DOMUS’un ama aslında Ayten Hanım’ın güzel hikayesi

1980’lerin sonlarıydı sanki; hemen çoğumuz Ayrancı’da oturan, zamanının çoğunu bir arada geçiren bir grup genç insandık, güzel dostlardık. Bir kısmımız Ankara dışında yeni hayatlar kurmaya başlamıştı ve grubun bu işlerini hep önceden düşünenleri, akıl edenleri (başta sevgili Rengin) Ankara buluşmalarının ilkini akıl etmişti; üstelik bir hoşluk olsun diye, 1940’ların 50’lerin giysileriyle gelinecekti buluşmaya. 

Benim her zaman olduğu gibi büyük teyzemden kalma giysim imdadıma yetişti. Buluşma yeri gruptan sevgili Gaye’nin, yine hepimizin yakından tanıdığı, çok sevdiği, annesi Ayten Hanım’ın, Ayten Cebel’in Yeşilyurt Sokak’taki eviydi. Aslında hemen yan dairede oturan arkadaşımın evine çok gelmiş gitmişliğim olsa da Ayten Hanım’ın evine ilk kez gidecektim. Kapı açıldığında inanılmaz güzel bir görüntü vardı; 40-50 yıl öncesine ışınlanılmıştı sanki; herkes dönemi yansıtan bir giysi, aksesuar, saçla nasıl hoş, nasıl ışıl ışıldı. Ama bir başka önemli ayrıntı mekandı. Sanki bir başka ortamda bu atmosfer asla yaratılamaz, her şey bu kadar fark edilemez, ışıldayamazdı. Ayten Hanım’ın dünyasına daha fazla girebildiğim özel anlardan biri olmuştu o gün. Ayten Hanım gibiydi evi de; özenle seçilmiş, biriktirilmiş, birbirinden güzel objelerle dolu, onun nezaketini, ince zevkini, görgüsünü, vefasını, hevesini, merakını yansıtan. Ve Ayten Hanım, yine kendisine çok yakışan bir cömertlikle her birinin bin hikayesi olan eşyalarla dolu evini, kalabalık, genç bir gruba hiç tereddütsüz sunmuş, kalbi gibi açmıştı.

Evle karşılaşma anımı bu kadar vurgulu anlatma isteğim de yıllar içinde tanıdıkça oluşan, pekişen Ayten Hanım fikrimin, duygumun mekan üzerinden de oluşabildiği önemli anlardan, anılardan olmasından sanırım. Sonra her güzel ilişki gibi merakı hiç yitirmeden bugüne dek sürdü dostluğumuz sevgili Ayten Hanım’la. Her biri ayrı bir başlıkla kaydedilmeyi hakeden sayısız sohbetimiz oldu bu yıllar içinde. Hayata karşı bir duruş yakalamış, hep onu korumuş, hevesini, merakını, samimiyetini, güzel kalbini koruyarak doksan yılı arkasında bırakmış, dillere destan güzelliğini kalbinin daha da parlattığı Ayten Hanım’ı dinlemeyi, ondan öğrenmeyi, sohbet etmeyi hep çok sevdim ve deneyimlerini; cesaretin, dostların, dostlukların hep çok önemli yer tuttuğu renkli ve öncü hikayesini daha çok insan bilsin istedim.

Ayten Hanım’la oradan oraya keyifle atlayarak, dolu dolu yaşadıklarını dile getirdiği güzel sohbetlerden, öyle farklı başlıkların altı doldurulabilir ki; 1940’lardan başlayarak Ankara, şehrin sosyal hayatı, entelektüel sosyalliği, İstanbul anıları, birçoğu hepimizin tanıdığı ya da bir şekilde adına aşina olduğumuz dostları, yollar, yolculuklar, aşklar… Ben de Ayten Hanım’ı gazetemize, biraz mahallemizle bağlantı kurarak Ankara’daki son yıllarının Ayrancılılığıyla, özellikle de Kuğulu Park’ın hemen yanı başında, şimdiki Düzen Laboratuvarı’nın yerinde yani Ayrancı’nın çeperinde 1979-1990 yılları arasında var olan ama tarihi daha eskiye dayanan DOMUS’un hikayesi üzerinden konuk etmek istiyorum. 

