Meydandaki iki kuşun düşündürdükleri

Yeni yaşanan depremden büyük yaralar alan bir yerleşime olan keşif ziyareti sırasında edindiği bir görüşünü aktarmıştı bize Baykan Günay, o zaman üniversite öğrencisiydim. Gördüğü yıkılmış bir binanın formundan, yerinden ya da uyandırdığı histen kaynaklı olabileceğini düşündüğüm sebeplerle, enkazın kaldırılmayıp bir ‘deprem hatıratı/anıtı’ olarak bırakılması düşüncesini iletmişti bize.  Öğrenciydim, deprem başta olmak üzere tüm felaketlerin ardında hiçbir iz bırakmadan kent mekânından silinmesi gerektiğine inanıyordum ve bu bakış açısı beni çok etkilemişti: insanlar neden kötü anılarını her gün kamusal alanda görerek hatırlamak istesinler ki? Böyle sorularla aklımı kurcalayan bu anı ve fikir hafızamdan o gün bugündür çıkmadı. 

George Perec, Species of Spaces and Other Pieces kitabında mekanlar kırgınlığından bahseder:“… 

Mekan, parmakların arasından akan kum gibi eriyor. Zaman onu alıp götürüyor ve bana sadece şekilsiz parçalar bırakıyor: Yazmak: Bir şeyi saklamak için titizlikle denemek, bir şeyin hayatta kalmasını sağlamak; boşluk büyüdükçe boşluktan birkaç tanımlı parça çıkarmak, bir yerde bir iz veya birkaç işaret bırakmak.”

Hafızanın yokluğuna direnmek isterken Perec, çareyi yazmakta görüyor. Baykan Hoca ise akan kumları, döküldükleri yerde bırakmaktan bahsediyor. Bugün Taksim Meydanı yarışmasında da tartışıldığı gibi, kent ve toplum hafızasında yer eden olayların, yaşanmış anıların ötesinde bir anlamı olması talebi hiç de geçersiz değil. Tabi bu noktada aklıma başka bir soru takılıyor: bir andaki sayısız karmaşık olaylar zinciriyle taçlanmış bir olgu, nasıl olur da fiziksel mekânda temsil edilir? Bir anıt mıdır sadece bunun çözümü? Taksim Meydanı örneğinde mesela, nasıl bir tasarım bu meydanın tarihi boyunca gördüklerine kucak açabilir, hangi fiziksel araç bu ve benzer olayları yeniden üretme sözünü verebilir?

Tüm bu “işlev mi biçimi, biçim mi işlevi takip eder” ikilemine düşmeden ve bu soruları belki başka bir yazıda tartışmak üzere Baykan Hoca’nın deprem anıtına geri gelmek istiyorum. Ankara Garı patlamasının ardından gar girişinin karşısındaki, trafiğin içinde kalmış küçücük alanda yer bulan anı panolarını, önüne konulan çiçekleri hatırlayın, ardından da kafanızı orada adeta hiçbir şey yaşanmamış gibi devam eden hayatı görmek için kaldırın. İstemezsiniz tabi ama, 13 Mart 2016 Kızılay otobüs duraklarındaki patlamayı düşünün, kaç gün sonra kendinizi olayın geçtiği yerde hiçbir şey olmamış gibi otobüs beklerken buldunuz, bir hatırlamaya çalışın? 

Bu türde, bireyin, toplumun hafızasında derin yara açan olaylar kenti hiç yaralamıyor gibi görünüyor değil mi? İnsan beyni ve kalbinin uzun süre katlanamayacağı bir olay yaşandığında, birileri geliyor, tamirler hızlanıyor, izler yıkanıyor ve hayat devam ediyor; mekân kir tutan, eskiyen ama asla yaralarını göstermeyen bir varlık gibi görünmemiş bir hızla kabuk bağlıyor. 

