatle baktınız? Bakmadıysanız sorun değil; bu kez ben sizin yerinize yukarıdan baktım. Her gün önünden geçtiğimiz, gölgesine sığındığımız, varlığına alıştığımız Ayrancı ağaçlarını hepimiz biliyoruz. Ama Ayrancı’nın ağaç haritasını hiç gördünüz mü?
Beş mahallenin fotoğrafı
Ayrancı’yı çoğumuz sokak sokak biliriz; ama belki de onu en çok ağaçlarının bıraktığı hisle tanırız. Bazı mahalleler vardır; insan içinden geçerken fark etmese bile omzuna hafif bir serinlik konar. Bir sokakta ışık yaprakların arasından süzülür, bir başka köşede kaldırımın sertliği ağaç gövdeleriyle yumuşar. Ayrancı da biraz böyledir. Onu yalnızca apartmanları, parkları ya da caddeleriyle değil; gölgesiyle, mevsimle birlikte değişen rengiyle tanırız. Ama bazen bir yeri gerçekten anlamak için yalnızca içinden geçmek yetmez; biraz da yukarıdan bakmak gerekir. Ayrancı’nın ağaç haritası da semti tam böyle gösteriyor: alıştığımız bir mahalleyi, bu kez yeşilin hafızası içinden yeniden anlatıyor.
Remzi Oğuz Arık
Haritaya bakınca ilk fark edilen şey, Ayrancı’nın tek sesli bir yeşil dokuya sahip olmadığı. Her mahallenin ağaçlarla kurduğu ilişki farklı. Remzi Oğuz Arık, bu hikâyenin en güçlü cümlesi gibi duruyor. Burada ağaçlar yalnızca yol kenarına serpiştirilmiş unsurlar değil; sanki mahallenin kendi dili olmuş. Sokaklara ritim veriyor, boşlukları dolduruyor, binaların sert çizgilerini yumuşatıyorlar. Veriler de bunu açıkça destekliyor: kişi başına düşen ağaç sayısında semtin açık ara öne çıkan mahallesi burası. Ama haritaya bakınca insanın aklına rakamdan önce duygu geliyor; çünkü burada yeşil, sayılabilen bir şey olmaktan çıkıp hissedilen bir şeye dönüşüyor.
Güzeltepe ve Aziziye
Güzeltepe ve Aziziye’de ise başka türden bir güzellik öne çıkıyor. Burada ağaçlar yoğun kümeler halinde toplanmaktan çok, mahalleye ve sokağa yayılmış bir süreklilik hissi veriyor. Yeşil, belli noktalarda birikip kendini dayatmıyor; aksine yürüdükçe insana eşlik ediyor. Belki de bu yüzden bu iki mahallede ağaç varlığı, göze çarpan bir fazlalıktan çok, gündelik yaşamın doğal bir parçası gibi okunuyor. Harita, Dikmen Vadisi’nin ve Portakal Çiçeği çevresindeki yeşil dokunun mahalle dokusuyla nasıl usul usul bütünleştiğini de görünür kılıyor.
Ayrancı
Ayrancı Mahallesi’nin kendisi ise biraz daha tanıdık, biraz daha kalabalık, biraz daha karmaşık bir hikâye anlatıyor. Ağaç sayısı az değil; tersine, özellikle Dikmen Vadisi’nin etkisiyle güçlü bir yeşil varlık hissediliyor. Ancak nüfus arttıkça bu zenginlik herkesin hayatına aynı ölçüde dağılmıyor. Yine de burada başka bir özellik öne çıkıyor: ağacın boyu, yerleşikliği ve olgunluğu. Ortalama ağaç boyunda semtin üst sıralarında yer alması, bu dokunun daha köklü ve zaman içinde yerleşmiş bir karakter taşıdığına işaret ediyor. Haritaya bakıldığında da bunu görmek mümkün; Ayrancı Mahallesi’nde birçok sokak, adeta ağaçlarla tanımlanıyor.
