Semtimizin tarihçileriyle bir hoş sohbet

Bir süredir hevesle, heyecanla ve gücümüz yettiğince çıkarmaya çalıştığımız Ayrancım  Gazetesi’nin bir ucundan tutmaya çalışanlar olarak yaptıklarımızı, yapmak istediklerimizi konuşurken, önemsediğimiz amaçlardan birisinin de semt hafızası oluşmasına katkı sunmak olduğunu, hatta bu amaçla daha kurumsal anlamda tarihçilerle işbirliğini konuşurken, hemen yanıbaşımızdaki, semtimizi bir şekilde mesken tutmuş tarihçi dostlar düştü aklıma. Eminim başka tarihçilerimiz de vardır ama ben tanıdıklarımdan başlamak istedim. Hakan Kaynar ve Oktay Özel. Hakan Kaynar neredeyse 10 yıldır Ayrancı’da yaşıyor, Oktay Özel’in Ayrancılılığı ise daha yeni, Bilkent Tarih Bölümünde sürdürdüğü akademik hayatını radikal bir kararla sona erdirip, erken emekliliği düşündüğü günlerde sevgili dostu ve meslektaşı, o da Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümünde bir akademisyen olan Hakan Kaynar’la zaman zaman yapageldikleri gibi Ayrancı Sokaklarını arşınlarken ben de buralarda bir çalışma ofisi edinsem ne güzel olur diyor ve bu isteğini iki yıl önce gerçeğe dönüştürüyor. Buluşmamız sevgili Oktay’ın Güneş Sokağı’ndaki işte o ofisinde gerçekleşiyor. 

Oktay Özel

Kayıt cihazını ortaya koyuyoruz ve kısa sürede onu masada unutarak hararetli, ucu bucağı belli olmayan bir sohbete başlıyoruz. Neredeyse dört buçuk saat süren bu zevkli sohbeti gazetenin bu köşesine sığdırmaya çalışırken eksik bıraktıklarımın sorumluluğu bana, size ulaştırabildiğimiz hoşluklar olursa konuklarımıza ait. Aslında buluştuğumuz an başlayan sohbetin bir noktasında kafamdaki başlığa uydurmak üzere tarihçi dostlarımızın Ayrancı ile ilişkilerini bir tesadüf olmaktan çıkarma konusunda zorlayıcı sorular soruyorum.

Hakan Kaynar

Hakan’ın Ayrancılılığına sebep huzur kaçıran bir komşu olmuş ama buraları hoş buluyormuş zaten; Oktay da az önce belirttiğim gibi Ayrancı sokaklarında turlarken kentin merkezinde, sosyal, kültürel anlamda canlı, belli bir karakteri olan, entelektüel hareketliliği barındıran böyle bir yerde bir çalışma ortamı yaratmanın hoş olacağını düşünmüş. İşte ben tam bu “hoş” bulmanın nedenlerini deşmeye çalışıyorum; bunun Ayrancı’nın hafızası olan bir semt olmasıyla bağlantısını kurmaya çalışıyorum. Bu ofis isteminin konuşulduğu sokak Güneş Sokak örneğin; bu detay verilirken bile yalnızca bu sokak üstündeki kaç binanın bilgisi, sokağın bilgisi saçılıveriyor sohbetin akışına. Benim için de özel, güzel, yolumu özellikle düşürdüğüm bu sokağın, onu sevmeme sebep yapılarından Güneş 7-9’un sokağın en eski apartmanı olduğunu, 1951 yılında Y. Mimar Nizamettin Doğu tarafından Bozcaadalı ailesi için projelendirildiğini, 1971’lerde ise Daş ailesine satıldığını; aynı sokak 17 numaradaki Sönmez Apartmanı’nın ise 1957 yılında Y. Mimar Sabih Kayan tarafından yapıldığını, dönemin çok özgün mimari örneklerinden olduğunu, onun yanındaki, artık yıkılmış olan apartmanın, 1953 yılındaki telefon rehberine göre 16 amerikalının ya da amerikalı ailenin ikametgahı olduğunu  öğreniveriyorum.  Yine sohbet sırasında Sönmez Apartmanından söz ederken “eskiden Ka Atölye’nin bulunduğu katta” denmesi ile Semte son dönemde güzellikler katmış Atölye’nin de kısa sürede bu mekanda tarih olmasına üzülüyorum. Neyse ki şimdi Tekhne Kültür ve Tarih Vakfı’nın ofislerine de ev sahipliği yapan Sönmez Apartmanı hala ayakta ama Semtin ve Ankara’nın özgün mimarisine, dokusuna özellik katmış pek çok yapının kentsel dönüşüm adına yok edilişine yönelik kaygımı, kaygıyı dillendiriyorum. Hakan Hoca’nın “bu değişim o kadar canımızı acıtmalı mı?” sorusuyla provoke oluyor sohbet. 