28 Haziran 2016 Atatürk Havalimanı patlaması, üç saat farkla eşiğinden döndüğüm bir olaydı örneğin ve üzerinden daha 24 saat geçmeden yapılan “düzenlemelerle” alan kullanıma açılmış, olay yerinin etrafı kapatılmış, etrafta kalan yüzlerce bavul, tavanda izler, camdaki izler arasından yürüyüp gitmiştik o korku tünelinden, orada sadece 24 saat önce hayat durmamış gibi. Ne garip bir dünya halidir ki, o gün İstanbul’a 22 Mart 2016’daki patlama sonrası terminali haziran ayında dahi kapalı olan Brüksel Zavantem Havaalanı’ndan gelmiştim. Tam üç ay sonra, yaptıkları geçici bir terminal binasını kullanan, olay yerini açmayan ancak yaşananları, duvar yazılarından, posterlerden bile anlaşılabileceği üzere hala hatırlayan ve hatırlatan bir mekândan.

Dönüp yine deprem anıtı fikrine bakacağım, sonradan yapılanın değil, yaşanan olayla yoğrularak hayatına devam eden mekanların gücünden bahsedeceğim, Beyrut’taki bir müzeye götüreceğim sizi. Burası, kentin iç savaş sırasında kullanıl(a)mayan ve doğudaki Hristiyan mahallerini, batıdaki Müslüman mahallelerden ayıran sokağı ele geçiren çalı ve otlar sebebiyle  “the green mile” (yeşil yol) olarak bilinen bölgesinde bir köşe bina. Beit Beirut (Beyrut Evi), bugün, kentin iç savaş tarihini hatırlatan bir miras, bir müze ve kültür merkezi olarak kullanılıyor. 1924 yılında tasarlanmış ve Lübnan iç savaşına kadar orta sınıf ailelerin yaşadığı bu yapı, savaş sırasında stratejik konumu sebebiyle keskin nişancıların savaş bölgesine baktığı bir nirengi noktası olarak kullanılmış. Savaşın izleri ve sonrasında uğradığı saldırılar sebebiyle 1997 yılında yıkım kararı çıkan bu bina, Lübnanlı kültürel miras savunucuları tarafından kurtarılmış. Bina cephesinin bir kısmı yenilenirken, giriş ve birinci katı savaşın izleriyle bırakılmış ve yapıyı güçlendirme çalışmaları yapılmış. Taşıdığı tüm keder ve acıyla bugün kentin tarih zincirinin koparılamayan bir parçası olarak, bir hafıza müzesi olarak ayakta duruyor, hem de kültür ve sanatla.

Fernando Botero’nun, Medellin kentindeki San Antonia meydanında sergilenen Barışın Kuşları heykelleri

Bu yazı Kolombiyalı ünlü sanatçı Fernando Botero’nun, Medellin kentindeki San Antonia meydanına yakın yan yana duran iki kuş heykeli üzerine olacaktı. Ancak mekânın hızla örtülen yaraları, yerde olmasa da hafızamda ağır bastı ve araya birçok örnek girdi. 1995’te bir müzik festivali sırasında yaşanan bir patlamadan zarar gören Botero’nun kuş heykeli ise belki de tüm yazılanlara en güzel özet. Zamanın savunma bakanı olan Botero’nun oğlunu hedef alan patlamada zarar gören bronz kuş heykeli kaldırılmadan önce belediye başkanını arayan Botero, yeni yaptığı ve diğeriyle aynı olan kuş heykelini kente bağışlar ve onun zarar gören heykelle yan yana durmasını ister. Böylece, insanlığa verilen zararı ve yeniden doğuşu temsil eden iki kuş yan yana duracak ve barışın kuşları (pajaros de paz) olarak anılacaktır. Bu örnekle ve ötesinde Botero’nun büyük emek verdiği kentin kültürel dönüşüm süreci bugüne gelindiğinde başarıya ulaşmış görünüyor.

Barışın kuşları bize, birey ve toplum olarak bu tür olaylardan ders almayı, gerektiğinde yavaşça iyileşerek yola öyle devam etmeyi öğütlüyor adeta, kendi içimizde de kent mekanında da.