Güvenevler
Güvenevler ise bu haritanın semt adına en hüzünlü satırlarından biri gibi. Burada yeşil doku daha seyrek, daha parçalı ve daha kırılgan görünüyor. Veriler de bu hissi doğruluyor. Ağaçların daha az olduğu bir mahallede eksik olan şey yalnızca manzara değildir; biraz serinlik, biraz nefes, biraz da gündelik hayatın yumuşaklığı eksilir. Çünkü ağaç kentte sadece doğa değildir. Bir çocuğun yaz sıcağında oynayabildiği gölge, yaşlı birinin yürürken dinlenebildiği serinlik, sokağın insana daha az sert görünmesi demektir. Bazen eşitsizlik tam da burada başlar: aynı semtte yaşayıp aynı ölçüde gölgeye kavuşamamakta.
Ayrancı’nın ağaç haritası bu yüzden yalnızca teknik bir çalışma ya da hoş bir görsel değil. Bu harita, semtin hangi mahallelerinde yeşilin bir güven duygusu verdiğini, nerelerde ise daha kırılgan kaldığını anlatan güçlü bir hikâye. Yukarıdan bakınca anlıyoruz ki ağaçlar, kentin kenar süsü değil; aynı zamanda en güçlü hafızası. Bir mahallenin yazla nasıl baş ettiğini, sokakta yürüyen insanı ne kadar koruduğunu, gündelik hayatı ne kadar yaşanabilir kıldığını onlar anlatıyor.
Ayrancı’ya yukarıdan bakınca insanın içinde kalan duygu tam da bu oluyor: Bazı mahalleler ağaçların arasında büyümüş gibi, bazıları ise hâlâ biraz daha yeşillik bekliyor. Belki de bir semtin gerçek zarafeti tam burada saklıdır; binalarının yüksekliğinde değil, yapraklarının kente nasıl değdiğinde.
Güvenlik Caddesi ile eski adı Güven, yeni adı Kuveyt Caddesi’nin kesiştiği köşede, Cevahir Apartmanı’nın ışıltısına yakışır, mutfak ve sofra kültürünün iç içe geçtiği bir ev sanatları panayırı, bir çeyiz sarayı. İçeri adım attığınızda bir mağazadan çok daha fazlasıyla karşılaşıyorsunuz. Binbir çeşit mutfak eşyası, ev tekstili ve yaşamı kolaylaştıran sayısız ürünle yalnızca ihtiyaçlara değil, bir yaşam tarzına karşılık veren bu mekân için “züccaciye” tanımı yetersiz kalıyor. Burası, Ayrancı ev kültürünün dev vitrini, mahallenin “her şey bulunur” durağı: KOTİL.
Şermin ve Suat Kutlu çifti, geleneksel esnaf sıcaklığını taşıyan içtenlikleriyle tam 33 yıldır bu mekânı yaşatıyor. “Kotil” adının öyküsü sorulduğunda, en az dükkân kadar anlamlı: Eski soyadları Kotiloğlu’nun bir kısaltması. Yunanca’da “çanak” ya da “çukur”, Anadolu’da “çukurda kalan köy” anlamına gelen bu sözcük, biyolojide ise fincan biçimli oyukları tanımlayan “cotyle” kökünden geliyor. İsim, mutfak ve sofra ile özdeş bir çağrışım taşıyor.
33 yıldır KOTİL’i yaşatan Şermin ve Suat Kutlu çifti.
Defne Pastanesi’nden Kotil’e
Esnaflıkta önce güler yüz, sonra güven gelir. Suat Kutlu ve eşi Şermin Hanım’ın yüzünde görülen o sakin dinginlik, daha ilk anda insana bir ev huzuru duygusu veriyor.Kutlu ailesinin kökleri, 1910’lu yıllarda Tiflis’te bir fırında çalışan dede Tevfik Kotiloğlu’na uzanıyor. Rize-Hemşin kökenli bu öykü, Ankara Ulus’taki Aydın Oteli’nde katiplik, ardından Hıdırlıktepe’de açılan “Laz Bakkal” ile ticarete dönüşüyor.