1970’li, 80’li yılları Ankara’da yaşamışların hatırlayacağını düşündüğüm DOMUS’u ben Menekşe Sokak’ta küçük bir dükkan olarak hatırlıyorum. Ortaokul yıllarım, aslında dekoratif objelere özel olarak çok da ilgimin olmadığı zamanlardı ama her geçişimde Menekşe Sokak’taki o dükkanın önünde takılıyordum; belki Ankara’da o türden hediyelik eşyalar satan fazla bir yer olmadığı için belki bir dükkan vitrininden daha fazlasını bana hissettirdiği için, Ayten Hanım’ın evine ilk gidişimdeki duyguya benzer bir duyguyla, bir müzede ya da sergideymişçesine izleyebildiğim için. Sonra Ankara’nın ilklerinden olabileceğini düşündüğüm ya da açıldığı zaman gözde bir çarşı oluşuyla bana o hissi veren Onur Pasajı’nda rastlıyorum DOMUS’a. Yıllar yıllar sonra Ayten Hanım’la yolumuz kesiştiğinde neden DOMUS’la öyle bir bağ kurduğumu daha iyi anlıyorum.

DOMUS’un ilk yıllarında Ayten hanım…

Ayten Hanım, Kırım göçmeni bir anne ile babanın kızı olarak İstanbul’da dünyaya geliyor. Ankara’ya ise 1941’de taşınıyor. İlk olarak anneannesinin, Yahudi Mahallesi olarak bilinen bölgede, Denizciler Caddesi’ndeki evine yerleşiyorlar. 1947 yılında, liseyi bitirmek üzereyken de dönemin Matbuat Genel Müdürlüğü danışmanlarından Naci Serez ile evlenip Yenişehir’in gözde apartmanlarından Soysal Apartmanı’na gelin gidiyor. Yenişehir’i o yıllarda en çok akasya ağaçlarıyla, bulvar üzerindeki -birinde özellikle şehirde yaşayan yabancıların, sefirlerin buluştuğu- iki pastanesiyle hatırlıyor. Apartmanlarının hemen altındaki Süreyya Pavyonu’nun da anılarında özel bir yeri var; evlendikleri günün gecesi düğün yemeği, üyelik sistemi ile müşteri kabul eden bu gözde ve özel mekanda veriliyor. Bu mekanın Ayten Hanım’a hatırlattıklarından biri de, mekanda geçirilen kimi gecelerin ardından sabahın ilk saatlerinde Baraj’a bülbül dinlemeye gidilmesi. Dönemin önemli bürokratlarından, TRT üzerinden günde iki kez neşriyat yapan Amerikanın Sesi Radyosu’nda İngilizce haber programları; Ulus, Varlık, Hayat gibi gazete ve dergilerde de gazetecilik yapan Naci Serez Bey’le evlilikleri 3 yıl sürüyor ama dostlukları, birbirlerini koruyup kollamaları hiç bitmiyor.

Sonrasında Ankara Ulucanlar’daki Armutçuzadelerin Konağı’nda ikamet eden annesinin evine dönen Ayten Hanım bir süre sonra ikinci eşi Nevzat Bey ile evlenerek, önce Sıhhiye’de, daha sonra Kavaklıdere Güniz Sokak’ta yaşamaya başlıyor, Demirellerle komşuluk ediyor. Bu arada 1967 yılında, Kızılay Menekşe Sokak’ta, ilk dükkanını kızının, bizim de sevgili arkadaşımızın isimlerinden birini alarak Meltem Butik adıyla açıyor. Neler satılmıyor ki bu dükkanda; bir dönem çok sükse yapan ilk ahşap tavan lambaları, metal lambalar, deri çantalar, defterler, biblolar, kırmızı pötikare çocuk lambaları, Karadeniz’den, Bursa’dan toplanmış malzemeler ile üretilen el işi ürünler, genç sanatçıların ürünleri, önemli seramik sanatçılarının elinden çıkmış seramikler. Özellikle Avrupa’da moda olmuş metal lambaları soruyorlar mesela. Ayten Hanım bu talebi arkadaşları ile paylaşırken bir sabah cüzdanını bile alamadan bir arkadaşının “hadi” demesiyle Siteler’de bir atölyenin kapısında buluyor kendini; tam da aradığı türden lambalara rastlıyor, hepsini alıyor, üzerinde beş kuruş para olmadan. 