Oktay Hocaya göre “hayatın kendi dinamiği içinde değişim kaçınılmaz; rahatsız edici olan belki, şehrin mimari dokusundan geriye bir şey bırakmamacasına yürütülen bu sürecin kapsamı ve hızı”. 

Hakan Hoca ise şöyle sürdürüyor sohbeti: “Mostar Köprüsü savaşta yıkıldığında, bir Hırvat gazeteci; onlarca kadın, onlarca çocuk ölüsü gördük, haberini aldık ama Mostar Köprüsü yıkıldığında o kadar üzüldük ki diyor ve neden diye kendisini sorguluyor. Verdiği cevap ilginç, ölen bir kadın içimizden biri ama Mostar Köprüsü sonsuza kadar yaşayacak olan hepimiz… Şimdi Ankara’da böyle bir yer var mıdır bilmiyorum ama hepimizin bir Ankara haritası var mutlaka; çok fazla kullandığımız yerler var, onun için başkalarına önemsiz görünen bazı noktalar bizim için çok önemli mesela.. Adalet Ağaoğlu İlbank Bloklarında yaşarken, Polonya Elçiliğinin bahçesini görüyor evinden ve o Elçilik bahçesinde bir binanın çatısını  çok seviyor, sadece o çatıyı görmek bile onu çok iyi hissettiriyor ve hep o orda olsun istiyor.. Galiba  Ankara’dan istanbul’a taşınırken yazdığı 1983 civarı yayımlanan, anı –romanı ‘Göç Temizliği’ nde diyor ki, niye burdan bakınca böyle duygulanıyorum ve arkasından da ben bunu diyor ‘Yaz Sonu’ nda Nevin’e söylettim; insan yok olmak istemiyor, insan yaşadığı yerlerin yok olmasını istemiyor.

Hakan Kaynar devam ediyor: “Paul Connerton ‘Modernite Nasıl Unutturur’ kitabında ‘anıt mekan’ ve ‘mahal’ diye bir ayrım yapıyor; mahal, bedenimiz gibi, çok farkında olmadığımız, anıt gibi ben buradayım diye sürekli kendini hatırlatmayan bir çevre olarak tarif ediliyor. Bedenimizin de çok farkında değilizdir, bedenimizin içinde yaşarız, bedenimizle yaşarız ama onun da şu sokağın da yani mahalin de çok farkında değilizdir. Şurda bir bakkal var işte, onun karşısında bir manav var diyelim, sonra taksi durağı, bunların hepsi mahal, apartmanlar da öyle.. Ve hepimizin bir mahali var aslında, yani benimki farklı sizinki farklı olsa da. Burda bize acı veren aslında zannederim Ankara’da mahalin hızla değişiyor olması; nasıl bir dişimiz eksildiğinde dilimiz sürekli o boşluğa gidiyor, zihnimiz de işte belli bir zaman o boşluğa gidiyor ve mahalden bir eksilme olduğunda bizden bir şey eksilmiş duygusu yaşıyoruz. Buna üzülmeli miyiz sorusuna bu kadar  çok üzülmeyelim dememin nedeni engelleyebileceğimiz bir süreçmiş gibi görünmediğinden bana. Yaşlanmayı da, dişlerimizin kaybını da engelleyemediğimiz gibi bu da bizim engelleyebileceğimiz bir süreç değil; dolayısıyla enerjimizi buna üzülmek yerine, bazı ilkelerin konulması üzerine akıtabiliriz belki.Ayrancı’da da kimi güzel örnekler görüyorum mesela, mimarları ile konuşabilir, ortaya çıkan mimari projede kimin etkisi olmuş, mal sahiplerinin mi mimarların mı sorabiliriz