Ayrancı’da Kotil öyküsü de 1979 yılında, Kızılay Karanfil Sokak’taki ünlü Defne Pastanesi ile başlıyor. Suat Bey’in babası ve üç amcasının kurduğu bu işletme, zamanla büyüyerek mutfak ve ev eşyası alanına da açılıyor. 1984’te Meşrutiyet Caddesi’ne, ardından Engürü Pasajı’na taşınan bu yolculuk, 1989’da bugünkü adresine, Güvenlik Caddesi Cevahir Apartmanı’na ulaşıyor.
1993 yılında pastane kapanırken aynı yerde bu kez “Kutlu Mağazası” adıyla mutfak ve tekstil ürünleri satılmaya başlanıyor. 2003 yılı ise bir dönüm noktası oluyor; baba Nihat Bey ile birlikte alınan kararla dükkân, bugünkü kimliğiyle KOTİL adını alıyor.
Kotil ailesi aynı yerde önce Defne Pastanesi açtılar, sonra bugünkü Kotil’e dönüştü.
KOTİL’in yerinde 1993 yılında kapanan Defne Pastanesi
Ayrancı’da ayakta kalmanın sırrı
Kotil, bugünün alışılmış mağaza anlayışından oldukça farklı bir yerde duruyor. Burada her ürün, bir evin eksik parçasını tamamlamak üzere bekleyen müşteriye gülümseyen canlı bir obje gibi, sanki mahallenin ortak mutfağı. Bu uzun soluklu serüvenin sırrını Suat Bey şöyle anlatıyor:
“Müşterilerimizi her şeyden önce komşumuz ve misafirimiz olarak görüyoruz. Ürün seçimlerimizi onların ihtiyaçlarına göre yapıyoruz. Kriz dönemlerinde sakin davranıp fiyat istikrarını korumaya çalışıyoruz. Güven duygusunu zedelememek ve kaliteli ürün sunmak en önemli ilkemiz.”
Zor dönemlerde daha çok temel ihtiyaç ürünlerine yöneldiklerini, gereksiz stoktan kaçındıklarını da ekliyor. Tedarikçilerle kurulan sağlıklı ilişkiler sayesinde karşılıklı anlayışın sürdüğünü vurguluyor.
Ayrıca değişen dünyaya uyum da dikkat çekici diyor Şermin hanım;
“KOTİL bugün Trendyol ve Hepsiburada üzerinden satış yapıyor; Gel-Al noktası olarak hizmet veriyor ve aynı zamanda uluslararası gönderiler için DHL kargo hizmet noktası olarak çalışıyoruz.”
Kutlu Mağazası adıyla mutfak ve tekstil ürünleri satan mağaza 2003 yılında bugünkü kimliğiyle KOTİL adını alıyor.
Ayrancı’da değişen müşteri profili
Kotil’de alışveriş yapmak, aslında bir evin kuruluşuna ve dönüşümüne tanıklık etmek demek. Müşteri profili ise yıllar içinde önemli ölçüde değişmiş:
“Eskiden daha kalabalık aileler vardı. Bakanlıkların Kızılay’da olması nedeniyle genç nüfus fazlaydı. Zamanla yeni yerleşim alanlarına göç oldu, Ayrancı’da yalnız yaşayan ve yaşlı nüfus arttı.”
Bu değişim, alışveriş alışkanlıklarına da yansımış. Büyük tencerelerin yerini daha küçük ve pratik ürünler almış. Ancak son yıllarda kentsel dönüşümle gelen genç nüfus, yeniden evde yemek yapmaya yönelmiş.
Pandemi sonrası alışkanlıkların da etkisiyle mutfakta geçirilen zaman artarken; yardımcı mutfak gereçlerine ilgi de büyümüş. Günümüzde alüminyumdan çeliğe, seramikten granit ve titanyum kaplamalara kadar pek çok seçenek, ihtiyaca göre tercih ediliyor.
Yaş kuşakları arasındaki fark ise şöyle özetleniyor:
“Yaşlı müşteriler daha klasik ve görsel uyuma önem verirken, gençler hız ve işlevselliği önceleyen ürünlere yöneliyor. Bardak tercihleri bile değişmiş durumda. Klasik cam bardakların yerini gençlerde kupa tarzı ürünler alıyor.”
