Ayrancım Derneği’nin ilkini Cumhuriyetin 100. Yılı nedeniyle 2023’de gerçekleştirdiği “Ayrancı Fest” bu yıl üçüncü organizasyonuyla Ankaralılarla buluşmaya hazırlanıyor.
13 Ekim “Ankara’nın başkent oluşu” ile başlayan etkinlik 29 Ekim “Cumhuriyet Bayramı”na kadar devam edecek.
Ayrancı semtinin beş mahallesine dağılmış şekilde kafelerde, parklarda, tiyatro ve etkinlik sahnelerinde tamamı ücretsiz olarak gerçekleşecek festival programında bu yıl şu etkinlikler var.
Festival Taslak Programı
13 Ekim 2026 Salı 17.00 Bekir Ödemiş Ankara’nın Kültürel Tarihi
Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi (Hüseyin Onat Sokağı No:4)
14 Ekim 2026 Çarşamba 19.00 Ankara’nın Film Rotaları O’film ekibinden Ali Gençoğlu
Yiti Kahve (Ahmet Mithat Efendi Sokağı No:22)
15 Ekim 2026 Perşembe 18.30
16 Ekim 2026 Cuma 18.30 Murat Meriç ile Şarkılarla Ankara
Fade Sahne (Farabi Sokağı 39/A)
Etkinlik ücretsizdir. Yer numarası yoktur. 70 kişilik salonda ilk gelen oturur.
17 Ekim Cumartesi 11.00 Macaristan Büyükelçiliği Gezisi
Etkinlik ücretsizdir. 20 kişilik kontenjan için kayıt olmanız gerekmektedir.
18 Ekim 2026 Pazar 12.00 – 18.00 Ayrancı Çocuk Şenliği (Portakal Çiçeği Parkı) Yazarlar Çocuklarla Buluşuyor Çocuklarla Uçurtma Yapımı Çocuklar İçin Mimarlık Atölyesi Renklerle Bilim Atölyesi Çocuklarla Karikatür Atölyesi Çocuklarla İzci Oyunları Kitap Ayracı Boyama Parkta Satranç Kitap Kapağı Tasarlama ve Çizim Bez Çanta Boyama
12.00 – 14.00 Mini Mini Big Band Müzik Gösterisi 14.00 – 15.15 Sonbahar Enerjisi: Köklenmenin Gücü” Yoga ve Farkındalık Atölyesi
19 Ekim Pazartesi 16.00 – 19.00 Nazlı Eray’ın 50. Sanat Yılı Kutlaması
Ankara Kent Konseyi Atatürk Bulvarı No:18 Gençlik Parkı – Ulus
20 Ekim 2026 Salı 19.00 Söyleşi “Hakan Kaynar” Ankara’nın Duygusal Tarihi
Yiti Kahve (Ahmet Mithat Efendi Sokağı No:22)
21 Ekim 2026 Çarşamba 19.00 Söyleşi “Aksu Bora” “Edebiyatta Kadın Kahramanlar”
Çankaya Belediyesi Ayrancı Baharevi (Hüseyin Onat Sokağı No:4)
23 Ekim Cuma 19.00 Anasonik Muhabbetler Ege Kayacan – Metin Solmaz
Çankaya Sahne (Şili Meydanı, Paris Caddesi No:49)
Etkinlik ücretsizdir. Yer numarası yoktur. 500 kişilik salonda ilk gelen oturur.
24 Ekim Cumartesi 15.00 “İhsan Seddar Kaynar”la Ankara Tarihi Kent Merkezi Gezisi Ankara’nın Bir Cumhuriyet Şehri Olması
Ulus
25 Ekim 2026 Pazar 13.00
28 Ekim Çarşamba 19.00 ODTÜ Klasik Türk Müziği Topluluğu “Cumhuriyet Konseri”
Ayrancı…2 yıldır burada yaşayıp sanki hep buradaymış gibi hissetmek.
Merhaba. Gazete için ilk yazım olacak. Ayrancım Derneği Ayrancı için neler yapabilirsiniz diye bir gönderi paylaşınca ben de en iyi yaptığım şeylerden biri olan yazma işini yapabilirim diye düşündüm. Tüm samimiyetimle burada yaşama deneyimimi içeren ilk yazımla karşınızdayım. Umarım son olmaz.
2024 yılında yurtdışından Türkiye’ye dönecektik. Yine Ankara’ya yolumuzun düştüğünü öğrendik. 3 yıllık İtalya Napoli’den sonra Ankara’da yaşamak bizi heyecanlandırıyordu. Daha önce yıllarca Ankara’da yaşamış ve okumuş biri olarak Ankara’nın en Avrupa etkili yerlerinden, insanların saygılı ama aynı zamanda samimi de olduğu, okur yazarlık ve entellektüellik oranının fazla, yapılarının göz kanatmadığı bu nostaljik ve gusto sahibi bölgesinde yaşamak istedik.
Ayrancı mahalle kültürü, yaşlı ağaçları ve sokaklardaki sosyal ve kültürel etkinlikleri, sizi o vahşi dünyanın AVM’lerinden koruyan küçük esnaflarıyla hemen gönlümüzü çaldı. Bize şunu hissettirdi… Biz daha önce hiç Ankara’da yaşamamışız. Evet gerçekten Ayrancı’da o eski Ankara’yı, sokaklarını, zevkli apartmanlarını, stil sahibi insanlarını, görgülü mahalle halkını yaşamak tam da böyle hissettiriyor. İşte gerçek bir başkent. Çok katlı rant apartmanlarına direnebilen, azı çoka tercih eden, eskiye kıymet veren bu harika semt bize 2 yılda harika dostluklar ve ayrıcalıklı zevkler kazandırdı. Resim sanatına olan aşkımız buradaki galerilerle zenginleşti, Fransa’da yediğimiz eklerin aynısını aynı kalitede yiyebildik, ve o harika Napoli pizzasını aratmayan pizzalara da bu küçük semtte ulaşabildik. Ayrancı küçük ama rafine zevke sahip esnaflarıyla size gerçekten Avrupa’yı aratmıyor… Hem de mahallede ve mahalle kültürüyle bu işi beceriyor. Sizi yığın yığın insanların içine sokmadan…
Burada en sevdiğim şeylerden biri yürümek. Yürüyerek her yere kolayca ulaşmak. Yaşlı ağaçların altında kitap okumak, güzel dostlarla bir kafede sohbet etmek, bir yudum kahveyi başında garsonların nöbet tutmadığı rahat ve stil sahibi kafelerinde içebilmek. Vintage veya tasarım pazarlarının kurulduğu o hareketli günlerde ise eve hiç girmek istemiyorum. Ayaküstü edilen sohbetler, zevkli ve biricik ürünlerle sokağın rengarenk oluşu beni de rengarenk kılıyor.
Yazacak aslında daha çok şey var… Ama 2 yılda Ayrancılı gibi hissettim kendimi. Zevkli, eskiye kıymet veren, okur yazar ve stil sahibi… Yaşadığımız her deneyim için bu semte minnettarım. Kuş sesleriyle uyanmak da canım semtimin en güzel hediyelerinden.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 5,8 milyon ön lisans ve lisans öğrencisi bulunuyor. GSB’ye bağlı devlet yurtlarının kapasitesi yaklaşık 1 milyon yatakla sınırlı kalıyor. Ankara’da 312 binden fazla üniversite öğrencisi bulunuyor. Artan kira fiyatları ve sınırlı yurt kapasitesi, öğrencilerin barınma tercihlerini doğrudan etkiliyor.
Bu tablo, öğrencilerin farklı yaşam deneyimlerinde karşılık buluyor.
