Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi ve mekân arayışı
Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919 Cumartesi günü Ankara’ya gelişinde, karşılayanlar arasında Ankara Müftüsü Börekçizade Rifat Efendi de bulunmaktadır. Ankara henüz bir başkent değil, yokluğun, belirsizliğin ama kararlılığın yönetim merkezidir. Mustafa Kemal ilk olarak Ziraat Mektebi’nde konaklar, burası aynı zamanda Millî Mücadele’nin yönetildiği tarihî mekanlardan biri olmuştur. Ardından Nisan 1920–Haziran 1921 arasında, bugünkü Atatürk Konutu ve Demiryolları Müzesi olan “Direksiyon Binası”nı hem konut hem karargâh olarak kullanır.
Bu geçici mekânlar, yeni bir devletin kalıcı bir ulusal simgeye büründürülecek bir yer gereksinimini ortaya çıkarmaktadır. Ankara’da artık Mustafa Kemal’in yalnızca barınacağı değil, ülkesini temsil edeceği uygun bir yer aranmaktadır.
Neden Çankaya?
O yıllarda Keçiören, Ankara Kalesi çevresi şehrin yerleşik, siyasi ve ticari çekim yerleri olan yaşam merkezleridir. Konaklar, köklü eşraf ve halk ilişkileri bu bölgelerde yoğunlaşmıştır, kurtuluş ve kuruluş mücadelesi buralardan verilmiştir. Çankaya havadar, panoramik bakış açısına sahiptir. Mustafa Kemal kurtuluş savaşını genellikle yüksek tepelerden yönetmiş, Ankara’nın yüksek Dikmen sırtlarında karşılanmış, seyrek yerleşimli bağ bahçe evleriyle Çankaya ve Ayrancı taraflarında at gezintileri yapmıştır. Çankaya’nın yamaçlı ve o günler için zor sayılan coğrafyası bir dezavantaj değil, bilinçli bir tercih olarak ortaya çıkmaktadır. Simgesel, denetlenebilir ve geleceği açık bir mekândır.
Mustafa Kemal Atatürk, görünmekten çok görmeyi, merkezde olmaktan çok merkezin yönünü belirlemeyi özümsediği için ve kentin güneye doğru geliştirilmesinin gerekliliğini de tasarlamasından dolayı Çankaya ideal bir mekândır.
Çankaya Köşkü’nün öyküsünde Ayrancı
1921 yılı. Kurtuluş Savaşı’nın en çetin günleri. Para yok, olanaklar sınırlı ve yetersiz. Mustafa Kemal Paşa’nın beğendiği Bulgurcuzadeler’e ait Çankaya’daki bağ evi satın alınmak istenir. Ancak Paşamızın halktan doğrudan yardım istemesi, O’nun ilkeleriyle uyuşmayacağını herkes bilmektedir.
İşte bu noktada sahneye Aşağı Ayrancı’da yaşayan Ankara Müftüsü, o dönemdeki söylenişiyle Börekçizade Rifat Efendi devreye girer. Millî Mücadele’nin ilk günlerinden beri Mustafa Kemal’in yanında duran ve destekleyen bu aydın din âlimi, eşrafı bir araya getirir, gerekli paranın toplanmasına öncülük eder. Bağ evi Mayıs 1921’de satın alınır, Haziran ayında Mustafa Kemal Paşa buraya taşınır.
Bu taşınma, yalnızca bir adres değişikliği değildir, Mustafa Kemal’in 28 Ekim 1923 Pazar günü akşamı “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz” açıklamasını yaptığı tarihî yer olacaktır.
Zamanla bu mütevazı bağ evi Çankaya Köşkü’ne dönüşecek, Cumhuriyet’in siyasal ve simgesel merkezi olacaktır. Ulus’tan Çankaya’ya uzanan hat, Aşağı ve Yukarı Ayrancı’nın bağları, bahçeleri değer kazanacak, Ankara’nın ağırlık ve yönetim merkezi kuzeyden güneye doğru kayacaktır.
Ayrancı’dan yükselen bir vicdan; Mehmet Rifat Börekçi
Mehmet Rifat Börekçi, 1934 Soyadı Kanunu’na kadar Börekçizade Mehmet Rifat Efendi olarak anılır. Ailesi 1915’lerde Ayrancı’da bir bağ evi satın alır. Ankara Müftüsü olarak daha Mustafa Kemal Ankara’ya gelmeden Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurar ve başkanlığını üstlenir.
Börekçi Ailesinin “kefen parası” olarak biriktirdiği 1200 lira civarındaki parayı, Millî Mücadele’de Mustafa Kemal ve arkadaşları nezdinde devlete bağışlaması, Atatürk’e ve Cumhuriyete karşı çıkan, yobaz din insanlarındaki farkını ortaya çıkarır. Öncülüğünde toplanan kaynaklar 46 bin dolayında olduğu söylenir, ilk devlet bütçesinin kaynaklarını oluşturur.
Biriktirdikleri paralarını milli mücadele için bağışlayan Rifat Börekçi ve eşi Samiye Hanım.
Börekçizade Rifat Efendi, İstanbul’dan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın, Padişah Vahdettin’in onayıyla “Kuvayı Milliyecilerin katli vaciptir” ihanet fetvasına karşı, Ankara’dan Anadolu Direniş fetvasının hazırlanmasında öncülük etmiştir. Milli Mücadele’ye destek vermenin bedeli ağırdır, padişah müftülük görevden alır, idamına karar verilir. Ama artık geçerli olan Ankara’nın sözüdür. Mustafa Kemal Paşa onu yeniden görevlendirir.
Cumhuriyet’in ilanından sonra Mehmet Rifat Börekçi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Başkanı olur. 1924’ten 1941’deki vefatına kadar bu görevi sürdürür. Din ile Cumhuriyet arasında bir çatışma değil, ulusal bir bütünlük kurulabileceğini kanıtlar.
Bugün Aşağı Ayrancı’da yaşayanlar için Mehmet Rifat Börekçi yalnızca bir tarih kişisi değildir. O, bu semtin sessiz kurucularından biridir. Çankaya’nın kaderine dokunurken, Ayrancı’nın ruhuna da onurlu iz bırakmıştır.
Çankaya Köşkü’nün ve Çankaya’nın öyküsünde Aşağı Ayrancı’nın payı vardır. Ve bu pay, aydın bir din âlimi olan Mehmet Rifat Börekçi’nin cesareti, anlayışı ve vicdanından büyük destek alarak yazılmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk bir gün Çankaya’da “Efendiler, Rifat Efendi sadece bir din âlimi değildir. O, Ankara’nın bize kapılarını açtığı gün, cebindeki son kuruşunu bu milletin kurtuluşuna feda eden, kelle koltukta fetva veren gerçek bir devrimcidir. O benim hocamdır.” Ayrıca Mehmet Rifat Börekçi’yi kıskananlar için “Beyler, Rıfat Efendi’yi yormayın. O, vatanın en karanlık gününde elinde kandille yolumuzu aydınlattı. Bugün güneş doğduysa, o kandilin yağı Rıfat Efendi’nin yüreğindendir” diye değerbilir sözler söylemiştir. Ne yazık ki o milli mücadelenin kahramanının değeri bugün tam olarak bilinmemektedir, bazı kesimlerce unutturulmaya çalışılmaktadır. Ayrancım Derneği O’nu unutturmamak için gereğini yapacaktır.