Artık sorulmayan ürünler
Zamanın ruhu, Ayrancı’da da bazı ürünleri raflardan silip atıyor mu? Kutlu ailesinin gözlemleri şöyle: “Çamaşır makinesi örtüleri, damacana kılıfları, duş perdeleri, klozet takımları, elektrikli fritözler ve mini fırınlar artık ya hiç üretilmiyor ya da çok az talep görüyor. Teflon kaplamalar da eski popülerliğini kaybetmiş durumda.” Suat Bey ayrıca, eski elektrikli ürünlerin daha dayanıklı olduğuna özellikle dikkat çekiyor. “Bazen ‘satmaz’ dediğimiz ürünler çok ilgi görüyor. Bu işte hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. Zaman zaman yer açmak için zararına satış yaptığımız da oluyor.”
Bugün üçüncü kuşak olarak bu mirası sürdüren aile, geleceğe temkinli ama umutlu bakıyor:
“Gücümüz yettiğince devam ettirmek istiyoruz; ancak şimdiden kesin bir şey söylemek zor.”
Ayrancı ruhu ve esnafın çağrışı
Kutlu ailesi için KOTİL artık bir iş yerinden öte, bir yaşam biçimi. Ayrancı ile kurulan bağın zamanla daha da güçlendiğini ifade ediyorlar. “Ayrancı’da alışveriş bilinci arttı. Karşılıklı güvene dayalı bir müşteri sadakati oluştu. Mahalle kültürünün hâlâ sürdüğüne inanıyoruz.”
Ayrancı’da genç kuşağın daha hızlı yaşadığını ama aynı sıcaklığı koruduğunu da ekliyorlar.Ve sözü, yalnızca Ayrancı için değil tüm mahalleler için geçerli bir çağrıyla tamamlıyorlar: “Zincir mağazalar yerine yerel esnaftan alışveriş yapılmasını istiyoruz. Çünkü biz yalnızca ürün satmıyoruz; bir ilişki, bir güven ve bir mahalle kültürü sunuyoruz.”
Unutulmayan Bir Anı
Ve belki de bu KOTL öyküsünü en iyi özetleyen anı:
Yirmi yıl önce aldığı çelik tencerede üretim hatası çıkan bir müşteri para iadesini kabul etmeyip “aynısından isterim” diyerek 20 yıldır beklemeyi seçmiş, fakat bir daha uğramamış. O tencere Kotil’de hâlâ bir ürün değil, güvenin, sabrın ve dürüstlüğün simgesi olarak sahibini bekliyor.
Zamanınız değerli. Kapı kapı gezmekle, internette beklemekle vakit kaybetmeyin. Mutfaktan sofraya, evinizin tüm ihtiyaçları için doğru adrestesiniz.
KOTİL
Güvenevler Mahallesi, Güvenlik Caddesi No: 42 Ayrancı, Ankara,
Ayrancım Derneği 2025 yılı 3. Fotoğraf Yarışması’nda jüri değerlendirmesi sonucunda 20 fotoğrafın sergilenmesine karar verilmişti. Önceki yıllarda seçilen eserlerle birlikte sergi 10 Ocak 2026 cumartesi günü Portakal Çiçeği UPSK Sergi Salonu’nda açıldı. Yarışma katılımcıları, Ayrancı halkı ve sanatseverler sergiye büyük ilgi gösterdi. Sergi bir hafta boyunca açık kaldı.
Sergi için desteklerini esirgemeyen Portakal Çiçeği UPSK ve Ahmet Şahin‘e teşekkür ederiz.