Değişimin bizlerde yarattığı duyguyu anlamaya, açıklamaya çalışırken kaçınılmazlığını da vurguluyor Hakan Kaynar da Oktay Özel gibi; ayrıca şöyle bir tehlikenin de altını çiziyor: “20. yüzyılın başlarında Hamamönünde yapılmış, mimari hiçbir orjinalliği bulunmayan hatta daha sonraki eklemelerle gecekonduvari diyebileceğimiz yapılar geleneksel Türk konutu olarak 50 yıl sonrasına kalacakken, 1950 lerde,  60 larda yapılmış, gerçek mimarlar elinden çıkma, Sönmez Apartmanı gibi yapılar o tarihlere kalmayacak belki” diyor.

Oktay’ın bu noktada Avrupa’daki şehirleşme, şehirlerin mekânsal gelişimi ve muhafazası süreçlerinin şehir meclisince ve şehir mimarlarının belirlediği ilkeler doğrultusunda titizlikle merkezden yönetildiği örneklere (Hollanda’dan Leiden örneğini veriyor) dikkat çekmesi üzerine,  Hakan ilkeleri merkezi iktidarların belirlemesinden duyduğu endişeyi dile getiriyor

Bu değişime önayak olması beklenen ilkeler, sivil toplumun çok söz sahibi olamadığı toplumsal ve siyasi koşullarda, bu kadar da merkezi olarak belirleniyor olsaydı, olabileceklerin endişesini taşıyoruz hep birlikte; bu kuralsızlığın yaratabileceği avantajlara değiniyoruz. 

Oktay’a göre buraların gerçek sahiplerinin, bu semtleri inşa eden kuşakların epeycesi buraları çoktan terketti zaten; sitelere, şehrin daha modern kısımlarına gittiler. Bu tercihi yapanlar onlar mıydı, yoksa bir kuşak sonraki çocukları mıydı araştırılmalı aslında diyor. Hakan’a göre ise bu gidişlerin bir de dönüşü oluyor, dünyanın her yerinde bu böyle; zenginler şehrin çevresindeki, periferideki semtlere taşınıyorlar ama orada da bir türlü mahal kurulamıyor.

Hakan’ın altını çizdiği konulardan biri de korunması gereken kent dokusundan söz ederken, şehrin dokusunda bundan 40 yıl önce çok belirleyici olan gecekondulardan eser kalmaması ve bunun, üzerine konuşulan bir konu dahi olmaması. 40 yıl önceki şehir sınıfsal duvarların olmadığı bir şekilde inşa edilirken, sınıflararası uçurumların gözlenebileceği, deneyimlenebileceği içiçe yaşamlar sürdürülüyorken; bugün Çevre Yolu, Konya Yolu ve Eskişehir Yolu arasında kalan, şehrin güney-batı çeyreğindeki dilim yani İncek, Çayyolu, Ümitköy, Yaşamkent gibi, otoyolların sur duvarı gibi çevresinden koruduğu korunaklı alanlarda, o surların içinde yaşıyor şehrin zenginleri. Ayrancı’nın bir özelliği ve belki güzelliği de, çevrede artık düşük gelirli kentlilerin yaşadığı mahalleler kalmasa da en azından surların arasında yaşamak istemeyenler tarafından tercih ediliyor oluşu. 