“Kendimi Ankara’nın bir parçası gibi hissedemiyorum”
Gazetecilik Bölümü 2. sınıf öğrencisi E.İ., Gölbaşı’ndaki KYK yurdundan her gün Cebeci Kampüsü’ne gidip geldiğini söylüyor. Ulaşımda geçirdiği sürenin günlük yaşamını etkilediğini belirten E.İ., yurt kuralları nedeniyle bazı sosyal etkinliklerden erken ayrılmak zorunda kaldığını anlatıyor.
“Üniversitedeki ya da kent merkezindeki etkinliklerden en geç saat dokuzda ayrılmam gerekiyor. Günle bağım erken kopuyor. Bu yüzden kendimi Ankara’nın bir parçası gibi hissedemiyorum.”
“Çalışmak artık tercih değil, zorunluluk”
Gazetecilik Bölümü 3. sınıf öğrencisi R.O. iki buçuk yıl devlet yurdunda kaldıktan sonra arkadaşlarıyla eve çıktığını anlatıyor. Eve çıkan öğrenciler için ekonomik yükün arttığını belirten R.O., burs ve aile desteğinin tek başına yeterli olmadığını söylüyor.
“Burslarla geçinmek imkânsız. Özellikle eve çıkan öğrenciler için çalışmak artık bir tercih değil, zorunluluk haline geliyor.”
“Ailem geç saatlere kalmama çok sıcak bakmıyor”
Gazetecilik Bölümü 2. sınıf öğrencisi S.T. ise ailesiyle birlikte yaşıyor. Barınma maliyeti açısından avantajlı görünse de aile yanında yaşamanın öğrencilik deneyimini farklı biçimlerde etkilediğini ifade ediyor.
“Ailem geç saatlere kalmama çok sıcak bakmıyor. Bu yüzden sosyal etkinliklere katılırken bazı sınırlamalarla karşılaşabiliyorum.”
Kentte yaşamak neden kente katılmak anlamına gelmiyor?
Görüşülen öğrenciler farklı koşullarda yaşasa da benzer sorunlarla karşılaşıyor. Barınma sorunu yalnızca öğrencilerin nerede yaşadığıyla sınırlı kalmıyor; kent yaşamına katılımı da etkiliyor. Uzun ulaşım süreleri, yükselen yaşam maliyetleri ve kent merkezinden uzaklaşma, öğrencilerin sosyal ve kültürel yaşama katılımını zorlaştırıyor.
Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi de bu değerlendirmeyi destekliyor. Odaya göre artan konut ve kira maliyetleri öğrencileri kent merkezinden uzaklaştırırken, kampüslere, kamusal alanlara ve kültürel etkinliklere erişimi de güçleştiriyor.
“Yolculuk sürelerinin uzamasıyla öğrenciler ders dışındaki vaktini kütüphanede, tiyatro salonunda, sivil toplum faaliyetinde veya bir parkta geçirmek yerine ulaşımda tüketir. Dolayısıyla kentsel yaşama katılım zorlaşmaktadır.”
Oda, yaşanan durumu yalnızca bir barınma sorunu olarak değil, öğrencilerin kent olanaklarına eşit erişimini etkileyen çok boyutlu bir sorun olarak değerlendiriyor.
Öğrenciler için nasıl bir kent mümkün?
Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’ne göre öğrenci barınma sorununun çözümünde mevcut kentsel envanterin daha verimli kullanılması ve kurumlar arasında iş birliğinin güçlendirilmesi gerekiyor. Oda, mülkiyeti belediyeye ait ancak atıl durumda bulunan yapıların öğrenci konukevlerine dönüştürülmesini ve kira desteği gibi alternatif politikaların uygulanmasını öneriyor.
Odaya göre öğrencilerin kentle bağ kurabilmesi için yalnızca barınma olanağı yeterli değil. Kampüslere, kamusal alanlara ve sosyal yaşama erişimin kolaylaştırılması, ulaşım politikalarının da bu doğrultuda ele alınması gerekiyor.
Ankara’da görüşülen öğrencilerin deneyimleri de barınma sorununun yalnızca bir konut meselesi olmadığını gösteriyor. Farklı koşullarda yaşasalar da öğrencilerin ortak noktası aynı: Kentte yaşıyorlar ancak kentin sunduğu olanaklara eşit biçimde erişemiyorlar.
Çoğumuz sokaktan geçerken etrafımıza gerçekten bakmadan yürüyüp gidiyoruz. Oysa bir sokağı sokak yapan şey, çoğu zaman fark etmeden yanından geçtiğimiz ayrıntılarda saklı. En son ne zaman bulunduğunuz mahallenin ağaçlarına dikkatle baktınız? Bakmadıysanız sorun değil; bu kez ben sizin yerinize yukarıdan baktım. Her gün önünden geçtiğimiz, gölgesine sığındığımız, varlığına alıştığımız Ayrancı ağaçlarını hepimiz biliyoruz. Ama Ayrancı’nın ağaç haritasını hiç gördünüz mü?
Beş mahallenin fotoğrafı
Ayrancı’yı çoğumuz sokak sokak biliriz; ama belki de onu en çok ağaçlarının bıraktığı hisle tanırız. Bazı mahalleler vardır; insan içinden geçerken fark etmese bile omzuna hafif bir serinlik konar. Bir sokakta ışık yaprakların arasından süzülür, bir başka köşede kaldırımın sertliği ağaç gövdeleriyle yumuşar. Ayrancı da biraz böyledir. Onu yalnızca apartmanları, parkları ya da caddeleriyle değil; gölgesiyle, mevsimle birlikte değişen rengiyle tanırız. Ama bazen bir yeri gerçekten anlamak için yalnızca içinden geçmek yetmez; biraz da yukarıdan bakmak gerekir. Ayrancı’nın ağaç haritası da semti tam böyle gösteriyor: alıştığımız bir mahalleyi, bu kez yeşilin hafızası içinden yeniden anlatıyor.
Remzi Oğuz Arık
Haritaya bakınca ilk fark edilen şey, Ayrancı’nın tek sesli bir yeşil dokuya sahip olmadığı. Her mahallenin ağaçlarla kurduğu ilişki farklı. Remzi Oğuz Arık, bu hikâyenin en güçlü cümlesi gibi duruyor. Burada ağaçlar yalnızca yol kenarına serpiştirilmiş unsurlar değil; sanki mahallenin kendi dili olmuş. Sokaklara ritim veriyor, boşlukları dolduruyor, binaların sert çizgilerini yumuşatıyorlar. Veriler de bunu açıkça destekliyor: kişi başına düşen ağaç sayısında semtin açık ara öne çıkan mahallesi burası. Ama haritaya bakınca insanın aklına rakamdan önce duygu geliyor; çünkü burada yeşil, sayılabilen bir şey olmaktan çıkıp hissedilen bir şeye dönüşüyor.
Güzeltepe ve Aziziye
Güzeltepe ve Aziziye’de ise başka türden bir güzellik öne çıkıyor. Burada ağaçlar yoğun kümeler halinde toplanmaktan çok, mahalleye ve sokağa yayılmış bir süreklilik hissi veriyor. Yeşil, belli noktalarda birikip kendini dayatmıyor; aksine yürüdükçe insana eşlik ediyor. Belki de bu yüzden bu iki mahallede ağaç varlığı, göze çarpan bir fazlalıktan çok, gündelik yaşamın doğal bir parçası gibi okunuyor. Harita, Dikmen Vadisi’nin ve Portakal Çiçeği çevresindeki yeşil dokunun mahalle dokusuyla nasıl usul usul bütünleştiğini de görünür kılıyor.