Sergi açılışına katılan konuklarAli Necati Koçak ve Irmak Dalgıç Bulut açılışı yapıyorJüri başkanı Mustafa Ertekin ve Irmak Dalgıç BulutSergi açılışına katılan konuklar
Ayrancı’ya taşınalı neredeyse iki yıl oluyor. Bu süre zarfında yalnızca kendi hayatımdaki değişimlere değil, aynı zamanda mahallede var olan Ayrancı komünitesinin dönüşümüne de tanıklık ediyorum. Özellikle son zamanlarda mahallede yürürken her köşede “dönüşüm” adı altında yürütülen yık-yap politikalarına yenik düşmüş ya da düşmek üzere olan binalarla karşılaşıyorum. Bu durum benim için soyut bir kentsel süreç değil; doğrudan gündelik hayatın içinden, somut örneklerle gözlemlediğim bir gerçeklik. Bu mahallede yaşayan birkaç yakın arkadaşım var ve üç kişiden ikisinin bu bahar evlerinin yıkılacağı kesinleşmiş durumda. Evlerini boşaltmak ve yeni bir konut arayışına girmek zorundalar. Dolayısıyla “dönüşüm” denilen bu aracın, pratikte mahallede yaşayan insanları yerinden etme aracına dönüştürüldüğünü birebir, etrafımdaki insanlar üzerinden gözlemleyebiliyorum.
Ayrancı’da kentsel yıkım
Beni en çok düşündüren mesele ise yıkılan bu evlerin yerine gelecek olan ve “rezidans” adı altında pazarlanan yapıların yarattığı tablo. Bu projelerin, insanlara daha iyi bir yaşam sunduğu iddiasıyla sunulan bir pazarlama tuzağı olduğunu düşünüyorum. Elbette bazı binaların teknik eksiklikleri, depreme dayanıklılık sorunları ya da yaşını doldurmuş olması nedeniyle yenilenme ihtiyacı doğabilir. Bu, inkâr edilemeyecek bir gerçek. Ancak ortaya çıkan konut ihtiyacının manipülasyona açık bir zeminde bırakılması, yık-yap politikalarının rant odaklı bakış açısını besleyen rezidans projelerinin çoğalmasına yol açıyor. İhtiyaç ile fırsatçılık arasındaki çizgi bilinçli olarak bulanıklaştırılıyor ve sonuçta mahallede, toplumsal dokudan kopuk, yatırım odaklı yapılar yükseliyor.
Mahallede kimin yaşayacağını inşaat firmaları belirliyor
Ayrancı, kendi içinde bir komünite yaratmayı başarmış bir mahalle. Sokakta karşılaşılan yüzlerin tanıdık olduğu, komşuluk ilişkilerinin hâlâ bir anlam taşıdığı bir yer. Ancak bu mahallede inşa edilen rezidanslar, insanları yine kendi lüks apartmanlarının içine kapatarak izole bir yaşam biçimi üretme girişiminden başka bir şey gibi görünmüyor. Bu dönüşüm sürecinde ortaya çıkan yapıların, hâlihazırda var olan komünite için açık bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Üstelik bu süreç, yalnızca mahalleliyi yerinden etmekle kalmıyor; aynı zamanda esas olarak rant odaklı aktörlere kazanç sağlıyor. Günün sonunda mahallede kimin yaşayacağına, kimin gideceğine; mahalleyle hiçbir bağı olmayan, oraya dair sosyal, kültürel ya da tarihsel bir bilgiye sahip olmayan inşaat firmalarının belirlediği rakamlar karar veriyor. Bu rakamlar, belki de en sevdiğimiz arkadaşlarımızın artık komşumuz olamayacağı bir düzeni mümkün kılıyor.
Konut dokusundaki değişimin yarattığı fiziksel tutarsızlıktan ayrıca söz etmeye bile gerek yok; çünkü mahalleyi ziyaret eden herkes gözle görülür bir uyumsuzluğu fark edebiliyor. Bir yanda eski apartmanların oluşturduğu ölçülü ve insan ölçeğine yakın yapı düzeni, diğer yanda cam cepheli, gösterişli, ışıklandırılmış rezidans blokları. Bu karşıtlık yalnızca estetik bir mesele değil; aynı zamanda mahalle deneyiminin dönüşümü anlamına geliyor. Yeni evde yaşamanın adeta bir fetiş hâline geldiğini düşünüyorum. Sanki “yeni” olmak, tek başına daha iyi bir yaşamın garantisiymiş gibi sunuluyor. Oysa mevcut konut stoğunu koruyarak, yerinde ve nitelikli tadilatlarla teknik sorunları çözmek daha rasyonel ve sürdürülebilir bir yaklaşım olabilir. Bu seçeneğin sistematik olarak geri plana itilmesi, dönüşümün gerçekten kimin yararına işlediği sorusunu daha da görünür kılıyor.