Ben bugünkü buluşmayı benim için önemli ve anlamlı hale getiren başka bir özelliği vurguluyorum sohbetimizin bir noktasında. Semtimizin tarihçileri olarak bir araya geldiğimiz konuklarımın bir özellikleri Ayrancı’yı mesken tutmuş olmalarıysa, bence daha önemli bir özellikleri de akademisyen tarihçiler oldukları halde, klasik, büyük harfli tarih yazımının daha dışında bir duruşa sahip olmaları, o tarza çomak sokmaya çalışmaları, gündelik hayatı, bireysel tecrübeleri, onun bilgisini kıymetlendirmeleri. Ayrancı Gazetesi çevresinde buluşanlar, bir semt özelinde semtin gündelik hayatını, buralardan biriken, birikecek hafızayı önemseyenler olarak bu noktada ortaklaşacağımız, ilham alcağımız çok şey olduğunu düşünüyorum. Hakan Hocamız devreye giriyor;

Tarihin büyük harfle olanı vatan milletle çok ilgilidir. Bir gün bu büyük harfle başlayan tarihi sevenlerle sohbet ediyorum. Biraz da canlarını sıkmak için şöyle demiştim, benim vatanım Ayrancı gerisi ile de çok ilgilenmiyorum. Ama bunun sanırım şununla ilgisi var bir taraftan, ve iyi de bence, Türkiye’de büyük harfli olan herşey, büyük harfli tarih, büyük harfli siyaset bizim gibi insanları o kadar kendisinden dışarıya attı ki, oraya  katılamadığımızı, katılma olanağımız olmadığını daha iyi hissediyoruz artık, üzerine konuşmuyoruz bile.. Az önce bütünlüklü kent politikalarından falan söz ederken bir yandan onun imkansızlığını da düşündüm ben, bütünüyle Ankara’ya dair bir şey yapamayacağımızı da biliyoruz.  Burada, bir semt gazetesi -benzerleri var mı yok mu bilmiyorum-, 5 muhtarlık bölgesinde çıkartılan bir gazete bu anlamıyla önemli. Küçüğün değeri, gündelik hayatın değeri var mı var. Hiç bir şekilde vali olmamış, milletvekili olmamış, yazar olmamış insanların söyleyeceklerinin, söylediklerinin önemi var. Bu semtin bir hikayesi var, gazetesi olmaya değer mi, değer. Hepimizin bir şekliyle bir bağımız var bu mahalle ile; bu mecburiyeti de tahammül edilebilir kılmalıyız kendimize. Vizontele’de geçer; insan yaşadığı yeri neden sever, mecbur olduğu için; bırakıp gitmek bir yeri çok kolay değil. Oradan bir oyun, orada bir zevk, orada bir öğrenme falan olması gerekiyor ki o mecburiyet gönüllü bir bağa dönüşsün ve kendimizi burada yaşamaktan mutlu mesut hissedelim. Dolayısyla ben bu tür çabalara, gazeteye de biraz o gözle bakıyorum. Yüz yıl sonra Ayrancım Gastesi bizim gibi tarihçiler için müthiş bir kaynak olur” diyor Hakan. Ayrıca geçmişin hafızası canlandırılırken bugünün envanterini tutmanın da altını çiziyor; “madem bugün geçicilikten bu kadar söz ediyoruz, yarın orada olmayacak olanın kaydını tutmak da önemli” diye ekliyor Oktay. 

Sohbetimiz buluşma öncesi belirlediğimiz zaman sınırını çoktan aşıyor, Hakan Hocamız evden online ders yapmak üzere ayrılmak zorunda ama biz devam ediyoruz, biraz kaldığımız yerden, biraz yeni konulara dalarak, hatta sınırlarımızı Ayrancı’nın dışına fazlasıyla taşırarak. Yazının bu kısmına, bu uzun sohbetin, beni böyle bir söyleşi konusunda fazlaca motive ettiğini düşündüğüm duygular kısmını seçerek, mekanlarla kurduğumuz ilişkide duyguların etkisi üzerine Oktay Özel’in söylediklerine bırakmak istiyorum.