Ayrancı
Ayrancı Mahallesi’nin kendisi ise biraz daha tanıdık, biraz daha kalabalık, biraz daha karmaşık bir hikâye anlatıyor. Ağaç sayısı az değil; tersine, özellikle Dikmen Vadisi’nin etkisiyle güçlü bir yeşil varlık hissediliyor. Ancak nüfus arttıkça bu zenginlik herkesin hayatına aynı ölçüde dağılmıyor. Yine de burada başka bir özellik öne çıkıyor: ağacın boyu, yerleşikliği ve olgunluğu. Ortalama ağaç boyunda semtin üst sıralarında yer alması, bu dokunun daha köklü ve zaman içinde yerleşmiş bir karakter taşıdığına işaret ediyor. Haritaya bakıldığında da bunu görmek mümkün; Ayrancı Mahallesi’nde birçok sokak, adeta ağaçlarla tanımlanıyor.
Güvenevler
Güvenevler ise bu haritanın semt adına en hüzünlü satırlarından biri gibi. Burada yeşil doku daha seyrek, daha parçalı ve daha kırılgan görünüyor. Veriler de bu hissi doğruluyor. Ağaçların daha az olduğu bir mahallede eksik olan şey yalnızca manzara değildir; biraz serinlik, biraz nefes, biraz da gündelik hayatın yumuşaklığı eksilir. Çünkü ağaç kentte sadece doğa değildir. Bir çocuğun yaz sıcağında oynayabildiği gölge, yaşlı birinin yürürken dinlenebildiği serinlik, sokağın insana daha az sert görünmesi demektir. Bazen eşitsizlik tam da burada başlar: aynı semtte yaşayıp aynı ölçüde gölgeye kavuşamamakta.
Ayrancı’nın ağaç haritası bu yüzden yalnızca teknik bir çalışma ya da hoş bir görsel değil. Bu harita, semtin hangi mahallelerinde yeşilin bir güven duygusu verdiğini, nerelerde ise daha kırılgan kaldığını anlatan güçlü bir hikâye. Yukarıdan bakınca anlıyoruz ki ağaçlar, kentin kenar süsü değil; aynı zamanda en güçlü hafızası. Bir mahallenin yazla nasıl baş ettiğini, sokakta yürüyen insanı ne kadar koruduğunu, gündelik hayatı ne kadar yaşanabilir kıldığını onlar anlatıyor.
Ayrancı’ya yukarıdan bakınca insanın içinde kalan duygu tam da bu oluyor: Bazı mahalleler ağaçların arasında büyümüş gibi, bazıları ise hâlâ biraz daha yeşillik bekliyor. Belki de bir semtin gerçek zarafeti tam burada saklıdır; binalarının yüksekliğinde değil, yapraklarının kente nasıl değdiğinde.
Güvenlik Caddesi ile eski adı Güven, yeni adı Kuveyt Caddesi’nin kesiştiği köşede, Cevahir Apartmanı’nın ışıltısına yakışır, mutfak ve sofra kültürünün iç içe geçtiği bir ev sanatları panayırı, bir çeyiz sarayı. İçeri adım attığınızda bir mağazadan çok daha fazlasıyla karşılaşıyorsunuz. Binbir çeşit mutfak eşyası, ev tekstili ve yaşamı kolaylaştıran sayısız ürünle yalnızca ihtiyaçlara değil, bir yaşam tarzına karşılık veren bu mekân için “züccaciye” tanımı yetersiz kalıyor. Burası, Ayrancı ev kültürünün dev vitrini, mahallenin “her şey bulunur” durağı: KOTİL.
Şermin ve Suat Kutlu çifti, geleneksel esnaf sıcaklığını taşıyan içtenlikleriyle tam 33 yıldır bu mekânı yaşatıyor. “Kotil” adının öyküsü sorulduğunda, en az dükkân kadar anlamlı: Eski soyadları Kotiloğlu’nun bir kısaltması. Yunanca’da “çanak” ya da “çukur”, Anadolu’da “çukurda kalan köy” anlamına gelen bu sözcük, biyolojide ise fincan biçimli oyukları tanımlayan “cotyle” kökünden geliyor. İsim, mutfak ve sofra ile özdeş bir çağrışım taşıyor.
33 yıldır KOTİL’i yaşatan Şermin ve Suat Kutlu çifti.
Defne Pastanesi’nden Kotil’e
Esnaflıkta önce güler yüz, sonra güven gelir. Suat Kutlu ve eşi Şermin Hanım’ın yüzünde görülen o sakin dinginlik, daha ilk anda insana bir ev huzuru duygusu veriyor.Kutlu ailesinin kökleri, 1910’lu yıllarda Tiflis’te bir fırında çalışan dede Tevfik Kotiloğlu’na uzanıyor. Rize-Hemşin kökenli bu öykü, Ankara Ulus’taki Aydın Oteli’nde katiplik, ardından Hıdırlıktepe’de açılan “Laz Bakkal” ile ticarete dönüşüyor.
Ayrancı’da Kotil öyküsü de 1979 yılında, Kızılay Karanfil Sokak’taki ünlü Defne Pastanesi ile başlıyor. Suat Bey’in babası ve üç amcasının kurduğu bu işletme, zamanla büyüyerek mutfak ve ev eşyası alanına da açılıyor. 1984’te Meşrutiyet Caddesi’ne, ardından Engürü Pasajı’na taşınan bu yolculuk, 1989’da bugünkü adresine, Güvenlik Caddesi Cevahir Apartmanı’na ulaşıyor.
1993 yılında pastane kapanırken aynı yerde bu kez “Kutlu Mağazası” adıyla mutfak ve tekstil ürünleri satılmaya başlanıyor. 2003 yılı ise bir dönüm noktası oluyor; baba Nihat Bey ile birlikte alınan kararla dükkân, bugünkü kimliğiyle KOTİL adını alıyor.
Kotil ailesi aynı yerde önce Defne Pastanesi açtılar, sonra bugünkü Kotil’e dönüştü.
KOTİL’in yerinde 1993 yılında kapanan Defne Pastanesi
Ayrancı’da ayakta kalmanın sırrı
Kotil, bugünün alışılmış mağaza anlayışından oldukça farklı bir yerde duruyor. Burada her ürün, bir evin eksik parçasını tamamlamak üzere bekleyen müşteriye gülümseyen canlı bir obje gibi, sanki mahallenin ortak mutfağı. Bu uzun soluklu serüvenin sırrını Suat Bey şöyle anlatıyor:
“Müşterilerimizi her şeyden önce komşumuz ve misafirimiz olarak görüyoruz. Ürün seçimlerimizi onların ihtiyaçlarına göre yapıyoruz. Kriz dönemlerinde sakin davranıp fiyat istikrarını korumaya çalışıyoruz. Güven duygusunu zedelememek ve kaliteli ürün sunmak en önemli ilkemiz.”
Zor dönemlerde daha çok temel ihtiyaç ürünlerine yöneldiklerini, gereksiz stoktan kaçındıklarını da ekliyor. Tedarikçilerle kurulan sağlıklı ilişkiler sayesinde karşılıklı anlayışın sürdüğünü vurguluyor.
Ayrıca değişen dünyaya uyum da dikkat çekici diyor Şermin hanım;
“KOTİL bugün Trendyol ve Hepsiburada üzerinden satış yapıyor; Gel-Al noktası olarak hizmet veriyor ve aynı zamanda uluslararası gönderiler için DHL kargo hizmet noktası olarak çalışıyoruz.”
Kutlu Mağazası adıyla mutfak ve tekstil ürünleri satan mağaza 2003 yılında bugünkü kimliğiyle KOTİL adını alıyor.
Ayrancı’da değişen müşteri profili
Kotil’de alışveriş yapmak, aslında bir evin kuruluşuna ve dönüşümüne tanıklık etmek demek. Müşteri profili ise yıllar içinde önemli ölçüde değişmiş:
“Eskiden daha kalabalık aileler vardı. Bakanlıkların Kızılay’da olması nedeniyle genç nüfus fazlaydı. Zamanla yeni yerleşim alanlarına göç oldu, Ayrancı’da yalnız yaşayan ve yaşlı nüfus arttı.”