M. Rifat Börekçi’nin torunu Ahmet Börekçi 2025 Ayrancı Festivali’nde “Cumhuriyetten Bugüne Ayrancı Aileleri” söyleşisinde konuşma yaptı.(Foto:Melda Akalın)
Hem derneğimizin hem gazetemizin gönüllüsü, sevgili arkadaşımız iktisat tarihçisi İhsan Seddar Kaynar ile aylar önce mahallenin tarihine ve neler yapılabileceğine ilişkin bir sohbet sırasında bana bu okul müzesinin varlığından bahsetti. Elbette varlığından bihaber olduğum ve daha önce duymadığım için çok şaşırmıştım. Hemen müzenin kurulumu konusunda büyük emek veren, her şeyiyle birebir ilgilenen Meryem Kaya hocamız ile görüşmek, bu okul müzesinin hikâyesini bir de kendisinden dinlemek istedim.
İhsan ile Meryem Hocamız’a uygun bir gün belirleyip okula ziyarete ve müzeyi yerinde görmeye gittik.
Bir öğretmenin hayali, bir ailenin bağışı
Mahallemizde, yanı başımızda çoğumuzun bilmediği, önünden öylece geçip gittiği bir okul değildi burası. Sadece müfredat derslerinin verildiği bir okul değil, öğrencilerin geçmişle gelecek arasında daha kolay bağ kurabilmelerini sağlamak için gündelik yaşama, eğitim, siyasi ve sanat tarihine dair eserlerin sergilendiği küçük bir müzeye de sahip lise: Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi!
“Mazisi olmayanın atisi olmaz” şiarıyla yola çıkan ve emekli bürokrat Yavuz Yücetürk’ten gelen bağış eserlerle okul içerisine müze açılmasına ön ayak olan eğitimcilerden Meryem Kaya hocamızla bu fikrin nasıl geliştiği, nasıl ilerlediği ve öğrenciler üzerindeki etkilerini konuştuk.
Meryem Kaya ve Dilek Metin Sert müzede
Nasıl başladı?
Meryem Kaya hocamız okulun tarih öğretmenlerinden. Bize kısaca okulun tarihinden, 1979 yılında Ayrancı Lisesi adını alan okulun 2010/2011 eğitim öğretim yılında yüzde yüz eğitime destek projesi kapsamında Ayrancı Aysel Yücetürk Anadolu Lisesi adını aldığını anlattı. Aslında hikâyenin kahramanı ve okulun fiziksel değişiminde elinden gelen hiçbir desteği esirgemeyen Yavuz Yücetürk.
1943 yılında İnegöl’de dünyaya gelen Aysel Yücetürk, İstanbul Çamlıca Kız Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1964’te öğrenimini tamamlayana kadar İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Botanik Zooloji bölümünde okumuş. Aynı fakültede kısa bir süre asistanlık yaptıktan sonra öğretmenliğe başladığı 1965 yılından 2000 yılına kadar, çeşitli kentlerde ve okullarda Biyoloji öğretmeni olarak yeni nesillerin yetişmesinde emek vermiş. 2009 yılında hayatını kaybeden Aysel Yücetürk hocamızın anısını yaşatmak üzere sevgili eşi Yavuz Bey, ömrünü gençlerin eğitimine adamış eşinin adının yine bir okulda yaşamasını istemiş ve bu çerçevede Ayrancı Anadolu Lisesi’nin sağlıklı bir bina olarak yenilenmesine büyük katkı sunmuş.
Yavuz Yücetürk, oğlu ve kızıyla
Evden okula taşınan bir hafıza
İşte bu noktada yaptığı işe aşkla bağlı olan tarih öğretmeni Meryem Kaya hocamızla sık sık okulu ziyarete gelen Yavuz Bey’in yolları kesişmiş. Yavuz Bey’i evinde ziyaret eden Meryem Hoca aileye ait ve o güne kadar biriktirilmiş tüm antika eserleri yerinde görünce acaba bağış yolu ile bunlar da okula kazandırılamaz mı diye düşünmüş. O yıllarda bir proje yapmak isteyen Meryem Hoca;
“Tarihi, geçmişi, hafızası ile ilgili eserler toplanır sergilenir ve muhafaza edilir” diyen bir okul müzeleri yönetmeliği var. Bu yönetmelik çerçevesinde okula verilen madalyalar ve kupalar bir yerde sergilenir. Ben Yavuz Amca ile yaptığım görüşmeden sonra acaba bu olabilir mi yapabilir miyiz diye kafamdan kurguladım. Sonra bu fikrimi paylaştım müdire hanımla. Yavuz Amca diyorum çünkü o kadar hukukumuz oluştu. Sonra bu fikir bir müzeye dönüştü. Bir tarih öğretmeni olarak derslerin böyle çok sıkıcı, dört duvar arasında işlenmesi beni hep üzerdi. Ve acaba daha farklı olabilir mi çocuklar görerek yaşayarak öğrenirse daha kalıcı olabilir mi diye düşünürdüm. Görseller kullanıyoruz ama yeterli değil. Dolayısıyla böyle bir şeyle başladık. Yavuz Amca sağ olsun bütün mal varlığıyla, her şeyiyle destek oldu” diyor.
Sonra okul olarak bakanlığı aramışlar, bakanlık örnek müzelere yönlendirmiş. Atatürk Lisesi’nin arkasında yer alan 75. Yıl Eğitim Müzesi’ne giderek bilgi almışlar. Sonrasında bakanlığa başvuruda bulunmuşlar. Müze olarak düşündükleri yeri göstermişler ve hemen akabinde bakanlıktan arkeologlar, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yetkili kişiler gelmiş ve müzenin kurulumu ile ilgili bir heyet oluşturulmuş. Bu heyet, eserleri incelemiş ve koleksiyoner bazlı eserler ile kültür değeri taşıyan eserlerin varlığını tespit etmişler. Yavuz Yücetürk, kültür değeri taşıyan eserleri de müzeye bağışlamak istediğini, okulun dışında kimseye vermek istemediğini belirtmiş. Bu çerçevede yedi adet ata yadigârı Yavuz Bey’in ailesinden kalma paha biçilemez kültür değeri taşıyan eser de okula kazandırılmış. Aile yadigârlarının dışında sahaflardan, ya da antika dükkânlarından okul için toplanan eserlere de hamilik yapmış Yavuz Bey. Çünkü diyor Meryem Hoca;
“Burası bir okul müzesi, ben özellikle eğitimle ilgili eserler olsun istedim. Aklımdaki hep cumhuriyet tarihimizi, yakın tarihimizi burada işlemekti, burada ders yapmak istedim. Buradaki kitapların bir kısmı Yavuz Amca’nın ve eşinin kendi okudukları kitaplar ya da ailesinden kalan. Bir kısmı sahaflarda gezerken gördükleri. Bir de hiçbir şeyi atmamış. Saat koleksiyonları var. Yurt dışında yaşamışlar kumbaralar almışlar. Çocuklarının oyuncaklarını hiç atmamışlar. Kendisi bir koleksiyoner olduğu için eserlere hep titizlikle yaklaşmış. Biz ilk başladığımızda 354-355 eser varken şimdi 1058 kayıtlı eserimiz var. Çocuklar zamanda bir yolculuk yapsın istedim. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde çocuklara ne okutuluyordu, hangi dersler vardı. Hendese nedir, cebir nedir? Ben artık burada çok rahat anlatıyorum çocuklara” diyor gururla.