Tamamen camdan yapılmış bir balkonun sunduğu steril ve gösterişli yaşam deneyiminin, daha samimi ve sahici bir mekânsal deneyimden üstün olduğuna inanmıyorum. Rezidansları tercih eden kitlenin bakış açısında, “ev” kavramı ile “iş yeri” kavramı arasındaki çizginin bulanıklaştığını düşünüyorum. Kişisel olarak, samimi bir Ankara apartmanında yaşamak yerine, iş yeri atmosferini andıran, anonim ve mesafeli bir rezidans ortamını tercih etmenin bilinçsizce yapılabilecek bir seçim olmadığını düşünüyorum. Bu tercihin arkasında belirli bir yaşam ideali, belirli bir statü arayışı ve belirli bir mekânsal temsil biçimi var.
Dönüşüm değil parçalama
Sonuç olarak Ayrancı, yalnızca mahalleliyi yerinden eden, yeni malzemelerle inşa edilmiş, şaşaalı ışıklandırmalarla süslenmiş birkaç izole binadan ibaret olmamalı. “Dönüşüm” adı verilen araç, mevcut haliyle mahalleyi dönüştürmekten çok parçalayarak yeniden kurguluyor. Eğer bu süreç aynı mantıkla devam ederse, geriye yalnızca fiziksel olarak yenilenmiş ama sosyal olarak yoksullaşmış bir mahalle kalacak. Oysa Ayrancı’nın değeri, yalnızca binalarında değil; o binaların içinde ve arasında kurulan ilişkilerde, gündelik hayatın sıradan ama anlamlı pratiklerinde yatıyor. Bu nedenle dönüşümün, mahalleliyi yerinden eden ve izolasyonu teşvik eden bir araç olarak kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum.
Bu nedenle mesele yalnızca fiziksel bir yenilenme meselesi değil; aynı zamanda mahalle hafızasının, komşuluk ilişkilerinin ve gündelik hayat pratiklerinin nasıl korunacağına dair politik bir tercihtir. Dönüşümün gerçekten kamusal bir fayda üretip üretmediği, ancak yerinde yaşayan insanların ihtiyaçları ve yaşam biçimleri merkeze alındığında anlaşılabilir. Aksi takdirde ortaya çıkan tablo, güvenlik, lüks ve “yeni”lik söylemleriyle paketlenmiş; fakat sosyal bağları zayıflatan, mahalleyi anonimleştiren ve onu yatırım nesnesine indirgeyen bir yapılaşmadan ibaret kalacaktır. Ayrancı’nın geleceği, yalnızca metrekare hesabıyla ya da satış fiyatlarıyla değil, burada kurulan ilişkilerin devam edip edemeyeceğiyle ölçülmelidir. Çünkü bir mahalleyi mahalle yapan şey, cephe kaplaması ya da ışıklandırma değil; o mekânı birlikte deneyimleyen insanların varlığıdır.
Daha önceden de gazetemize konuk olmuş olan KuzgunDokuz’u bu sefer başka bir özgün yönüyle ele aldık. Aslında nitelikli Türk kahvesi ve el yapımı cheesecakeleriyle Ayrancı’da nam salmış olan bu Kafe’nin, topraktan bardağa bütün süreçlerine dahil oldukları salepleri de çok leziz. Bir şey için çaba harcamanın zaman ve nakit kaybı olarak görüldüğü günümüzde, KuzgunDokuz’un sahipleri Ali ve Önder misafirlerine güvenilir ürün sunabilmek için kolları sıvamış. Salebin KuzgunDokuz’daki serüvenini Ali Taşyürek ile konuştuk.