Bu değişim, alışveriş alışkanlıklarına da yansımış. Büyük tencerelerin yerini daha küçük ve pratik ürünler almış. Ancak son yıllarda kentsel dönüşümle gelen genç nüfus, yeniden evde yemek yapmaya yönelmiş.
Pandemi sonrası alışkanlıkların da etkisiyle mutfakta geçirilen zaman artarken; yardımcı mutfak gereçlerine ilgi de büyümüş. Günümüzde alüminyumdan çeliğe, seramikten granit ve titanyum kaplamalara kadar pek çok seçenek, ihtiyaca göre tercih ediliyor.
Yaş kuşakları arasındaki fark ise şöyle özetleniyor:
“Yaşlı müşteriler daha klasik ve görsel uyuma önem verirken, gençler hız ve işlevselliği önceleyen ürünlere yöneliyor. Bardak tercihleri bile değişmiş durumda. Klasik cam bardakların yerini gençlerde kupa tarzı ürünler alıyor.”
Artık sorulmayan ürünler
Zamanın ruhu, Ayrancı’da da bazı ürünleri raflardan silip atıyor mu? Kutlu ailesinin gözlemleri şöyle: “Çamaşır makinesi örtüleri, damacana kılıfları, duş perdeleri, klozet takımları, elektrikli fritözler ve mini fırınlar artık ya hiç üretilmiyor ya da çok az talep görüyor. Teflon kaplamalar da eski popülerliğini kaybetmiş durumda.” Suat Bey ayrıca, eski elektrikli ürünlerin daha dayanıklı olduğuna özellikle dikkat çekiyor. “Bazen ‘satmaz’ dediğimiz ürünler çok ilgi görüyor. Bu işte hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz. Zaman zaman yer açmak için zararına satış yaptığımız da oluyor.”
Bugün üçüncü kuşak olarak bu mirası sürdüren aile, geleceğe temkinli ama umutlu bakıyor:
“Gücümüz yettiğince devam ettirmek istiyoruz; ancak şimdiden kesin bir şey söylemek zor.”
Ayrancı ruhu ve esnafın çağrışı
Kutlu ailesi için KOTİL artık bir iş yerinden öte, bir yaşam biçimi. Ayrancı ile kurulan bağın zamanla daha da güçlendiğini ifade ediyorlar. “Ayrancı’da alışveriş bilinci arttı. Karşılıklı güvene dayalı bir müşteri sadakati oluştu. Mahalle kültürünün hâlâ sürdüğüne inanıyoruz.”
Ayrancı’da genç kuşağın daha hızlı yaşadığını ama aynı sıcaklığı koruduğunu da ekliyorlar.Ve sözü, yalnızca Ayrancı için değil tüm mahalleler için geçerli bir çağrıyla tamamlıyorlar: “Zincir mağazalar yerine yerel esnaftan alışveriş yapılmasını istiyoruz. Çünkü biz yalnızca ürün satmıyoruz; bir ilişki, bir güven ve bir mahalle kültürü sunuyoruz.”
Unutulmayan Bir Anı
Ve belki de bu KOTL öyküsünü en iyi özetleyen anı:
Yirmi yıl önce aldığı çelik tencerede üretim hatası çıkan bir müşteri para iadesini kabul etmeyip “aynısından isterim” diyerek 20 yıldır beklemeyi seçmiş, fakat bir daha uğramamış. O tencere Kotil’de hâlâ bir ürün değil, güvenin, sabrın ve dürüstlüğün simgesi olarak sahibini bekliyor.
Zamanınız değerli. Kapı kapı gezmekle, internette beklemekle vakit kaybetmeyin. Mutfaktan sofraya, evinizin tüm ihtiyaçları için doğru adrestesiniz.
KOTİL
Güvenevler Mahallesi, Güvenlik Caddesi No: 42 Ayrancı, Ankara,
Ayrancım Derneği 2025 yılı 3. Fotoğraf Yarışması’nda jüri değerlendirmesi sonucunda 20 fotoğrafın sergilenmesine karar verilmişti. Önceki yıllarda seçilen eserlerle birlikte sergi 10 Ocak 2026 cumartesi günü Portakal Çiçeği UPSK Sergi Salonu’nda açıldı. Yarışma katılımcıları, Ayrancı halkı ve sanatseverler sergiye büyük ilgi gösterdi. Sergi bir hafta boyunca açık kaldı.
Sergi için desteklerini esirgemeyen Portakal Çiçeği UPSK ve Ahmet Şahin‘e teşekkür ederiz.
Sergi açılışına katılan konuklarAli Necati Koçak ve Irmak Dalgıç Bulut açılışı yapıyorJüri başkanı Mustafa Ertekin ve Irmak Dalgıç BulutSergi açılışına katılan konuklar
Ayrancı’ya taşınalı neredeyse iki yıl oluyor. Bu süre zarfında yalnızca kendi hayatımdaki değişimlere değil, aynı zamanda mahallede var olan Ayrancı komünitesinin dönüşümüne de tanıklık ediyorum. Özellikle son zamanlarda mahallede yürürken her köşede “dönüşüm” adı altında yürütülen yık-yap politikalarına yenik düşmüş ya da düşmek üzere olan binalarla karşılaşıyorum. Bu durum benim için soyut bir kentsel süreç değil; doğrudan gündelik hayatın içinden, somut örneklerle gözlemlediğim bir gerçeklik. Bu mahallede yaşayan birkaç yakın arkadaşım var ve üç kişiden ikisinin bu bahar evlerinin yıkılacağı kesinleşmiş durumda. Evlerini boşaltmak ve yeni bir konut arayışına girmek zorundalar. Dolayısıyla “dönüşüm” denilen bu aracın, pratikte mahallede yaşayan insanları yerinden etme aracına dönüştürüldüğünü birebir, etrafımdaki insanlar üzerinden gözlemleyebiliyorum.
Ayrancı’da kentsel yıkım
Beni en çok düşündüren mesele ise yıkılan bu evlerin yerine gelecek olan ve “rezidans” adı altında pazarlanan yapıların yarattığı tablo. Bu projelerin, insanlara daha iyi bir yaşam sunduğu iddiasıyla sunulan bir pazarlama tuzağı olduğunu düşünüyorum. Elbette bazı binaların teknik eksiklikleri, depreme dayanıklılık sorunları ya da yaşını doldurmuş olması nedeniyle yenilenme ihtiyacı doğabilir. Bu, inkâr edilemeyecek bir gerçek. Ancak ortaya çıkan konut ihtiyacının manipülasyona açık bir zeminde bırakılması, yık-yap politikalarının rant odaklı bakış açısını besleyen rezidans projelerinin çoğalmasına yol açıyor. İhtiyaç ile fırsatçılık arasındaki çizgi bilinçli olarak bulanıklaştırılıyor ve sonuçta mahallede, toplumsal dokudan kopuk, yatırım odaklı yapılar yükseliyor.
Mahallede kimin yaşayacağını inşaat firmaları belirliyor
Ayrancı, kendi içinde bir komünite yaratmayı başarmış bir mahalle. Sokakta karşılaşılan yüzlerin tanıdık olduğu, komşuluk ilişkilerinin hâlâ bir anlam taşıdığı bir yer. Ancak bu mahallede inşa edilen rezidanslar, insanları yine kendi lüks apartmanlarının içine kapatarak izole bir yaşam biçimi üretme girişiminden başka bir şey gibi görünmüyor. Bu dönüşüm sürecinde ortaya çıkan yapıların, hâlihazırda var olan komünite için açık bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Üstelik bu süreç, yalnızca mahalleliyi yerinden etmekle kalmıyor; aynı zamanda esas olarak rant odaklı aktörlere kazanç sağlıyor. Günün sonunda mahallede kimin yaşayacağına, kimin gideceğine; mahalleyle hiçbir bağı olmayan, oraya dair sosyal, kültürel ya da tarihsel bir bilgiye sahip olmayan inşaat firmalarının belirlediği rakamlar karar veriyor. Bu rakamlar, belki de en sevdiğimiz arkadaşlarımızın artık komşumuz olamayacağı bir düzeni mümkün kılıyor.