Bu müzede yer alan eserler saymakla bitmez ama kısaca şöyle özetleyebiliriz; 1833 yılına ait bakır tas, divitlikler, kütük defterleri, yıllıklar, diplomalar, fotoğraflar, daktilolar, 1876 yılına ait Kur’anı Kerim, Osmanlı dönemine ait tartılar, 1925-1950 yılına ait süreli yayınlar, ders kitapları, romanlar, haritalar, taş plaklar, fotoğraf makineleri, gramofonlar, radyolar, dikiş makineleri, kömürlü ütüler ve daha neler…
Dönemin dergileriAysel Yücetürk’ün kullandığı sandık ve halkoyunları kıyafeti
Zamanın içinde bir derslik
“2011’de müzeyi kurduk sonra 2012’de dersler işlemeye başladım burada. İşlediğim derslerle ilgili anketler yaptım. Müze öncesi müze sonrası şeklinde, dersin kalıcılığı ile ilgili. Bu verileri topladım. Yakın Tarihimizi Okul Müzemizde Öğreniyoruz Projesi ile TÜBİTAK’ta İç Anadolu Bölge Birincisi olduk. Finalde de Türkiye’de ilk dokuz proje içinde kaldık. O zaman bölge sergisinde Ankara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi fuaye salonu oluyor TÜBİTAK’ın. Oraya müzemizde yer alan kimya kitabını götürdüm. Orada da küçük bir müze kurdum fuaye salonunda. Müzemizin küçük bir örneğini sergilemek için. Kimya Bölüm Başkanı hoca geldi ‘Bu bizde de yok!’ dedi”.
Türkiye’ye yayılan bir model
“Bakanlığın okul müzeleri ile ilgili farklı ve gelişmiş projeler yapması çok önemli. Müzeyi beraber kurduğumuz kurucu müdürümüz Sibel Akbıyık Hocamız bakanlığa gitti. Bakanlık’ta da İl Eğitim Tarihi Müzeleri için bizim müzemizi prototip olarak almışlar ve bütün illere yaymışlar. Her ildeki en eski okulda böyle bir müze açıldı. İl Eğitim Tarihi Müzeleri oldu… Buralarda çalışan hocalara da Millî Eğitim Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi Disiplinlerarası Müze Eğitimi Anabilim Dalı’nın akademisyenleri ile bu müzelerden sorumlu olan ve müze eğitimi almak isteyen öğretmenler ile Erzurum’da hizmet içi eğitimlere katıldım. Bu çerçevede Konya Seydişehir ve Elazığ’da da benden bilgi ve destek alarak okul müzeleri kuruldu”.
Yüksek Lisans eğitiminin sonunda “Okul Müzelerinin ve İl Eğitim Müzelerinin Aktif Kullanımı Üzerine” başlığı ile Meryem Hoca tüm yaşadıklarını bitirme tezine de dönüştürmüş aynı zamanda.
Yavuz Yücetürk açılış konuşmasını yaparken
Gönüllülükle ayakta duran bir müze
Gönlünü bu işe vermiş, amatör olarak başlayıp uzmanlığa doğru yol alan sevgili Meryem Hocamız müzedeki eski yazılı objeleri okuyabilmek için sonradan Osmanlıca da öğrenmiş. Tek başına büyük bir emekle sürdürdüğü müzenin işleri konusunda zorlandığı zamanlarda Ankara Üniversitesi’nin de çok büyük desteğini gördüğünü belirtiyor. Eser Koruma Bölümü’ne gittiğini, oradaki hocaları buraya getirdiğini anlatıyor;
“Ben gönüllülük esası ile bunu yapıyorum. Kendi çapımda yavaş yavaş öğrendim bazı şeyleri. Bazı şeyleri Bakanlık’ta, Olgunlaşma Enstitüsü’nde müze var ya oradaki arkadaşlardan bilmediklerimi öğrendim. 75. Yıl Müzesi’nden öğrendim. Geride kalanı da ben kendi kendime ekleyerek öğrendim. Burada bir kulübümüz var. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Okul Müzesi Kulübü kurduk. Bu kulüp müzenin işlerini de aktif yürütüyor. Başta okul müdürümüz Mehmet Tahir Altun olmak üzere her yıl okuldaki öğretmen arkadaşlardan bir tanesi de bana destek oluyor. İki öğretmen devam ettiriyoruz. Her hafta Cuma günleri müzeyi açıyoruz. Bu konuda eğitim verdiğimiz bir öğrenci gelenleri gezdiriyor. Çocuklar kendi içlerinde müzeyi yaşıyorlar. Yavuz Amca’nın yüce gönüllülüğü ile kuruldu burası. Ben de elimden geldiğince yaşatmaya çalışıyorum” diyor büyük bir tevazu içinde.
Mahallenin araştırma merkezi
Kayıtların da Meryem Hoca tarafından tutulduğu büyük bir emekle, gönüllü olarak devam eden Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nin aslında neredeyse küçük bir araştırma merkezine dönüşebileceğini de konuşuyoruz. Çünkü öyle eserler var ki paha biçilemez. Serveti Fünûn Dergisi’nin Ankara sayısından tutun da daha neler…
Hafızayı yaşatmak hepimizin sorumluluğu
Yavuz Yücetürk Okul Müzesi’nde yer alan matbu eserlerin dijitale aktarılarak araştırmacıların kullanımına açılması Meryem Hoca’nın şu anda gündemindeki mesele. Yavuz Bey’in yüce gönüllülüğü, okulu her anlamda sahiplenmesi ve Meryem Hocamızın kıymetli emekleri ile hayata geçirip yaşatmaya çalıştıkları bu müzeyi bir üst aşamaya taşımak ancak yeni gönüllülerin destek ve katılımlarıyla mümkün olacaktır. Kim bilir belki bu yeni gönüllüler müzeye, ihtiyacı olan gelişmiş bir tarayıcı teminini de sağlayabilirler.
İnsanlar ve kentler birbirlerini hatırlar, birbirlerinin kimliklerinin oluşmasına etkide bulunurlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkmayı hatta onları geçmeyi hedeflediği ülkenin başkentidir, Ankara. Sanatın bu kadar ticarileşmediği dönemlerde Türkiye’de sanatın da başkentiydi, Ankara. Benim gençlik yıllarım, sinemalar açısından günümüzden çok farklıydı.
Korkarım yakın bir gelecekte AVM’ler dışında çok az sinema ayakta kalmayı başaracak. Evet, bu alışveriş merkezlerindeki sinemaların bir kısmı gerçekten çok yeni teknoloji ile donanmış, ses ve görüntü kalitesi iyi olan salonlar. Bu alışveriş merkezlerinde film izlemek ayrı bir keyif olabiliyor zaman zaman. Ama maalesef eski sinemaların kokusu ve dokusu bulunmuyor. Eskiden biz de sinemaya giderken evden tamamen bu amaçla çıkardık. Hangi filme gideceğimizi önceden belirlemiş ve günlerce belki haftalarca bunun hayalini kurmuş olurduk, Sinema sadece eğlence aracı değil bir kutsal bir ritüeldi bizim kuşak için.
Gençlik ve olgunluk yıllarım Ankara’da geçti. 70’li, 80’li yıllarda en önemli sosyalleşme aracı büyük ve özenle inşa edilmiş ihtişamlı salonlarda sinema seyretmekti. Amacım nostalji yapmak ya da geçmiş yıllara bir güzelleme değil. Bizden bir üst kuşağın döpiyes ve takım elbise giyerek tiyatroya gittikleri gibi, benim gençlik yıllarımın en önemli sosyal faaliyeti olan sinemalara giderken yaşadığımız bizim kuşağın heyecanını aktarmak.