Ürün portföylerinde sonradan çok önemli yer tutan lamba satışlarının ilki de satmayı düşünmeden vitrinlerine astıkları, Karadeniz separelerinden ürettikleri bir lambaya talip olunması ile başlıyor. Sonra kendi atölyelerini kuruyorlar, önce dükkanın alt katında daha sonra da Siteler’de. Siteler’de küçük bir fabrika kuruluyor kısa sürede, mühendis eşinin de katkısıyla. İşler büyüyor; Karanfil Sokak, Onur Çarşısı derken; oğlu sevgili Atilla Abi ve gelini devreye giriyor. Onur Çarşısı’ndaki dükkan Atilla Abi’nin isteğiyle DOMUS adını alırken, Meltem Butik de benzer ürünleri satarak varlığını sürdürüyor. Benim de çok iyi hatırladığım, ilk örneklerini Hollanda’dan getirttikleri, seramikten yapılma Adem ve Havva bibloları büyük ilgi görüyor; bir süre sonra talebi karşılamak üzere alçı kalıpları dökülüyor. Sonra Kıbrıs üzerinden İngiltere’den getirtilen “pierrot”lar DOMUS’un ilgi çeken ürünleri arasına giriyor. Mimar Sinan Üniversitesi’nden genç sanatçı adaylarının, sanatçıların ürünlerinin yanı sıra Atilla Galatalı, Füreya Koral gibi ünlü sanatçıların işlerine rastlamak da mümkün oluyor DOMUS’un raflarında. Daha burada sayamadığımız, Ayten Hanım’ın yaratıcılığı, güzel ilişki kurma becerisi ile ulaştığı pek çok ürün DOMUS’a ilgiyi her geçen gün artırıyor. Büyük otellerle bağlantılar kuruluyor, uluslararası fuarlara katılıyorlar. Ayten Hanım 1973’de bağlantısının hiç kopmadığı İstanbul’a yerleşiyor tekrar. Ürünleri ile şehre yenilik getiren, heyecan yaratan DOMUS, bu süreçte diğer aile fertleri tarafından çekilip çevrilse de ürün portföyünü oluşturma işi yine ağırlıklı olarak Ayten Hanım tarafından yapılıyor. 

Yıllar sonra, bir zamanlar DOMUS’da çalışmış bir sevgili dostumun, bir süre satılmayan bir ürüne Ayten Hanım’ın yaptığı küçücük bir müdahalenin onu nasıl görünür, fark edilir ve beğenilir hale getirdiğini, nasıl sihirli dokunuş etkisi yarattığını anlattığını hatırlıyorum. Yani yakınında da uzağında da olsa Ayten Hanım’ın eli, güzel ruhu hep DOMUS’un üzerinde oluyor, geriye biraz çekildiği zamanlarsa hemen kendisini hissettiriyor.

1979’da Ankara’ya tekrar dönüyor Ayten Hanım, belki de kızının Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girmesiyle birlikte. Bu kez Ayrancı’ya yerleşiyor; önce Mesnevi Sokak ile Cinnah Caddesi’nin kesişiminde, bir zamanlar altında Ankara’nın ender saunalarından birinin olduğu apartmana, daha sonra Yeşilyurt Sokak’taki, benim ilk gördüğüm evlerine. Bu arada Kuğulu Park’ın hemen yanı başında, Kıtır’ın yanındaki DOMUS’un sorumluluğunu üstleniyor; 1990’a kadar açık kalıyor DOMUS. 1990’da kapanışının ardından kısa bir süre sonra ise Antalya’ya yerleşiyorlar. Ayten Hanım bulunduğu her yerde hayatı güzelleştirmeye devam ediyor, insanları kendine sevgiyle bağlamayı her zaman başarıyor, sohbetine müptela yaşsız dostlar ediniyor. Okumaktan, zevk almaktan, heveslerinden vazgeçmiyor. Çok güzel çiçekler kurutuyor, sergiler açıyor. Her buluşmamızda bir kitabın arasında özenle kurutulmuş çiçekler, yolculuklarının birisinden severek aldığı ve bir zamanlar zevkle giydiği bir elbise size armağan ediliveriyor ama dönüş yolunda en güzel armağan, Ayten Hanım’ın ışıltısı hiç kaçmamış güzel yeşil gözlerini sizden ayırmadan anlattığı hikayeler, öğretmeye çalışmadan öğrettikleri oluyor. Ayten Hanım veda ederken hep “sevgiyle kalın” der; içinizde huzurlu bir sevgi kalıyor…