Duygular çok önemli mekanla kurduğumuz ilişkide. Ne kadar bilinç üzerinden, farkındalık üzerinden, tarihsel süreklilik veya kopuşlar üzerinden bir entellektüel merak ve ilgi üzerinden gidiyoruz, ne kadar anlık duygularımız üzerinden ve hayatla kurduğumuz duygusal bağlar üzerinden gidiyoruz; bunların ikisi de sahici ikisi de ciddi, önemsenmesi gereken kulvarlar ama bana sorarsan ikisinin biraz daha bir arada olması istendik bir şey olur. Zannederim bizim, son zamanlarda buralarda gördüğümüz gelişmelerle ilgili duruşumuz ya da bu mahalledeki ilgili profilin duruşu çok daha fazla bu ikinciye yakın bence; varoluşsal boyutu var, anlam arayışı var,  hayatla kurulan ilişkide tutunacak bir yer, dal arayışı var. Bunu ya gündelik eylemliliklerle gösteriyoruz ya belli kurumlarla ilişki kurarak bize benzer insanlarla küçük komüniteler, cemaatler oluşturarak yaşıyoruz ya da tamamen o günün öne çıkan, bizim gibi insanları içine alan eğilimlerine dahil olarak yapıyoruz. Şimdi kent ölçeğinde, mahalle ölçeğinde yaşadıklarımızın biraz böyle bir tarafı var.

Eğer bugünde yaşıyorsak bugünü daha çok önemsemek, bugünü daha yaşanılır ve mutlu kılacak uğraşlar üzerinden düşünmek, bir şeyler yapmak anlamlı. Bugünde yaşarken etrafımızda olup bitenle ilgilenmeyip sürekli geriye dönük bir nostalji duygusuyla ah o vardı ah bu vardı eskiden ne güzeldi diye takılarak bugünkü hayatımızı beslemek bence hayatlarımızın belli aşamasındaki bir duygu yoğunluğunun sonucu ve biraz da yaşlanmayla da alakalı. İnsanlar gençken geçmişiyle o kadar ilgilenmez, daha ziyade bugününe, geleceğe bakar ama galiba yaş ilerledikçe insan kendi hayatının da faniliğine dönük hisler, farkındalıklar geliştirmeye başladığı zaman bu sefer zihin de geriye sarmaya başlıyor ve nostalji üretme eğilimine girebiliyor. Şimdi bu ayrımların farkında olmak lazım bence.

Biz tarihçiler olarak, bırakın kendi hayatımızı, 500 yıl 700 yıl 1000 yıl öncesini yaşayıp oradan bugüne gelen süreklilikler ve kopuşlar üzerinde çalışan insanlar olarak, bir insan ömründen ibaret 50 yıllık 80 yıllık dönemleri, olduğundan çok daha fazla belirleyici ya da üzerine eğilmeyi gerektirecek dönemler olarak göremiyoruz; kendimiz de dahil bizde zamanlar arası ve zamanlar üstü bir süreklilik duygusu ve aynı zamanda geçicilik duygusu, ikisi bir arada var. Tarihçilerin zihni, en azından benim zihnim öyle çalışıyor. İnsanlara da mekanlara da öyle bakma eğilimim var. Bana göre süreklilik kötüdür geçicilik iyidir gibi meseleler, değerlerle ilgili, oysa her ikisi de hayata dair.