Günler öncesinden gazetelerdeki ilanlara bakarak, hangi filme gideceğimizi belirler, arkadaşlarla durumu tartışarak bir karar verir, biletlerin bulunmama ya da iyi yerlerden olma ihtimali için birini erkenden sinemaya gönderirdik. Sinemanın önünde buluşma saatimizi belirler, gişedeki takım elbiseli yaşlı amcaya bakarak kapıdaki yelekli ve papyonlu biletçiye tüm biletler uzatılır ve kişi sayımız söylerdik. Numaraların tek mi, çift mi oluşuna göre sinemanın fuayesinde konum alır, saatine daha çok varsa bir sigara yakar, teşrifatçıya doğru yönlenilirken bahşişi hazırlardık. Koltuklara yerleşirken etraftakilere bakar, tanıdıklar görülürse onlar selam verir, ilk gong çalıp, kadife perde ağır ağır açılırken kendimize bir çeki düzen verir, film izleme moduna geçerdik.
1967 yılında Elazığlı müteahhit Mehmet ve Refik Erdoğan kardeşler tarafından Ankara Paris Caddesi, Şili Meydanı’nda açılan Çankaya Sineması 1987 yılına kadar Ankaralılara hizmet vermişti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün katıldığı açılış ile hayata başlayan Çankaya Sineması 850 kişilik koltuk kapasitesi ile dönemin en gözde mekânlarından birisi olmuştu.
Çankaya Sineması’nın içi başka bir hayal dünyası. Görkemli avizesi ve ferah yan balkonlarıyla Ayrancı’nın sinemasıydı, Çankaya. Kocaman bir salonu vardı ya da bana öyle gelirdi. Balkonu yoktu ama her iki yanından basamağa benzer balkon gibi iki bölüm yükselirdi. Çankaya Sineması gong ile açılır, ilk gongun ardından üzerinde Ziraat Bankası yazan kalın, ağır, kadife perdeleri yavaş yavaş açılırdı. Ankara’nın birçok sinemasında olduğu gibi, Çankaya Sineması’nda cumartesi sabahları Ziraat Bankası Çocuk Filmleri oynardı. Her cumartesi günü sinemanın önünde anne ve babalarıyla bir sürü çocuk.
O yıllarda, Atatürk Bulvarı’ndan Cinnah’a doğru çıkarken meydanın oradaki boş arsada, hep Çankaya Sineması’nın vizyondaki filmleri tahta panolara asılmış halde olurdu. Önünden her geçişimde mutlaka afişlerine bakıp hayal kurardım. 70’li yıllarda en güzel Türk filmleri; Türkan Şoray’ın “Buğulu Gözler”i, tüm Yumurcak filmleri ve Kartal Tibetli Tarkan filmleri. Yanılmıyorsam ‘84 yılıydı. O zamanların gözde aktristi Brooke Shields’in, Ankara’da ilk kez gösterilecek olan “Sahara” filmi için Çankaya Sineması’na gitmiştik. Erkenden sinemaya gelmemize rağmen bırakın o seansı, o günü, üç gün sonrasının bile biletlerinin bittiğini öğrenince hayretler içinde kalmıştık. Ama Spilberg’in Üçüncü Türden Yakınlaşmalar, Sam Peckinpah’in Şeref Madalyası filmini Çankaya Sineması’nda izlemiştim. O yılların gençliğini hayli etkileyen Grease filmi de Çankaya sinemasındaydı.
Yine 80’li yıllarda Hüsnü Kuruntu oyununa bilet almıştım. Gazanfer Özcan’ı ilk kez sahnede izleyişim. Ahmet Gülhan, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın kurduğu tiyatro topluluğu olan Devekuşu Kabare, Kent Oyuncuları, Haldun Dormen bu sahnede oyunlarını seyirciyle buluşturdular. 80 darbesinin karanlık dönemlerinde hayranı olduğum Timur Selçuk Çankaya Sineması’nda verdiği konseri izlemiştim. Öyle yaşayan bir salon daha görmedim. İnsan seli Şili Meydanı’na taşmıştı. Karantinalı Despina, İspanyol Meyhanesi, Beyaz Güvercin, Ekonomi Tıkırında. Gidemediğim ve gazetelerden takip ettiğim Barış Manço konserini de hatırlıyorum.
Bazı mekânlar bulundukları yerle özdeştirler. Çankaya Sineması’nı da Ayrancı’dan, Paris Caddesi, Şili Meydanından, hele hele Kilim Pastanesinden ayıramaz, koparamazsınız. Çankaya Sineması ve Kilim Pastanesi yapışık iki kardeş gibiydiler. En lezzetli sunumu kazandibiydi, bana sorarsanız bozası da çok nefisti.
Güven Turan’ın ilk romanı Dalyan, bir pastanede başlar. Aslında romanda bir şehir adı filan anılmaz. Romanın başlangıcı; “… her zaman geldiği, her şeyini çok iyi bildiği bu pastane, kokularıyla, ışıklarıyla, kişileriyle, daha önceki günlerin bir benzerini yaşıyor.” Roman kahramanı tek başına oturmuş, pastanede kitap okuyor. Sonra birdenbire hareketlenecek ortalık “Sinemadan çıkanlar dolduruyor pastaneyi.” Hangi sinema bu, hangi pastane?
Çankaya Sineması ve Kilim Pastanesi, adeta onun bir parçasıydı. Sinemaya gitmek için buluşanlar, filmin başlamasını bekleyenler, sinemadan çıkanlar, daha çok gençlerin toplandığı bir yerdi Kilim. Güven Turan’dan birkaç cümle daha; “Sinemadan çıkanlar dolduruyor pastaneyi. Müzik dolabı birbiri ardından gümbürdetiyor, müzik dolabı en yeni parçaları çalıyor. Hemen herkes çok genç, uzun saçlı kızlar, oğlanlar blue-jeanler, koyun postu kaftan benzeri uzun mantoları, paltolarıyla, bağıra çağıra konuşuyor, müzik dolabının çevresinde toplanıyorlar.”
Evet, jukebox vardı bir köşede. Sinemayla bağlantılı ikinci kapının yanında dururdu, Kilim Pastanesi’nde. Yirmi beş kuruş atılır, kutunun önündeki butonlara basılır, plağın A ya da B yüzündeki parça seçilir, biraz da oradakilere hava olsun diye bak, ben neleri dinliyorum, edalarıyla pastanedeki masanıza dönülürdü.
Çankaya Sineması; 1986 yılının son aylarına kadar açık kalmış önemli sinemalardan biriydi. Sahipleri de bir süre sonra perdeyi indirdiler. Televizyon ve video kaset çağı başlamış, bağımsız sinema salonları çağı sona ermişti. Belki, o olay da tuzu biberi olmuş bir süre sonra da Kilim Pastanesi de kapanmıştı. Bir dönem Airport Disko olan sinema binası, en son Çakıl Gazinosu olarak kullanıldı. Kısaca; sinema önce diskotek, sonra gazino;, pastane de meyhane oldu. Çağa ayak uydurmak bu olsa gerek.
Yapının özüne dönerek, tekrar sanatsal faaliyetlerde kullanılması için yapılan girişimler sonucunda, 2019 yılının son çeyreğinden itibaren Çankaya Sahne adını alarak başta tiyatro olmak üzere çeşitli kültür sanat etkinlikleriyle Ankaralıların hizmetine tekrar girdi. Yeni haliyle sahneyi ilk gördüğümde, yakın bir dönemde inşa edilmiş olmasına rağmen, bulunduğu yerin nostaljik yapısına oldukça uygun olarak düzenlendiğini gözlemledim. Şimdi güzel bir tiyatroya dönüşmüş sinema, umarım uzun yıllar da öyle kalır.