Konut dokusundaki değişimin yarattığı fiziksel tutarsızlıktan ayrıca söz etmeye bile gerek yok; çünkü mahalleyi ziyaret eden herkes gözle görülür bir uyumsuzluğu fark edebiliyor. Bir yanda eski apartmanların oluşturduğu ölçülü ve insan ölçeğine yakın yapı düzeni, diğer yanda cam cepheli, gösterişli, ışıklandırılmış rezidans blokları. Bu karşıtlık yalnızca estetik bir mesele değil; aynı zamanda mahalle deneyiminin dönüşümü anlamına geliyor. Yeni evde yaşamanın adeta bir fetiş hâline geldiğini düşünüyorum. Sanki “yeni” olmak, tek başına daha iyi bir yaşamın garantisiymiş gibi sunuluyor. Oysa mevcut konut stoğunu koruyarak, yerinde ve nitelikli tadilatlarla teknik sorunları çözmek daha rasyonel ve sürdürülebilir bir yaklaşım olabilir. Bu seçeneğin sistematik olarak geri plana itilmesi, dönüşümün gerçekten kimin yararına işlediği sorusunu daha da görünür kılıyor.
Tamamen camdan yapılmış bir balkonun sunduğu steril ve gösterişli yaşam deneyiminin, daha samimi ve sahici bir mekânsal deneyimden üstün olduğuna inanmıyorum. Rezidansları tercih eden kitlenin bakış açısında, “ev” kavramı ile “iş yeri” kavramı arasındaki çizginin bulanıklaştığını düşünüyorum. Kişisel olarak, samimi bir Ankara apartmanında yaşamak yerine, iş yeri atmosferini andıran, anonim ve mesafeli bir rezidans ortamını tercih etmenin bilinçsizce yapılabilecek bir seçim olmadığını düşünüyorum. Bu tercihin arkasında belirli bir yaşam ideali, belirli bir statü arayışı ve belirli bir mekânsal temsil biçimi var.
Dönüşüm değil parçalama
Sonuç olarak Ayrancı, yalnızca mahalleliyi yerinden eden, yeni malzemelerle inşa edilmiş, şaşaalı ışıklandırmalarla süslenmiş birkaç izole binadan ibaret olmamalı. “Dönüşüm” adı verilen araç, mevcut haliyle mahalleyi dönüştürmekten çok parçalayarak yeniden kurguluyor. Eğer bu süreç aynı mantıkla devam ederse, geriye yalnızca fiziksel olarak yenilenmiş ama sosyal olarak yoksullaşmış bir mahalle kalacak. Oysa Ayrancı’nın değeri, yalnızca binalarında değil; o binaların içinde ve arasında kurulan ilişkilerde, gündelik hayatın sıradan ama anlamlı pratiklerinde yatıyor. Bu nedenle dönüşümün, mahalleliyi yerinden eden ve izolasyonu teşvik eden bir araç olarak kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum.
Bu nedenle mesele yalnızca fiziksel bir yenilenme meselesi değil; aynı zamanda mahalle hafızasının, komşuluk ilişkilerinin ve gündelik hayat pratiklerinin nasıl korunacağına dair politik bir tercihtir. Dönüşümün gerçekten kamusal bir fayda üretip üretmediği, ancak yerinde yaşayan insanların ihtiyaçları ve yaşam biçimleri merkeze alındığında anlaşılabilir. Aksi takdirde ortaya çıkan tablo, güvenlik, lüks ve “yeni”lik söylemleriyle paketlenmiş; fakat sosyal bağları zayıflatan, mahalleyi anonimleştiren ve onu yatırım nesnesine indirgeyen bir yapılaşmadan ibaret kalacaktır. Ayrancı’nın geleceği, yalnızca metrekare hesabıyla ya da satış fiyatlarıyla değil, burada kurulan ilişkilerin devam edip edemeyeceğiyle ölçülmelidir. Çünkü bir mahalleyi mahalle yapan şey, cephe kaplaması ya da ışıklandırma değil; o mekânı birlikte deneyimleyen insanların varlığıdır.
Daha önceden de gazetemize konuk olmuş olan KuzgunDokuz’u bu sefer başka bir özgün yönüyle ele aldık. Aslında nitelikli Türk kahvesi ve el yapımı cheesecakeleriyle Ayrancı’da nam salmış olan bu Kafe’nin, topraktan bardağa bütün süreçlerine dahil oldukları salepleri de çok leziz. Bir şey için çaba harcamanın zaman ve nakit kaybı olarak görüldüğü günümüzde, KuzgunDokuz’un sahipleri Ali ve Önder misafirlerine güvenilir ürün sunabilmek için kolları sıvamış. Salebin KuzgunDokuz’daki serüvenini Ali Taşyürek ile konuştuk.
Öyle ki Ali Bey için salep yetiştiriciliği ve salep yapımı bir hobi olarak başlamış. Daha sonra memleketi de olan topraklarda, Sivas ve Yozgat arasında bulunan ve rakımı 1600-2100 metre olan Akdağlar’da yetişen salep bitkisinden yaptığı salebi KuzgunDokuz’da misafirleriyle buluşturmuş. Türkiye’nin Kahramanmaraş, Toroslar, Burdur, Bucak gibi birçok yerinde, farklı kök yapılarına sahip salepler yetiştirildiğini ancak kendilerinin tercih ettiği salep kökünün çatal salep olduğunu ve bunun coğrafi işaretli bir ürün olduğunu söylüyor Ali Bey. Aynı zamanda bu çatal salep aroması ve yüksek tutuculuğuyla farklı bir yapıya da sahip.
Topraktan bardağa diye tabir ettiği süreç hasat ayı olan Haziran’da 15-20 gün Akdağlar’da kalmasıyla başlıyor. Salep bitkisi fotoğrafta da görüldüğü üzere yumrulu bir köke sahip ve bildiğimiz orkide familyasından.
Genel olarak 2, çok nadir 3 yumruya sahip olan salebin yumrularından yumuşak olanı tohumluk olarak saklanıyor. Ali Bey süreci şöyle anlatıyor: “Toplanan salepler yıkanıyor, kaynatılıyor ve 10-12 gün kurumaya bırakılıyor. Kuruyan salepleri öğütmek üzere Maraş’ta bir taş değirmene götürüyorum. Burada tulumumu galoşumu giyip öğütme aşamasına geçiyorum. Isıtmadan ve yapısını bozmadan yavaş yavaş öğütme sürecini tamamlıyorum. Misafirlerimizin katkısız bir salep içtiğinden emin olmak için salebin her aşamasında bizzat bulunuyorum.” 1 kilogram toz salep elde edebilmek için 1000-4000 kök salep gerektiğini de ekliyor. Bu sürecin meşakkati ortaya mis gibi kokan salep tozunun çıktığını düşündürtse de öyle değil. Kışın vazgeçilmez içeceklerinden olan ve ağızda tatlı bir his bırakan salebin toz halinin topraksı bir kokusu var ve insan onun nasıl böylesine güzel kokan bir şeye dönüştüğüne şaşırıyor. Bunun cevabını ise Ali Taşyürek şu şekilde veriyor. “Salep tozu eğer bembeyaz görünüyorsa, kokusu tatlı ve yapaysa onda büyük ihtimalle katkı maddesi vardır. Salep tozu içilecek hale gelirken önce şekerle ovuluyor ve aktif hale getiriliyor, daha sonra süt ekleniyor ve yavaş yavaş pişiriliyor. Nişasta ya da başka bir aroma ve katkı maddesi eklenmiyor.” Salebin sunumu alışılagelmiş olan tarçın ve benim ilk kez burada gördüğüm kurutulmuş gülle yapılıyor. Tarçın şeker dengesini sağlamak, gül ise tatlandırmak için kullanılıyor. Ancak Ali Bey salebi önce hiçbirini kullanmadan tatmanızı öneriyor. Bu şekilde salebin gerçek tadına varmak mümkün.