İnsan tarihsel bir varlık, kuşaktan kuşağa aktarılan bir hafızanın veya bir mirasın üzerine doğuyor; o bizi biçimlendiriyor ve o biçimlenmişlik içinden bugünle ve gelecekle ilişki kuruyoruz. Kendimizi bazen ondan kurtarmaya çalışıyoruz; içine doğduğumuzu, miras aldığımızı yük gibi gördüysek eğer, o mirasla ilişkimizi kesmeye ya da ondan uzaklaşmaya çalıştığımız dönemler oluyor; kendimizi bambaşka yerlerde sıfırdan kurmayı arzulayabiliyoruz veya bir süre sonra çark edip tekrar kendimize dönük bir farkındalıkla kendimize dönük hislerimizi tarihselleştirme eğilimine duygusuna girebiliyoruz ki, bu sefer de dönüp başa, bu neydi ben neyin parçasıydım diye düşünmeye başlıyoruz. O zaman hem kültür üzerine düşünüp okumaya çalışıyoruz, hem ailemizi yeniden keşfediyoruz. Aile kökenlerini, mahalle kökenlerini, bulunduğu yerle ilişkisini anlamaya, keşfetmeye çalışıyoruz; tekrar bugüne, bugünkü eve geldiğimizde artık farkındalığımız bambaşka oluyor öyle bir seyahatten sonra. Tüm bu süreci aynı mekanın içinde bile yaşasak, öyle bir yolculuk sizi dönüştürebiliyor zihnen ve ondan sonra yarın sabah uyanıp mahalleye çıktığınızda etraftaki apartmanlara başka türlü bakabiliyorsunuz ve eğer orda çok hızlı bir dönüşüm varsa o dönüşüm sizi rahatsız etmeye başlıyor.

Gençlerin rahatsızlığı aynı şekilde olmuyor ama. Gençler öncelikle kendi hayatlarını kurma ve anlamlandırma derdinde olan ve gözü geleceğe dönük insanlar, onlar içinde bulunduğu makro evrenin sürekliliği, bağlantıları, tarihselliğine o kadar fazla kafa yormayabilirler. 50 yaş üzerinde, süreklilik görme eğilimimiz baskın çıkar; faniliğimizi daha yakından idrak ettikçe, bizden geriye ne kalacağına dair sorgulamalara başladığımızda, o his mekana da, şehre de yayılır; kentlerle kurduğumuz ilişkilerin, mahallelerle kurduğumuz ilişkilerin bu tür boyutları da var.

Ben birebir mahallelerin kendi özgün varoluşlarının gerisindeki tarihselliğin bilinmesini, bilgisinin üretilmesini, orada yaşayan insanların o bilgiye rahat ulaşabildiği bir ortamın oluşmasını, eğitim ve aile içindeki süreçlerde çocuklara bir yerde onun duygusunu gerektiği zaman verebilecek birtakım kanalların açık olmasını önemli buluyorum. İşin nostalji veya melankoli kısmı ise çok kişisel ve duygusal bir şey, ordan kurulacak ortaklığın bir sınırı var. Benim ah vahlandığım bir bina, içinde kırk yıldır oturan için artık bıkkınlık vermiş, bir an önce kurtulunmak istenen bir bina olabilir!

Kent dediğimiz şey, mekan dediğimiz şey kendini sürekli yenileyen yapılar demek. Yeni şekillenişler yeni hafızalar, tarihler üretecek; bizlere de bu değişenin kaydını tutmak düşecek belki. Tam da bu noktada en yeni içeriğiyle tarihçiliğin alt varyantları ve topluma, gündelik hayata uzanan “kamusal tarih” (public history) veya “şimdiki zamanın tarihi” (history of the present) dediğimiz kulvarlar var önümüzde. Türkiye’de henüz kayda değer bir karşılığı yok bunların. Belki onlar üzerinden düşünmekte fayda var. Hakan’ın da benim de son yıllarda daha fazla kafa yorduğumuz, yeni gündelik hayatın içinden üretilmiş malzemelerle üzerinde denemeler yapmaya başladığımız kulvarlar bunlar..

Buraya sadece bir kısmını aktarabildiğim bu derin ve samimi sohbetten, düşmüş dişimin boşluğuna bir türlü alışamayan dilimi bir kez daha farkederek ama son zamanlarda daha yoğun hissettiğim, daha fazla idrak ettiğim geçicilik haliyle daha az melankolik bir ilişki kurmaya karar vererek ayrılıyorum. Şairin* dediği gibi sanırım mühim olan “anlamak gideni ve gelmekte olanı”… 

*Nazım Hikmet