İnsanlar ve kentler birbirlerini hatırlar, birbirlerinin kimliklerinin oluşmasına etkide bulunurlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkmayı hatta onları geçmeyi hedeflediği ülkenin başkentidir, Ankara. Sanatın bu kadar ticarileşmediği dönemlerde Türkiye’de sanatın da başkentiydi, Ankara. Benim gençlik yıllarım, sinemalar açısından günümüzden çok farklıydı. Çünkü sinema salonları kaliteli değildi. O yıllarda en büyük amaç sinemaya gidip filmi izleyebilmekti. Şimdiki gibi AVM’lerde yemek arası sinema anlayışı yoktu.
Korkarım yakın bir gelecekte AVM’ler dışında çok az sinema ayakta kalmayı başaracak. Evet, bu alışveriş merkezlerindeki sinemaların bir kısmı gerçekten çok yeni teknoloji ile donanmış, ses ve görüntü kalitesi iyi olan salonlar. Bu alışveriş merkezlerinde film izlemek ayrı bir keyif olabiliyor zaman zaman. Ama maalesef eski sinemaların kokusu ve dokusu bulunmuyor. Eskiden biz de sinemaya giderken evden tamamen bu amaçla çıkardık. Hangi filme gideceğimizi önceden belirlemiş ve günlerce belki haftalarca bunun hayalini kurmuş olurduk, Sinema sadece eğlence aracı değil bir kutsal bir ritüeldi bizim kuşak için.
Benim gençliğimin sinemaları çocuklarımın AVM sinemaları ile rekabet edemeyerek yenik düştü. Benim çocuklarımın sineması olmadı, onların AVM’leri vardı. Oysa benim gençliğimin sinemaları; Ankara’nın ünlü AVM’lerinde, tuvaletlerde ihtiyaç giderirken göz hizanıza ekran koyarak salonlarında oynayan filmlerin fragmanını gösteren modern sinemalara karşı hâlâ direniyorlar. Başkentte bir zamanlar kapılarında bilet kuyruklarının olduğu, yerlerin fenerle gösterildiği, arada filmin kopması, bazı sahnelerin alkışlanması gibi ilginçliklerin yaşandığı, çalınan “gong” sesinden sonra, gazozlar, kuruyemişler eşliğinde filmlerin izlendiği tarihi sinemalar artık gerçekten “tarih” oldu.
Oysa ne kadar keyifli sinemaydı.
Ayrancı’nın sineması; Çankaya.
Özledim, çok özledim…
KAYNAKLAR
BOZYİĞİT Ali Esat, “Eski Ankara Sinemaları”, Kebikeç, Sayı; 9, 1999
Başkentin Ulus merkezinden Çankaya yönünde gelişmesini öngören şehir planı uygulanmaya başlamıştı. O tarihlerde yeni şehir planını öğrenen gazi dedem ile silah arkadaşı gazi dayım, Teneke mahallesinde bulunan geniş bahçeli bağevini satın alırlar. Belleğime yerleşen 30 Eylül 1960 günü unutulmaz bir tarih oldu. Annem ile birlikte köyümüzden yeni evimize taşınıyoruz. Sevinç içinde şehir ortamına uyum sağlamaya çalışıyoruz. Bahçemizi kuru otlar bürümüş, meyve ağaçlarını tırtıllar sarmış. Bahçemizin kuru otlarını temizledim. Çeşitli meyve ağaçlarının kuru dallarını budadım, tırtıllarını ayıkladım. Kollu tulumbadan çektiğim kuyu suları ile bahçemizi ve ağaçlarımızı bir güzel suladım. Ağaçların gölgesine kurduğum masada kuş sesleri eşliğinde ders çalışma sürecini başlattım.
Semtimizin çamurlu yollarına otobüsler ve dolmuşlar hiç uğramıyor. Günümüz Şili meydanından dönen iki kollu trelöybüsler, Kavaklıdere-Ulus bulvarında seferler yapıyor. Opel marka dolmuşlar da Tunalı Hilmi bağevi ile Ulus arasında 25 kuruş bedelle yolcu taşıyor.
Evimizin önünden mevsimlik akış gösteren dere, vadi boyunca sıralanmış kavak ağaçlarını suluyor. Bölgemizde geniş uzanımlı tarlalarda, uzak aralıklı bağevlerinde sağmal sığırlar ve kuzulu koyunlar besleniyor. Bizim gibi yeni taşınan aileler arasında sıcak komşuluk ilişkileri, yeni yeni arkadaşlıklar başlatılıyor. Mahallemize piknik yapmaya gelen başkentlilere, bağevlerinden içme suyu istediklerinde, içme suyu yerine ayran ikram edilmesi gelenek haline gelmişti. Belki de bu yüzden yeni semtimize Ayrancı Mahallesi adının yakıştırılması efsane boyutlarına ulaşmış, dilden dile dolaşmış, halkımız arasında yaygınlaşmıştı…
Evimizin tapu belgelerini, ortaokul diplomamı ve nüfus kağıdımın örneğini lise yönetimi yetkililerine sundum. Yıldırım Beyazıt Lisesine kayıt yaptırmayı başardım. Futbol tutkunu lise müdürü, aramızdan 16 gönüllü öğrenciyi lise futbol takımına seçti. Gençliğimizin en güzel yılları. Bir sporcu gibi ince yapılı, gür saçları özenle taralı, geleceğe umutla bakan yakışıklı arkadaşlarız. Ziya Şengül, Şükrü Birant, Levent, Onursal, Abidin, Utku, Yaşar ve ben. Telsizler çayırlığı okulumuz yakın futbol sahasında coşku içinde tek kale maç yapıyoruz. Tatil günlerinde de bağevimizin bahçesinde top oynuyoruz ve yeteneklerimizi geliştiriyoruz. Böyle böyle çalışıp liseler arası futbol turnuvasında, 1961 yılı Ankara şampiyonu oluyoruz.
Paris Caddesi 1960
Ankara belediyesi tarafından onaylanan Ayrancı Mahallesi İmar Planı 1966 yılında uygulamaya girmişti. Bu yeni süreçte önce Güvenlik Caddesi düzenlendi, caddemiz ilk kez asfaltla bir güzel kaplandı. Caddeye dik yönde, ızgara planı ölçülerinde, sayısız sokakla bölünmüş arsaların, ada ve parselleri, renk renk apartmanlar ile süslenmeye başlanmıştı. Güvenlik Caddesinin doğu yakasında, günümüzün Akbank şubesinin bulunduğu parselden, bahçemizin içinden 1970 yılında Yuva Apartmanı yükseldi. Karşımızda, Güvenlik Caddesinin batı yakasında, 1973 yılında günümüzün İş Bankası şubesinin bulunduğu arsada da İşbankası Apartmanı yapıldı. Özellikle Güvenlik Caddesi boyunca banka şubeleri, lokantalar, marketler, kafeler, sayısız esnaf işlikleri süreç içinde açıldı. Böylece Aşağı Ayrancı semti gelişti, günümüzde özgün kimliğini kazandı. Mahallemizin birinci kuşak sakinleri, geliştirdikleri kültür değerlerini coşkuyla, kıvançla ve erdemli ölçüler içinde gençlere aktardılar.