Ali TaşyürekSalepin öğütüldüğü taş değirmen
Ali Bey de emeğin çok kıymetli olduğunu vurgulayarak misafirlerine doğal ve güzel ürünleri sunmayı sevdiğini söylüyor. Ayrancı’daki diğer kafeler gibi KuzgunDokuz da Ayrancı’nın mahalle kültüründen dolayı burada var olmayı tercih etmiş. Birçok farklı bölgeden seçilen çekirdek kahveler demlenerek yapılan Türk kahvesi ve mevsiminin taze meyvelerinden yapılan çeşit çeşit chessecakeleri mahalleli tarafından biliyor olsa da salep mahallede yeterince bilinir değilmiş. Ali Bey Ayrancı sakinlerini de saleplerinden tatmaya davet ederken, onlar için evde yapabilecekleri hazır salep kitleri de hazırladıklarını söylüyor.
Ankara’nın göbeğinde olup da insanın içine kıyı kasabası huzuru taşıyan tek bir semt vardır: Ayrancı.
Her köşesi dinginlik, her sokağı samimiyet taşır. Üstelik yalnızca bugünün değil geçmişin samimiyetini de yaşayan bir mahalledir. Bu sokaklarda nostalji hissine kapılmamak elde değil. Burada geçirdiğim yıllar boyunca sokakları, insanları, merdivenleri, balkonları bana bambaşka izler bıraktı. Hâlâ tüm buluşmalarımı burada yapar, alışverişimi Ayrancı esnafından yana kullanırım. Sloth Cafe, arkadaşlarla buluşmanın neredeyse bir mihenk taşıdır; günün kritği de en güzel bu kafede yapılır.
Ama benim bu mahalleye ilk vuruluşum sokaklarına değil, balkonlarına oldu. Üstelik bu, mesleki bir vuruluştu. Çünkü her sokak, her köşe insana başka bir balkon hikâyesi anlatıyordu.
Yürüdükçe önce balkonlar, sonra balkonlardaki bitkiler çarpar gözünüze. Ardından farkına bile varmadan, “Acaba bu balkonun sahibi kim?” diye düşünürsünüz. İşte o insanlar, bu mahallenin samimiyetinin asıl kahramanlarıdır. Meneviş, Alidede, Yazanlar sokaklarının Güvenlik Caddesi’yle kesiştiği yerde bu samimiyet daha da yoğun hissedilir. Her esnaf müşterisine ismiyle seslenir, selamını eksik etmez.
Ayrancı’nın yokuşları bile başkadır; çıkarken yormaz, inerken düşündürür. O yokuşlarda attığınız her adım, size küçük bir balkon sergisi sunar. İşte tam da bu yüzden, Ayrancı sokaklarında yürümek çoğu zaman bir resim sergisinde dolaşmak gibidir.
Balkonlardan kokedamaya uzanan yol
Bir peyzaj mimarı olarak ben Ayrancı’yı hep biraz daha yeşil gördüm. Doğayı hayatıma daha çok taşımam gerektiğini ilk burada hissettim. Balkonlardan sarkan minik bitki köşeleri bana hep şunu hatırlattı: Küçük detaylar, büyük bir yaşam sevinci yaratır.
Bu sokaklar bana ilgimi fazlasıyla çeken kokedamayı çağrıştırıyordu. Japonya’dan doğan bu sanat, wabi-sabi felsefesini esas alır. Kusurların içindeki güzelliği, sadeliği ve doğallığı yansıtır. Yosun topuna sarılı kökler ilk bakışta basit görünebilir, ama aslında doğayla kurulan çok derin bir bağı taşır. Kokedama mesleğimin bana kattığı en zarif öğretilerden biri oldu; hem görselliğiyle hem felsefesi ile ruhuma dokundu. Bunu sevdiklerimle paylaşmam gerekiyordu buna yönelik birçok çalışmam oldu. Kokedamayı önce mahalleme, sonra arkadaşlarıma tanıttım. Sevdiklerimi bir masada toplayıp, derin sohbetlerimiz kahkahalarımız eşliğinde herkes kendi kokedamasını oluşturdu ve evine o günün anısını yaşatmak üzerine götüdüler. İşte bu benim mutluluğum oldu.
Benim gibi balkon kültürüne önem veren bir arkadaşım kokedamaları balkonunda görmek istedi; işte bu felsefenin küçük bir yansıması oldu. Kuşkonmaz ve sarmaşık kokedamaları balkona yerleştirdiğimizde, sıradan bir cephe bir anda küçük bir botanik sığınağa dönüştü. O an anladım ki, kokedama yalnızca estetik bir obje değil; doğanın özünü, döngüsünü, sadeliğini de içinde barındırıyor.
Balkonların sessiz psikolojisi
Her balkon aslında bir peyzaj laboratuvarı gibidir. Yönüne göre farklı bitkilere hayat verir:
Her birinin bakım ihtiyacı farklıdır, ama ruhumuza dokunuşu aynıdır; huzur, canlılık, yaşam sevinci.
Bilimsel araştırmalar da bunu doğruluyor. Yeşili görmek stres seviyemizi düşürüyor, çiçekli bitkiler mutluluk hormonlarımızı harekete geçiriyor, aromatik bitkiler zihnimizi ferahlatıyor. Bazen küçücük bir balkon, doğru seçilmiş birkaç bitkiyle tüm sokağa enerji katabiliyor.
İşte bu yüzden Ayrancı’nın balkonları bana hep bir umut verdi: Betonun ortasında bile doğanın kendine yer açtığını hatırlattı.
Benim için Ayrancı’nın balkonları yalnızca bir süs değil, bir yaşam kültürü oldu. Bir balkonda film planı yapılır, diğerinde dertlere ortak olunur, günün özeti çıkarılırdı. Kimi zaman Sheraton’un silueti, kimi zaman da sedir ağaçlarının arasından batan güneşin şöleni eşlik ederdi bu balkon sohbetlerine.
İlham veren sokaklar
Şimdi dönüp baktığımda biliyorum: Ayrancı bana yalnızca yaşanmışlıklar değil, aynı zamanda ilham verdi. Doğayı yaşamın merkezine taşıma isteğim, kokedama tutkum, hep bu sokakların bana fısıldadıklarıyla beslendi.
Ve belki de bu yüzden şunu söylüyorum: Her eve, her balkona, hatta her cam önüne küçük bir yeşil köşe lazım.
Çünkü doğa, davet edildiği her yerde yaşam alanlarımızı dönüştürmeye hazır. Tek yapmamız gereken ilk adımı atmak ve yeşile bir köşe ayırmak.
Ama şunu da gözlemliyorum: Çoğu insan bitki yetiştirmek istiyor ama “Ya bakamazsam, ya kurursa” kaygısıyla geri duruyor. Oysa doğru bitki seçimi bu korkuları ortadan kaldırıyor.
Balkonların güzelliği, biraz da doğru eşleşmede saklı. Güneş gören balkonlara başka, gölgede kalanlara başka bitkiler uygun oluyor.
Bir balkon takvimi
Bundan sonraki yazılarımda bu doğru eşleşmelere değineceğim. Her ay farklı bir bitkiyi ele alacağım; hangi balkona uygun olduğunu, nasıl bakım yapılacağını, küçük hap bilgilerle paylaşacağım.
Çünkü balkonlarımız yalnızca bir görüntü unsuru değil; mahallemizin dinginliğini, samimiyetini içinde barındıran alanlar, bizi doğaya bağlayan küçük yeşil köşeler.