Öyle ki Ali Bey için salep yetiştiriciliği ve salep yapımı bir hobi olarak başlamış. Daha sonra memleketi de olan topraklarda, Sivas ve Yozgat arasında bulunan ve rakımı 1600-2100 metre olan Akdağlar’da yetişen salep bitkisinden yaptığı salebi KuzgunDokuz’da misafirleriyle buluşturmuş. Türkiye’nin Kahramanmaraş, Toroslar, Burdur, Bucak gibi birçok yerinde, farklı kök yapılarına sahip salepler yetiştirildiğini ancak kendilerinin tercih ettiği salep kökünün çatal salep olduğunu ve bunun coğrafi işaretli bir ürün olduğunu söylüyor Ali Bey. Aynı zamanda bu çatal salep aroması ve yüksek tutuculuğuyla farklı bir yapıya da sahip.
Topraktan bardağa diye tabir ettiği süreç hasat ayı olan Haziran’da 15-20 gün Akdağlar’da kalmasıyla başlıyor. Salep bitkisi fotoğrafta da görüldüğü üzere yumrulu bir köke sahip ve bildiğimiz orkide familyasından.
Genel olarak 2, çok nadir 3 yumruya sahip olan salebin yumrularından yumuşak olanı tohumluk olarak saklanıyor. Ali Bey süreci şöyle anlatıyor: “Toplanan salepler yıkanıyor, kaynatılıyor ve 10-12 gün kurumaya bırakılıyor. Kuruyan salepleri öğütmek üzere Maraş’ta bir taş değirmene götürüyorum. Burada tulumumu galoşumu giyip öğütme aşamasına geçiyorum. Isıtmadan ve yapısını bozmadan yavaş yavaş öğütme sürecini tamamlıyorum. Misafirlerimizin katkısız bir salep içtiğinden emin olmak için salebin her aşamasında bizzat bulunuyorum.” 1 kilogram toz salep elde edebilmek için 1000-4000 kök salep gerektiğini de ekliyor. Bu sürecin meşakkati ortaya mis gibi kokan salep tozunun çıktığını düşündürtse de öyle değil. Kışın vazgeçilmez içeceklerinden olan ve ağızda tatlı bir his bırakan salebin toz halinin topraksı bir kokusu var ve insan onun nasıl böylesine güzel kokan bir şeye dönüştüğüne şaşırıyor. Bunun cevabını ise Ali Taşyürek şu şekilde veriyor. “Salep tozu eğer bembeyaz görünüyorsa, kokusu tatlı ve yapaysa onda büyük ihtimalle katkı maddesi vardır. Salep tozu içilecek hale gelirken önce şekerle ovuluyor ve aktif hale getiriliyor, daha sonra süt ekleniyor ve yavaş yavaş pişiriliyor. Nişasta ya da başka bir aroma ve katkı maddesi eklenmiyor.” Salebin sunumu alışılagelmiş olan tarçın ve benim ilk kez burada gördüğüm kurutulmuş gülle yapılıyor. Tarçın şeker dengesini sağlamak, gül ise tatlandırmak için kullanılıyor. Ancak Ali Bey salebi önce hiçbirini kullanmadan tatmanızı öneriyor. Bu şekilde salebin gerçek tadına varmak mümkün.
Ali TaşyürekSalepin öğütüldüğü taş değirmen
Ali Bey de emeğin çok kıymetli olduğunu vurgulayarak misafirlerine doğal ve güzel ürünleri sunmayı sevdiğini söylüyor. Ayrancı’daki diğer kafeler gibi KuzgunDokuz da Ayrancı’nın mahalle kültüründen dolayı burada var olmayı tercih etmiş. Birçok farklı bölgeden seçilen çekirdek kahveler demlenerek yapılan Türk kahvesi ve mevsiminin taze meyvelerinden yapılan çeşit çeşit chessecakeleri mahalleli tarafından biliyor olsa da salep mahallede yeterince bilinir değilmiş. Ali Bey Ayrancı sakinlerini de saleplerinden tatmaya davet ederken, onlar için evde yapabilecekleri hazır salep kitleri de hazırladıklarını söylüyor.