Bir süredir hevesle, heyecanla ve gücümüz yettiğince çıkarmaya çalıştığımız Ayrancım Gazetesi’nin bir ucundan tutmaya çalışanlar olarak yaptıklarımızı, yapmak istediklerimizi konuşurken, önemsediğimiz amaçlardan birisinin de semt hafızası oluşmasına katkı sunmak olduğunu, hatta bu amaçla daha kurumsal anlamda tarihçilerle işbirliğini konuşurken, hemen yanıbaşımızdaki, semtimizi bir şekilde mesken tutmuş tarihçi dostlar düştü aklıma. Eminim başka tarihçilerimiz de vardır ama ben tanıdıklarımdan başlamak istedim. Hakan Kaynar ve Oktay Özel. Hakan Kaynar neredeyse 10 yıldır Ayrancı’da yaşıyor, Oktay Özel’in Ayrancılılığı ise daha yeni, Bilkent Tarih Bölümünde sürdürdüğü akademik hayatını radikal bir kararla sona erdirip, erken emekliliği düşündüğü günlerde sevgili dostu ve meslektaşı, o da Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde bir akademisyen olan Hakan Kaynar’la zaman zaman yapageldikleri gibi Ayrancı Sokaklarını arşınlarken ben de buralarda bir çalışma ofisi edinsem ne güzel olur diyor ve bu isteğini iki yıl önce gerçeğe dönüştürüyor. Buluşmamız sevgili Oktay’ın Güneş Sokağı’ndaki işte o ofisinde gerçekleşiyor.
Oktay Özel
Kayıt cihazını ortaya koyuyoruz ve kısa sürede onu masada unutarak hararetli, ucu bucağı belli olmayan bir sohbete başlıyoruz. Neredeyse dört buçuk saat süren bu zevkli sohbeti gazetenin bu köşesine sığdırmaya çalışırken eksik bıraktıklarımın sorumluluğu bana, size ulaştırabildiğimiz hoşluklar olursa konuklarımıza ait. Aslında buluştuğumuz an başlayan sohbetin bir noktasında kafamdaki başlığa uydurmak üzere tarihçi dostlarımızın Ayrancı ile ilişkilerini bir tesadüf olmaktan çıkarma konusunda zorlayıcı sorular soruyorum.
Hakan Kaynar
Hakan’ın Ayrancılılığına sebep huzur kaçıran bir komşu olmuş ama buraları hoş buluyormuş zaten; Oktay da az önce belirttiğim gibi Ayrancı sokaklarında turlarken kentin merkezinde, sosyal, kültürel anlamda canlı, belli bir karakteri olan, entelektüel hareketliliği barındıran böyle bir yerde bir çalışma ortamı yaratmanın hoş olacağını düşünmüş. İşte ben tam bu “hoş” bulmanın nedenlerini deşmeye çalışıyorum; bunun Ayrancı’nın hafızası olan bir semt olmasıyla bağlantısını kurmaya çalışıyorum. Bu ofis isteminin konuşulduğu sokak Güneş Sokak örneğin; bu detay verilirken bile yalnızca bu sokak üstündeki kaç binanın bilgisi, sokağın bilgisi saçılıveriyor sohbetin akışına. Benim için de özel, güzel, yolumu özellikle düşürdüğüm bu sokağın, onu sevmeme sebep yapılarından Güneş 7-9’un sokağın en eski apartmanı olduğunu, 1951 yılında Y. Mimar Nizamettin Doğu tarafından Bozcaadalı ailesi için projelendirildiğini, 1971’lerde ise Daş ailesine satıldığını; aynı sokak 17 numaradaki Sönmez Apartmanı’nın ise 1957 yılında Y. Mimar Sabih Kayan tarafından yapıldığını, dönemin çok özgün mimari örneklerinden olduğunu, onun yanındaki, artık yıkılmış olan apartmanın, 1953 yılındaki telefon rehberine göre 16 amerikalının ya da amerikalı ailenin ikametgahı olduğunu öğreniveriyorum. Yine sohbet sırasında Sönmez Apartmanından söz ederken “eskiden Ka Atölye’nin bulunduğu katta” denmesi ile Semte son dönemde güzellikler katmış Atölye’nin de kısa sürede bu mekanda tarih olmasına üzülüyorum. Neyse ki şimdi Tekhne Kültür ve Tarih Vakfı’nın ofislerine de ev sahipliği yapan Sönmez Apartmanı hala ayakta ama Semtin ve Ankara’nın özgün mimarisine, dokusuna özellik katmış pek çok yapının kentsel dönüşüm adına yok edilişine yönelik kaygımı, kaygıyı dillendiriyorum. Hakan Hoca’nın “bu değişim o kadar canımızı acıtmalı mı?” sorusuyla provoke oluyor sohbet.
Oktay Hocaya göre “hayatın kendi dinamiği içinde değişim kaçınılmaz; rahatsız edici olan belki, şehrin mimari dokusundan geriye bir şey bırakmamacasına yürütülen bu sürecin kapsamı ve hızı”.
Hakan Hoca ise şöyle sürdürüyor sohbeti: “Mostar Köprüsü savaşta yıkıldığında, bir Hırvat gazeteci; onlarca kadın, onlarca çocuk ölüsü gördük, haberini aldık ama Mostar Köprüsü yıkıldığında o kadar üzüldük ki diyor ve neden diye kendisini sorguluyor. Verdiği cevap ilginç, ölen bir kadın içimizden biri ama Mostar Köprüsü sonsuza kadar yaşayacak olan hepimiz… Şimdi Ankara’da böyle bir yer var mıdır bilmiyorum ama hepimizin bir Ankara haritası var mutlaka; çok fazla kullandığımız yerler var, onun için başkalarına önemsiz görünen bazı noktalar bizim için çok önemli mesela.. Adalet Ağaoğlu İlbank Bloklarında yaşarken, Polonya Elçiliğinin bahçesini görüyor evinden ve o Elçilik bahçesinde bir binanın çatısını çok seviyor, sadece o çatıyı görmek bile onu çok iyi hissettiriyor ve hep o orda olsun istiyor.. Galiba Ankara’dan istanbul’a taşınırken yazdığı 1983 civarı yayımlanan, anı –romanı ‘Göç Temizliği’ nde diyor ki, niye burdan bakınca böyle duygulanıyorum ve arkasından da ben bunu diyor ‘Yaz Sonu’ nda Nevin’e söylettim; insan yok olmak istemiyor, insan yaşadığı yerlerin yok olmasını istemiyor.”
Hakan Kaynar devam ediyor: “Paul Connerton ‘Modernite Nasıl Unutturur’ kitabında ‘anıt mekan’ ve ‘mahal’ diye bir ayrım yapıyor; mahal, bedenimiz gibi, çok farkında olmadığımız, anıt gibi ben buradayım diye sürekli kendini hatırlatmayan bir çevre olarak tarif ediliyor. Bedenimizin de çok farkında değilizdir, bedenimizin içinde yaşarız, bedenimizle yaşarız ama onun da şu sokağın da yani mahalin de çok farkında değilizdir. Şurda bir bakkal var işte, onun karşısında bir manav var diyelim, sonra taksi durağı, bunların hepsi mahal, apartmanlar da öyle.. Ve hepimizin bir mahali var aslında, yani benimki farklı sizinki farklı olsa da. Burda bize acı veren aslında zannederim Ankara’da mahalin hızla değişiyor olması; nasıl bir dişimiz eksildiğinde dilimiz sürekli o boşluğa gidiyor, zihnimiz de işte belli bir zaman o boşluğa gidiyor ve mahalden bir eksilme olduğunda bizden bir şey eksilmiş duygusu yaşıyoruz. Buna üzülmeli miyiz sorusuna bu kadar çok üzülmeyelim dememin nedeni engelleyebileceğimiz bir süreçmiş gibi görünmediğinden bana. Yaşlanmayı da, dişlerimizin kaybını da engelleyemediğimiz gibi bu da bizim engelleyebileceğimiz bir süreç değil; dolayısıyla enerjimizi buna üzülmek yerine, bazı ilkelerin konulması üzerine akıtabiliriz belki.Ayrancı’da da kimi güzel örnekler görüyorum mesela, mimarları ile konuşabilir, ortaya çıkan mimari projede kimin etkisi olmuş, mal sahiplerinin mi mimarların mı sorabiliriz”
Değişimin bizlerde yarattığı duyguyu anlamaya, açıklamaya çalışırken kaçınılmazlığını da vurguluyor Hakan Kaynar da Oktay Özel gibi; ayrıca şöyle bir tehlikenin de altını çiziyor: “20. yüzyılın başlarında Hamamönünde yapılmış, mimari hiçbir orjinalliği bulunmayan hatta daha sonraki eklemelerle gecekonduvari diyebileceğimiz yapılar geleneksel Türk konutu olarak 50 yıl sonrasına kalacakken, 1950 lerde, 60 larda yapılmış, gerçek mimarlar elinden çıkma, Sönmez Apartmanı gibi yapılar o tarihlere kalmayacak belki” diyor.