Ayrancı mahallesi yıllar içinde değişse de bazı mekânlar hâlâ bu mahalle kültürünün izlerini taşıyor. Ve bu değişimin ortasında mahalle halkının bir araya geldiği, sohbet ettiği, dostluklar kurduğu noktalar var.
Bunlardan biri de Çarşı Undan Mamuller. Yaklaşık 16 yıldır mahallelinin buluşma noktası haline gelen bu dükkân; sadece güzel kurabiyelerin, çok lezzetli zeytinyağlıların ve ev yemeklerinin satıldığı bir yer değil; aynı zamanda komşuluk bağlarının yeniden kurulduğu ve şekillendiği bir aile ortamı…
Mekânın kurucusu Semiha Sunalı buranın temeli; zincirin ilk halkası ve herkesi bir arada tutan birleştirici halka…
Çarşı’nın sahibi Semiha Sunalı ve ekibi
Çarşı’nın hikayesi nasıl başladı? Ayrancı’nın bu büyülü mekanını Semiha Hanım’dan dinleyeceğiz.
Önce sizi tanıyalım Semiha Hanım, biraz kendinizden bahseder misiniz?
1990 yılında, üniversiteyi kazandıktan sonra Ankara’ya taşındım. İktisatçıyım. Üniversite son sınıftayken finans sektöründe stajyer olarak çalışmaya başladım ve uzun yıllar yatırım danışmanı çalıştım. Ancak finans sektörü çok zorlu bir sektördü, insanı hem zihnen hem de duygusal olarak yıpratıyordu. Para ve insan bir araya gelince; insanların sokakta ya da normal hayatta görmediğiniz maskesiz hâlleriyle karşılaşıyordunuz
Peki yeme içme sektörüne geçmeye nasıl karar verdiniz? Dükkân açma hikayeniz nasıl oldu?
Zamanla finans sektöründe çalışmaktan çok yoruldum ve 2006 yılında işten ayrıldım. Kendi yolumu çizmek, kendi işimi kurmak istedim. O sırada yakın bir arkadaşım, unlu mamuller üreten bir markaya sahipti ve “Sana unlu mamuller üzerine, mahallede bir yer açalım” dedi.
Arkadaşımla oturup plan yaptık; ben iş kadınıydım, mutfakla haşır neşir değildim. Bu nedenle önce arkadaşımın yönlendirdiği bir firmada üç ay boyunca stajyer olarak çalıştım.
O arada dükkânı tuttuk ve başlangıçta satış yapmak üzere, Ankara’nın ilk süpermarketlerinden Beğendik’in ürünlerini satmaya karar verdik. İlk başta çok küçük bir işletme olduğum için çok olumlu yaklaşmadılar. “Sen butik bir yer açacaksın, ne kadar satış yapacaksın ki.” Sonra ben biraz ısrarcı çıktım. “Ben sizin ürünleriniz satmak ve bu dükkânı tutturmak istiyorum, finans sektörüne dönmek istemiyorum” dedim. Onlar da herhalde beni bu kadar kararlı ve istekli görünce ikna oldular.
Ben ürün alıp satıyorum ama aslında aklımda hep kendi yaptığım ürünleri satmak vardı. İşte aradan bir sene geçmiştir, ben artık yavaş yavaş yapmayı da öğrendim. Ondan sonra kendi ürünlerimi sunmaya başladım.
Burada tek başınıza mı çalışıyorsunuz? Ekibiniz var mı?
Emine Hanım var onunla çalışıyoruz. Daha sonra işlerimiz yoluna girince mutfakta çalışanlarımız oldu, birlikte çalıştığımız kadınlar oldu. Bir ara bir kızımız vardı. Üniversiteyi Ankara’da kazanmış ama okuyacak durumu yoktu. O üniversiteyi burada part-time çalışarak okudu. Dersten çıkınca geliyordu akşam, kapanıncaya kadar duruyordu. O çocuk öyle okudu ve şimdi çok iyi bir kimya mühendisi oldu.
Dükkandaki menünüz zamanla mı şekillendi?
Evet menü zamanla şekillendi. İnsanlar buraya bugün ne var acaba diye merak edip gelsin istedik. Tam menümüz olmasın, insanlar merak etsin, Çarşı’da değişik bir şey çıkmıştır gidip bakayım diye gelsin istedik. Her zaman olan ürünlerimizin yanında her gün bir iki çeşit de sürpriz eklemeye karar verdik. Gerçekten de insanlar merak ediyordu. Bugün ne çıktı? Ne yaptınız? diye telefon ediyorlardı.
Burası sadece bir yeme içme mekânı değil gibi… İnsanların ahbaplık ettiği, gününü geçirdiği bir durak gibi olmuş. Bu bağı nasıl kurdunuz?
Burayı ilk açtığımızda dört masamız vardı. Çok masamız olmadığı için kimsenin ayrı masası olamıyordu. Mecburen beraber oturmak zorunda kalıyorlardı. Beraber oturunca da susup oturmuyorlardı. Sonra burada dost olmaya başladılar birbirleriyle. Birlikte oturarak, yavaş yavaş arkadaşlık yapmak zorunda kaldılar aslında. Sonra da onun tadını alınca kendiliğinden beraber oturmaya başladılar. Arkadaşlık, ahbaplık etmeye başladılar. Birisi bir gün gelmezse birbirlerini arıyorlardı. O duygu herkese iyi geldi.
Yılbaşı gecelerini de kutlardık burada, pandemiye kadar da kutladık. En güzel en unutamadığım anılarımın çoğu yılbaşlarına dair sanırım. Çok güzel, çok eğlenceli olurdu. Küçücük yerde çok güzel eğlenirdi insanlar. O çok hoşuma giderdi, mutlu olurdum.
Peki Ayrancı’da komşu olmak ne ifade ediyor sizin için? Ayrancı sizin için ne ifade ediyor?
Burada komşularımla kendimi güvende hissediyorum. Yani burada bir şey olduğunda, aman dediğin zaman bir sürü insanın koşabileceğini biliyorsunuz. Kadınlar için de öyle, mahallede oturan bir kadına bir şey olduğunda en az yüz kişi koşabilecek bir yer burası.
Ben buraya Ayrancı’ya işte okulumun son dönemlerinde geldim. O kadar sevdim ki Ayrancı’yı hiç ayrılmak istemedim, hiç başka semtte de yaşamak istemedim.
Çarşı Undan Mamuller ve Mangiare: Mahallede dayanışmanın hikayesi
Çarşı, şimdi de bir dayanışma hikayesiyle karşımıza çıkıyor.
Yaklaşık bir yıl önce, Semiha Hanım’ın önce müşterisi, sonradan ahbabı olan Ahmet Bey ve Harun Bey ile Çarşı’da yeni bir şeyler denemeye karar veriyorlar. Semiha Hanım’ın tecrübesi, Ahmet Bey’in aşçılığı ve Harun Bey’in desteği birleşince ortaya Çarşı’nın yanı başında yeni ve şirin bir dükkân beliriyor. Mangiare! İtalyanca’da yemek anlamına geliyor.
Bugün Çarşı Undan Mamuller’in hemen yan tarafına açılan olan Mangiare, yalnızca bir sandviç dükkânı değil; emeğin, uyumun ve mahalle dayanışmasının bir başka hikâyesi. Mangiare’nin hikayesi biraz alışılmışın dışında; geri kalanını onlardan dinleyelim.
Mangiare’nin hikayesi…
Nasıl bir araya geldiniz?
Ahmet: Ben Çarşı’ya önceleri müşteri olarak geliyordum. Kahve içip oradan da işime gidiyordum. Her gün gidip geldikçe ben de buranın büyüsüne kapıldım ve Semiha ablayla arkadaş olduk. Sonra işten ayrıldığım dönemde yaklaşık bir hafta boyunca onlara yardım ettim, beraber yemek yaptık.