Oktay’ın bu noktada Avrupa’daki şehirleşme, şehirlerin mekânsal gelişimi ve muhafazası süreçlerinin şehir meclisince ve şehir mimarlarının belirlediği ilkeler doğrultusunda titizlikle merkezden yönetildiği örneklere (Hollanda’dan Leiden örneğini veriyor) dikkat çekmesi üzerine, Hakan ilkeleri merkezi iktidarların belirlemesinden duyduğu endişeyi dile getiriyor
Bu değişime önayak olması beklenen ilkeler, sivil toplumun çok söz sahibi olamadığı toplumsal ve siyasi koşullarda, bu kadar da merkezi olarak belirleniyor olsaydı, olabileceklerin endişesini taşıyoruz hep birlikte; bu kuralsızlığın yaratabileceği avantajlara değiniyoruz.
Oktay’a göre buraların gerçek sahiplerinin, bu semtleri inşa eden kuşakların epeycesi buraları çoktan terketti zaten; sitelere, şehrin daha modern kısımlarına gittiler. Bu tercihi yapanlar onlar mıydı, yoksa bir kuşak sonraki çocukları mıydı araştırılmalı aslında diyor. Hakan’a göre ise bu gidişlerin bir de dönüşü oluyor, dünyanın her yerinde bu böyle; zenginler şehrin çevresindeki, periferideki semtlere taşınıyorlar ama orada da bir türlü mahal kurulamıyor.
Hakan’ın altını çizdiği konulardan biri de korunması gereken kent dokusundan söz ederken, şehrin dokusunda bundan 40 yıl önce çok belirleyici olan gecekondulardan eser kalmaması ve bunun, üzerine konuşulan bir konu dahi olmaması. 40 yıl önceki şehir sınıfsal duvarların olmadığı bir şekilde inşa edilirken, sınıflararası uçurumların gözlenebileceği, deneyimlenebileceği içiçe yaşamlar sürdürülüyorken; bugün Çevre Yolu, Konya Yolu ve Eskişehir Yolu arasında kalan, şehrin güney-batı çeyreğindeki dilim yani İncek, Çayyolu, Ümitköy, Yaşamkent gibi, otoyolların sur duvarı gibi çevresinden koruduğu korunaklı alanlarda, o surların içinde yaşıyor şehrin zenginleri. Ayrancı’nın bir özelliği ve belki güzelliği de, çevrede artık düşük gelirli kentlilerin yaşadığı mahalleler kalmasa da en azından surların arasında yaşamak istemeyenler tarafından tercih ediliyor oluşu.
Ben bugünkü buluşmayı benim için önemli ve anlamlı hale getiren başka bir özelliği vurguluyorum sohbetimizin bir noktasında. Semtimizin tarihçileri olarak bir araya geldiğimiz konuklarımın bir özellikleri Ayrancı’yı mesken tutmuş olmalarıysa, bence daha önemli bir özellikleri de akademisyen tarihçiler oldukları halde, klasik, büyük harfli tarih yazımının daha dışında bir duruşa sahip olmaları, o tarza çomak sokmaya çalışmaları, gündelik hayatı, bireysel tecrübeleri, onun bilgisini kıymetlendirmeleri. Ayrancı Gazetesi çevresinde buluşanlar, bir semt özelinde semtin gündelik hayatını, buralardan biriken, birikecek hafızayı önemseyenler olarak bu noktada ortaklaşacağımız, ilham alcağımız çok şey olduğunu düşünüyorum. Hakan Hocamız devreye giriyor;
“Tarihin büyük harfle olanı vatan milletle çok ilgilidir. Bir gün bu büyük harfle başlayan tarihi sevenlerle sohbet ediyorum. Biraz da canlarını sıkmak için şöyle demiştim, benim vatanım Ayrancı gerisi ile de çok ilgilenmiyorum. Ama bunun sanırım şununla ilgisi var bir taraftan, ve iyi de bence, Türkiye’de büyük harfli olan herşey, büyük harfli tarih, büyük harfli siyaset bizim gibi insanları o kadar kendisinden dışarıya attı ki, oraya katılamadığımızı, katılma olanağımız olmadığını daha iyi hissediyoruz artık, üzerine konuşmuyoruz bile.. Az önce bütünlüklü kent politikalarından falan söz ederken bir yandan onun imkansızlığını da düşündüm ben, bütünüyle Ankara’ya dair bir şey yapamayacağımızı da biliyoruz. Burada, bir semt gazetesi -benzerleri var mı yok mu bilmiyorum-, 5 muhtarlık bölgesinde çıkartılan bir gazete bu anlamıyla önemli. Küçüğün değeri, gündelik hayatın değeri var mı var. Hiç bir şekilde vali olmamış, milletvekili olmamış, yazar olmamış insanların söyleyeceklerinin, söylediklerinin önemi var. Bu semtin bir hikayesi var, gazetesi olmaya değer mi, değer. Hepimizin bir şekliyle bir bağımız var bu mahalle ile; bu mecburiyeti de tahammül edilebilir kılmalıyız kendimize. Vizontele’de geçer; insan yaşadığı yeri neden sever, mecbur olduğu için; bırakıp gitmek bir yeri çok kolay değil. Oradan bir oyun, orada bir zevk, orada bir öğrenme falan olması gerekiyor ki o mecburiyet gönüllü bir bağa dönüşsün ve kendimizi burada yaşamaktan mutlu mesut hissedelim. Dolayısyla ben bu tür çabalara, gazeteye de biraz o gözle bakıyorum. Yüz yıl sonra Ayrancım Gastesi bizim gibi tarihçiler için müthiş bir kaynak olur” diyor Hakan. Ayrıca geçmişin hafızası canlandırılırken bugünün envanterini tutmanın da altını çiziyor; “madem bugün geçicilikten bu kadar söz ediyoruz, yarın orada olmayacak olanın kaydını tutmak da önemli” diye ekliyor Oktay.
Sohbetimiz buluşma öncesi belirlediğimiz zaman sınırını çoktan aşıyor, Hakan Hocamız evden online ders yapmak üzere ayrılmak zorunda ama biz devam ediyoruz, biraz kaldığımız yerden, biraz yeni konulara dalarak, hatta sınırlarımızı Ayrancı’nın dışına fazlasıyla taşırarak. Yazının bu kısmına, bu uzun sohbetin, beni böyle bir söyleşi konusunda fazlaca motive ettiğini düşündüğüm duygular kısmını seçerek, mekanlarla kurduğumuz ilişkide duyguların etkisi üzerine Oktay Özel’in söylediklerine bırakmak istiyorum.
“Duygular çok önemli mekanla kurduğumuz ilişkide. Ne kadar bilinç üzerinden, farkındalık üzerinden, tarihsel süreklilik veya kopuşlar üzerinden bir entellektüel merak ve ilgi üzerinden gidiyoruz, ne kadar anlık duygularımız üzerinden ve hayatla kurduğumuz duygusal bağlar üzerinden gidiyoruz; bunların ikisi de sahici ikisi de ciddi, önemsenmesi gereken kulvarlar ama bana sorarsan ikisinin biraz daha bir arada olması istendik bir şey olur. Zannederim bizim, son zamanlarda buralarda gördüğümüz gelişmelerle ilgili duruşumuz ya da bu mahalledeki ilgili profilin duruşu çok daha fazla bu ikinciye yakın bence; varoluşsal boyutu var, anlam arayışı var, hayatla kurulan ilişkide tutunacak bir yer, dal arayışı var. Bunu ya gündelik eylemliliklerle gösteriyoruz ya belli kurumlarla ilişki kurarak bize benzer insanlarla küçük komüniteler, cemaatler oluşturarak yaşıyoruz ya da tamamen o günün öne çıkan, bizim gibi insanları içine alan eğilimlerine dahil olarak yapıyoruz. Şimdi kent ölçeğinde, mahalle ölçeğinde yaşadıklarımızın biraz böyle bir tarafı var.
Eğer bugünde yaşıyorsak bugünü daha çok önemsemek, bugünü daha yaşanılır ve mutlu kılacak uğraşlar üzerinden düşünmek, bir şeyler yapmak anlamlı. Bugünde yaşarken etrafımızda olup bitenle ilgilenmeyip sürekli geriye dönük bir nostalji duygusuyla ah o vardı ah bu vardı eskiden ne güzeldi diye takılarak bugünkü hayatımızı beslemek bence hayatlarımızın belli aşamasındaki bir duygu yoğunluğunun sonucu ve biraz da yaşlanmayla da alakalı. İnsanlar gençken geçmişiyle o kadar ilgilenmez, daha ziyade bugününe, geleceğe bakar ama galiba yaş ilerledikçe insan kendi hayatının da faniliğine dönük hisler, farkındalıklar geliştirmeye başladığı zaman bu sefer zihin de geriye sarmaya başlıyor ve nostalji üretme eğilimine girebiliyor. Şimdi bu ayrımların farkında olmak lazım bence.
Biz tarihçiler olarak, bırakın kendi hayatımızı, 500 yıl 700 yıl 1000 yıl öncesini yaşayıp oradan bugüne gelen süreklilikler ve kopuşlar üzerinde çalışan insanlar olarak, bir insan ömründen ibaret 50 yıllık 80 yıllık dönemleri, olduğundan çok daha fazla belirleyici ya da üzerine eğilmeyi gerektirecek dönemler olarak göremiyoruz; kendimiz de dahil bizde zamanlar arası ve zamanlar üstü bir süreklilik duygusu ve aynı zamanda geçicilik duygusu, ikisi bir arada var. Tarihçilerin zihni, en azından benim zihnim öyle çalışıyor. İnsanlara da mekanlara da öyle bakma eğilimim var. Bana göre süreklilik kötüdür geçicilik iyidir gibi meseleler, değerlerle ilgili, oysa her ikisi de hayata dair.
İnsan tarihsel bir varlık, kuşaktan kuşağa aktarılan bir hafızanın veya bir mirasın üzerine doğuyor; o bizi biçimlendiriyor ve o biçimlenmişlik içinden bugünle ve gelecekle ilişki kuruyoruz. Kendimizi bazen ondan kurtarmaya çalışıyoruz; içine doğduğumuzu, miras aldığımızı yük gibi gördüysek eğer, o mirasla ilişkimizi kesmeye ya da ondan uzaklaşmaya çalıştığımız dönemler oluyor; kendimizi bambaşka yerlerde sıfırdan kurmayı arzulayabiliyoruz veya bir süre sonra çark edip tekrar kendimize dönük bir farkındalıkla kendimize dönük hislerimizi tarihselleştirme eğilimine duygusuna girebiliyoruz ki, bu sefer de dönüp başa, bu neydi ben neyin parçasıydım diye düşünmeye başlıyoruz. O zaman hem kültür üzerine düşünüp okumaya çalışıyoruz, hem ailemizi yeniden keşfediyoruz. Aile kökenlerini, mahalle kökenlerini, bulunduğu yerle ilişkisini anlamaya, keşfetmeye çalışıyoruz; tekrar bugüne, bugünkü eve geldiğimizde artık farkındalığımız bambaşka oluyor öyle bir seyahatten sonra. Tüm bu süreci aynı mekanın içinde bile yaşasak, öyle bir yolculuk sizi dönüştürebiliyor zihnen ve ondan sonra yarın sabah uyanıp mahalleye çıktığınızda etraftaki apartmanlara başka türlü bakabiliyorsunuz ve eğer orda çok hızlı bir dönüşüm varsa o dönüşüm sizi rahatsız etmeye başlıyor.
Gençlerin rahatsızlığı aynı şekilde olmuyor ama. Gençler öncelikle kendi hayatlarını kurma ve anlamlandırma derdinde olan ve gözü geleceğe dönük insanlar, onlar içinde bulunduğu makro evrenin sürekliliği, bağlantıları, tarihselliğine o kadar fazla kafa yormayabilirler. 50 yaş üzerinde, süreklilik görme eğilimimiz baskın çıkar; faniliğimizi daha yakından idrak ettikçe, bizden geriye ne kalacağına dair sorgulamalara başladığımızda, o his mekana da, şehre de yayılır; kentlerle kurduğumuz ilişkilerin, mahallelerle kurduğumuz ilişkilerin bu tür boyutları da var.
Ben birebir mahallelerin kendi özgün varoluşlarının gerisindeki tarihselliğin bilinmesini, bilgisinin üretilmesini, orada yaşayan insanların o bilgiye rahat ulaşabildiği bir ortamın oluşmasını, eğitim ve aile içindeki süreçlerde çocuklara bir yerde onun duygusunu gerektiği zaman verebilecek birtakım kanalların açık olmasını önemli buluyorum. İşin nostalji veya melankoli kısmı ise çok kişisel ve duygusal bir şey, ordan kurulacak ortaklığın bir sınırı var. Benim ah vahlandığım bir bina, içinde kırk yıldır oturan için artık bıkkınlık vermiş, bir an önce kurtulunmak istenen bir bina olabilir!
Kent dediğimiz şey, mekan dediğimiz şey kendini sürekli yenileyen yapılar demek. Yeni şekillenişler yeni hafızalar, tarihler üretecek; bizlere de bu değişenin kaydını tutmak düşecek belki. Tam da bu noktada en yeni içeriğiyle tarihçiliğin alt varyantları ve topluma, gündelik hayata uzanan “kamusal tarih” (public history) veya “şimdiki zamanın tarihi” (history of the present) dediğimiz kulvarlar var önümüzde. Türkiye’de henüz kayda değer bir karşılığı yok bunların. Belki onlar üzerinden düşünmekte fayda var. Hakan’ın da benim de son yıllarda daha fazla kafa yorduğumuz, yeni gündelik hayatın içinden üretilmiş malzemelerle üzerinde denemeler yapmaya başladığımız kulvarlar bunlar..”
Buraya sadece bir kısmını aktarabildiğim bu derin ve samimi sohbetten, düşmüş dişimin boşluğuna bir türlü alışamayan dilimi bir kez daha farkederek ama son zamanlarda daha yoğun hissettiğim, daha fazla idrak ettiğim geçicilik haliyle daha az melankolik bir ilişki kurmaya karar vererek ayrılıyorum. Şairin* dediği gibi sanırım mühim olan “anlamak gideni ve gelmekte olanı”…