Semiha: Ahmet işten ayrılmıştı ve bana çok yardımcı oldu. Mutfağa girip sürekli fikir veriyordu: “Abla şöyle yapalım, abla böyle yapalım” diyordu. Sonunda dedim ki, “Gel o zaman beraber yapalım!”
Ahmet: O kadar uyumlu bir şekilde çalıştık ki, adeta kader ağlarını örmüş gibiydi. Her şey zamanlamayla oldu. Gerçekten çok şanslı olduğum anlardan biriydi.
Peki Mangiare nasıl doğdu?
Semiha: Şimdi ben 16 yıl aynı işi yaptım. Bir noktadan sonra insan ister istemez sıkılıyor, bir yol ayrımı gibi bir şey geliyor. Mangiare’de, şu anda diğer ortağımız Harun’la birlikte “Hadi biz de dükkânı geliştirelim, daha ileriye taşıyalım” dedik. Sonra Harun’la birlikte işin içerisine Ahmet’i de dâhil ettik.
Ahmet: Semiha abla ve Harun’la önce meze çeşidini artırdık. Sonra yan dükkânı tutmaya karar verdik. İlk başta burayı bir kafe gibi değerlendiriyorduk. İçeride masa sandalyeler vardı ve biz aslında burayı biraz daha geliştirmek, bir konsept kazandırmak istiyorduk. Çünkü dükkân böyle hikâyesiz gibi duruyordu.
Bir gün Semiha ablaya, “Burada sandviç yapabilir miyiz?” diye sordum. Sonra hep birlikte konuştuk ve denemeye karar verdik.
Semiha: Ahmet sürekli yeni şeyler deniyordu. Gece çalışıp sabah “Abla bak, yeni bir sos yaptım” diye getiriyordu. Böyle deneye deneye, tada tada bir menü ortaya çıkarttık.
Buranın büyüsünü koruyarak başardık
İki farklı işletme dayanışması mahalleli tarafından nasıl karşılandı?
Tepkiler çok olumlu oldu. İnsanlar çok iyi karşıladı. İtalyan sandviç burada farklı bir hikâye oldu aslında. Bir yandan insanlara alışılmışın dışında bir şey göstermiş olduk ama aynı zamanda bu yapının ruhunu da bozmadık. Bence bu da hoşlarına gitti. Yani farklı bir deneyim sunduk ama buranın düzenini, büyüsünü koruyarak yaptık.
Peki bundan sonraki bir hayaliniz ne? Dükkanla ilgili planlarınız var mı?
Ahmet: Biz zaten şu anda buraya yoğunlaşmış durumdayız ve buradan mutluyuz. Gelecekle ilgili hayallerimiz ise başka yönlere yeni arkadaşlarla, yeni istihdam alanları oluşturmaya yönelik. Ama bunu yaparken buranın konseptini bozmamak çok önemli.
Röportajı sonlandırırken hem bir işletmeci olarak hem bir çalışan olarak söylemek istediğiniz şeyler var mı?
Semiha: Bir yerden başlamak gerekiyor ve bence en önemlisi insan yetiştirmek. Bir insanın hayatına dokunup ona bir şeyler kazandırabilmek çok değerli. Sonra bunu gördüğünüzde insan gerçekten mutlu oluyor.
Çarşı’yı biraz da komşulardan dinleyelim
Çarşı’yı hem Ayrancı’da çocukluğunu yaşamış hem de yıllardır Çarşı’nın müdavimlerinden biri olan Ali Cemal Çağatay’dan dinliyoruz.
Ali Bey 1960 yılında Ayrancı’da doğmuş, o günden beri de burada yaşıyor. Ailesi, 1927’de Ayrancı’ya gelmiş, kendisi 3. kuşak oluyor. Ali Bey bize hem Ayrancı’yı hem de Çarşı Undan Mamuller’in bugün için taşıdığı anlamı anlattı. Doğrusunu isterseniz kendisi Ankara ve Ayrancı’ya dair ayaklı bir ansiklopedi gibi… Dinlerken neler neler öğrendik ve bu sohbetin burada bitmeyeceğinin sözünü aldık.
“Ben Ayrancı’nın o eski günlerini çok iyi hatırlıyorum. O zamanlar tek katlı, bahçeli gecekondular vardı, aralarında da üzüm bağları… 1960’ların ortasında Meclis yapılıp sefaretler kurulunca iki katlı evler yükselmeye başladı. Ardından bakkallar, manavlar, küçük dükkânlar açıldı. Ama bütün bu değişime rağmen Ayrancı’daki mahalle kültürü hiç kaybolmadı. Yıllar içinde pek çok kişi başka yere de taşındı ama ben hep şunu söyledim: Ayrancı’nın yeri başka. Burada hâlâ güvenle dolaşabiliyorsunuz, komşuluk var, sosyal doku çok güçlü. Ayrancı bu yüzden benim için hâlâ eşsiz.”
Ali Bey, bugün Ayrancı’da hala mahalle kültürünü yaşatan mekânlardan biri de Çarşı Undan Mamuller. Çarşı sizin için ne ifade ediyor?
Çarşı’nın hikâyesi çok ilginçtir aslında. Biz Semiha’yı hiç tanımazdık. Yıllarca finansçı olarak çalışmış, sonra gelip böyle bir yer açmaya karar vermiş. Semiha burada ekmek, poğaça satmaya başladı ama işin sırrı şuydu: Mahalleli bir zaman sonra onu tanıdı, tanıdıkça benimsedi ve yanında durdu. Kadınlar çok destekledi mesela; biri onunla dolma sardı, biri börek yapmayı öğretti, biri dedi ki “Hadi gel üç çeşit yemek çıkartalım” Burası böyle böyle büyüdü.
Sonra ne oldu biliyor musunuz? Daha önce sadece günaydın, merhaba deyip geçen insanlar burada oturup ahbap olmaya başladılar. Bazen diyorum Semiha’ya, keşke günlük tutsaymışız. Vallahi on tane dizi çıkardı buradan. Her çeşit insan gelmiştir buraya, hepsi bir şekilde buranın hikâyesine dahil oldu.
Sonra yan tarafa yaklaşık bir yıl önce Mangiare açıldı. Ahmet, Harun ve Semiha birlikte girdiler bu işe. Önce meze evi olarak düşündüler, sonra İtalyan sandviçlerine dönüştü. Çok da iyi oldu çünkü Ayrancı’da böyle bir yer yoktu.
Ama işin özünde Semiha artık bizim ailemizden biri. Benim çocuklara matematik derslerinde çok yardım etmiştir, evimizin anahtarını bırakabileceğimiz, gözümüz kapalı güvenebileceğimiz biri oldu. O yüzden biz artık sadece bir esnaf-müşteri ilişkisi değil; abi kardeş gibiyiz.
Burada öyle bir bağ var ki, iki gün gelmeyeyim, mutlaka biri arar: “Hayırdır, niye gelmedin, bir şey mi oldu” diye sorar. Bu sadece bana değil, buraya gelen herkese olan bir şey. İşte burayı özel kılan da bu!
Çarşı Undan Mamuller, bir dükkândan çok daha fazlası. Burada kurulan sofralar dostluklara, paylaşımlar dayanışmaya dönüşmüş ve hala da öyle. Ayrancı’nın kalbinde, kapısından giren herkesin kendini evinde hissettiği, küçük ama sıcacık bir dünya yaşatılıyor. Bu röportajı yaparak onların hikayesini sizlere duyurup, sizleri de bu dayanışma davet ettik. Umarım bir gün Çarşı’da aynı masalarda karşılaşırız!
Not: Röportajın deşifre edilmesinde desteğini esirgemeyen ve aslında bu röportajın gerçekleşmesine vesile olan sevgili Anıl’a, fotoğraflar için ise Burak Bey’e çok teşekkür ederiz.